Mor Etekli Kadın, çeşitli biçimlerde tanımlanabilir ama galiba en çok kara mizaha yakın bir novella, küçük komik sürprizlere sahip, tahkiyeyi sürükleyen en önemli unsur saplantı ve o saplantının nereye varacağına dair merak. Bir kadını, isminden anlaşılacağı gibi mor etekli kadını marazi bir tutkuyla takip eden birinin (?) yaşadıklarını okuyoruz. Giderek mesleki bir deformasyon yaşıyorum, novella nasıl çekilir diye düşündüm, anlatıcının twistleri nedeniyle "görselleştiğinde" güç kaybeder gibi geldi bana. Demek istediğim, kendi üzerine kapanan, güzel sürüklenen "yazılı" bir tuhaflık kurulmuş. Blankets-Örtüler, çok çok ünlü bir grafik roman, hatta türle ilgili ne zaman konuşulsa güzel bir örnek olarak illa ki ismen zikredilir. Ben dahi blogta bir iki kez yazmış, özel olarak bahsetmiş olabilirim. Türkçesi çıkınca yeniden okudum, aklımda güzel bir büyüme hikayesi olarak kalmış, tekrar okuduğumda gücünü gerçekçi finalinden de aldığını hatırladım. Çizgiler enfes, Craig Thompson başka işler de yaptı ama bence "battaniyeleri" aşamadı...
Kaybeden Hepsini Alır, tatlı-esprili, mutlu son'lu bir novella, Graham Greene, sanki Holivut'u düşünmüş de yazmış. Aşk, kumar, para, kıskançlık şu bu... Diğer yandan holivut demek bir tür tüketilmişliği de işaret ediyor, yani hikayenin romantizmi inandırıcı değil artık. Geçen birisi yazmıştı, çoklu-flörtler devrindeymişiz, aşktan çok beğenilmek ve bir sonraki partnere geçmek normalleşmiş filan... Sanıyorum insanlar telefonlarından yaptıkları yazışmaları aşk macerasından sayıyorlar. Bu kadar çok karşılaşmanın olduğu bir yerde gerçek de değişiyor. Laf uzamasın, okuduktan sonra baktım, roman en az iki kere de sinemaya uyarlanmış.... Kitabın arka kapağında yayınevi önemli bir hata yapmış, Greene yerine Orson Welles resmi kullanmışlar, komik olmuş... Aşk bahsinden devam edelim Moderato Cantabile, kısacık bir Duras romanı, okuyanlar bilir, hanımefendi bir his, bir durum, bir rutinle uğraşmayı sever, bir kadınla bir erkek karşılaşır ve konuşurlar, sonra da tekrar tekrar buluşurlar, farkına varma hali, beyhudelik, erotik bir çekim ve süregelen hayatın gürültüsünü katar için içine...Sevecen ve yumuşak bir dille, illa da bir yere varmaya gerek görmeden "fotoğrafını" çekip gider.
Nijat Özön'ün bir mektubu, kime yazdığı belirsiz... Belki bir sahafa, belki kitapsever bir dosta...Eve sığamadığı için kitaplarını satmaya karar vermiş, arkadaşına duyuruyor, ya sen al ya da alacak birisini bulmam için bana yardım et... demiş.
Okurken içim burkuldu, eğer iddialı bir kütüphaneniz varsa, yaşınız da ilerliyorsa, ölümlü dünya, kaçınılmaz olarak arşiv ve kitapların akıbetini düşünüyorsunuz...
Bukowski seviyorsanız, hikâyelerinden
çizgi romana uyarlanan Bütün Atlar
Kaybetmeye Koşar albümünü mutlaka edinin diyeceğim. Yazının sonunda
paylaşılacak bir yargıyı ya da tavsiyeyi peşinen açıkladığımı biliyorum. Sahiden
yazara sadakat göstermiş, bunu yaparken de yazarının gerisinde kalmamış
nitelikli bir çalışmayla karşılaşacağınıza inanıyorum. İhtimamla çizilmiş,
yoğun emek harcanmış, işçilik ve zerafet içeren bir albüm bu. Mathlass Schultheiss,
1946 doğumlu Alman asıllı bir çizer. Endüstriyel üretimlere mesafeli duran, kahramanın
değil yaratıcının-auteur'un çizgi romanın temeli olduğuna inanan Avrupalı
öncülerden biri. Çizgi romanı sanat sayan, anaakım anlatıların ve geleneksel
eğilimlerin dışına çıkarak yeni bir gerçeklik düzlemi kuran Avrupalı
üreticilerden söz ediyorum. Schultheiss, çizgi romanın sanat çağında önemli
avant-garde dergilerde çizdi, çizgi romanla edebiyatı bir arada düşünen sanatsal
arayışların içindeydi. O yıllarda edebiyata yaklaşma arzusu, çizgi romanın
küçümsenmesine, bir anlatım aracı olarak azımsanmasına yönelik bir tepkiden
çıkıyordu. Ucuzluk, vasatlık, yavanlık ve basitlik, çizgi romanla
eşleştiriliyordu. 1970'li yılların Fransa'sında pek çok genç çizgi romancı, bu
algıyı kırmak (ve kendi isimlerini duyurmak) adına edebiyatın saygınlığına
sığındılar. Çizgi romana göre daha yavaş gelişen hikâyeleri, karakter
derinleşmesi ve dramatizasyonuyla edebiyat, onlar için verimli bir kaynaktı.
Schultheis'in özel bir
sempati gösterdiği muhakkak ama Bukowski tercihi, yetmişli yılların çizgi
romancılarının edebiyatla kurdukları ilişkiyi açıklar nitelikte. Eğri oturup
doğru konuşalım, Bukowski, büyük edebiyatın yetkin bir örneği sayılamaz, pulp aurasına
yakın bir basitlikte yazıyor herşeyden önce. Dilinden çok hikâyesinin
çarpıcılığına dayandırıyor yazarlığını. Argoya, cinselliğe, içkiye ve diğer
yasak hazlara yükleniyor. Amerikan taşrası, beat kuşağının yolculuk fantezisi,
underground edebiyatının ters-yüz edici edep teşhiri, erotik yazının cesur ve
doğrudan dili var yazıp çizdiklerinde. Bukowski hepsini andırarak ve hepsinden
beslenerek, erkek - ergen bir okura hitap ediyor. Onu farklı ve sahici kılansa,
anti entelektüelist tutumu galiba. Taklit ettiği Henry Miller ile kıyaslamak
bile farkı gösteriyor sanki. Hal bu olunca, Bukowski kolay anlaşılırlığı, pulp
ve erotik savrulmaları, şehrin kenarını sağan ve abartan yönüyle, edebiyatla
hemhal olmak isteyen gelenek-karşıtı çizgi roman ekolüne, ana akım anlatılarla
didişen genç üreticilere ziyadesiyle uygun. Anlatabilmek için örneklendireyim,
Tanpınar değil Ömer Seyfettin, Kafka değil O. Henry daha uygundur çizgi romana.
Diyalogların çokluğu, kısa betimlemeler, hızlı değişen mekanlar uyarlamayı kolaylaştırır.
Söz sanatlarını kullanıyor olması, çizgi romanı, roman ya da hikâye yapmaz.
Görsellik ve ardışıklık ister istemez çizgi romanda daha önemlidir.
Bukowski o kadar az
sözcükle anlatır ki, yüksek edebiyattan tiksindiğini söyler; onun için aslolan harbi
konuşan insanlar, yoksullar, orospular, ayyaşlar, barmenler ve diğer
yoksullardır. Gerisi palavradır. Zenginler, entelektüeller, siyasetçiler,
polisler, bürokratlar iki yüzlüdür vs. Siyasetle, sınıfla, yoksullukla ilişkisi
diğer pek çok şey gibi yüzeyseldir, sempatiden öteye gitmez. Bu çerçeveden
bakarsak, çizgi romanlar da siyaseten çok farklı değildir. Bukowski argosunun,
erotizm ve coolluğunun çizgi romana çok uygun olduğunu düşünüyorum. Epeyce kez
çizgi romana uyarlanmış olması tesadüf değil. Schultheiss, normalin dışında
seyreden insan manzaralarını, marjinalliği, kendi kişisel hikâyeleri olan, aç
ve arzu dolu kadın ve erkekleri, insanın insan sevmez doğasını iyi yansıtmış. Bekleyen,
dikizleyen, konuşan ve konuşmayan tipleri iyi kullanmış. Moebius havasında
çinisi, takdire şayan bir zanaatkarlık gerektiriyor. Özellikli bir çirkinlik ve
koyuluk da istiflemiş. Bu yüzden iyi uyarlama-iyi albüm diyorum.
Son çeyrek yüzyılda hemen tüm dünyada koleksiyoncu ya
da fan sahipleri olan, çizgi roman tutkunu butik yayınevleri ortaya çıktı.
Flaneur de Türkiye'deki örneklerden biri, özellikle yabancı çizgi roman
seçimleri ilginç ve tutarlı. İlerde ayrıca hatırlanacaklar.
Başlıktaki "hayalet yazar" nitelemesini mecazen kullanıyorum, Adam Smith'in "Görünmez Adam"ı gibi piyasayı yönlendiren, büyük bir korku hikayesinin anonim bir anlatıcısından söz ediyorum. Yaşadığımız dönemin krizlerinde, daha doğrusu bu krizi hikayeleştirirken-yaşarken birkaç ortak nokta hemen kendini gösteriyor.
Birincisi, popüler kültür hikayeleriyle reel hayat çok içiçe geçiyor ve haber, bilimsel veri ve yaşanan her şey bir film, bir bilgisayar oyunu ya da popüler bir anlatıyla benzeşiyor.
İkincisi, kapitalizm hepimiz üzerinde bir güvensizlik yarattığı için olup bitenlere "inanmıyoruz", yetkililere "güvenmiyoruz". Buna rağmen o kadar çok duyuyor ve o kadar maruz kalıyoruz ki, endişeleniyoruz. Her endişe de yeni bir hikaye üretimine sebep oluyor, hikayeler daha büyük (interaktif) bir korku senaryosuna hizmet ediyor.
Malumunuz, insanlar kıyamet hikayesi anlatıp kendi anlattıklarından korkarlar. Kıyamet hikayeleri, uygarlık tarihiyle yaşıttır, anlamlandıramadığımız şeylere karşı basiretimiz bağlanmıştır hep... Doğal felaketlerle, yeni hastalıklarla karşılaştığında insanlar "ölmeye yatarlar"
Yine ve yeni bir kıyamet hikayesinin içindeyiz... Hayalet yazarımızın bizi dehşete düşürdüğü, kendimiz ve yakınlarımız için korktuğumuz, ne yapacağımızı öğrenmeye çalıştığımız yeni bir sürecin faili ve mağduruyuz...
Anlatılan hikayeden korkuyoruz ama bu hikayenin bizim birbirimize anlata anlata büyüttüğümüz bir kıyamet senaryosu olduğunu çoktan unutmuş durumdayız. Tevatür, abartı, hakikat, manipülasyon, panik... hepsi var içinde...
Kimse sorsanız bunun kapitalizmin krizi, savaşı veya gürültüsü olduğunu söylüyor. Kimle konuşsanız herhangi bir gripten farkı olmadığını anlatabiliyor...Ama... aması...kimse sakinleşmiyor... Sakin kalmamızı isteyenler bile içten içe panikliyor çünkü...
Hepimiz bu kıyamet senaryosunun üreticileriyiz...Değil miyiz?
Bu hastalığı yeneceğiz ama senaryolarımız bitmeyecek...
İçki için kullanılır. Üç kadeh içilmelidir. Biri erlik, biri
pirlik, biri aşk için içilir. Bu üçlemeye içkiyi
üçürdüm denir. Daha bilinen bir başka versiyonu ise
“İçkinin biri yarar, ikincisi karar, üçü zarar,” deyişidir. Argoda aynı mantık cinsel ilişki için
yinelenir.
Beş altı yıl oluyor, Karadeniz kıyısında bir ilçedeyiz, maaile dolaşıyoruz. Bir iki kişiye pideci sordum, hemen herkes aynı yeri tarif etti. İyi dedik, madem ahali beğeniyor, gidip yiyelim.
Kaç zamandır, aklıma takıldı, herkese o lokantayı anlatıyorum. Lokanta, 1970'lerden kalma gibiydi, yerlere talaş dökülmüş, ıslatılmış, hemen her yerinde kir ve eprimişlik görebileceğiniz salaş bir mekandı. Böcekler, sinekler, lekeler...
Bana ders olduğu için başka türlü bir dikkat kesildim. Ahali benimle aynı fikirde değildi ki turiste, iyi bir yer sorana o lokantayı tavsiye ediyordu. Kimsenin o ortalamadan şikayeti yoktu. Benim sorun olarak gördüğüm şeyi orada yaşayanlar görmüyordu.
Bazen bir meseleye dışarıdan bakıyor ve eksiği, fazlayı hemmen görüyorsunuz. Ama size sorun olarak gelen şeyin sorun olarak anlaşılmadığını, aksine baştan ayağa normal sayıldığını anlıyorsunuz. Lokanta metaforunu kullanarak anlatayım. Lokanta sahipleri ve müşteriler, o lokanta konforunu yetersiz bulmuyorlar. Oradaki bir başka lokantayla kıyaslıyorlar ve ancak onlar arasında bir kıyasla, bir tanesini en iyisi sayıyorlar. "Misafirin gelse nereye götürürsün?". "İşte şuraya!".
O seyahat sırasında gayet güzel bir lokanta daha buldum ve böyle zamanlarda muhabbetçi olurum. Hemen gidip esnafla konuştum. Meğer oralı değilmiş sahipleri, biri Hataylı diğeri Ankaralı iki ortak açmış o temiz ve lezzetli işletmeyi...
İnandığım ve kendimce sınadığım bir şey bu... Yerliler değil ekseriyetle "yabancılar" kaliteyi yükseltiyorlar. Yabancılar derken yine bir mecaz kullandığımı belirteyim. O yerde, o işi yapan, onu tüketen birilerinin dışında birilerini kastediyorum... Yoksa kimseye o lokanta, o film, o roman, o oyunculuk, o müzik kötü gelmiyor. Böyle bir sorunları olmuyor... Aynı yere bakıyorsunuz ama onlara kirli ya da yetersiz gibi gelmiyor...Ancak yabancılar geliyor ve değiştiriyorlar.
Her işte dışarıdan gelenlere-bakanlara, arada kalanlara, yenilere, o alışkanlıkları bilmeyenlere ihtiyaç var. Ezber bozmak gerekiyor. Kulağa klişe geliyor biliyorum ama o lokantanın kirliliği başka türlü de fark edilmiyor.
Eskişehir'de Bozkır için mekan gezerken rastladım bu duvar yazısına, şehrin en ünlü, sahiden ilginç bir pavyonunun çalışanlara ait arka kapısının hemen yanına, binanın dışına yazılmış: "Ya Sabır Vella Kuvvet"... Haliyle doğru bir kullanım değil, "La Havle Vela Kuvvete" demek istenmiş ... Doğru olup olmaması çok önemli değil, içinde kahır ve isyan olduğu kadar, o kahır ve isyanın gösterisi var. Zaten o ilginç.
Mekanı gündüz saatinde, yani kapalıyken gördüm, üç beş erkek ve kadın çalışan vardı, salıncakta sallanan yorgun bir konsomatris, karpuz kesen ve "Gio benim arkadaşım" diyen bir bıçkın bir delikanlı, falan filan... Engels güzel güzel anlatırdı "serserileri", onlar işte...Küstah, yaralı, öfkeli, kendini üstün göstermeye çalışan vasıfsızlar... Ne kadar çok bağırırsa o kadar önemli olacak "istenmeyen" bir ses...Hem toplumdan korkan hem onu alaşağı etmek isteyen "ayak takımı"
Duvar yazıları nedense gençliğin dili olarak okunuyor, lümpenimizi de anlatıyor oysa.
Başıboş, Hollanda’da 2012’de yayınlanmış bir
ilüstrasyon albümü (De Harmonie, Amsterdam). Anlaşıldığı kadarıyla,
İstanbul’da bir dönem yaşamış, hatta kimi çalışmalarını sergileme imkânı
da bulmuş, 1983 doğumlu genç bir çizerin Gijs Kast’ın
üretimlerinden oluşuyor. Biz millet olarak diyelim, dışarıdan nasıl
algılandığımızı merak eder, bir yabancının bizi nasıl anlattığına dikkat
kesiliriz. Doğrusu, ekseriyetle Arap ve Ortadoğu hinterlandına ilişkin
imge ve klişelerle niteleniriz. Dar sokaklar, tıkış tıkış pazar yerleri,
çarşaflı kadınlar, ezan sesleri, biteviye pazarlık sahneleri ve erkek
kalabalıklarıyla anlatılır İstanbul. Camii önünde pır pır uçuşan
güvercinler, Galata Köprüsü balıkçıları ve sokak kedileri sık resmedilen
manzaralardandır…
Son on yılda delice bir iştahla beşer beşer katlarını çoğalttığımız
gökdelenlerimiz, oryantal kameranın ne aklına ne gönlüne girebiliyor
demek ki. Turistler, Sultanahmet, Galata ve Eminönü civarında gezerek
bilinen ve merak edilen İstanbul turlarını tamamlıyorlar. Kendi
ülkelerinde görmedikleri teferruatlarla dolu bir açık hava müzesinde
dolaşmak turistlere ziyadesiyle yetiyor. Bütün büyük şehirlerin
birbirine benzediği dünyada eski halılar bulmak, fes satın almak,
nargile fokurdatmak, göbek atmak, kebap yemek onlara büyük hatıra gibi
geliyor. Oysa biz fes’e burun kıvırıyor, esnafın halıları döve döve
eskittiğini, kebabın daha iyi yerlerde daha güzel pişirildiğini
biliyoruz. Bizim İstanbul algımızsa ihtişam yaratmak üstüne, hayran
bırakmak istiyoruz, turistin göz ucuyla bile bakmadığı büyük ve daha
büyük şeyleri teşhir etmeyi arzuluyoruz, aklımızda hep bu var. Yarış
ediyoruz, Ortadoğu ve Balkanların, Avrupa’nın en büyüğü, en gösterişlisi
olmak istiyoruz. Onlarsa dönüp dolaşıp bize kirli, sakil ve çirkin
gelen şeylere, otantiğe yöneliyorlar.
Gijs Kast, bu yabancı ilgisinin çok dışında kalan bir algıyla
bakmamış İstanbul’a. Kediler, elektrik direkleri, simitçiler, pencereden
aşağı sarkıtılan sepetler, klimalar, uydu antenleri, her yerde görülen
bayraklar, bina desenleri, martılar, ahşap evler, pencerelerden bakan
teyzeler, tek farklı aksesuarı renkli spor ayakkabıları olan çarşaflı
kadınlar, baloncular, merdivenler, sünnet çocukları, düğün fotoğrafları,
pembe çoraplı ağır abiler, büfeler, seyyarlar ilgisini çekmiş Kast’ın,
tek tek çizmiş hepsini. Gerçi, bütüne bakıldığında, tamamı, telefonuyla,
dijital makineleriyle, geniş objektifleriyle Galata’yı, gün batımını,
simite pike yapan martıları, yan yana duran kediyle köpeği fotoğraflayan
turistlerin “resim” tercihlerinden zerre farklı değil ama güzel
çizilmişler.
Albüm belgeselvari bir tutumla hazırlandığından fotoğraf yardımı
alındığı anlaşılıyor. Kast, önce şehri dolaşıp fotoğraflar çekmiş sonra
da onları ilüstrasyona devşirmiş. Başıboş ismini seçmesi sanırım flaneur
kavramını çağrıştırmasıyla ilgili. Sevmeden veya irrite olarak
çevresine baktığını düşündürtmemiş, aksine böyle anlaşılmaktan çekinmiş,
bu da çok belli. Gijs Kast, kendine has bir çiniye ve tipleştirmeye
sahip. Vücutla oranlandığında tiplerindeki hafif büyük kafalar ve dar
omuzlar ayrıca dikkat çekiyor. Ardışık desenler kullanmış, birbirini
takip eden görseller albüme neşeli ve ironik bir hava katmış, bir müzik
düşündüğünü hissettiren veya sayfalara bakana müziği hatırlatan bir
devamlılık bu. Özetle ilginç, sevimli ama bildiğimiz türden oryantal bir
auraya sahip Başıboş. Kast, devam ederse, çok daha iyi olacak bir
çizer.
Altmışlı yılların
ikinci yarısında çıkan haftalık ABC gazetesinde
yayınlanan Barbarella’yı okudum. Barbarella’yı
ilk kez 80'li yıllarda Ankara’da ABC kitabevinde
Fransızca albüm olarak görmüş, pahalı olduğu için alamamıştım. Yıllar sonra
Türkiye’deki ilk yayınının G.Scognamillo
aracılığıyla ABC gazetesinde gerçekleşeceğini öğrenecektim. Scognamillo,
kendisiyle 1991 yılında yaptığım röportajda Jean-Claude
Forest ile olan dostluğunu anlatmış, dizinin Türkiye’deki yayını sırasında yaşadıklarını aktarmıştı. O dönem çalıştığı gazeteye, Akşam’a
önermiş örneğin, Forest telif de istemiyormuş filan ama gazetedekiler bu
tutmaz diyerek ilgilenmemişler…
ABC, Kemal Uzan’ın gazetesi, tarz olarak (resimlerin kullanılışı,
mizanpaj, fotoğraflar, spotlar, manşetler vs) Yeni
İstanbul gazetesini andırıyor. Yeni İstanbul
da Uzan ailesinin gazetesiydi. Popüler bir sol gazete olmak iddiasıyla ortaya
çıkmış, transfer ettiği gazetecilerin kısa sürede ayrılmalarıyla (maaşları
ödenmemişti) eski haline, klişe deyimiyle bulvar gazetesi biçimine geri
dönmüştü. ABC, Yeni İstanbul’a benzer şeyler
yaşıyor. Başlangıçta bir magazin gazetesi aslında ama
edebiyat magazini de yapıyor. Ünlü edebiyatçılar, çizerler, eleştirmenler,
çevirmenler yer alıyor gazetede. Sonra giderek skandal ve dedikodu gazetesine
dönüşüyor. Barbarella gazetenin bu sürecinde “aralarda bir yerde
yayınlanıyor”. Bir dönem çizgi romanlar yayınlayalım diye düşünülüyor
muhtemelen. Barbarella tam sayfanın boydan yarısını kaplayarak yayınlanıyor.
Hepinizin bildiği gibi Barbarella Frankofon kültüründe sansürle başı derde
girmiş erotik bir çizgi roman. Filme (elbette sansasyonelliği
nedeniyle) uyarlanan dizide cinsel ilişkiye girmekten çekinmeyen, cinsel
ilişkiyi bir tabu olarak görmeyen bir kadının serüvenleri anlatılır.
Barbarella’yı
okurken, ilk olarak, ne kadar cesur, Fransa'da niye tartışılmış anlamak istedim, ikincisi bizde yayımlanırken nerelerde sansür edilmiş diye dikkat kesildim. Bazı kareler çıkarılmış, o
anlaşılıyor çünkü… Peki erotizmi rahatsız edici mi derseniz eğer.. bir karşılaştırma yapayım. Yerli çizgi romanımız
yaklaşım itibarıyla adult'tur… Barbarella ile kıyas götürmeyecek ölçüde "cesur", “açık” "tuhaf" sahneler içerir... Cinselliği imleyen sahneler o kadar çoktur ki... Daha
bugün Azmi Nihad’ın yazdığı Şahap Ayhan’ın çizdiği Safiye
Sultan’a (1953) baktım. Haremde cariyeler
Safiye Sultan’ın ayaklarını o kadar beğeniyorlar ki ayakkabılarını çıkarıp
ayaklarını öpüyorlar. Bu sahne 1953 yılında Yeni
Sabah gibi muhafazakâr bir gazetede yayınlanıyor.
Şunu sorabilirsiniz, madem bu kadar çok var, alışığız, niye Barbarella sansürlenmiş? Onun üzerinde spotlar var, gazeteciler dikkat çekeceğini bilirler cevabını vereceğim.
Sahaflardan... 1938 yılında iki genç Baytekin (Flash Gordon) cildine bakarak-okur gibi yaparak poz vermişler, arkasında ebedi hatıra notu düşülmüş, ölmüşlere rahmet diyelim... Okuyan insanların fotoğraflarını topluyorum, resmi de o sebeple aldım.
İlk çizgi roman okurları kimlerdi? Otuzlu yıllarda çocuk dergilerinde yoğunlaşıyorlar ama ebeveynler de okudular mı bilmiyoruz, ancak tahmin edebiliriz. Hep yazarım, bizim çizgi roman üreticilerimiz çocukları düşünerek iş üretmemişlerdir, ilk okurlar oldukları için bu önemli bir ayrım... Yani, Baytekin'i okuyanlardan bir kısmı ilk çizgi romancılarımız oldu. Turhan Selçuk, Şahap Ayhan, Suat Yalaz, Faruk Geç...liste çok uzun...Hepsiyle otuz yıl önce konuştuğumda ilk etkilendikleri çizgi roman olarak Baytekin ve Alex Raymond'tan hayranlıkla bahsetmişlerdi.
Fotoğraftaki gençlerin yaşları 16-18 arası gözüküyor, yukarısı olabilir ama aşağısı kesin değil...Üç dört yıl önce yayıma başlayan, filmleri seyredilen Baytekin'i okurken poz vermişler. Demek ki sadece çocuklar değil, ergenler de ilk çizgi romanların okurları olmuş. Ben büyürken, lisedeyken örneğin, çizgi roman da revaçta olmakla birlikte sınıfımda pek okuyan yoktu, "çocuk musun derlerdi"...
Belki diyorum, bu fotoğrafın çekildiği yıllarda Baytekin çocuksu görülmüyordu, anlatı olarak modern ve Amerikalıydı, yeni (yeni olmasıyla itibarlı) geliyordu okurlarına.
Yetmişli yılların ortasında sağcı basın-yayıncılar, çizgi romanla ilgili millici iddialarda bulunmaya başlıyorlar, gördüğüm-okuduğum ilk örnek olduğu için paylaşayım istedim, doksanlı yılların ilk yarısına kadar süren bir akım denebilir buna... Milli Sinema ya da Milli Edebiyat gibi, çizgi romanın millileştirilmesi, çizgi romanın mücadelenin bir aracı olarak yeniden konumlandırılması gibi bir niyetleri var. Geniş bir etkiden çok, arayışlardan, iddialardan, tek tük örneklerden söz edilmesi gerekiyor elbette.
İleride daha uzun ve detaylı yazmak istiyorum, kısmen değineceğim. Ülkenin politize olduğu bir dönem, hemen her şeye siyaset odaklı bakılıyor. Sadece sağcılar değil solcular arasında da çizgi romanı Amerikan emperyalizminin bir parçası olarak görme fikri tam o dönemde günbegün güçlenen bir klişeye dönüşüyor. Altmışlı yılların sonunda Refik Erduran ile Turhan Selçuk arasındaki bir polemiği hatırlıyorum mesela. Abdülcanbaz'ın ulusalcı bir kahramana dönüşmesi ve siyasi iddiaları falan yine o yıllarda başlar. Hakeza Dorfman ve Mattelart'ın Disney eleştirisinin popülerleşmesi...
Yukarıdaki önsöz Genç Osman-Han Buyruğu isimli iki çizgi romanı bir araya getiren kitaptan (1976?, Otağ Yayınları) ... Çizgi romanın nasıl anlaşıldığından söz edip, nasıl kullanılması gerektiğini anlatıyor. Sadi Yaver Ataman'ın yazdığı Genç Osman'ı Hamit Yüksek çizmiş, Mehmet Taşdiken'in yazdığı Han Buyruğu'nu ise Hasan Karal çizmiş... İkisi de erkekler arasında geçen tarihi savaş hikayeleri...Sert anlatılar, o sertlikleri nedeniyle bugün ancak +18 ibaresiyle yayımlanabilirler.
Milli çizgi roman akımının çocuklar için örnekleri ise İleri YavruTürk (1977) dergisiyle denendi, Milli Eğitim'in, bakanlığın katkılarıyla çıkmış, enikonu başarılı bir denemeydi, CHP'nin iktidara gelmesiyle yayımının durdurulduğunu düşünüyorum. Doksanlı yılların başında Kültür Bakanlığı benzer nitelikte bir hamle yapmış, sağcı yazarların senaryoları reel çizgi roman çizerlerine çizdirilmişti. Kaba bir tahminle son otuz yılda yüzden fazla devlet yayını çizgi roman çıktı.
Yarım asra yakın zaman geçti, Milli Çizgi Roman üretimlerine ve yoğunlaşmasına bakılınca akla sadece Dede Korkut'un, Nasrettin Hoca'nın, Ömer Seyfettin'in, Oğuz Kağan'ın falan geldiği, özgün bir hikaye çıkarılamadığı, hele çizgilerin "arak" ve sevimsiz olduğu, okur nezdinde zerre ilgi yaratılamadığı görülebiliyor. Yani siyasetçi ve bürokratlar doğru bir iş yaptıklarını düşünerek para harcatmışlar, üreticileri hemşerilikten, sağcılıktan, hempalık ve yarenlikten girip iş üretip para kazanmışlar. Çıkan kitaplar da genellikle bedava dağıtılmış.
İşin nereye vardığını bir kenara koyuyorum, başlangıçtaki iddia ve enerji bana ilginç geliyor. Genç Osman-Han Buyruğu örneğin, muhtemelen düşük telifle çizilmiş, daha önce hiç bu kadar yoğun çalışmamış iki genç çizerin elinden çıkmış, göz alıcı değil çizgileri, ardışıklık sorunları mevcut ama işin içindeki heyecan yüksek ve sırf o nedenle dikkat çekici.
İki çizgi roman da edebiyat uyarlaması, büyük yayınevlerinin türle ilgili genel tercihi zaten bu yönde... Yayın listelerinde olan çok-satar ünlü bir yazarın çizgi roma uyarlamalarını bir yan ürün olarak yayımlamak gibi bir eğilimleri var. Cercas'ın ünlü romanı Salamina Askerleri, edebiyat ile akademik metin arasında salınan ilginç ve yeni bir romandır. İspanya İç Savaşına dair anlattığı hikaye gerçek mi değil mi bilmiyorum, o şüpheyle okumuştum, daha doğrusu gerçeklik iddiasıyla hiç ilgilenmemiştim. Çizgi romana uyarlandığını bilmiyordum, bilsem, görmek ve mümkünse okumak ister, bulmaya çalışırdım. Dilimizde çıkması güzel bir sürpriz oldu. İyi bir çizer elinden çıkmış ama nasıl desem, ilk bölümlerde bir akışkanlık kuramamış, metin ağırlıklı ve o metne vinyet çizer gibi ilerlemiş. Roman da ikinci kısım da açılırdı. Tatlı ve insani bir yoğunlaşma olur finale doğru. Kütüphanedeki Ceset, en sevmediğim AG karakteri olan Miss Marple'ın bir serüveni, çocukken hiiç sevmez, nerde görsem oflayıp puflardım. Seksenli yıllarda çizilmiş gibi duruyor, sahiden ne zaman üretilmiş bakmadım, eski duruyor demek istiyorum, Milliyet Çocuk 'ta neşredilebilirmiş yani... Agatha Christie, malum, karakter çokluğunu, okurun kafasını karıştırmak ve şüpheli sayısını artırmak adına kullanır. Parlak bir hikaye değil ama fikir her zaman şahane: bir sabah uyanıyorsunuz, evinizde hiç tanımadığımız ve kim olduğunu bilmediğiniz bir ceset var. Nefis!
Emanet Çocuk, konu seçiminden olabilir, anlatım biçiminden olabilir Dickens ritminde, o duyguyu veren bir novella. Kalabalık ve yoksul ailenin küçük kızı, çocuklarını kaybetmiş bir aileye kısa süreliğine emanet ediliyor. Bu kadar basit aslında, klişe bir tahkiyesi var, ama güzel, mesafeli, yalın bir diliyle insanı çarpıyor. Kendini okutan, okura saran ve meraklandıran bir yazarlık mahareti gösterilmiş... Şeytanın Çırağı ise yüz yıl kadar önce yazılmış iki novelladan oluşuyor, Japon polisiyesinin öncülerinden sayılıyormuş... Suç hikayesi demek daha doğru. Malum, roman anlatıcının kim olduğunu belirlemekle başlar, bir yazar için ilk roman karakteri anlatıcının kendisidir. İkisini de suçluları-suçun sorumluları anlatıyor, yaşanmış, olmuş bitmiş bir olayın hikayesini okuyoruz. Hemen anlaşılan bir eşcinsel romantizmi, melodramatik bir bayağılığı, olağandışılığı sevme hali var. Her iki novellanın en çok tempolarını sevdim, finali belirginleştirmek için yavaşlığa özel bir ihtimam gösteriyor yazar, "slow burn" snap ending'e çalışmış anlayacağınız. Güzel...
12 Eylül'den dokuz ay önce bir sol poster, "iyimseriz ve umutluyuz" demişler, ne desek az, askeri darbe ile memleketin, demokrasinin, ifade özgürlüğünün, sol siyasetin ve sivil düşüncenin üstünden silindir gibi geçildi...
Bozkır ikinci sezon "Kırıkhayıtlar" için ekim
ortasında motor diyoruz. Showrunner olarak bir ya da iki bölümün yönetmenliğini
yapacağım. Yeni şeyler öğrenmeyi, mecra değiştirmeyi seviyorum. Deneyeceğim.
Heyecan yok diyemem ama "kitaplardan biliyorum Allah sevenlerin ve
serüvencilerin yanındadır." Bakalım göreceğiz... Meraklısına duyurmuş
olayım.
Umberto Eco yaşadığımız dönemin en ilgi çekici
entelektüellerinden biri. Son derece zeki, donanımlı, eğlenceli, sadece siyaset
felsefesi ve sosyolojiye değil popüler kültüre de vakıf olan başka biri. Bu
denli yoğun ve hızla değişen bir gündemde söz söylemek, sözünü dinletebilmek,
etki yaratabilmek hiç kolay değil. Hem popüler olacaksın hem de derinlikli
önerilerde bulunacaksın. Entelektüeller en az onun kadar okumak, yazmak ve
eylemek zorundalar artık.
Eco'yu Türkçedeki ilk kitabı olan, 1985'te çıkan, Gülün Adı romanından beri tanıyoruz,
neşeli ve iştahlı bir yazar oldu hep. Bütün eserlerini incelerseniz görülebiliyor:
kolay anlaşılamayan koyu akademik kitapları da var, saçmalamayın diyen yüzlerce
gazete yazısı da. Ve sanki her kitabında, hiç karamsar olmadı, okurken iki
paragraf aşağıda fıkra anlatacak gibi durabiliyordu. Karamsarlıktan ziyade toplum
ya da insanlar neden karamsarlaştılar diye sormayı tercih etti. Savaş
çığlıkları atmadı, karşısındakini saldırganlıkla suçlayan saldırganlıkları
olmadı. Metaforlarla konuşmadı, her defasında açıklamaya çalıştı. Bana hep
yaşlı bir adam olan yazarlardan biri gibi gelir, bu bilmenin ve sakinliğinin
sonucu. Şahane romanlar yazdı, meselelerini şahsileştirmedi, kolay kolay
kimselere salak da demedi, demeye getirdi. Kendini tanrı katında saymadı.
Eco'nun konuşkanlığı ve anlama çabası bazen onu orta sınıfın makbul ve mutedil
feylesofu olarak da gösterdi. Bunu pek umursadığını sanmıyorum. Hayatın içinde
kalmak istediği için gazete-dergi yazısı yazdığı veya hatiplik yaptığı
anlaşılıyor. Bunu politik bir mücadele saydığı, ısrar ettiği, inatla
hikayelerini sürdürdüğü çok açık . Gazeteciler günü yaşarlar. Eco ise hafızayı
temsil ediyor, bize geçmişi ve kıyaslamayı hatırlatıyor. Eğitim kurumları ve
yazılı kültür, teorik olarak okumayı teşvik eder ve eleştirel düşünmeyi
öğretir. Pratikteyse bunun karşılığı klişelerdir, ne yazık ki tabu ve ezberdir.
Eco zengin bir perspektiften yazıyor: kitaplar, filmler, mitler, dedikodular,
hatıralar, kuramcılar...Üstelik gülerek anlatıyor, bazen kızarak da anlatıyor
ama hayat o kadar çok bağırmazsam farkedilmeyeceğim diyen insanla dolu ki...O
gürültüden olmalı, Eco kızıyormuş gibi gelmiyor okuyana.
Ne anlatıyor peki? Ekseriyetle basit ve dünyevi, sık
rastlanır bir kirliliği diline dolayıp bizi satırlarında gezdiriyor. "Bu
yazıda" zihin açıcı bir fikir var dedirtiyor okuyana. Gerisi merak
edenlere kalmış...Örneğin diyor ki medya, bilim ve teknolojiyi karıştırıyor.
Teknoloji bilimin bir uygulaması ve sonucudur ama asla temeli olamaz. Teknoloji
size her şeyi hemen verir oysa bilim ağır ilerler. "Üzgünüm" diyor Eco: "günümüzde
bilim yalnızca kitle iletişim araçlarının bize sunduğu biçimde, sihirli yanıyla
ortaya çıkmaktadır ve bilimden ancak mucizevi bir teknoloji vaad ettiğinde söz
edilmektedir." Bilim adamlarının sihirbazlar gibi sunulduğunu
hatırlatıyor, nasıl değil ne yaptıklarıyla ilgilenildiğini anlatıyor. Sihirden,
yüz elli yıllık bir şiirden, altı yüz yıllık şifreleme tekniklerinden, ilk
bilgisayar kullanıcılarından, tarikatlardan, favelalardan, tıptan, tv
dizilerinden, bilim kurgu hikayelerinden söz ediyor. Sonra yine aynı fikre
dönüyor: "Madam Curie bir akşam
evine döndüğünde bir kağıdın üzerindeki lekeyi görür ve radyoaktiviteyi
keşfeder, Doktor Fleming dalgın bir şekilde bir küfe bakar ve penisilini bulur,
Galileo bir lambanın sallandığını görür ve bir anda herşeyi, dünyanın döndüğünü
bile anlar, çektiği efsanevi cefalar aklımıza gelince, dünyanın hangi eğriye
göre döndüğünü bulamadığımızı unutuveririz". Medyanın palavra
cümleleri bunlar. Geçerken de asıl meselenin dışında duran, bazen kendini
kattığı bir yorum ekleyebilir: "Virilio
günümüzden hızın egemenliği altında bir çağ olarak söz eder (...) hatta ben hızın insanları hipnotize ettiğini
söyleyebilirim (...) hıza o kadar
bağımlıyız ki elektronik postamızı açamadığımızda ya da uçak geciktiğinde
öfkeleniriz". Eğer teknoloji tartışmalarına aşinaysanız (örnekler
hariç) ana fikir size yabancı gelmeyecektir çünkü Eco insanı şaşırtmaz,
sakinlikle meselesini özetler, toparlar, kendini katar, önerisini yapar ve
yazısını bitirir.
Eco nasıl biri? Bir liberter mi demeliyiz? Onu siyaseten
tanımlayan epey görüş var, bazıları öfkeyle ve küçümseyerek yapıyor bunu. Eco
da seçim ya da referandum zamanlarında bunu yaptı, kendini anlattı, bir şeyden
yana oldu. Bu ittifaklar ve bariz gibi duran tercihlerine karşın bana mevcut durumumuzu, nerden gelip nereye gittiğimizi
yorumlayan biriymiş gibi geliyor. Onu bir akıma ya da eyleme dahil etmek de zor,
dahil olduğunda eylem ya da akımla onu özdeşleştirmek de. Şöyle diyor: "Bütün biriktirdiğim parayı deniz kenarında
küçük bir ev almak için harcarsam, önümdeki sahile insanların gelip gürültü
yapmasını ve çöpleriyle birlikte Coca-Cola şişelerini bırakıp gitmelerini
engelleme hakkım var mıdır? Bu sorunun yanıtı hayırdır, evimin önünde bir geçiş
yeri bırakmak zorundayımdır, çünkü sahilin küçük bir şeridi herkese aittir.
Yapabileceğim tek şey çevreyi kirletenleri polise ihbar etmektir."
Bunun açıklaması şu: demokrasilerde herkes diğer insanların haklarına zarar
vermemek kaydıyla özgürdür. Eco size faşist hukuk demez, yasaların faşistçe
nasıl yorumlanıp uygulandığını uzun uzun anlatır, son kertede hukukun
üstünlüğüne inanır. İnsanın beş önemli ihtiyacı olduğunu söylüyor, bunu da
Aydınlanmaya bağlıyor. Ne de olsa o bir İtalyan, kendini kadim geleneğin
parçası ve taşıyıcısı sayıyor. Sıralamış: beslenme, uyku, sevgi (cinsellik ve
evcil hayvana olan bağlılık dahil buna), oyun oynamak (bir şeyi sırf zevk
duymak için yapmak) ve soru sormak. İlk dört ihtiyaç hayvanlar için de
geçerlidir "ama beşincisi yalnızca
insanlara özgüdür ve dil kullanımı gerektirir". Eco, her yazısında
soru sorar, okuyanları soru sormaya zorlar. Soru soran anlamak isteyendir. Soru
soran konuşur ve dinler. Galiba dünyaya bakışını belirleyen en önemli karakteristik
insancıllığı. Eco ne anlatıyor diye düşündüğümde kendimce bulduğum cevap ise
şu: o bize insan insanın kurdudur (Homo homini lupus) tarihini anlatıyor. Ve
galiba bunu yaparken de asıl "insan insana muhtaçtır" demek istiyor. Yengeç Adımlarıyla, çoğunluğu
gazete-dergi yazılarından oluşan bir deneme kitabı. Teferruatı ve ironisi bol
yazılar bunlar. Ab origine bir rönesans
adamının değinmeleri demek daha doğru olur.
Refik Halid önemli bir yazarımız, edebiyatımızın her
zaman çok tartışılan isimlerinden biri. Hoş, tartışanlar yazarlığını değil
siyasi tercihlerini, milli kurtuluş hareketine muhalefet etmesini tartışıyorlar.
Yazarlığı azımsandığında bile siyasi çekişmenin etkisi hissediliyor. Meramım
yanlış anlaşılmasın, niye böyle yapılıyor, diye hayıflanarak söylemiyorum,
eskilerin deyişiyle vakıa'yı aktarıyorum, Karay'ı siyasi tartışmaların dışında
değerlendirmek de doğru değil ayrıca. Karay bir seçim yapmış, tereddüt etmemiş,
seçimleriyle sürgüne yollanmış, yıllar yıllar sonra affedilerek memleketine
geri dönmüş bir yazar, yazı yazmasına izin verilmiş bir gazeteci üstelik.
Unutulmuş biri değil, Türkçeyi iyi kullanan, iddialı, maharetli, ne söyleyeceği
merak edilen, kendisini okutturan bir usta.
O sürgündeyken bile seveni-sevmeyeni var, hain diyeni,
edebiyatını ayrı tutarak ihtimam göstereni var. Otuzlu yılların başında
edebiyatımızı etkileyen yazarları soruşturan bir anketi hatırlıyorum, Aka
Gündüz, Refik Halid'in ismini kendi listesine katınca kıyamet kopuyor örneğin.
Nası cevval nası öfkeyle konuşuyor gazeteciler bir görseniz. Affedilip
Türkiye'ye döndüğünde bile ilenenler, kabullenemeyenler var. Dönem değişmiş, af
çıkmış, köprünün altında sular akmış... Nafile... Söylenen, aklında tutan,
hoşnutsuzluk gösterenler gırla. Kimin ne dediği yazar Refik Halid'in niteliğini
mutlaka değiştirmez elbette ama insan Refik Halid'i üzmüş, yaşlandırmış olmalı.
Üniversitede çalıştığım yıllarda keşfettim Refik Halid'in
gazete yazılarını. Güzel anlatılmış, güzel yazılmış, zihin açıcı küçük
makaleler, hafta sonlarına ayrılan daha uzun denemeler... Meyveler, sebzeler,
komikler, eski adamlar, hatıralar, yolculuklar, kadınlar, kayıklar, pilakiler,
şarkılar ve daha neler neler... Refik Halid iştahla, neşeyle derin ve ehlivukuf
yazılar okutuyordu bana. Giderek şunu fark ettim: aklımda muhalif bir Refik
Halid vardı; okuduğum yazılarda o Refik Halid'i bulamıyordum. Manşete bakıyor,
aktüel tartışmaları okuyor sonra Refik Halid'e dönüyordum, izi yoktu, o
gürültünün esamisiyle ilgilenmiyordu. Önce anlayamadığımı düşündüm, eski
gazeteleri okuyorsanız, okuduğunuz haberle, makaleyle yetinemezsiniz. Dönem iklimine
nüfuz etmeniz gerekir. Göndermeleri fark etmez, kimin kim olduğunu, neyin ne
olmadığını anlamazsınız sadece bir haber ya da makale okumuş olursunuz. Yaptığı
işi abartan biri gibi görünmek istemem. Gazetecilik bağlamı ile gündelik hayat
birbirinden farklıdır. Hayat gazeteye gazete de hayata yansır. Ama söz uçar
yazı kalır misali gün geçer gazete kalır. Geçmişi anlayabilmek için ister
istemez kaydedilmiş verilere bakarız. Bağlamı anlamak için daha yavaş daha
kapsamlı okumak gerekiyor. Refik Halid'in siyasi deveranlar koparken mutedil
kalıp kendi havasında meseleleri diline dolaması tek kelimeyle ilginçti.
Bilerek yaptığını, sakındığını düşündüm önce. Sakınmadı demiyorum ama lafı dolandırdığını,
başka türlü yorumladığını, canı isterse demek istediğini illa ki dediğini daha
sonra daha iyi anladım.
Fırt dergisini tarıyor, çizgi romanlarını listeliyorum... Baktıkça hatırlıyor, esprileri ve üslubu anlamaya çalışıyorum, peşinen yazayım, bugünden bakarak kolay anlaşılmıyor... Yukarıdaki foto roman, televizyonda yayımlanan bir reklamın parodisi olarak düşünülmüş, derginin niyetine uygun biçimde "seks fıkrasına" dönüştürülmüş... Reklamı haliyle hatırlamıyorum.
Bugün böyle (veya benzer) bir espri yapılabilir mi diye soralım. İçinde yaşadığımız siyasi konjonktürün bir sonucu olarak "yayımlanamaz" cevabını verebiliriz. Değil yayımlanmak "üretilemezdi" bile diyebiliriz. Yayımlanamaz veya üretilemez dedik, şaşırdık mı? Hayır.
Şunu düşünelim, yetmişli yıllardaki mahkemeler bugün olsaydı veya böyle şeyler yayımlanabilseydi diyelim, bir what if sorusu soruyorum. Kültür endüstrisi, üreticileri ve okurları bu espriye ve ortaya çıkan işe nasıl tepki verirdi?
Serezli ve Erbulak, hiç abartmıyorum, mecazen söylüyorum "tefe konurdu", sosyal medyada linçlenir, sanatçı itibarları zedelenirdi, sonraki mesleken ciddiye alınmaz ve şiddetle mimlenirlerdi... Kadın hareketinin gücü sağlardı bunu... Erkekler bu tür esprileri kolayca (o dönemlerdeki gibi) yapamazlar artık, akıllandıkları için değil korktukları için bunu yapamazlar.
Normalimiz ne kadar değişmiş değil mi? Erbulak, bu espriyi oynarken 47, Serezli 42 yaşında... Genç değiller yani, nedense genç olmalarını bekliyor insan, ergen esprisi çünkü... Onlara tuhaf gelmiyormuş bu esprileri "oynamak"... Kimseye gelmiyormuş diyemiyorum... Ben çocukken Fırt almak riskliydi, gizli saklı alınan bir dergiydi, ayıplanırdık... Ama yayımlanabiliyormuş, kadınlarca (şimdiki kadar) eleştirilmiyorlarmış diyelim, bitirelim.
Önemli bir şey oldu, Suat Gönülay’ın Ben Yaşarım adlı albümü yayınlandı. Epeydir, çizgi romandan da çizgili dergilerden uzak bir hayat sürdürüyordu. Oysa geriye dönüp bakılırsa, özellikle doksanlı yıllarda Türkiye’nin en popüler çizgi romancısıydı. Kolay eksilmeyen bir enerjisi vardı, çarpıcı hikâyeler anlatıyordu. Zamanının dışında kalmayı biliyordu, pathosu, coşkusu ve huzursuzluğu nedeniyle kendi kuşağından bütünüyle ayrılıyordu. Sonra, ‘film başa sardı’ ve ‘çizer çizerin kurdudur’, ondan olmalı, küskünlükle dergilerden uzaklaştı Gönülay, başka ufuklara yelken açtı. Neredeyse on yıldır adamakıllı bir şey çizmeyip pat diye ortaya çıkması, albümdeki son söze bakılırsa, albümlerin devamını getirecek olması… Bakın işte bunlar iyi haberler…
Gönülay, mizah dergilerinde çalışmaya başladığında fark edilen bir imza değildi, Gırgır’da yetişen ya da çevresinde dolaşan sayısız isimden biriydi. Hiç bir zaman ‘harika çocuk’ gibi sunulmadı, tanınmıyordu, göz almıyordu, sahiden çok çalışarak bir yerlere geldi. Bugün çizgi roman denildiğinde akla gelen isimlerden biriyse eğer, bunun nedeni öncelikle bu sebatkârlığıdır. Başlangıçta bir boşluktan yararlandı, boşluktan yararlanmak da maharet ister. Bir grup isim Limon dergisini kurmak üzere Gırgır’dan ayrılmıştı, aralarındaydı ama ‘çalışacak, olursa olacak’ kertesindeydi. Ekiple birlikte gelmesi beklenen o günlerin önemli çizeri ‘son anda’ risk almaktan cayınca, şans bu ya, yeni dergide sayfa sahibi oluverdi. Sonrasında, ‘topu alıp kaleye inmedi’ elbet, meşakkatli yıllar geçirdi. Avrupalı, ‘mizah dergisinde ne işi var?’ dedirten Heavy Metal tarzı çizgi romanlar yaptı, anlatımını geliştirdi, çizdikçe çinisi, rengini ve mecrasını buldu. ‘Çok sürmez, kapanır gider’ denen bir dergide her hafta olgunlaşarak büyüdüğü bir gençlik yaşadı. Derler ya, ‘horozu çok olan köyün, sabahı geç olurmuş’, Gırgır’da bunları yapabilme imkânı bulamazdı, gün gibi ortada, çizdiği tek bir sayfa yayınlanamazdı… Düzelteyim, yayınlatmak için, yayınlananlara benzetmek zorundaydı…
Gönülay için şu söylenebilir: iyi çizer değildi, iyi bir çizer oldu ama her zaman iyi hikâyeciydi. Yıllar geçtikçe, çizgisini senaryoya bağlı biçimlendirmeyi denedi. Mizah dergilerindeki Oğuz Aral etkisinde gelişen üslup birliği düşünülürse, Gönülay’ın biçimsel arayışları, başlı başına yenilikçilik arzediyordu. Üstelik bu meydan okuyucu iştah, vakit alıcı temrin, çizgisini besleyip büyüttü. Fırçadan çok tarama ucunu öne çıkarttığı işleri de oldu, çininin sulandırıldığı ve tramın belirginleştiği dönemler de…
Ben Yaşarım, çeşitli mizah dergilerinde daha önce yayınlanmış hikâyelerden derlenmiş ister istemez. Genel olarak üretim tarihleri birbirine yakın olan çalışmalar seçilmiş ki bu albüme özellikle görsel bir tutarlılık kazandırmış. En eski tarihliler, doksanlı yılların hemen başından.
1991 yılında çıkan Hayatım Roman-Baltalar Elimizde (Joker Yayınları) albümünde yer alan dört hikâye (Gönülay iki tane dese de) yeniden değerlendirilmiş. Bu hikâyelerden biri olan Ben Yaşarım, hem albüme isim olmuş, hem de düstur olarak tasarımı belirlemiş, raison d'être’si olmuş çalışmanın. Bu tekrar kullanımlardan bir başkasını, Pişmanlıklar Lokantası’nı, kendi adıma Türkçe edebiyatın en iyi hikâyelerden biri sayarım; hiç yoktan gözyaşının histeriye ve onulmaz bir ıstıraba dönüşmesinin absürd bir dille resmedildiği benzersiz bir anlatıdır. Gönülay, asıl olarak güvensizliğin hikâyecisidir; onun karakterleri ya birbirlerine güvenmezler ya da karşılıklı güvenin var olabileceği bir temel zaten yoktur. Buna göre hayatın çarkları öyle bir işler ki, eğer sağlam adımlar atmazsan yarı yolda kalırsın, ‘yürüyenler’ seni geride bırakarak yola devam ederler. İnsanlar bir arzu toplumunda yaşarlar; muhtaçtırlar, hep bir başkasının yerlerine ikame edileceğini bildikleri için utanç duyarlar ve utançlarını bastırırcasına kolay öfkelenirler. Yalanları, sadakatsizlikleri ve saf kötülük taşıyan halleri kendilerin korumak içindir. Birdenbire çözülüp ağladıklarına, insani özlerini hatırladıklarına şahit oluruz, biliriz ki hepsi geçicidir. Hayatın asal rutini alçaklıktır. Acıma hissi geçicidir, sahici değildir. İyiliğe dair her şey yok olmaya mahkûmdur. Garip bir biçimde hemen hiçbir karakterin geçmişi yoktur; hep yeni olana özlem duyarlar, zengin olmak, sınıf atlamak, takdir görmek veya alkışlanmak isterler. Sonu gelmez bir oluş (becoming) hali içinde yaşarlar. Değişmek, fethetmek, dünyayı yerinden oynatmak, yırtmak ya da ne dersek diyelim hepsi başkalaşma arzusu adına bir tür yolculuğa çıkarlar. Hiçbiri kendiyle yetinmemektedir, öyle ki yetinen, perhizci olan, saf kalabilenler, diğerlerinin hedefi haline gelir. Gönülay, aptallık ölçüsünde masum olan bir kadını, çocuğu ya da bir vicdan sahibini hikâye evrenine katarak hem bu vahşi hayatı hem de kontrastı komikleştirir. Mizah dergilerinde sık rastlanan cinselliğin ve cinsel açlığın her sorunun payandası olduğuna ilişkin yorum, Gönülay’da yok değildir ama güvensizlik, arzu ya da tamamlanamayan benlik hali kadar birincil önemde olmamıştır.
Ben Yaşarım, sadece iyi bir albüm değil, iyi bir hikâyeciyi, unutulmuş bir gözbağcıyı keşfetmek ya da hatırlamak için bir fırsat. Albümden Devamı Haftaya ile Bitik Kardeşler’in diyaloglarını, vakt-i zamanında epeyce konuşulmuş iki bölümlü habaset hikayesi Örtmenim Canım Benim’iayrıca tavsiye ederim.
[Radikal Kitap, 19.3.2010]