Pazartesi, Nisan 27, 2026

Çizgilere Derkenar 42

Bettica, Fransız auteur Romane Granger imzalı tek ciltlik bir çizgi roman albümü. Hikayesi biraz karışık ama malzemesi yok değil. Lynch / Cronenberg / Black Mirror hattından gidiyor diyelim. Polisiye gibi başlıyor, ilk sayfalarda “kahraman” sandığımız birileri var, onlar bir anda kayboluyorlar. Suç öyküsü de psikolojik bir travma anlatısına dönüşüyor. Alternatif Frankofon damarı keşfetmek, yeni bir auteur ile karşılaşmak, atmosfer odaklı çizimleri ve moda olan renk kullanımlarını görmek isterseniz albüm iyi bir seçenek. Travmanın ticarileştirilmesi ve modern tarikat / wellness dilini mesele etmesi nedeniyle ilgimi çekti. Çizgiler hoş ve hipnotik bir auraya sahip, albümse baskı olarak koleksiyoner merakına uygun. Tasarım başarılı ve şık ama biliyorsunuz, bu hikâyeye yetmiyor. Duygusal etkisi daha güçlü olmalıymış. Yani dizayn iddialı, dramatik yoğunluk ise tartışmalı.

Yıllar önce okuduğum bir Martin Mystère serüveni durduk yere aklıma takıldı; içimde yeniden okuma isteği uyandı. Koca bir külliyatın içinde hangi sayıydı, nasıldı derken iz sürdüm, sahafları taradım, sonunda bulup sipariş ettim. Araya başka şeyler girdiği için kavuşmamız neredeyse iki ay sürdü. Martin amcanın karşısına çıkan siyahi bir lümpen, o bedene sıkışmış bir kadın olduğunu söylüyor ve yardım istiyordu. Maceranın adı Annabel Lee’nin Yeniden Doğuşu idi. Hep olur ya, yeniden okuyunca insan hafızasının bazı şeyleri cilaladığını anlıyor. Aklımda kalanı biraz fazla büyütmüşüm. Fikir hâlâ iyi, hatta kışkırtıcı ama bağlanışı o kadar parlak değil, gereğinden fazla uzatılmış. Benzer damarı Garth’ın 1960 Büyük Ateş sayılarındaki (1960) macerası çok daha sıkı ve zarif anlatmıştı diyerek bu faslı kapatayım. Meğer aklımda kalan, hikâyenin kendisi değil, ona yüklediğim hatıraymış.

Umberto Eco’nun ünlü romanı Gülün Adı’nın Milo Manara tarafından yapılan çizgi roman uyarlamasının ikinci cildini nihayet görebildim; bizde henüz yayımlanmadı. İlk kanaatim değişmedi: Manara’nın çizgi olarak en “iyi” işlerinden biriyle karşı karşıyayız. Albüme gösterdiği emek, titizlik, iştah ve sabır açıkça sinmiş. Adı etrafında oluşmuş kolay klişelere bakmayın; kimi sahnelerde beklenen yollara sapmamış, özellikle sakınmış, başka bir niyetle çalışmış. Büyük bir eserin ağırlığını hissetmiş, buna göre davranmış. İşin hakkını vermek istemiş; daha önemlisi, vermiş.

Oğuz Aral’ın 1950’li yıllarda Verem Savaş Derneği için hazırladığı kartpostallar, kamusal sağlık propagandasının  hoyrat -demek zorundayım- döneminden kalma. Verem gibi ağır bir hastalık, çocuklara seslenen parlak renkler ve muzır sayılabilecek bir mizahla anlatılıyor. Sarışın çocuğun gözlerine yerleştirilen hareketli bilyeler ise bugünün ölçüleriyle tuhaf, hatta acımasız sayılabilecek bir şaka mekanizması: kartı salladıkça gözler kayıyor, şaşılaşıyor, izleyen gülsün istenmiş. O dönem için yaratıcı bir etkileşim, bugün için kolayca “uygunsuz” damgası yiyecek bir fikir. Kartpostal tarihimiz gerçekten de yazılmayı bekleyen sahipsiz bir arşiv.

Hiç yorum yok:

Related Posts with Thumbnails