Komünizm karşıtlığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Komünizm karşıtlığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Mayıs 24, 2026

Kızıl Düşman

Refik Korkud (Yiğitbaş), Yassıada duruşmalarından anladığımız kadarıyla Demokrat Parti iktidarından maddi destek alan, Türkiye Fikir Ajansı üzerinden propaganda kitapları yayımlayan bir “memurdu”. Muhtemelen İstihbarat ve Özel Harp çevreleri için çalışıyordu. Örtülü ödenekten beslenerek yirmiye yakın kitap yayımlamış, sonra da ortadan kaybolmuştu diyelim. Pek parlak bir anti komünist ya da kuvvetli bir ideolog olduğu da söylenemez; kitaplarında ciddi bir fikir örgüsü ya da dikkat çekici bir polemik yok.

Aslında bu yazıyı kitapların kendisi için değil, reklam veren kurumları görünce duyduğum şaşkınlık nedeniyle yazıyorum. Sayfaları karıştırdıkça insanın karşısına devletin yarısı çıkıyor: Ziraat Bankası, Petrol Ofisi, PTT, Spor Toto, Halk Bankası, Vakıflar Bankası, Etibank, Sümerbank, MKE, İller Bankası…

Demek ki mesele yalnızca örtülü ödenekten gizlice aktarılan paralar değilmiş. Bir emirle, kamu kurumlarının reklam bütçeleri de devreye sokulmuş. Kitabın arka sayfaları ilanlarla dolu. Anti komünizm burada bir “dava” olmaktan çok, dağıtılan bütçeler etrafında oluşmuş bir sadakat ekonomisine benziyor.

İnsanın aklına şu geliyor: Bu kurumların yöneticileri gerçekten bu kitapların iyi olduğuna mı inanıyordu? Sanmıyorum. Daha çok, dönemin siyasal ikliminde yanlış tarafta görünmek istememiş gibiler. Çünkü korku bazen ideolojiden daha örgütlü çalışır.

Pazar, Ekim 26, 2025

Yazamaz! (Gölge’nin Gölgesinde Aziz Nesin)

1957 yılında Gölge adında bir mizah dergisi çıkıyor. Dönemin çok satan dergisi Akbaba’yı açıkça taklit eden bir yayın diyebiliriz. Uzun ömürlü değil, 1958’de kapanıyor. Turgut Atasoy ve sonradan Galip Erdem çıkarmış… Kapakları epey bir süre Bedri Koraman çiziyor. Sayıların neredeyse üçte birinde erotik nitelikli karikatürler kullanılmış. Sonraları Niyazi Yoltaş, Osman Filiz gibi isimler de devreye giriyor.

Gölge için Akbaba taklidi dedim ama şu notu düşmek gerekir: Taklitçiler çoğu zaman taklit ettiklerini eleştirmeye de girişirler. Gölge’nin çeşitli sayılarında Akbaba’ya sataşıldığı görülüyor. Bilemiyorum, belki sorsalar Akbaba da bir Fransız dergisinin taklidiydi diyecekler. Gölge, fikren ne CHP ne de DP'liyiz demiş ama sonradan o iddiası da berhava oluyor. 

Yazıyı Gölge'yi anlatmak için yazmadım, bir sayısında Aziz Nesin'i saldırmışlar (eleştirmişler diyemiyorum), bana kalırsa nefret suçu içeren şeyler yazmışlar, o sebeple yazıyorum.

Kimi okurlar “Aziz Nesin’den niye yazı almıyorsunuz?” diye sormuşlar - sahiden sormuşlar mı belirsiz. Nesin, Gölge’ye yazmak ister miydi, o da meçhul. Ama dergi bu “soruyu” fırsat bilip nefretini açıklamak için vesile etmiş. Tadını çıkararak şöyle yazmışlar:


"Akbaba'ya yazar, Dolmuş'a yazar, Yeni Gazete'ye yazar, Eski Mecmua'ya yazar. Fakat çok meşhur Aziz Nesin Efendi ne yaparsa yapsın Gölge'ye yazamaz. Para istese günahımızı bile vermeyiz. Bedava yazsa kabul etmeyiz. Üste para verse, yine faydasız"

Sonrasında maddeler halinde “Nesin neden komünisttir” diye bir listelemeye girişiyorlar: 1950’de Yeni Başdan’ı çıkarmış, Marko Paşa’da çalışmış, Merhum Paşa, Malum Paşa onun eserleriymiş, komünist olduğu için Bursa’ya sürülmüş, hapse girmiş, Sayın Menderes meclis kürsüsünde ismini verip “komünist” olduğunu söylemiş… vs.

Bir başka pasajda Sabahattin Ali’ye uzanıyor nefret:

“Yaşadığı müddetçe hep Kremlin ağzı ile - yani sahibinin sesi ile - ürüyen ve nihayet bir hayır sahibi tarafından çok özlediği affedersinizlerin cennetine yollanan Sabahattin Ali’nin Marko Paşa’sını hatırlarsınız. İşte Aziz Nesin bu Marko Paşa’nın tesadüfen en gözde elemanı idi.”

Üsluplarıyla tam bir antikomünist sağcı yayın oldukları ortada. Her bakımdan tatsızlar... Tabii ki dönem havasını anlıyorum ama katılamıyorum, yazılanlara eleştiridir diyemiyorum. Belki asıl amaç Akbaba'yı yaralamak, ihbar etmek, rakibi yaftalamak...

Yazının altında imza yok. Kim kaleme aldı belli değil. Ama derginin sahibi Turgut Atasoy’un izleri hissediliyor. Atasoy, Gölge’den önce İstanbul adlı bir sanat-edebiyat dergisi çıkarıyor; pek bilinen bir yayın değil. 27 Mayıs’tan sonra Yol adlı başka bir dergi daha çıkarıyor; o da sağcı bir Atatürkçülükle var olmuştu. Antikomünizm orada da baskındı diye hatırlıyorum.

Bu tür polemiklerde, tahkir ve tezyif edici dille bir saldırıya geçildiğinde , hep şunu düşünürüm: O dergide çalışan karikatüristler ne hissediyorlardı acaba? Gölge'de Oğuz Aral, Bedri Koraman, Yalçın Sade gibi bir kısmı Nesin'le çalışmış, hasbihal etmiş pek çok mizahçı var örneğin. Tam da böyle zamanlarda siyasetten ne anlıyorlardı? İnsani olarak ne kadar rahattılar? Otuz beş yıl önce Turhan Selçuk’a sormuştum, “27 Mayıs’tan önce solculuk nedir bilmiyordum,” demişti. Kim bilir, belki karikatürcüler Aziz Nesin’den korkuyorlardı -onun gerçekten bir “komünist ajan” olabileceğini düşünüyorlardı.

Türkiye’nin karışık dönemleri hiç bitmiyor. Sallayan sallayana, kahreden kahredene… Geçiyor ömrümüz, bir türlü sakinleşemiyoruz.

Salı, Kasım 26, 2024

Gafletten uyanın

El ilanı muhtemelen, altmışlı yıllardan, benim tahminim 1963 yılından... Milli Türk Talebe Birliği'nin düzenlediği bir mitingin duyurusu. 

Meraklısı bilecektir, sol karşıtı toplaşmalar, soğuk savaş koşullarında devlet eliyle hararetlendirilirdi, haliyle "nemalanan" çeşitli dernekler ve yayınlar çıkardı ortaya. Devlete olan yakınlık, ikbal ve itibar ihtimali, düşman korkusu ve "kahramanlık türküleri" giderek ilgili insan sayısını artırıyordu. Altmışlı yıllarda milliyetçiler hiç olmadığı kadar çoğaldı, çeşitlendi diyelim. Bugünden farkı, e o zaman, milliyetçiler sekülerdi, şimdi dindarlar...

Bu türden eylemlerde benim ilgimi çeken şeylerden söz edeceğim. İlk olarak, balkan göçmenlerinin bu tür etkinliklerde faal olarak yer alması bana oldum olası ilginç gelir. İsteyen göçmenlik psikolojisinden gerekçeler bulabilir...

İkincisi, demokrasiyi savunan çok satar gazeteler mutlaka komünistlikle suçlanırlar. İlk aklıma gelenler o yılların Akşam, Dünya, Vatan gibi gazeteleri... Bugünden bakınca komünizmi geçtim, "bunlar mı solcuymuş, hımm" falan diyebilirsiniz

Üçüncüsü, gazetelere reklam veren özel şirket sayısı az olduğu için onlara yönelik tehditlerle de karşılaşırız. İşte Koç şirketine, Burla Biraderlere siyah çelenk bırakılır filan... Reklam vermeyin korkutması-baskısı ilginçtir. 

Dördüncüsü, Atatürk'ün anti komünist olduğuna yapılan vurgulardır... Malumunuz, popüler kültürümüzün en önemli figürüdür, herkes kendine göre onu tarif eder.  

Beşincisi, taşınan kimi dövizleri severim:  "Domuzdan post Moskof’tan dost olmaz" gibi bilinenleri geçiyorum, "Ananız Katerina mı?" beni halen güldürür, saçmalığı nedeniyle uzun zaman esprisini yapmışımdır.  

Soru şu, bu eylemler olmasaydı ne olurdu, bu kadar kavga ve hararet ciddiye alınmasaydı ne değişirdi,  "what if" edasıyla soruyu bırakıp çekiliyorum. 

Pazartesi, Eylül 23, 2024

Şişli

 

Yusuf Ziya [Ortaç], 1931 yılında Nazım Hikmet'in davasını seyretmeye gitmiş ve mahkemede Şişli'den tanıdık simalar görmüş...Üslup olarak bağırmadan yazı yazmadığı için öfkelenmiş gözüküyor ama biz huylanmış diyelim... Önce yazıdan alıntılar yapayım:

"Şişli, Türkiye'nin moda alemine açılmış bir kapısıdır. Kaytan bıyık, favori, geniş paçalı pantolon, kalkık omuzlu ceket, uzun etek, sarı pudra, kızıl dudak memleketimize hep bu kapıdan girdi (...) Yüzü boyalı, gözü boyalı, sözü boyalı Şişli, frenk gazetesinde ne gördüyse yaptı. Sinema perdesinde ne seyretti ise taklit etti (...) hiç bir züppeliği kaçırmayan Şişli artık lavantadan, pudradan, briyantinden usandı galiba. Şimdi yeni bir heves, yeni bir özenti peşinde (...) Galiba her moda gibi komünizm de memleketimize girebilmek için bu kapıyı açık buldu..."

Nazım'ın çevresindeki herkesi aynı kefeye koymak filan hepsi nahoş, aklı olan kalbi olan bunları yapamaz gibi geliyor bana da, malum yapılıyor, yapıldı ve yapılacak...

Asıl meselem şu.... Mahkemede birilerini görüp onların yaşadığı yeri, Şişli'yi düşmanlaştırmak... sahiden acayip bir şey bu...Üstelik Yusuf Ziya da Şişli'de yaşıyor, Büyükada'da yaşıyor... Ben bu meseleyi her zaman ilginç buluyorum, Beyoğlu'nu eleştiren-nefret kusan ama buna rağmen orada yaşamayı sürdüren yazarımız o kadar çoktur ki... Mesela Beyoğlu noteri Mithat Cemal Kuntay...Döner döner Beyoğlu'na küfreder...

Hani seviyorsan git konuş deniyor ya, onun gibi, sevmiyorsan niye orada yaşıyorsun demek gerekiyor(muş)... Bir insan bu kadar nefret kustuğu bir yerde nasıl yaşayabilir ki ...Yer mi yok? 

Aradıkları medenilik ölçüsünde bir yer yok ki orada yaşıyor...Hele Ortaç, sokak dediği eğitimsizlerden, lümpenlerden ölesiye korkardı, halbuki Nazım'ın eşi dostu bakmayın siz, benziyor da kendisine, onun ailesine ve çevresine....

Belki diyorum, Şişli'nin, Beyoğlu'nun sevilmediğini, haklarında husumetle lafazanlık yapıldığını biliyorlar, suçlanmamak için o koroya katılıp avaz avaz saydırıyorlar...

Bir de küçük not: Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul'dan kimi gençler Ankara'ya geçip mücadeleye katılmak istiyorlar, e herkese izin verilmiyor, mesela aynı günlerde Nazım'a izin verilmiş, Ortaç'ı "seciyesiz" (karaktersiz) diyerek reddetmişler... Hani merak edebilirsiniz, Yuzuf Ziya Ortaç, niye Nazım'ın mahkemesine gitmiş diye... Yılların husumeti de var yani işin içinde....

Pazar, Mart 31, 2024

Makas

Komünizm karşıtı fikir olarak başarılı bir karikatür...1949 yılında Aydede'de çıkmış. Refik Halid'in önerisi ve onayıyla olmalı, genç Turhan Selçuk çizmiş. Milli Birlik, makasla Sovyetler'i bertaraf ediyor... 

1949'da ne olmuş da bu çizilmiş gibi bir soruya cevap arayalım mı? Doğrusu sol tarih açısından pek de önemli bir şey olmuyor,  1947 TKP Davası, DTCF Tasfiyesi, sol partilerin kapatılması filan derken ortada "solcu" namına kimse bırakılmıyor. Yani 1949'da muhalif ses var diyemeyiz. Rejim çok daha önce kendini sol düşünceye kapatıyor çünkü. 

Şu söylenebilir, yoktan var ediliyor diyebiliriz, Soğuk Savaş ikliminde Amerika'dan destek beklediğimiz için "Komünizm tehlikesi" varmış gibi davranıyor, abartıyoruz. Refleks gösteriyoruz, refleks de temrin ve tekrar ile olur. Söylenip duruyoruz. 

Çarşamba, Ağustos 03, 2022

Kızıl Tehlike

Bizde 1949 yılında yayımlanmış, anti komünist bir çizgi roman Kızıl Tehlike. Büyük savaş sonrasında Sovyet Bloğuna karşı yeni yeni yapılanmaya başlayan propaganda çalışmalarının bir parçası, öncü örneklerden sayılabilir, hele bizim için... 

Eserin çizgileri pek parlak denemez,  o yılların bir vasatı varsa, ancak o vasatlıkla tarif edilebilecek bir iş çıkarılmış. Asıl güçlü ve iddialı olan tarafı hikayesi olmuş, çizgilerle daha geniş bir kitleye ulaşılmak, çizgi romanın popülerliğinden faydalanılmak istenmiş. Sadece bizde değil pek çok farklı dilde yayımlanmış...

Kim yayımlamış diye sorulabilir, belirsiz gibi gözükse de baskı ve çeviri maliyetlerinin "dolarla" ödendiği, o yıllarda günbegün çoğalan Amerikan yardımının bir parçası olduğu anlaşılıyor. Bizimkilerin haberdar olduğu, göz yumduğu, teşvik ettiği, iştah gösterdiği, abarttığı bilinmeyen şeyler değil....

Hikaye, Kanada'da geçiyor, daha ilk sayfalardan  komünistler "pilanlar" yapıyorlar, ırk ve mezhep ayrımını kışkırtıyor, grevler başlatıyor, suikastlar düzenliyor, hemen her yere ajanlarını sokuyor, anti faşist cephe adı altında demokratları kullanıyorlar filan. Neler neler demek gerekiyor, ellerinden geleni ardlarına koymuyorlar anlayacağınız. 

Kızıl Tehlike, bir komünist tezgahını, aşama aşama  bir memleketin nasıl işgal edildiğini anlatıyor. Bir işgal senaryosu olarak (siyasetçi kavgalarından, hatiplerden, militanlardan, gazetecilerden, manşetlerden, ucuz filmlerden) aşina olduğumuz bir klişeye dayanıyor diyeceğim, nasıl desem, komünistleri çıkararak yerine Amerika'yı, Yahudileri, Hıristiyanları, Müslümanları ve hatta Uzaylıları koyun, o senaryo pek değişmiyor... Böyle bir işgal olur muydu, bu senaryo hiç tuttu mu derseniz, geçen yüzyıl herhangi bir ülke bu şekilde işgal edilmedi, halklar korkutuldu ama benzer bir şey yaşanmadı diye cevaplarım. 

Şunu demeye getiriyorum, bugün komünizmden devletler düzeyinde korkan yok, ama gel gör ki, o işgal planı, aktörleri ve özneleri değişse de yaşıyor, niye yaşıyor, çok doğru ve akılcı olduğu için mi  yoksa tekrar ede ede ezberlenen bir korkuya mı dayandığı için mi yaşıyor, işte oralar karışık... 

Cumartesi, Mayıs 07, 2022

Resmi ilânla besleniyor

Altmışlı yıllardan tipik sağcı bir gazete...Manşete taşıdıkları meseleyi biraz anlatayım. Gazeteler, tiraja göre ayarlanan bir biçimde devletten resmi ilan alırlar, DP dönemindeki örtülü ödenekler, maddi destekler filan Yassıada mahkemelerinde ayyuka çıkınca 27 Mayıs sonrasında bir düzenleme getirilir ve resmi ilanlar daha adaletli biçimde dağıtılmaya başlanır diyelim... Gel gör ki, o tarihte de kimseyi memnun edemiyorsunuz, bağıran çağıran gırla... Bir de korku, dehşet, tehlike hissiyle daha güzel bağırılıyor, avaz avaz... 

Yukarıdaki gazete de birilerine solcu diyerek saydırıyor, sene 1962... Solcu gazeteler demişler ama sadece Vatan'dan söz ediyorlar...Vatan solcu muydu, tartışılır, bence ilgisi yoktu mesela...Zaten olup olmaması da önemli değil, İstiklal, hükümet solcuları destekliyor diye feryat etmiş bir kere... Birine komünist, Marksist dedikten sonra zaten hesap kesilmiş oluyor.

Solcu nitelemesi, özellikle sağcıların ağzında o kadar geniş bir çerçevede kullanılıyor ki say say bitmez ölçüsünde... Mesela klasik müzik dinleyen biri solcu olabiliyor, bir taşralı için büyük şehirli olmak, atıyorum İstanbul Türkçesini konuşmak bile solcu sayılmaya yetebiliyor. Garip bir mağduriyet algısı ve husumetiyle dünyaya baktığınızda o nitelemenin gerekçelerini anlayabiliyorsunuz, katılmam mümkün değil ama nasıl algıladıklarını kestirebiliyorum demek istiyorum. 

Yani Vatan gibi çok satmaya çalışan, çoğunluk değerlerine göre gazetecilik yapan bir gazetenin solcu ya da sağcı sayılması pek çok bakımdan doğru olamaz ama çok satmak veya solcu-sağcı bir yazara köşe vermek aksini söylemeye yetebiliyor...Belki döneme özgü olarak 27 Mayıs'ı desteklemek de solcu sayılmaya yetebilir gibi... 

Cumartesi, Ekim 06, 2018

Ben Devletim Bana Karışamazsın


Belli bir dönemin anı kitaplarını okurken bazı isimlere giderek daha sık rastlamaya başladığınızı farkedersiniz. ‘Yine o!’ dersiniz merakla, şaşırarak… Asıl mevzuyla bir ilgileri yoktur, geçerken değinilirler… Her nasıl anlatılırsa anlatılsın o adama endişeyle, mesafeyle bakıldığını, o konuştuğunda herkesin korkup çekindiğini anlarsınız. Tekinsiz, pervasız, genellikle otoriteyi temsil eden, kendinde güç kullanma hakkı gören birileridir bunlar. Savcı, amir ya da hâkim olarak çıkarlar karşımıza. Yaşattıklarına, söylediklerine bakarak doğru mu değil mi, olabilir mi diyerek kafanızda çevirirsiniz. Atatürk döneminin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, benim için bunlardan biridir, etrafında yarattığı korku ve tedhiş beni hep irkiltmiştir. Örneğin gazete patronlarından teliflerini alamayan yazarların Şükrü Kaya’ya şikâyet etmekle tehdit ederek paralarını kurtarabilmeleri iyi bir şey gibi gözükse de devletin bakanının nerelere nüfuz ettiğini göstermesi bakımından endişe verici gelir bana. Kırklı yılların Basın Savcısı Hicabi Dinç bu isimlerden bir diğeridir. Görev yaptığı yıllarda bütün Babıâli’nin saygıyla, itinayla kelimeleri seçerek konuştuğu bir bürokrat olmuştur. Sayısız basın davasında iştahla suçlu aramış, sağcısı solcusu tüm gazetecileri her daim korkutmuştur. Benzer makamlarda bulunan, kişilik olarak cevval ve müstebit olan bu insanlar ister istemez sonraki dönemlerde de hatırlanırlar. Yıllar geçer, görevlerinden ayrılırlar buna karşın gazetelerde haber olmayı sürdürürler. Noter olmuştur, avukatlığa başlamıştır, çocuğu evleniyordur vs.

Rıfat N.Bali, 1960 öncesini anlatan kitaplarda sık karşılaşılan iki ismi ve bir mekânı temel alarak bir derleme yapmış. Tabutluklar, Sansaryan Han ve İki Emniyet Müdürü kitabı adından anlaşılacağı gibi halef selef konumundaki iki emniyet müdürünü Nihat Haluk Pepeyi ile Ahmet Demir’in biyografilerini içeriyor. Gerçi biyografiden ziyade haklarında yazılmış yazı ve değinilerin toplamı demek gerekiyor. Pek çok komünist ve Turancının işkence gördüğü San(a)saryan Hanının anlatıldığı bölüm de iktibaslardan oluşuyor. Türkiye’de resmi kurum ve kuruluşların arşivlerinden herhangi bir konuda belge ve malumat bulabilmek neredeyse imkânsızdır… Bali, bu zorlukla ilgili çabalarını önsözde aktarırken derlemenin alıntılardan oluşmasının gerekçesini de açıklamış oluyor… Pepeyi hakkındaki çalışmasını daha önce Toplumsal Tarih dergisinde yayınlanmıştı, yeni olan, kitabın asıl ağırlığını oluşturan Ahmet Demir bölümü ise dikkat çekici bir döküm olmuş. Anı kitaplarında dayak atan, küfreden, tehdit eden biri olarak okuduğumuz Demir’in farklı yüzleriyle de karşılaşıyoruz böylelikle. Demir’le ilgili genel kanaati değiştirecek ölçüde yeni bir veri yok ama Bali, araştırmasının başında, onun Filistin’e göçeden Yahudilere yardım ettiğini öğreniyor. Gaddar, ölçüsüz şiddet kullanabilen, tahammülsüz bir adamın ayrıksı ve insani yüzünü gösteriyor bize. Benzer bir vurguyu, Pepeyi için de yapıyor Bali. Bir sözlü tarih görüşmesinde Pepeyi’nin Almanya ziyareti sonrasında Yahudiler için İstanbul’da yapılması düşünülen fırın fikrine karşı çıktığı, “ben bu işi yapamam” diyerek görevinden istifa ettiğini öğrenmiş. Söylenenlerin doğru olup olmaması değil, birilerinin bunu böyle hatırlıyor olması önemli. “Her insan taşıyabileceği kadar günahla yaşar, bu ağırlığı kendisi belirler” derler ya siyasi muhaliflere karşı hiçbir vicdani sorumluluk duymayan, mutlaka şiddet kullanan, işkence eden ve yapıp ettiğinden rahatsızlık duymayan birinin saf kötülükle varolduğunu düşünmek yine de haksızlık olurdu.

Şu soruların cevaplarını düşünmemiz gerekiyor. Çünkü Demir gibi etkin isimler birer kahraman olarak da görülüyorlar: Demir’in gösterdiği habaset ve huşûnet, göreve sadakat, emre itaat ile açıklanabilir mi? Suçla tanımlanan ve marjinalize edilen her şeye karşı haşinleşen, uyguladığı şiddet meşru görülen ve daha önemlisi eylemleri nedeniyle sorumsuz tutulan biri nasıl değerlendirilir? Bana kalırsa Demir’den ziyade dayak attığı, korkuttuğu insanlara bakmamız gerekiyor. Onların tanımlanma biçimi, Demir’in eylemlerini normalleştiriyor. Onlara yapılanlardan dolayı ceza almıyorsanız eğer, bu durum, suç ve suçlunun başka türlü, istisnaları olacak biçimde tanımlandığını gösterir.

Demir’in 27 Mayıs sonrasında, meslekten uzaklaşmışken yeniden İstanbul Emniyet Müdürlüğüne getirtilmesi sahiden şaşırtıcı ve yaralayıcı olmuş, insanın aklı havsalası almıyor. Yıllarca kötü örnek olarak konuşulmuş biri, dönüp dolaşıp yeniden o makama getiriliyor. Bali, söz konusu alelacayip atamayla ilgili gazete tartışmalarını da aktarmış. Yazılara bakınca aktüel siyasi çekişmelerin sağduyunun önüne geçtiği tipik bir günü kurtarma eğilimi seziliyor. Demir’in geçmişini bilerek ona muhalefet edenlerin marjinalleştirilmeye çalışılması, onun aşırılarla (komünist ve Turancılarla) savaşan ciddi bir devlet adamı sayılması ve şiddetin azımsanması bana zihniyet olarak korkunç geliyor. Demir’in eylemlerine normal bakılıyor, çünkü işkence ettiği insanlar hukuk dışında düşünülüyorlar. Onlar zulmü hak ediyorlar, onlara yapılanlar caiz bulunuyor vs. O günün CHP-AP çekişmesinde tartışılan bağlam bu ayrıma değinmiyor. Demir’i istemeyenler bile bir rövanşizmle meseleye bakıyorlar.

Demir’in Aziz Nesin’in karşısında kendini cellât gibi konumlandırması, öldürmeyip döverek onu affetmesi kişisel bir meseleymişçesine geçiştirilebilir mi? Öldürme ve affetme yetkisini belirleyen Aziz Nesin’in tanımlanma biçimi değil mi? Nazi Almanyası yenilmese, İnönü ırkçılar hakkında konuşmasa, Turancılar o tabutluklara girer miydi? Tabii ki Hayır… Nesin defaatle söylemiştir; devleti göremeyiz, devlet diye kendini devletle özdeşleştiren temsilcileri görürüz diye… Demir, kendini devlet saydığı için rahat davranıyor, karşısındakileriyse ölebilir, feda edilebilir dışlanmışlar sayıyor… Demir, ne yaparsa yapsın normali, işkence ettikleriyse norm dışını temsil ediyorlar.

Tabutluklar, Sansaryan Han ve İki Emniyet Müdürü, sınırsız-sorumsuz bir otorite olarak hükmedenlerin ne yaptıklarını, nasıl anlatıldıklarını izleyebileceğiniz bir kitap. Zihniyet olarak yaşamaya devam ettiği için zengin malzemesi ayrıca önemli.

Radikal Kitap, 8.4.2011

Pazartesi, Eylül 10, 2018

Anti-Entelektüel Bir Roman


"Bu eser, inkılâpçının cep kitabıdır’ diye başlıyor sözlerine Burhan Asaf [Belge], sonraki yıllarda ayrı politik kutuplarda yer alacakları Falih Rıfkı’nın [Atay], ilk kez 1932 yılında yayınlanan Roman isimli kitabını övgülerle karşılıyor. O yıllarda, CHP yayını Hâkimiyeti Milliye gazetesinin [sonradan Ulus] başyazarı olan Burhan Belge, Roman’ın eleştirilemeyeceğini iddia ederek, olumlayıcı yorum ve yazıları dahi küçümsüyor: ‘[eleştirmek için] aynı siperin içinde dövüşenlerden biri [olmak şarttır]’, öyle ki ‘estetik ölçü’ dahi ‘Roman mahiyetinde eserler için [tek başına] cılız ve zavallı kalmaktadır’ (Hâkimiyeti Milliye, 16.1.1933). Bu hararetli ve iddialı sözleri sadece Burhan Belge sarfetmiyor elbette. 1932’nin son aylarında ve 1933 yılı boyunca yoğun olarak takdir görmüş, sitayişle konuşulmuş bir kitap Roman. Kültürel kapitalizm eleştirilerine dayanan, kendi adlandırmasıyla İstanbul münevverlerini hicveden bir Ankara güzellemesi olarak nitelenebilir. Roman adı aldatıcı olmasın, tezatları resmeden çeşitli gözlem ve fıkra nitelikli metinlerden oluşan bir anlatı aslında bu. Roman isminin tercih edilmesi bile tezatı göstermek isteyen inat ve öfkeden kaynaklanıyor. Kitabı olumlayan Reşat Nuri [Güntekin] şöyle diyor: ‘Romanda bir roman, bir macera, şuh kadınlar ve zarif erkekler arayanlar yanılacaklardır. Onda bu gibi eşhasa tesadüf edilmez; tesadüf edeceğimiz yegâne şahıs müellifin kendisi, sonra her kelimede sezilen asil kaygısıdır’ (Hâkimiyeti Milliye, 9.1.1933). Gerek edebiyatçılar gerekse rejimi savunan entelektüeller, popüler edebiyatı benzer biçimde eleştirmişlerdir. Bu klişe, Reşat Nuri’ye de bir eleştiri olarak yöneltilmiştir örneğin. Burada ilgi çekici olan, alaycı bir dille (Ataç, Roman’ı hiciv saymış, üstelik Voltaire’in Candide’i ile karşılaştırmıştır) İstanbul’un ve yarattığı auranın eleştiriliyor olmasıdır. Roman hakkında yazılanlar dahi ‘İstanbul tenkidi’ adı altında toptan değerlendirilmiş, kitabın ‘sanat telakkisiyle Avrupa’ya bakarak’ irdelenmesinden rahatsızlık duyulmuştur: Üstelik ‘Avrupa’nın kendisi, bir hezal ve tereddi havası içindedir’. Falih Rıfkı’nın kitaptaki ifadesiyle ‘sanat, edebiyat, makale, gazete, mecmua, seyahat, her şey davaya yardım için ve ettiği kadar alınır, [ancak] o kadar kıymet verilir’. Daha açık bir ifadeyle ne sanat ne de roman, inkılâp kadar önemli değildir, roman inkılâba katkı sağlıyorsa faydalıdır. Bunu dışındaki her şey İnkılâbı tehlikeye düşürür. Oyundan, kaçıştan, hainlikten, yalandan başka bir şey değildir.

Roman’da yazılanlar düşünülürse, Falih Rıfkı’nın edebiyatı küçümsediği, hatta kanonik nitelikli olsa bile ikincil önemde saydığı görülebiliyor. Sanat için yazdıklarını işadamları için de söyleyebiliyor alelusul: ‘işadamı milli kazanca yardım ettiği kadar, milli menfaate uygun düşündüğü kadar faydalıdır’. Asıl telaşı ve çabası, sanat değil milli menfaat, fikri mukaddes, inkılâp, hâkimiyettir: ‘keyif için sanat, eğlence için yazı, hatta tuhaflık için mizah yapabilenlere şaşar kalırım’. Çarpıcı cümleleri var, anlaşılıyor ki devletten beklentisi olan, himayesizlikten şikâyet edenler için yazıyor bunları: ‘neye yarar olduğunu göstermedikçe sanatı himaye ettiremeyiz’; reçetesi oldukça açık: ‘edebiyatın her türlüsünü esnaflaştıran, düşüren, söndüren şey davasızlıktır’. Ortaya çıkanın sanat sayılmamasını eleştiriyor: ‘bu sanat küçüktür de, terbiyesi davamızın başlıca işi olan kalabalığın şimdiki soysuz meraklarını kollayan, şehvet tellallığı, sirk maskaralığı, akıl ve zevk uşaklığı eden sanat mı büyüktür?

Roman, Serbest Fırka ve Matbuat Kanununun yenilenmesi gibi gelişmelerin ardından yazılmış, biliyoruz ki beklenmedik biçimde bir muhalefetle karşılaşmak, kurucu kadroyu ziyadesiyle rahatsız etmiş. Roman’ın somut bir muhalefete, belli isimlere karşı yazıldığını söylemek istemiyorum ama kesinleşmiş, kendini belli etmiş bir ‘düşmanın’ akılda kaldığını, her defasında ona cevap verildiğini düşünüyorum. Çünkü en azından kırklı yılların ikinci yarısına kadar perhizci Ankara ile hedonist İstanbul mukayesesi usanmadan yapılmıştır. Roman’ın 1952 yılında yeniden basılması bile bu anlamda manidar, Demokrat Parti ‘başkenti yeniden İstanbul’a taşıyınca’ diyelim kısmen de abartarak, otuzlu yılların bu hiciv kitabı hatıra gelmiştir. Bir tepki olarak tercih edildiği rahatlıkla söylenebilir. CHP’li Falih Rıfkı, Ulus’tan uzaklaştırılmış, 1950 sonrasında İstanbul’da, Bedii Faik ile birlikte Dünya gazetesini çıkarmaya başlamıştır. Bir yenilgi ertesinde, mücadeleye yeniden başlarken Ankara motive edici bir simge olarak gösterilmektedir. Falih Rıfkı için Ankara ‘millidir’, İstanbul ‘beynelmilel’ ve daha önemlisi ‘Türkiye’nin maddi manevi hacmi yalnız milliye elverişli bir hacimdir’. Beynelmilel olan yalnızca Moskova da değildir, liberalizme de direnmek gerekmektedir; yerli sermaye şartı kalkarsa eğer diyerek olası bir Türkiye’nin tablosu çizer: ‘İstanbul’dan Erzurum’a kadar her tarafta makinenin (abç) ocağı tüter. İstanbul birkaç sene içinde Şanghay’a, fakat İstanbul Türklüğü de Eyüp sultan kordonu içinde hapsolmuş Çin yerlisine, Hint dokunulmazlarına döner’.

Sözü günümüze getirmek niyetinden değilim ama yapay karşıtlıklar yaratarak, şehirlere, bölgelere, ülkelere bir insanmışçasına kimlikler atfetmek ya da evrensel olana karşı cepheler oluşturmak kuşkusuz yeni değil, süregelen yerel ve kolektif bir birikime dayanıyor. Roman’dan yaptığım alıntıların kimilerinin bugün de konuşulur olması kitabı değerli kılmıyor, ondan bağımsız olarak gelişen, basitliği nedeniyle kolay benimsenen bir anti entelektüelist damar çünkü bu. Roman da aynı sebepten unutuldu… Bugün hatırlanmaması, Falih Rıfkı denildiğinde akla gelmemesi tesadüf değil.

[Roman, Falih Rıfkı Atay, Varlık Yayınları, 1964, 3.Basım ]

Birgün Kitap, 6.2.2010

Çarşamba, Kasım 15, 2017

Çizgilere Derkenar 7


Serteller ve Tan ile ilgili bir Cemal Nadir karikatürü. Tan gazetesi, özellikle son büyük savaş sırasında demokrasi taraftarlığı yapmış, memleket tarihinde sıklıkla tekrarlandığı üzre komünist olarak yaftalanmıştır. Karikatür, Akbaba’da çıkmış, her devrin adamı olan Yusuf Ziya Ortaç’ın dergisinde. Espri ona ait olabilir ama altında Cemal Nadir'in imzası var. Cemal Nadir’in solcu karşıtlığı, anti-komünistliği nedense pek hatırlanmıyor. CHP’li Cemal Nadir ile DP’li Ramiz Gökçe’nin solcular karşısında tek bir farkı yok halbuki.  Laf uzamasın, Tan gazetesinin devlet eliyle linççi bir kalabalık tarafından tahrip edildiği, çıkamaz hale getirildiği, yerle bir edilmesine karşın “halkı tahrik ettiği” iddiasıyla karşı davalar açıldığı bir süreçteyiz.  Bu karikatür o süreçte çıkmış, taraf olmuş. Şu veya bu nedenle, Cemal Nadir, Babıali'de esen linçci rüzgara kapılanlardan biri olmuş...

Zekeriya Sertel soruyor, "Nereye gidiyoruz Sabiha?", cevap "altımdaki ata sor"... atın kuyruğunu tutmaya çalışan ise cimriliği ile tanınan gazete ortaklarından Halil Lütfi Dördüncü... Kızıl at, nereye götürürse oraya gidebilirler ancak... Kendi tavır ve düşünceleri olabilir mi ki...

Atın cinsiyetine dikkat edin diyerek lafı bağlıyorum.


1959 yılında Demokrat Partinin basın üzerinde sansürü artmış, kimi gazeteler boş sütunlarla çıkıyorlar. Karşılıklı bir inatlaşma yaşanıyor, kimilerinin bu boş sütunlarla gururlandıkları da görülüyor. O dönemde Altan Erbulak yukarıdaki karikatürü çiziyor. Alt yazı-lejand ne kadar okunuyor bilemediğim için aktarayım, karikatürist yazı işlerine gidip önceden hazırladığı karikatürlerini veriyor ve “Al Şef! Ben seyahate çıkıyorum. 10 tane zamma, 7 tane pahalılığa, 9 tane et davasına ait karikatür yaptım, gün aşırı kullanırsınız” diyor.

Karikatürün o günlerde yaşanan hava ile bir ilgisi olup olmadığını düşünüyor insan ister istemez. Erbulak, birinci sayfa karikatürleri çizse de aslında siyasetle sınırlı ilgisi olan karikatürcülerden. Gündemle doğrudan ilişkisi yok desem ona haksızlık etmiş olmam, Erbulak biraz mesleki bir bıkkınlıkla, çokça da hayatın değişmezliğine ilişkin bir eleştiri yapıyor karikatürde. Gündelik gazetelerdeki siyasi karikatürün ister istemez tekrara dayandığını da vurguluyor.


Saçma ama neden olmasın? Sanırım Fellini söylemişti, “fikir güzelse mantığı pencereden dışarı atarım”. Yukarıdaki kapağı ilk gördüğümde ister istemez gülümsemiştim, “yok artık” mealinde. Sonra “Kazanın doğurduğuna inanıyorsun da…” misali Süpermen’in uçtuğuna inanıyorsun da şu gözüpek pilotun süratle giden uçakta, tek elle tutunup geriye, kendisine kurşun yağdıran düşman uçağına altıpatlarla saydırmasına niye inanmıyorsun dedim. Her hikâye bir dünya inşa eder ve biz “mimarın” maharetine bağlanarak seyreyleriz. Güzelse eğer mantığı çöpe attığımızı fark etmeyiz bile.

İçinde doğup büyüdüğümüz kültürel aura, kanarak sevdiğimiz popüler hikâyeler ve mevcut anlatım biçimleri saçmaya ya da inandırıcı olmayana dair kodları belirler. Luke Skywalker, ata biner gibi kullandığı uzay aracının üzerinde benzer bir gösteri yapabilir ama biz bu pilota bakarken “hadi canım” diyerek burun kıvırabiliriz. Çünkü o uçak eskimiştir, bugünün popüler belirleyicilerine ve hayatımıza denk düşmez. “Gerçeğin” kodları herneyse onu çağırırız hemen.


Barry Gifford, David Lynch’in Wild at Heart (Vahşi Duygular) filmiyle popüler olan bir romancı. Lynch ile sonraları da çalışan Gifford radikal Amerikan edebiyatının bilinen isimlerinden. Ayrıca sinemaya da uyarlanan Perdita Durango, Wild at Heart filminde Isabella Rosselini’nin canlandırdığı yan tiplemelerden biriydi. Perdita Durango’nun Wild at Heart, True Romance ya da Natural Born Killers gibi popüler filmlerin suçlu Romeo-Juliet’lerine benzer bir hikâyesi var. Hollywood gibi anaakım bir mecra dışında hikâyeleştirildiği için daha sert ve marjinal bir içeriğe sahip. Perdita Durango hemen her şeyi yapabilecek ölçüde tehlikeli bir kadın, yoluna çıkan erkekleri harcamak da üstüne yok. Üstelik çok da hak verilebilir bir geçmiş hikâyesi yok. Kısa süreli sevgilileri oluyor, hikâyede karşılaştığı her erkeğe seks öneriyor örneğin. Belli amacı olan seri katillerden sayılamaz. Amerikan ahlakından ve Ortodoks alışkanlıklardan rahatsızlık duyduğunu açıkça söylüyor ama yaptıklarını bir rövanşizm olarak görmek abartılı olur. Perdita Durango, günü yaşayan bir suçlu. Ona sempati duymamızı gerektirecek bir tutarlılık taşımıyor. Siyah bir erkekle birlikte olduğu için kabilesi tarafından öldürülen Kızılderili kız hikâyesini duyduğunda hemen gidip bir Kızılderili erkeği önce baştan çıkarıyor sonra kafasını kesiyor. Duyduklarının doğru olup olmamasından çok onun o an için hissettikleri önemli.

Scott Gillis memleket okurunun alışkın olmadığı çizgilere sahip. Bob Callahan’ın yan hikâyelerle gelişen senaryosunu güçlendiren kareleri var. Anlatılan hikâyeyi imleyen (derinleştiren) imgeler kullanıyor. Çizgisindeki farklılık çiniyi kullanma biçiminde. Deseninden çok çinisi dikkat çekiyor. Geçmişi hatırlatan “fotoğraflar”, halüsinasyon ve rüya illüstrasyonlarıyla uğraştığı çalışmanın bütününden anlaşılıyor. Gillis, “ya sev ya terk et” türü çizerlerden; soğuk, mesafeli, kendini okurdan uzak tutan üreticilerden. Perdita Durango, Türkçede yayınlanan ilk grafik romanlardan. Az bulunur olması, okunmasını şart koşuyor.

Cuma, Temmuz 09, 2010

Pilan mı Pilav mı?

1949 tarihli Türkçede Kızıl Tehlike adıyla yayınlanan anti komünist çizgi romandan bölüm. Yazının başlığı ise altmışlı yıllarda AP'nin seçim sloganlarından biri. 27 Mayıs sonrası DPT, plan ve porgram vs konuşulunca AP ve Demirel "asıl pilava bakalım" diyerek populist bir kampanyaya başlamıştı. Plan-pilan uzun yıllar komünist ağzına yaraşır bulunmuştur. Keçi sakallı şeytani komunist de pilandan söz ediyor bu yüzden...Hep tezgah hep dış mihrakların emelleri işte...

Çarşamba, Şubat 25, 2009

Vatan Haini, Millet Düşmanı, Solcu Muharrir Sabahattin Ali'yi Kim Öldürdü?


(...) Yazı boyunca adı geçen gazetelerin en büyük gelir kaynakları devletin tercihleriyle alınabilen resmi ilanlardır. Gazete patronlarının milletvekili olabilmeleri, gazetelerinin yayın politikaları ve yazıp çizdikleriyle doğrudan ilgilidir. İçerik üretenler iktisaden kontrol edilmekte, gazeteler içinde bulundukları ekonomi - politik bağlam nedeniyle “koşullanmış bir süreçten” geçerek yazmaktadırlar. Resmi ilan alamayan gazetelerin pastadan büyük pay alan gazetelere yönelik besleme basın tabirini kullanmaları manidar değil midir? Giritlilerin yalancı olduğunu söyleyen Giritli Epimenides’in düştüğü paradoksa benzetebilir miyiz örneğin? Gazeteler, Sabahattin Ali’yi sırf entelektüel beğenileri olduğu için sevmeyebilirdi. İkili ayrımlara yatkınlıkları yüzünden, iyiler ve kötüler yaratmaya, kendilerini Karagöz saymaya, Hacivat’ı seçmeye ve dövmeye oldukça isteklidirler. Üstelik Sabahattin Ali, devletin düşman saydığı, nitelik ve nicelik olarak abarttığı solculardan biri olduğu için bu sevgisizlik hızla meşrulaşmıştır. Gazetelerin gösterdikleri kolektif uyum, siyasi yakınlıkları ve ekonomik bağları nedeniyle normaldir. Yumurta-tavuk ilişkisine benzeterek “gazetelerin devleti veya devletin gazeteleri” denebilir (...) [Birikim, Sayı: 238, Şubat 2009'da yayınlanan yazıdan bölüm]

Cumartesi, Kasım 15, 2008

Linçe Giden Yol

Bir başka Cemal Nadir karikatürü. Yine Tancılar işlenmiş, zaten Tan Baskınıyla sonuçlanan bir sürecin parçası bu çizilenler. Sabiha Sertel, kızıl bir kıyafetle resmedilmiş
-Sabiha, mütareke ilan ediyorum
-Neden?
-O kadar attın ki cephane kalmadı

Cumartesi, Temmuz 26, 2008

Fırka Namındaki Veledizinasına....

Arif Oruç'un kurduğu partiye yönelik Akbaba eleştirisi. Dergi, Arif Oruç'un kurduğu partiyi "veledizina" biçiminde tanımlamayı tercih etmiş. Şeytanı andıran çocuğun sarıldığı gazete Arif Oruç'ın çıkardığı Yarın. Üst başlık şöyle yazılmış: "Arif Oruç Fırka namındaki veledizinasına Lider arıyor". Ebe ile Arif Oruç doğum sonrasında şöyle konuşturulmuşlar:

Ebe- Gözünüz aydın doğdu
Arif Oruç- Ah, şimdi bunu babalığa kabuledecek fedakar bir baba bulabilsek

Akbaba, 2 Temmuz 1931

Pazar, Haziran 01, 2008

Ulumuşlar...

1947 tarihli bir Ratip Tahir karikatürü. Macaristan'da konuşan TKP'liler için çizilmiş. Karikatürün lejandı şöyle: "Komünistler Macar Meclisinde Ulumuşlar...

Komünistler Ezilmelidir!

Fotoğraf, 1950 yazına ait. Ankara'da çekilmiş. Büyük şehirlerde yapılan komünizm karşıtı yürüyüşlerden biri. DP iktidara gelmiş, CHP komünizm ve irticat karşıtlığını yeni hükümetin bir devlet politikası olarak sürdüreceğine inandığını ifade eden bir bildiri yayımlamış.
Related Posts with Thumbnails