![]() |
Buna Vitrinleşmiş Benlik deniyor. İngilizcesiyle Curated Self, kimi bağlamlarda Exhibited Self. İnsanların kimliğini doğal akışı içinde yaşamak yerine, başkalarının bakışına sunulacak şekilde düzenleyerek inşa etmesi… Galiba “kim olduğumuzla” değil, nasıl göründüğümüzle ilgilendiğimiz yeni bir zihniyet evresine geçtik.
Öyle bir evre ki yaşamaktan çok sergilemeye odaklandık. Sosyal medya profilleri, hikâyeler, biyografiler, seçilmiş mekânlar, politik tavırlar, estetik tercihler… Bunlar olmadan var olamıyormuşuz gibi davranıyoruz. Geçenlerde Facebook, takipçilerime kendimi tanıtmam için bir Reels videosu hazırlamamı önerdi. Takipçi ve tanıtım faslını geçiyorum, önüme sunduğu “örnek içerik” bile bu vitrinleşme oyununun ne kadar sistemli işlediğini gösteriyordu.
Meraklı biriyim, küresel popüler kültürün biyografiyi nasıl kurguladığını, neyi merkeze alıp neyi dışladığını anlamak istedim. Sonuçta karşımızda, gösterilmeye uygun parçalardan örülü seçilmiş bir gerçeklik istifi duruyor. Mutlu anlar, başarılar, “anlamlı” cümleler vitrinde. Sıkıntılar, sıradanlıklar, çelişkiler ise halının altına süpürülmüş.
Geçenlerde genç bir arkadaşım benimle selfie çektirdi. Fotoğrafı paylaştığında kendisini öylesine makyajlamıştı ki; çıkık elmacık kemikleri kaybolmuş, göz altı çizgileri silinmiş, cilt tonu porselenleşmişti. Şaşırıyor muyuz? Hayır. Vitrinleşmiş benlikler kendi galerilerinin küratörleri gibi davranıyor. Hangi fotoğraf? Hangi açı? Hangi melankoli? Hepsi titizlikle hesaplanıyor. Spontane yaşamak mı? O eskidendi. Şimdi herkes editoryal kontrolden geçiyor.
Kaçınılmaz olarak, dışarıdan nasıl göründüğümüzün tutsağı haline geliyoruz. Bir değerimiz varsa, yıllara yayılan birikimimizle değil, beğeni, yorum, görünürlük ve takipçi sayıları gibi dış teyitlerle ölçülüyor. Bunun nihai sonucu da tahmin edilebilir: markalaşma. İnsan olmaktan çok, bir kişisel marka kimliğine bürünüyoruz. Tutarlılık, estetik bütünlük ve mesaj disiplini gibi saçma bir “heyula” samimiyetin yerini alıyor.
Son aylarda aklımda kalan iki sohbet bu durumu iyi özetliyor. Akıl fikir danışarak sohbet eden ünlü bir oyuncu, magazinel bir ilişkisinin olmamasını handikap gibi anlatmaya başladı. Bu düşünce ona tuhaf gelmiyordu. Bir başka gün genç bir kadınla tanıştım, durduk yere, şöhretli biriyle yaşadığı eski ilişkisinden söz etti. “Sevgiliydik,” dedi. Başta bu mahrem detayı neden paylaştığını anlayamadım. Sonra bunun onun gözünde bir başarı, bir statü transferi, bir değer artışı anlamına geldiğini fark ettim. Öyle hissediyordu.
Yanlış anlaşılmasın, insanlık tarihi boyunca roller, pozlar ve gösteriler hep vardı. Sahne her zaman kuruluydu. Ancak sosyal medya bu sahneyi kalıcılaştırdı ve hepimizi orada yaşamaya mahkûm etti. Akışa kapıldık. Benlik ile rol arasındaki mesafe açıldıkça, sürekli performans sergilemek zorunda olmamız bizi yordu. Görünme taktikleri samimiyetin yerini aldıkça, yetersizlik hissi ve onay bağımlılığı baki kaldı.
Saçma gelebilir ama insanlar artık aynaya bakıp kendini görmüyor, profiline bakıp kendini inşa ediyor sanki. Abartıyor muyum? Hiç de bile, Mıstık abi.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder