rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Kasım 21, 2025

Ben, hayal kırıklığı

Uzun sürmüş bir gecenin ortasındaydım. 

Biri yanıma gelip benimle konuşmaya başladı, kimdi hatırlamıyorum, bir zerhoş, belki afyonlu bir kadın, hırıltılı bir sesi vardı, belki bir travesti, uzaydan gelmiş gibi dik dik bakıyordu. Belki Kriptonlu.

"Bu dünyanın sahibiyim" dedi bana, cevap veremeyecek kadar halsizdim. Sesler anlaşılmıyor, ışıklar bir toz kümesi gibi havada uçuşuyor, yüzüme çarpıyordu.

"Ben, hayal kırıklığı, bu dünyanın sahibi"

"Her şey neden bu kadar kısa sanıyorsun" dedi.

Uyandığımda Tabucchi okumak istiyordum. Dünya kirliydi.

Cumartesi, Şubat 15, 2025

Ot


Kadın "nasılsın" diye sordu, uzun zaman önce karşılaşmışlar ama hiç konuşmamışlardı. Adam, esprili olduğunu düşündüğü bir jestle başını öne eğerek, "ot gibiyim" dedi, "kimse koparmıyor ama beni". Kadın gülümseyerek  "Tabucchi" dedi adama. Işıl ışıl baktılar yüzlerine, gözlerine, ellerine. 

Tütün kokuyordu gece, hafif nemli bir serinlikle. 

Öyle hatırlayacaklardı. Çimlere yayılmış gençlerin neşeli ergen sesleri, araba gürültüleri, havlayıp duran köpekler karanlığın içinde azalıp çoğalıyordu.

O kadın ve o adam, bir daha konuşmadılar ve yıllar yıllar boyunca hiç karşılaşmasalar da birbirlerini hiç unutmadılar.

Salı, Temmuz 30, 2024

Komünist Hula-Hup

Dayanılır gibi değildi, dilekçelerini hatırlatmamış olsa, sağa sola gitmese, Vali hazretlerinin kapısında bekleyip meramını anlatmasa içi yanmazdı. Peki, vazifesini layıkıyla yerine getiren bir vatandaşın iç huzuruna sahip miydi? Söyleyeceğimi söyledim, içim rahat, sorumlusu, ikazlarıma rağmen yapılması gerekenleri yapmayanlardır diyebiliyor muydu? Hayır, Burhan Bey, bunu yapamıyordu. İçi sızlıyor, kalbi daralıyor, vatan gençliğinin içine çekildiği kumpası düşünüp kahroluyordu. Daha birkaç gün evvel, Ankara Caddesi’nde, yokuşu çıkarken görmüştü, gülüşerek yanından geçen talebe kızlardan birinin elinde, herkesin dikkatini çeken büyük bir çember vardı. O kadarla kalsa yine iyi…Otobüsle eve dönerken yol kenarında bir kalabalığın kaynaştığını, buğulu camdan dikkat kesilince, bir genç kızın beline geçirdiği çemberi vücudunu kıvıra kıvıra döndürdüğünü gördü.

Karnı acıkmasa, karısının balık pişirdiğini bilmese, ilk durakta inip o rezaletin olduğu yöne doğru gerisin geri yürüyecek, o çember çeviren kızı saçlarından çekerek yerlerde süründürecekti. “Yaparım, gözümü kırpmadan yaparım,” diye söylendi, otobüsün içinde sesini yükselterek handiyse bağırdı: “Hula-Hop da neymiş?”

**

Hürriyet gazetesinde Hula-Hup hakkında bir yazı görünce neredeyse çayını dökecekti. Bir doktor köşesinde tavsiyelerde bulunuyor, Hula-Hup’u saatlerce çevirmeyiniz diyordu. Burhan Bey, gözlerine inanamadı, hiç çevirmeyiniz demiyordu da… Yemekten sonra yapmayınız ne demekti? “Adam, niye çeviriyoruz onun bir cevabını versene,” diyerek koltuğunda zıpladı. Gazeteyi paralayacaktı, okumaya devam etti: “Çemberin içinde eğilip kalkmayın, lumbago ve bel fıtığı bundan oluyor.” Burhan Bey, o kadar sinirliydi ki, “Lumbago nedir Allah’ın adamı, dayının yeğeni midir, komşunun evlilik çağına gelmiş kızı mıdır? Vücut sağlam olsa kaç yazar, ahlâk çöktükten sonra…” “Adamın çaldığı türküye bakın,” diyordu, “tansiyonu yüksek olanlar hiç başlamasın.” Yok bir de başlayacaklardı. Bize gazete diye verdikleri paçavrada yazı neşreden muharrirler bunları yaparsa, ahali neler neler yapmazdı.

Müzeyyen Hanım, kocasının kızarıp bozardığını görünce, “Yine mi Hola-hop Burhan?” dedi. “Yahu hanım, etme eyleme.” Elleri titriyordu, “Mevsimlere göre zıp zıp oynamayı, topaç çevirmeyi, uçurtma uçurmayı anlarım. Herkesin beğendiği mahalli rakslarımızı, yabancıların hayranlıkla, takdirle seyrettikleri zeybek oyunlarımızı da hatırlatırım. Hula-Hop nedir Müzeyyen?”

**

“Genç kızlarımız illa şuralarını buralarını kıvıracaklarsa, sorarım sana çiftetelli neyimize yetmiyor?” Müzeyyen Hanım oralı değildi, aklında akşama yapacağı zeytinyağlı fasulye vardı, artık bu mevzudan gına geldiğinden lafın gerisini dinlememişti. “Yahu adam, sana ne elâlemin kızından, kadınından, anası babası düşünsün… Amman canım,” diyerek mutfağa yöneldi. Burhan Bey, sadece karısına değil, herkese kızıyordu. Kimbilir kaç yıl çalışıp didinerek tıbbiyeyi bitirmiş bir doktor, gazetedeki köşesinde meseleyi lalettayin geçiştiriyordu. Sadece o mu? Vali hazretlerine meseleyi anlattığında başına gelenleri düşünüyor, gözleri doluyordu. Fahrettin Kerim Gökay, onu dinlemiş “Daha mühim meselelerimiz var,” diyerek yürüyüp gitmişti.

Burhan Bey, anlayamıyordu, ağaç yaşken eğilir, balık baştan kokar diyen atalarımız boşuna mı konuşmuşlardı! Genç kızlarımızın çember çevirmesinden daha mühim ne olabilirdi? O genç kızların kalçalarını kıvır kıvır kıvırmalarını normal karşılarsak, yozlaşmaya davetiye çıkarmaz mıydık? Bunu yapan kızların bikini giymeyeceğini, rokunrol denilen dansı yapmayacağını kim garanti edebilirdi? Daha mühim mesele neydi? Yeni apartmanlar, yeni asfalt yollar yapmak mı? Ruhumuzu, iç huzurumuzu kaybettikten sonra o betonarmelerin, yollara atılan ziftin ne hükmü vardı?

**

“Hepsini geçtim                , sokak ortasında yakışmıyor,” dedi karısına. Müzeyyen Hanım’ın kulağı radyoda çalan şarkıdaydı, kocasını yine geçiştirdi: “Ayol bize ne, bırak kıçı çıksın, kolu çıksın, bağırsakları düğümlensin kıvırmaktan.” Burhan Bey, lahavle çekerek susmayı tercih etti, tek bir cevap vermeden odasına girdi. Bir şey yapmalıydı.

Gece yarısı aklına gelen fikirle uyandı. Daha önce aklına gelmediği için hem utanıyor hem de geç de olsa akıl ettiği için seviniyordu. Gün ışıyana kadar gözünü kırpmadı.

Emniyet Genel Müdürlüğü’ne gittiğinde, bir ihbarda bulunacağını söyledi: “Komünistler evladım, komünistler hakkında ihbarda bulunacağım,” dedi. Çevresindekiler hafiften duraladılar ve amirlerini beklemeye karar verdiler. Karşılarındaki adam hali vakti yerinde, aklı başında, okumuş birine benziyordu. Burhan Bey, kendiyle gurur duyuyor, birazdan söyleyeceklerini düşünerek mutlu oluyordu. İstanbul emniyet müdürünün karşısına çıktığında kısa ve tok bir ifadeyle başlayacaktı konuşmasına. Öyle de yaptı.

“Hula-Hop, bir komünist tertibidir,” dedi. Karnını içeri çekmişti, neredeyse hazır olda duruyordu. Müdür, hemen cevap vermedi, önce sigarasını söndürdü, sonra “Buyurun, oturun, tafsilatıyla anlatın meseleyi,” dedi.

**

Burhan Bey’in iddiasının dayanağı Nâzım Hikmet’in çemberlere dair methiyesiydi. Öğrenciyken bir kütüphane memuru okumuştu şiiri. Nâzım, çemberi öyle lüzumsuz bir şekilde övüyordu ki manasız bulmuştu duyduklarını. Üzerinden seneler geçmiş, sokaklarda gördüğü Hula-Hup’a öfkelenirken birdenbire aklına gelivermişti o dizeler. Emniyet müdürü, Burhan Bey’i dikkatle dinliyordu ama ortada Nâzım’ın yazdığı söylenen bir şiir yoktu. Tek bir kelimesini hatırlamıyordu Burhan Bey. Üstelik Nâzım’ın şiirlerini bulmak mümkün değildi, diğer yandan, bu iddiayı geçiştirmek de olmazdı. Söz konusu olan vatan haini Nâzım Hikmet’ti. Burhan Bey’e çay kahve içirip evine bıraktırdı.

Ne yapacağını bilmiyordu, sümen altı edemezdi, kapısına gelen biri, bir başka kapıya gider, kendisini de şikâyet ederdi. Hula-Hup’un ne olduğunu bilmiyordu, genç polislerden birini çağırıp sordu. Altı üstü çocuk oyuncağıydı. Komünistlerin propaganda araçlarını çocuklara kadar genişletmiş olabileceğini düşünerek huzursuzlandı. Mesai çıkışında güvendiği bir amirinin evine gitti. Hamdi Müdür, istihbarat için çalışan, komünistlere kök söktüren dişli bir eski polisti. Ona durumu anlattı. Komünistlerle mücadeleye alışkın olan müdür, büyük bir süratle neler yapılacağına karar verdi.

**

İlk olarak Hula-Hup ithalatçısı sorguya çekildi. Yahudi asıllı tüccar, epeyce hırpalandı. Zavallı adam, karakoldan çıktığında “Bir daha asla Hula-Hup satmayacağım,” diyerek çoktan yemin etmişti. İkinci olarak, Burhan Bey, tutuklandı. Hamdi Müdür, Nâzım’ın şiirini bilen birinin mutlaka bir sempatizan olduğunu düşünüyordu, bu ihbar, ona göre parti içi çatışmanın bir sonucuydu. Takdir beklerken tekdirle karşılanan Burhan Bey, Sansaryan Hanı’nda misafir edildi, günlerce, sabahlara kadar sorgulandı.

Hula-Hup, Aldo’nun getirip depoladığı malzeme bittikten sonra, bir yıl kadar yok sattı. Kapalıçarşı esnafı, Yunanistan’dan bir şeyler getirdi de ancak ondan sonra yeniden bollaştı. Burhan Bey, hem Hula-Hup sevdasından hem de vara yoğa dilekçe yazmaktan vazgeçti. Komünist şüphesi ona lakap oldu, yıllarca Kızıl Burhan diye çağrıldı. İlk zamanlar buna kızıp höykürse de çok geçmedi, işin ucunu bıraktı. 27 Mayıs’tan sonra solcu sanılarak itibar da gördü. Nâzım Hikmet’in çemberleri metheden bir şiiri bulunamadı. Hamdi Müdür, komünistlerle mücadeleye devam etti. Hula-Hup çeviren kızlardan kimileri sonradan bikini giydiler. Nereden biliyorsun derseniz, ben tanrı-anlatıcıyım, o kadarını da bırakın bileyim. 

Cuma, Şubat 19, 2021

Bir kez Daha Uyandım

Dün gece bir ara uyandım, baktım içeride adamın biri masamı, eşyalarımı, yazdıklarımı karıştırıyor, öfkeli jestlerle söyleniyor filan...Uyuyor gibi yapmaya devam edip pijamamın ön cebindeki paramı yatağın arasına zulalamaya çalıştım. 

Ve o an farkettim ki rüya görüyorum, ne saklanacak param var ne de pijamamın ön cebi...

Üstelik ofiste değil, evdeyim...

Anladım ki gözümü açarsam adam kaybolacak...Gözümü açtım ve adam gerçekten kayboldu...

Tekrar uyumaya başladım ve bir tıkırtıyla yeniden gözümü açtım ki adam elindeki falçatayla bağırarak üzerime geliyordu... 

Bir kez daha uyandım... 

Pek rüya hatırlamam...

Salı, Ağustos 18, 2020

Hayal et!


Vakti zamanında kişiliği, bilgisi, ferasetiyle meşhur bir Lütfi Efendi varmış. Akıl sormaya gelen olurmuş ama o hep “Ben cahilim,” dermiş. “Kuru idim, ıslandım; sel beni neyler! Islandım, kurudum yel beni neyler! Mangırım yok, pulum yok; el beni neyler! Dostu, düşmanı aradım, hepsini kitapta buldum. Yaz günü çınar gölgesinde hem uyudum hemi okudum,” da dermiş. Yalan yok, bu nüktedan efendiyi kim ne zaman görse elinde, dilinde, başucunda kitap olurmuş.

Günlerden bir gün yine böyle çınar gölgesinde kitabını okurken hangi rüzgâr estiyse artık, mahallenin haşarı bebeleri dolmuşlar yanı başına. Başka yer yokmuş gibi oracığa çöreklenmişler, ne durulmuşlar ne susmuşlar. Aman ne gürültü! Çın çın etmişler tepesinde. Bakmış olacak gibi değil, ne okuyabiliyor ne de uyuyabilecek, çağırmış çocukları yanına. “Yol başındaki harabe var ya! Orada kargalarla konuşan,  koca sakalı yere, boyu arşa değen bir adam var, az evvel gördüm. Kalpleri görür, akılları okur. Zifiri siyahtır ama gecenin köründe dahi görünür, adına da ‘Deli Gücük’ derler," diye başlamış, allaya pullaya bir hikâye uydurmaya. Bebeler durur mu? Nefes almadan merakla koşmuşlar yol başındaki harabeye.

 Lütfi Efendi, bebeleri yollayınca güle oynaya gömülmüş kitabına. Ağustos sıcağında nasıl da serinmiş çınarın gölgesi.

Tam dalmışken patır kütür sesler duymuş, bir bakmış, deli deli koşanlar var yanından geçip giden. Telaşla koşuyor ahali. Üç beş olunca meraklanmış, tutmuş birinin yakasından “Yahu hayırdır ne bu telaş emmioğlu?” Adamcağız iki soluklanıp “Sorma Lütfi Efendi, aşağıdaki harabeye bir evliya inmiş, koca sakalı yere, boyu arşa değen bir adam. Onu görmeye gidiyorum.” Lütfi Efendi, adamı salmış salmasına da, tutamamış kendini, önce kıkırdamış, sonra koyuvermiş kahkahayı. “Görüyor musun şu ahalideki cahilliği, bir taş attık kuyuya sökün ettiler çıkarmaya.” Aklına yatmayınca bir duralamış “Hah, bildim, bu bizim hınzır bebelerin işi muhakkak.”

Gelen geçen, kan ter içinde bayır aşağı koşan eksilmiyormuş doğrusu. Kitabını okuyamaz olmuş Lütfi Efendi, doğrulmuş, iki dolanmış, gölgeden çıkmaya gözü yemiyor, “Yok bre hepiciği tozutmuş bunların,” diyormuş. Oturmuş geleni geçeni seyre dalmış. Bir de ne görsün! O aklıselim Kadı Efendi de koşanların arasında değil mi? Çıkıvermiş önüne, “Hayrola Kadı Efendi, nereye koşuyorsunuz?” Boncuk boncuk terlemiş yaşlı adam, dalağını tutup fıslaya fıslaya “Nasıl duymadın Lütfi Efendi? Yol başındaki harabeye Deli Gücük adlı bir evliya inmiş, görmeye gidiyoruz. Bu nasıl lütuftur sen bilirsin değil mi ama?”

 Lütfi Efendi duralamış elbet, öyle vara yoğa telaşlanacak adam değilmiş. Aklına yatmıyormuş ama bir yandan da  “Sahiden indiyse evliya?” demeye başlamış. Duramamış, “Yok ise taş atıp kolum mu yoruldu derim, döner giderim eve,” deyip kalabalığa karışmış,  başlamış aşağı doğru koşar adım inmeye.

 Hani düğünde toplanmaz bu kadar insan. Çepeçevre sarmışlar harabeyi. Lütfi Efendi kalabalığın önüne doğru ite kaka ilerlemiş. Hani ne kadar anlatsak az. Lütfi Efendi, bakınmış evvela, pek de bir şey görememiş...

Derken, Deli Gücük namlı evliya yıkık dökük harabenin kerpiç duvarlarından yavaş yavaş yükselerek doğrulmuş, masallardaki dev misali büyümüş, aşağıdaki ahaliye bakıyormuş. Etrafında uçuşan kargalar... Varın meraklı kalabalığı siz düşünün! Ayılanı bayılanı, secdeye varanı, istavroz çıkaranı, dili tutulanı, toprağı öpeni, sular seller gibi ağlayanı. 

Sonra ateşin dumanı gibi havaya karışıp görünmez olmuş Deli Gücük.

Lütfi Efendi dahi gördüğü manzaraya akıl sır erdiremeyip yanındaki uzun boylu, cüsseli, koca sakallı köylünün koluna yapışmış, “Söyle be adam, olmaz böyle bir iş de! Hayal bu de!” Köylü, yere çöken şaşkınlık içindeki Lütfi Efendi'nin kulağına eğilmiş, “Hayal elbet. Herkes hayal etti efendi, göze göründü.”

 Lütfi Efendi köylüyü bir daha görememiş, sonraları onu aslında hiç görmediğini, kendisini de cevabını da hayal ettiğine karar vermiş. 

Kitaplarına dönmüş.

Cuma, Kasım 22, 2019

Fahri Doktora




Hoca’ya Falanfilan Üniversitesinden Fahri Doktora verilecekti. Bir öğleden sonra telefonla aramışlar, teşrif etmesini rica edip, nezaketle konuşmuşlardı. Hoca hem hatırlandığına sevinmiş hem de üniversite makamından iltifat gördüğü için gururlanmıştı. Karısı ödül sonrası bir konuşma yapması gerektiğini hatırlatınca iki fıkra anlatıp teşekkür eder geçerim canım diyerek kestirip attı önce. Karısı “iyi peki” deyince bu defa huylandı, bu kadın ne zaman “iyi peki” dese aslında beğenmediğini, aklına yatmadığını anlıyordu. Bir keresinde “gençler bu fıkralara gülmüyor Nasrettin, anla artık” demişti. O dediği mıh gibi aklından çıkmıyordu. Hâlbuki göle yoğurt çaldılar, oturdukları dalı kestiler diyerek konuşmasını 15 Temmuz’a bağlayacaktı. Mahalle kahvesinde tanıştığı biri vermişti o aklı ona. Hoca diyordu fıkrayı anlat 15 Temmuz’a bağla… Öyle bir kere de değil, üç kere beş kere bağla! Bak göreceksin nasıl kıkırdayacaklar. İsterse kıkırdamasınlar! Şimdi karısı yüzünü düşürüp, burun kıvırınca planları berhava olmuştu. Ehh dedi oturduğu yerden kalkarak “fıkra da anlatamayacaksam ne anlatacağım ben bu adamlara?”. Düşün Nasrettin düşün! Odasına gidip kukumav kuşu gibi büzülüp düşünmeye başladı. İçinden çıkılır gibi değildi.

Güzel Allah’ım türlü türlü dert vermiş ama derman da vermiş. Hoca feysbuktan birilerine akıl sordu, kime danışayım dedi. Birisi Hocam bu mizah işindekiler silme solcu elitist, gitsen konuşsan, lafı ta Menderes’e getirir, İnönü’yü, 27 Mayıs’ı unuturlar. Astılar koca Başbakanı, daha ne olsun şu bu. Bir başkası, kürsüye yumruğu vurmasını, kavuğu kimseye devretmediğini söylemesini istedi. Hoca, peki dedi, tamam dedi ama saatlerce anlayamadığı şeyleri okuyup durdu. Tek anladığı ve yaparım, ben bunu anlatırım dediği şey, has hayranı olduğunu söyleyen, kendisine Hoca Reyis diye hitap eden kullanıcının yazdıklarıydı. “Hocam sen geleneksin! Bu geleneğin köklerini anlat cahillere”.

Hoca, başladı konuşmasını hazırlamaya. “Mesele” diyordu etli pilavı lüpletirken “kurumların sürekliliği.” Durup, düşündü, iyi bir başlangıç cümlesi olmuştu. “Biz bu mizahı yoktan devralmadık, evvela Bizans, ondan evvel Roma’yla, konuşa konuşa hasbihal ederek… di mi ama Hanım?” Karısı, pür dikkat onu dinliyordu diyemeyiz, “çok haklısın Nasrettin”i eksik etmiyordu ama asıl dizideki kötü adama öfkeleniyor, “şu çıyana bakar mısın, kandırdı yine kızı” diyerek hoşafını kaşıklıyordu. Hoca, tencereden bir kepçe daha aldı, mutluydu, bu doktorayı her bakımdan hak ediyordu.

Evvela Bizans, ondan evvel Roma, daha da evvel Antik Yunan” diyerek düşüncelere daldı. Her şeyi bütün teferruatıyla sarih bir dille açıklayacaktı. Alkışları hayal etti, salon kim bilir nasıl dolu olacaktı. Sadece güldürmeyecek, düşündürecek, gözleri nemlendirecekti. Esnedi. Ne zaman bu kadar düşünse uykusu geliyordu.

Üniversitedeki tören beklenen ilgiyi görmemişti. Salon bomboştu. Medya ve öğrenciler rağbet göstermeyince Rektör, “üç kişiye konuşamam ben, bütün memurları salona getirin” dedi yardımcılarına. Etrafındakiler, birisi tivitırda paylaşır, rezil oluruz diyerek bu fikirden vazgeçirdiler. “Erteleyin o zaman, sonrasına bakarız, nelerle uğraşıyorum” diyerek yürüyüp çıktı makam odasından. Hocanın olup bitenden haberi yoktu. Törenin yapılacağı salonun ön avlusunda bekliyor, kendisine eşlik eden bir asistan ve bir yardımcı doçent ile konuşuyordu. Buna konuşmak denirse tabii. Hoca, kurulu makara gibiydi, üç gündür hazırlandığı konuşmasının en çarpıcı bölümlerini, daha çok yardımcı doçente bakarak anlatıyor, arada duraklayarak, çalışılmış bir edayla sakalını sıvazlıyordu. “Evvela Bizans, daha da evvel Roma”. İşaret parmağını sallayarak “Romalı Perihan vardı, onu hiiç karıştırmayalım”. Adamlarda tık yoktu, varsa yok telefonları.

Hoca gençken benzer bir jestle “parayı veren düdüğü çalar” der kahvedekileri gülmekten işetirdi. Laf, Perihan’a gelince ikisinin de en azından sırtaracağını ummuş, garip bir biçimde hiçbir şey olmamıştı. İkisi de büyülenmişçesine telefonlarıyla oynamayı sürdürüyorlardı. Yardımcı Doçent,  oğlum git bi bak, bu tören olmayacak galiba” dedi. Asistan iç kısma, koridordan üst kata çıkmak üzere yanlarından ayrıldı. Hocanın aklı kurumlardaydı “Haksız mıyım, her kültür birbirinden besleniyor”. Yardımcı Doçent, donuk bir bıkkınlıkla başını kaldırdı “Hocam, mutlaka siz daha iyi bilirsiniz ama bu Bizans’ı karıştırmasanız sanki daha iyi olur”. Hoca, hiç anlamasa da şaşkınlıkla “sahi mi diyorsun?” diyebildi. “Valla öyle, şimdi Bizans dersek bu millet kumpas anlar, bu millet kâfiri, bu millet öyle deyince riyakârı anlar. Hocam sizin zamanınızda Timur vardı, nerden çıktı bu Bizans?”. Hoca ufalır gibi olmuştu, bacaklarının ağrıdığını hissetti. Adam saydırıyordu “Timur’un halktan kopuk, patrisyen, elistist, darbeci, camiilerde şarap içiren alçak bir millet düşmanı olduğunu anlatın Hocam” “Türk değil bir defa Allahsız haysiiiyetsiz. Yemişim ben onun çekik gözünü, sarkık bıyığını. Hepsi yalan. Düşün biz bu Fetö’yü Müslüman sandık. Ondan pay biç. ”

Asistan yanlarına döndüğünde Hoca bunalmıştı. “Sırf Müslüman olduğun için neler çektirdi bu Timur sana!” Bağırdıkça bağırıyordu: “Fil ne demek? Fil ne demek?” Yardımcı Doçent, birden o hararetli ruh halinden sıyırılıp asistana döndü “Ee” dedi “evladım konuşsana ne olmuş törene?”. Asistan kulağına eğilerek bir şeyler fısıldadı. Hoca tören düşünecek halde değildi. Kaç gündür çalıştığı konuşmayı halı silkeler gibi silkelemişti karşısındaki adam. Prostatı zorlamış, içi sıkılmıştı, küçük abdest diyerek kendini tuvalete zor attı.

Döndüğünde avluda kimseleri bulamadı. Yerleri paspaslayan çocuğa sordu, bilmiyordu, “Çankırılıyım ben” dedi çocuk, hiç duymadım estek köstek. Salona baktı, koridora çıktı, ne Yardımcı Doçent ne de asistan vardı. Aklı fikri “kurumların sürekliliği ve mizah” adını verdiği konuşmasındaydı, şu Yardımcı Doçent’i bulsa “hiiiç öyle değil bi defa” diyecekti. Adamın bağırır gibi söyledikleri kafasını karıştırmıştı ama aklettikleri yabana atılır gibi değildi yani. Koridorda yürürken asistan koşarak arkasından geldi. Törenin ileri bir tarihe ertelendiğini, Rektör Beyin acil bir işi çıktığını ve bir sürü ıvırı ve kıvırı dinledi ondan. Arabayla eve bıraktılar. Karısı her zaman olduğu gibi dizi seyrediyordu. Hoca bir süre hanımının karşısında oturdu. Evin içi havasız gibiydi, kalbi daraldı. Baktı, ocakta dünden kalan yemekler.

Reklamlar başlayınca karısı ona döndü “Aldın mı doktorayı Tontişim” dedi, yüzü gülüyordu. Hoca, daha büyük bir ontolojik sıkıntı içinde olduğu için cevap vermedi. Ne dese boştu! Hülyalı hülyalı salondaki vitrine bakmayı sürdürdü. Neden sonra “direneceğim, bir fikrim var, vazgeçmeyeceğim. Bugün olmazsa yarın, o da olmadı öbür gün ben bunu yazacağım” dedi. Karısı onu destekliyordu “Yaparsın tabii Nasrettin, senden iyi kim yazacak?”. Hoca iştah ve heyecanla ayağa kalktı: “Bunu kitap olarak yazacağım, kırk gün odamdan çıkmadan, hiç uyumadan yazacağım. Kıyamet kopsa masamdan kalkmayacağım”. Hoca içeriye, odasına giderken karısı çekirdek çitleyerek televizyonun sesini biraz daha açtı, “reklam almıyor bu dizi, yakında kaldırırlar

Hoca masasına oturdu, beyaz bir kâğıdı önüne çekip, kırmızı kalemle, ilk sözcüğünü sayfanın üst tarafına özenerek istifledi: “Giriş”, sonra onu karalayıp “önsöz” sonra onu da karalayıp “birinci bölüm” yazdı. En iyisi böyle başlamaktı. Kitaba daha çarpıcı bir isim koymaya karar verdi. “Doğuran Kazan” olabilirdi. Ya da “Kırpılan Yıldızlar.” Bir saat kadar sonra, yüzünden uyku akarak karısının yanına gitti: “Ben yatıyorum Hanım, çok uykum geldi. Şekeri fazla kaçırdım galiba”. Odasına geri dönerken “kitabı sonra yazarım” diye ancak kendisinin duyacağını bir sesle mırıldandı. Uyudu.

Perşembe, Ağustos 22, 2019

Hoca Bir Gün Ava Çıkmış




Hoca çok mutsuzmuş... Şimdi lafa böyle girince, e birader yuhlar olsun, sene bilmem kaç olmuş, hâlâ mı Hoca diyeniniz çıkacaktır. Mesele de bu zaten, bizi bu alaylar, ironiler, öyle laf çarpmalar, tivitler, tepeden bakmalar, entel lakırdılar bitirdi size söyleyeyim. Sonra diyorsunuz ki AKP niye kazanıyor, n'oldu bu cumhuriyete, şudur budur...

Bi denk durun, dölek durun arkadaşım ya.

Ne diyodum, mutsuzmuş, işte köylüsü Hoca'yla, bu muhterem adamla alay ediyormuş, ne kavuğuna, ne güleç yüzüne hürmet ediyorlarmış, mutsuzluğu ondanmış. Kahvede, camiide, yolda bayırda bunu gören "ya Hoca bi fıkra anlat da gülelim" diyorlarmış. Hoca tam ağzını açacakken "hakkaten anlatacak" diyerek kıkırdıyor, kasıklarını tutarak, birbirlerini iteleyerek yerlerde yuvarlanıyor, gülmekten kıvranıyorlarmış. Hoca, "Lan..." diyormuş "sizin ecdadınızı..." Hoca söylendikçe köylüler gözlerinden yaşlar gele gele tepiniyormuş. Kahveye çay içmeye otursa sağdan soldan laf atılmaya başlıyormuş. Biri gevrek gevrek "Hoca, oturduğun dalı kesiyorsun" diye ortaoyununa başlıyor, Hoca gayriihtiyari oturduğu sandalyeye bakıyormuş. Bir diğeri "ya tutarsa" diyormuş gülüşmeleri artırarak, bir diğeri "olmazzz parayı veren düdüğü çalar". Gül Allah gül.

Hoca'nın köylüsü ayıp nedir bilmiyormuş. Allahsızlar.

Hoca ne yapsın, iki susuyor, iki kıpraşıyor, la havle çekiyor, sonra dayanamayıp "lann sizin ecdadınızı iskeyim utanmazlar, behey gafiller" diyerek saydırıyormuş. Şimdi, aa olmadı işte diyeniniz çıkacaktır. Koskoca Hoca küfreder mi filan. Lan o insan değil mi, adamı nebi evliya yaptınız. O kızmaz mı? Bu kadar laf yiyecekti de ne yapacaktı yani...

Nuh peygambere millet gülüyordu, "Lan Nuh, napcan oğlum, işin gücün yok mu, nerde yüzdürcen o gemiyi" diyorlardı. O n'apıyordu? Sus oğlum Nuh, son gülen iyi güler mi diyordu. Yoo, yürüyün gidin lan şurdan diyordu. Der yani, görgüsüzden hamur alacağına eğil de yerden çamur al. Çamuru alıp savurur, "hastirin ordan" dermiş o da, ağzına sağlık. N'olmuş? Gök delinince, yağmur inince ne olmuş? "Bokunu yiyim Nuh, al bizi gemine..." Nah almış! "Maymun alırım sizi almam lan kopil" demiş.

Hocanın da aklında Nuh Peygamber var, evirip çeviriyor, Nasrettin sen bu hallere düşecek adam mıydın, sana bir gemi lazım. Marangozluğu da yok. Karısı, bakmış ki muhteremin aklı uçuyor: "Ya demiş, aslanım, kocakafam, senin bu fıkralar, hatıra oldu, yeni espri bulman lazım. Millet tivitırda neler neler yazıyor".

Vallaha mı? Valla!

Hoca, ne yapsın, sabah namazından sonra ava çıkmış, dere tepe düz gitmiş, bir kaç espri avlamış. Hah demiş, "köydeki çekirgeleri gömmem mi bundan gayri".  Karısına kızarttırıp pilav yaptırmış, köylüsünü yemeğe çağırmış. Ziyafet diyormuş konuştuklarına. Daha ne olsun!

Gel gör ki, köylünün aklı fikri kıkırdamakta. Çökelek gibi çökmeye kararlılarmış, "lan güleriz lan, gel lan" diye diye varmışlar Hoca'nın evine. Kimileri, Hocayla ciddi ciddi hökumeti, Tayyibi, silikonlu gızları konuşurken, bir tanesi gizlice mutfağa girmiş, tenceredeki kızarıp pişmiş esprilerin yerine  canlılarını koymuş. Kıs kıs çıkmış mutfaktan.  Onu görenler gülmekten azmışlar, deli deli kakırdıyor, tepişiyor, yuvarlanıyorlarmış.

Hoca, "Ellam, gine it gibi uluyoo bunlar, hayırdır inşallah" diye diye mutfağa gitmiş. Avluya getirdiği tencereyi masanın başına koymuş, köylüyü de buyur etmiş. Kaç ağustos geçirmiş adam, tencereyi açıp, lafı da gediğine koymaya niyetliymiş. Gel gör ki tencerenin kapağını kaldırınca espriler pııır diye havalanıp uçuvermiş. Köylü yerlerde, ossura ossura gülüyor.  Hoca şöyle söylenmiş; “hey yarabbi, haydi esprileri canlandırıp yeniden dünyaya saldın, sevindirdin, ama benim, emeğimi, yağımı, tuzumu, biberimi, odunumu alıp üzmeye ne hakkın var?”

Mesele orada kalmamış, Allahım bu kadar mı gülünür, sarı öküzden dem veren cahiller Hoca'yı gösterip gülüyorlarmış. Gevezenin biri Hoca'yı yolda çevirmiş: "Hoca az önce yoldan kızarmış bir espri geçti". Hoca sakalını boşuna ağartmamış: "Bana ne?" demiş. Geveze, ağzını yaya yaya "Ama senin eve gitti" demiş. Hoca, "Sana ne!" demiş kıçını dönüp gitmiş.

Gidiş o gidiş...Ne meydana çıkıyor, ne Cumaya geliyormuş artık.

Gel zaman git zaman ahali, hocayı küstürdüğünü fark etmiş ve ona takılmaktan vazgeçmiş. Aralarında konuşmuşlar, biri kahvede Nuh Peygamberin başına gelenleri anlatmış.

Vara yoğa gülen az biraz salak olur. Ahali yağmur yağacak diye korkmaya bile başlamış o saat. Ülen yoksa Hoca gizli saklı gemi mi yapıyormuş çat çat? 

Hoca da durumun farkına varmış, bakmış ahali pişman... Meydana varıp avaz avaz bağırmış: "Esprilerimi bulun, yoksa hepinizi pişman ederim". Köylü, ikindi olmadan bulup getirmiş esprilerini.

"Hocam merak ettik eğer esprilerin bulunmasaydı ne yapacaktın?" demişler. "Ne mi" demiş Hoca, "işte sağdan soldan bozup kırpıp bir şey yapacaktım."

İnanışa göre bu mesel dünya kurulalı beri bir döngü halinde tekrarlanırmış. Ne zaman kötü espriler çoğalsa “hocanın esprileri pıır kaçmış”, ne zaman insanlar kahkahalarla gülse “hoca yapmış yapacağını geri almış esprilerini" derlermiş...

Yaa yaa işte böyle.

Related Posts with Thumbnails