Çarşamba, Haziran 30, 2021

Yine bir çamaşır markası


 Çok değil, üç ay önce, yazarlık dediğin, bile isteye çamaşırları sermek ve göstermek değil midir diye yazmıştım, galiba yazmıştım... Levent'in dönüp dolaşıp bir çamaşır markası olarak karşıma çıkması... manidar değil de nedir? Ee nedir? 

Salı, Haziran 29, 2021

Seyrüsefer Defteri 129-130

Danger Close the Battle of Long Tan (2019) Vietnam filmi ama Avustralya yapımı, türün ortalaması tutturmuşlar o kadar (12 Haziran).++ Voyagers (2021) Sineklerin Tanrısı uzayda olsa, bilim kurgu şeysi olsa fikriyle üretilmiş, baştan handikaplı ama yine de güzel sahneleri var (11 Haziran).++ Furious (2017) Rus “diriliş”i görsel olarak iyi aksiyon (10 Haziran).++ Cruella (2021) beklediğim gibi çıktı, Tim Burton havasında karnavalesk ve ergen enerjili (9 Haziran). ++ Sharp Objects Sea1 Ep.3 ve 4’ü seyrettim (8 Haziran).++ Ex Amici  come prima (2011) İtalyan işi gişe komedisi, sıradan ama enerjik (7 Haziran).++ Army of Dead (2021) güzel aksiyon, o imkanlarla ve daha da daralarak koyulaşabilirmiş o ayrı, “iyiler” kalabalık olmuş (6 Haziran).++ Sexify Sea1 Ep1 ve 2’yi seyrettim (5 Haziran).++ Sharp Objects Sea1 Ep.1 ve 2’yi seyrettim (4 Haziran).++El Baile de Los 41 (2020) meğer gerçek bir hikayeden alınmış, yasak aşk, siyaset, kurban kadın ve tam tekmil eşcinsellik var diyelim, şaşırtıcı olmanın yettiğini düşünebiliyor dijital platformlar (3 Haziran).++ Mare of Eastdown Sea 1 Ep.5, 6 ve 7’yi seyrettim (1-2 Haziran).++ Senaryo kampı (20-31 Mayıs).++ Sky Rojo Sea1 Ep. 1, 2 ve 3’ü seyrettim (18 Mayıs).++ Mare of Eastdown Sea1 Ep.3 ve 4’ü seyrettim (17 Mayıs).++ The Woman in the Window (2021) muamması yok denemez, Netflix filmi diye bir kategori var artık (16 Mayıs).++ ++  Senaryo kampı (3-15 Mayıs).++ Mare of Eastdown Sea1 Ep.1 ve 2’yi izledim (2 Mayıs).++ American Traitor the trial of Axis Sally (2021) teatral ve muhafazakar olmuş, film haliyle Avukatın son konuşması için seyrediliyor (30 Nisan).++ Riders of Justice (2021) ilginç  gelişiyor, mutlu son’lu, kalabalık aileli çizgi roman klişesine dönüşüyor (29 Nisan).++ Falling (2020) yaşlı adam hikayesi, filaşbekler, geçmişle yüzleşmeler ve evet, orta yaş seyirciye oynayan  böyle bir “yaşlılar” türü var artık (28 Nisan).++ L’ombrellone (1965) vasat ama o yıllardaki İtalyan kıyılarının kalabalığı, karmaşası, yuh ölçüsündeki deliliği filmin en önemli oyuncusu (27 Nisan).++ Rififi (1955) atmosfer müthiş, hele soygun, ilham verici hikaye (26 Nisan).++ Gloria (1980) Cassavetes yorumu, Gena Rowlands gösterisi (25 Nisan).++ Yakuza (1975) türe Pollack dokunuşu (24 Nisan).++ Mortal Kombat (2021) beklediğim gibi çıktı, pandemi tenhalığında teke tek çataçat gösterisi, pek parlak denemez (23 Nisan).++ Senaryo kampı (13-22 Nisan).++ Vai avanti tu che mi vien da ridere  (1982) Suavi Süalp yazmış gibi, bir farkla tabii… şişko ve komik polis komiserinin yanındaki güzel kadın eh işte o “değişik” (12 Nisan).++ Se lo scopre Gargiulo (1988) komedisi ve aksiyonu olsun istenmiş, fazla erkek kalmış, Çarşaf’ta televizyon filmi komedisi yapılırdı, o düzeyde (11 Nisan).++ Tutte lo vogliono (2015) İtalyan romantik komedisi, çift o kadar da çekici olmadığından tutturamamışlar (10 Nisan).++  Prizzi’s Honor (1984) hikayeden çok karakterler kalıyor aklımızda (9 Nisan).++ La stanza del vescovo (1977) Ornella, Dino Risi ve Glenn Miller… üçlük atış (8 Nisan).++ The Serpent Sea1 ep.1 ve 2’yi seyrettim (7 Nisan).++ Una nuvola di polvere... un grido di morte... arriva Sartana (1970) Spagetti westerni Bonelli entrikası (6 Nisan).++ La segretaria privata di mio padre (1976) İtalyan erotik komedilerinden, “tür” her defasında Yeşilçam ne çok sevmiş İtalyanları dedirtiyor (5 Nisan).++ Jason and Argonauts (1963) dönemi için epey ilginç sahneler ve efektler var (4 Nisan).++ Star Trek Sea1 Ep.1 ve 2’yi seyrettim (3 Nisan).++ Coming 2 America (2021) komik sahneleri ve mizahtan gelen bir enerjisi var, ilk filmi aşacak yeni bir sesi yok (2 Nisan). ++ 


Pazartesi, Haziran 28, 2021

Son Okuduklarım 49

Eşlik Eden, Soneçka Antonovskaya... Berberova'nın melankolik hikayelerinden biri daha. Eşlikçi adıyla yakınlarda yeniden yayımlanmış, galiba artık o isimle biliniyor. Berberova, tereddütlü kahramanları sever, sürüklenen, kendine ve başkalarına yetmeyen, içine kapanan, bir şey yapmak isteyen ama bunu yapamayan, vazgeçen, unutmaya çalışan birileri demek daha doğru...malum, hanfendiye hayranım ve her yazdığını tadını çıkartarak yavaş yavaş okuyorum. Soneçka, kim olduğunun farkında biri, ne güzel ne de çirkin, ne yetenekli ne de hırslı. Yanında çalıştığı, piyano çaldığı güzel şarkıcı kadının uydusu, eşlikçisi, hizmetçisi, sırdaşı ve hiç bir şeyi olmanın ne anlama geldiğini bilerek kurnazlıkla ve rutine sığınarak yaşıyor... Küçümseniyor, görülmüyor, önemsenmiyor, devam ediyor.... Güzel karakter... Melek Kobra, çok genç yaşta ölen kadının, bir sahne oyuncusunun ölümünden önce yazdığı günlükleri. Enteresan kitap, günlükler zaten "dehşetli" de İskender Savaşır'ın sonsözü de metni güzel büyütmüş-genişletmiş. Bilenler için güzel dedikodular da var ama asıl olarak narsistik bir kişiliğin, yoksunluk çeken bir kadının, ölüme yaklaşan bir insanın üzüntü ve öfkelerini okuyorsunuz. Gökhan Akçura günlükleri derlemiş, hoş kitap olmuş. Alnımdaki Bıçak Yarası, Burhan Arpad'ın okumak istediğim, merak ettiğim novellasıydı. Orhan Veli'nin "Vesikalı Yarim" şiiri biliyorsunuz aynı isimli bir filme ve başta alıntılandığına göre bu romana ilham olmuş. Arpad'ın romanı da sinemaya uyarlanmış, Hangisi önce, ne /nasıl bir fikrim yok... Romana gelince kenarları anlatan her metin oldum olası ilgimi çeker ama nasıl desem, çok da güçlü anlatılamamış buldum, dili de tahkiyeyi de o denli beğenmedim. Artık Arpad'ın "eleştirmen" olarak yazdıklarının daha iyi olduğunu düşünüyorum... Fahişe ve Genelev Şiirleri, zor bulunan bir kitapmış, sanıyorum ismi ilgi çekiyor, az da basılmıştır, rağbet görmesi biraz ondan olmalı yoksa pek parlak bir şey değil. Önsöz şu cümlelerle bitiyor: "Kötü yola düşünlerin kitabını yazmak, iyi bir yola düşmektir sanırım. Şairler de orospular da soydaşmış gibi geliyor bana zaten"... Şairin deyişiyle "orospuları" mesleklerle özdeşleştirmek bana pek de "ilham verici" gelmiyor... Eh şair de bunu yazdığında 20 yaşındaymış, o yaşlarda insanlar büyük konuşmaya meylederler...Çok değil yirmi sayfalık bir kitapçık bu. Şaşırtmak istediği için şiirinden bir alıntı yaparak geçeyim: "bir benim var oramda/ anamda yok babamda var / yalnız orospular sevse de / evrene değer / orospular hep sever /küçük şeyleri 


Berlin, Işık Şehir, Jason Lutes'ın yıllardır beklenen Berlin üçlemesinin son kitabı, ilk kitap 2000, ikincisi 2008'de çıkmıştı, üçüncüsü de ondan bir on yıl sonra... düşünün ne kadar sürdüğünü... Final albümünü bu kadar sene bekleyince beklentimi yükseltmişim onu anladım, farklı eksenler hayal etmiştim... Melankolik olmuş demek lazım, el hak yakıştırmış... memnunum. Hakim'in Yolculuğu üçüncü albümle sonlanıyor, temposu çok iyi olmuş, çizgi romanda o sürükleyiciliği kurabilmek ustalık ister, "artık kurtulsunlar" hissiyle okuyor ki o büyük maharet. Batgirl'in Gölgesi, bizde de dünyada da az bulunan türden bir tercihle üretilmiş, ergen kız okura hitap ediyor. Mainstream televizyon işlerinin iyimserliği, Disney mesafesi ve tutarlılığı var, iyi bir şey mi emin değilim ama o aurayı tutturmuşlar. Zanaat olarak incelemek gerekiyor. Yeşilçam'da 50Yıl, fotoğrafçı Güngör Özsoy'un hatıraları, şahane bir dedikodu kitabı diyebilirim, bazen ürkek bazen "ooo ilk kez duyuyorum" dedirtecek ölçüde pervasız hikayelerle dolu. Şokopop okumalı... 

Bülbül'ü Öldürmek, adından anlaşılacağı gibi Harper Lee'nin ünlü eserinin çizgi roman uyarlaması. Şöyle de diyebilirdim, bana göre geçen yüzyıl yazılmış en "iyicil" romanın bir başka uyarlaması. Roman, yıllar içinde kadar sevildi ve konuşuldu ki, şevk ve süratle farklı mecralarda uyarlamaları yapılmıştı. Fordham'ın uyarlaması genel olarak kötü değil, daha ilk sayfalardan sadakatli bir uyarlama olduğunu hissettiriyor, böyle olunca hafif hantal duruyor. Romanın sinema uyarlamasından da faydalanılmış. Pek çok yerde arkaplanın filmden alındığı anlaşılıyor.  Romanı çok sevdiğimden  çizgilerin donukluğuna rağmen albümü ilgiyle okudum. Ekinokslar, kişisel olarak ne anlatacağını merak ettiğim çizgi romancılardan birinin, Pedrosa'nın albümü. Elemli, neşesiz, durgun karakterler, yeknesak ilişkiler, karşılaşmalar... az bulunur güzellikte sayfalar okuyoruz. Pedrosa'nın dilimizde yayımlanması, okur ve üreticiler için  "nimet" diye düşünüyorum.  Efsanevi Trenler, adından anlaşılacağı gibi trende geçen üç ayrı hikayeden oluşan bir çizgi roman albümü, çizgiler ve hikayeler pek iyi değiller. Şark Ekspresi, iyi çizilebilseymiş bir tık ilginç olabilirmiş ama genel olarak derinliksizler diyelim. Kibar Fahişe Zeynep, Nahid Sırrı'nın günyüzüne çıkan novellalarından. Bildiğimiz ve alıştığımız Örik edebiyatından çok uzak değil, hevesle okudum ama nasıl desem Fransızca yazıldıklarından olabilir, bir şeyler eksik geldi bana... Dil sası, kadınsı entrika ve kötücüllük o denli koyulaşmıyor sanki... Yine de şu hoşuma gitti, Fransızların ilgisini çekmeyi denemiş, neyi belirginleştirmeye çalışmış diye dikkat kesildim. 


Pazar, Haziran 27, 2021

Sakallı cüce

Efenim gündüz niyetine diyelim... Eskiler rüyada sakallı cüce görmekten ürkerlermiş, e burda karşılaşınca hayra şey etmiş olalım... hoh hoh... 

Görsel, 1939 yılında çıkmış bir çocuk kitabının kapağı... Beni şu sebeple cezbetti, seneler önce Deli Gücük diye çizgi roman yazmıştım, Sakallı Cüce onun minyatürü gibi duruyor.

Kapağı kim çizmiş belirsiz, büyük ihtimal, orijinalinden kopyalanmış, bizdeki cüce tahayyülü, minyatürlerden beslenir, curcunabazdır, laf ebesidir, oyunbazdır, paşalı kavuğuyla dolaşan bir egoizm parodisidir. Kapaktaki ise Orta Dünya'dan çıkmış gibi, Tolkien havasında Batı Avrupalı bir "cüce"...


Deli Gücük'ü tarif ederken, çizer arkadaşlardan Tarkan çizgi romanındaki Orso'yu temel almalarını istemiştim, bu cücenin iki metre boyundaki "dev" akrabasını... Tabii ki sadece o kadar değil, DG'nin yedi kargası vardı, onlarla dolaşıyordu... Osmanlı taşrasında dünyayla, alçaklarla, kendisiyle hesaplaşıyordu filan...

DG, Orso ve Sakallı Cüce arasındaki benzerliği nasıl yorumlasam bilmiyorum, Nar Tanesi masalı bizim Pamuk Piremses'imiz oluyor mu ki?

Cumartesi, Haziran 26, 2021

Popüler kültürü konuşmak neden zor? (2)

Kartpostal, arkasındaki el yazısıyla atılmış tarihe bakılırsa 1918'den...Demek ki o yıllarda basılmış-üretilmiş. Uzmanı sayılmam ama bu türden kartlara "Sevda kartları" deniyor, Alman ve Fransız firmaları, bu kartpostalları o yıllarda İstanbul'da, İskenderiye'de, Cezayir'de, Kudüs'te pazarlıyor. Oryantal  romantizmin müşterileri şehirli Müslümanlar olmalı... Bugüne kadar kaldığına göre çok satıyor ve çok da popüler olmalı.

Bu görseli neden seçtim? Hafif erotik bir tınısı olduğunun farkındayım...Resmin meselesi o öpüşenlerin Müslüman olmaları-görünmeleri... Fes ve dönem Osmanlısı günümüzde İslami bir tonda revize edildiği için resim her şeyden önce "mukaddes olana" yönelik bir saldırı gibi anlaşılıyor, ayrıca huzursuz edici biçimde ayıp sayılıyor. Kime göstersem, günümüzün siyasi kutuplaşmasının bir sonucuyla resmi yorumluyor: "bunu görseler sinirlenirler" diyorlar mesela, gülenler, şaşıranlar, kızanlar...

Ne zaman oluyor bunlar? Bugün oluyor, şimdiki zamandan yüz yıl önce üretilmiş bir ilüstrasyona bakıp, "yargı dağıtıyoruz."

Biliyorsunuz, fes'ten önce kavuk vardı... Kavuk giyilirdi, fes giyilmeli, modern olmalıyız denerek yasaklandı... Kavuk, fes karşısında muhafaza edilen geleneksel değerleri, büyük maziyi temsil ediyordu. Fes giyenler, Avrupa hayranıydı, dejenereydi, snoptu, alafrangaydı filan... Yukarıdaki resimdeki çift ezcümle  "modern", "hain" "kozmopolit" ve "gayri milliydi"... 

Bugünkünden ne kadar farklı değil mi? Yüz yıl önce kavukla dolaşanlar gerçek Müslümanlar olduklarına inanıyordu, imgeler ve takdimlerin savaşı başka bir biçimde sürüyordu. Şimdiki zamanın fes'le dolaşan, Osmanlı dendiğinde gözleri dolan romantiklerin o yıllardaki benzerleri kavuk giyiyordu. 

Popüler kültürü konuşmak-anlamak zor derken kastettiğim, tam da bu çelişkilerden çıkıyor. Yüz yıl mı dedim, elli yıl önce Münif Fehim veya Salih Erimez, yukarıdaki ilüstrasyonun benzerlerini çokça çizdiler, ama çizdikleriyle hiç bu kadar huzursuz etmediler, çünkü o dönemin okurları günümüzün siyasi gerginliğiyle bakmıyorlardı o çizilenlere... 

Popüler kültür ürünlerinin çabucak tüketilip unutulduğu iddia edilir, yanlış demiyorum ama bence "mutlaka" unutulmuyor, dolaşıma tekrar girebiliyorsa yeniden doğabiliyor... Yukarıdaki ilüstrasyonu bu sebeple seçtim, tıpkı bu resim gibi aktüelliğini yitirebilir ama dolaşıma tekrar girerse bir kez daha görücüye çıkar ve çıkarken de bağlamı değişebilir, farklı bir okur-seyirci ile yeniden okunabilir, seyredilebilir, yorumlanabilir demek istiyorum... 

Cuma, Haziran 25, 2021

Popüler kültürü konuşmak neden zor?

Yukarıdaki kapağı Necmi Rıza çizmiş, 1957 yılından bir Akbaba mizah dergisi sayısı... O yılların hoşa giden, kadın-erkek ilişkilerini tersine çeviren esprilerinden... Muhtemelen yabancı bir karikatürden apartılmış, geçenlerde Kauffman'ın kısa bir oyununu okumuştum, nerdeyse birebir böyle bir "sahnesi" vardı, kadınlar iskambil oynarken gevezelik ediyorlardı.

Karikatürde, kadınlardan biri, arka odada ütü yapan erkeği-kocasını kastederek "Erkeği adam eden kadındır şekerim... Benim kocam, evlenmeden evvel bir düğme bile dikemezdi" diyor. 

Erkeklerin diliyle kadınları konuşturmak, toplumsal ilişkilerdeki eşitsizliği belirginleştirdiği için ilginçtir, hatta yaratabileceği farkındalık nedeniyle radikal bir yönü vardır.

Bu karikatür, çok satan, çoğunluk değerlerine hitap eden bir mizah dergisinde yayımlanmış... Yani popülerden faydalanan ve popüleri üreten ve-veya çoğaltan bir mecradan espri yapıyor. 

O halde şunu soralım, karikatürdeki espri nedir? Erkeğin kadınsı görünmesi mi...Veya kadınların erkek rolüyle takdim edilmesi mi? Hepsi sanki... Çünkü, derginin okuru kadınlar değil erkekler... Akbaba'ya yok yere "berber dergisi" dememişler.

Yukarıda bu türden bir esprinin toplumsal ilişkilerdeki eşitsizliği görünür kılabileceğini yazmıştım. Amaç o olmamasına rağmen, böyle bir etkisi olabileceğini vurgulamak istedim. Popüler kültür analizlerinde genel olarak bu çelişkinin gözardı edildiğini düşünürüm. Popüler bir içeriğin tek etkisi-tek yönü olmuyor, hiç hesap edilmeyen bir biçimde muhalif veya ayrıksı bir etki de yaratabiliyor. 

Akbaba, erkek okura hitap ederdi, çoğunluk değerlerine inanan, onları koruyarak taşıyan erkek bir okura demek daha doğru... Amaç, ona hitap eden, o erkeğin hoşuna gidecek-güldürecek espri bulmaktı ve yukarıdaki kapak da o niyetle üretildi. E peki sonuç? Kapak, amaçtan epeyce farklı bir biçimde okunabiliyor.

İşin içine tarihsel bağlamı da katalım. Kapağın üreticileri esprilerinin amaçlarından farklı bir biçimde okunabileceğinin farkındalar mıydı? Bence değillerdi. Peki, biz bugünden bakarak mı yapıyoruz o yorumu? Bence hayır, size Kauffman'ın tiyatro oyunundan söz ettim, tam da kadın-erkek ilişkilerindeki eşitsizliği anlatmak için benzer bir tersine çevirme yapılıyor o yıllarda...Orhan Kemal'in Tersine Dünya'sı da böyle bir espri taşır mesela...yani bir espri olarak var ve biliniyor... Akbaba, farkında değil o ayrı...

Eser, yaratıcısı neye niyetlenirse niyetlensin, tüketicisiyle başka bir yola giriyor... Hani popüler bir şarkı var ya... hem yolsun hem de yolcu gibi iş üretilirken ve tüketilirken bambaşka yollara patikalara doğru karmaşıklaşıyor. 

Devam edeceğim.

Perşembe, Haziran 24, 2021

Zıngırdatacak bir şey

Göl Yayınları'nın "Ünlü Resimli Romanlar" dizisinden çıkan Frankeştayn'da (1979) rastladım "zıngırtacak bir şeye"... Kare-panel, o çizgi romandan... Kadim kahramanımız (cennetten kovulan zavallı Adem), dağ başında yaratıcısı Viktor'un karşısına çıkıp işlediği cinayeti "itiraf" ediyor...Zıngırtıyı onun ağzından "okuyoruz."

Zıngırtı ile zangırtı anlamında titretme kastedilmiş... Viktor'un "ifrit" dediği canavar, "zıngırtadacak" derken dehşete düşürecek, şaşırtacak bir şey söyleyeceğim diyor yani...Cinayeti ben işledim şu bu diye devam ediyor. 

Frankeştayn'ın ağzından pek de kullanılmayan bir sözcüğü duymak-okumak beni niyeyse şaşırttı...dilime dolandı.  Franki gibi biri böylesi eksantrik bir sözcük kullanır mı diye sordum kendime... Hani arkadaşımız "yapıntı" ya... niyeyse diyemez gibi geldi. Saçma gelmesin, zıngırtı argo gibi duruyor ama az kullanıldığı için "edebi" de sayılabilir...Tuhaf ve ilgi çekici. Elektrikle (!) ve zangırdıyarak canlanmıştı, oradan mı biliyor acaba? Hımm...

Orijinalindeki sözcük/cümle nedir bilmiyorum, bilsem güzel olurdu... Böyleyken böyle...

Not: Kim çevirmiş o da belli değil...O yıllarda, hele çizgi roman gibi pulp metinleri kimi çevirdiği handiyse hiç umursanmazdı... Bunu özellikle belirttim çünkü yayıncı, hatta rapidocu bile kendinden bir şeyler katabilirdi...

Çarşamba, Haziran 23, 2021

Nostalji ve Cumhuriyet Folkloru


İnsanlar genellikle geçmişi-dünü özlemle anar, bugünden hazzetmezler; her şeyin günbegün kötüye gittiğini düşünürler, buna göre yarın, bugünden mutlaka daha kötü olacaktır. Çocuklarımız için endişelenmekte, memleket için korkmakta haklıyızdır. Nostalji, bu hissiyatın temel nedeni ve sonucudur, kendiliğinden gelişmediği de aşikârdır. Birkaç kaynak gösterilebilir,  eğitim yoluyla devletler, tarih ve geçmişlerine ilişkin bir “altın çağ” yaratırlar. Bir dönem ya da karizmatik bir lider, o altın çağı yaratmış, sonrasında süratle, her ne varsa, altüst olmuştur. Örneğin 1923-1938 arası Türkiye’nin Altın Çağı olarak tanımlanır, buna göre 11 Kasım 1938 sonrası hayatın kötüye gitmesinden daha doğal bir şey yoktur. Kültür endüstrisi, nostaljiyi tecimsel olarak pazarladığı için gerek altın çağ gerekse kolektif hafızada yer eden, pazarlanabilir mitler ve diğer şeyler, “para” ettiği sürece yeniden ve yeniden hatırlatılırlar. Hatta aralarında gerilimli bir ilişki de kurulur; bir taraf, işin ticarete dökülmesinden rahatsızdır, diğer taraf resmiyet kalıplarından şikâyetçidir, çağ değişmektedir, artık başka türlü bir yorum ve portre resmedilmelidir. Atatürk’ün reklamlarda kullanılmasıyla ilgili tartışmaları veya resmi dairelerdeki fotoğraflarında elindeki sigara ya da tespihin silinmesini hemen hatırlayabiliriz.

Nostaljinin kaynağı, bugünle didişen, genellikle modernizme yönelen eleştirel bir duyarlılıktır. Ama gerek eleştiri gerekse duyarlılık olarak tanımladığımız hissiyat, analitik değildir, asıl olarak bir tür vicdani serzeniş, siyasal romantizmle ifade edilebilecek bir tür yakınmadır. Modernizmin dönüştürücü gücü karşısındaki çaresizlik, geçmişe başvurmaya, bazen kaçmaya zorlar insanları. Geçmiş, bozulmamış olan “asıldır”. Nostalji, geçmişe duyulan özlem ve melankoli duygularını harekete geçirir, kendiyle var eder. Bir tür ümitsizlik kültürüne dönüşür; toprak, kültür, gelenek veya geleceği temsil eden gençlik yozlaşmakta, yitirilmektedir. Modernizm ve dolayısıyla kapitalizm, yozlaştırıcı ölçülerde her şeyi bir örnekleştirmekte, her türlü özgün nişi ayrım yapmaksızın köreltmektedir. Altın çağ nostaljisi genellikle bu dönemlerde devreye girer. Toplumsal değişim ne kadar hızlanırsa nostalji o raddede güçlenir. Seksenli yıllarda beklenmedik biçimde gelişen Beyoğlu nostaljisini düşünelim. Vakt-i zamanında kibar hanımların ve seçkin beylerin en iyi kıyafetleriyle dolaştıkları semtin, mevcut gelişimine hayıflanılmış, o günlerin gözde tahkir ifadelerinden biri olarak magandalar, şehre yeni gelen göçmenler bir suçlu gibi değişimin sorumlusu sayılmıştır. Oysa çok değil, birkaç on yıl önce, Beyoğlu, özellikle edebiyatta ve gazetelerde romanesk bir imge olarak başka bir biçimde kullanılmıştır:  Beyoğlu yabancıdır, Türklerin benliklerini kaybedebilecekleri bir mekân, baştan çıkarıcı tekinsiz bir “dünya”, “bir türlü, tamamen, bizim olamayan” bir yerdir. Ama bu Beyoğlu tahayyülü geçerliliğini yitirmiş, hiç de kozmopolit olmayan, elimizden alınan, taşra tarafından işgal edilen kibar bir muhit olarak vazedilir olmuştur. Turgut Özal dönemidir, yok sayılan arabesk meşrulaşmış, kamusal alana faş etmiştir. Beyoğlu, arabeske ve “o yoz müziğin” dinleyicilerine, dolayısıyla Özalizm’e karşı korunması gereken bir mevzi konumuna getirilmiştir. Nostalji söz konusu olduğunda referans imgelerin sıklıkla değiştiğini rahatlıkla görebiliriz. Bugün pek çok arabesk şarkıcı, nostalji kültürümüzün bir parçasıdır, reklamlarda boy göstermekte, klasik sayılmaktadır. Diğer yandan Beyoğlu elitizmi unutulup gitmiştir. Referansların dönemsel olarak farklılık göstermesi kuşkusuz tuhaf değil. Her şeyden önce, geçmişe bugünün dertlerinin içinden bakarsınız ve bugün, ister istemez dün’ü belirler.  Hal bu olunca, dün ve altın çağ, farklılaşan bir bugün sorunsalıyla ve günün makbul olanına göre sürekli yenilenir.

Memleketin nostalji kültürüyle ilgili özel bir durumdan da söz edilebilir, kişisel olarak bunun kimi imgelerin yeniden ve yeniden kullanılmasında önemli bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Latin alfabesine geçilmesiyle birlikte 1928 öncesini bilmek, gerektiğinde okuyup değerlendirmek özel eğitim almış, sınırlı bir kesimin tekeline kalmıştır. Cumhuriyet, redd-i miras politikası dolayısıyla geçmişi seçerek ve kendi imbiğinden damıtarak aktarmıştır. Örneğin otuzlu yıllarda, bir başka ifadeyle cumhuriyetin altın çağında, Osmanlı değil Orta Asya bir altın çağ olarak gösterilmiştir; bir milad istenmiş, yeni tarihe ve kültüre bugünü vareden bir dün aranmıştır. İlerleyen yıllarda 1923-1938 döneminin, 10.yıl mitolojisinin Orta Asya nostaljisine ikame edilmesi ise ideolojinin işleyişi gereği kaçınılmazdır. Orta Asya nostaljisi ve asıl’lık  vurgusu kaybolmuş değildir ama anaakım da değildir artık. Vurgulamak istediğim, cumhuriyet temel alındığı için elde avuçta kalanın hepi topu seksen yıllık bir dönem olması. Ben buna Cumhuriyet folklorunun sınırlılığı diyorum. Kapitalizm, yaygınlaşabilmek adına resmi kültürle birlikte hareket etmek zorunda olduğu için, reddi miras politikalarına uyum göstermiş, söz konusu sınırlılığı yeni yorumlarla çeşitlendirmiştir. Atatürk, Metin Oktay, Türkan Şoray, Ayhan Işık, Deniz Gezmiş, Lüküs Hayat Kabaresi, Hababam Sınıfı ya da Zeki Müren aynı ailenin ve iyiliğin temsilcileri, nostaljinin ve cumhuriyet folklorunun aktörleri olarak gerçeküstü bir düzlemde birlikte yaşıyorlar. Üstelik, sadece geçmişi ve kendilerini yadetmek için var edilmiyorlar, siyasi bir tavırla farklı bir gelecek ihtimalini de taşıyorlar.

Nostalji hissiyatının sanayi toplumu evresinde, modernleşme ve kapitalizme karşı gelişip yeşerdiği genel olarak kabul edilir. Oysa bugün, kapitalizm uyumluluk yeteneği ve hızı sayesinde nostalji evrenini ve ikonlarını, bir başka ifadeyle hasmını kimliklendirir hale gelmiştir. Üstelik global ölçekli bir pazarlama yapıldığı için ülkelere özgü yerel içerikler, global olan asıl’a ya benzetilmekte ya da benzediği ölçüde var edilmektedir. Kapitalizmin nostaljinin asıl belirleyeni olduğu, resmi kültürün ancak bu değişkene bağlı olarak kendini revize edebildiği bir çağda yaşıyoruz.

[2010 yılında yazmışım, bir konuşmaya dayanıyordu.]

Salı, Haziran 22, 2021

Nefretin Bitmeyen Açlığı (4)

Yusuf Ziya Ortaç, Yahudiler hakkında bolca yazan çizen biri... Yirmili yıllarda ticareti Yahudilerin yönettiğini düşünerek hemen her fırsatta saydırıyor onlara... 1927 yılında artık nerden, hangi ülkeden geldiler bilemiyorum, dikkat çekici ölçüde kalabalık bir Yahudi turist kafilesi geliyor, İstanbul'u gezip tozuyorlar. 

Turist az olunca, gazetelerin ilgisini çekiyor, niye geldiklerini merak ediyorlar, yok yere gezmezler, var bunun altında bir başka niyet fikriyle sokurdanıp duruyorlar. Malum, yabancı dediğin düşmanlığa gelir, kandırmaya, fethetmeye, sömürmeye... değil mi ama? Ortaç da geri kalmıyor elbette, Çimdik imzasıyla bir şiir yazarak Akbaba'da seyyahları hicvediyor:

Şehir kadar kocaman bir vapurla, dediler,
İstanbul’a geliyor yine mirasyediler!
Baktım hepsi Salamon, Yasef, İbrahim, Mişon,
Dedim: Kalemim size karlı seyahat diler,
Buyurunuz ey kurnaz, açıkgöz Yahudiler!
Vardır bu seyahatten bir kastınız mutlaka:
İstanbul’da gezerken etrafa baka baka,
Tatlı, güzel sözlerle gülüp ederken şaka,
Mutlak birkaç kişiyi bastırırsınız faka!
Buyurunuz ey kurnaz, açıkgöz Yahudiler!
Hepiniz uslusunuz*, pek acar:
Museviler kavgadan, gürültülerden kaçar!
Küçükler defter satar, büyükler dükkan açar,
Nihayet olursunuz birer kalantor tüccar!
Buyurunuz ey kurnaz, açıkgöz Yahudiler!
Olmaz bir lahza olsun poker, bakara sizin,
Ondan başka dünyada ak sizin, kara sizin,
Bursa’da, piyasada bütün yaygara sizin,
Eski esvablar sizin, iğne, makara sizin,
Buyurunuz ey kurnaz, açıkgöz Yahudiler!
Sık sık el sürmezsiniz kasada anahtara,
İktisad edersiniz, hiç gelmezsiniz dara,
Hakimsiniz dirheme, teraziye, kantara,
Sizler bastırırsınız şeytanı mantara!
Buyurunuz ey kurnaz, açıkgöz Yahudiler!

Akbaba, 10 Mart 1927

Pazartesi, Haziran 21, 2021

Vâlâ Nurettin

Vâ-Nû. Babası Selanik valisiydi, iyi okullarda okudu, Viyana’da, Moskova’da. Nâzım’la Anadolu’ya geçti, milli mücadeleye, Ankara’ya herkesin alınmadığı zamanlarda, yirmi yaşında. Taşrada öğretmenlik, sağda solda memurluk... Babıâli’nin solcusuydu, bilinirdi, sevilirdi. Sağcılar, komünist diye vara yoğa höykürürken ona hep ihtimam gösterdiler. Ne çok çeviri yaptı, ne çok tefrika… Esrarlı polisiyeler, kalp yaraları, acılı aşklar, onulmaz hatıralar. Müzehher ile Nihal Karamağralı diye imza attılar. Gramofon ve edebiyat. Dururlarsa anlaşılacaktı hayatın vasatlığı. Vâ-Nû, hikâyenin damadıydı, Müzehher gelini. Birisi yazmalı onların tutkusunu.

 

Pazar, Haziran 20, 2021

Üç kayıp kadın

Argoda, özellikle 1950 öncesi gündelik dilimizde isim olarak bilinen, deyim olarak kullanılan, Refik Halid'in deyişiyle şöhretli üç kadın var: Dilli Dilazar, Düttürü Leyla ve Alık Raziye...

İlki, münasebetsiz gevezeliğiyle, ikincisi tuhaf kıyafetleriyle ve üçüncüsü de akılsızlığıyla hatırlanıyor... O kadar popüler ki bu isimler, dönemin herhangi bir mizah dergisinde, bir gazete fıkrasında, köşe yazısında karşılaşabiliyorsunuz. Dedelerden, amcalardan hasılı yaşlı kuşağın ağzından mutlaka duymuş olmalısınız. 

Erkek aklı ve kibrinden çıkmış nitelemeler olduğu aşikar... O faslı hiç tartışmayalım, argonun mantığı bu türden cinsiyetçi tahkirle kurulur ve gelişir. 

Her üç isim ve deyim bugün kullanılmıyor, akla dahi gelmiyor. Zamana bağlı değişimler hep olur, bazı isimler ve deyimler bir moda gibi yaygınlaştıkları hızla unutulurlar. Hıdır, Zühtü ve hatta Şaban da o alaycı tonla hatırlanmıyorlar mesela. 

Ha ne olur? O isimler bir başkasına devredilir,  aynı eleştiri ya da aşağılama başka bir biçim ve isimle yaşamaya devam eder, örneğin bugünkü Kezban kullanımını bir düşünün, öyle ya da böyle,  Dilli Dilazar, Düttürü Leyla ve Alık Raziye'yi içeriyor sanki... 

Cumartesi, Haziran 19, 2021

Usta Çatalı

Malum, eve tamire gelen, huflaya huflaya eğilip bükülen ustanın çatalını görmeyen azdır... Yelpaze, romantize etmiş, manitanın gözüne girmek isteyen yahuşuklunun, boruyu patlatıp, işin suyunu çıkarmasını kapağına taşımış, espri de yapmış: "Elinin hamuruyla" spotunu eklemişler ilüstrasyona... 

Kadın, çatala mı bakıyor, patlayan borulara mı, beceriksiz "herife" mi, o faslı bilemedim, burdan anlaşılmıyor.
 

Cuma, Haziran 18, 2021

Dik kafaya!

Otuzlu yıllardan bir içki masası. Serde gençlik olunca birisi şişeyi kafaya dikmiş.. Sarhoş mu yoksa sarhoş pozu mu yapmış bilemeyiz. E ne yapmış, meydan okumuş, dikkat çekmek istemiş, kolay mı öyle rakı şişesini kafaya dikmek... Fotoğrafa bakarken kıkırdatmak, vayy dedirtmek... 

Bir Yeşilçam Sohbeti

Perşembe, Haziran 17, 2021

Türk dizileri neden seviliyor?

Türk dizilerinin yurt dışında gördüğü ilginin sebebini "bilmiyorum", bana kalırsa bilmek de kolay değil, Latinler, Araplar, Slavlar aynı nedenlerle seviyor olabilirler mi, bence tek bir cevabı yok bunun... Eski bir akademisyenim, izleyicilerle alımlama çalışmaları yapılmadan kolay kolay yorum yapılamaz gibi geliyor bana. Evet, uzun ve ucuz olmamız, başlangıçta yayılmamızı kolaylaştırdı ama ilgi sadece bununla açıklanamaz durumda.

Aslolan hikayedir, bir yerden dokunuyoruz diyelim ama  bu dokunma, bir üretici olarak yapmak veya varmak istediğimiz yol ve amaçla da ilgili olmayabilir… Bir süre önce Koreliler ve onlara çalışan profesyoneller, senaryo tarzımın Korelilere çok benzediğini söylediler, tesadüf sandım, bir yorum saydım ama aralıklarla duyunca-tekrar edince şaşırdım. Çünkü özel olarak türün meraklısı ve izleyicisi değilim, denk düşerse izlerim, her gün film ya da dizi izleyen biri olarak yılda on tane bile izlemem, o kadar az yani…

Biz bir şey yaparız, ama o üretim, bizim istediğimizden çok daha farklı biçimde anlaşılabilir demek istiyorum... Aynı hikayeyi farklı sınıf ve etnisitelerden insanlar seyrediyor ve farklı farklı anlamlandırıyorlar. Popüler kültür, çok kolay anlaşılabilir bir şey değil. Biz, western filmlerine "çok erkek" deriz ama moda olduğu altmışlı yıllarda Britanya taşrasında filmlerdeki kahramanların meydan okuyan taraflarını genç kadınlar ilham verici ve  radikal buluyorlarmış veya ne bileyim, Kızılderililer o filmlerin ilk yarısını seyredip sonrasını izlemiyorlarmış... Hep verdiğim bir örnektir, filmin ikinci yarısında yenildiklerini biliyorlar çünkü.

Konuşurken deriz ki asıl mesele, hikayenin insanlara ilginç, iyi ve farklı gelmesidir, geliyor ki seyrediliyoruz...Onun dışındaki her cevap, kolaycılık oluyor, ben size en az on ayrı cevap verebilirim, ama her birini yanlışlayacak şeyler de söyleyebilirim.  Geçen biri bana bir yorum yaptı dedi ki, bizim kahramanlarımız tek bir duyguya indirgenerek istifleniyorlar, o yüzden başarılılar, uzun uzun anlattı... Doğru değil dedim.. Zanaat olarak tek duyguya indirgemek veya finaldeki tek etkiye odaklanmak doğru hamleler olabilir ama bizim diziler o kadar uzun anlatılıyor ki... hiçbirisi tek duyguda kalamıyorlar, finalden çok süreç veya yolculuk öne çıkıyor mesela...

Bir Rus seyirci, Türk dizilerinde karakterler sinirlenince eşyaları kırıyor dedi, çok saçma filan diye ironi yaptı... ben fark etmemiştim... zanaat kısmıyla ilgili söylüyorum, insana şiddetle eşyaya şiddet arasında sansürle ilişki çok farklıdır. Ben ebeveynlerden de öğretmenlerden de dayak yemiş bir kuşaktan geliyorum, oysa bugün ekranda dayak yiyen çocuk gösteremezsiniz... Hem correct bulunmaz hem de orta sınıflar tepki gösterirler...Eşya kırmak, senaristin etki olarak bulduğu bir cevap olabilir... Veya diyebiliriz ki, Türkler cana geleceğine mala gelsin filan der ama aslında tersini yaşarlar. Hatırlayın Gezi'de onca insan öldü, onu değil de mala gelen zararı ziyanı konuştu siyasetçiler... Bilemiyorum, belki eşyaya zarar verildiğinde kırıp döküldüğünde reyting yükseliyordur. 

Rus seyirci yorumunu neden anlattım, ben senarist olarak bu durumun farkında değildim. Yazdığınız işin nereye varacağını bilemezsiniz derken dediğim bu... Popüler kültür eleştirisi bence kolay yapılıyor, çok ezberden gidiliyor, bakın size şöyle bir soru sorayım, diyelim ki Devlet Bahçeli bir diziyi beğeniyor ve izliyor... O dizi, sağcı mı demek sizce... Mesela bugün bir mafya lideri, muhalif referanslarla konuşuyor, insanlar şaşırıyor, gülüyor, mizahını ve parodisini yapıyor, solcu oldu deniyor, o adamın konuştukları, anlatım dili ve jestleri, referansları dizilerde var mı, yaşıyor mu? Popüler kültürün nereye sızdığını, nasıl bir etki yaptığını bilebiliyor muyuz? Bence bilmiyoruz, korkmaktan, endişe etmekten veya küçümsemekten başka bir söz etmiyoruz. Biz, bizi bilmiyoruz, başkalarını kolay kolay bilemeyiz gibi geliyor bana… 

[Aynı soru için biri akademisyene diğeri bir gazeteciye verdiğim iki ayrı cevabı harmanladım.]

Çarşamba, Haziran 16, 2021

Yazmak gerçekten de çok tuhaf bir şey


(...) bir düşüncenin sizde ne zaman oluştuğunu söylemek öyle kolay hatırlanacak bir şey değil ama düşünceler çoğunlukla yazarken ortaya çıkar. Yazmak gerçekten de çok tuhaf bir şey. Yazmaya başlamadan önce daima ne yazacağınızın kafanızda oturmuş olması ya da en azından detayların belli olmadığı bir ana hat belirlemiş olmanız bile gerekmez. Yazarken kelimelerin kendi kendilerini öne çıkardıklarını, bazı düşünce ve görüşlerin oluşmaya başladığını fark edersiniz. Bu bir bakıma bir kendinden geçiştir. Gerçekten bir şeyler yazarken ve özellikle yazdıklarınız karmaşık ve yoğunsa, siz de fark etmişsinizdir, farklı bir bilinç durumunda oluyorum. Farklı bir bilinç durumuna ne zaman geçtiğinizi fark etmeniz çok zor ama bir düzyazı yazarken ruh haliniz ve bulunduğunuz ortam sizi sarıp sarmalıyor. Bu kendinden geçme durumunu eskiden resim çizerken hissederdim ya da mesela çinilerken (inking) eliniz bir kalem izini takip eder ama zihinsel olarak sizin yapacak bir şeyiniz yoktur, bir tür bulanık duruma sürüklenmişsinizdir ki böyle durumlarda aklınıza çok sayıda düşünce gelir. Hepsi de sizden bağımsız, yazma eyleminin kendisinden ortaya çıkmış gibi görünür.
[Alan Moore anlatıyor]

Salı, Haziran 15, 2021

Bilge K.

Önce felsefeci, Hacettepeli. Metin dedi yazdıklarına. Dokudu, budadı, makasladı, teyelledi, abartmayalım dedi edebiyatı. Gülerek baktı fotoğraflarda. Ankara’nın underground’ını bilirdi. Uzun sürmüş bir günün akşamında Andronikos ile İoakim, bağlanmayı ve hayatı konuştular. Karanlık ormanlar, göçebeler, eski şehirler. Gece karanlıktı, yukarıda, aşağıda, arka sokaklarda. Her şey eskiyordu, sahipsizdi mektuplar. Derkenarlar, hiyleler, hayaller. Bilge Karasu, bitmemiş bir romanın cümlesiydi. Türkçenin en tuhaf bıyıkları...

Pazartesi, Haziran 14, 2021

Pierre Wazem'in Düşündürdükleri










Wazem'in, Metal Hurlant'ın ilk sayısında çıkan Day-Off adlı hikayesi bu. Sevimli. Büyük hikaye mi? Hayır. Ben bunlara dolgu malzemesi derdim eskiden. Hani dergide büyük ve iddialı işlere yer verilir ya, kalan sayfalarda Wazem'in yukarıda çizdikleri gibi daha minimal bir iş koyarsınız. Dergiyi sürüklemezler ama bir başka okura ve hikaye beklentisine denk düşerler, en azından denk düşmeleri beklenir.

Bant karikatür havasında değil mi?. Çizgi romanlar kendi yayın mecralarına oluşturduklarından beridir bu tür anlatı ve espriler, gazetelere bırakıldı. Gazete okuru ile çizgi roman okuru birbirinden farklı olduğu için bu tür hikayecikler gazetelerde tutunabildiler. Böyle bir hikayenin kitap ya da dergi olma şansı yok diye düşünülürdü...

Çizgi roman yayıncılığı genel olarak serüven ve sürat üzerine kuruludur, "az sonra" dünyaya doğru gelen bir meteor vardır, İstanbul büyük bir bombayla patlayacak, savaş çıkacak, kötüler kazanacak, birisi ölecek ya da gerçeğin üstü örtbas edilecektir. Kahraman ortaya çıkıp düzeni yerine getirir. Yavaş bir hikayenin, insani bir meselenin bu aura içinde zerre önemi yoktur. Gazetedeki okur yazar, kültürlü adamlar bu tür hikayeleri sevebilirler ama...dergi-kitap olarak satış şansı yoktur, yayıncı da çizer de durumu bilir. Kimse kapıları aşındırmaz.Bu tercihi sorgulamaz.

Ta ki grafik romanlar çıkana kadar diyelim. Grafik romanlar başka türden hikayelerle, bant karikatürlerde üç beş kareye sıkıştırılan bir hissi, duyarlılığı, espriyi, takıntıyı, keşfedişi geniş geniş anlatmaya başladılar.

Bizim çizgi romanlarımız, mizah dergileri dışında, hep büyük hikayelerle yürüdü. Üreticilerimiz, kendilerine çizer bile denmesini istemediler, ressam sayılmak istediler. Çocuklara değil gençlere çizdiklerini, tarih anlattıklarını iddia ettiler.

Şuna da inanırım: dünyanın taşrasında yaşadığımız için toplum olarak hep büyük, önemli, hayati şeyler konuşmak istiyoruz. Böyle alışmışız, bağırmadan konuşamıyoruz.

Wazem gibi bir şeyler anlatan, sıradan duran, iddiasız ve insani anlatılan bir şeye, belki bir flaneura ihtiyacımız var. Grafik roman olarak, kitap olarak ihtiyacımız var...

Mesele Wazem de değil...Bir hissi, bir yavaşlığı anlatmaktan söz ediyorum. Çizgi romanı kaslı ve yakışıklı muktedir erkek kahramanlara bırakmamaktan söz ediyorum. Büyümekten söz ediyorum. Okur yazarlıktan. Grafik romandan.

Pazar, Haziran 13, 2021

Seç beğen al derken...

Cemal Nadir'in 1936 yılında çizdiği  bir karikatür, zamana ve aktüel eğilimlere göre fikir değiştiren birilerini eleştiriyor olmalı. Benim ilgimi çeken dolaptaki kıyafetlerden birisi. Bir kadın elbisesi var ve üzerinde "Feminizm" yazıyor. 

Cemal Nadir, popüler bir sanatçıydı, bir kanaat önderi miydi derseniz, kolay kolay hayır diyemem. Şunu iyi bildiği aşikar, çoğunluk neye sinirlenir veya neye sempati duyar, işi gereği bilirdi ve iyi bildiği için popülerdi. 

Karikatürdeki erkek, siyah giyinirse faşist, yamalı esvap ile komünist oluyorsa, olduğunu sanıyorsa, o uzun etekle de  feminist olacak veya gibi gözükecek... diye düşünmüş... [Bir parantez açayım, bu espri bana apartma gibi geldi, çünkü bizde siyah giyinmenin böylesi bir karşılığı yok... Batı Avrupa karikatürlerinden ilham alınmış gibi duruyor...]

Uzun etek ve feminizm meselesi bugün dahi değişmiş değil, bir yargı olarak kadınlarla, kadınsılıkla özdeşleştirilmeye devam ediyor. Feminizmin bir mücadele biçimi olduğu, hayatı ve toplumu daha eşitlikçi-daha özgürlükçü bir biçimde dönüştürmeye çalıştığı pek akla gelmiyor. Eşcinselliğe  yönelik bir tahkir biçimi var, o bağlamda eşleştiriliyor. Uzun hikaye...

Cumartesi, Haziran 12, 2021

Aynalar

Lisedeyken, sınıfta akıllı bulduğum bir kız arkadaş, artık niyeyse, "aynalara bakamadığını, aynanın sırlar içerdiğini" filan söylemişti. Benim gibi bir "serüvenci" için söyledikleri alelacayip şeyler değildi, hıhım, o kadar "alacakaranlık" hikayesi okumuşum, tabbikide aynanın gerisinde birileri vardı, baktıkça, o dünyaya dahil oluyordun şu bu...Tür ve "espri" olarak biliyordum, bilmiyor değildim...

Gel gör ki kızın sözleri bana dokundu, korkuttu, düşündürdü, suya battıkça ağırlaşan paçavra gibi hayatıma dahil oldu, epey bir süre aynaya uzun uzun-derin derin bakamaz oldum... Mantıklıyımdır, olabilir diyordum, aynanın gerisinde başka bir dünya olabilir, benzerimiz, aynımız, paralel evrenimiz... o evrenin çıkışı da aynalar... bizler uyurken o "bizler" çıkıp dolaşıyor, buzdolabını açıyor, sokakta japonkale oynuyor... olabilir...

İşi gırgıra vurdum ama ne zaman içinde ayna geçen bir sahne, bir fotoğraf görsem hoşuma giderek kıpırdanıyorum... O sahnenin içinde muammalı bir derinlik var gibi geliyor bana...

Yeşilçam'dan iki fotoğraf seçtim, bence hele sinemamız emeklerken diyelim, kameraman ve fotoğraf direktörleri aynalı sahne istiflemeye bayılmışlar, sanki (gülmeyin çok ayıp) "yemeği gösteren salça" misali ustalıklarını ancak bu türden dırınımlı sahnelerde şey edeceklermiş gibi hallenmişler... 

Filmlerin ne anlattığını boş verin, sadece resimlere bakın, ben mi abartıyorum, muammalı durmuyorlar mı? 

Kan Kalesi

Epey bir zamandır, Hazreti Ali hikayeleri ve "resimlemeleri" topluyorum, belki nafile ama, ileride bu senaryo işlerim biterse "yazarım" diye ümit ediyor, yamacıma-yakınıma istifliyorum. Ferit Öngören'in Kan Kalesi çizdiğini bilmiyordum, 1973 yılında Gün gazetesinde yayımlanmış, rastlayınca sevindim. Öngören'in benzer nitelikteki folklorik çalışmaları kitaplaşırken...acaba dedim, neden Kan Kalesi derlenmemiş... Eserin tamamını görebilmiş değilim, merak ediyorum. 
 

Cuma, Haziran 11, 2021

Uygunsuz

Yelpaze'nin kapaklarına düşkün olduğumu bir iki kez yazdım, çocukken, annemden kalan dergileri karıştırırken, bu hikayesi olan kapaklara uzun uzun bakar, kendimce olup biteni "geliştirirdim", başdöndürücüydü, sahiden rüyalarıma giren kapaklar olurdu. 

Derginin bu kapağını ilginç bularak, yakınlarda sahaflardan satın aldım, meraklısı kapağa kurşun kalemle nal gibi yazılmış 134 rakamından derginin mezata girdiğini anlamıştır zaten...

Kapak ilginç dedim, niye ilginç, erkek öğretmen, öğrencisine kopya veriyor da ondan...Sınıfta başkaları da var ama merkeze romantik bir ikili yerleştirilmiş. Yakışıklı erkek öğretmen, Gilda'yı andıran saçlarıyla genç kadın öğrenci var...Öğretmenin göz ucuyla bakışı, vücudunu perdeleyerek, çevreyi kollayarak uzanan ve cevabı gösteren işaret parmağı, genç kadının endişeli yüzü ve ürkek bakışı belirginleştirilmiş...

Bu resim başka türlü yorumlanabilir mi? Yani öğretmen kopya vermiyor da olabilir değil mi? Yelpaze, hele ön kapakta mutlaka romantizmi, sevdayı ve bir çifti öne çıkarırdı. Sadece öğretmen ile öğrenci aşkı değil, iş hayatından, sosyal hayattan dualistik görünen çiftler arar bulurdu. Yani, öğretmen kopya veriyor ya da vermiyor, ölçemeyiz ama, öğrencisine özel bir ilgi gösteriyordu mutlaka... yoksa o kapağa çıkmazdı (burayı gülerek yazdım).

Dönemin koşullarını atladığımı sanmayın, örneğin tersi olamazdı, benzer bir fikirle kadın öğretmen ile erkek öğrenci resmedilemezdi elbette...Erkek öğretmen ile öğrencisinin evliliği "normal" bulunurdu da, tersi sapkın sayılır ve öğretmenin iş akdinin feshine kadar vardırılırdı.

Oysa zaman değişti, pek çok Batı Avrupa ülkesinde bir öğretmenin öğrencisiyle ilişkisi yanlış, nahoş, uygunsuz, etikdışı ve taciz kapsamında değerlendirilir, not verdiğin birisiyle ilişkide olmak "suç" sayılır oldu. Geçmişte, bu derginin yayımlandığı yıllarda akla bile gelmiyordu. 

Demem o ki, yukarıdaki kapak, yarım asır sonra, yani bugün "correct" olmadığı için kolay kolay çizilemezdi.

Perşembe, Haziran 10, 2021

Böyle başladı

İlk senaryomun kabulü ve dizi olarak yayımlanışının üzerinden on yıl geçti. O ara nasıl desem, ne söylesem eksik olur, sahiden işe yaramaz ve dolandırıcı olduklarını sonradan keşfettiğim bir sinemacı çevresinin içindeydim, kaçmak için fırsat arıyordum. Tarihi bir dizi yazıyorduk, yeniçeriler şu bu... Ankara kabadayıları ve Hacettepe mahallesi ile ilgili başka bir teklif gelince bunu bir kaçma fırsatına çevirmiş ve Mor Menekşeler'i sadece on günde yazarak o ekipten  uçarcasına uzaklaşmıştım. 2011 yılı ocak ayı...

Mor Menekşeler, TRT'de yayımlanmıştı ama ilk sahibi Kanal D idi, orada yayımlanacaktı, kanala toplantıya gittiğimiz gün, şirketin o zamanki Ceo'su İrfan Şahin, içeriye girmiş ve bana, bırak bu Mor Menekşeler'i, gel bana polisiye yaz diyerek işi bıraktırmıştı. Meğer, çok inandığı ve uğraştığı bir projesi varmış, senarist bulamıyormuş, yapımcı da hayır diyemeyince, Mor Menekşeler rafa kalktı, ben de Merhamet isimli başka bir senaryo yazmaya başladım. Ekip olarak Merhamet'e başladık... 2011 mart ayı...

Çok değil bir ay içerisinde Yapımcı şirket, popüler dizileriyle başka bir kanala, Doğuş grubuna transfer oldu, ortalık karıştı, şirket, Kanal D ile mahkemelik oldu filan... İrfan Şahin, Merhamet için benimle çalışmaya devam etmek istedi. Ben ne yaptım, bir taşralı ve Ankaralı olarak,  işe birlikte başladığım insanlardan ayrılmayı "ayıp" saydım, çalışamayacağımı söyledim. 

Çok değil on gün içinde Mor Menekşeler, TRT'ye gitti, konuşulan bir senaryoydu, zor olmadı, Kanal D, onun karşısına Keşanlı Ali'yi koydu... Merhamet'i iki bölüm yazmıştım, onu benden satın aldılar... ama iş sonradan başkalarına da yazdırıldı, belki bir yıl sonra filan Kayıp ismiyle yayımlandı, neydi nasıldı hiç seyretmedim... 

Mor Menekşeler, 29 bölüm yayımlandı, ertesi yıl da devam edebilirdi, aynı yapım şirketi, bu kerre de TRT ile anlaşmazlığa düşünce iş "sonlandırıldı" demek daha doğru. Uzun hikayeler, üstün körü anlattım aslında, hasılı, Mor Menekşeler iş ilişkileri ve piyasa konusunda bana ders olacak bir deneyim kazandırdı. Kötü hatıralarım oldu, yapım şirketinin bana üç bölüm borcu kaldı mesela... Neyi yapmamam gerektiğini öğrendim, o günden sonra iş ve telif bakımından "kandırılmadım", "hakkımı" yedirmedim. 

Diziyi tek başıma yazdım, zor olduğu için yardım almaya, başka senaristlerle birlikte çalışmaya çalışmadım değil, mümkün olmadı, geçmiş zaman... tuhaf bir metindi... herkes o dile dahil olamıyordu, ya da deneyimsizdiler, bilemiyorum, olamadı. Hem yayınevinde çalıştım hem de senaryo yazdım, hatta o ara yüksek lisans dersleri dahi veriyordum. Felaket bir yoğunluktu. 

Ben yazdığım işleri geri dönüp seyredemiyorum, Mor Menekşeler'i de o kadar yıldır, tekrar açıp seyretmiş değilim. Öğretici bir iş olmakla birlikte, işin kendisi teatraldi, yavaştı, başka türlü kurabilirdim diye düşündüğüm oldu...Kahretmiyorum, ah vah etmiyorum elbette,  Merhamet'i yazsaydım ne olurdu diye bir what if sorusu sormadım mesela... Yaşandı, geçti, hatıra işte... On yıl olmuş. 

Çarşamba, Haziran 09, 2021

Ellerin günahı ne?

Ellerin günahı ne? bir aldatma hikayesi, o bakımdan ilginç sayılabilir. Karışık başlıyor, başroldeki Zuhal Aktan, eniştesinin ricasıyla ablasını ikna etmek-barıştırmak amacıyla Ankara'dan İstanbul'a geliyor, evli ve bir çocuk annesi biri, Fikret Hakan'ın annesiyle uçakta tanışmışlar filan... Aaa bir bakıyoruz, enişte ile doktor Fikret de arkadaşmışlar, havaalanında böylece karşılaşıyorlar. 

Bu başlangıç, erkek kardeşiyle yengesinin arasını düzeltmek için Moskova'ya gelen Karanina'yı hatırlattı değil mi?

Fikret, kadına görür görmez çarpılıyor, Zuhal de yok mok dese de, kayıtsız kalamıyor ve gel zaman git zaman, gemileri yakıyorlar. Kadının kocası Ankara'dan geliyor ve daha ilk andan bir tuhaflık olduğunu seziyor ama o saatten sonra sular durulmuyor.

Geçmiş zamanın aldatma hikayeleri mutlaka "mutsuz" biter, önce kadın sonra adam intihar ediyorlar. Yetmişli yılların özgür ruhu, bir aldatma hikayesi anlatmaya yetmiş ama finali başkalaştırmaya... ıhh o kadarına benzin bulamamışlar. Hele iş fotoroman olunca...

Vronski-Karanina'nın trajik hikayesi, bizim melodramımızı çok etkilemiş, hele mesele evli kadının aşkı olunca klişe olarak sayısız kez kullanılmıştır, anlayacağınız Zuhal Aktan da kendini trenin önüne atıyor.

Karışık başlıyor demiştim, kısacık hikayede gereksiz biçimde ne işe yaradıkları anlaşılmayan karakterleri okuyoruz önce... e bir yere varıyor mu, varmıyor...Romanı taklit edince, neresinden sadeleştireceklerini bilememişler diyelim. 

Salı, Haziran 08, 2021

Son Okuduklarım 48

Hakim'in Yolculuğu, dramatik bir göçmen hikayesi, ben iki cilt sanıyordum, okumamı geciktirmiştim, meğer daha devam edecekmiş... Dramatik dedim ama Toulmé öyle bir dil kurmuş ki, ne yaşarsa yaşansın, ümidini yitirmeyen Hakim'in mücadelesi okura da sirayet ediyor, iyicil bir havası var albümlerin... rahat okunuyor, mahirane bir akışkanlığa sahip... Suriyelilerin darmadağın olan hayatları, bir ülkeden diğerine savrulan hayatları sahiden iyi anlatılmış. Türkiye'de geçen bölümler ayrıca ilginç. Hoşgeldin Hüzün, Sagan'ın ünlü çok satar romanından yapılmış bir uyarlama, çizgilerin soğukluğu hikayeyle uyumlu olmuş, Rébéna iyi bir zanaatkar, bence çizgisini esere yakıştırmış... Demir Döküm Kadife Eldiven, Clowes eseri, o bakımdan saykodelik bir havası var... Nasıl desem, Clowes sürreal bir Amerikan taşrası kurmuş, Lovecraftvari mahluklar, tuhaflıklar, iğrençlikler istifleyerek okuru bir muamma içerisine çekmiş. Eraserhead filmi havasında bir hikaye de diyebilirdim. Çok iyi çizilmiş ama hikayesi genele hitap etmiyor... 

On Kısa Oyun, Ülkü Tamer çevirilerinden oluşuyor, Brecht de var Yeats de...1966 yılında basıldığı için kimi oyunlar, espri ve tarz olarak zamana yenilmiş duruyorlar, ama o günler için çok şaşırtıcı ve ilham verici olmalılar. Örneğin Kaufman'ın erkekleri poker oynatırken kadınlar gibi konuşturması, tersine çevirmesi muzip bulunmuştur, defaatle benzerlerini bizimkiler de yaptılar çünkü... Teşekkür Ederim, Pennac'ın kısa, ironik ve eleştirel bir "konuşması"... Ödüller için yapılan teşekkür konuşmalarını parodileştirmiş diyelim, sahnelense olurmuş diye düşünmüştüm, arka kapakta yazdığına göre Pennac bunu da yapmış. Nasıl desem, Pennac ortalamasının altında bir metin. Puuung'un Aşkı, aralıklarla rastladığım, rastladıkça da merak ettiğim, sonunda alıp dalladığım, naif ve romantik bir ergen albümü. Genç bir kadınla sevdiği erkeğin ev hallerini, aşk nağmelerini, özlem ve tutkularını gösteren ilüstrasyonlar olarak nitelenebilir. Yanlarında bidik bidik minnoş sözler... Çizgiler sevimli olmakla birlikte çok da çarpıcı değil, manga-anime havasında binlerce benzerini görebileceğiniz bir ortalamada üretilmişler. Tam hikayesini bilmiyorum ama çizeri tarafından sosyal medyada paylaşılmış ve ilgi görmüş sayfaların derlenmesi gibi geldi bana. Yanlış anlaşılmak istemem ama, bu denli klişe bir romantizme ilgi gösteren okurları merak ediyorum. On bir bin Kırbaç, Apollinaire'nin mahlasla yazdığı erotik romanmış, okumamıştım. Erotik dedim ama roman sadece bu değil, grotesk, vülger, şiddet dolu ve pek çok bakımdan bile isteye rahatsız edici olmak isteyen bir yerden kendini konumlandırmış. Şöyle söylesem yanlış olmaz, dilimizde yayımlanmış her bakımdan en "hardcore" erotik metin olabilir. Okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaktır.


Dumanlı'da Telaki Var, hiç bilmediğim bir yazarın oyunu, tahmin edebileceğiniz gibi ismine kapıldım kitabın, okumasam olmazdı. Kurşunlu, aslen mühendismiş, tiyatro sevgisiyle dekarötürlük yapmış filan... Başka oyunları da varmış, arayacağım. Bir atmosfer kuruyor, dili de güzel, bu kadar abartılı olmasa, oyunlar günümüze kadar yaşarmış... Bakire ile Çingene, D.H.Lawrence'ın uzun bir öyküsü.  Yine genç bir kadını merkeze almış, cinsel uyanışlarıyla baskıcı ebeveynler arasında kalmış bir ergeni "gezdirmiş"... Ne olup bittiğinden çok o gezinti içindeki karşılaşmalar etkileyici olmuş. Sağlıklı ve çekici gövdesiyle bir arzu nesnesine dönüştürdüğü Çingene, eh yani, hiiç bir şey yapmasa da olacak güçte "kurmuş". Dönüp dönüp, mıknatıs gibi okuru ona yönlendirmiş. She Dominates All  & Other Stories Eric Stanton'nun dergilerde çıkmış kısa çizgi öykülerinden derlenmiş, tipik Taschen albüm kitabı. Stanton, güçlü kadınlar anlatır, hakim erkek rolünü tersine çevirerek, onlara eziyet eder demek daha doğru aslında. Aptal ya da aptallaşan, güçlü kadınlar karşısında ne yapacağını şaşıran erkekler okuruz onun hikayelerinde. Lateks kıyafetler, kırbaçlar, bağlamalar, maskeler, çizmeler... ilgisiz gelmesin, bizde Suavi Süalp türün kıyılarında gezerdi, sanki imkan olsa Satnton kadar ileri giderdi. Pek çok ünlü çizeri etkilediğini düşünürüm. Cesur ve bizarre çizgi romanın öncüsüydü. Sabir Efendinin Gelini, Ercümend Ekrem Talu'nun kısacık bir romanı. Bulunmuyordu, merakımı artırdı, kıtlaşan, fiyatı yükselen kitaplara enikonu "yükseliyorum"... İyi ki okumuşum, ilham verici bir kitap okumuş oldum. Güzel yazılmış her şeyden önce... Roman, dört duvar arasında, bir köşkte kadınlar arasında geçiyor, kötücüllük ve entrika üstüne kurulu... Bütünüyle dualistik bir klişesi var ama nasıl lezzetli, o cümleler, o tiradlar, o pilanlar, o dalavereler... Belkıs ile Huriye'nin savaşı...

Sabiha

Selaniklilerden. Sosyolog. Baş edilemeyen kadın. Yıllarca cevap yetiştirilen köşe yazısı… Tan’ın harareti. Kızıl liberter, büyük polemikçi. Bir tarafta çağı emziren merhametsiz yoksunluk, iç karartan havalar, efkâr hıçkıran kapılar, pencereler. Diğer tarafta aranan sokak, kaybolan ev, tutuklanan komünist. Taze ekmek senin neyine? Sabiha, herkesin düşmanı. Kadın başına siyaset. Sürgünde geçen ömür. Yokluğu kaybolan akıl fikir barikatı.

Pazartesi, Haziran 07, 2021

Tahta Bavul

Tahta bir bavul geçti elime, cumartesi günü zımpara çekip cilaladım, kulpunu filan da değiştireceğim. Ofiste yaşayacak,  benim efemeraların, en çok da eski fotoğrafların yuvası olacak.

Babam anlatmıştı, on beş yaşında filanken, yaşıtı olan bir akrabasıyla birlikte ilk kez Ankara'dan İstanbul'a gitmeye karar vermişler, turist gibi gezecek görecekler, gitmeden evvel, mahallede İstanbul'a gidenlerle konuşmuşlar, akıl fikir almışlar. İşte orada adamı kandırırlar, paranızı çalarlar, soyup soğana çevirirler, dımdızlak kalırsınız diye diye dünya kadar konuşan, tembihleyen çıkmış, bunlar da gitmişler gitmesine de üç kuruşları var, rezil oluruz, sersefil oluruz diye deli gibi etraftan, kalabalıktan, sağdan soldan korkmuşlar. 

İki ergen, o gerilimle yolda bayırda hem birbirinden ayrılamamışlar, hem de nerde soluklansalar tahta bavulları çalınmasın diye durup durup üzerine oturmuşlar...

Bu bavula oturma meselesi aklımda yer etmiştir, neden bilmem, hele çocukken, kendimi, uzak bir şehrin kalabalık bir meydanında hep bavula oturarak etrafı seyreden biri gibi hayal etmişimdir. 

Ne ki, benim üzerine oturulacak ahşap cinsi bavulum hiç olmadı...Biraz da ondan satın aldım, cilaladım, pakladım galiba...
 

Yeşilçam | Sezon Finali 1. Fragman

Pazar, Haziran 06, 2021

Yunus ve Nurettin

Geçtiğimiz günlerde az bulunan çizgi romanlardan biri elime geçti, muhtemelen üreticisi tarafından basılmış, az satan bir yayın olduğu için görememişim. Yılların alışkanlığı, yerli üretimleri kaçırmamaya çalışıyorum. Dertli Dolap'a da sahaflardan ulaştım. 

1997 tarihli çalışmayı, Harun Gülseven hazırlamış, teknik olarak zaafiyetleri olmakla birlikte, iştahla çizildiği, emek verildiği anlaşılıyor. İslami çizgi roman denilebilecek bir tarzdan söz edeceksek, çalışma o bağlamda hatırlanabilecek nitelikte...

Çalışmadan çok aşağıda bir karesini paylaştığım bölüm ilgimi çekti, anlaşılan o ki, albümün üreticisi, Yaşar Nuri Öztürk'ü sevmiyor(muş), öyle ki, onu, Yunus Emre'ye zorluk çıkaran Baş Müderris olarak resmetmiş, köse, bodur ve haris göstermiş. 

Yakınen de tanıyor veya sadece medyadan izliyor olabilir, o kadarını bilmiyorum, her ne olursa olsun, Yunus Emre'nin karşısında Köse Nurettin olarak konumlandırılması bana enteresan geldi. Çünkü siz bugünü eserinize taşırsanız, o günlerin bir otoritesini Yunus'un karşısına çıkarırsanız, bu Yunus Emre'yi de "başka" anlatmışsınız demektir.  


Cumartesi, Haziran 05, 2021

Tampon

Fotoğraf bana sevimli geliyor, hafif topluca görünen ama üstüne oturan dar bir kıyafet giymekten geri durmayan, bedeniyle barışık, güleç bir kadın var merkezde... tahminen söylüyorum, ellili yıllarda çekilmiş... Araba, İstanbul plakalı ama mekan kış turizmini hatırlatan yerlerden biri gibi, sanki Uludağ...

Kime göstersem, Türkiye mi dedi, bizim buralar değilmiş gibi baktı bir süre... İstanbul plaka olmasa... kimseleri ikna edemezdim. Belki kadınların kıyafetleri, belki poz veren kadının Cermen gürbüzlüğünü andıran çehresi... Çatılardaki süslemeler filan insanlara "yok ya değil" dedirtiyordu.

Çocukluğumda bir şehirlerarası yolculukta Bolu'da kısa süreliğine bir yerde durmuştuk, yetmişli yıllardı, en fazla dokuz yaşındaydım, mekan beni çok etkilemişti, yıllarca filmlerde ne zaman karlı bir dağ ve kayak merkezi görsem orayı hatırladım. 

Fotoğrafı o sebeple sevmiş olabilirim. 
 

Dünyaya dönüş

Netflix için iki film yazıyordum, ikincisini Salı günü gönderdim, mutluyum, dünyaya döndüm, iki hafta dinlenip BluTv için Bozkır ikinci sezona başlayacağım.

Cuma, Haziran 04, 2021

En gülünç


1936 yılında Akşam gazetesi Cemal Nadir karikatürleriyle ilgili bir yarışma yapmış, tamamı yazısız karikatürler yayımlayarak, en gülünç olanını sormuş, sonra da o karikatürlerden oluşan kitapçığı katılımcı okurlara hediye etmiş... 

Mizah, hele ki gazete-dergi karikatürü enikonu aktüeldir, "çarçabuk" zamana yenik düşer, hepimizin kıkırdayarak güldüğü espriler ve karikatürler, şimdiki zaman karşısında işlevsizleşir, herkese "bunun neresi komik" dedirtir. Üniversitede çalışırken, galiba en çok, geçmişte "insanlar nelere gülerdi" sorusunun cevabını aradım, bana öyle gelirdi ki, toplumların neye güldüğünü, ağladığını, öfkelendiğini anlarsak, anlamaya çalışırsak... o toplumu daha iyi sezebilir, "okuyabiliriz". O cevabı aramaktan vazgeçmiş değilim. 

Yukarıdaki karikatür, o yarışmada okurların "en gülünç" seçtiği, güldüğü, gülümsediği, anladığı, hakkında konuştuğu Cemal Nadir karikatürü olmuş...

Bugünden bakarken, ister istemez ben de "bunun neresi komik" diye düşündüm elbette, insanlara ne ilginç gelmiş... Masada uyuklayan koca, güzel karısı ve onun elini öptürdüğü genç aşığı (acaba garson mu?)... Ne komik bu karikatürde? Aldatılan (uyuyan) koca mı? Bir maymun gibi eğilen, hanfendinin narin elini dudaklarını büzerek öpen genç erkek mi? 

Emin değilim ama aldatılan (boynuzlanan) zengin koca insanlara komik gelmiş gibi olmalı... Bir tür intikam almış/almak ister gibiler... Orta sınıf, sosyete diye adlandırdığı kesimi yerden yere vurmaya bayılır. Gülmek, unutmayalım bir saldırıdır da...

Şunu sormalıyız: Okur kim? O okurlar, erkekler veya kadınlar, nasıl bir kültürel sermayeyle hayata bakıyorlar... Örneğin okur yazar bir aileden mi geliyorlar? Öğrenciler mi, memurlar mı... Kim bunlar da bu espri onlara komik gelmiş...

İkinci mesele, böyle bir karikatür ve espri yoktan varedilmez, "mutlaka ama mutlaka" bir espri aurasından etkilenir, beslenir ve ilham alır. Yani bu aldatma ve aldatılma esprisi, Cemal Nadir ile başlayan bir şey değildir, daha önce de gülünmüş ve alışılmış bir espridir. Yani komik derken, insanlar tiyatroda, sinemada, başka dergilerde, başka karikatürlerde bunu okumuş, konuşmuş ve gündelik dilde çeşitli gerçek hikayeleri duymuşlardır. Demem o ki, bu espri nasıl bir espri membaından çıktı ve yaşadı, kabul gördü?

Üçüncüsü, bu komik ama "yarıştığı" diğer karikatürler neydi de, nasıldı da, bu karikatür "en gülünç" bulundu diye düşünülebilir... Diğer örneklere de yer vereceğim, daha uzun düşünmek ve yazmak istiyorum.

Devam edeceğim.

Perşembe, Haziran 03, 2021

Döner Durur



Hepimiz bu dünyadaki mutsuzluğu, acı çekenleri, yoksulları, katledilen masumları gördükçe onlara yaşatılan zulmü durdurmak, en azından ıstıraplarını dindirmek isteriz. 

Ama buna gücümüzün yetmeyeceğini biliriz, acizliğimiz karşısında şunu düşünürüz. Benim hissettiğim acı ve kederi, insan olan herkes hisseder.

Sonra acı ve keder kesilmedikçe, katledilenler bitmedikçe bu düşünceden giderek uzaklaşırız, insanın insan tekini sevmediğini, rekabet ettiğini, kendini bir diğerinden üstün gördüğünü biliriz, öğreniriz. 

Eğer inanıyorsak,  hissettiklerimizi Allah'ın da gördüğünü, er ya da geç, bu haksızlığını gidereceğini, olup bitenlerden sorumlu olan kimlerse onları cezalandıracağını kabul ederiz.

Tabii ki bu bir temennidir, gerçekte, başka tür bir cezalandırmadan yanayızdır. Parçası ve faili olduğumuz, hemfikir olduğumuz bir cezalandırmayı isteriz.

Suç, bizim yakınımızdaysa, bizim hayatımıza dokunuyorsa cezanın şimdiki zamanda, bu dünyada çekilmesini, verilmesini isteriz. 

Linç, tam da böylesi bir mantıkla nefes alıp verir.

Peki ya kanunlar?

Eğer biz istiyorsak, intikamcıysak, kanunların bizden yana olmadığına inanırız.Ya da kanunların yeterli olmadığına, yetmediğine...

Zulmü durdurmak isteyen bilincimizi de Allahı da kolayca unuturuz. İntikamı hepimiz istiyorsak haklıyızdır, hepimiz istiyorsak meşruyuzdur.

Zaman, insanın insana zulmettiği bir devranda döner, durur.

Çarşamba, Haziran 02, 2021

Ucuz bir Otel Odasında


Bir Norem ilüstrasyonu, tahmini olarak söylüyorum: yetmişli yıllarda çizilmiş. Çocukluktan gelen bir alışkanlık (büyülenme) diyelim, hikayesi olan görseli severim. Kadın kapıyı açınca arkadaki adamın silahı düşüyor. Jön kardeşimiz ceket cebinden kurşun sıkıyor ve trençkotlu diğer kötü adamı vuruyor. Kötü adamlar, muhtemelen Nazi... ellerinde Luger var çünkü. Casusluk işi olmalı bu. Bir James Bond çeşitlemesi. Şahane tabii...Trençkot, Stetson fötr şapka, saç kesimleri şu bu...

Sahne ucuz bir otelde geçiyor olmalı, somyadan anlaşlıyor. Frapanlığın zirvesiyse sarışın kadın: mini etekli ve göğüsleri dikkat çekecek ölçüde belirginleştirilmiş. Hem kadın çizeceksin hem de onu erotikleştirmeyeceksin, mümkün değil...

Earl Norem, esasen casusluk ve polisiye türünün çizeri değil. Amerikan piyasası onu Kılıç ve Büyü hikayelerine yönlendirdi. Biz de onu Conan kapaklarıyla tanıyoruz. Çıplak erkek ve kadınlar, kılıçlı kavgalar, duman ve kan efektlerine daha çok başvurdu. Büyük çizerdi, piyasa neyi görmek ister onu bilirdi.
Related Posts with Thumbnails