Sahafiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sahafiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Ağustos 21, 2026

Tuhaf Kitaplar (3)

49 Saat Graf Zeppelin ile Havada, Yunus Nadi’nin Zeplin’le yaptığı seyahati anlatan bir gazetecilik kitabı. Dönemine göre iyi kâğıda basılmış, bol fotoğraflı, özenli bir yayın. Kitap olarak bugün dahi az bulunuyor.

Yunus Nadi, 6 Ekim ile 1 Kasım 1929 arasında geçen Almanya’da yapılan bir Zeplin seyahatine katılarak yaşadıklarını günlük gibi yazmış, bölümler sahibi olduğu ve çok satan gazetesi Cumhuriyet’te tefrika edilmiş. Modern gazeteciliğin imkânları da kullanılmış, yazılar gazeteye telgrafla gönderilmiş filan… Sonra bunlar kitaplaştırılmış.

Zeplinler o yıllarda büyük merak uyandırıyor, geleceği sembolize ediyorlar. Popüler kültürde yaklaşmakta olduğu düşünülen yeni bir dünya savaşının göklerde yaşanacağına dair güçlü bir tahayyül var. Uçaklar, Zeplinler, hava savaşları… Gelecek biraz yukarıda aranıyor.

Yunus Nadi’nin seyahati de yalnızca turistik bir meraktan ibaret görünmüyor. Gazi Paşa’nın “İstikbal göklerdedir” sözüyle özetlenen havacılık ve modernleşme fikriyle bu yolculuk arasında açık bir zihinsel yakınlık var. Kitabın sonradan Gazi’ye takdim edilmiş olması da bu çerçeveyi kuvvetlendiriyor.

Zaten Yunus Nadi’nin hava seyahatlerine ilgisi bununla sınırlı değil. Kitaba Kayseri-Ankara-İstanbul arasında yaptığı uçak yolculuğunu anlatan yazılarını da dahil etmiş. Belli ki gökyüzüne yalnızca yolcu olarak bakmıyor, orada yeni Türkiye’nin geleceğine dair bir gösteri alanı da görüyor.

Zeplin seyahatinde Yunus Nadi’nin yanında, Almanlarla yakın ilişkileri bulunan işadamı Habib Edip (Törehan) var. Ticari bir hesap olabilir, zira Habib Edip Bey, sonraki yıllarda özellikle Almanya’yla yaptığı ticaret ve Nazilerle ilişkileri nedeniyle çok tartışılmış bir isim.

Burada ister istemez başka bir hat açılıyor. Mesele yalnız Türk-Alman sempatisi veya teknoloji hayranlığı olmayabilir, ticaret de bu hikâyenin bir yerinde duruyor. Yunus Nadi’nin de yalnızca gazeteci olmadığını, devletle iş yapan, ticari faaliyetleri bulunan ve alım satımla ilgili kimi siyasi tartışmalara adı karışmış bir kişi olduğunu hatırlamak gerekiyor.

Kitapta enikonu millî refleksler okuyoruz, ama böyle hikâyelerde parayı da izlemekte fayda var.

Zeplin seferlerinin Almanya’dan İstanbul’a kadar uzanmaması, daha doğrusu böyle bir hattın tasarlanmamış olması, hem Nadi’yi hem Habib Edip’i üzüyor. Türkiye’nin bu yeni ulaşım ağının dışında kalmasını istemedikleri anlaşılıyor. Zeplin seferlerinin Türkiye’ye uzatılması konusunda Almanlarla temas kurulmuş olması ihtimal dahilinde, fakat elimizde bunu  gösteren açık bir belge yok.

Neticede Alman Zeplin’ine binmiş iki Türk yolcu olarak manzarayı seyredip dönüyorlar.

Yunus Nadi kitap boyunca Alman hayranlığını da pek gizlemiyor. Türklerle Almanları boyun eğmezlik başta olmak üzere çeşitli bakımlardan birbirine benzetiyor ve sonunda işi hayli ileri götürüyor: “…ne olursa olsun, asla yıkılmayacak, ebediyete namzet büyük milletlerdir: İşte Alman milleti ve işte Türk milleti!”

1929 için ilginç bir cümle. Birinci Dünya Savaşı’nın üzerinden henüz on bir yıl geçmiş. Almanya yenilmiş, imparatorluk çökmüş, Türkiye ise başka bir rejim altında kendisini yeniden kurmaya çalışıyor. Yunus Nadi iki ülkeyi mağlubiyet, direnç ve yeniden doğuş fikri üzerinden birbirine yaklaştırıyor.

Ama kitapta beni asıl ilgilendiren Zeplin’den çok Yunus Nadi’nin Zeplin’i nasıl kullandığı.

Yunus Nadi yalnızca Zeplin’e binmiyor, Zeplin’e binmiş Yunus Nadi’yi de anlatıyor.

Teknoloji büyüsünü, milliyetçiliği, Alman hayranlığını ve yeni Türkiye’nin gelecek tahayyülünü kendi gazetecilik şahsiyetinin etrafında bir araya getiriyor. Yolculuk böylece sıradan bir seyahat olmaktan çıkıp bir itibar gösterisine dönüşüyor.

Bir kıta keşfetmiş gibi anlatılan bu seyahatin bugün bana ilginç gelmesinin nedeni de bu.

Yunus Nadi, ne kadar övünsem az demiş olmalı ki kitabın kapağına kendi fotoğrafını da koydurmuş. Zeplin yukarıda, Yunus Nadi kapakta. Modern gazetecilik bazen tam olarak budur.

Salı, Ağustos 11, 2026

Tuhaf Kitaplar (5): Şehvetin Cerrahisi

Selami Münir Yurdatap’ın 1946 tarihli Şehvet Geceleri’ni bir merhumun terekesinden çıkmış erotik romanlar arasında buldum. Pulp romanın neredeyse bütün klasik zaaflarını taşıyor: karakterler durmadan çoğalıyor, sayfalar boyunca hazırlanan olaylar iki paragrafta buharlaşıyor, yazar okuru şaşırtmaya çalışırken hikâyenin ucunu sık sık kaçırıyor. Büyük ihtimalle gazetede tefrika edilmiş olmalı; her bölüm sanki bir önceki gün yazılanlar unutularak kaleme alınmış hissi veriyor.

Roman iki katmanlı ilerliyor. Bir yanda genç işadamı Şadan’ın “bugünde” geçen hikâyesi, öte yanda tesadüfen eline geçen bir günlük. Asıl ilginç olan da bu günlük. Genç bir kadın, ilk cinsel deneyimlerini ve giderek başka kadınlara duyduğu arzuyu son derece açık bir dille anlatıyor. 1946 için şaşırtıcı bir cesaret örneği. Bildiğim kadarıyla kitap hakkında herhangi bir dava da açılmamış.

Benim dikkatimi çeken ise günlüğün kahramanı değil, onun çevresindeki yan karakterlerden biri oldu: Süzan. Romanın bir yerinde Şadan’ın arkadaşları, sıradan bir sohbet havasında Süzan’ın altı ay önce Cerrahpaşa’da ameliyat olduğunu, artık “Süleyman” adını kullandığını anlatıyorlar. Üstelik bunu bir trajedi ya da skandal gibi değil, neredeyse hayranlıkla aktarıyorlar: “Öyle gösterişli bir delikanlı oldu ki görme.”

Bugünden bakınca bu, tuhaf bir anlatı çözümü gibi görünüyor. Kadınlardan hoşlanan bir kadın karakter, romanın ortasında cerrahi bir müdahaleyle erkeğe dönüştürülüyor. Bunun gerçekten tıbbi bir olasılığa dayanıp dayanmadığından çok, anlatıdaki işlevi önemli. Yazar ya döneminin ahlak anlayışı içinde “sakıncalı” görülebilecek bir ilişkiyi anlatılabilir kılmak için bedeni değiştirmeyi seçiyor ya da bunu bilinçli bir sansür önlemi olarak kullanıyor. İki kadın arasındaki ilişki, taraflardan biri erkek ilan edildiği anda ahlaki bakımdan daha güvenli bir zemine taşınmış oluyor.

Her iki ihtimalde de değişen şey arzu değil, onun toplumsal tercümesi. Günlük bölümünde bir kadının başka bir kadına duyduğu istek rahatlıkla yazılabiliyor; ama bu arzunun taraflarından biri kalıcı olarak “erkek” olduğunda aynı ilişki heteroseksüel bir çerçeveye oturuyor ve anlatılması kolaylaşıyor. Şehvet değişmiyor, yalnızca adı değişiyor.

Tam bu noktada bana hep ilginç gelen bir örtüşme var. Ahlakçının şehveti ile şehvetlinin ahlakçılığı çoğu zaman aynı noktada buluşuyor. Şehvet Geceleri bir yandan dönemine göre şaşırtıcı ölçüde cüretkâr; öte yandan bu cüreti sonuna kadar taşıyamadığı yerde en muhafazakâr çözüme başvuruyor. Bunun sansür korkusundan mı, yazarın kendi ahlaki sınırlarından mı kaynaklandığını kesin olarak söylemek zor.

Romanın genelindeki dağınıklık (karakterlerin kaybolup yeniden belirmesi, günlüğün ikinci defterle aniden yön değiştirmesi, Şadan’ın günlüğün yazarının kendi karısı olduğunu öğrenince neredeyse ölmesi) tipik pulp zaafları olarak görülebilir. Ama Süzan/Süleyman meselesi bunlardan biri değil. Tam tersine, anlatının en bilinçli hamlelerinden biri gibi duruyor. Yazar burada dikkatsiz davranmıyor, tam da çözmesi gerektiğini düşündüğü noktada, meseleyi ameliyatla çözüyor.

Bu yüzden Şehvet Geceleri yalnızca ortalama bir pulp roman örneği değil. Aynı zamanda 1946 Türkiye’sinde arzunun hangi koşullarda anlatılabilir sayıldığını gösteren küçük ama öğretici bir belge. Arzu yasak değildir, yeter ki bedenler ve kimlikler onu ahlaken kabul edilebilir bir biçime tercüme edebilsin. Şehvet değişmez, yalnızca adı değiştirilir.


Salı, Ağustos 04, 2026

Para ve Enflasyon

Erdoğan Tokatlı’nın yönettiği 1972 tarihli Hakikat filmini seyretmedim. Dolayısıyla fotoğraftaki sahnenin hikâye içindeki yerini ve karakterler arasındaki ilişkiyi bilmiyorum. Beni fotoğrafa baktıran, filmden çok oyuncu İsmail Hakkı Şen’in sol elinde tuttuğu kitap oldu: Emile Burns’un Para ve Enflasyon’u.

Sahnenin bir parodi olarak kurulduğu aşikâr. Şen; kollarını iki yana açmış, ağzını abartılı biçimde aralamış, koyu renk gözlükleri, boynundaki desenli fuları ve gevşek bedeniyle bir “entel”, bir züppe, entelektüel görünmeye çalışan bir pozör taklidi yapıyor. Elindeki kitap da bu karakter tasarımının tesadüfi olmayan parçalarından biri.

Para ve Enflasyon, Köz Yayınları tarafından 1970 yılında yayımlanmış. Yazarı Emile Burns, Türkiye’de daha çok Marksizmi açıklayan giriş kitaplarıyla tanınmış bir İngiliz komünisti. Altmışlı ve yetmişli yıllarda Türkiye yayıncılığının dünyadaki siyasal ve düşünsel literatürü neredeyse telaşla ve açlıkla izlediği bir dönem yaşanıyordu. Yeni yayımlanan kitaplar hızla çevriliyor, sosyalizm, Marksizm, emperyalizm, sınıf ve ekonomi üzerine cep kitapları dolaşıma giriyordu. Burns’un başka eserleri de kısa süre sonra Türkçeye çevrilmeye başlayacaktı.

Peki böyle bir kitap neden bu adamın elinde?

İlk ihtimal, kitabın gerçekten karakterin siyasal veya düşünsel kimliğini göstermesi olabilir. Fakat fotoğrafın görsel grameri buna pek izin vermiyor. Burada kitap okuyan ciddi bir adamdan çok, kitap aracılığıyla ciddiyet taklidi yapan biri var. Kitap, iddia ve içeriğinden koparılmış, gözlük, fular ve başucundaki ciltli kitaplarla aynı dekoratif seviyeye indirilmiş.

İkinci ve bana daha kuvvetli görünen ihtimal, kitabın yalnızca başlığı nedeniyle seçilmiş olması: Para ve Enflasyon. Para zaten Yeşilçam ahlakında hazzedilmeyen, kuşkulu bir şeydir. Paradan söz eden, paraya düşkün olan veya ilişkilerini para üzerinden kuran biri, hiç şaşmaz, hikâye tarafından cezalandırılmayı bekleyen kişidir. Enflasyon ise başlı başına sevimsiz ve trajikomik bir kelime. İki sözcük yan yana geldiğinde, karakterin maddiyatçılığını ve ruhsuzluğunu açıklayan hazır bir karikatür üretir.

Burns’un komünist olması yönetmenin veya senaristin umurunda bile olmayabilir. Çünkü burada konuşması istenen, kitabın içeriği değil, kapağıdır.

Karede bundan biraz daha fazlası yok değil. Moda gözlükler, boyna alelade dolanmış o “anşante” fular, abartılı el ve ağız hareketleri, yatağa jartiyerli siyah çoraplarla yayılmış o gevşeklik… Dönemin görsel kodları içinde bu adam yalnızca entelektüelleştirilmemiş, aynı zamanda kadınsılaştırılmış gibi duruyor. Burada “kadınsı” sözcüğünü biyolojik veya gerçek bir özellik olarak değil, Yeşilçam’ın erkeklik repertuvarı içinde kullanıyorum: narin, edilgen, yapmacık, bedensel güçten ve cinsel inisiyatiften uzak bir tanımlama.

Tam erkek” olmadığı sezdirilen bir karakterle karşı karşıyayız. Fazla okumuş, fazla süslenmiş, fazla konuşmuş veya en azından bunların taklidini yapmış biri. Bu fazlalıklar, Yeşilçam’ın dünyasında bir erkeklik eksikliğinin işaretleri olarak kodlanır demek istiyorum.

Yanındaki Aynur Aydan’ın yüzü ise ona bakarken hafif şaşkın, daha çok da sıkılmış görünüyor. Aydan, yıllar sonra dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’in istifasıyla sonuçlanan ilişkinin tarafı olarak magazin tarihine “bakan düşüren kadın” diye geçecekti. Bu fotoğrafta ise henüz bir bakan düşürmemişse de yanı başında iktidarını çoktan kaybetmiş, toplumsal ve bedensel bir iktidarsızlıkla kuşatılmış bir erkek var.

Yeşilçam’ın erotik komedilerinden ve onların sık sık ödünç aldığı İtalyan modellerinden tanıdığımız bir formülü hatırlayalım: Zengin, yaşlı, züppe veya fazla okumuş erkek, genç ve bedensel erkeklik karşısında kaybeder. Kaybedenlerin kaderi bellidir: maddi gücü vardır ama cinsel kudreti yoktur. Kültürlü görünür ama hayat bilgisi eksiktir.

Anaakım sinema bu karşıtlıkları sever: kötülere karşı iyiler, yaşlılara karşı gençler, yapay olanlara karşı doğal olanlar, aseksüellere karşı seksapeller kazanır. Böyle bir hikâyede Aynur Aydan’ın başroldeki genç ve “hakiki” erkekle vuslata ermesi bizi şaşırtmazdı diyelim.

Belki filmde bunların hiçbiri olmuyordur. Filmi görmeden yaptığım bu okuma, kaçınılmaz olarak tek bir fotoğrafın spekülasyonudur. Ama fotoğrafın anlattığı şey yine de açık: Yeşilçam’da kitap her zaman bilgi veya kültür göstergesi değildir. Bazen tam tersine, karakterin sahicilikten uzaklığını, erkekliğindeki gedikleri ve yaklaşan yenilgisini haber veren bir aksesuardır.

İsmail Hakkı Şen’in elindeki Para ve Enflasyon, okunmak için değil, beyefendiyi deşifre etmek için sahneye katılmıştır.


Pazartesi, Nisan 27, 2026

Çizgilere Derkenar 42

Bettica, Fransız auteur Romane Granger imzalı tek ciltlik bir çizgi roman albümü. Hikayesi biraz karışık ama malzemesi yok değil. Lynch / Cronenberg / Black Mirror hattından gidiyor diyelim. Polisiye gibi başlıyor, ilk sayfalarda “kahraman” sandığımız birileri var, onlar bir anda kayboluyorlar. Suç öyküsü de psikolojik bir travma anlatısına dönüşüyor. Alternatif Frankofon damarı keşfetmek, yeni bir auteur ile karşılaşmak, atmosfer odaklı çizimleri ve moda olan renk kullanımlarını görmek isterseniz albüm iyi bir seçenek. Travmanın ticarileştirilmesi ve modern tarikat / wellness dilini mesele etmesi nedeniyle ilgimi çekti. Çizgiler hoş ve hipnotik bir auraya sahip, albümse baskı olarak koleksiyoner merakına uygun. Tasarım başarılı ve şık ama biliyorsunuz, bu hikâyeye yetmiyor. Duygusal etkisi daha güçlü olmalıymış. Yani dizayn iddialı, dramatik yoğunluk ise tartışmalı.

Yıllar önce okuduğum bir Martin Mystère serüveni durduk yere aklıma takıldı; içimde yeniden okuma isteği uyandı. Koca bir külliyatın içinde hangi sayıydı, nasıldı derken iz sürdüm, sahafları taradım, sonunda bulup sipariş ettim. Araya başka şeyler girdiği için kavuşmamız neredeyse iki ay sürdü. Martin amcanın karşısına çıkan siyahi bir lümpen, o bedene sıkışmış bir kadın olduğunu söylüyor ve yardım istiyordu. Maceranın adı Annabel Lee’nin Yeniden Doğuşu idi. Hep olur ya, yeniden okuyunca insan hafızasının bazı şeyleri cilaladığını anlıyor. Aklımda kalanı biraz fazla büyütmüşüm. Fikir hâlâ iyi, hatta kışkırtıcı ama bağlanışı o kadar parlak değil, gereğinden fazla uzatılmış. Benzer damarı Garth’ın 1960 Büyük Ateş sayılarındaki (1960) macerası çok daha sıkı ve zarif anlatmıştı diyerek bu faslı kapatayım. Meğer aklımda kalan, hikâyenin kendisi değil, ona yüklediğim hatıraymış.

Umberto Eco’nun ünlü romanı Gülün Adı’nın Milo Manara tarafından yapılan çizgi roman uyarlamasının ikinci cildini nihayet görebildim; bizde henüz yayımlanmadı. İlk kanaatim değişmedi: Manara’nın çizgi olarak en “iyi” işlerinden biriyle karşı karşıyayız. Albüme gösterdiği emek, titizlik, iştah ve sabır açıkça sinmiş. Adı etrafında oluşmuş kolay klişelere bakmayın; kimi sahnelerde beklenen yollara sapmamış, özellikle sakınmış, başka bir niyetle çalışmış. Büyük bir eserin ağırlığını hissetmiş, buna göre davranmış. İşin hakkını vermek istemiş; daha önemlisi, vermiş.

Oğuz Aral’ın 1950’li yıllarda Verem Savaş Derneği için hazırladığı kartpostallar, kamusal sağlık propagandasının  hoyrat -demek zorundayım- döneminden kalma. Verem gibi ağır bir hastalık, çocuklara seslenen parlak renkler ve muzır sayılabilecek bir mizahla anlatılıyor. Sarışın çocuğun gözlerine yerleştirilen hareketli bilyeler ise bugünün ölçüleriyle tuhaf, hatta acımasız sayılabilecek bir şaka mekanizması: kartı salladıkça gözler kayıyor, şaşılaşıyor, izleyen gülsün istenmiş. O dönem için yaratıcı bir etkileşim, bugün için kolayca “uygunsuz” damgası yiyecek bir fikir. Kartpostal tarihimiz gerçekten de yazılmayı bekleyen sahipsiz bir arşiv.

Çarşamba, Nisan 22, 2026

Altmış yıl Önce

1966 yılında Fransa’da Türk karikatürü üzerine bir sergi açılıyor. Yakın zamanda serginin tanıtım broşürü geçti elime. Hıfzı Topuz, giriş yazısında çeşitli vesilelerle yinelediği kısa karikatür tarihçesini bir kez daha özetlemiş; üreticiler üzerinden üç dönemli bir tasnif yapmış.

1908 sonrasını Cem, Sedat Nuri İleri ve Rıfkı ile; 1923 sonrasını Cemal Nadir, Ramiz ve Ratip Tahir Burak ile simgeleştiriyor. Sergiye kaynaklık eden kuşağı ise kısaca “1950 Kuşağı” diye tarif ediyor. Onları anlatırken Fransız etkisini özellikle vurgulamış: “Bosc, Chaval, Jean Effel, Sempé, Peynet, Siné, Kiraz ve Faizant gibi Fransız çizerleri dikkatle izlemiş, Steinberg’in açtığı yolu yakından takip etmişlerdi.”

Ayrıca ilginç ayrıntılar var. Hıfzı Topuz, muhtemelen Fransa’da tanındığını düşündüğü için Cem’den “Djem” diye söz ediyor. Altan Erbulak’a yalnızca “Altan”, Ferruh Doğan’a ise “Ferruh” demesi de dikkat çekici. Ama örneğin Turhan Selçuk için aynı “samimiyeti” göstermemiş.

Bu sergi, bizim çizerleri mutlaka heyecanlandırmıştır. Dünyaya açılma fikri, görünür olma arzusu, mesleki itibar talebi… Nitekim birkaç yıl sonra dernekleşme girişimleri de gelecektir. Serginin üzerinden altmış yıl geçmiş. Steinberg’in üzerine ne konabildi, doğrusu emin değilim.

Pazartesi, Nisan 13, 2026

Beğenilmeyen Afiş

Geçtiğimiz günlerde bir müzayededen, kime ait olduğu belirsiz, imzasız bir film afişi orijinali aldım. Daha önce rastladığımı hatırlamadığım bir işti. Elbette bu tür konularda hafıza yanıltıcı olabilir; hele ki sayısız film ve afişle haşır neşir olmuşsanız... Yine de afişe bakarken, “yeni” ve keşfedilmemiş bir şeyle karşı karşıya olduğum hissim güçlüydü.

Afiş elime geçince çizgilerin İbrahim Enez’e ait olduğunu hemen fark ettim. Biraz kurcalayınca da muhtemelen yapımcının tercih etmediği bir taslakla karşı karşıya olduğumu anladım. Enez’in imza atmamasını da buna bağlıyorum; zira bu tür durumlarda çizerin kendini sakınması veya gizlemesi pek istisnai sayılmaz.

Meraklısı için: Filmin yıldızı olan Yıldıray Çınar, altmışlı yıllarda taşranın gözde isimlerinden biri; radyodan parlayıp kısa sürede sinemaya taşınan, yakışıklılığı ve sesiyle öne çıkan bir türkücüydü. Yeşilçam’ın Anadolu’ya açıldığı o dönemde, bu tür filmler esasen türküleri dolaşıma sokmanın, halkla buluşturmanın bir aracıydı, hikâye çoğu zaman bahaneydi.

Afişe dönersem, ben sevdim ama insan niye beğenmemiş diye düşündüm ister istemez. Belki, özellikle Esen Püsküllü’yü ikna edici biçimde kuramamış olabilir, çünkü aynı filmin aşağıda paylaştığım nihai afişinde ise daha dengeli bir kompozisyon, iki karaktere yaklaşan yüzler ve daha “emin” bir çizgi görüyoruz.

Nihai afiş
Dikkat çekici bir diğer nokta ise “Cemo / Gelinin Muradı” isminin her iki afişteki farklı kullanım biçimi... Belki de isim tercihindeki kararsızlık afişin akıbetini etkiledi. 

Kuşkusuz bazen aynı film için birden fazla afiş üretildiği olur ama ben nedense pek ihtimal vermiyorum. Sonra internette Enez'in imzasını atarak ürettiği bir afişe daha rastladım... O afişte Gelinin Muradı ismi hiç kullanılmamış. Garip kere garip. Hasılı, elimdeki çalışmanın neden rafa kalkmış olabileceğini hakkında  spekülasyon yapmaya devam ediyorum.  

Filmle ilgili bir başka afiş daha...


Perşembe, Nisan 09, 2026

Sahilde

Fotoğraf büyük ihtimalle altmışlı yıllardan. İlk bakışta denizin ışığı ve cıvıltısıyla dolu bir plaj hatırası gibi duruyor ama değil. Bence kadının üzerindeki kıyafet, mayodan çok eprimiş bir sahne kostümü.

Anladınız işte Romalılar, fotoğrafa bakarken alışkanlıkla hikâye uyduruyorum. Daha yekten ikili arasındaki mesafe ilgimi çekiyor, ne tam yakın ne tam uzaklar. Baba-kız değiller. Aralarında ailevi bir sıcaklıktan çok, profesyonel bir mesafe var. Belirgin bir hiyerarşi diyelim, sert değil ama kabul edilmiş bir işleyiş. Sanki turup ya da kumpanya çalışanları da... Adam, işletme müdürü gibi: patron değil ama patronla çalışan arasında duran, güvenilen, idare eden müşfik biri.

Kızımız ise belli ki “Bilmemne Abi”sine güveniyor; duruşundaki o rahatlık gençliğinden ve sırtını yasladığı bu amcanın koruyuculuğundan... Orhan Kemal anlatsa, “ondan kendisine zarar gelmeyeceğini bildiği için böyle rahat,” diye yazardı.

Bilmemne Abi” elli beşini geçmiş... Yaz sıcağına rağmen beyaz gömleği ve kravatıyla ciddiyetinden ödün vermemiş, sadece Sümerbank ceketini çıkarmış. Sağ elinde belli belirsiz bir yüzük seçiliyor. Bitmek bilmeyen bir nişanlılığın sembolü mü, yoksa “kızları” gazinonun hoyrat müşterilerinden korumak için uydurulmuş bir “evliyiz” halkası mı? Şövalye yüzüğü mü dedin?

Kadın, sanki otuzunu geçmiş...duruşuna bakılırsa işinde yeni değil, sahne tozuna da hayatın sillesine de aşina, boylu, endamlı... Mutlaka bir ara evlenmiş, boşanmış, kurtulmuş, bir başına kalmış…Ne ses ne bir sarılış kalmış geriye. Sonra işte Mıstık abi, aşk giremez içime demiş, yeni hayat dilemiş ve başka türlü başlamış... Erkekleri “sağmayı”, güzelliğini bir maharete dönüştürmeyi öğrenmiş... Hakkında söylenenleri tek tek duymuş, eğik bir fidan gibi. Sarhoş avutmayı, şuh kahkahalarla masaları şenlendirmeyi. Bir ev alacak kadar parası olsa bırakacak bu işleri...

İstanbul plakalı araba Anadolu turneleri için münasip... İstanbul'dan gelen müstesna bir heyecan olarak şehir şehir dolaşacaklar...

Devletimiz her yere asfalt döşemiş, kış bastırmadan geze geze para kazanmak lazım. Hasat zamanı… Nasıl da yakıyor Ağustos güneşi.

Salı, Mart 17, 2026

İmza


Merak ederek aldığım bir fotoğraf bu. 1962-65 arası olmalı. Kıyafetler de, camekânlardaki artist resimleri de o yılları işaret ediyor. Kadın kim, mekân neresi, pek de belli değil. Bana Leyla Sayar’ı andırdığı için satın aldım ama ondan da emin değilim.

Fotoğrafa baktıkça kadından çok mekân ilgimi çekmeye başladı. Gerçekten de şahane bir yer. Keşke neresi olduğunu bilseydim ve görebilseydim.

Fotoğrafın hikâyesini tam olarak bilmiyoruz. Diyelim ki kadın gerçekten Leyla Sayar ve hayranlarına fotoğraf imzalıyor. Olmayacak şey değil, camekânların artist fotoğraflarıyla dolu olması bunu düşündürüyor. Ama kenarda oturan kim? Pek hayran gibi durmuyor çünkü… Belki de Leylanımın “yardımcısı”.

Türkiye’de artistlerin fotoğraf imzalaması asıl olarak altmışlı yıllarda yaygınlaşır. Daha önce bunun mümkün olması pek kolay değildir. Çünkü o tarihlerde filmler, dergiler ve gazeteler ilk kez aynı anda bütün ülkede görünür hâle gelir. Popüler kültürün coştuğu, bu ürünlerden kazanılan paranın geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde arttığı ilk dönem de budur.

Seyirci, ürünlerle -örneğin filmlerle- daha sık karşılaştıkça hayranlık ilişkisi kurabilir hâle gelir. Sinemanın magazini de ilk kez bu dönemde gerçek anlamda ortaya çıkar. Basın tarihimizin en ünlü sinema dergileri (örneğin Ses) o yıllarda yayımlanmaya başlar. Artist posterleri ve imzalı fotoğraflar dergilerde yer alır. Hatta oyuncuların adresleri bile (hayranlar fotoğraf isteyebilsin diye) basında yayımlanır olur.

Yeri gelmişken: artist kartpostalları bu tarihten yaklaşık on yıl sonra kitleselleşir. Ama bu ticaretten sinemanın pek faydalanabildiği söylenemez. Ne oyuncular ne de yapım şirketleri bu alanı kendi lehlerine çevirebilmiştir.

Edebiyatta ise durum daha da farklı. Yazarın okurla karşılaşması çok daha zor olduğu için imza günleri ancak kitap fuarlarıyla mümkün olabilmiştir. Bu da sinemadaki hayran kültüründen neredeyse çeyrek asır sonra gerçekleşir.

Perşembe, Şubat 26, 2026

Çizgilere Derkenar 41

İnternette rastladım yukarıdaki banta. Yetmişli yıllardan kalma sanılacak kadar “eski” duruyor ama yeni bir iş. Espri arkaik, hatta bilinçli biçimde anlamsız. Erkeklik organı, kadının kararını belirleyen nihai argüman olarak sunulmuş, pornografik bir güç anlatısının karikatür versiyonu çıkmış ortaya.

Burada mesele “ayıp olması” ya da “şok etmesi” değil, anlatının ilkel bir hiyerarşiyi hâlâ işe yarar sanması. Şaşırtıcı olansa, hatırı sayılır bir beğeni almış olması. Feminist yükselişe karşı bir refleks mi, yoksa “inadına” bir sahiplenme mi? Orasını bilemiyorum. 

Kitap satışları düşünce, az baskılı, koleksiyon değeri taşıyan özel albümler çoğaldı. Tarzan da bunlardan biri. Dilimizdeki ilk çeviriye Ersin Burak’ın çizimleri eşlik etmiş. Türle yakinen ilgili olduğumu düşünüyorum ama kitabın varlığını bir yıl gecikmeyle fark ettim, hiç duymamışım.

Çizimler dikkat çekici. Burne Hogarth estetiğine yaslanan bir dinamizmi var. Kitap bazen bir Tarzan romanından çok, bir çizim ve eskiz portfolyosu gibi duruyor. Bu yönü güçlü.

Diğer yandan metin günümüz Türkçesiyle mutlaka notlanmalıymış. Hurufat tercihi de estetik açıdan sorunlu geldi bana, görsel iddiayla tipografi arasında bir uyumsuzluk var. Çok görsel olunca Tarzan yorumlarını içeren çeviriler eklenebilirmiş, albüme çok şey katabilirmiş hissiyle baktım sayfalara. Sevdiğim insanlar ürettiği için yazmasam olmazdı. 

Ellili yıllarda popülerleşen üç boyutlu çizgi romanlar, televizyonla rekabet etme arzusunun ürünüydü. Okura “derinlik” vaadi sunuyorlardı. Teknik adıyla stereoskopik baskı deniyor buna. Sayfada iki desen üst üste basılıyor, gözlük sağ ve sol göze farklı görüntüyü veriyor, beyin de hacim algısı üretiyor. Teoride zekice pratikte yorucu diyelim.

Yıllardır rastlarım, gözlükle okumaya her kalkıştığımda birkaç sayfa sonra pes ederim. Görüntü titreşir, çizgi dağılır, anlatı akışı kesilir. Okunamama hissi kalır geriye. Satmamış olmalarının nedeni tam da bu: Teknik gösteri, anlatının önüne geçmiş.

Seksenli yıllarda basılmış bir örneği, “teknik ilerlemiştir” umuduyla aldım. Nafileymiş. Göz yine yoruluyor ve hikâye kayboluyor.

Pazar, Ocak 25, 2026

Bu Benim Hikâyem

Sahaflardan elime on altı sayfalık bir çizgi romanın orijinalleri geçti. Bilmediğim bir çizer, bilmediğim bir hikâye, üstüne bir de (az olduğu için kıymetli) bir kadın tarafından üretilmiş… Heyecanlanmadım desem yalan olur. “Bu Benim Hikâyem” adlı çalışma, Oya Erdem isimli bir sanatçıya ait. Çizgi romanın hangi yıllarda çizildiği (yayımlanıp yayımlanmadığı) belirsiz, tahminen 1969 ile1974 yılları arasında üretilmiş olmalı diye düşünüyorum.

Hafızama çok güvenmem ama daha önce çizgilerini gördüğümü sanmıyorum. Kim olduğunu da bilmiyorum. Amatörlüğü saklamıyor, bazı sayfalarda devamlılık kırılıyor, ritim yer yer dağılıyor, karakterlerin mekân ve beden ilişkisi tutarsızlaşıyor. Ama aynı anda, bugün bile kolay rastlanmayan bir şeye sahip: taklit ederek konfor alanına sığınmayan, “kendisi gibi” kalmak isteyen bir gözü var. Bu yüzden mesele “hata” değil, asıl mesele, bu gözün sürdürülebilir bir üretime dönüşememiş olması. Keşke devam etseymiş.

Bilenler için söyleyeyim: işin genel havası, o yıllarda bizde de yayımlanan Tiffany Jones çizgi romanını andırıyor. Bir başka deyişle, Oya Erdem ünlü kadın çizer Pat Tourret’i model almış. Bu tercih bende iyi bir izlenim bıraktı. Çizgileri temiz, üstelik yalnızca “temiz” değil, yeniliğe açık ve zeki bir gözle bakıyor dünyaya. Ayrıntı katmayı sevdiği de belli. Moda ve müzik merakı çizgilerin arasından sızıyor. Kahramanın plakçıya gidip “Crosby, Stills, Nash & Young var mı?” diye sorması mesela… Bir an durup “Vay” diyorsun.

Hikâyeye gelince: tipik bir soap opera klişesiyle karşı karşıyayız. Koleji yeni bitirmiş zengin kızımız, istemediği biriyle evlenmemek için aile evinden ayrılıyor, başka bir büyük şehirde (sahil olduğuna göre İzmir diye varsayıyorum) yaşayan okul arkadaşının yanına gidiyor. Orada romantik bir aşka kapılacağı bir adamla tanışıyor ve elbette o adam, ailesinin evlenmeye zorladığı damat adayı çıkıyor. Araya giren hayal kırıklıkları, yanlış anlaşılmalar, gurur krizleri derken her şey mutlu sonla berhava oluyor. Dünya küçük, bunların hepsi olabiliyor, evet.

Yine de metnin bende bıraktığı iz, hikâyenin klişesine rağmen olumlu. Çünkü bu işte asıl ilginç olan, melodramın içine serpiştirilmiş kültürel işaretler: Creedence Clearwater Revival’dan “Green River”, Melanie’den “Love Me” gibi seçimler, anlatının duygusunu yalnızca “aşk acısı”na değil, dönemin popüler kültürüne de bağlıyor. Çizgi romanı bir tür küçük zaman kapsülüne çeviren şey bu. Güzel!

Oya Erdem’in kim olduğunu bilmesek de, çizgi romanı, eğitimli bir çevrenin, dil bilen bir habitusun izlerini taşıyor. “Oya” isminin bugün pek seçilmemesi gibi sosyolojik detaylar bir yana, kahramana “İpek” adını vermesi de o yıllar için az bulunur bir tercih. “Nelere takılıyorsun oğlum sen” deme bana Mıstık abi, hayat (hatta tarih) dediğin çoğu zaman tam da bu takıntıların toplamı.

Salı, Kasım 11, 2025

Çizgilere Derkenar 40

Bedri Koraman’ın eskiz defterlerinden biri geçti elime… Koraman, her zaman erotizme meyilli, kadın çizmeyi seven bir sanatçıydı. Tabir yanlış anlaşılmasın; çizer olarak “womanizer” bir üreticiden söz ediyorum. Defter de bunun açık bir kanıtı sanki.

Yazarken, çizerken öğrenirsiniz; öğrenirken ararsınız, bulmaya çalışır, yalpalarsınız. “Eskiz” tam da bu sürecin kendisidir aslında. Bedri, eskizlerinde o güzel kadını aramış, bence bulamamış, hep aramış çünkü...

Zaman zaman paylaşıyorum; Faruk Alpkurt’un terekesi birkaç yıldır müzayedelerde satılıyor. Oradan bir “Zenne” çizimi aldım. Alpkurt’un tarzı değildir aslında, portre dışına pek çıkmazdı. Belki de bu yüzden ilgimi çekti.

Zenne, malum, kadın kılığına girip dans eden erkekler için kullanılan bir ad. Geleneksel muhafazakâr çevreler, Karagöz’deki tüm kadın figürlerin zenne olduğunu öne sürer ama tarihsel kayıtlar pek öyle söylemiyor.

Her dönemin “normal”i başka. Bugünün değerleriyle geçmişi yeniden yargılamak boşuna geliyor bana.

Alpkurt’un Zenne’si, seküler modernleşmenin gözünden çizilmiş bir figür gibi duruyor. Biraz abartayım: 1950’lerde şehirli orta sınıf bir kadını nasıl resmediyorlarsa, o kadar yakın bir estetikte. En azından bana öyle geldi.

Semih Balcıoğlu’nun terekesinden Orhan Veli’nin Nasrettin Hoca kitabı geçti elime. Beni hüzünlendirdiği için paylaşmak istedim. Balcıoğlu henüz 22 yaşındayken, büyük bir hevesle kitabın başına imzasını atmış, satın aldığı tarihi not etmiş.

Genç bir karikatürcü, yerel mizahın temel figürünü, çağının “dahi” şairinden okumak istemiş belli ki. Merak etmiş, okumuş, belki de kendi karikatür dünyasında bir tat aramış.

Hazin” dedim çünkü on ay sonra Orhan Veli absürt bir biçimde ölecek. Kitabın satın alma tarihini görünce ister istemez bunu düşündüm. Dahası, kitap neredeyse 75 yıl boyunca saklanmış, sonra sahaf tezgâhına düşmüş.

Bir gençliğin hevesiyle bir ölümün gölgesi arasında duran sessiz bir hatıra gibi.

Pazartesi, Ağustos 04, 2025

Mahmut Cuda'nın Nasrettin Hoca'sı


Bir süredir Mahmut Cûda resimlerine bakıyor, yazılarını okuyorum. Bildiğim bir ressamdı ama bu kadar üstünde durmamıştım, Kırklı yıllarda çıkan Yeni Adam kapaklarından bir fikrim vardı, olağandışı işleri de vardı, bugün için kimselere ilginç gelmeyecek yorumları da...

Epeyce haksız biçimde ondan "Natürmort ressamı" diye bahsedilir...Çok ilginç çalışmaları var ama  benim asıl ilgimi çeken karikatür ve eskizleri...kapakları...

Geçtiğimiz günlerde 1958'de çıkmış, ucuz kitaplardan birinde, bir Nasrettin Hoca fıkraları derlemesinde çizgilerine rastladım. 

Cûda'nın ilginçliği şu, ilüstrasyon ve karikatür  geleneğimizle (hiç ölçüsünde) ilgilenmemiş olması, onlardan ilham almaması... Farklı ve özgün olan yanı da o zaten... Gazetelerden veya dergilerden yetişme biri değil... Çok küçük yaşta yurt dışına gönderilmiş, Almanya'da ve Paris'te yıllar geçirmiş, düşünün 21 yaşında ülkeye geri dönmüş. Liselerde öğretmenlik filan... Bütün dünyası resim ve ressamlar... Gazeteci çevreleriyle alakadar olmuyor...

Yeni Adam yazıyor yukarıda ama derginin sahibi Baltacıoğlu'nun yazdıklarından anlıyoruz ki, telif için yapmıyor bunu... Hatta öyle ki, askere gittiğinde, madem Cûda yok, onun "menfaatsiz yardımlarının hatırasına saygı" göstereceğiz diyerek kapakta (o askerden dönene kadar) ilüstrasyon kullanmıyorlar.  

Nasrettin Hoca yorumlarına bakın... Bizim bildiğimiz komik çizgili bir Hoca değil karşımızdaki... Daha gerçekçi duruyor...Daha sakin ve mesafeli bir mizahi ton aramış sanki...













Salı, Temmuz 29, 2025

Sülün Osman

Ünlü dolandırıcı Sülün Osman’ın bazı maceralarının vaktiyle plağa aktarıldığı, Yeşilçam dublajı ve efektleriyle “radyo tiyatrosu” formatında skeç olarak hazırlandığı pek bilinmez. Şive komiğine yaslanan, taşralı tiplemelerin İstanbul’a düşüp “kandırılmasını” konu alan bu skeçlerde Sülün, Laz’a tramvay, Konyalı’ya Galata Kulesi, Kürt’e yangın gözetleme kulesi satar…

Dönem esprileri şu bu diyelim, insanları güldürdüğü de anlaşılıyor ama “essah” mıdır anlatılanlar? Gerçekten yaşanmış mıdır? Orası hiç belli değil. Gazete haberlerini okumakla birlikte, polis kayıtlarında ne yazıyor hiç bilmiyoruz. Çünkü anlatılan adam yalancının önde gideni, hikâyelerini gazeteciler dahi uydurmuş olabilir. E komik mi? Komik.

Zaten dolandırıcılık hikâyeleri çoğunlukla komediye dönüştürülerek aktarılır. Dışarıdan bakınca “yahu buna nasıl inanılır” dedirten bir absürtlük barındırır … Ama komedisi yapılabiliyor olması, hikâyenin trajik doğasını değiştirmez. Trajiktir çünkü bu kandırılma hâli, zekâ eksikliğinden değil, nasıl desem “umut iştahından” beslenir. Kibarım, açgözlülük demedim. Kimisi bir çıkış arar, kimisi kaybettiğini geri kazanmak ister, kimisi sadece inanmak ister. İnsanlar dolandırıldıklarını ya göremez ya da görmek istemez.

Yaşadığım mahallede sonradan hapse girmiş (ve başta beyfendi sanılan) bir dolandırıcı varmış. Esnafa ufak tefek borçlanarak, verdiğinden fazlasını hemencecik geri ödeyerek bir “güven” oluşturmuş kendince. Onları bu işe alıştırınca asıl safhaya geçip, fazlasını istemiş, büyük paralar toparlayınca da pırrr "kaçmış", "kayıplara karışmış". Daha doğrusu kaçmaya kalkmış, haftasında enselenmiş... Bana hikâyeyi mağdurlardan biri olan Çorumlu taksici anlatmıştı.  

Gel zaman git zaman, aynı taksici benimle bir şey konuşmak istediğini söyledi. Yolda giderken, aracı sağa çekip iç dökmeye başlayıp bir zarf çıkardı. Dolandırıcının hapisten yazdığı bir mektupmuş. Borç para istiyor, "dışarı çıkınca fazlasıyla ödeyeceğim. Ben yemedim o paraları, hepsi bir yerde saklı. En çok da sana üzüldüm…” filan yazmış. Tanıdık mı geldi? Muhtemelen aynı mektubu başka mağdurlara da yolladı. Taksici bana dönüp şunu sordu: “Abi sence vereyim mi bu parayı?” Onu onaylamamı, el vermemi bekliyor. İki ev parası kaptırmış, büyük dolandırılmış adam hâlâ düşünüyor. Doyamamış kandırılmaya.

Sülün Osman neden sevimli gelmiş bize? Hovardalığı mı? Lafazanlığı mı? , Ne'si ilginç gelmiş okur yazarlara... Dolandırdığı kişiler genellikle yoksul ve eğitimsiz insanlar üstelik. Bir Robin Hood karikatürü bile değil, zenginden alıp fakire dağıtan biri hiç değil. Ahlaki ya da politik bir iddiası yok. Kazandığını pavyonda harcayan, paranın hayrını da göremeyen biri. Üç gün zengin, iki gece kral. Enikonu hepsi bu.

Gel gör ki popüler kültürün bir tür kahramanı Sülün Osman, o sebeple plağı olmuş, hikayeleri merak ediliyor. Acaba diyorum, yapıp ettiğiyle salaklığı mı teşhir ediyor, o mu hoşa gidiyor...Belki de toplumun yasaya, ahlaka olan kör inancına nanik ediyor oluşu hoşumuza gidiyor. Ya da sadece çok güzel kandırıyor oluşu… Cevap bir tane değil, belli ki çok katmanlı bir mesele bu.

Salı, Temmuz 01, 2025

Telif

Bir efemera paylaşmak istedim: Ünlü tefrika yazarı Murat Sertoğlu ile Bolayır Yayınevi arasında 1962 yılında imzalanmış bir sözleşme. Sertoğlu, Tercüman gazetesinde çalıştığı için gazetenin matbu kağıdı sözleşme evrakı olarak kullanılmış.

500 lira karşılığında Köroğlu romanının ikinci baskı haklarını devretmiş...Kitap kaç basılmış bilmiyorum, o yıllarda genellikle beş bin civarında yapılır, muhtemelen yine öyledir, tefrika ta kırklı yıllardan beri yayımlanıyor. 

Bu para, bugünün ölçeğinde aşağı yukarı altmış bin lira gibi bir şey. Az ya da çok, yorumu size kalsın. 
 

Perşembe, Kasım 07, 2024

Son Okuduklarım 97

Her iki albüm, mimarlık tarihiyle ilgili bir proje kapsamında üretilmiş çizgi romanlar, animasyonları da varmış, onları görmedim. Meraklısı için not düşeyim, aynı seriden iki ayrı albüm daha önce çıkmıştı. Bir yanıyla özellikle Batı Avrupa müzelerinde satılan türden çizgili kılavuzları andırıyorlar. Diğer yönü ise akademik bir tutarlılık iddiaları, ki genel üsluplarını  daha çok bu hava belirliyor. Zamana, tarihe ve kişilere gösterilen hassasiyet, tahkiyenin önüne geçebiliyor. Yüzen Köşk'ün Anahtarı için dizinin en iyi hikayesi denebilir, Bahadır iyi çizmiş albümleri.

Tatlı Limonlar, annesinin yasını tutan, o süreci henüz atlatamamış genç bir kadının hatırladıklarından oluşuyor. İyimser, trajedisini koyulaştırmamayı tercih etmiş, dokunaklı bir "kadın" anlatısı. Akışkanlığı iyi kurmuş, kanırtmamış, didaktik ve "pop" olmamış başarılı bir grafik roman. Türk-Almancı hikayesi de denebilirdi, Almanya'da yayımlanıp buralara gelen albümlerden. Bulut Bebek, Nuray Çiftçi'nin bant karikatürüydü, Güneş ve Cumhuriyet'te yayımlanmıştı. Kitap olarak kaçırmışım, yayınından birkaç yıl sonra 1994'te çıkmış. Aralıklarla yineliyorum, bizim çocuklar için üretilmiş çok az çizgi dizimiz var. Haliyle çocuk kahramanımız da yok. Bulut Bebek, mizahi bantların klişelerini iyi kullanıyor. Bebeğimiz, bir yetişkin gibi düşünerek espriler de yapıyor, anlamlandırmaya da çalışıyor. Espriler, üzerinden zaman geçtiği için aktüele yenilmiş olsa da, orta sınıf dünyasından çıkarımları var, mizah dergilerinde yayımlanamazmış mesela... Masumluğa, saçmalığa, kontrastlara gülüyoruz. Yetişkinleri görmeden-bazen de duymadan izliyoruz olup bitenleri. Bant karikatürümüzün kısa ömürlü işlerinden, devam edebilirmiş, üzücü.

Pazar, Kasım 03, 2024

Kesik Baş

Kesik Baş, bir Hüseyin Rahmi polisiyesi, türe bir tutkunuz varsa, veya benim gibi beyfendi nasıl yazmış aceba diye merak ediyorsanız, biraz dağınık olmakla birlikte bir ortalaması var, alın okuyun derim... Yeni baskıları mevcut...

Romandan söz etmeyeceğim, Hüseyin Rahmi'nin tatlı bir gevezeliği vardır, yazarken iştahlanır, birini sever, onun peşinden bizi sürükler, iki kişiyi konuşturur, lafı çok başka bir meseleye getirir... Roman biter, e peki biz o kısımları niye okuduk deriz... Bunun en temel sebebi, yazarımızın esasen tefrikacı olması, aralıklarla yazması, bile isteye uzatması veya nereye bağlayacağını "henüz" bilmediği için vakit kazanması olabilir... 

İşte o kısımlardan birini anlatacağım, romanda haliyle öldürülen biri var, onun kat'li araştırılıyor, adam evinden çıkmış, bir arabaya binmiş bilinmeyen bir yere gitmiş, polislerimiz o arabacıyı bulmak için gazeteye beş yüz lira ödüllü bir ilan veriyorlar... Bu ilan meselesi, o dönemde polisiye türünü taklid ve inşa eden yazarlarımızın çok sık aklına gelmiş... Gazeteler o denli etkili değil halbuki. Artık ne ise, nasılsa, romanda arabacılar gazetedeki ilanı okuyor, duyuyor ve emniyete başvuruyorlar...

Tam da bu noktada Hüseyin Rahmi devreye giriyor ve en iyi yaptığı şeyi yaparak, para için taklalar atan, yalan söyleyen, kurnazlık eden alt sınıflardan insanları konuşturuyor. Arabacılar, ödülü alabilmek için yalan üstüne yalan söylüyor, iki hafiyemizi kandırmaya çalışıyorlar. Hatta bir tanesi, bir İnekçi ile anlaşıp metruk bir evde cinayet mekanının tasarımına bile kalkışıyor, yerde kanlı kemikler şunlar bunlar istifliyor... Neler neler… 

Kapak resminde Münif Fehim'in çizdiği sahne de öyle... Sarhoş Nafiz, paraları tüketmiş ve zilzurna bir halde, kaynanasının gönlünü almak için satın aldığı lahanayla birlikte eve dönerken kuyuya düşüyor, işte adamcağızı oradan çıkarmak için toplaşanlar, aralarındaki konuşmalar filan bizi "kıkır kıkır" güldürürken... lahana sanılan kesik bir baş çıkıyor ortaya... 

Yani laf "ebeliğiyle" dolandırıyor Hüseyin Rahmi, gezdirip duruyor bizi...İddialı bir cinayet, zeki bir katil, işini iyi yapan polislerden çok o gezintiyi okuyoruz, polisiyeyi mahalleye, arabacıya, lahanaya, kaynanaya getirmek...ben seviyorum, hoşuma gidiyor o ayrı...

Cumartesi, Ekim 19, 2024

Salih Erimez

Salih Erimez, göz alıcı çizgileri olan bir sanatçı değildi ama çok özgün ve kendine has bir dünyası vardı. İlk çizgilerinden son çalışmalarına kadar bir tarzı neredeyse hiç değiştirmeden sürdürmek az şey değil. Hem iyi hem kötü. Çizgi roman ve karikatürden ziyade ilüstrasyona yakındı. Uzun yıllar, geçmişi anlatan çizimler yaptı, orada da bir ortalaması vardı diyemem, bazen sahiden çarpıcı "esprisi", "fikri" olan sayfalar çizdi, bazen zor anlaşılan, insana ne okuduk, neye baktık dedirten şeyler üretti... 

Yukarıda iyi olduğunu düşündüğüm bir örnek seçtim. Külhanbeyleri sarhoş bir halde naralar atıyor, köpekler onlara havlıyor, arkadaki Zaptiye hiddetleniyor, penceredeki kızlar da "külhanlara" imreniyor filan... El hak, tarafları güzel konuşturmuş. 

Külhanbeylerinin "Heyyt imanım, savulun be! Adımız çene söküp filiz kıran, var mı bize yan bakan?" narasına Zaptiye subayı hiddetlenip Çavuş'a emrediyor: "Çavuş, çevirin şunları, alın karakola yatırın falakaya, nara atmayı anlasınlar"... pencereden bakan kızların derdiyse başka: "Kırk bir kere maşallah. Yaradana kurban olalım."

Erimez için göz alıcı değil dedim, şöyle anlatayım, zanaat olarak, sahnenin istifinde penceredeki kızlar hiiç gözükmüyor, halbuki arzunun membaı olarak sadece görünmemeli dikkat çekici biçimde yerleştirilmeliydiler, hatta sayfa kompozisyonu değişmeliydi, onları merkeze alarak yeniden kurulmalıydı demek istiyorum. Sonuçta erkekler tepişiyor, onlarsa bir espri olarak kapalı hayatlarına sirayet eden o narayı gürültüden çok bir aşk nağmesi olarak görüyorlar. 

Erimez, son yıllarında çizmiş bu sayfaları, belki yorulmuştu, belki bıkmıştı, onu da aklımda tutuyorum. 

Pazar, Temmuz 28, 2024

İhap Hulusi ve gönderilmeyen mektup


Ender Merter'in "80.yılında Cumhuriyet'i Afişleyen Adam: İhap Hulusi Görey" kitabında (Literatür, 2003) rastladım bu mektuba...Yazılmış ama gönderilmemiş...

O tarihte 85 yaşında olduğuna göre 1983'te, Kenan Evren'e gönderilmek istenmiş... Niye vazgeçmiş bilemiyoruz, hali vakti yerinde bir aileden gelmesi, kendine ket vurmasını sağlamış olabilir.. Niye ricacı olacağım demiş olabilir...

Oysa mesele, ricacılık veya hali vakti yerinde olup olmamak değil... Telifle geçinen insanların geleceklerini teminat alamamalarıyla ilgili bir sıkıntı... İhap Hulusi'nin sonradan bir emekli maaşı oldu mu bilmiyorum...bu türden işler yapan herkes gibi yarın korkusu çektiği aşikar. Yarım asır iş üretiyor ve her bir işten sadece bir kere, o işi teslim ettiğinizde telif kazanabiliyorsunuz... O iş defalarca kullanılıyor, siz bundan miniminnacık kadar bile faydalanamıyorsunuz... Telifle geçinen sanatçıların genel sorunudur bu... Halen de adamakıllı çözülebilmiş değil...

Pazartesi, Nisan 15, 2024

Son Okuduklarım 90

Mayıs Ayı Notları, Necati Cumalı'nın 1947 yılında çıkmış incecik bir şiir kitabı, hepi topu 32 sayfa... Ankara'da çalıştığı yıllarda yazdığı şiirler olduğu için merak ederek okudum. O tarihte yirmi altı yaşındaymış,  gençliğinin coşkusunu ve zamaneliği hissettirmeyi bilmiş... Garipçilerden yedi sekiz yaş küçük, taklit diyemem ama hısım akraba duruyor. Belki muzip değil. Cumalı, erotizme ve cinsel iştaha hiç uzak kalmadı, o fasıldan bir farklılığı olabilir. Dizelerinden bir odada kaldığını, geceleri yıldızları seyrettiğini, bir flaneur gibi sokaklarda yürüdüğünü, parklarda oturduğunu anlıyoruz, tekrar ediyor çünkü. Denizi, limanları, tarlaları özlüyor, trenleri konuşuyor efkarlanınca... Şehrin kenar mahalleleri, odada misafir edilen yoksulluk kokan kadınları, kestane ağaçlarını filan... Olağanüstü değil şiirleri, ama sakin ve tane tane konuşuyor, hülyalı ve saplantılı şairini düşündürtüyor. Necati Cumalı, Ankara sokaklarında geziniyor... Az Parayla Büyük Sanat Eserleri Satın Alma Rehberi, Erling Kagge'nin (en azından benim için) yeni bir deneme kitabı...Dağ bayır gezen, kutuplara giden seyyahımız meğer sanat koleksiyoncusuymuş. Kitap, isminden anlaşılacağı gibi Kagge'nin deneyimlerini anlatıyor. Satın alırken, toplarken ya da satarken, neler yapılmalı ya da yapılmamalı diyerek tüyolar veriyor. Gazete okuruna anlatır gibi popüler bir dille madde madde sıralıyor bunları. Gerçekten zekice alıntılar yapıyor, dünyanın çeşitli kültürlerinden örnekler verebiliyor. İyi bir okur, iştahlı bir sanatsever olduğu gösteren göndermeler bunlar. Sıraladığı öneriler bazen çok klişe ve hemen akla gelen şeyler gibi geliyor insana ama bizi güzel sürüklüyor. Sevdim kitabı.

Aç Hayaletler, bir genç kızlara yönelik bir çizgi roman. Çizgi romanlar kitapevlerinde satılmaya başladığından beri tüm dünyada olduğu gibi bizde de okur-müşteri profili çeşitlenmeye başladı. Özellikle mangaların popülerliğiyle birlikte geleneksel hikaye kodlarının dışında işler aranmaya, o ihtiyaca yönelik üretimler yapılmaya başladı. Albüm, yeme bozukluğu çeken, kilo almaktan korkarak gizli gizli kusan genç bir kızın hikayesini anlatıyor. Son derece basit bir tahkiyesi var aslında, tedavi ve terapi gerektiren bir hastalığın gelişim sürecini izliyoruz. Annenin baskıcılığını, yemek yiyememe hali, üstüne ilave edilen kırık bir aşk hikayesi şu bu... Ben çocukken terapistlere anlatılan hastalık hikayeleri bile "maceralı" olurdu, serüven klişelerinden girer çıkarlardı. Şimdiki zamanın çizgi romanları diyelim. Partiler Albümü, karikatür ve basın tarihimizle ilgili çok sayıda derleme çalışması olan Hilmi Yücebaş'ın bir kitabı. Söylemesem olmaz, geçmişte bu tür derleme kitaplar kolayca yapılırdı, şimdi telif hakları nedeniyle -astarı yüzünü geçtiğinden pek göze alınamıyor. Yücebaş, dergi ve gazetelerde yayımlanmış karikatürleri biraraya getiren bir arşivci... Nasıl yapıyordu merak ediyorum, karikatüristlere veya onların yayıncılarından izin mi alıyordu acaba? Çünkü kitaplarını tek bir yorum yapmadan, kendinden bir şey katmadan derleyip çıkarmış. Yücebaş bu defa siyasi partilerle ilgili bir derleme yapmış. Kitap, DP döneminde yayımlandığından olmalı, ayrıca bir dikkat göstererek, karikatür ve esprilerde İnönü ve CHP eleştirilerine yoğunlaşılmış. İktidar yanlısı içeriği ilgi çekici. 

Cumartesi, Nisan 06, 2024

Çizgilere Derkenar 35



1996'da bir hatıra para çıkarılmış, meraklısı-koleksiyoncusu bilir, Merkez Bankası bu tür seriler çıkarıyor, ben bu parayı bilmiyordum, hoş, o yıllarda bilsem, alır mıydım, alabilir miydim emin değilim. Ne ki, ilgimi çeker, aklımda kalırdı, ondan eminim. Bu hatıra paranın özelliği, Turhan Selçuk'un imzasına yer verilmiş olması, o çok ilginçmiş, pek rastlanır bir şey değil çünkü. 

Ali Doğanlı, bir polisiye dermesine, DarkPolisiye 6'da yer alan bütün öykülerin başına bir kapak ve tek bir çizgi roman sayfası hazırlamış. Şık durmuş, albümün önüne geçtiği için editöryal olarak enteresan bir karar olmuş... Diğer yandan Doğanlı o ince işçiliğini her öyküye dağıtacağına, bir tanesini baştan sona uyarlasaymış sanki daha güzel olurmuş.

Geçtiğimiz aylarda Oğuz Aral'ın bir kopyasını paylaşmıştım, epeyce bir karikatürist, o kopyayı Aral'ın yapmayacağını savunmuş,  para kazanmak için bir başkası tarafından üretildiğini savunmuş, imzasının öyle olmadığını filan iddia etmişti. İdealistlerle, bu türden romantik çıkışlarla tartışmaya girmemeye çalışıyorum, cidden büyük bir vakit kaybı çünkü... Yakınlarda, yine sosyal medyada Aral'ın çok gençken ürettiği bir bantına rastladım, Amerikan bantlarından faydalanarak, bazen kare-kare kopyalanmış bir işi olduğunu görünce ister istemez gülümsedim. İnsanların genç olabileceğini, hayran kaldığı işi taklit edebileceğini, böyle böyle öğrendiğini nedense unutuyoruz. Garip. Nasıl anlatsam, "Monica Belluci de gaz çıkartıyor" diyorlar ya o hesap. İnsanız.


Related Posts with Thumbnails