Pazartesi, Ekim 17, 2022

Sylvia Kristel

















Sylvia Kristel ölmüş, aralıklarla duyuyorduk, kanserdi. Bildiğiniz gibi yetmişli yıllarda oynadığı Emmanuelle serisiyle ünlenmişti. Çok konuşulan ve global ölçekli olan bir erotik simgeydi. Bu biçimde ünlenen pek çok kadın oyuncunun sonraki hayatı her nedense kötü geçiyor, sayısız tatsızlık yaşıyor. Pişman olanlar, uyuşturucuya bulaşanlar, başarısız evlilikler yapanlar, çeşitli skandallara karışanlar, dindar olanlar, intihar edenler-intihara kalkışanlar gırladır. Kristel bunların hemen hepsini kısmen yaşadı, iyi oyuncu sayılmadı, başka türlü bir kariyer yapamadı, isminden yararlanmak isteyen yapımcılar oldu, bir kısmı o ismin filme zarar verdiğini söyledi. Olmadı. Kültürlü bir kadındı, aklı başında laflar ediyordu oysa, illa güzel görünmek zorunda değilim diyordu. Sağlığını bozacak ölçüde (çok ama çok) sigara içiyordu. Uyuşturucu tedavisi gördü. Hayal kırıklıklarıyla başa çıkmak için resme başladı gibi sanki...En azından ben öyle düşünüyorum. Anılarını yazdı, pek parlak olmadığı söyleniyor, okumadım. Hakkında hiç de fena olmayan bir belgesel hazırlandı yakınlarda meraklısı bulup seyredebilir. 

Yukarıdaki görsellerin Kristel'le doğrudan ilgisi yok ama hep söylerim, hayatı arzunun yönettiğine inanıyorum. Trash kültüründe, Kristel'in oynadığı filmlerde sıkça konu edilir arzu ve ihtiras. Kendisi uzun yıllar ihtirasın kraliçesiydi. Adı geçtiği her ortamda erkekler ve kadınlar muzipçe tebessüm ediyorlardı, galiba hatırası yaşayacak. O muzipçe gülen (ve artık yaşlanan) ergenler uzun yıllar ona bir selam gönderecekler .

[Ölümünde, on yıl önce yazmışım, 17 Ekim 2012]

Salı, Ekim 11, 2022

Oldu oldu


Memlekette üç kişi biraya geldi mi, mecazen söylüyorum, mutlaka birbirlerini gaza getiriyorlar. Biri “rezalet” dedi mi diğeri “tam rezalet”, öteki “gerçekten tam rezalet” diyor ve rezilliği dillerine doluyorlar. Sahiden rezillik var mı belli değil. Biri “mükemmel” deyince diğeri “mükemmel ötesi” öteki “görülmemiş bir mükemmelik” filan diyor. Ortada mükemmel bir şey de yok elbette.

Abartıyor muyum? Yanlış mı? Olmadı mı? Esendal olsa, bu kadar soru için üç kişi toplar ve “oldu oldu” dedirtirdi, bir diğeri “çok iyi oldu” der, öteki “gerçekten iyi oldu” derdi… bu “oldu oldular” beni avuturdu.

Bakmayın öyle…

Pazartesi, Ekim 10, 2022

5.5 dolar

Bozkır için mekan gezerken güzel bir "salaş" otel bulmuş arkadaşlar... Odaların içinden bir fotoğraf... Gecesi, 100 ile 120 lira arasında değişiyor anladığım kadarıyla... Enflasyon nedeniyle ileride anlaşılsın diye dolara çevireyim, 5.5 ile 6 dolar arasında yani... Odaya bakıyor ve adam başı 50 liraya tutunmaya çalışan insanları düşünüyorsunuz.

Mekan gezmenin tuhaf bir tarafı var, çok yoksul ve çok zengin yerleri ardısıra görebiliyorsunuz. İnsanın bir yanda içi acıyor, diğer yanda huylanarak ve şaşırarak bu kadar parayı nasıl kazanmış diye merak  ediyorsunuz... 

Cumartesi, Ekim 08, 2022

Rahatlık

Dün İstanbul'dan dönerken uçak boştu ve yolculardan biri, hemmen popoyu devirerek fosur fosur uyumaya başladı. Dehşetli bir yorgunluk içindeydim ve gözümden uyku akıyordu, içimden "yuh, yok artık" filan desem de adama sahiden imrendim. "Koltuğunuzu dik, masanızı kapalı tutun" diye bıtbıt eden hostesler, kemerini bağlamayan vatandaşımızı illa ki uyarırlar diye bekledim, o rahatlığı kıskandım çünkü... uzun müddet tek bir şey demediler, öyle ki koridordan geçerken ayakkabısına çarptıkları için özürler bile dilediler.  

Yanımda oğlum vardı, adamın fotoğrafını çekmemi doğru bulmadı, biz kıkırdayarak münakaşa ederken, hiç abartmıyorum, beyfendi bize cevap verircesine kokulu sesler çıkarttı. Nihayet inişe beş dakika kala uyandı ve telefondan bir dizi seyretmeye başladı, hangi diziydi göremedim, merak ettim, inişteyse herkesten önce ayağa fırladı ve öne doğru seyirtirken  telefonu çaldı, melodisini anlayamadım ve bir kere daha merak ettim falan filan... 

Cuma, Ekim 07, 2022

Fark


1984 yılında Feyzi Tuna'yla bir söyleşi yapılmış, yukarıdaki görsel o konuşmadan çıkartılmış bir spot... Sansür nedeniyle evli kadının cinsel ilişkiye girememesine, bunun hikaye olarak anlatılamamasına vurgu yapılmış. Hemen dikkat çektiği, peşisıra müdahale edildiği veya "hiiç" akla getirilmediği anlatılmak istenmiş...

Niye (bu kadar az) diye sormanın bir manası yok elbette. Vakt-i zamanında Elveda Rumeli diye bir dizi yayımlanmıştı, seyircilerden birinin yazdığı yorumu hiç unutmuyorum, "tarihte Balkanları kaybetmiş olabiliriz ama bu dizide kaybetmesek ne olur sanki" gibi bir şey söylüyordu. Aynı hamaset, aynı körlük, aynı akılsızlık. Hayata, sanata, cinselliğe "kadın bedeni" üzerinden bakıldığı için "evli kadın" yapmaz-yapamaz veya yapmasın, yapsa bile göstermeyelim diye evirip çeviriyoruz.

Biri dizi, diğer ikisi film olan üç istisnanın edebiyattan uyarlanmış olması ise tesadüf filan değil, üstelik iki ayrı hikaye mecrasının ayrı gezegenlerde yaşadığını gösteriyor... Sinema, gerçek(çi) olabilmek ve eleştirebilmek için edebiyata ihtiyaç duyuyor. İnsan malzemesi, entelektüel donanım ve algı olarak çok ama çok farklılar...

Durum bugün de çok farklı değil.

Perşembe, Ekim 06, 2022

Casus Pilot ve Şahane Gezi

Nadir de olsa, çizgi romancıların "edebi" ve "başka" işleri de kitaplaşır ve ayrı bir bahse-vurguya gerek görülmeden yayımlanır. Yazarının kim olduğunu bilselerdi yayıncılar  ayrıca belirtirler miydi emin değilim. Bana editöryal bir hata gibi geliyor, geçelim...Charlier, özellikle frankofon çizgi romanın efsane senaristlerinden biriydi...Roman da güzelim Baskan'dan çıkmış, Casus Pilot, Yüzbaşı Volkan'a ilham olmuş çizgi romanlardan birinin Michel Tanguy'un , daha doğrusu Tanguy ile Laverdure'un bir serüveni. Dizinin çizeri Asteriks'in çizeri olan Uderzo'ydu, daha sonra Jijé de çizmişti, biliyorsunuz o da Sipru ve Jerry Spring ile tanınır . Erkek çocukları için güzel serüvenler üretmiş bir ekip. 

Manfred Schmidt ise ünlü bir Alman çizgi romancı, bizde daha çok Zehir Hafiye adıyla yayımlanan, epeyce taklit edilen Nick Knatterton serisinin çizeri. Gezi Notları adından da anlaşılacağı gibi mizahi bir gezi rehberi-günlüğü. Ayrıntısını bilemiyorum ama tahminim, Alman haftalık dergilerden birine yazılmış yazıların derlenmesi. Kendini komikleştiren bir Alman'ın farklı dil ve kültürlerle karşılaşması denebilir okuduklarıma. Haliyle oryantalist esprilerle kurulmuş... Eskiden çok daha revaçtaydı bu tür... Yurt dışına gidebilmek bu denli kolay değildi çünkü. Bizden Hikmet Feridun Es, Abdi İpekçi ya da daha yakın tarihli Tarık Minkari geliyor aklıma, o havada bir kitap demek istiyorum...Arada çizimler de yapmış Schmidt, onlar tatlı... önemli bir eksik var diyelim, Türkiye ve İstanbul yok kitapta, halbuki yazmıştı ve gazetelerden birinde haber olarak geniş ölçüde kullanılmıştı diye hatırlıyorum.

Çarşamba, Ekim 05, 2022

İntikam

Ekrem Koçu'nun hikayesi, Orhon Tolon'un çizgileriyle yayımlanan Deniz Kurtları çizgi romanından bir kare... Alt yazı ile resimdeki el yazısı farklı, o yılların (1940'lar) dil kullanımında "bulamıyacaksın-bulamıcaksın" deniyor, biz bugün bulamayacaksın diye yazıyor ve söylüyoruz. Benim ilgimi çeken tehdit mektubunun sonuna atılmış "İntikam" imzası. Koçu'nun coşkulu ruh halini yansıtan bir seçim gibi duruyor. 

Çocukken "intikam" benim için heyecanlı bir macera, kötülerin cezalandırılması demekti... İlk gençliğimde intikam'ın Allah'ın isimlerinden biri olduğunu öğrendiğimde şaşırmıştım. Dünyayı anlamaya çalıştığım entelektüel bir ilgiyle yalpaladığım yıllarda ise intikam benim felsefi bir tartışmanın parçasıydı, çünkü intikamı hukuk karşıtlığıyla (kanun koyuculukla) özdeşleştirmiştim. Hukuk okusaydım, en azından yüksek lisans tezim intikam hakkında olurdu. 

Salı, Ekim 04, 2022

Seyrüsefer Defteri 144

++ Bullet Train (2022) güzel ve janjanlı aksiyon (30 Eylül).++ Eskişehir yolculuğu (29 Eylül). ++ Bozkır kampı (27-28 Eylül).++ Only Murders in the Building Sea1 Ep.7, 8 ve 9'u seyrettim (26 Eylül).++ Kaguya-hime no Monogatari (2013) güzel anime, tatlı masal ve Takahata'nın ruhani arayışları (25 Eylül). ++ Lou (2022) düşük maliyetli Netflix gerilimlerinden, iyi başlıyor ve sonra bittiğinde unutuluyor (24 Eylül).++ The Phantom of the Open (2021) güzel hikaye, salaklık, masumiyet, sabır ve hayatla başetme pratiği bakımından amatör golf (23 Eylül).++ İstanbul yolculuğu (20-22 Eylül).++ No Way Out (2022) bu ayın kafası karışık filmi, vasat altı (19 Eylül).++ Top Gun Maverick (2022) gişe epeyce nostaljiye dayandırılmış, yine de it dalaşı seyretmek filan (18 Eylül).++ Fandom Sea1 Ep.10, 11, 12 ve 13'ü seyrettim (17 Eylül).++ Eskişehir Yolculuğu (15-16 Eylül).++ Elvis (2022) holivut böyle bir şeydi hatırlatması, iyi film (14 Eylül).++ Kærlighed for voksne (2022) Nordic ve uyarlama, iyi karışım (13 Eylül).++ Thor Love and Thunder (2022) artık Marvel filmlerini nasıl çoçuksulaştırılıyor diye izliyorum, Disney animasyonları daha "adult" olurken... (12 Eylül).++ Pinocchio (2022) yeni bir yorum olmuş, siyahi bir çenebazlık katılmış, diğer yandan "vicdan" iddiası ölçüsünde zorlamamış o işe yaramaz tahta parçasını (11 Eylül).++ Fandom Sea1 Ep.7, 8 ve 9'ı seyrettim (10 Eylül).++ The Education of Fredrick Fitzell (2020) iddialı senaryosu var, risk alınmış veya kumar oynanmış (9 Eylül).++ Together (2021) Pandemi dönemi filmlerinden, evde tiyatro olmuş (8 Eylül).++ İstanbul yolculuğu (7 Eylül).++ Father Stu (2022) iddialı filmmiş, ama mesaj kaygısı, toparlama arzusu filmi hidayete erme hikayesi olmaktan pek kurtaramamış (6 Eylül) ++. Fandom Sea1 Ep.4, 5 ve 6'yı seyrettim (5 Eylül).++ High Plains Drifter (1973) Eastwood'un ilk yönetmenliklerinden, epeyce acemi, spagetti western taklidi falan filan... (4 Eylül).++ Najmro: Kocha, kradnie, szanuje (2021) Polish Sinan Çetin filmlerinden biri, haliyle rengi, neşesi ve temposu var (3 Eylül).++ Fandom Sea1 Ep.1, 2 ve 3'ü seyrettim (2 Eylül).++ Cut Throat City (2020) çok şey söylemek istiyor, kenar mahalle hikayesi diye baktım ama dağılmış gitmiş bir şey seyrettim (1 Eylül).++


Pazartesi, Ekim 03, 2022

Nerdesin Allah?

Sosyal medyada gördüm, paylaşımlar yüzünden işin ucu kaçıyor, kim bulmuş-kim "aktarmış" yanlış yazabiliyoruz, bir hatam varsa affola diyeyim önce... Levent Gündüz, Necip Fazıl'ın şiir kitaplarına almadığı bir şiirini paylaşmış... 1923 yılında Yeni Mecmua'da yayımlanmış... Üniversitede çalıştığım yıllarda bu şiirle ilgili bir tartışmaya şahit olmuştum, önce şiirden bir alıntı yapayım, sonra o tartışmayı hatırladığım kadarıyla aktarayım.

(…) Sorsalar varlığın bir sır mı olur? / Kul yükü bu kadar ağır mı olur? / Yükseğe çıkınca öksüzün ahı / Şu derin göklerin sağır mı olur?/ Allah’ım derdime dert katan sensin! / Gizlenip kendini aratan sensin! / İsyanım o kadar büyükse eğer / Onu da, beni de yaratan sensin! / Nazarlar önünde perdesin Allah! / Neden bir görünmez yerdesin Allah / Bu dem ta gönülden gelirken sesi / Söylesen nerdesin, nerdesin Allah?

Şahit olduğum tartışmada Necip Fazıl'ın Allaha olan inancı konuşulmuş, dizelerindeki uhrevi ve derin sevgi ispatlanmaya çalışılmıştı. Dinleyici olarak tek kelime etmeden dinlemiş ve "seyretmiştim." Siyaseten romantikler karakter olarak oldum olası ilgimi çeker, abartıları, itirazları, bağırışları, kestirimleri, "gözyaşları" ve "kahkahaları" bana baş döndürücü gelir. Bir yıldızı kutsamak üzere toplaşmış herkes ister istemez ilginçtir. Düşünün, insan türü, hele ki okur yazarlar, kendileri dışında herkesi "eksik" bulurlar. Yani o toplantıdaki herkes birbirine Necip Fazıl'ı anlamamış-anlayamaz edası ve suçlamasıyla bakıyordu.

Dizeleri okur okumaz hatırladım, çünkü Sabahattin Ali'nin de benzer tonda şiirleri vardır. O gün konuşulmamıştı ya da ben kaçırmışım-duymamışım... Meğer, 1928 sonrasında kitaplarına almamış bu şiirini, vardığı yere-ulaştığı makama halel getirmesinden mi çekinmiş acaba... Genel ortalamasının çok altında değil çünkü  yazdıkları. Edebiyat magazini yaptığımın farkındayım. Almamış, alsaydı ne olurdu, aynı dizeler, o günkü tartışmada olduğu gibi yine Allah sevgisi ve inancıyla açıklanabilirdi, hakkında uzun uzun konuşanlar yine olurdu. Bir itibarsızlaşma yaşamazdı. 

Almadığına göre, galiba diyorum, Necip Fazıl, o şiiri yazan Necip Fazıl'ı artık sevmiyordu. Kendisini romanının kahramanı gibi kuran birinden söz ediyoruz.  

Pazar, Ekim 02, 2022

Şahap Amca

Blogu takip edenler hatırlayacaktır, ilk çizgi romancılarımızdan olan Şahap Ayhan'ı çok severim, otuz yıl önce tanışmış, lezzetli bir sohbetle, güzel hatıralarla yanından ayrılmıştım. Ruhen serüvenci biriydi, matrak bir ciddiyete sahipti, anlattığı ya da çizdiği şeylerin komik olduğunun bence farkında değildi, en tatlı taraflarından biri buydu. Hemen bütün işlerinde tuhaf ve çok komik ayrıntılar olurdu. Bence sadece bugün değil, yayımlandığı dönemde de o "saçma" hali anlaşılabiliyordu. 

Yukarıda Güzel La-La isimli çalışmasından ayrıntılar seçtim, altmış öncesinden alt yazılı bir çalışma bu, yani metne çizilmiş betimleyici kareler var. Şahap amca, çizdiği karelerde ne zaman bir kadın kullansa, metinle ilişki kurmaya gerek duymadan, onları garip hallere sokabiliyordu...Karikatürlerde bu "abartıyı" anlıyorum, eskiler "eksajere etmek" derdi, serüven çizgi romanların olağandışı tiplemeleri ve duygu halleri karikatürize edilirdi... Ama burada bir komiklik yok, niyet o değil, yukarıda yazdım, çizdiği kadınların komik hallerinden bizatihi Şahap Ayhan farkında değildi. Pulp üreticilerin en bi şa'ane özelliği de bu bence.

Cumartesi, Ekim 01, 2022

Yeni bir rutinin eşiğinde


Bozkır2 için çalışmaya başladım, bir ay olacak, Eskişehir ve İstanbul'a gidip geliyorum. Ekim ayının ikinci haftasından başlayarak iki ay boyunca çekimde, Ankara dışında, bir tür gurbette olacağım. 

Şimdiden çok yoğun geçiyor, görünen o ki çekimler başladığında aşağı yukarı on dört saat sürecek günlük bir mesaim olacak.... Ona göre yeni bir tempo ve rutin ayarlamam gerekiyor... Henüz nasıl gelişeceğini bilmiyorum. Umarım sağlıkla afiyetle, neşemi koruyarak, kimseleri üzmeden ve mahcup etmeden bu süreci tamamlarım. 

 Okumak ve seyretmekle ilgili, belli alışkanlıklarım var, blog yazmak da buna dahil.. Galiba hepsini belli ölçülerde aksatacağım. Otel hayatını pek sevemediğim için  Eskişehir'de geçici de olsa bir ev düzeni kuracağım... Olağanüstülüğü normalleştirmek, tek odaklı olmaktan kaçınmak gibi bir niyetle en azından okumayı ve yazmayı sürdürmek gibi bir niyetim var. Bakalım göreceğiz. 

Olup bitenleri aralıklarla yazacağım... 

Cuma, Eylül 30, 2022

Cesaret

Özcan Tekgül, Uğur Güçlü ile öpüşüyor, Yedi Adım Sonra (1968) filmi olmalı... Tekgül, devrinin cesur isimlerinden biriydi. Cesur derken bir magazin klişesi kullandığımın farkındayım. Bile isteye yazdım, çünkü kolay değil, öpüşmek, dans etmek, yeri geldiğinde kendini teşhir etmek, "sanat için soyunmak" ve bunları yaparken profesyonel kalmak. 

Türkan Şoray'ın filmlerdeki "öpüşmeme" kuralını düşünün... 

Epey zaman önce bir arkadaşım, Yeşilçam'ın ve yerel pulp evrenimizin aktristleri için "bunlar güzel değiller, sadece cesaretliler, riskleri göze aldıkları için ilginçler" demişti. 

Doğru ya da yanlış diyemiyor, bu iddiayı hep aklımda tutuyorum. Magazinde ne zaman biri hakkında cesur ya da pervasız dense, o iddiayı hatırıma getiriyorum.

Perşembe, Eylül 29, 2022

Son okuduklarım 62

Mor Etekli Kadın, çeşitli biçimlerde tanımlanabilir ama galiba en çok kara mizaha yakın bir novella, küçük komik sürprizlere sahip, tahkiyeyi sürükleyen en önemli unsur saplantı ve o saplantının nereye varacağına dair merak. Bir kadını, isminden anlaşılacağı gibi mor etekli kadını marazi bir tutkuyla takip eden birinin (?) yaşadıklarını okuyoruz. Giderek mesleki bir deformasyon yaşıyorum, novella nasıl çekilir diye düşündüm, anlatıcının twistleri nedeniyle "görselleştiğinde" güç kaybeder gibi geldi bana. Demek istediğim, kendi üzerine kapanan, güzel sürüklenen "yazılı" bir tuhaflık kurulmuş. Blankets-Örtüler, çok çok ünlü bir grafik roman, hatta türle ilgili ne zaman konuşulsa güzel bir örnek olarak illa ki ismen zikredilir. Ben dahi blogta bir iki kez yazmış, özel olarak bahsetmiş olabilirim. Türkçesi çıkınca yeniden okudum, aklımda güzel bir büyüme hikayesi olarak kalmış, tekrar okuduğumda gücünü gerçekçi finalinden de aldığını hatırladım. Çizgiler enfes, Craig Thompson başka işler de yaptı ama bence "battaniyeleri" aşamadı...
 
Kaybeden Hepsini Alır, tatlı-esprili, mutlu son'lu bir novella, Graham Greene, sanki Holivut'u düşünmüş de yazmış. Aşk, kumar, para, kıskançlık şu bu... Diğer yandan holivut demek bir tür tüketilmişliği de işaret ediyor, yani hikayenin romantizmi inandırıcı değil artık. Geçen birisi yazmıştı, çoklu-flörtler devrindeymişiz, aşktan çok beğenilmek ve bir sonraki partnere geçmek normalleşmiş filan... Sanıyorum insanlar telefonlarından yaptıkları yazışmaları aşk macerasından sayıyorlar. Bu kadar çok karşılaşmanın olduğu bir yerde gerçek de değişiyor. Laf uzamasın,  okuduktan sonra baktım, roman en az iki kere de sinemaya uyarlanmış.... Kitabın arka kapağında yayınevi önemli bir hata yapmış, Greene yerine Orson Welles resmi kullanmışlar, komik olmuş... Aşk bahsinden devam edelim Moderato Cantabile, kısacık bir Duras romanı, okuyanlar bilir, hanımefendi bir his, bir durum, bir rutinle uğraşmayı sever, bir kadınla bir erkek karşılaşır ve konuşurlar, sonra da tekrar tekrar buluşurlar, farkına varma hali, beyhudelik, erotik bir çekim ve süregelen hayatın gürültüsünü katar için içine...Sevecen ve yumuşak bir dille, illa da bir yere varmaya gerek görmeden "fotoğrafını" çekip gider. 

Çarşamba, Eylül 28, 2022

Gafletten uyanın

El ilanı muhtemelen, altmışlı yıllardan, benim tahminim 1963 yılından... Milli Türk Talebe Birliği'nin düzenlediği bir mitingin duyurusu. Meraklısı bilecektir, sol karşıtı toplaşmalar, soğuk savaş koşullarında devlet eliyle hararetlendirilir, çeşitli dernekler ve yayınlar çıkar ortaya. Altmışlı yıllarda epeyce ayrışır, milliyetçiler çoğalır, çeşitlenir diyelim. 

Bu türden eylemlerde benim ilgimi çeken şeylerden söz edeceğim. İlk olarak, Balkan göçmenlerinin bu tür etkinliklerde faal olarak yer alması bana oldum olası ilginç gelir. İkincisi, demokrasiyi savunan çok satar gazeteler mutlaka komünistlikle suçlanırlar. İlk aklıma gelenler Akşam, Dünya, Vatan gibi gazeteler... Üçüncüsü, gazetelere reklam veren özel şirket sayısı az olduğu için onlara yönelik tehditlerle de karşılaşırız. İşte Koç şirketine, Burla Biraderlere siyah çelenk bırakılır filan... Reklam vermeyin korkutması-baskısı ilginçtir. Dördüncüsü, Atatürk'ün anti komünist olduğuna yapılan vurgulardır... Beşincisi, taşınan kimi dövizleri severim:  "Domuzdan post Moskof’tan dost olmaz" gibi bilinenleri geçiyorum, "Ananız Katerina mı?" beni halen güldürür, uzun zaman esprisini yapmışımdır.  

Soru şu, bu eylemler olmasaydı ne olurdu, bir "what if" edasıyla soruyu bırakıp çekiliyorum. 

Salı, Eylül 27, 2022

Eve sığamıyorum

Nijat Özön'ün bir mektubu, kime yazdığı belirsiz... Belki bir sahafa, belki kitapsever bir dosta...Eve sığamadığı için kitaplarını satmaya karar vermiş, arkadaşına duyuruyor, ya sen al ya da alacak birisini bulmam için bana yardım et... demiş.

Okurken içim burkuldu, eğer iddialı bir kütüphaneniz varsa, yaşınız da ilerliyorsa, ölümlü dünya, kaçınılmaz olarak arşiv ve kitapların akıbetini düşünüyorsunuz...

Pazartesi, Eylül 26, 2022

Pulp ve Erotik Savrulmalar


Bukowski seviyorsanız, hikâyelerinden çizgi romana uyarlanan Bütün Atlar Kaybetmeye Koşar albümünü mutlaka edinin diyeceğim. Yazının sonunda paylaşılacak bir yargıyı ya da tavsiyeyi peşinen açıkladığımı biliyorum. Sahiden yazara sadakat göstermiş, bunu yaparken de yazarının gerisinde kalmamış nitelikli bir çalışmayla karşılaşacağınıza inanıyorum. İhtimamla çizilmiş, yoğun emek harcanmış, işçilik ve zerafet içeren bir albüm bu. Mathlass Schultheiss, 1946 doğumlu Alman asıllı bir çizer. Endüstriyel üretimlere mesafeli duran, kahramanın değil yaratıcının-auteur'un çizgi romanın temeli olduğuna inanan Avrupalı öncülerden biri. Çizgi romanı sanat sayan, anaakım anlatıların ve geleneksel eğilimlerin dışına çıkarak yeni bir gerçeklik düzlemi kuran Avrupalı üreticilerden söz ediyorum. Schultheiss, çizgi romanın sanat çağında önemli avant-garde dergilerde çizdi, çizgi romanla edebiyatı bir arada düşünen sanatsal arayışların içindeydi. O yıllarda edebiyata yaklaşma arzusu, çizgi romanın küçümsenmesine, bir anlatım aracı olarak azımsanmasına yönelik bir tepkiden çıkıyordu. Ucuzluk, vasatlık, yavanlık ve basitlik, çizgi romanla eşleştiriliyordu. 1970'li yılların Fransa'sında pek çok genç çizgi romancı, bu algıyı kırmak (ve kendi isimlerini duyurmak) adına edebiyatın saygınlığına sığındılar. Çizgi romana göre daha yavaş gelişen hikâyeleri, karakter derinleşmesi ve dramatizasyonuyla edebiyat, onlar için verimli bir kaynaktı. 

Schultheis'in özel bir sempati gösterdiği muhakkak ama Bukowski tercihi, yetmişli yılların çizgi romancılarının edebiyatla kurdukları ilişkiyi açıklar nitelikte. Eğri oturup doğru konuşalım, Bukowski, büyük edebiyatın yetkin bir örneği sayılamaz, pulp aurasına yakın bir basitlikte yazıyor herşeyden önce. Dilinden çok hikâyesinin çarpıcılığına dayandırıyor yazarlığını. Argoya, cinselliğe, içkiye ve diğer yasak hazlara yükleniyor. Amerikan taşrası, beat kuşağının yolculuk fantezisi, underground edebiyatının ters-yüz edici edep teşhiri, erotik yazının cesur ve doğrudan dili var yazıp çizdiklerinde. Bukowski hepsini andırarak ve hepsinden beslenerek, erkek - ergen bir okura hitap ediyor. Onu farklı ve sahici kılansa, anti entelektüelist tutumu galiba. Taklit ettiği Henry Miller ile kıyaslamak bile farkı gösteriyor sanki. Hal bu olunca, Bukowski kolay anlaşılırlığı, pulp ve erotik savrulmaları, şehrin kenarını sağan ve abartan yönüyle, edebiyatla hemhal olmak isteyen gelenek-karşıtı çizgi roman ekolüne, ana akım anlatılarla didişen genç üreticilere ziyadesiyle uygun. Anlatabilmek için örneklendireyim, Tanpınar değil Ömer Seyfettin, Kafka değil O. Henry daha uygundur çizgi romana. Diyalogların çokluğu, kısa betimlemeler, hızlı değişen mekanlar uyarlamayı kolaylaştırır. Söz sanatlarını kullanıyor olması, çizgi romanı, roman ya da hikâye yapmaz. Görsellik ve ardışıklık ister istemez çizgi romanda daha önemlidir. 

Bukowski o kadar az sözcükle anlatır ki, yüksek edebiyattan tiksindiğini söyler; onun için aslolan harbi konuşan insanlar, yoksullar, orospular, ayyaşlar, barmenler ve diğer yoksullardır. Gerisi palavradır. Zenginler, entelektüeller, siyasetçiler, polisler, bürokratlar iki yüzlüdür vs. Siyasetle, sınıfla, yoksullukla ilişkisi diğer pek çok şey gibi yüzeyseldir, sempatiden öteye gitmez. Bu çerçeveden bakarsak, çizgi romanlar da siyaseten çok farklı değildir. Bukowski argosunun, erotizm ve coolluğunun çizgi romana çok uygun olduğunu düşünüyorum. Epeyce kez çizgi romana uyarlanmış olması tesadüf değil. Schultheiss, normalin dışında seyreden insan manzaralarını, marjinalliği, kendi kişisel hikâyeleri olan, aç ve arzu dolu kadın ve erkekleri, insanın insan sevmez doğasını iyi yansıtmış. Bekleyen, dikizleyen, konuşan ve konuşmayan tipleri iyi kullanmış. Moebius havasında çinisi, takdire şayan bir zanaatkarlık gerektiriyor. Özellikli bir çirkinlik ve koyuluk da istiflemiş. Bu yüzden iyi uyarlama-iyi albüm diyorum.

Son çeyrek yüzyılda hemen tüm dünyada koleksiyoncu ya da fan sahipleri olan, çizgi roman tutkunu butik yayınevleri ortaya çıktı. Flaneur de Türkiye'deki örneklerden biri, özellikle yabancı çizgi roman seçimleri ilginç ve tutarlı. İlerde ayrıca hatırlanacaklar.           



Radikal Kitap, 7.2.2014

Pazar, Eylül 25, 2022

Bir hayalet yazarın kıyamet senaryosu


Başlıktaki "hayalet yazar" nitelemesini mecazen kullanıyorum, Adam Smith'in "Görünmez Adam"ı gibi piyasayı yönlendiren, büyük bir korku hikayesinin anonim bir anlatıcısından söz ediyorum. Yaşadığımız dönemin krizlerinde, daha doğrusu bu krizi hikayeleştirirken-yaşarken birkaç ortak nokta hemen kendini gösteriyor.

Birincisi, popüler kültür hikayeleriyle reel hayat çok içiçe geçiyor ve haber, bilimsel veri ve yaşanan her şey bir film, bir bilgisayar oyunu ya da popüler bir anlatıyla benzeşiyor.

İkincisi, kapitalizm hepimiz üzerinde bir güvensizlik yarattığı için olup bitenlere "inanmıyoruz", yetkililere "güvenmiyoruz". Buna rağmen o kadar çok duyuyor ve o kadar maruz kalıyoruz ki, endişeleniyoruz. Her endişe de yeni bir hikaye üretimine sebep oluyor, hikayeler daha büyük (interaktif) bir korku senaryosuna hizmet ediyor.

Malumunuz, insanlar kıyamet hikayesi anlatıp kendi anlattıklarından korkarlar. Kıyamet hikayeleri, uygarlık tarihiyle yaşıttır, anlamlandıramadığımız şeylere karşı basiretimiz bağlanmıştır hep... Doğal felaketlerle, yeni hastalıklarla karşılaştığında insanlar "ölmeye yatarlar"

Yine ve yeni bir kıyamet hikayesinin içindeyiz... Hayalet yazarımızın bizi dehşete düşürdüğü, kendimiz ve yakınlarımız için korktuğumuz, ne yapacağımızı öğrenmeye çalıştığımız yeni bir sürecin faili ve mağduruyuz...

Anlatılan hikayeden korkuyoruz ama bu hikayenin bizim birbirimize anlata anlata büyüttüğümüz bir kıyamet senaryosu olduğunu çoktan unutmuş durumdayız. Tevatür, abartı, hakikat, manipülasyon, panik... hepsi var içinde...

Kimse sorsanız bunun kapitalizmin krizi, savaşı veya gürültüsü olduğunu söylüyor. Kimle konuşsanız herhangi bir gripten farkı olmadığını anlatabiliyor...Ama... aması...kimse sakinleşmiyor... Sakin kalmamızı isteyenler bile içten içe panikliyor çünkü...

Hepimiz bu kıyamet senaryosunun üreticileriyiz...Değil miyiz?

Bu hastalığı yeneceğiz ama senaryolarımız bitmeyecek...


Cumartesi, Eylül 24, 2022

En Önemli Sorun


Türkiye'nin en önemli sorunu "şudur budur" demeye, sormaya-cevaplamaya oldum olası bayılıyoruz. Bir tane de ben yazayım dedim.

Bence memleketin en önemli sorunu yaşlılar. Hayatın arsız bir temposu var, yaşlılar bu temponun dışındalar, bizim dertlerimizin dışında bir ritimle yaşıyorlar. Çoğu duymuyor,  çoğu artık hatırlayamıyor, çoğu konuşmalara katılamıyor...Gün dolduruyorlar. Biz onlara bakıyoruz, bakmak dediğim bazen bakım, bazen sadece bakmak... İleride onlar gibi olacağımızı bilerek bakıyoruz onlara. Annemiz, babamız, dedemiz, ninemiz, akrabamız, komşumuz, yakınımızlar ama bize hep geçmişi hatırlatıyorlar. En çok da ölümü...

Kaybetmekten, yalnız ve eksik kalmaktan da korkuyoruz.

Yaşlanan insanlarda ilgimi en çok çeken şey, gezme-görme, bir yerlere gitme arzusu... Etraftakiler, çoluk çocuk da bunu yapmak istiyor: "Teyze, gezdirmiyorlar mı seni?" Bir yere gitmek, evden çıkmak, başka bir manzara görmek... Rutinlerinden çıkmak onlara iyi geliyor, halbuki düşününce, iyi göremiyorlar, iyi duymuyorlar... E niye ordalar, niye istiyorlar? Bir yere gitmek, ilgi gösterilmek demek çünkü...

Gençken, yaşlı turistler görüp, "bu yaştan sonra görsen ne görmesen ne" derdim, bunu söyleyen onlarca insan olurdu etrafımda. Galiba diyeceğim, en azından ben böyle düşünüyordum, turistik bir seyahatin "cinsel" bir güdüsü de olmalıydı, hani bunları yapamayacaksan, ne diye yollara düşüyordun... Etrafımdaki yaşlı erkeklerin kadınlardan söz etmesine, cinsellikle ilgili espri yapmasına bakıyorum da bu güdü, erkeklik ezberinden kolay düşmüyor, ötelenmiyor...Geziyorlar, çünkü "görüyorlar" başka yerler kadar, gençleri, başka bedenleri izliyorlar. Tanışmak ve tanışma ihtimali, hayli etkili bir motivasyon hâlâ.

Bir de cinselliğin yerine ikame edilen yemek yeme arzusu var... Garip bir hazla yemek düşünüyorlar, ilerleyen yaşlarda çıkan hastalıklar, pek çok besini kısıtladığından, ilaçlarla sürdürülen bir hayat yaşadıklarından, yemeklere yönelik marazi bir arzu duyuyorlar...

Yaşlılık, kadın ve erkek geçmişlerinden izler taşıyan başka bir tür.

Çocukken örneğin bayramlar harçlık demekti, büyüdükçe saçma biçimde bir evden bir diğerine sürüklendiğim gezmeler oldu... Şimdi yaşlıların eylenmesi gibi geliyor bana...Onlara yönelik saygı, sevgi, sempatinin en yoğun yaşandığı zaman aralıkları...

Cuma, Eylül 23, 2022

Üçürdüm


İçki için kullanılır. Üç kadeh içilmelidir. Biri erlik, biri pirlik, biri aşk için içilir. Bu üçlemeye içkiyi
üçürdüm denir. Daha bilinen bir başka versiyonu ise “İçkinin biri yarar, ikincisi karar, üçü zarar,” deyişidir. Argoda aynı mantık cinsel ilişki için yinelenir.

Perşembe, Eylül 22, 2022

Temizlik


Beş altı yıl oluyor, Karadeniz kıyısında bir ilçedeyiz, maaile dolaşıyoruz. Bir iki kişiye pideci sordum, hemen herkes aynı yeri tarif etti. İyi dedik, madem ahali beğeniyor, gidip yiyelim.

Kaç zamandır, aklıma takıldı, herkese o lokantayı anlatıyorum. Lokanta, 1970'lerden kalma gibiydi, yerlere talaş dökülmüş, ıslatılmış, hemen her yerinde kir ve eprimişlik görebileceğiniz salaş bir mekandı. Böcekler, sinekler, lekeler...

Bana ders olduğu için başka türlü bir dikkat kesildim. Ahali benimle aynı fikirde değildi ki turiste, iyi bir yer sorana o lokantayı tavsiye ediyordu. Kimsenin o ortalamadan şikayeti yoktu. Benim sorun olarak gördüğüm şeyi orada yaşayanlar görmüyordu.

Bazen bir meseleye dışarıdan bakıyor ve eksiği, fazlayı hemmen görüyorsunuz. Ama size sorun olarak gelen şeyin sorun olarak anlaşılmadığını, aksine baştan ayağa normal sayıldığını anlıyorsunuz. Lokanta metaforunu kullanarak anlatayım. Lokanta sahipleri ve müşteriler, o lokanta konforunu yetersiz bulmuyorlar. Oradaki bir başka lokantayla kıyaslıyorlar ve ancak onlar arasında bir kıyasla, bir tanesini en iyisi sayıyorlar. "Misafirin gelse nereye götürürsün?". "İşte şuraya!".

O seyahat sırasında gayet güzel bir lokanta daha buldum ve böyle zamanlarda muhabbetçi olurum. Hemen gidip esnafla konuştum. Meğer oralı değilmiş sahipleri, biri Hataylı diğeri Ankaralı iki ortak açmış o temiz ve lezzetli işletmeyi...

İnandığım ve kendimce sınadığım bir şey bu... Yerliler değil ekseriyetle "yabancılar" kaliteyi yükseltiyorlar. Yabancılar derken yine bir mecaz kullandığımı belirteyim. O yerde, o işi yapan, onu tüketen birilerinin dışında birilerini kastediyorum... Yoksa kimseye o lokanta, o film, o roman, o oyunculuk, o müzik kötü gelmiyor. Böyle bir sorunları olmuyor... Aynı yere bakıyorsunuz ama onlara kirli ya da yetersiz gibi gelmiyor...Ancak yabancılar geliyor ve değiştiriyorlar.

Her işte dışarıdan gelenlere-bakanlara, arada kalanlara, yenilere, o alışkanlıkları bilmeyenlere ihtiyaç var. Ezber bozmak gerekiyor. Kulağa klişe geliyor biliyorum ama o lokantanın kirliliği başka türlü de fark edilmiyor. 

Çarşamba, Eylül 21, 2022

Sahil Boyu




Dedemin kartpostalları arasından çıktı, muhtemelen İstanbul'dan bir sahil görüntüsü. Tenhalık ilginç, kumsalın ferahlığı güzel. Fotoğrafı çeken odağı ayarlayamamış sanki...Tahmini olarak 1920'li yılların sonu olmalı, eldeki tek veri, sahilde yürüyen polisin kıyafetleri... Resmin 1933'ten sonraki bir tarihte çekildiğini sanmıyorum.

O tarihlerde bu türden yerlere plaj değil, banyo deniyor. Banyoya kimler gidiyor? Niye bilmiyorum, genellikle yerel-yerli halk değil, dışardan gelenler teşrif ediyor banyoya. Deyim yanlış kaçmasın, sonradan İstanbullu olanlar mesela. Ya da eğitimli insanlar, mayo hem her yerde satılmıyor hem de lüks harcamaya giriyor. Paraya kıyabilmek gerekiyor, ne bileyim belki kendini çıplak hissetmemek de var.

Bu türden tarihi plaj resimlerine bakarken mayoluları ararım, hatırlarsanız, denize donla uu gecelikle giriyorlardı diye şikayetler olur hep...Hani geçmiş hep nezahet, zerafet ve kibarlık doludur ya, öyle anlatılır ya... Öyle midir diye bakınırım, öyle olmadığını bilirim de yine de bakınıyorum işte.

İlgimi çeken şey şu, hepi topu otuz kişi filan var resimde, kalabalığın en yoğun olduğu yerde bir polis de yer alıyor. Fotoğrafçıdan bile işkillenmiş olabilir, neyi çekiyor bu beyfendi diye buluttan nem kapıp kıyıya kadar inmiş, voltaya başlamış olabilir. Mayolu kadın benim gördüğüm iki tane, gerisi elbiseli, kalabalık da mayoluların etrafına toplaşmış. Polis, asayiş berkemal mi diye, erkekler de kadınlar nerde-neresinde ne var diye bakıyorlar sanki.


Plaja gidenler hem ilgi çeker hem de yozlaşma numunesi olarak resmedilirler. Bizim istediğimiz ahlaklı-faziletli bir modernlik. 1938 tarihli Cemal Nadir karikatürü dün ve bugün kıyaslaması yapıyor. Dün'deki beyfendi şairane biçimde hanfendinin elini zerafetle tutmuş, "seni ölesiye seviyorum" derken...Bugün'deki mayolu çiftten Apaş kılıklı ham hamhalat, sigara içen sosyetik güzele "seni öldüresiye seviyorum" diyor. İkisinin de derdi başka. Güzel klişe bunlar, sarışın kadın ve bıyıklı erkek hotur hotur ahlaksızız biz diyorlar.

Oysa dün öyle miydi? Gel de içlenme!

Bu nostalji öyle kaypak bir şey ki... Ele avuca sığmıyor.

Salı, Eylül 20, 2022

Hayat, hikayeler olmasa...

"Bütün savaşlar, romanlardaki gibi hikayelerle doludur, değil mi?" Böyle bir sorunun o kadar çok cevabı var ki... Cercas'ın Salamina Askerleri kitabından (daha doğrusu çizgi roman uyarlamasından) bir alıntı yaptım.

İlk şunu düşünelim, bu hikayeyi bize kim anlatıyor? Çünkü o anlatıcı hikayemizin ilk aktörü ve kurucusu... Romanın yazarı bu soruyu sorduğunda karşısındaki yaşlı gazi kestirip atıyor: "savaşmak için değil savaşı anlatmak için savaşa gidenler" diyerek bir ayrım yapıyor, Hemingway'e de sallıyor. İnsanlar kesin konuşanları, muğlaklığı nihayetlendirenleri severler, onlara daha sahici, samimi ve dobra gelir çünkü. Hikayelerle dolu savaş mitini alaşağı ediyor, yapıbozumcu bir kestirimde bulunuyor. Oysa savaşın hikayelerle dolu olması da bir hikaye, romanlardaki olmaması da bir başka hikaye...

Askerdeyken, bir çocuk "savaşa" katılmak istiyordu, özel olarak "komutanlarla" gitti konuştu filan, merak edip sohbet ettim, İstanbulluydu, orta sınıftan ve iyi bir üniversiteden geliyordu, hayatıma bir anlam katmak istiyorum gibi bir şey söylemişti, milliyetçilik, intikam falan değildi derdi ya da bana öyle geldi, hikayesi benimle başka bir şeye dönüştü demek istiyorum. Onu ilk dinleyen yüzbaşı muhtemelen başka türlü hatırlıyordur bu bahsi. O İstanbullu çocuğun, arkadaşı-kardeşi "şehit" olmuş olsaydı, şahidi ya da anlatıcısı değişseydi, hikaye yine farklılaşırdı. Daha anlaşılır olurdu kuşkusuz, intikam daha kolay anlatılır çünkü...

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımla seri katilleri konuştuk, ünlü katillerin biyografilerini okuyorum bir süredir, neden öldürdüklerini gerçekten anlayamıyoruz. Hep bir sebep-sonuç hikayesi anlatılıyor, katili de cinayetleri de birer hikayeye dönüştürülüyor ama aslında enikonu yok böyle bir şey... Muğlak kere muğlak cinayetlerle karşılaşıyoruz. Açıklayabilmek adına basitleştiriliyor, netleştiriliyor filan ama inanın değil...İntikam hikayesi gibi değil bunlar... Kriminoloji bunlarla uğraşıp duruyor...

Birbirimize anlattığımız her şey birer hikaye değil mi? Dünyayı ve yaşadığımız hayatı anlamak istiyoruz... O hikayelerle anlıyor ve yaşadıklarımızı anlamlı kılıyoruz. Hayat, hikayeler olmasa hiç anlaşılır bir şey değil... 

Pazartesi, Eylül 19, 2022

Ya Sabır

Eskişehir'de Bozkır için mekan gezerken rastladım bu duvar yazısına, şehrin en ünlü, sahiden  ilginç bir pavyonunun çalışanlara ait arka kapısının hemen yanına, binanın dışına yazılmış: "Ya Sabır Vella Kuvvet"... Haliyle doğru bir kullanım değil, "La Havle Vela Kuvvete" demek istenmiş ... Doğru olup olmaması çok önemli değil, içinde kahır ve isyan olduğu kadar, o kahır ve isyanın gösterisi var. Zaten o ilginç. 

Mekanı gündüz saatinde, yani kapalıyken gördüm, üç beş erkek ve kadın çalışan vardı, salıncakta sallanan yorgun bir konsomatris, karpuz kesen ve  "Gio benim arkadaşım" diyen bir bıçkın bir delikanlı, falan filan... Engels güzel güzel anlatırdı "serserileri", onlar işte...Küstah, yaralı, öfkeli, kendini üstün göstermeye çalışan vasıfsızlar... Ne kadar çok bağırırsa o kadar önemli olacak "istenmeyen" bir ses...Hem toplumdan korkan hem onu alaşağı etmek isteyen "ayak takımı"

Duvar yazıları nedense gençliğin dili olarak okunuyor, lümpenimizi de anlatıyor oysa.

Pazar, Eylül 18, 2022

Başıboş ve avare dolaşırken


Başıboş, Hollanda’da 2012’de yayınlanmış bir ilüstrasyon albümü (De Harmonie, Amsterdam). Anlaşıldığı kadarıyla, İstanbul’da bir dönem yaşamış, hatta kimi çalışmalarını sergileme imkânı da bulmuş, 1983 doğumlu genç bir çizerin Gijs Kast’ın üretimlerinden oluşuyor. Biz millet olarak diyelim, dışarıdan nasıl algılandığımızı merak eder, bir yabancının bizi nasıl anlattığına dikkat kesiliriz. Doğrusu, ekseriyetle Arap ve Ortadoğu hinterlandına ilişkin imge ve klişelerle niteleniriz. Dar sokaklar, tıkış tıkış pazar yerleri, çarşaflı kadınlar, ezan sesleri, biteviye pazarlık sahneleri ve erkek kalabalıklarıyla anlatılır İstanbul. Camii önünde pır pır uçuşan güvercinler, Galata Köprüsü balıkçıları ve sokak kedileri sık resmedilen manzaralardandır…

Son on yılda delice bir iştahla beşer beşer katlarını çoğalttığımız gökdelenlerimiz, oryantal kameranın ne aklına ne gönlüne girebiliyor demek ki. Turistler, Sultanahmet, Galata ve Eminönü civarında gezerek bilinen ve merak edilen İstanbul turlarını tamamlıyorlar. Kendi ülkelerinde görmedikleri teferruatlarla dolu bir açık hava müzesinde dolaşmak turistlere ziyadesiyle yetiyor. Bütün büyük şehirlerin birbirine benzediği dünyada eski halılar bulmak, fes satın almak, nargile fokurdatmak, göbek atmak, kebap yemek onlara büyük hatıra gibi geliyor. Oysa biz fes’e burun kıvırıyor, esnafın halıları döve döve eskittiğini, kebabın daha iyi yerlerde daha güzel pişirildiğini biliyoruz. Bizim İstanbul algımızsa ihtişam yaratmak üstüne, hayran bırakmak istiyoruz, turistin göz ucuyla bile bakmadığı büyük ve daha büyük şeyleri teşhir etmeyi arzuluyoruz, aklımızda hep bu var. Yarış ediyoruz, Ortadoğu ve Balkanların, Avrupa’nın en büyüğü, en gösterişlisi olmak istiyoruz. Onlarsa dönüp dolaşıp bize kirli, sakil ve çirkin gelen şeylere, otantiğe yöneliyorlar.

Gijs Kast, bu yabancı ilgisinin çok dışında kalan bir algıyla bakmamış İstanbul’a. Kediler, elektrik direkleri, simitçiler, pencereden aşağı sarkıtılan sepetler, klimalar, uydu antenleri, her yerde görülen bayraklar, bina desenleri, martılar, ahşap evler, pencerelerden bakan teyzeler, tek farklı aksesuarı renkli spor ayakkabıları olan çarşaflı kadınlar, baloncular, merdivenler, sünnet çocukları, düğün fotoğrafları, pembe çoraplı ağır abiler, büfeler, seyyarlar ilgisini çekmiş Kast’ın, tek tek çizmiş hepsini. Gerçi, bütüne bakıldığında, tamamı, telefonuyla, dijital makineleriyle, geniş objektifleriyle Galata’yı, gün batımını, simite pike yapan martıları, yan yana duran kediyle köpeği fotoğraflayan turistlerin “resim” tercihlerinden zerre farklı değil ama güzel çizilmişler.

Albüm belgeselvari bir tutumla hazırlandığından fotoğraf yardımı alındığı anlaşılıyor. Kast, önce şehri dolaşıp fotoğraflar çekmiş sonra da onları ilüstrasyona devşirmiş. Başıboş ismini seçmesi sanırım flaneur kavramını çağrıştırmasıyla ilgili. Sevmeden veya irrite olarak çevresine baktığını düşündürtmemiş, aksine böyle anlaşılmaktan çekinmiş, bu da çok belli. Gijs Kast, kendine has bir çiniye ve tipleştirmeye sahip. Vücutla oranlandığında tiplerindeki hafif büyük kafalar ve dar omuzlar ayrıca dikkat çekiyor. Ardışık desenler kullanmış, birbirini takip eden görseller albüme neşeli ve ironik bir hava katmış, bir müzik düşündüğünü hissettiren veya sayfalara bakana müziği hatırlatan bir devamlılık bu. Özetle ilginç, sevimli ama bildiğimiz türden oryantal bir auraya sahip Başıboş. Kast, devam ederse, çok daha iyi olacak bir çizer.

[2014]

Cumartesi, Eylül 17, 2022

Barbarella ve Safiye Sultan


Altmışlı yılların ikinci yarısında çıkan haftalık ABC gazetesinde yayınlanan Barbarella’yı okudum. Barbarella’yı ilk kez 80'li yıllarda Ankara’da ABC kitabevinde Fransızca albüm olarak görmüş, pahalı olduğu için alamamıştım. Yıllar sonra Türkiye’deki ilk yayınının G.Scognamillo aracılığıyla ABC gazetesinde gerçekleşeceğini öğrenecektim. Scognamillo, kendisiyle 1991 yılında yaptığım röportajda Jean-Claude Forest ile olan dostluğunu anlatmış, dizinin Türkiye’deki yayını sırasında yaşadıklarını aktarmıştı. O dönem çalıştığı gazeteye, Akşam’a önermiş örneğin, Forest telif de istemiyormuş filan ama gazetedekiler bu tutmaz diyerek ilgilenmemişler…

ABC, Kemal Uzan’ın gazetesi, tarz olarak (resimlerin kullanılışı, mizanpaj, fotoğraflar, spotlar, manşetler vs) Yeni İstanbul gazetesini andırıyor. Yeni İstanbul da Uzan ailesinin gazetesiydi. Popüler bir sol gazete olmak iddiasıyla ortaya çıkmış, transfer ettiği gazetecilerin kısa sürede ayrılmalarıyla (maaşları ödenmemişti) eski haline, klişe deyimiyle bulvar gazetesi biçimine geri dönmüştü. ABC, Yeni İstanbul’a benzer şeyler yaşıyor. Başlangıçta bir magazin gazetesi aslında ama edebiyat magazini de yapıyor. Ünlü edebiyatçılar, çizerler, eleştirmenler, çevirmenler yer alıyor gazetede. Sonra giderek skandal ve dedikodu gazetesine dönüşüyor. Barbarella gazetenin bu sürecinde “aralarda bir yerde yayınlanıyor”. Bir dönem çizgi romanlar yayınlayalım diye düşünülüyor muhtemelen. Barbarella tam sayfanın boydan yarısını kaplayarak yayınlanıyor. Hepinizin bildiği gibi Barbarella Frankofon kültüründe sansürle başı derde girmiş erotik bir çizgi roman. Filme  (elbette sansasyonelliği nedeniyle) uyarlanan dizide cinsel ilişkiye girmekten çekinmeyen, cinsel ilişkiyi bir tabu olarak görmeyen bir kadının serüvenleri anlatılır.

Barbarella’yı okurken, ilk olarak, ne kadar cesur, Fransa'da niye tartışılmış anlamak istedim, ikincisi bizde yayımlanırken nerelerde sansür edilmiş diye dikkat kesildim. Bazı kareler çıkarılmış, o anlaşılıyor çünkü… Peki erotizmi rahatsız edici mi derseniz eğer.. bir karşılaştırma yapayım. Yerli çizgi romanımız yaklaşım itibarıyla adult'turBarbarella ile kıyas götürmeyecek ölçüde "cesur", “açık” "tuhaf" sahneler içerir... Cinselliği imleyen sahneler o kadar çoktur ki... Daha bugün Azmi Nihad’ın yazdığı Şahap Ayhan’ın çizdiği Safiye Sultan’a (1953) baktım. Haremde cariyeler Safiye Sultan’ın ayaklarını o kadar beğeniyorlar ki ayakkabılarını çıkarıp ayaklarını öpüyorlar. Bu sahne 1953 yılında Yeni Sabah gibi muhafazakâr bir gazetede yayınlanıyor. 

Şunu sorabilirsiniz, madem bu kadar çok var, alışığız, niye Barbarella sansürlenmiş? Onun üzerinde spotlar var, gazeteciler dikkat çekeceğini bilirler cevabını vereceğim.

[2006 yılında yazmışım]
Related Posts with Thumbnails