portre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
portre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Eylül 09, 2022

Medyanın Palavra Cümleleri Bunlar...


Umberto Eco yaşadığımız dönemin en ilgi çekici entelektüellerinden biri. Son derece zeki, donanımlı, eğlenceli, sadece siyaset felsefesi ve sosyolojiye değil popüler kültüre de vakıf olan başka biri. Bu denli yoğun ve hızla değişen bir gündemde söz söylemek, sözünü dinletebilmek, etki yaratabilmek hiç kolay değil. Hem popüler olacaksın hem de derinlikli önerilerde bulunacaksın. Entelektüeller en az onun kadar okumak, yazmak ve eylemek zorundalar artık.

Eco'yu Türkçedeki ilk kitabı olan, 1985'te çıkan, Gülün Adı romanından beri tanıyoruz, neşeli ve iştahlı bir yazar oldu hep. Bütün eserlerini incelerseniz görülebiliyor: kolay anlaşılamayan koyu akademik kitapları da var, saçmalamayın diyen yüzlerce gazete yazısı da. Ve sanki her kitabında, hiç karamsar olmadı, okurken iki paragraf aşağıda fıkra anlatacak gibi durabiliyordu. Karamsarlıktan ziyade toplum ya da insanlar neden karamsarlaştılar diye sormayı tercih etti. Savaş çığlıkları atmadı, karşısındakini saldırganlıkla suçlayan saldırganlıkları olmadı. Metaforlarla konuşmadı, her defasında açıklamaya çalıştı. Bana hep yaşlı bir adam olan yazarlardan biri gibi gelir, bu bilmenin ve sakinliğinin sonucu. Şahane romanlar yazdı, meselelerini şahsileştirmedi, kolay kolay kimselere salak da demedi, demeye getirdi. Kendini tanrı katında saymadı. Eco'nun konuşkanlığı ve anlama çabası bazen onu orta sınıfın makbul ve mutedil feylesofu olarak da gösterdi. Bunu pek umursadığını sanmıyorum. Hayatın içinde kalmak istediği için gazete-dergi yazısı yazdığı veya hatiplik yaptığı anlaşılıyor. Bunu politik bir mücadele saydığı, ısrar ettiği, inatla hikayelerini sürdürdüğü çok açık . Gazeteciler günü yaşarlar. Eco ise hafızayı temsil ediyor, bize geçmişi ve kıyaslamayı hatırlatıyor. Eğitim kurumları ve yazılı kültür, teorik olarak okumayı teşvik eder ve eleştirel düşünmeyi öğretir. Pratikteyse bunun karşılığı klişelerdir, ne yazık ki tabu ve ezberdir. Eco zengin bir perspektiften yazıyor: kitaplar, filmler, mitler, dedikodular, hatıralar, kuramcılar...Üstelik gülerek anlatıyor, bazen kızarak da anlatıyor ama hayat o kadar çok bağırmazsam farkedilmeyeceğim diyen insanla dolu ki...O gürültüden olmalı, Eco kızıyormuş gibi gelmiyor okuyana.

Ne anlatıyor peki? Ekseriyetle basit ve dünyevi, sık rastlanır bir kirliliği diline dolayıp bizi satırlarında gezdiriyor. "Bu yazıda" zihin açıcı bir fikir var dedirtiyor okuyana. Gerisi merak edenlere kalmış...Örneğin diyor ki medya, bilim ve teknolojiyi karıştırıyor. Teknoloji bilimin bir uygulaması ve sonucudur ama asla temeli olamaz. Teknoloji size her şeyi hemen verir oysa bilim ağır ilerler. "Üzgünüm" diyor Eco: "günümüzde bilim yalnızca kitle iletişim araçlarının bize sunduğu biçimde, sihirli yanıyla ortaya çıkmaktadır ve bilimden ancak mucizevi bir teknoloji vaad ettiğinde söz edilmektedir." Bilim adamlarının sihirbazlar gibi sunulduğunu hatırlatıyor, nasıl değil ne yaptıklarıyla ilgilenildiğini anlatıyor. Sihirden, yüz elli yıllık bir şiirden, altı yüz yıllık şifreleme tekniklerinden, ilk bilgisayar kullanıcılarından, tarikatlardan, favelalardan, tıptan, tv dizilerinden, bilim kurgu hikayelerinden söz ediyor. Sonra yine aynı fikre dönüyor: "Madam Curie bir akşam evine döndüğünde bir kağıdın üzerindeki lekeyi görür ve radyoaktiviteyi keşfeder, Doktor Fleming dalgın bir şekilde bir küfe bakar ve penisilini bulur, Galileo bir lambanın sallandığını görür ve bir anda herşeyi, dünyanın döndüğünü bile anlar, çektiği efsanevi cefalar aklımıza gelince, dünyanın hangi eğriye göre döndüğünü bulamadığımızı unutuveririz". Medyanın palavra cümleleri bunlar. Geçerken de asıl meselenin dışında duran, bazen kendini kattığı bir yorum ekleyebilir: "Virilio günümüzden hızın egemenliği altında bir çağ olarak söz eder (...) hatta ben hızın insanları hipnotize ettiğini söyleyebilirim (...) hıza o kadar bağımlıyız ki elektronik postamızı açamadığımızda ya da uçak geciktiğinde öfkeleniriz". Eğer teknoloji tartışmalarına aşinaysanız (örnekler hariç) ana fikir size yabancı gelmeyecektir çünkü Eco insanı şaşırtmaz, sakinlikle meselesini özetler, toparlar, kendini katar, önerisini yapar ve yazısını bitirir.

Eco nasıl biri? Bir liberter mi demeliyiz? Onu siyaseten tanımlayan epey görüş var, bazıları öfkeyle ve küçümseyerek yapıyor bunu. Eco da seçim ya da referandum zamanlarında bunu yaptı, kendini anlattı, bir şeyden yana oldu. Bu ittifaklar ve bariz gibi duran tercihlerine karşın bana mevcut durumumuzu, nerden gelip nereye gittiğimizi yorumlayan biriymiş gibi geliyor. Onu bir akıma ya da eyleme dahil etmek de zor, dahil olduğunda eylem ya da akımla onu özdeşleştirmek de. Şöyle diyor: "Bütün biriktirdiğim parayı deniz kenarında küçük bir ev almak için harcarsam, önümdeki sahile insanların gelip gürültü yapmasını ve çöpleriyle birlikte Coca-Cola şişelerini bırakıp gitmelerini engelleme hakkım var mıdır? Bu sorunun yanıtı hayırdır, evimin önünde bir geçiş yeri bırakmak zorundayımdır, çünkü sahilin küçük bir şeridi herkese aittir. Yapabileceğim tek şey çevreyi kirletenleri polise ihbar etmektir." Bunun açıklaması şu: demokrasilerde herkes diğer insanların haklarına zarar vermemek kaydıyla özgürdür. Eco size faşist hukuk demez, yasaların faşistçe nasıl yorumlanıp uygulandığını uzun uzun anlatır, son kertede hukukun üstünlüğüne inanır. İnsanın beş önemli ihtiyacı olduğunu söylüyor, bunu da Aydınlanmaya bağlıyor. Ne de olsa o bir İtalyan, kendini kadim geleneğin parçası ve taşıyıcısı sayıyor. Sıralamış: beslenme, uyku, sevgi (cinsellik ve evcil hayvana olan bağlılık dahil buna), oyun oynamak (bir şeyi sırf zevk duymak için yapmak) ve soru sormak. İlk dört ihtiyaç hayvanlar için de geçerlidir "ama beşincisi yalnızca insanlara özgüdür ve dil kullanımı gerektirir". Eco, her yazısında soru sorar, okuyanları soru sormaya zorlar. Soru soran anlamak isteyendir. Soru soran konuşur ve dinler. Galiba dünyaya bakışını belirleyen en önemli karakteristik insancıllığı. Eco ne anlatıyor diye düşündüğümde kendimce bulduğum cevap ise şu: o bize insan insanın kurdudur (Homo homini lupus) tarihini anlatıyor. Ve galiba bunu yaparken de asıl "insan insana muhtaçtır" demek istiyor. Yengeç Adımlarıyla, çoğunluğu gazete-dergi yazılarından oluşan bir deneme kitabı. Teferruatı ve ironisi bol yazılar bunlar. Ab origine bir rönesans adamının değinmeleri demek daha doğru olur.

Radikal Kitap, 19.10.2012

Cumartesi, Nisan 25, 2009

Aziz Nesin

(…) Nesin, popüler bir yazar olduğundan kaçınılmaz olarak popülisttir: “Halkı bir yazı malzemesi olarak görmekten daha aşağılık ne olabilir! Ben halktan biri olduğum için hep halkın içindeyim, tıpkı balığın ancak suda yaşayabildiği gibi” (Nesin, 1982:1601). Oysa biliyoruz ki halk daima sadakat ve itaat bekler, zafer ister. Bir entelektüelin halkını mutlu etmesi mümkün değildir, yazıp eyledikleri, konuşmaları ve kabullenmedikleriyle keyif kaçırıcıdır. Böylesi bir çelişki içinde Nesin’in muhalifliğini tanımlamak gerekiyor. Uzun yazarlık ömrünün ilk yarısında hakim muhalif eğilimlere yakın durduğu ve pragmatik davrandığı söylenebilir. Örneğin Ellili yıllardaki DP karşıtlığını ancak yurt dışı ödüllerinden sonra alenileştirebilmiştir. Yıllarca İnönü eleştirisi yapmış, onun iktidardan çekilmesini Türkiye için bir umut saymış (Medet, 30.4.1950 vd) buna karşın bir on yıl sonra bu kez Demokratlara yükleyip İnönü’yü cumhuriyet ve tarihle özdeşleştirerek savunmuştur (Akşam, 5.5.1959). Bu noktada, sesini yükselten bir muhalefetten hoşlanan, fedakârlık yüklü her eyleme sempati duyan kişiliğini hatırlamak gerekiyor. Altmışlı yıllardaki toplumsal hareketlilikten ve sokak eylemlerinden mutlaka etkilenmiştir. Yirmi yıl önce Amerikan emperyalizmi karşıtı broşürü nedeniyle hapis cezası aldığı ülkesinde “6.Filo Defol” eylemleri yapılmaktadır. Nesin, bu hareketliliğin yanı başındadır, olmaması da düşünülemez zaten. Atatürkçü olmamasına rağmen Atatürkçü olduğunu düşündüren meydan konuşmaları yapar (Nesin, 1995a:127-132), TİP’e üye olmamasına ve aktif olarak katılmamasına rağmen toplantılarında ön sıralarda bulunur. Türk sosyalizmi iddialarını sonraları hicvedecektir ama iddia sahipleri ile bir arada görünmekten geri durmaz. Uzun yazarlık yaşamında birbirleriyle çelişkili ve hatta ters düşebilecek görüşleri olmuştur. Yukarıda değinmiştik, Aziz Nesin, mizahçı, edebiyatçı ve hatta siyasetçiliğinden önce gazetecidir. Güne uyarlanan sadece öyküleri değil siyasal görüşleri ve kendisidir. Aziz Nesin’i farklı kılan görüşleri değildir, davaya olan adanmışlığıdır, gösterdiği çaba ve göze aldığı risklerdir. Bu sadece hasımlarını değil birlikte yürüdüğü arkadaşlarını da etkilemiştir.(…)

[Dönemler ve Zihniyetler, Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce, 9.Cilt'te yer alan aynı başlıklı yazıdan bölüm]

Fotoğraf: Muammer Yanmaz

Cumartesi, Ocak 03, 2009

Giden Geminin Ardından


Peşinen şunu söylemeliyim: En azından ‘şimdilerde’ Sadi hakkında herhangi bir şey yazabilecek haleti ruhiye içinde hissetmiyordum kendimi. Hayatın trajedi fetişizmi, Sadi’nin medyatikleştirilen ölümü, onun hakkında yapılacak her işi kendi bağlamından başka bir şeye dönüştürecek diye endişeleniyordum. Yakın bir arkadaşı olarak Sadi’nin bu denli ‘konuşma’ ve ‘edebiyattan’ hazzetmeyeceğini bilmek de cabası. Ama ne diyelim; yazarsın, yazmalısın vs sözlerine direnirken onun hakkında yazmak zorunda kaldım.

Sadi ile on yıl kadar önce bir sahafta tanıştık. Lanetlenmiş ‘tür’ kitaplarından birine ikimiz de talip olmuştuk. Ayaküstü yapılan ilk konuşma, derin bir dostluğun başlangıcı oldu. Konuşurken sürekli yaşlandığından-yaşlı bir adam olduğundan söz ediyordu. Onun Pardayanlar serisini okuduğunu hemen fark etmiştim. Yaşlı Pardayan’dan miras aldığı ironik bir cümleyi tekrarlıyordu. Bu türden, üzerinde çalışılmış espri ve jestleri çok severdi. Aslına bakarsanız onu kostüme kahramanlara benzetirdim. Pek değişmeyen kıyafetleri vardı; kumaş pantolon giyer, üzerinde mutlaka sol cebi olan t-shirt ya da gömlekler olurdu. Alameti farikası olmuş, mutlaka parmaklarını şıklatarak açtığı databank’ını o sol cebinde taşırdı. Star Trek’ten Mr. Spock’ı andıran bir kişiliği vardı. Onun şaşırma, irkilme, heyecanlanma, korkma, kızma, üzülme gibi insani tepkilerden uzak ‘mantıklı’ kişiliği, buna inanarak söylüyorum, Sadi’nin hayata karşı duruşunu derinden etkilemişti. Bu tür tepkiler vermek zorunda kaldığı anlarda, sıklıkla kullandığı ‘ilginç’ deyişi, bu etkinin belirgin tezahürlerindendi.

Kesinlikle el şakası yapmazdı, argo konuşmazdı. Anti-politik sayılabilecek kadar ideolojilerden uzak dururdu. Bunu Futuristik romanların genel atmosferlerinde de görebilmek mümkündür: İnsanlık, öyle mantıksız düşüncelere kapılmıştır ki, geleceğini heba etmiştir, v.s. Herhangi biriyle kavgalı olduğunu sanmıyorum, tartıştığını görmedim. Buna rağmen, inatçıydı; yeni bir veriye ulaşmaya, herkesin bakıp da görmediği ya da önem vermediği bir ayrıntıyı bulup çıkarmaya çalışırdı: “Bil bakalım ne öğrendim?” demeye bayılırdı; benzerleriyle oyun mealinde rekabete girmekten; iddialaşmaktan da hoşlanırdı. Dostlarıyla menfaatsiz, maksatsız, para mefhumsuz bir ilişki kurduğundan bu rekabeti olumsuz anlamda okumanın imkânı olmuyordu. Çünkü elindekileri paylaşmaktan çekinmezdi. Kelimenin tam anlamıyla korkunç bir yardımseverdi. Ona borçlu olmayan herhangi bir arkadaşı olduğunu sanmıyorum. İnsanlara çalıştıkları alanlarla ilgili olarak hesapsız, kitapsız ve özellikle habersiz ‘sürpriz’ materyaller bulur getirirdi. Güçlü bir hafızası vardı, tanıştığı birinin ‘neyi aradığını’ mutlaka hatırlar, her yeni karşılaşmada ona bilgiler vermeye çalışırdı.

Bir melekten söz ediyorum sanılabilir, en azından abarttığım… İnanın hayır! Sadi, haftanın bir gününü arkadaşlarının bilgisayarlarını tamir işine ayırırdı. Bir parça Yeşilçam kokacak ama, varsın koksun! Parasız ve menfaatsiz yardım eden, manen narin ve maddeten mahcup biriydi Sadi. Agah Özgüç, Film Sözlüğü’nün indeksini getiren Sadi’nin para istediğini sanmıştı. Nüanslı ve nisaplı tebessüm eden, kedi gibi kokan, hep aynı kıyafetleri giyen, seyrek ama dik saçlı ‘yaşlı adam’ın bir romance kahramanı olduğunu görebilmek ya zaman isterdi ya da maharet.

Sadi’nin ölümünden sonra bir çok arkadaşı-tanışı onun memleket akademisinin cenderesinde ‘kurban’ edildiğini söylediler, hakkının yendiğinden bahsettiler. Takım elbiseler, kravatlar, mesailer, hiyerarşilerden dem vurdular: Hem ayrıldığı Fen Fakültesi’ne hem de bir türlü onu kadrolarına katamayan İletişim Fakültelerine kızdılar. Duygusallıkla abartıldığı açık olan yorumlardı bunlar: Sadi, hiyerarşinin ya da kurumların istediği gibi değil, kendi istediği ve düzenlediği biçimde çalışmak istiyordu. Tam zamanlı/mesaili bir çalışma biçimini, sürekli bir üretim tahayyülünü arzulamıyordu. Hiçbir zaman maddi sıkıntısı olmadı. Evinde olmayı, kitaplar okumayı, filmler seyredip onları arşivlemeyi, kütüphanelere gidip istediği konularda araştırmalar yapmayı, yeni diller öğrenmeyi, arkadaşlarına zaman ayırmayı istiyordu aslında. Ha, bu arada, bir kitaba dönüştürecek kadar sebat gösterdiği film müziği alanında üniversitelerde yarı zamanlı dersler vermeyi de istemiyor değildi elbet. Sadi’nin bir disiplin arayışı vardı, haftalık programlar yapar, hangi gün, nerede, ne yapacağına dair ayrıntılı bir tasarı hazırlardı. Ama bu programlar ve saatler bir iki istisna dışında genellikle açık uçluydu. Bir araştırmacı için vakit kaybı sayılabilecek kadar çok insan vardı hayatında. Randevuları çoğaltan, programları uzatan, kimi zaman çalışma vakitlerini azaltan bir hayattı bu. Sadi, üniversiteden ayrıldıktan sonra hem bu vakit sorunu, hem de o çokluk sorununu çözme imkanına ulaşmıştı. Artık çok vakti vardı!

Geniş ilgi alanlarının olmasının bir nedeni de sürekliliğinin olmayışıydı. Bu kadar bilgi ve güçlü merak duygusuna rağmen bunları yazıya dönüştüremiyor ya da yazdıklarını tamamlayamıyordu. Sürekli, bakılması gereken yeni ayrıntılar, bilinmedik kitaplar olduğunu düşünüyordu. Bu durum sadece mükemmeliyetçilikle açıklanamaz, önemli bir ‘eksik kalma’ endişesidir ki, daha çok fen bilimlerini ilgilendiren bir tam’lık fantezisidir. Son beş yıl içerisinde çok yazmasının tek nedeni Geceyarısı Sineması ve Kaya Özkaracalar’dır. Onu yazı yazmaya ve yazdığı yazıları bitirmeye zorlayan otoriter bir editörü olmasaydı, Sadi sanıyorum ki, bir koleksiyoncu olarak anılacak, handiyse sahaflarda konuşulan mesellerden birine dönüşecekti.

Sadi, kıvrak cümlelerle metnini akıtan yazarlardan değildi. Özellikle enformatik olmaya özen gösterirdi. Metniyle ilgili sorular sorar, yazarken öncelikle o soruları cevaplandırırdı. Düz anlamıyla akademik değildi, yılların oluşturduğu bir birikimden damıtarak yazdığı için kaynaklarını mot a mot aktarmazdı. Ancak o metni bilerek ve doğrudan tahayyülünü kullanarak yazardı. Zor yazdığı kadar zor beğenirdi. Ölümünden sonra bizlerden gizlediği yüzlerce sayfa tamamlanmamış (ve muhtemelen beğenilmemiş) yazı, öykü, roman, makale, çeviri ve bir film müziği kitabı çıktı ortaya.

Sadi, popüler sanatların, çizgi roman, bilim kurgu, fantastik ve korku türlerinin önemli bir arşivcisiydi. Yapacak ve anlatacak çok şeyi olan bu güçlü kaynak artık yok! Bu yokluğu, hayatının her anında hisseden bir arkadaşı olarak değil memleket yazını adına hayıflanarak yazıyor, üzülüyorum.

[2003 yılında, Temmuz ayında aramızdan ayrılan arkadaşım Sadi Konuralp için o tarihlerde çıkan Altyazı dergisinde yayınlanan bir yazım]

Perşembe, Haziran 29, 2006

Dört Psikolojik Etki

Aziz Nesin'in Altmışlı yılların sonunda yazdığı bir gazete yazısında rastlamıştım. Bunu muhtemelen kitaplarına almıştır, ama ben rastlamadım. Nesin, Nazım Hikmet'in etkileyen dört psikolojik unsurdan söz ediyor. Sıraladığı unsurlara bakarken ister istemez ne kadar kendini anlatıyor diye düşünüyorsunuz.

Aziz Nesin'e göre Nâzım Hikmet'in hayatını etkileyen- belirleyen "dört psikolojik duygu" kısaca şunlar:

1 - Sonsuz fedakârlık duygusu, başkaları uğruna kendini yok etme isteği.
2- Bir bayrak olma, bayrak insan olma tutkusu.
3- Sürekli olarak baş kaldırma, geriliğe ve tutuculuğa isyan ve eski kuralları yıkma duygusu.
4 - Yalnız kalamayışı, yalnız kalma korkusu.
[Portre Avni Arbaş'ın çizimi]

Perşembe, Haziran 08, 2006

Hasan Kaçan'ı yakalamak!

Hasan Kaçan, Ekmek Teknesi'nde Heredot Cevdet tiplemesini canlandırıyor. Alıştık artık doğrusu. Meramının hutbeleşmesi için kalabalığa ihtiyaç duyan; her konuşmasında akideler, tahliller, izahlar, vesikalar ve hatta rakamlar sıralayan, yarı-meczup bir adamı konuşturuyor. Dizinin tanıtımında sözü edilen, 'Alaturka' ile hemhal olmuş bir tür meddahlık yapıyor. TRT'nin uzun yıllar Ramazan nostaljisi diye ehlileştirerek sunduğu cemaat eğlencesine; bedenlerin tandırla ısındığı, ruhların Battal Gazi meselleriyle doyduğu devirlerin Kavuklu geleneğine yaklaşmaya çalışıyor.

Hasan Kaçan, bunu ilk kez denemiyor. Gırgır'da Oğuz Aral'ın yanında mahalle kültürünü (sokağı ve zamanı) mizaha taşıyan bir gelenekte serpilmişti. Hazırladığı Eşek Herif bantında, arsada top koşturan çocuklar, çamaşır asılı balkonlar vardı; vurdulu-kırdılı filmleri, maçları, tombul kadınları ve hükümeti konuşan bir mahalleyi anlatıyordu.

Bir röportajında, "Kasımpaşa'da otursaydım ülkücü olacaktım. Dolapdere'de büyüdüm solcu oldum" diye özetlemiş kendini. Politik tercihini oturduğu mahalle belirlemiş mi bilinmez, ama sol eğilimli eserlerini Gırgır'dan Mikrop'a varıncaya kadar mizah dergilerinde verdi. O günlerden, geçmişten bahsederken, ustası Oğuz Aral, 'siyah-beyaz' keskinliğinde, sırasıyla önce 'sömürendi', sonraları 'hakkı ödenmemiş biri' oldu Kaçan'ın konuşmalarında.

Mizah yasaktan beslenir
'90'lı yıllarda Aral'dan koparak yayınladıkları dergi, tiraj kaybedip düşmeye başladığında, Müslümanca bir hayatı arzuladığını beyan etti âleme. Tercihini bayrak gibi dalgalandırma gereği duyması sadece siyasi değil, edebi bir çıkıştı. Heredot Cevdet'in kalabalığı arzulayan manzumesiydi. Dünyasını, Yeni Şafak Gazetesi'ne taşırken, geleneksel mizahtan yüksek sesle söz etmeye başladı. Mizahın yasak edilenden, cinsellik ve argodan beslendiğini özellikle unutuverdi. Sakal gene o sakal, ifade gene aynı ifade, mahalle gene aynı mahalleydi, ama Hasan Kaçan siyasi İslama yakınlaşmıştı. Ağzının içi mücevher doluymuş da, dudaklarını kımıldatırsa zayiat olacakmış gibi vakur duran, sürekli 'gelenek' diyen biri olup çıkmıştı. Eşek Herif'ten, "Teyzenin donunu gördüm!" diyen hınzırlıklar çıkartılmıştı. Ustura'da, "Kadınların göğüslerini niye belirgin çiziyorsun" diye sitem eden okuyucu mektupları yayımlanıyordu. Müslümanlar neden mizah dergisi okumuyor diye hayıflanıyor; edepsiz saymaya karar verdiği LeMan'la didişirken, dahil olduğu dünyanın fazlasını, ağdasını, mübalağasını hicvedemiyordu. Dergisi Ustura kapandı, Kanal 7'deki fıkracılığı, manidar sükut ve tumturaklı gülücüklerle geçip gitti.

Camide 'gülmece'!
"Siyasal İslam başka, İslam başkaymış anladım" dediğinde, yeni bir manzumeye çoktan başlamıştı. Çünkü "Emekli olacaktım" dediği anda (çizdiği hikâyelerdeki gibi "tam o sırada!"), Ekmek Teknesi'yle, Osman Sınav ekibiyle karşılaşmıştı. "En az Oğuz Aral kadar büyük ve yeni bir yol açtı bana bu ekip" demekten geri durmuyor artık. Şehirli, hasseten İstanbullu mizahını anlayan, ortodoks olmayan, rakıyla Ramazan'ı aynı perdede oynatan bir üsluba dahil oldu.

Televizyonlarda, Ekmek Teknesi'nde olduğu kadar dini ritüellerin mizahı yapılmadı. Oruç yemekten, camide gülmekten, namazı bozmaktan bahsediliyor. Heredot'un nutukları, nefs mücadelesinden ve irşad yolundan kıssadan hisseler içeriyor. Eşek Herif'te 'çizilemez olan' etine dolgun kadınlar, Ekmek Teknesi'nde neşeli bir müzikle sunuluyor. Oğuz Aral'ın Gırgır'da yayınlamayacağı menkıbelerse Hasan Kaçan'ın akşam hutbelerindeler artık... Ekmek Teknesi, ne Kasımpaşalı ne de Dolapdereli olan bir mahallede geçiyor, Hasan Kaçan'la birlikte 'prime time'da yaşıyor.

9/5/2004 Milliyet Popüler Kültür

link

Çarşamba, Haziran 07, 2006

Masalını Yitiren Pamuk Prenses

Hülya Avşar 2004 yılında gazetelere en çok haber olan magazin yıldızıydı, ama tuhaftır televizyon şovu düşük izlenme oranına sahip olduğundan yayından kaldırıldı. Aslına bakılırsa, Hülya Avşar’ın dâhil olduğu hiçbir proje eskisi kadar başarılı değil artık! İş yapmıyor demeye dilimiz varmıyor ama birer birer unutulmalarına bakılırsa, eh yalan da sayılmaz hani. Bu kadar konuşulmasına rağmen nasıl oluyor da “iş yapmıyor”? İlginç. Yüzünü eskitti diyenler de oluyor; hırçınlığı onu itici kılıyor diyenler de; artık Hülya ilginç gelmiyor halka diye geçiştirenler de..

Hülya Avşar’ın dergisi, Hülya Magazin, malumunuz, ay üssü Alfa’da yaşayan mutlu azınlığa hitap eden dergilerden. O derginin ilk sayısına -artık nasıl oluyorsa?- gönderilen bir okur mektubunda “Türk kadını rüyasının hayata geçirilmiş hali” denmişti kendisi için. Saptama bir bakıma doğru, Hülya Avşar medyanın pek sevdiği “ideal yaşam” ve “ideal kadın” imajı doğrultusunda, milyonlarca kadının sahip olmak isteyeceği her şeye sahip. Güzellik desen güzellik, para desen para, şöhret desen şöhret… Ti! Ama son zamanlarda ne olduysa, şöhret de para da güzellik de eskisi kadar “kâr” etmemeye başladı.

“Şen dul”un önlenemez yükselişi
Ayvalık’tan çıkıp hayata meydan okuyan Hülya’nın en büyük silahı başlangıçta elbette güzelliğiydi, sonra cesaretli olduğu da anlaşıldı. Dul olduğu için diskalifiye edileceğini bile bile güzellik yarışmasına girmişti. Talih kapısının bu kadarcık aralanması bile ona yetti. Şov dünyasında yapılabilecek her şeyi yaptı: Fotoroman, film, albüm, tiyatro, gazete yazarlığı, televizyon programı...

Sonra gördük ki bunlar da yetmedi, politikaya, sanata bulaştı. Kurnaz ama çok zeki olduğunu söylemek için yeterince delil yok elimizde. Polemikçi, bu yüzden sanat camiasında pek fazla dostu yok, bu anlaşılıyor. Hakkını teslim etmek gerekir ki, hedeflediğinden bile fazlasını elde etmek başarıysa, çok başarılı. Yetenekli olduğu alanlar da var. Mesela iyi bir sinema oyuncusu (eh, bu da tartışılır diyenler çıkacaktır, en azından oyuncuydu diyerek anlaşalım).

Avşar’ı ilginç kılan asıl şey, iştahı. Yetinmek onun doğasına aykırı. Belki de gıdası, küçümseneceğini, hatta saldırıya uğrayacağını bildiği halde kapasitesinin, yeteneğinin sınırlarını zorlamak.

Ünlenmeye başladığı yıllardan beri hayatına giren erkekleri hep şöhreti ve parası olanlar arasından seçti. Hepsinde ortak olan bir başka özellik pek de yakışıklı olmamaları (Tartışmak isteyenler için bir kaçını sıralayalım: Magazin alemindeki isimleriyle İbo, Tanju, Kaya…). Avşar, çarpıcı güzelliğini onlara adeta bir armağan gibi sunarken karşılığında tutkulu birer aşık ve parıltılı bir sosyal hayat elde etti. Elde ettiklerini akıllıca kullandığından, kısa süre sonra Hülya’nın yanında dolaşanlar meşhur olmaya başladı. Adına şarkılar yazan İbo’ya da, uğruna kariyerini ve huzurunu gözünü kırpmadan harcayan Tanju’ya da ihtiyacı kalmadı. Şöhretinin olgunluk döneminde, bir dargın bir barışık ilişki sürdürdüğü Kaya Çilingiroğlu’yla evleniverdi. Hoş, hamile olduğu için acelesi de vardı. Acelesi, başından beri dışında kaldığı ahlâki standartlar çemberinin sınırları dahiline girmek içindi. Çocuğunun soyadı belli olmalıydı vs...

Fettanlıktan mağdurluğa…
Tam sular durulduğunda (soap-operalar da öyle değil midir?) Kaya, gençlik günlerinin alışkanlıklarına geri dönerek sağda solda “ne idüğü belirsiz” kadınlarla görülmeye ve magazin dergilerinin “hep doğruları yazan” acar muhabirlerine yem olmaya başladı. Hülya, hayatla oyunculuğun karıştığı yeni bir sahneyi yaşıyordu. Yuvasını kurtarmak adına ihanetlere göz yuman bir anne olmuştu. Bu ihanetler ev hanımlarını dehşete düşürecek kadar sarsıcıydı: “Hülya gibi bir kadının da üstüne gül koklanıyorsa...”

Hülya ile Kaya tefrikası pek konuşuldu zamanında. Hülya gibi, Sibel gibi, Gülben gibi güzel, hırslı ve şöhretli kadınlar erkekleri korkutan birer saatli bomba gibiler aslında. Erkekler onların yanında ancak belli bir süre kalabiliyorlar. Bu gibi kadınların hayatlarını adadıkları hayallerini gerçekleştirmelerinin bedeli, mutlak bir yalnızlık. Hülya bunun farkında. “Erkekler tekeşli olamaz” diyerek, “aldatılmış kadın” olmanın “hüznünü ve utancını” hemcinsleriyle paylaşarak azaltmaya çabalamıştı bir röportajında. Ama bu “hüznü ve utancı” bir zamanlar Tanju’nun karısı Aysu’nun yaşamış olduğunu unutuvermişti. Mutlu bir yuvanın dişi kuşu misali şakırken, yakın geçmişinin kaçmalı/kovalamalı (bol tutkulu, renkli, tam tekmil) gönül maceralarını yok sayıyordu. Toplumun medyatik hafızası nisyan ile malul olduğundan, o gün fettan Hülya’ya karşı, mağdur Aysu’nun yanında yer alanlar, bugün gelgeç ilişkilerin kahramanı manken kızlara karşı, Zehra’nın annesi Hülya’nın yanında yer alabiliyorlar.

İnzivaya sığmayan tutkulu kişilik
Skandallar dünyasının kuralıdır: Mevcut değer yargılarını zorlayarak, kamuoyunun gündeminde sadece belli bir süre kalınabilir. Bunu keşfedenler hemen toparlanırlar, yapamadıkları takdirde, toplumsal cinnetin kurbanı olurlar. Kendileriyle eşit koşullarda yarışa girip, “ahlâka mugayir” davranışlarını sürdürmekte ısrarcı olduklarından dolayı diskalifiye edilen meslektaşlarının akıbetini paylaşacaklarının farkına varmışladır. Yaptıkları “hata”ları bir sonraki örnek davranışlarıyla (evlenmek, çocuk sahibi olmak, okul yaptırmak, devlet sanatçısı seçilmek vs…) telafi edenler, toplumsal cinnet eşiğini de aşarlar.

Hülya Avşar, çabuk toparlananlardan. Artık toplumsal konumu ve kariyeri itibarıyla öyle bir noktada ki, yaptığı “ufak tefek” hatalar onun tahtını sarsamaz. Ama bir başka nokta daha var ki, önemli; son kırk yılın hakkında en çok yazı yazılmış, konuşulmuş yıldızı olan Türkan Şoray, uzun yıllarını inzivada geçirmişti. Belki yüzünü masalsılaştıran, nostaljiyle övülen bir hale sokan da bu inzivasıydı. Hülya, kişiliği gereği bunu yapamıyor; epey bir zamandır sürekli başarısız filmler, programlar, dizilerle anılıyor, ama bir türlü “müthiş bir dönüş yapacağım” tutkusundan vazgeçemiyor. Evine çağırdığı gazetecilere yine birilerini şikâyet ediyor, polemikler yaratıyor. En son, yine entelektüellerden şikâyetçi oldu, ama bir türlü asıl istediğini başaramıyor.

Şimdi televizyonda yeni bir komedide oynuyor (çabucak bitecek bir iş daha), aldatılan ve terk edilen çirkin bir kadını canlandırıyor, estetik ameliyatla birdenbire güzelleşecek, kadının fendi erkeği yendi (vay ki vay!) konumuna geçecek, daha ilk bölümden anlaşılan bu. Dizide Yeşilçam’ın Küçük Hanımefendi klişesi nahif bir mizahla harmanlanarak sunulmuş. Hülya Avşar yerine daha genç yüzlü biri, terk eden koca rolünde Cihan Ünal yerine bir komedyen oynasaydı, çocuklar bu diziyi belki sevebilirlerdi…

Çocuklar demişken, hatırlayanlar olacaktır, Yeşilçam’ın bir Pamuk Prenses filmi ve orada da kötü kalpli bir cadı vardır. Hülya Avşar’ın dizideki çirkin hali aynen ona benziyor. Sonra ameliyatla Pamuk Prenses oluyor! Artık kader mi tesadüf mü desek bilemiyorum, ne kadar da Hülya Avşar’ın bugününü anlatan bir ameliyat arzusu!..

[2005 yılında Picus'un Panzehir ilavesine yazılmıştı bu yazı. Haliyle aktüel bir yazıydı. Hülya Avşar gibi isimlerin hayatları yıldan yıla çok değişiyor. Yazıda Avşar'ın oynadığı dizinin kısa sürede yayından kalkacağını öngörmüştüm. Star o dönem Uzan Grubunun elinden alınarak devletin kontrolüne girdi. Dizinin ömrünü uzatan bir devamlılık hasıl oldu ister istemez. Falan filan işte...Bir magazin yazısını takdimimdir]


Related Posts with Thumbnails