Borges’le
Yarım Asır, sevdiğim bir yazarın, Mario Vargas Llosa’nın Borges’i anlattığı
yazılardan oluşuyor. Borges’le konuşmuş, onun hakkında konuşmalar yapmış ve
metinler kaleme almış. İki yazarı bilenler için aralarındaki mesafe belirgin:
Borges’in mesafeli, neredeyse aseksüel sayılabilecek tavrı ve sade, kristalize
dili, Llosa’nın ise daha canlı ve iştahlı, daha dışavurumcu anlatımı vardır.
Usta-çırak gibi durmuyorlar demek istiyorum. İlginç olan, Llosa’nın Borges’e
bakışının yıllar içinde radikal biçimde değişmemesi. Siyasetle ilişkisi
nedeniyle bir dönem hayranlığını geri planda tutuyor gibi; zamanla bu mesafe
kapanıyor, ama ana fikir sabit kalıyor. Bu yüzden kitapta tekrar hissi var. Buna
rağmen, genç Llosa’nın Borges’le yaptığı röportaj ve o karşılaşmaların
yarattığı etki kitabın en canlı kısmı. Okurken en çok o diyalog ilgimi çekti:
Anlamak isteyen bir yazar adayı ile şaşırtmayı seven, oyunbaz bir okuryazarın
karşılaşması.
Sa Wala,
Kaybedecek Bir Şey Yok, fantastik damarı olan bir korku hikâyesi.
Filipinler’den çıkıp buraya kadar ulaşması bile başlı başına ilginç; belli ki küresel
dolaşıma girebilmiş. Hikâye basit bir kurgu üzerine kurulu: Yoksul bir adamın
karşısına çıkan dövüş horozu giderek evin parçası haline geliyor. Ama bu
bildiğimiz hayvan değil; tekinsiz, neredeyse doğaüstü bir “katil.” Girdiği her
dövüşü öldürerek kazanıyor ve ailenin gündelik hayatına sızdıkça huzursuzluk
artıyor. Kısa hikâyeden albüm çıkarılmış. Klişeyi iyi işlemiş, bazen enteresan paneller de
tasarlanmış. Farklı bir albüm.
Felsefe Nehri, adından da anlaşılacağı üzere felsefe
tarihini çizgi roman formunda anlatan hedefleyen iddialı bir çalışma. Bu tür
denemeler genellikle iki nedenle tökezler: Birincisi, binlerce yıllık düşünce
tarihini sadeleştirirken yüzeyselleşme riski taşırlar. İkincisi, çizgi romanın
asıl gücü olan ardışık anlatı kurulamaz; sayfalar çoğu zaman resimli ders
notuna döner. Bu albüm ise o tuzaklara düşmemiş. Hem anlatı ritmi kurulmuş hem
de yer yer mizah duygusu eklenmiş. Metin açık, akıllı ve öğretici, üstelik
didaktikleşmeden ilerliyor. Michael F. Patton’un akademik mesafesi
hissediliyor, fakat bunu kuru bilgiye çevirmeden popüler bir anlatıya
dönüştürmeyi başarmış. Kevin Cannon ise hareket duygusunu panellere taşıyan,
akıcı ve sempatik çizgileriyle kitaba ciddi katkı sunuyor. Sonuçta ortaya hem
öğretici hem okunabilir bir çalışma çıkmış. Güzel bir denge.
Tüy Yumağı, yukarıda sözünü ettiğim Sa Wala ile
akraba sayılabilecek bir hikâye. Oradaki ölümcül dövüş horozunun yerini burada
Dost adlı bir kedi alıyor. Geçimsiz bir karı kocanın mutsuz kızlarını korumaya
çalışan bu hayvan, giderek artan bir şiddetle önce ebeveynlere, ardından yakın
akrabalara yöneliyor. Matt Kindt’in senaryosu yalnızca bir korku hikâyesi
anlatmıyor; psikolojik zemini de dikkatle kuruyor. Okuru öyle bir noktaya
getiriyor ki, gerçekten doğaüstü bir varlıkla mı karşı karşıyayız, yoksa
çocuğun travmatik dünyasında mı dolaşıyoruz, emin olamıyoruz. Hayalet kedi
fikri, aile dramı, doğaüstü gerilim ve body horror unsurlarıyla birleşiyor. Çizgiler
ise hikâyenin tekinsizliğini ve anlatı akışını başarıyla taşıyor. Rahatsız
edici bir atmosferi var. Bana sorarsanız, görsellik daha da ileri gidip biraz
daha mide bulandırıcı olabilirmiş, malzeme buna fazlasıyla uygunmuş.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder