![]() |
Büyüdüğüm mahallede bir halk kütüphanesi vardı. Bir
apartmanın giriş katında, küçücük bir yer… İlkokul ve ortaokul çocuklarının
ödevlerini yapmasını kolaylaştıran bin beş yüz kitaplık, akıllara ziyan bir
kıtlık içinde, izbe bir kütüphane düşünün.
Mecburen gidiyordum, çünkü raflarında okumamıza izin
verilen serüven kitapları vardı. En fazla dokuz on yaşındayım, gün aşırı kitap
almaya gidiyorum. Şişedeki Mesaj, Limandaki Yabancı ve Lancelot…
Kütüphane görevlisi kadın, kitapları okumadığımdan
şüphelenmiş olmalı ki bir gün beni durdurdu. İade ettiğim kitabı eline aldı,
bir kaşı havada, romanla ilgili saçma sapan sorular sormaya başladı. Garip bir “Okudun
mu bakalım?” sahnesiydi. Çocuksunuz, “Ne münasebet?” diyemiyor, aldığınız
terbiye gereği sorulara cevap veriyorsunuz. Sorguya çekilmek kimin hoşuna gider
ki? Beni öyle germişti ki bir süre kütüphaneye gidemedim.
Altı üstü kartona damga vuruyor. Bırak çocuk gelsin
gitsin, alışsın sevsin, gezinsin, sana ne? Okumamış olsa ne yazar? Beni
küstürecek ki işi azalsın… Senelerce o kadına gıcık oldum. Üstelik bunca zaman onun
herhangi bir şey okuduğunu da görmemiştim, masasında örgü örüyordu.
Sorsan kitapları seviyordu. İşi buydu. “Okumak lazımdı”, “Halk cahildi” vesaire…
İyilik, diğerkâmlık, sevmek, hayal kurmak filan ta buralardan başlıyor. Hep düşmandan, hıyanetten, teröristten, reröröden bahsediliyor ya… Bence o kadının bizi hizaya çekmesi, höt zötle çocukları korkutması, yağmacılığın, gaspın ve terörün beslendiği yerden besleniyordu: Elindeki küçücük iktidarı, karşısındakini sindirmek için kullanmaktan.
Gerçekten o ölçüde bir şeydi. Çünkü çocukken sizi kitaplardan soğutan biri, yalnızca canınızı sıkmış olmaz, hayal kurabileceğiniz bir dünyanın kapısını da yüzünüze kapatır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder