serüven romanları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
serüven romanları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Ağustos 25, 2026

Yeryüzünün Belleği

Kütüphanelerde yeterince vakit geçirdiyseniz ya da bir nedenle arşivlerde çalıştıysanız, kısa süre içinde şunu fark edersiniz: Bazı yayınları kolaylıkla bulamazsınız. Hangi yayınlar diye soracaksın biliyorum, Mıstık abi.

Birincisi, rejime muhalif sayılan yayınlar. Çalıştığım için biliyorum: Aziz Nesin, Sabahattin Ali ve Rıfat Ilgaz’ın çıkardığı Markopaşa’yı kütüphanelerde tam koleksiyon hâlinde bulmanız neredeyse imkânsızdır. Oysa her yayının bir nüshasının yasa gereği Millî Kütüphane’ye teslim edilmesi gerekir. Buna rağmen koleksiyon korunamamıştır. Muhtemelen sakıncalı bulunmuş, belki şikâyet edilmiş, belki de memurlar başlarına iş açılmasından korkmuştur.

Aynı yıllarda çıkan Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’su da uzun süre böyleydi. Üzerinde çalışırken özel koleksiyonlara başvurmak zorunda kalmış, hiçbir kütüphanede eksiksiz bir koleksiyona ulaşamamıştım. Yakın dönemin siyaseti sayesinde şimdi tıpkıbasımı bile yapıldı, çünkü artık sakıncalı değil, makbul.

Burada ilginç olan, rejimin düşmanlarının da değişmiş olması. Komünist olmak eskisi kadar ürpertmiyor artık, her komüniste “vatan haini” muamelesi yapılmıyor. Buna karşılık Kürt olmak, “PKK’lı” sayılmak, suçlar hiyerarşisinde çoktan en başa geçti. Yani bulunamayan yayınlar siyaseten değişti. Çünkü bu bir iktidarın kararıdır ve iktidarlar er ya da geç değişir.

İkincisi ise hiç değişmeyen bir suç kategorisine dayanıyor: Çizgi romanlar, foto romanlar, erotik yayınlar, magazin dergileri… Bunlar tehlikeli sayıldıkları için değil, “önemsiz” sayıldıkları için kaybolurlar. Kimse onları kolaylıkla yasaklamaz, kimse bu zahmete dahi girmez. Küçümsenirler, ucuz ve faydasız bulunurlar, koleksiyon hâlinde derlenmeye değer görülmezler. Kütüphanede bulunsalar bile okuyucuya çıkarılmaz, bir depoya atılır ya da ilk fırsatta elden çıkarılırlar.

İşte tam burada iki ayrı sansür biçiminin ortak paydası ortaya çıkıyor: Her ikisinin de arkasında, neyin tehlikeli, neyin önemsiz olduğuna karar veren, adı konmamış ve zamanın ruhuyla hemhâl olmuş bir zihniyet var. Birinde karar bir bakanlık genelgesiyle ya da bir mahkeme kararıyla alınır. Diğerinde hiçbir kararname yoktur, sadece bir memurun, bir kütüphanecinin, bir kültür bekçisinin “Buna yer ayırmaya değmez,” sezgisi vardır. Ne ki sonuç aynıdır: Her iki hâlde de yokmuş gibi davranılır. Rafta yer vermeyerek bir şeyi tarihten silmek, üstelik bunu hiçbir kanunu çiğnemeden yapabilmekten söz ediyorum.

Bunu en çıplak hâliyle bir depoda gördüm. Henüz lisans öğrencisiydim, “Türkiye’de Çizgi Roman” kitabımı yazıyordum. Millî Kütüphane’de dergi olarak neye elimi atsam bulamıyordum. Görevlilere sorduğumda ya “Yok,” diyorlardı ya da “Vardır ama birini çıkarmaya kalkarsak başa çıkamayız,” gibi tuhaf cevaplar veriyorlardı. O zaman ne demek istediklerini anlamamıştım.

Sonunda beni bir biçimde sevmiş olmalılar ki depolarda çalışmama izin verdiler. Önce biri, sonra bir başkası derken, “Senin aradıklarının çoğu şurada,” dedikleri yere kadar geldim. Bir pulp yayın mezarlığına gireceğimi bilmiyordum.

O depoda hayatım boyunca unutamayacağım bir manzarayla karşılaştım. Bir basketbol sahası büyüklüğündeki alan tıka basa ucuz yayınlarla doluydu. Millî Kütüphane, 1960 sonrasında yaşanan yayın patlamasıyla baş edememiş, değersiz saydığı her şeyi bu depoya yığmıştı. Adım atabilmek için yerdeki dergilerin üzerine basmak zorundaydınız. Attığım her adımda daha önce hiç görmediğim bir dergiyle karşılaşıyor, dünyanın tozunu yutuyor, arada hırsızlık hayalleri kuruyordum.

Alain Resnais, 1956 tarihli Toute la mémoire du monde belgeselinde Fransa Millî Kütüphanesi’ni, insanlığın bütün hafızasını toplamaya çalışan devasa ve tekinsiz bir makine gibi gösteriyordu. Benim gördüğüm depo ise bu rüyanın karanlık yüzüydü: Hafızaya alınmış ama hatırlanmaya değer bulunmamış şeylerin mezarlığı.

Kütüphaneler için “yeryüzünün ve memleketin belleği” derler. O gün görerek anladım ki bu bellek hiçbir zaman tarafsız değil, her zaman birilerinin neyin hatırlanmaya değer olduğuna ilişkin verdiği kararların ürünü. Neyin değerli olduğuna karar veren memurları, öğretmenleri ve akademisyenleri, sansürü ve kültür seçicilerini, “büyük edebiyat” ile “gerçek sanat” denilen şeyleri düşünürüm hep.

Bir dönemin çok satan dergileri, asparagas gazeteleri, komplocu hezeyanları, erkek magazinleri, cinai palavraları, lanet olası Merihlileri, terbiyesiz hikâyeleri ve diğer bütün fantezileri o belleğe hiç dâhil edilmedi, Mıstık abi. Ne bir kararname engelledi onları ne de bir mahkeme. Sadece kimse zahmet etmedi.

Sansürün en etkili biçimi belki de budur: Yasaklamaya bile gerek duymadan, sessizce yok saymak.

Perşembe, Ekim 23, 2025

Casus Pilot ve Şahane Gezi

Nadir de olsa, çizgi romancıların “edebi” ya da “başka” işleri de kitaplaşır; ayrıca bir vurguya gerek görülmeden yayımlanır. Yazarının kim olduğunu bilselerdi, yayıncılar bunu özellikle belirtirler miydi, emin değilim. Bana daha çok editöryal bir ciddiye almama hali gibi geliyor, bu faslı geçelim…

Jean-Michel Charlier, frankofon çizgi romanın efsane senaristlerinden biriydi. Roman da güzelim Baskan Yayınları’ndan çıkmış; Casus Pilot, Yüzbaşı Volkan’a esin veren çizgi romanlardan biri olan Michel Tanguy’un daha doğrusu Tanguy ile Laverdure  dizisinin bir serüveni. Serinin çizeri, Asteriks’in de çizeri olan Uderzo’ydu; sonraları Jijé devralmıştı. Onu da Sipru ve Jerry Spring ile tanıyoruz. Erkek çocuklara yönelik, keyifli serüvenler üreten bir ekip anlayacağınız.

Manfred Schmidt ise ünlü bir Alman çizgi romancı, bizde daha çok Zehir Hafiye adıyla yayımlanan ve bolca taklit edilmiş Nick Knatterton dizisinin yaratıcısı. Gezi Notları, adından da anlaşılacağı üzere mizahi bir gezi rehberi ya da günlüğü. Ayrıntılarını bilmiyorum ama tahminim, Alman haftalık dergilerinden birinde yayımlanmış yazıların derlemesi olduğu yönünde.

Okuduklarımdan anladığım kadarıyla, farklı kültürlerle karşılaşan bir Alman’ın kendini ironik biçimde komikleştirdiği bir anlatı bu. Elbette dönemin ruhuna uygun biçimde oryantalist esprilerle örülmüş. Eskiden epey rağbet görürdü bu tür… Zira yurt dışına çıkmak o kadar kolay değildi. Bizde Hikmet Feridun Es, Abdi İpekçi ya da biraz daha yakın tarihten Tarık Minkari’nin yazılarını hatırlatıyor,  o havada bir kitap demek istiyorum. Aralarda Schmidt’in kendi çizimleri de var; tatlı işler… Yalnız önemli bir eksik göze çarpıyor: Türkiye ve İstanbul bölümü yok kitapta. Halbuki yazmıştı; hatta o yazı, altmışlı yıllarda gazetelerden birinde haber olarak genişçe yer almıştı, diye hatırlıyorum.

Cuma, Haziran 13, 2025

Pulp kapağının yedi kuralı

Sevdiğim bir kapak... Pulp estetiğinin nitelikli bir örneği. İsim "ürkünç", spottaki iddia ise tek kelimeyle merak uyandırıcı "1965'in en korkulu macera romanı..." Altına itibarlı bir derginin ismi yazılmış...Okuru çağırıyor, heyecanlı ve zamanın en iyisini okuyacaksın çağrısı bu...

Trençkot pardösülü biri kadın üç kişi karanlıkta, köprüde, gece ışığının altında buluşmuşlar, yüzü görülmeyen biri diğer ikisine silah doğrultmuş. Polisiye estetiğinin klişeleri öne çıkartılmış demek gerekiyor. Sahneyi gördüğümüz açı, hele o günler için yeni ve muammayı artırıcı türden istiflenmiş. Karanlık, renk olarak mavimsi-tramlı kurulmuş... Amaç, merak uyandırmakmış, bunu da başarmışlar.

"Pulp Kapağının 7 Emri" gibi bir şey uyduracağım…Pulp kapağı nasıl yapılır-nasıl olmalıdır gibi madde madde kurallar düşünmek istedim. Birincisi, kapakta sahne donmuş gibi olmalı ama aksiyon da içermelidir… İyi bir kapakta zaman durmuş gibi görünmeli ama her şey hareket halinde hissedilmelidir. Silah çekilmiş, biri kaçmakta, biri yakalanmak üzere vs. Mutlaka düğüm anı çizilmeli, başka bir âna izin verilmemelidir. İkincisi, renklerde gerçekçi olmaya çalışılmamalıdır. Göz alıcı bir kırmızı, ürkütücü bir mavi, çığlık atan bir sarı olabilir. Renkler atmosferi değil histeriyi yaratmalıdır.

Üçüncüsü, hiçbir yüz tam gözükmemelidir. Gölgeler karakterin kimliğini örter, gerilimi besler çünkü. Kapağın üçte biri karanlıkta kalmalı ki okur, kalanını kendi zihninde tamamlamalıdır. Dördüncüsü, femme fatale olmazsa pulp olmaz. Tekinsiz bir güzel, masum bir kurban kapağın ortasındadır. Biz ona bakarken bu kadın tehdit de edilmelidir. Beşincisi, tipografi bağırmalı, başlık afiş gibi olmalıdır. Büyük puntolarla kırmızı, siyah ya da sarı gözükmeli, yazı görselin değil, okurun ensesinde ciyaklamalıdır. Altıncısı, pulp kapağı edepsizdir, hikayeyi değil hisleri satıyorsun. Unutma, ne kadar “ayıp” o kadar “ilginç”tir.  Yedincisi, kapakta her şeyi gösterme, okur kapağı açmalı, sayfayı çevirmeli…


Cumartesi, Nisan 19, 2025

Male Gaze

İki fotoğraf da aynı filmden, Ayhan Işık oynamış ama bakmayın, altmışlı yılların  düşük bütçeli, kışkırtıcı “pulp” polisiye avantürlerin biri. Herhangi bir yabancı uzman görse, set tasarımı, oyuncuların jestleri ve dönemin grindhouse estetiğine bakarak Amerikan noir’ini taklit eden B-filmlerinden biri derdi.  Ki öyle…

İkinci fotoğrafta Ayhan Işık, bir banyonun içinde, küvetteki kadın kana bulandığına göre öldürülmüş, “femme fatale” ya da kurban stereotipi gibi duruyor. İlkinde ise fotoğraf kulüp ortamı ve takım elbiseli seyircilerle tipik bir “showdown” (hesaplaşma) sahnesi . İç çamaşırıyla teşhir edilen kadın, Ayhan Işık’ın maskülenliğini vurgulamak için kullanılmış… Male gaze (erkek bakışı) ile istiflenmiş her şey… Ayrıca egzotik bir ötekileştirme, kadın bedeni üzerinde kurulan bir tahakküm ve erkek kahramanın iktidar fantezisi filan diyerek yorum genişletilebilir.

Pulp filmlerin tatlı klişeleri vardır, hikayeler kanlı bir cesetle ya da yarı çıplak bir kadınla açılır. Erkek kahraman yalnız yaşıyordur ve travma dolu bir geçmişi vardır. Karşısına çıkan kadınlar ya tekinsizdir ya da kurtarılmaları gerekir. Femme fatale ya da “damsel in distress” olurlar. Mutlaka ölür ya da öldürürler, entrikacıdırlar. Replikler kısa ve nettir, herkes mutlaka bir biçimde birini tehdit eder. İyi ya da kötü, kimse masum değildir.

Hikaye, ahlaki bir gri alanda geçer ki seyircinin bastırılan arzularıyla örtüşebilsin. Suç, cezayı gerektirmez ama bir biçimde "bedeli ödetilir"… Eden bulur! Mekanlar, ucuz otel odaları, gece kulüpleri, terk edilmiş hangarlar ve arka sokaklardır: Her biri hem iç gıcıklayıcı bir erotizme hem de kanlı cinayetlere  uygundur. Finaller sürprizli olmalıdır, birinin mutlaka son bir kurşunu daha vardır, kadınlar da genellikle “yılan” çıkarlar. Seyirci şaşırmalıdır, bu dünyada güven duygusu “yalanın kıralıdır”.

Perşembe, Mayıs 09, 2024

Benli Kadın

Bilmediğim -ve daha önce görmediğim- bir roman olunca, balıklama atladım. Cemil Mahir diye bir yazar bekliyordum, romanın tercümanı çıktı... Şaşırmadım ama insan yine de ümit ediyor, o yıllarda çevirmenler metni yazarıymış gibi imza atabiliyorlar. 

Kitap 1942'de çıkmış, ilk dünya savaşı sırasında casusluk yapan Lote Bravn (!) isimli bir kadının hatıralarını anlatıyor. Romanı, bizzat o kadın casus yazmış. Biraz bakındım, gerçekten böyle biri var mı yok mu, bulamadım. 

Mata Hari benzeri serüvenler okuyoruz. Dil, ucuz roman ölçülerinde fena değil. Kitabın yazarı da Mata Hari gibi bir Hollanda vatandaşı, tesadüf mü, taklit mi yine bilemiyorum.... Popüler olacağı düşünülmüş ki, "Benli Kadın İşbaşında" ismiyle devamı basılmış veya daha en baştan kitabı ikiye bölmüşler. Tütüncülerde satılan ucuz kitaplardan çünkü... Ne kadar az sayfa/forma olursa kitabın fiyatı o kadar ucuz oluyor veya çok sayfasıyla okurunu korkutmuyor...

Anlatılan hikayeler ilginç diyemem, vaad ettiklerini karşılamıyor. Belgeselci bir gazete tefrikası gibi duruyor, ürkek ve kontrollü istiflenmiş, acaba dedim kitaptan önce dönemin bulvar basınında yazı dizisi olarak mı neşredilmiş...

Savaş ortasında casusluk romanı seçmek, ticari olarak akıllı bir tercih, herkesin aklında-dilinde olunca merakı artırıyor. İçeriği nedeniyle Fransızcadan çevrilmiş gibi geldi bana...

Bu "benli kadın" imgesi bana oldum olası enteresan gelir; ben, kolektif bilinçaltında mutlaka erotik, hafif hazcı ve hafif meşum bir kadını çağrıştırır. Şimdi çok anlaşılmıyor ve esamisi okunmuyor ama geçen yüzyıl, hele ilk yarısında "güzel kadınlar" mutlaka "benli" resmedilirlerdi. Kadınlar, makyaj yaparken yüzlerinde bir ben çizerlerdi filan... Benli kadın, güzel ve gizemli demekti...

Kapağı Sururi çizmiş, o yıllarda henüz çok genç, çok değil bir beş yıl sonra, aynı kapağı daha albenili çizebilirdi. 

Cuma, Şubat 23, 2024

Kıbrıs Şahini

Dashiel Hammett'in ünlü polisiyesi Malta Şahini romanını, muhtemelen milli kaygılarla, okura "yakın" gelsin diyerek "Kıbrıs Şahini" diye çevirmişler. Garip geldiği için satın aldım, kapağı Sururi çizmiş, daha çizgisinin ve tarzının oturmadığı yıllarda ürettiği anlaşılıyor. Tarih yok ama çeviri 1944 yılında çıkmış (?)... En azından Milli Kütüphane kaydı öyle...Sururi, çok değil beş yıl sonra kapağı başka türlü ve daha doğru-güzel çizebilirmiş. 

Roman biraz karışıktı, öyle kalmış aklımda, okuyalı otuz yıldan fazla olmuştur, yanılıyor olabilirim, John Huston işi uyarlama filmini severek kitabı keşfetmiştim, Hammett'e kişisel sempatim ta o yıllardandır, değerli, dirayetli ve dürüst bir insan olarak severim. Lillian Hellman'la ilişkileri, McCharty dönemindeki anti-faşist tutumu filan sahiden özeldir. Geçim sıkıntısıyla X-9 çizgi romanını yazmışlığı da var mesela, oradan da kalbime dokunmuştu, Alex Raymond ile iyi bir ikili olabilirlermiş, meraklısı diziyi İngilizce 'den okuyabilir. 

Başa döneyim, Malta'yı niye Kıbrıs yapmışlar meselesine... Romanda bir heykelcik var, Haçlı şövalyelerinden kalma tarihi bir şey... Şövalyelerin son limanı Malta olsa da ara duraklarından biri Kıbrıs...İsim seçmişler anlayacağınız. Romanda sadece bir kere Malta Şahini diye geçiyor...

Film ise 1941 tarihli, savaş nedeniyle bizdeki gösterimi gecikmiş olabilir, yayıncısı Tasvir gazetesi olunca kitabın filmin popülerliğinden faydalanmak için yayımlandığını düşünüyorum ama araya savaş giriyor, filmlerin ithalatı sekteye uğruyor, seyrekleşiyor, demem o ki, ihtimaldir, kitap, filmden önce çıkmış olabilir. E o zaman soru şu, film, hangi isimle çıktı acaba?

Çarşamba, Şubat 07, 2024

Bond

Başak Yayınevi, altmışlı yıllarda, başta Bond olmak üzere pek çok pulp polisiye-casusluk romanının eli yüzü düzgün bir yayıncısıydı. Bir ara James Bond'u haftalık çizgi roman dergisi olarak da yayımlamıştı, kitap yayıncılıkları ile kıyaslanırsa, bu işte pek de başarılı olamamış, çok sürdürememişlerdi. Emin olmadan yazıyorum, en fazla on beş sayı sürmüş bir seri çıkarttılar. 

Bilmeyenler olabilir, James Bond filmlerinden önce çizgi bant olarak çıkmaya başlamış, dikkat çekici bir ilgiyle karşılaşmıştı. Hatta Sean Connery, çizgi roman uyarlamasındaki Bond'a çok benzediği için role seçilmişti. 

Başak, sadece malzemeyi paylaşabilseydi uzun ömürlü bir yayın olurdu, çünkü iyi çizilen, iyi hikayeleri olan başarılı bir içeriği vardı Bond'un. Yani yukarıda paylaştığım vasat kapağa, "Bond Dayağı" gibi yakıştırmalara hiç gerek yoktu. Serüven, işi yaşatabilecek ölçüde güçlüydü.

Bir yirmi yıl sonra Ali Recan, diziyi bir kere daha yayımladı. İlkinin bir tık üstüne çıktı diyelim. 1977 tarihli Horak'ın çizdiği Deniz Ejderi (Sea Dragon) ile başladı. 1978 tarihli Türkmenistan Harekatı adıyla yayınlanan The Xanadu Connection ile sürdü. Sonra 1964'e döndü ve Kurt Kanı adıyla McLusky'nin çizdiği On Her Majesty's Secret Service kullanıldı. Hemen ardından da İnsan İki Kere Yaşar'la (You only live Twice, 1965-66) sonlandı. Neyi, neye göre seçtiler anlamak mümkün değil elbette. Yüksek ihtimal, telifsiz yayımlandığı için elde ne varsa o kullanıldı. Çizgi bant, 1958 ile 1984 arasında günbegün yayımlanmış, yıllarca dergi olarak sürdürebilir ciddi bir birikimden söz ediyoruz... 

Benim kuşağım, James Bond çizgi romanları bu seriyle okuyabildi. Sonradan gazete çizgi romanlarına daldıkça Bond'u başka biçimlerde de okudum. Notlarıma bakmadan, hafızadan yazıyorum, en çok Cumhuriyet'te yayımlandı mesela.

Bu aralar Bond okuyorum da...


Cuma, Ağustos 18, 2023

Gökbayrak ve F.Lix

Bir iki kez Leon Cahun’un Gökbayrak romanından ve etkilerinden söz etmiş olabilirim, İttihatçıları ve ilk milliyetçilerimizi etkilemiş popüler bir tarihi roman… Ziya Gökalp’in İstanbul’a geldiğinde ilk aldığı kitaptır, “sanki pan-turkizm ülküsünü özendirmek amacıyla yazılmış” derken heyecanını anlatır. Hüseyin Namık Orkun, “milli şuurun uyanmasına birinci derecede amil olan mühim eser” dedikten sonra ilave eder: “Necip Asım, yine Leon Cahun’dan Gök Bayrak (orj. 1876) adlı bir roman tercüme etmiştir. Bu roman da Türkçülük fikirlerinin gelişmesinde mühim bir âmil olmuştur”

Cahun, çizgi romanımız açısından bakılırsa öncü yazar Abdullah Ziya Kozanoğlu’nu (ve sonraları Karaoğlan’ı) etkilemesi, Suat Yalaz’a verdiği çizgi ilhamı nedeniyle önemli. Gök Bayrak’ın cumhuriyet döneminde yapılan ilk baskısında (1933) muhtemelen Fransızca orijinalinden alınma gravür resimleri kullanılmış (Galip Bahtiyar çevirisiyle çıkan 1913 baskısında da resimler olduğu söylenmektedir, baskıyı görmediğimiz için ayrıntı veremiyorum) Kitapta çizere (ve gravürcüye) yönelik bir bilgi olmadığı için Yalaz’a ilham veren bu resimleri kimin çizdiğini uzun müddet araştırmak durumunda kalmıştım. Cahun’un kitabının Fransızca baskılarının hiçbirine ulaşamadığımız için eldeki tek veri, resimlerde yer alan  (gravürcüyü saymazsak) çizere ait imzaydı. Bu tür ucuz halk kitaplarını resimleyenler hakkında herhangi bir veriye ulaşmak çok zordur. Düşük ücretlerle çalışan bu çizerlerin tanınırlığı kitaplarını resimledikleri yazarların şöhretleriyle doğrudan bağlantılıdır. Örneğin bugün, Jules Verne çizerleri hakkında geniş bir kaynakça mevcut. Oysa F.Lix imzasını kullanan çizer hakkında sağlıklı bir veriye ulaşabilmiş değiliz. Uzun müddet bir Fransız olduğunu düşünerek dönemin birçok illüstrasyonunu bu imzayla karşılaşabilmek adına taradık.

Sonunda tahminlerimizin aksine çizerin bir Amerikalı olduğunu keşfedebildik. İmzası ve Amerikalı olması dışında hakkında hiçbir şey bilmediğimiz Lix, muhtemelen Fransa’ya gelmiş sayısız sanatkârdan, geçinebilmek için bu tür kitap resimlemeleri yapan çizerlerden biri olmalı. Üzerinde durmamızın nedeni sadece Yalaz’a Karaoğlan için takke ya da kıyafet ilhamı vermiş olması değil. Yalaz’dan bir önceki kuşağa örneğin -onun ustam dediği- Sururi ya da Münif Fehim özelinde görsel malzeme eksikliği çeken çizerlere bir ‘dünya’ tasarımı sağlamasıdır. 

Cumartesi, Mayıs 06, 2023

Araman

Meraklıları en azından ismen aşinadır, Orhan Çakıroğlu isimli bir polisiye serimiz var, fırsat bulup okuyabilmiş değilim, kırklı yıllarda popüler olmuş, fasikül ve kitap olarak yayımlanmış, bugün hatırlanmadığına göre, zamana direnebilecek nitelikte olmayabilir endişesi-şüphesi taşıyorum, bu kadar meraklı ve yayıncı varken, yeniden günyüzüne çıkması gerekirdi.

Önsözde bir sözcük ilgimi çekti, baktım içeride de çok geçiyor, "Araman"... anladığım kadarıyla polis hafiyesi demek istenmiş, serinin yazarı Murat Akdoğan böyle bir nitelemeyi tercih etmiş... Oysa o gün  kimse kimseye böyle hitap etmiyor, böyle bir ünvan ya da meslek yok... Bugün zaten hiç bilinmiyor, sözlüklerde geçmiyor... İnsan böyle bir uydurmaya neden gerek duyulduğunu merak ediyor... Kahramanı ve anlatıyı daha modern göstereceğini düşünmüş olabilirler mi? Ataç'ın sürekli sözcük ürettiği bir dönemdeyiz, e yazarımız ondan etkilenmiş olabilir mi? 

Pazar, Mart 19, 2023

Marko Polo

Çocukluktan kalma bir hisle yazıyorum, Marko Polo benim için oldum olası serüven demekti, tarihi bir hikayesi olduğundan, kılıçlı sahnelerinden, Orta Asya'ya gitmesinden, atlarla oradan oraya koşturmasından, Kubilay Han'la falan karşılaşmasından dolayı ayrı bir ilgiyle okurdum.

Bugün geriye dönüp baktığımda Polo metinlerinin epeyce Türkleştirildiği görebiliyorum, gerçi o yıllarda Kubilay'ın Türk sayılıp sayılmaması, Asya-yı Vusta'nın nasıl anlatıldığı "bizi" epey gererdi, halen geriyor. 

İlkokulda olmalı, çizgi klasiklerden olduğu için o versiyonu çoktan hatmetmiştim, sonra altta sağdaki kitabı keşfettim, diğer ikisini meraktan yakınlarda inceleyerek okudum. Sol alttaki çizgi roman dizisi Marko Polo'yu bir avantür kahramanı yapmış, bizdeki Bahadır ile Akbulut Kaan'ı andırıyor, meraklısı bakabilir. Üst soldaki ise, Polo'nun el yazmalarından ilham alınmışa benzeyen bir başka "uyarlama", onu daha çok sevdim... Aşağıda bir iki karesini paylaşacağım, Kürtlerle ilgili bir şeyler çizilmiş, Polo ve ailesi, Ağrı Dağı civarından geçerken Kürt eşkıyalarla karşılaşıyor, ellerinden kurtuluyorlar.

Kürtler diyerek özellikle belirtilmesi ilginç, orijinali öyle mi bilemiyorum ama çocuklara yönelik çalışmalarda özellikle çevirilerde oynamalar daha kolay yapılabiliyor, yukarıda yazdığım gibi "eşkıyalar" deseler farkına bile varmayacağız. Sonradan eklendiğini sanmıyorum, bence değiştirmemişler, ellili yılların popüler kültüründe öyle büyük bir Kürt meselesi yok çünkü.

Pazartesi, Mart 15, 2021

Jules Verne ve Milliyet Çocuk

Jules Verne, anlattığı hikayeler gereği çizgi romana en çok uyarlanan yazar olabilir. Bence öyle de, kesin konuşmamış olayım... Blog takipçilerinden biri epey zaman önce Jules Verne uyarlamalarını sormuştu, kaç tane vardı, bir döküm yapılmış mıydı? Yazışınca anladım ki asıl olarak Milliyet Çocuk'ları soruyordu, hepimiz az ya da çok çocukluğumuzu yad'ediyoruz. Jules Verne uyarlamaları tabii ki Milliyet Çocuk'la sınırlı değil ama belli bir zaman aralığında çok sayıda uyarlama yapıldığı için "domine" etmişti diyelim. Milliyet Çocuk'ta çıkan Jules Verne uyarlamalarını alfabetik olarak sıraladım. 

Adalet (Sayı:41-1980)
Afrika Serüveni (Sayı:50-1978)
Aya Yolculuk (Sayı:19-1978)
Balonda Beş Hafta (Sayı:6-1979)
Bozkırda Yolculuk (Sayı:42-1979)
Buharlı Ev (Sayı:13-1980)
Buzlar Canavarı (Sayı:28-1979)
Çılgın Madenci (Sayı:14-1980)
Denizaltında 20.000 Fersah (Sayı:26-1978)
Dönüşü Olmayan Nehir (Sayı:24-1980)
Dünyanın Merkezine Yolculuk (Sayı:22-1977)
Dünyanın Ucundaki Fener (Sayı:11-1979)
Esrarlı Ada (Sayı:43-1977)
Gökler Fatihi (Sayı:35-1979)
Gökler Hakimi (Sayı:3-1980)
Güney Yıldızı (Sayı:40-1978)
Halifax Korsanları (Sayı:8-1980)
İki Yıl Okul Tatili (Sayı:1-1980)
Kaptan Grant’ın Çocukları (Sayı: 7-1978)
Kaptan Hatteras’ın Serüvenleri (Sayı:26-1979)
Kartal Yuvası (Sayı:2-1980)
Kıyamet Günü (Sayı:47-1980)
Kutup Harekatı (Sayı:15-1980)
Kuzey Güney Savaşı (Sayı:1-1979)
Küçük İrlandalı (Sayı:50-1979)
Michel Strogoff (Sayı:37-1977)
Onbeş Yaşında Bir Kaptan (Sayı:15-1979)
Ormandaki Köy (Sayı:50-1980)
Özgürlük Kahramanı (Sayı:31-1980)
Piyango Bileti (Sayı:24-1979)
Robensonlar Okulu (Sayı:40-1979)
Seksen Günde Dünya Gezisi (Sayı:27-1977)
Sezar Kaskabel’in Serüvenleri (Sayı:30-1979)
Yanardağ (Sayı:21-1979)
Yaşama Tutkusu (Sayı:35-1980)
Yeşil Işık (Sayı:16-1980)

Pazar, Mayıs 17, 2020

Dağlar Raspotini Gavur İmam




Geçtiğimiz günlerde, bir iş için aranırken, bir nedenle Murat Sertoğlu'na bakarken,  tabir-i caizse, afalladım. Hani şöyle kitabı dallarsanız ya, işte o ara oldu bu, evirip çevirirken giderek şaşırdığımı farkettim. Bu ne sertlik dedim ve bir sayfa, bir sayfa daha derken kapılıp okumaya başladım.

Beni afallatan, okuma hevesi uyandıran şey saf kötülük anlatılıyor olmasıydı, romanda geçen tek bir karakter iyi değildi. İlk kez okuyor değilim, ama şunu hatırladım, çocukluktan bir his kalmış bende, o yaşlarda tam anlayamadığım bir şey, dahil olamazdım Murat Sertoğlu'nun anlattığı serüvene. Ne anlatsa, bilemiyorum, garip bir "habaseti" vardı yazdıklarının. Şaşırtmak mı istiyordu, o sertliği sahici mi buluyordu bunun cevabını bilmiyorum ama karakterleri güvenilmez ve şiddet dolu birileri oluyordu. "İyilik geçici kötülük kalıcıdır" diyen hikâyeler yazıyordu demek istiyorum.

Soyadı gibi mi demeli?

İlgimi çeken, okurken beni afallatan 1951 yılında Son Telgraf'ta haftalık olarak tefrika edilen Çakırcalı Mehmet Efe'ydi. İyi bir "ressam" olmakla birlikte mesleğinde dirayet gösterememiş Mehmet Tekdal çizmişti. Sertoğlu, bu tefrikayı sonraları genişleterek kitap olarak yayınlamıştı. [Defalarca yayınlandığı için her yerde bulunabiliyor.]

Ben tabii takıldığım ve "aşka geldiğim" için hemen okumadığım bir başka Sertoğlu romanı aradım. İki kıstasım vardı, birincisi anlattığı hikayenin kötü adamı Türk olsun istedim. İkincisi, son dönem Osmanlı topraklarında geçen bir serüven Sertoğlu'na daha rahat eleştirme imkanı tanıyordu. Onu da keşfetmiştim.

Neden bir Türk kötü adam istedim? Sertoğlu,  kötüler "gavur" olursa daha rahat yazıyordu, tadını çıkararak, abartısının hakkını vererek... Türk olunca direksiyonu nasıl kırıyor görmek istedim.

Dağlar Raspotini Gavur İmam'ı buldum. Basın reklamlarına bakılırsa 1959'da, yıl sonunda basılmış, 1960'ta dağıtılmış.

Dağlar Raspotin'i nitelemesi bütünüyle ticari gerekçelerle eklenmiş, romanla ilgisi olmayan (romanda bir kere bile kullanılmayan) bir adlandırma. E bu yüzden "ucuz roman" diyoruz bunlara...

Sansürün etkisini gözardı ediyor değilim. Raspotin (Rasputin) demiş ama cinsel şiddetin ya da o açıklıkta bir erotizmin anlatılması mümkün değil o yıllarda. O kıyılarda nasıl gezinmiş diye merak etmiştim. Gezinmemiş...o faslı kapatalım.

Hapisten kaçan bir idam mahkumunun, bir dağ köyüne tayini çıkmış imamın yerine geçmesiyle başlıyor roman. Gavur İmam adı oradan, Afyonlu azılı katil, köyde bir süre eyleştikten sonra kadına-kıza musallat olmaya, adam öldürmeye başlıyor ve Gavur İmam adını alıyor, dağa çıkıyor. Seri katil gibi gibi önüne geleni öldürüyor, soyuyor ve korkutuyor.

Sertoğlu, tefrika yazarı. Bir sonraki günü merak ettirmek, anlattıklarını aralıklarla özetlemek, lafı ve heyecanı uzatmak konusunda hem deneyimli hem de memleket ölçüsünde maharetli biri. Zevaco'yu temel alarak yazıyor, diyaloglar, etkiyi pekiştirici betimlemeler ve şaşırtmayı önemseyen yazarlık iştahı had safhada anlayacağınız.

Gavur İmam güzel mi? Evet diyemem, başka türlü olabilirmiş, bir potansiyeli varmış, "olamamış". Yazarlık sür'ati işi epey sekteye uğratmış, romanı baştan tasarlanmadığı da belli oluyor. Yavaşlaması gereken yerler  var, Sertoğlu "gaza basarak" geçmiş oraları. Gavur İmam'ın şiddetinin hikayeyi sürüklediğine inanmış olmalı.

Peki ne ilginç? Entrikası ilginç. Fırsat buldukça serüven tefrikası okuyorum. Ortak bir karakteristik bu. Karakterler sürekli olarak birbirlerinden şüpheleniyorlar. Kurnazlar, haset ediyorlar, kıskanıyor, gıybet yapıyorlar. Sertoğlu da bunu yaptırıyor karakterlerine.

Yine Sertoğlu yazdığı için söylüyorum, Battal Gazi'de bunu yapamazsınız. Battal, en nihayetinde çeker kılıcı susturur ahaliyi. İlgi çeken tefrikalar da buralardan çıkmaz zaten. O hamasidir, epiktir, pedagojiktir, millidir, falandır filandır.

Gavur İmam'da arada efelikle, ahlaklı olmakla, namusla ilgili laflar ediliyor ama hikayeyi sürükleyen temel "güdü", herkesin "pis olması", plan yapması...Geveze olması, para konuşması, birbirine inanmaması...

Uzun mesele, girmeyeceğim, memleket edebiyatında kötülük bahsini kurcalamak gerekiyor, onu iyi biliyorum....


Cumartesi, Mart 28, 2020

Nazım Mirkelam ve Avukat Baytekin


İşin magazin faslını etraflıca bilmiyorum, yukarıda kapağını gördüğünüz romanın yazarı, Mirkelam ismiyle bildiğimiz ünlü solistin babasıymış... Yakın zamanda vefat etmiş, sinemayla edebiyatla uğraşmış ama  hiç gereği olmadığı halde (çok seviyor olmalı ki) mesleğini de belirtmeyi tercih eden coşkulu bir yazarmış...


Arka kapakta vesikalık fotoğrafını da kullanmış...Kitabı kendisi yayımlamış, belirtildiğine göre 14 romanı daha varmış, şöyle bir bakındım, iki kitabına rastladım, milli Kütüphanede de sahaflarda da daha fazlası yer almıyor...Demek ki dosya olarak varlar... kitaplarda tarih olmadığı için seksenli yılların ilk yarısında yayımlatmış demek gerekiyor... Galiba, sinemayla da uğraşmış...bir yarışmada teşvik edici bir şey de almış.

Yukarıda coşkulu dedim, kötü anlamda söylemiyorum, hafif deli de olduğu da anlaşılıyor... matrakmış, keşke tanışabilseydim... Arka kapakta romanını "yazar" olarak anlattığı kısımlar çok hoş... "..bu romandaki gibi bir cinayet görülmüş değildir"...

Polisiyeci arkadaşlar, kitapla ilgilenmişler, yazarın amatör iştahını takdir etmişler...


Doğrusu, kitabı kapağı için aldım...Pulp havası, abartısı, esprisi beni cezbetti... Sonra kitaba baktıkça, dalladıkça, itiraf edeyim mantığını anladıkça... diyeyim... Bende başka bir ışık yandı... Bu yazının sebebi de o başka ışık...

1991 yılında birisi, kim hatırlamıyorum, bana Avukat Baytekin adlandırmasıyla hatırlanan bir Flash Gordon (bizdeki ilk adıyla Baytekin) hayranından bahsetmişti... anlatılana göre bu avukat, Baytekin'i o kadar seviyordu ki, kendince, arkadaşlarıyla birlikte amatör fan filmleri dahi çekmişliği vardı. Düşünün ta 1960'larda...8 milimetrelik kameralarla...Duyar duymaz çarpılmıştım... Koca avukat demişlerdi... Arkadaşları filan... "Tam manyaklık" diye gülerek gırgıra alınıyordu.

Beni az çok tanıyanlar bilir ki, böyle zamanlarda neşeli bir heyecana kapılırım, doğal olarak "Bayan Yıldız da var mıymış?"  demiştim...Espriyi anlamayanlar için Bayan Yıldız (Dale Arden), Baytekin'in uzatmalı nişanlısıydı...


Gizli bir cemiyetle karşılaşma hevesimi tahmin dahi edemezsiniz. Kalbimde taklalar atan kırlangıçlar.

O avukatı hemmen Şahap (Ayhan) amcaya sormuştum ve o da bir fandı, benimle uzun uzun Flash Gordon konuşmuştu... Biz çocukken çizdiği Tengiz çizgi romanı, bir Gordon uyarlamasıydı örneğin... Bana bıraksalar diyordu, Baytekin'i yeniden çizerek şimdiki çocuklara sevdiririm... Ne iddia! Olup olmaması önemli değil, mümkün değildi zaten... ben o naifliğe bayılıyordum. Neyse, laf uzamasın, o avukatı bilse bilse Şahap amca bilirdi, sahiden de bildi ve bana güvenerek adamın telefon numarasını verdi... Taksim'de yazıhanesi vardı filan...

Tabii ki, Ankara'ya döner dönmez telefonla aradım, üstelik konuşmaya, Şahap amcanın bana tembih ettiği gibi mesafeli ve karşımdakini tedirgin etmemeye özen göstererek başladım.

Olmadı, Avukat amca, Avukat Baytekin kimliğini benden sakladı.. "Evet, avukatım ama böyle bir ilgim yok" dedi... Israr edemedim, çıt diye kapandı telefon...

Geçmiş zaman işte, içimde kaldı, hısım akrabayız, ben o filmi seyretmek için Ankara'dan İstanbul'a yürürüm diyemedim.

Avukat Nazım Mirkelam, mutlaka diyorum, Avukat Baytekin'le arkadaştı...

Perşembe, Mart 16, 2017

Serüven Külliyatı Militarizmi Seviyor mu?


Militarizm denildiğinde akla gelen birkaç tanım var. Biri, savaşı ve savaş hazırlığını normalleştiren görüş, eğilim ve kurumsal oluşumlar. Diğerleri daha kapsayıcı –ama zihin açıcı- nitelemeler; sorunların ancak şiddet yoluyla (savaşarak) çözülebileceğine dair inanç, hiyerarşinin yüceltilmesi ya da kadınlar karşısında erkeğin üstünlüğünü-şiddetini meşru saymak vs. Serüven külliyatının militarizmle ilişkisine bakmak için türün nasıl tanımlandığını da hatırlamak gerekiyor. Serüven külliyatını genelleyen ifadeler vardır, şoven ve erkek, anlatıları olduklarını söylenir örneğin. Militarizm de milliyetçilik, erkek kahramanlığı, askerlik, vatan müdafaası için ölmekle (sonsuz itaatle) ilgilidir. Serüven külliyatında erkek kahramanın türlü zorluklarla savaşarak elde ettiği yengi tüm anlatıların temelinde yer alır. Aksiyon-savaş ve mücadele olmadan serüven olmaz. Kahraman, yurt müdafaası için bekleyen bir asker gibi her zaman yeni bir mücadeleye hazırdır. Kötü adam-düşman ölmeden, mağdurlar-kadınlar kurtarılmadan serüven-savaş bitmez. Özellikle hikâye finallerindeki iyi ile kötü (erkekler) arasındaki teke tek kavga yüceltilir, kavgasız-cezasız mutlu son yoktur. Her serüven, kahramanın düzenli dünyasına (bekçiliğine) bir tehditle başlar, her defasında yeni bir savaş başlar.

Marksist temelli edebiyat eleştirisi, serüven külliyatını -daha genel olarak popüler edebiyatı- defalarca incelemiş, türle ilgili doğru ve belirleyici yorumlarda bulunmuştur. Buna göre serüven külliyatının çoğunluğu erkekler için üretilen, şoven nitelikleri olan, zaman ve kültürlerarası değişkenlere bağlı olarak farklı düzeylerde ırkçı anlatılardan oluşur.  Yapısal olarak sağcı nitelikleri daima ön plandadır. Kapitalist piyasanın işleyişi nedeniyle ürünlerin çok satması gerekmekte, her şey buna göre düzenlenmektedir. Mesajlar basitleştirilmekte, karakterler klişeleştirilmekte, sanat niteliği geriye itilmekte, ortak özellikleri olan bir okur kitlesi hedeflenmektedir. Popülerleşmeleri her şeyi tanzim etme gereği duyan siyasi iktidarların da ilgisini çekmiştir. İlgi derken, bunun gizlenen bir ilgi olduğunu, geniş anlamıyla popüler edebiyatın, siyasi ya da kültürel iktidar nezdinde –resmi olarak- sevilmediğini belirtelim. Hemen her zaman inşa edilmeye çalışılan kültür kavramı dışında tutulmuşlardır. Ulusal dil, mit ve karakteristiklerin yaygınlaştırılmasında kullanılmaları dahi dışlayıcı-küçümseyici yargıdan kurtaramamıştır onları. Popüler edebiyat yazarlarından kimileri “sanat” dünyasına taltif edilseler de popülerlik hiçbir zaman saygın bulunmamıştır.

Bu dışlamanın asıl can alıcı tarafı, popüler edebiyat üreticileri üzerinde kendini gösterir.  Hemen herkes yazdıklarına değer verilmediğinin farkındadır; çoğu üretici, yazıp çizdiklerini geçim sıkıntısıyla yapılan iş olarak anmakta, sanat ve entelektüelizmi kendileri dışında birilerine bırakmaktadır. Popüler edebiyat, özellikle serüven külliyatı (küçümsenmesi hasebiyle) “kendinden utanan türleri” içermektedir. Yine bu nedenle çoğu üretici, bu utancı, mevcut ideolojinin hararetli bir savunucusu olarak kapatmaya çalışır. Hemen her üretici, vatanseverlik vurgusu yapmakta, gençlere örnek olacak, neredeyse pedagojik (tarihi sevdirmek, ülkenin önemli sorunlarını popüler bir dille anlatmak, gerçekleri göstermek, tüm bunları yaparken de toplum değerlerini belirginleştirmek gibi) nitelikleri olan hikâyeler anlattıklarını iddia etmektedirler. Oysa sonuçta anlattıkları tipik bir aksiyon hikâyesidir, kahramanın başardıkları (düşmanlarına ve kadınlara karşı üstünlüğü) çok daha önemlidir. Bir başka ifadeyle aksiyon ve erotizm, militer, ırkçı ya da milliyetçi vurgulardan çok daha baskındır.

Serüven külliyatı ile militarizm ilişkisine dair genel bir kanıdan söz etmek gerekiyor: “Serüven külliyatı, içeriği ve anlatım biçimi nedeniyle militarist görüş ve eğilimlerden beslenmektedir veya serüven külliyatı, militarizmin toplumda yaygınlaşmasına katkıda bulunmaktadır” denir. Son kertede söylenenler doğrudur, ancak, yukarıda değindiğim, aksiyon ve erotizmin, militarizm ile kıyaslandığında daha baskın olmasının üzerinde durulması gerektiğini, böylesi yargılarda bunun çok da hatıra gelmediğini düşünüyorum.

Serüven külliyatında kahramanların sosyal hayata uyum sağlayamaması, emir altına girememesi, otoriteyle didişmesi, bürokrasiyi ve politikacıları sevmemesi mutlaka vurgulanır. “Tek başına ordu” olmaları, disiplinle-hiyerarşiyle uzlaşamamaları kahramanlığın ön şartlarındandır. Bir kadına âşık olabilir (kadın muhtemelen ölecektir), bir orduya ya da lidere bağlanabilecektir (mutlaka anlaşmazlığa düşecektir) ama hepsi geçici birlikteliklerdir. Popüler anlatılar oldukları için düşmanlar değişebilmekte, milliyetçi ve militarist vurgular azalıp çoğalabilmektedir. Kötülerin hangi ırktan ya da siyasi görüşten olduğu, aktüelle ilişkilidir; bu, hikâyeyi gündelik olana yaklaştırırken gerçeklik vehmini güçlendirir, anlatıya farklı bir derinlik katar. Kahramanlar böylelikle yurt ve dünya politikası hakkında konuşarak çoğunlukla milliyetçi cevaplar verirler. Çünkü saldırgan olan kötüler bu konularla ilgili klişe iddialarda bulunmaktadırlar. Serüven külliyatıyla ilgili siyasi eleştirilere genellikle bu diyaloglar temel oluşturur. İlginçtir,  şiddet dolu ve müstehcen bulunduklarında üreticileri aynı diyalogları kendilerini savunmak (ne kadar vatansever ve pedagojik olduklarını göstermek) ve ciddiye alınmak için hatırlatırlar. Bu serüvenler sayıca azdır, zira kahramanların bu denli ciddi konuşma yapmaları beklenmez, onlar olayları genellikle eylemleriyle sonuçlandırırlar. Ciddi konuşmalar yaşlılar, uzmanlar, bilim adamları ya da politikacılara bırakılmıştır. Kahramanlar bir çocuk sabırsızlığıyla konuşmanın bitmesini bekler ya da “anlayabileceğimiz biçimde basitleştirir misiniz?” derler.

Kahramanlığın önemli bir karakteristiği daha var ki serüven külliyatının militarizm ile olan mesafesini ortaya çıkarıyor: Bireycilikleri. Senaryolar her türlü hiyerarşiyi ve grupları çözerek bireylerine ayrıştırmakta, teke tek kalma imkânı üretecek biçimde gelişmektedir. Kahramanlar eğer askerse, üstleriyle araları kötüdür, istifanın eşiğindedirler; değillerse, asker olmaya genellikle yanaşmazlar; hiyerarşi ve disiplin ile ilgili sorunları vardır. Serüven külliyatı, sivil ve askeri bürokrasiye bütünüyle muhaliftir. Bürokrasinin her türlü biçimi kötüleri üretmektedir; başta rüşvet, şantaj, tehdit, adam kayırmak türü çıkar ilişkileri bütün sistemi ele geçirmektedir. Bu noktadan bakıldığında ordu hiyerarşisinin ve disiplinin reddine yönelik en popüler metinler serüven edebiyatından çıkmaktadır bile denebilir. Üstelik bu mesaj, o denli sık tekrarlanmaktadır ki yaygınlaştırıcı bir etkisi olduğu iddia edilebilir. Madem, kahramanların ne söyleyip nasıl yaptığı siyaseten dikkate alınıyor ve serüven edebiyatı anlamlandırılırken önemli bir kıstas olarak kullanılıyor; otorite, hiyerarşi ve disiplin karşıtı tutumların da o ölçüde hatırlanması gerekiyor sanki… Aynı metinlerden militarist olduğu kadar anti-militarist yönler de çıkartılabileceğini düşünüyorum. Serüven külliyatı eleştirileri genellikle “edebiyat” kıstaslarıyla kuruluyor, toplumdaki tüketilme/kullanılma biçimlerinin farklılığı göz ardı ediliyor. Ayrıca kafa karıştırıcı bulunuyor olmalı ki popüler kültür ürünlerinin çelişkili içerikleri olduğu -bir tarafından tutmayı tercih ederek- kolayca göz ardı ediliyor. 

[2006 yılında yazmışım.]
Related Posts with Thumbnails