Perşembe, Temmuz 07, 2022

Kıymetli bir şey


Bir "mektup" arkadaşım, gönüllü olarak "hastalarla" telefonda görüşüyor, onlara moral veriyormuş... Sohbet, sempati, yakınlık... çok ilgimi çekti. Dün, Tanıl'la konuştum, o da yirmili yaşlarda geçirdiği bir ameliyat sonrasında kendisine ziyarete gelen birini anlattı. Meğer, o da ziyaret saatinde hastaları dolaşan, onlara moral veren biriymiş.

Bazen sinirlenip, vara yoğa dert arayanlara "git, bi dolaş hastaneleri, dünyaya başka türlü bakacaksın" derim.

Dinlemek, konuşmak... Dert dinlemek, derdi konuşmak, teskin etmek... şimdilerde çok kullanılıyor, "kıymetli bir şey" İnsanlar çok konuşuyor ve son sözüymüş gibi marazi bir tutkuyla "bağırıyor" ya... O kadar konuşana karşın bana çok az dinleyen varmış gibi geliyor.

Sırf o yüzden olmalı... İnsanlar terapistlerine aşık oluyorlar.

İnsan ömrü ilaçlarla, ameliyatlarla tıbben uzatılıyor ama... dinlememeye, zaman ayırmamaya çare bulunamıyor...

Sadece mektup arkadaşım değil galiba hepimiz hastalarla konuştuğumuzu ve hasta olduğumuzu fark etsek...öyle konuşsak ve dinlesek... birazcık daha rahata ereceğiz.  Sanki... evet, sanki öyle bir şey olacak.

Bugün "amca" olmaya karar verdim ve iyimserim. [2019]

Çarşamba, Temmuz 06, 2022

Malkoçoğlu


Malkoçoğlu karakterini nasıl tanımlarsınız?
60'lı yıllarda üretilmiş tarihi çizgi romanlarımızdan biri. Yaşamış olduğu iddia edilen yarı mitik bir tarihi kişilikten ismini alan, yetişkinlere yönelik bir serüven anlatısıdır. Bütünüyle iç pazara yönelik milliyetçi temaların ağır bastığı, benzerlerine göre erotik unsurların daha az kullanıldığı bir gazete çizgi romanıdır. Herşeyi başaran muktedir bir kahraman etrafında gelişen, serüven edebiyatının klişelerine başvurularak anlatılan bir erkek hikayesi de denebilir.  Önce gazetelerde yayınlanmış, sonra dergi olarak çıkmış, sinemaya da uyarlanmıştır. Douglas Fairbanks ve Errol Flynn karışımı sarkastik bir kılıçbazdır Malkoçoğlu, kadınları büyüleyen, değme silahşorları düelloda alt eden, zehir zemberek korkusuz bir delikanlıdır. Genellikle Cüneyt Arkın'ın popülerliğiyle hatırlanan bir kahramandır, filmlerinin çizgi roman uyarlaması olduğu pek akla gelmez.

Malkoçoğlu’nun gerçek bir karakterden esinlenmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Gerçek bir karakter olup olmadığını bilmiyoruz. Söz konusu efsanevi kişilikle  çizgi romanın bağı sanıldığı kadar güçlü değildir. Dizinin yaratıcısı Ayhan Başoğlu, benzer nitelikteki yabancı çizgi romanlardan, geniş  anlamıyla serüven külliyatının kılıçbaz hikayelerinden epeyce faydalanmıştır. Öte yandan esinlenme noktası, en azından başlangıçta çizgi romanın gerçeklik vehmini muhtemelen güçlendirmiştir.  Meseleye gerçek mi değil mi diye bakmak bence tuhaf olur, çünkü bunu yaparsak, hem gerçeğe hem de çizgi romana haksızlık etmiş oluruz.

Malkoçoğlu Türk toplumunu nasıl etkilemiştir?
Bir etkisi olduğunu düşünmüyorum. Malkoçoğlu ismi insanlara ne çağrıştırıyor diye sorarsanız,  sokaktaki insanın aklına Cüneyt Arkın gelecektir. Hatta Malkoçoğlu değil Mamçakoğlu diye gülerek de cevap verecektir. Malkoçoğlu bir serüven hikayesi, eğlencelik bir içeriği var. Milliyetçi temalar taşıyor ama bunlar çok da keskin şeyler değildir. Bir gazete çizgi romanıdır, gazeteler arası rekabet nedeniyle üretilmiş, milliyetçilik ve erotizm ticari olarak pazarlandığı için tercih edilmiştir. Çoğu çizgi roman üreticisi, yaptıkları çalışmalarla çocuk ve gençlere tarih öğrettiklerini iddia ederler ama o hikayelerde anlatılan tarih hem sahiden uydurmadır hem de herhangi bir ölçüde derinlik taşımamaktadır.

Sizce neden Malkoçoğlu’nda milliyetçi duyguların etkisi fazladır?
Milliyetçilik ticari olarak pazarlanabilir bir olgu. Türkün muktedirliği ve kahramanlığını anlatmanın her zaman ticari bir karşılığı olmuştur. Diğer yandan tarihsel olarak her dönemin kendine özgü siyasi koşulları ve bir aurası da vardır. Malkoçoğlu, 27 Mayıs'tan sonra gelişen seküler sol milliyetçi eğilimlerin hakim olduğu bir basın dünyasında yayınlanmıştır. 70'li yıllarda bu tür anlatılarda İslami eğilimler daha belirginleşiyor örneğin.

Malkoçoğlu çizgi romanlarındaki diğer karakterlerin özellikleri ve etkileri hakkında ne düşünüyorsunuz? 
Yan karakterleri soruyorsanız, bunlar genellikle erkek kardeşliği içinde düşünülebilecek, Malkoçoğlu'nun benzersizliğini pekiştiren komik kişiliklerdir. Her serüvende kadınlar değişir. Malkoçoğlu, her defasında mutlaka prenses, düşes ya da kraliçe olan bu güzel kadınları büyüler, erkekliğiyle baştan çıkarır ve onları fetheder. Yine serüven sonunda kahramanımızın son kavgayı yaptığı Türk düşmanı bir kötü adam vardır: çirkin, iki yüzlü, güvenilmez biridir. Hepsini klişeler olarak görmemiz gerekiyor.

Malkoçoğlu çizgi romanlarını incelersek hemen hemen hepsinde en dikkat çeken özellik nedir?
Serüven teması en belirgin özelliğidir, milliyetçilik, erotizm ve mizah daha sonra gelir.

[Bu röportajı Bilkent Üniversitesinden öğrenci arkadaşlarla yapmıştım. Yazışmayı Haluk Baktır yaptı. İlk kez 2013'te yayımlandı.]




Salı, Temmuz 05, 2022

Bahçelerde arzular

Ankara’da yaşadığım yer olan Güzeltepe, yeşili bol bir mahalle, yaza girerken dalları meyvesiyle dolup taşan sayısız ağaca rastlıyorsunuz. Her gün evden ofise giderken, ofisten eve dönerken, canımın çektiğini yol üstünden birer ikişer koparıyorum, çocukluktan kalma bir alışkanlık... bahçelere dalarak büyümüşüm...

Ne ki, her yıl şaşırıyorum, benden başka bu işlere gönül indiren "çocuk" yok sanki... Dallardaki meyveler öylece duruyor… Kimsenin ağaçlara çıktığını, bahçelere daldığını, meyveleri topladığını görmedim... Dünya kadar çocuk ve genç var, Vallahi tillahi biri olsun buna teşebbüs etmiyor... Erikler ve kaysılar kızarıyor, dutlar dökülüyor, önce bademler sonra kirazlar dalında kuruyor, düşünüyorum da çağlayken talan ederdik biz...

Bu durumu kime anlatsam, laf genellikle sokakta büyümemiş çocuk, çocuk değildir yargısına varıyor... yani demek istiyorlar ki "biz çocuktuk" bunlar "yazık yazıkk"... Ben bu türden hayıflanmaları pek sevmiyorum, asıl meseleden uzaklaştırıyor bizi. Niye arzu duymuyorlar ben onu merak ediyorum, yazıklık bir durum olduğunu düşünmüyorum. 

Çocukluğumda, aileler ancak önemli günlerde dışarıda yemek yedikleri için yılda bir ya da iki kez İskender yiyebilirdim, Uludağ Lokantasına gidilirdi, yediğim şeye bayıldığım için o gidişlerin tekrarını heves ve heyecanla beklerdim. O lezzet ve "alay-ı vala" beni o kadar etkiledi ki, yaşadığım her sıkıntı sorasında, anne ya da babamın ameliyatları filan geçtiğinde mesela, hastaneden çıkıp doğruca Uludağ'a gider, kendime İskender ısmarlardım.  Uzun yıllar yaptım bunu. Oğlumun ya da onun yaşıtlarının bu seremoniyi anlaması kolay değil, İskender özel bir şey değil artık, yemekçiler adım başı her yerdeler, telefonlardan iki dakikada sipariş veriyorsunuz, dışarıda yemek yiyebilmek büyük bir lüks sayılamaz vs vs...

Bir arkadaşıma, dallar meyvelerle dolu, biri bile almıyor dediğimde bunlar eksiklik bilmiyor ve özlem duymuyorlar, ulaşabiliyorlar filan diyerek uzun bir açıklamaya girişti... İktisatçıdır, kısmen katıldım, ona da söyledim, kısmen ezber buldum söylediklerini... İnsanları ve toplumları dönüştüren ve alt üst eden en önemli "şey" bence arzu... Ki arzu dediğimiz kolay bulunmayacak, rekabetçi ve itibarlı görünecek,  taze anlamında genç ve tüketilmemiş, az bulunur olacak bir şey...

Çocukluğumu düşünüyorum, mahallede sadece bir tane manav vardı, market mefhumu akla dahi gelmiyordu, haftada bir gün pazar kurulurdu, meyveyi orada görür, satın alırdık. Benim arzularım tabii ki farklı olacak... 

Sorun, asıl olarak o arzunun nasıl dindirildiğiyle ilgili, tam da orada işler karışıyor çünkü. Sokak röportajlarında kenardan ortaya seyirten amcalar "yima! içma! alma la alma" filan diyorlar ya o öyle kolay bir şey değil... telefonlarda harca butonu var, indirimli yemekler, sepette sürprizler... 

İktisatçı arkadaşım, sen ben lokantadan yemek yemeyebiliriz ama bu çocuklar bunu yapamazlar, lokantadan yemek yememenin bir tasarruf ve tercih olduğu hayatı bilmiyorlar diye ısrar etti... Ananem, "fakirlik değil, zenginken fakir olmak zordur" derdi, arkadaşım biraz onu anlatmak istiyordu. 

Bence en büyük sıkıntı, birinin yemesi diğerinin yememesinden çok, birinin yediğinin hayal edilmesinden çıkıyor. İşte arzu tam da böyle bir şey, dinmiyor, durmuyor, ele avuca sığmıyor...hayal kırıklığının tarihini yazıyor. 

Pazartesi, Temmuz 04, 2022

Ya evde yoksak...


Geçen gün Tuna'ya (17) yeni tanıştığı arkadaşları, hiç sokakta futbol oynadın mı diye sormuşlar, o da yok deyince,  artık neye takıldılarsa, nasıl bir ezber kurdularsa "al işte bir burjuva çocuğu" diye yapıştırmışlar. Gülerek anlatıyordu ama bu "sallama" çalışmadığı yerden geldiği için pek hoşuna gitmemişti. 

Ben çocukken özel okula giden her çocuk, bizim için istisnasız "burjuva çocuğuydu"... Otuz yıl sonrasındayız, Tuna ve arkadaşları özel okulda okuyorlar, kendilerine göre başka bir kıstas belirlemişler... İlla ki Tuna'nın da "burjuva çocukları" olacak...lazım bi şey çünkü...

Klişeler , ön yargılar, peşin hükümler, bakmayın siz, kendimizi iyi hissetmemizi sağlarlar, rengimizi belli ederiz, saldırır ya da sakınırız... 

Lise biter bitmez, bıyık bırakmıştım, parka giyiyor, saz çalmaya çalışıyor, türkü söylüyordum, çok uzun yıllar hiç kola içmedim, kola benim için Amerika'ydı, burjuvaziydi filan, halen de pek içmiyorum. Barlarda, meyhanelerde vakit öldürenleri solcudan saymazdım, kahvede kağıt oynamak, saatler geçirmek filan bana ihanet gibi gelirdi. Otomobil konuşanları tek kelimeyle ahmak bulurdum. Sahil kenarında yaşamak isteyenleri, hele Bodrum diyenleri dejenere sayardım vs vs

Yanlış anlaşılmasın, iç dökmüyorum, geçmişimle hesaplaşmıyorum, pişmanlık duyarak veya değiştim demek için yazmadım bunları.  Büyürken bir yerlerden geçiyor, aklediyor, öğreniyor, sakinleşiyoruz...

Büyük laflar etmenin,  dikkat çekmenin, kederlenmenin, bağırıp çağırmanın ve kestirip atmanın tatlı tarafları yok değil, bence sandığımız kişi olmadığımızı anlamamızı kolaylaştırıyorlar. 

Pazar, Temmuz 03, 2022

Kavgam




Kurt Halbritter'in karikatürleriyle anlattığı Kavgam'dan söz edeceğim. Habitus Yayınlarından çıktı. Yanlış anlaşılmasın, albüm Hitler'in Kavgam kitabını anlatmıyor. Halbritter, Kavgam'dan alıntılar yaparak, kendisinin de bizzat yaşadığı Hitler dönemini anlatıyor. Çizgiler çok güzel, zekice espriler var. 1933 öncesini ve sonrasını sıradan insanların konuşmalarından anlatmak son derece çarpıcı bir fikir. Çok da başarıyla altından kalkılmış. Teyzelerin, amcaların, çocukların inanarak, bağırarak, susarak nasıl Nazi'ye dönüştüklerini gösteriyor. Çok acı verici ve çok sahici o bakımdan. 

Kapak daha iyi yapılabilirmiş, hem eski hem de iddiasını yansıtamıyor bence. Ama iyi bir şey yapmışlar, bu türden siyasi kitaplara bir önsöz yazdırma deliliği var. O önsözler  de ekseriyetle aktüele hesap soran, illa ki benzeten şeyler oluyor. Kitaptan çok bugünü konuşan, önsöz yazarını cilalayan bir yönü oluyor ki bence yanlış. Yayınevi bunu yapmamış, iyi olmuş.

Halbritter, 1924 doğumlu, 1978'te ölmüş. Sahiden çok güzel çizgileri var. Esprilerinde bazen cinsiyetçi ya da kadınlara karşı haksız olabiliyor, öyle hissettim. Erkekleşme meselesini daha fazla kurcalayabilirmiş. Kadınlar, bu türden otoriter yükselişlerde ancak erkekleşerek ve üniformayı paylaşarak kendilerini varedebiliyorlar. Kitabın kendisi eski, böylesi bir derinleşme beklemek haksızlık üstelik çok ince ve özel bir gözü var Halbritter'in. Özetle kitap öncü bir çizgi tarih yorumu, iyi bir görsel toplam, tavsiye ederim.

Cumartesi, Temmuz 02, 2022

Milano Usulü Western




I
• "Milano usulü western" terimi bana ait değildir, bir arkadaşımdan duyduğum, hoşuma gittiği için kullandığım bir yakıştırmadır.
• Bonelli çizgi romanlarındaki western tarzını anlatmak için kullanılmıştır.
• Milano usulü western'in spagetti western ile uzak yakın ilişkisi yoktur. Bir yakınlık kurmak icap ederse, bu yakınlık Hollywood ile kurulmalıdır (bakınız rahmetli john ford ve rahmetli bonelli).
• Milano usulü western'i iki ayrı kalıptan okuyabiliriz: a. Zagor b. Teks
• Yakınlarda çıkan Magico Vento, Teks'e değil Zagor'a yakındır.
• Fantastik ve korku, Milano usulü western'in önemli parçalarıdır.
• Judas'ın başarısız olması, Milano usulü western olmamasına bağlıdır.
• Zagor'un eline altıpatlar yakışmaz, finaldeki kavgaların adamıdır.
• Milano usulü western senaryoları bir baba-oğul yarışıdır, kuşak çatışmasıdır.
• Manfredi, Dylan Dog ve Ken Parker okumuş okuyucularla uğraşmak zorunda kalmıştır. Magico Vento, Milano usulü western'in son ürünüdür.

II
• Teks'in spagetti westernler ile bir ilişkisi yoktur. Yapılan, çizgi roman severlerin ünlü bir türle sevdikleri bir kahramanı birbirine yakıştırmalarıdır.
• Birbirlerine yakıştırılan çiftlerin birlikte olacaklarının garantisi var mıdır?
• Bonelli, üretirken çocukları ve gençleri hesap eder, Leone, erkekleri ve Hollywood'u.
• Leone, Ford estetiğini tersyüz eder. Bonelli, esseGesse'yi.
• Teks yüzünden Kaptan Swing vardır (ya da Çelik B(i)lek nostaljidir artık Swing'in düğününde).
• Teks, geleceğe bakarken her şeye rağmen iyimserdir. Tommiks geleceğe bakmaz, zaten iyimserdir, o anı yaşar. Eastwood ise Leone "iyisi" olarak iki kaşının ortasına yiyeceği kurşunu hesaplar daima.
• Teks'te göğüslerine kan fışkıran tombul kızlar, mastürbasyon yapan kötü adamlar, ahırla barın bir arada olduğu mekânlar yoktur. Teks, "otantik" western folklorunu pekiştirir.
• Teks'te bir radyo oyunu kadar çok konuşulur. Leone ise bir opera kadar uzatılmış sahneler kurar, konuşan müziktir.
• Leone yalnız ve az konuşan kahramanları sever. Teks ise hem konuşkandır hem de yanında dostları olmadan hiçbir yere gitmez. Nerdeyse her eylemini yanındakilerle tartışarak yapar. Leone'nin derdi Hollywood'la hesaplaşmak olduğu için kahramanlarına ne paylaşmayı ne de başkalarına güvenme duygusu vermiştir.
• Teks solcudur, spagetti kahramanları ise sağcı. Milano usulü westernler’de toplum kirlenmiştir ama çıkış arayan idealistlerle karşılaşırız. Leone ise idealizmi bir yalan olarak görür.
• Teks politikacıları sevmeyen bir solcudur. Onu anarşist saymak yanlıştır.
• Ken Parker, Teks'e karşı bir meydan okumadır. Edebiyata yakın olduğu için çizgi roman olarak kaybetmiştir.

III
• Ken Parker, anlamaktan yorulmuş bir seyyahtır.
• Ken Parker, Milano usulü western’in en iyi "iyi adamıdır". Western diyarlarını dolaşırken Mesih kadar iyi olduğu hikâyeler yaşar. O, insanların güzel şeyler yapabilme yeteneğine inanan bir idealisttir.
• Ken Parker şiir okuyan tek Milanolu’dur [Bu onu Oğuz Atay kahramanı yapmaz].
• Berardi, “size bir film anlatacağım” diye öyküsüne başlayan bir Hollywood senaristidir.
• Ken, Teks kadar yumruk atamaz, öyle bir kavga onu ağlatmaya yetebilir.
• Soyunan, Ken'le sevişen kadınlar görürüz. Teks'i eşcinsel bulanlar Ken Parker'ı gerçekçi mi bulmaktadırlar? Kahramanın bir kadınla sevişmesi Milano'da tabu yıkmaktır. Henry Miller ne derdi ki bu karelere...
• Ken Parker, "hiç de kahraman değil" klişesinin Türkçe'deki ilk fumetti örneğidir.
• Berardi, ta en başta bir Judas öyküsüyle başlar diziye. Takipler, soygunlar, silahşorlar, posta arabaları, trenler... Sonra insanları anlatır, kareler bir duygudan diğerine geçmeye başlar. Cehennem zebanisi Teks'in bayıltıcı yumrukları, daldan dala uçan Tarzan Zagor'un hareketleri değildir bunlar. Konuşarak ve bazen susarak "konuşur" bizimle.
• Çizgi roman edebiyat değildir diyenleri haklı çıkarırcasına az satmıştır Ken.
• Oyuncunun aslası yoktur, rolü neyi gerektiriyorsa onu yapar diyen bir oyuncudur Robert Redford.
• Çizgi roman okuru anti-entelektüelisttir denebilir mi?
• Berardi'nin Julia'sı Aksoy'da kapanırken 150 tane satmış. 150 mektup yazmak istiyorum.

IV
• Zagor, Afrikalı ağaçlar arasında bir beyaz adamdır. Sherwood'lu Robin kadar İngiliz, İrlandalılar’ı sevecek kadar İtalyan’dır.
• Çiko, ne kadar Sanço ise Zagor da o kadar Don Kişot'tur.
• Zagor, laboratuvardaki "kaza sonucu" süper kahraman olmayan ve 19. yüzyılda yaşayan tek süper kahramandır (okuyana nanik hakkı tanıyorum).
• Süpermayk, Milano usulü western'in en sempatik kötüsüdür. Yazarını ve Zagor'u yenerek yaşamayı becermiştir.
• Zagor, Bonelli'nin en çok yürüyen kahramanıdır. Teks'i atlarla hatırlarız, onu yürürken... Magico'yu otururken (tm)...
• Zagor'un çılgın bilim adamları, deneyler yapan, hayaller peşinde koşan serüvencileri hep yabancıdır. Darkwood her türlü zenginliğin ve bin bir maceranın membaıdır. Dış mihraklar, her öykünün değişen düzen bozucuları...
• Zagor'un, Zagor bir kadınla öpüştü diye eğlenen / sevinen okuyucuları vardır. Diana'nın memelerini konuşanları hiç saymıyorum.
• Zagor, Teks kadar İspanyolca bilmez, tercümanı olduğundan olmalı...
• Milano usulü western'in en hareketli öyküleri Zagor'undur. Kareler bir hareketten diğerine geçer. En çok öfkeleneni, şaşıran ve bağıranı (kendini kaybedeni) Zagor'dur. Jestleri, tavırları ve mimikleri en çok değişen, en çok Akdenizli olan odur.
• Mephisto ve Hellingen hısım, akrabadır. Baba-oğul olduklarını iddia edenler bile vardır.
• Mister No, Zagor'un öteki yüzüdür. Serüvenin başında ve (daha çok) sonunda gülen Zagor, yirminci yüzyılda içkiyle hasbıhal eden, güleç yüzlü bir "âşıktır" artık. Mister No, bir hayat firarisidir, Çiko'su dilinde.
• Zagor İtalya'da "artık" az satıyor, bizde "çok". Niye? Bir mektup da o çokluğa bırakıyorum.

V
• Kit Karson, Milano'nun en ünlü / muteber karamsarıdır. İlk western filmlerinin (sirk cambazlarını andıran) süslü ve frapan oyuncuları gibidir kıyafeti.
• Amcadır. Kit Amca derken bile içimiz ısınır ona. Bonelli, Karson'a okuyucunun sesini vermiştir. Merak ve endişe soruları onun ağzından çıkar. Sam Amca'ya sakalı dışında benzemez.
• Karson, Bonelli'nin yaşlı "Pardayan"ıdır. Marazi karamsarlığıyla güldürür okuyucuyu. Teks'in manşeti Kit Karson'un varlığıdır. Onsuz geçen öykü, emekli olmuş askere benzer.
• Mister No, Karson'un marifetli torunudur. Zagor'u görseydi, "Kim bu soytarı?" diye sorardı mutlaka.
• Karson, Milano'nun "erkek kardeşler birliği"nin en yaşlısıdır. Çizilmiş onca sayfayı, okunup atılmış dergileri ve emekle anlatılan öyküleri temsilen durmaktadır. Kit Amca, Fumetti Müzesi’nin danışmanıdır.
• Nevrotik kadınlardan ve kitaplardan korkar en çok.
• Kötü adamı mimlemekte Teks kadar tecrübelidir. Kavgada mutlaka konuşur Teks'le. "İhtiyar deve", payına düşen Teks kaynaklı yakıştırmadır.
• Teks'ten çok onun için endişeleniriz. Robin'i öldüren tahammül fersa Amerikan tüccarlığı Karson'a kıyar mı diye aklımıza takılır. Allah’tan Teks çok satmaktadır.
• Milano kozmolojisinde kehanette bulunan, kabristandan söz açan, keyfiyet düşkünlüğü yapan ve kasveti bozanlar komiklerdir. Büyülü Rüzgâr'ın Poe'si, aç kalmış bir Çiko ya da minyatür bir Karson'u andırır. Magico çıkana kadar "edebiyat" ve "yıllar" geçmiştir Milano'dan. Mürekkeplidir Poe'nin sözleri.
• Teks'i gülerken hatırlamak için Karson'a ihtiyaç duyarız (2. baskı).
• Teks çocuklar için çizilmiş olsaydı, çocuklar en çok iki Kit'i severlerdi.
• Ak saçlı bir şeytan çizilseydi, Karson'a benzerdi muhtemelen. Karson'un, Teks'e sürekli şeytan demesinin nedeni ne?

Serüven, Çizgi Roman Araştırmaları Dergisinin 2.Sayısında mahlasla yazdığım bir yazı (2004).

Cuma, Temmuz 01, 2022

Jelibon ve solcular

Gökçek, tivitırda gördüğü espriyi gerçek sanarak, sahiden "jelibon bulduk" diye gururlanarak bir televizyon kanalında konuşmuş. Birisi olanı biteni fıkra gibi düşünüp yazsa, hakaret davası açabilirdi, ne desem eksik alır, sadece "yazık bize" diyeceğim... Sonra tutmuş, artık nasıl bir ezberi varsa, "solcuların oyununa geldim" filan demiş, kendini rezil etmesinin suçlusunu duyurmuş yani... 

Gündelik hayatta bir olumsuzlama türü olarak solculuğun başka bir kıvamdan yola çıkarak nitelendiğini hatırda tutmak gerekiyor. Yani mesele, bir Alevi'yi doğal olarak solcu saymak gibi değil...Asla sadece o değil.

Bir taşralı veya alt sınıftan biri için iyi eğitimli olmak, İstanbul Türkçesiyle konuşmak solcu sayılmaya yetebiliyor. Ürktüğü, nasıl davranacağını bilemediği, utandığı, kendini yabancı hissettiği, rahat edemediği, cahil sayılmaktan korktuğu bir ortamda olması ya da bu duyguyu veren birileriyle karşılaşması onu huzursuzlandırıyor çünkü. 

Sağcılığın ne güçlü reflekslerinden biri anti-entelektüelizm... Gökçek, zekaya, kültüre ve ironiye yenildiği, ne yapsa üstesinden gelemediği için oldum olası yemem-yutmam ölçüsünde huzursuzdu, bir kere daha yenilmiş, hezimete uğramış oldu. 

İktidarın sosyal medyayı sansürleme arzusunun altında  yine anti entelektüelizm var... Mesele sadece muhalifleri veya solcuları bastırmak değil, ironiyle baş edemeyeceklerini biliyorlar, meseleyi bildikleri tarafa çekiyorlar. 

Perşembe, Haziran 30, 2022

Yenilmek

"Ben yenilmeye tahammül edemem, tavla [halı sahada] bile oynasam kazanmaya oynarım" gibi klişe bir cümleyi duyduğunuzdan eminim. Yekten yazayım, ben pek sevmiyorum bu ezberi, çok palavra geliyor... Hele sporcular söyledi mi, ayrıca illet oluyorum... Hayatı galibiyet ve mağlubiyet dualizmine getirmek bizi hastalıklı bir rekabetçiliğe sürüklüyor. 

Spor, hayatın hiç bir yerinde olmayan-kurulamayan eşitliği oyun sahasında "varederek" gerçekleşir, evet kabul ediyorum, ben de spor yaptım, hırslı bir oyuncuydum, tabii ki oyunu kazanırsan eğlencelidir, tabii ki kaybedersen üzülürsün filan ama şunu bilirsin ki rekabet gereği her oyunun skor olarak sadece bir galibi olabilir, çalışmaya devam edersin... 

Oysa hayat, gençlikle gelen gücümüzün ve nefesimizin yettiği bir oyun değildir, hepimiz kapitalizme, otoriteye, hiyerarşiye, disipline, hiç olmadı zamana yeniliriz veya "asla kazanamayacağımız" bir hengamenin içinde yaşadığımızı biliriz... 

Spor ruhundan filan söz etmiyorum, hayvanları beslenmek  için değil itibar (kabilenin takdiri) için öldüren ilk avcılardan da konuşuyor olabilirdim.

Çocuğuyla oyun oynarken bile kazanmaya tahammül edemeyen babaların olduğu bir dünyada yaşıyoruz, görgülü kuşlar gördüğünü işler misali, hastalıklı biçimde nesilden nesile bu ezberi birbirimize aktarıyoruz...

Çarşamba, Haziran 29, 2022

Kanun benim

Görsel, 1952 yılından, Bedii Faik'in yazdığı fıkraya Turhan Selçuk vinyet çizmiş... Olayı bilmiyordum ilginç geldi... Hatırlayanlar olacaktır, İnönü ailesinin büyük oğlu Ömer, cinayetle, arabasıyla kasten birini öldürmekle suçlanmış, kamu vicdanında inandırıcı olmayan biçimde beraat etmişti. Oğul İnönü suçluydu-değildi, birini öldürdü mü öldürmedi mi bilmiyorum ama siyaseten aklanamadı diyelim, Baba İnönü için itibar zedeleyici bir hikaye olarak kaldı...Benim duymadığım, Celal Bayar'ın oğlunun da bir kaza yapmasıydı, ölen olmamış ki, unutulup gitmiş... O dönemin manşet düşkünleri mutlaka bu kazayı da kaç zaman dillerine dolamışlardır. 

Ünlü birinin çocuğu olmak kolay iş değil, Ankara'da Balgat'ta, Erbakan'ın oğlunu üstü açık spor arabasıyla, kendi çevresinden genç kadınlarla gezerken görmüşlüğüm vardır, gürül gürül dolanırdı. Başkası olsa dikkatimi çekmeyecekken, ünlü birinin oğlu olunca hatırımda kalmış. Efe Özal ile aynı sınıfta değildim ama ortak bir ders almıştık, pahalı spor arabasıyla gezip tozmaktan pek derslere gelmemişti,  hoca kaç vermiş (ne kadar kayırılmış) merakıyla sene sonu notuna bakmıştım... Hoca için de bir sınavdı çünkü, ancak geçer not almıştı...

Popüler kültürde şımarık zengin çocuğu klişesi vardır, filmlerde romanlarda okuruz izleriz, ailelerinin itibarlarını kötüye kullanarak yaşarlar, hepsi hazcı, şımarık ve had bilmez çocuklardır. Gerçek hayatta mutlaka izdüşümleri vardır ama biz en çok o klişeye bakarak-iyi bildiğimizi sanarak o zengin çocukları hakkında karar veririz. Büyümek kolay değil, belki o çocuklar ebeveynlerine tepki gösteriyorlar, dikkat çekmeye çalışıyorlar. 

Çocukluğumdan beri şöyle şeyler duyarım, işte çok zengin birinin, büyük bir siyasetçinin oğlu trafik kazası yapsa ve birini öldürse hapse girer mi? Bunu soran aslında cevap beklemiyordur, "imkansız", "hayatta girmez" filan diye hemen ardından saydırır çünkü. Sanıyorum, ta Ömer İnönü'den gelen-kalan bir tortu ve önyargı bu... Yakınlarda ünlü bir futbolcu ölüme sebep olan kaza yapmıştı diye hatırlıyorum, kamuoyunda bir baskı oluşturulmuştu ama bir sonucu olmamıştı....ya da olmuştu da kamuoyuna yetmemişti. Tek tek bakıldığında her olay farklıdır, kaldı ki ayrıntılarını tam bilmediğim olaylar hakkında yorum yapmak istemem.

Algımızı, kararlarımızı, çıkarımlarımızı popüler kültürün düşünüldüğünden çok daha fazla etkilediğini anlatmak istiyorum. 

Popüler kültür, kanunlara inanmaz, parası olanın suçlanamayacağı kanaatini yaygınlaştırır. Pulp hikayelerle büyüdüğümüzden , elini kolunu sallaya sallaya dolaşan kötü adamların kanun koyucu kahraman eliyle infaz edilmesini sayısız kez izlemiş, okumuş ve hak vermişizdir. 

Yani kanun koruyucuları değil de kanun koyucuları severiz, o kanun koyucularla özdeşleşiriz. O şımarık zengin çocuğunu çat diye indiren, cezasını veren kahramanın yerinde olmayı, o kahramanı oynamayı çok ama çok istiyoruz.

Salı, Haziran 28, 2022

Son Okuduklarım 57

İki Yaşam, Fabien Toulmé'nin iyimserliğinin, uzun ve yavaş anlatımlı hikayeciliğinin dilimizdeki son örneği. Hayatla başetmek konusunda birbirinden farklı yollar çizen iki başarılı ve iyi eğitimli kardeşin serüvenini anlatmış bu defa: "İki hayatımız vardır, ikincisi, tek hayatımız olduğunu anladığımızda başlar" benzeri bir düsturla geliştirilmiş, Konfüçyüs söylemiş meğer, ticarileştirilmiş bir NLP sloganı gibi durduğunun farkındayım. Toulmé de farkında olmalı ki, günümüz orta sınıfını etkileyen o klişeye ironik bir mesafesi olsun istemiş,  tahkiyesi o  tutumu nedeniyle pek öyle sırıtmamış, esprili dili, sevimli çizgileri bu aurayı istiflemesini kolaylaştırmış görünüyor. 

Eskisi Gibi, ona göre daha sert bir hikaye, ki Alfred de iyimserliği ve mutlu son'ları seven bir auteurdur... Üç dört yıl önce okumuştum, İki Yaşam'ı bitirince dönüp tekrar elime aldım ve bu kez Türkçe'sini okudum... Yine bir erkek kardeşler ve yol hikayesi olduğu için aklıma düştü galiba. Benziyorlar ama ilki televizyona ikincisi edebiyata yakın hikayeler... 

İki Yaşam'daki iki erkek kardeş zıt karakterlilerse de birbirlerine çok düşkünler... Alfred ise birbirlerini uzun yıllardır görmeyen, sevmekle kavga etmek arasında salınan, alt sınıflardan iki kardeşin ilişkisini seçmiş... Küçük kardeş, serseri, dikbaşlı ve babayla kavga ederek evden kaçmış abisinin izini Fransa'da buluyor, tıpkı İki Yaşam'da olduğu gibi bir  "beyaz" yalanla onu yolculuğa, İtalya'ya dönmeye zorluyor... Yani iki albümde de iki erkek kardeşten gönülsüz olanını yolculuğa zorlayan bir yalan var... 

Yol ve yolculuk hikayeleri, malumunuz "büyüme anlatılarıdır", yolcular olgunlaşarak çıkarlar o yoldan... Didişmeler, itiraflar, geçmişle hesaplaşmalar, gülmeler, ağlamalar ve haliyle flashbackler izleriz.  İki albüm bana birlikte okunabilirmiş gibi geldi, klişeleri görmek bakımından öğreticiler. Eskisi Gibi, daha derinlikli, entelektüel ve edebi arayışları olan daha estetik bir albüm, diğeri başarılı bir mainstream iyimserliği taşıyor.

Pazartesi, Haziran 27, 2022

Yücel Köksal

1936 yılında Adana’da doğmuşum...Babam komiserdi, bu yüzden çocukluğum Anadolu’nun değişik yerlerinde geçti. İlkokulu Trabzon’da, ortaokulu Adana- Osmaniye’de, liseyi’de İstanbul Tophane Sanat Enstitüsünde bitirdim... Çocukluğumdan beri her fırsatta çiziyordum zaten. Kardeşim de tiyatroya meraklıydı. Tabii o dönemde bu uğraşları  meslek haline getireceğimiz aklımıza gelmezdi. Yıldız Teknik Üniversitesi’nin Elektrik Bölümüne girdim. Bölümüm çok içime sinmemişti ama okumaya devam ediyordum işte... 1957 yılında, galiba Hürriyet gazetesiydi, çıkan bir ilanı gördüm...Dönemin en önemli yayınevlerinden Ekicigil kopist çizer arıyordu. Çizimlerimi alıp gittim. Yayınevinin sahibi Recep Ekicigil gösterdiğim örnekleri beğendi ve bana kurşun kalemi çizilmiş birkaç çizim vererek yarına kadar bunları çinileyip getirmemi istedi, kararını o zaman vereceğini söyledi. O güne kadar hep kurşun kalemle çalışmışım, çinilemenin nasıl yapılacağı hakkında hiçbir bilgim yok ama bunu söylemeye de çekindim. Eskiden Babıali’de matbaa ressamlarının ofisleri olurdu. Cağaloğlu’nda dolanıp bir tanesini gözüme kestirdim. İçeri girip “Afedersiniz, birkaç dakikanızı alacağım, bana çininin hangi malzemeyle nasıl yapılacağını gösterebilir misiniz ? “ meali birşeyler söyledim...Ama adamda medeniyet yokmuş, ters ters bakıp “bu kadar işimin arasında seninle mi uğraşacağım” diyerek beni bir güzel tersledi. Bir şey söylemeden çıktım, ama acayip bozulmuştum. Düşündüm bunu bilse bilse kırtasiyeciler bilir diyerek Teknikel kırtasiye’ye gittim. Orada bir Uğur vardı ya, onun rahmetli babası, adını hatırlayamadım, sağolsun bana bütün malzemeyi tek tek anlatarak verdi. “İşte bu tarama ucu, bu sapı, bu çini mürekkebi, hatalı yerleri beyaz Guajla düzelteceksin” filan deyip bana ayak üstü hepsini bildiği kadarıyla anlattı. Mutluluktan uçuyorum, koşturarak eve geldim. Recep beyin verdiği kurşun kalem çizimleri çinileyip ertesi günü söylediği saatte yayınevine gittim. Recep bey yaptığım işi beğendi ve bana “aramıza hoş geldin” dedi ama bir sorun var, ben hergün okula da gitmek zorundayım. Ben meramımı anlatınca “ Eee, nasıl olacak bu iş ?” diye sordu. Ben de hiç merak etmemesini her öğleden sonra okuldan yayınevine geleceğimi kalan işleri de evde bitireceğimi filan söyledim. Böylece başladım ama çok zorlanıyorum tabii... Bir gün anfide en arka sırada ertesi gün baskıya girecek bir işi çiziyorum, Adını hatırlamıyorum, sürekli beyaz önlük giydiği için “kasap” dediğimiz bir hoca taa yanıma gelmiş bana bakıyormuş, ben işe dalmışım farkında bile değilim. Diğer arkadaşların gülme sesleri üzerine kafamı kaldırınca karşımda hocayı gördüm. Kızmadı da yaptığım çizime el koydu. Ben hocaya yalvarıyorum “Ne olur geri verin hocam” diye ama dinleyen kim ? Bir süre daha böyle ite kaka götürmeye çalıştım ama baktım olmuyor ikinci sınıftan okulu bıraktım. Hiç unutmuyorum ilk olarak orijinali renkli olan Robin Hood çizgi romanını tire olarak çizmiştim. Ağırlıklı olarak Yelpaze  dergisinin vinyetlerini, çizgi romanlarını filan çiziyordum. Askere gidene kadar çalıştım, 1958 Temmuz’unda Mamak Yedek Subay okuluna gittim.1960 yılında terhis oldum ve tekrar Ekicigil’e döndüm. 1964 yılında Ekicigil kapanana kadar orada çalışmaya devam ettim. Ceylan Yayınları Ekicigil’in piyasasını da ele geçirmek niyetindeydi. Erdoğan (Egeli) beyle anlaşarak işe başladım. Ama başka yerlere de çalışıyordum, 1966’da Kıral yayınevine gene Yelpaze tire işleri yaptım. O dönemde GökAli diye bir bilim kurgu çizgi romanı hazırladım. Akbulut Kaan’ın çinilemesini yapıyordum. (Bahadır’ı] Altan Deliorman yazıyor ben çiziyordum, benden sonra da uzun bir süre Şahap Ayhan çizmişti. Hep çalışırdım ben, gündüz işte çalışır eve gelir yemeğimi yer tekrar masaya otururdum. Ne yaparsın, iş beklemez...Rahmetli eşim de bir tek bundan yakınırdı, “bari Pazar günleri işi bırak” derdi, tamam derdim ama öğleden sonra gene masama otururdum. (…) Uzun yıllar çok yoğun çalıştım, ama demek ki içimizde varmış. Tekrar dünyaya gelsem gene ressam olurdum herhalde.

[Yücel Köksal'ı yakınlarda kaybettik. Serüven, Kış 2007 sayısında Fatih (Okta) Yücel Köksal ile bir söyleşi yapmıştı, sanıyorum, onunla ancak bir iki söyleşi yapılmıştır, blog için uzun olacağından soruları çıkartarak, kısmen de kısaltarak meraklısı için paylaşıyorum.]

Pazar, Haziran 26, 2022

Medenileştirme Vazifesi

Medenileştirme Vazifesi, Mustafa Suphi'nin 1911 ve 1912'de yazılmış biri uzunca üç makalesinden oluşuyor, kısacık bir kitap. Doğrusu Mustafa Suphi'yi alıntılar dışında hiç okumuş değildim. İyi bir aileden geldiğini, İstanbul'da hukuk, Paris'te siyaset okuduğunu biliyordum. Fransa'da okuyan her öğrencimiz gibi İttihatçı olmuş, dönüşte Akçura ve Ağaoğlu ile birlik olup muhalefete katılmış, sonra ilk fırsatta sürgüne gönderilmiş. TKP ileri gelenleri Suphi’nin o dönemini liberal ve saltanatçı sayar.

Metinleri biraz da o gözle okudum, ne kadar sağcıymış diye incelediğimi fark ettim ve saçma buldum yaptığımı... Mustafa Suphi, sürgündeyken Sinop'tan Rusya'ya kaçıyor örneğin, bu bile Akçura ve Ağaoğlu gibi Rusya'dan kaçan Türk-Tatar entelektüellerden farklı olduğunu gösteriyor aslına bakarsanız... Gerçi 1905 sonrasında Rusya çok karışık, mesele sadece "eski arkadaşlarının kaçtığı yere kaçmak" değil yani... Rusya, tek kelimeyle serüven demek... 

Yıllar önce Tom Reiss’in Oryantalist isimli kitabını yayına hazırlamıştım,  Lev Nussimbaum’un hayatını anlatıyordu. Geçen yüzyılın hemen başında, kozmopolit Bakü’de doğan biri Nussimbaum… Babası zengin bir petrolcü, annesi ise komünist sempatizanı… İyi eğitim alıyor filan ama ruhunu asıl besleyen şey macera… Bütün hayatı alavere dalavereyle geçiyor. Yukarıda “Rusya serüven demek” dedim ya o bakımdan söylüyorum bunu. Nussimbaum , çok da önemli biri olmamakla birlikte o yıllarda nerede bir hararet var adamı orada görüyorsunuz… Kendini Müslüman sayıyor örneğin, halbuki Yahudi, Bakü’den çıkıyor, geziniyor, Almanya, orası burası,  tuhaf tuhaf düşünceler, poz ve palavra dolu bir hayat, İstanbul’da bile konferanslar veriyor. Yalnızca o yıllarda –ve o topraklarda– var olabilecek olağandışı bir kişiliğin, romantik bir “Doğulunun” hayatını okuyorsunuz… İnsanların kafası o kadar karışık ki… Bunu niye anlattım, savaşlar ve olağanüstü olaylar herkesi savuruyor, başkalaştırıyor. Mustafa Suphi de etkileniyor o kaos yıllarından…

Mustafa Suphi, okuduğum makalelere bakarak söylüyorum tabii ki komünist değil, maceracı hiç değil, nasıl desem, bir Fransız serinliği var, makaleler sakin bir dille yazılmışlar, fikirlerin akademik bir mesafesi var, hatta Trablusgarb'ın işgaline tepki göstererek yazdıkları hiç de millici bir refleksle yazılmış gibi durmuyor... İşgalin ve savaşın kendisini değil de sömürgeciliği tartışıyor, akıl yürütüyor, nomotetik bir üslup arıyor…

Sonra anlaşılan o ki yetmiyor Mustafa Suphi’ye… Yaşıtları ve dönemdaşlarına da yetmiyor, herkes herkesi etkiliyor… Benzememeye çalışıyorlar, oysa çok da benziyorlar birbirlerine… Mustafa Suphi, Rusya’ya gittiğinde  Gaspıralı'yı buluyor, Gaspıralı Yusuf Akçura'nın kızkardeşiyle evli... Gazetelerde yazılar yazıyor, Savaşa girmemizi istemeyen bir tutumu var o yıllarda. Sarıkamış'tan sonra tutuklanıyor, Fransızca dersleri vererek geçiniyor...1917'den sonra Moskova filan... Sonra bizim en çok bil(me)diğimiz ve çok speküle ettiğimiz bir biçimde Kurtuluş Savaşı sırasında, savaşa katılmak için Trabzon’a geldiğinde arkadaşlarıyla birlikte öldürülüyor. Kim öldürdü oraları karışık…

Yanlış anlaşılmamak adına “altını çizeyim”, doğru-yanlış analizi yapmıyorum, okuduğum Mustafa Suphi, bana serüvenci değil akademisyen geldi, sahiden olabilirmiş, çok öğrenci yetiştirirmiş ama başka bir şey olmak istemiş… Zaman ve o zamanı yaşayan neslin zihniyeti bizi-hepimizi illa ki dönüştürüyor.

Kapaktaki tanklara ise takılmadım desem yalan olur, ilgisiz duruyor, ilk olarak 1915’te test edilmiş çünkü…

Cumartesi, Haziran 25, 2022

Çizgilerle Nazım Hikmet


Çizgilerle Nazım Hikmet, Müjdat Gezen’in yazıp Savaş Dinçel’in çizdiği, adından anlaşılacağı gibi  Nazım Hikmet’in yaşamını konu alan bir albüm (Cem Yayınevi, İstanbul). 1978’de yayınlanmış, hakkındaki yasaklama ve toplatma kararı ise ilginç bir biçimde altı yıl sonra verilmiş. Kitaplarla ilgili yasaklama kararları her zaman anlaşılır değildir. Benzer içerikte yayınlar dururken başka bir kitabın toplatıldığına şahit olabiliriz. Çizgilerle Nazım Hikmet için altı yıl sonra açılan davanın iyi niyetli olmadığı aşikar. Dava sürecinde Müjdat Gezen ve Savaş Dinçel’in tek tip mahkum kıyafetleriyle ve kelepçeli olarak mahkemeye getirilmeleri ise açık bir ayıp. Daha baştan beraat edeceği belli olan bir dava açmak, üreticilerine eziyetten başka bir anlam taşımıyor. İki yıl kadar önce Kültür Bakanlığı, vakt-i zamanında siyasi ve konjentürel tercihlerle yasaklanmış kitaplarla ilgili bir sergi hazırladı. İçlerinde Çizgilerle Nazım Hikmet de vardı.

Albüm, batı’da yaygın olan, belli bir konuyu çizgilerle anlatan popüler kitapları ilke olarak izlemiş. Müjdat Gezen, albüm için yazdığı önsözde bu benzerliği açıklıyor. Konuyla ilgili ilginç yorumları da var. Örneğin yolculuklarda sürekli çizgi roman okuduğunu belirtiyor “yolun uzunluğu bu resimlerin arasında kayboluverir. Bir bakarım ta güneyden Karadeniz’e çıkmışız”. Tom Miks okurken birdenbire kafasında bir şimşek çakıyor: “Bu adamlar bana ve benim gibi kim bilir kaç kişiye bu zırvaları bu denli kolay okutmanın yolunu nasıl bulmuşlar. Yanıtı kolay tabii, çizgi ile”. Gezen, okumayı sevmeyen ama çizgi roman okuyan insanlara onların istediği türden bir kitap hazırlamaya karar veriyor. Hem çok satsın, hem kendinden söz ettirsin hem de okuyanlar “Tom Miks Teksas okur gibi yutuversinler” istiyor. Kimi konu alacağını, neyi işleyeceğini düşünürken devrimci birini anlatmayı tercih ediyor: “Öyleyse.. evet Nazım Hikmet olur bu…Zaten Moskova’dan yeni dönmüşüm, karısı ile de tanışmışım, mezarına çiçek de koymuşum, onsekiz yıldır da okumadığım kitabı kalmamış… Çok da ama çok çok da seviyorum Nazım’ı…Evet kararı verdim. Kitap Nazım Hikmet’i anlatacak ve de çok çok çok satılacak, herkes de okuyacak bu kitabı”. 

Çizgi romanla ilişkilendirerek açıklansa da Çizgilerle Nazım Hikmet  bir çizgi roman değil. Çizgi, metnin okunmasını kolaylaştırmak için tercih edilmiş. Resimler birbirini değil metni izliyor. Üstelik bu izlemenin her zaman metinle uyumlu olmadığını söylemek gerekiyor. Bir başka deyişle yazar Müjdat Gezen albümde daha fazla öne çıkıyor.  

Böylesi bir biyografik çalışmada “yazara” düşen en önemli sorumluk kitabın belgeselcilik iddiasını dengeleyebilmesinde yatıyor. Müjdat Gezen, Nazım Hikmet’in hayatının kimi dönemlerine daha fazla yer verse de, iyi bir “özet” yapmış. Ayrıca yayınlandığı dönem itibarıyla iyi hazırlanılmış, metni görsel olarak destekleyecek materyal de iyi toparlanmış. Öte yandan Nazım ile ilgili sol içindeki tartışmaları özellikle dışarıda tutarak tarafgir sayılabilecek bir metin yazdığını söylemek mümkün. Ama Gezen niyetinin propaganda olduğunu belirtiyor zaten, albümün “yutar gibi” okunmasını istemesi saf bir dil sürçmesi değil. Albümün çizeri Savaş Dinçel, bugün daha çok popüler televizyon dizilerindeki rolleriyle hatırlansa da yetmişli yılların ikinci yarısından itibaren on yılı aşkın bir süre çeşitli gazete ve dergilerde bant karikatür çalışmaları, kitap resimlemeleri yapmış biri. Politik karikatüre yatkınlığı nedeniyle Çizgilerle Nazım Hikmet  albümünde hiç bilmediği bir alana girmiş değil. Kitabın kolay okunma amacına uygun bir anlatım dili aramış, büyük ölçüde başarmış; eklemek de gerekiyor: Kimi zaman Dinçel’in komik doğalı çizgisi metinde öne çıkan dramatik coşkuyla uyuşmamış. Benzer nitelikteki siyasi propaganda kitaplarında foto realist bir çizginin öne çıkartıldığı düşünülürse Dinçel, bu çizgi açığını (ya da komikleşme tehlikesini) fotoğraf ya da gazete kupürleri kullanarak kapatmaya çalışmış. Rahatsız edici olan ise kaligrafiyi de kendisinin yapması. Bu kaligrafinin göze hoş gelmeyen estetiği bir yana gözle görülür dil yanlışları içermesi Çizgilerle Nazım Hikmet’in en önemli kusuru.

Çizgilerle Nazım Hikmet’in yayınlandığı döneme özgü aktüel ayrıntılar albüme dahil edillmiş. Örneğin Sabahattin Ali’nin ölümüyle ilgili o yıllarda açığa çıkan bir duyum konu edilmiş, Nazım okuduğu gazeteye bakarak şüphelerini dile getiriyor, öngörülerinde haklı çıktığı vurgulanıyor. Müjdat Gezen, Sabahattin Ali’nin ölümünün Nazım Hikmet’in kaçışını tetiklediğini düşünüyor. Nazım’ın yurt dışına kaçmasına kimin yardım ettiği o tarihlerde bilinmediği için Refik Erduran’dan bahsedilmemiş ister istemez. Albümün ilk sayfalarında ise daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış anı, şiir ve fotoğraflar kullanılmış, bu da ilginç.

Çizgilerle Nazım Hikmet, iddiasıyla birlikte düşünüldüğünde okur olarak kimi hedeflediği çok anlaşılmıyor. Kitap okumayanlar (ya da çizgi roman okurları) için hazırlandığı iddia edilse de albüm; şiir, siyaset ve tarih ekseninde sanıldığı kadar “kolay yutulur” değil. Çocukların ya da kitap dünyasıyla ilgisi olmayan okurun takip edebileceği bir yayın hiç değil. Türkiye’de çocuklar ya da çocuk zekasıyla eşleştirilen çizgi roman okurları düşünülerek hazırlanan propaganda yayınlarının başarılı olamadığını iddia edeceğim. Mesaj kaygısının hikaye anlatma kaygısının önüne geçmesi elbette önemli bir handikap. Asıl ilginç olan ise bu tür yayınları çocukların değil ebeveynlerin satın alınması. Bir başka deyişle bu tür yayınları çocukların satın almaması ya da okumaması sorun edilmiyor; ebeveynler arasında yaşanan alışveriş ruhları kurtarmaya-en azından ilaç olmaya yeter sayılıyor. Çocuklar için “doğru çizgi romanı” hazırlarken ve çocuğu için “faydalı çizgi romanı” satın alırken, aslında çizgi romana yönelik hoşnutsuzluk eksilmeden sürüyor. Çizgilerle Nazım Hikmet, çizgi roman okurunu yakalayamayan, hedeflediği kitleyi büyük ölçüde ıskalayan bir çalışma. İlginçliğini iki ünlü tiyatro sanatçısının ortak çalışması olmasından alıyor. Ayrıca Nazım Hikmet ile ilgili yapılmış tek yerli çizgili anlatı olma özelliği taşıyor.

[2007 yılında Serüven için yazmışım.]

Cuma, Haziran 24, 2022

Şaheserler Antolojisi

Vasfi Mahir'in (Kocatürk) hazırladığı Şaheserler Antolojisi (1934) kitabının içindekiler sayfası. Dönemin bir tercihi olarak yazarlar orijinal dillerinde yazıldığı gibi değil okunduğu biçimde paylaşılmışlar. Bayron (Byron), Bodler (Baudelaire), Çekof, Danonçiyo (D'Annunzio), Dode (Daudet), Dostoyefski, Farer (Claude Farrére), Flober (Flaubert) gibi... 

Çocukluğuma denk gelen zamanlarda, yetmişli yıllarda hakim bir kullanım olmasa da bu tercih halen yaşıyordu, dil öğrendikçe bunu saçma bulsam da Niçe yazmak, Ruso veya Mopasan demek hoşuma giderdi. Doğruydu veya değildi, bu tercih, farklı kültürlerle (dış dünyayla), daha çok da Batı Avrupa literatürüyle karşılaştıkça tavsadı, arkaik kaldı, şimdi o metinlere veya yukarıdaki listede geçen isimlere fıkra gibi aa diyerek kıkırdayarak bakıyoruz.

Benim ilgimi çeken, bu kitabın okullar için hazırlanmış seçme okuma metinlerinden oluşması...El hak, güzel metinler seçilmiş, gel gör ki, okulların bağnazlığı o metinlerin ışıltısını somurur, öldürür gibi geliyor bana.. Bodler'in "Fakirlerin Gözleri" ders olarak okutulursa üstüne bir de fatiha okumak lazım sanki...abartıyor muyum acaba?

Sahiden emin olamıyorum, çok ama çok kötü öğretmenlerle karşılaştım, Sait Faik galiba diyorum onlar yüzünden bana nasıl sası gelirdi anlatamam... 

Veya Mark Twain "derslerin [okulun] eğitimime engel olmasına izin vermedim" gibi bir şey dermiş ya, o hesap, insan kendine başka yollar arıyor ve buluyor...

Derslerde bunlardan söz etmeli ama o güzelleri müfredata dahil etmemeli sanki... onları ahlakçı ve hımhım eden pedagoglara çevirmemeli...

Perşembe, Haziran 23, 2022

İsterlerse


İsmet İnönü hakkında mizahi bir roman buldum, pek parlak bir şey değil, kendi imkanlarıyla kitap bastıran "yazarlardan" birinin kaleminden çıkmış... 

Romanın sonu ise benim için ilginç, o sebeple paylaşıyorum: "Başkent, yine ışıl ışıl aydınlık içinde... Roman, burada noktalanır. okuyucular sürdürür sonunu... İsterlerse..." 

Atılan tarih, benim dünyadaki ilk günümü gösteriyor, doğum yerimi, gün, ay, yıl olarak doğum tarihimi...Roman bitmiş-ben doğmuşum gibi, neye yormalıyım bilemedim...

Çarşamba, Haziran 22, 2022

Fındık

Yukarıdaki görseli sosyal medyada görmüş olabilirsiniz, Tenten köpeğine çeşitli dillerde ismiyle bağırıyor, espri yapmışlar, son kare sevimli köpeğe ayrılmış, Fındık'ın kafası karışıyor... Fındık dedim, bizde Boncuk da dendiği oldu. 

Çizgi romanlar genellikle çocuklar için üretilip pazarlandığı için onların anlayabileceği biçimde yerelleştirmeler yapılırdı. Hani  çocuk, Milu'yu anlayamazdı ama Fındık dersen bilebilir ve özdeşleşme kolaylaşabilirdi filan. Tenten tercihinin, Tintin olarak bırakılmamasının nedeni de bu...

Günümüzde çeviride uyarlama yoluna pek gidilmiyor, en azından çeviri eğitimi yapan bölümlerde, akademide bu yola gidilmemesi yönünde bence doğru ve güçlü bir eğilim var.

Elbette bu yerel uyarlamalara alışan insanlar için orijinal isimler tuhaf gelebiliyor. Daha önce yazmış olabilirim, Obelix'e Hopdediks demeye o kadar koşullanmışım ki, her Obelix dendiğinde huylanıyorum, sonradan yapılan yeni adlandırma olan Oburiks de tuhaf geliyor bana.

Salı, Haziran 21, 2022

Cilalı


Şehvetten titreyen gözler. İnsan ne cahildir mealinde espri. Cilalı İbo, mütercimi olamayacak komik. Hamamcı. Deli bakış, ayvadan ev. Muammer Karaca’nın tespih tanesi. Rüyalar ülkesinde çözülmüş makara. Kasımpaşa ve Tophane gözetleme kulesi, libidonun seyir defteri. Cilalı İbo, kırmızı rujlu tombul kadınları ve soyu tükenmeyen gangesterleri anlatan sinema bileti, sahaflarda.

Pazartesi, Haziran 20, 2022

Son okuduklarım 56

Beni Avlayamazsın bir roman uyarlamasıymış, Guéraud bildiğim bir yazar değil, diğer yandan ilgi çekici tarafı şu, Alfred'in tatlı bir iyimserliği vardır, seçilen novellaysa sert ve cinnet dolu bir "katliam" hikayesi, insan ister istemez niye seçmiş diye düşünüyor. Ailesi tarafından dışlanan ve küçümsenen bir delikanlının (yakınlık, sempati veya özdeşlik kurduğu) zihinsel özürlü bir kasaba sakinine yapılan eziyete katlanamayarak abisinin düğün günde ailesini ve çevresini katletmesi anlatılmış. Kurgusu, temposu gayet başarılı bir grafik roman, ne ki  (değilmiş gibi gözükse de) öfkeli bir edebi iç sesle okura cinayeti onaylatmak istemişler, işte o fasıl sorunlu, iyiler ve kötüler gibi çok net bir ayrım yapılmış çünkü... 

Horla, bir Maupassant öyküsünden yapılmış bir çizgi roman uyarlaması... Sorel, bizde de yayımlandığı için hatırlatayım, Seksik'ten Zweig'in Son Günleri'ni de uyarlamıştı, görsel bir aura kurma mahareti olan iyi bir çizer... Horla ise fantastik bir gerilimi olan, bu yönüyle bilinen ve hatırlanan bir hikaye, malum, iki asır önce, türe pek yüz verilmezdi, iyi edebiyat ve edebiyat sayılmama korkusu yazarların hikaye seçimlerini etkilerdi. Maupassant, el hak, türle özdeşleştirilemez ama "tekinsizin" kıyılarında dolaşmayı hep sevdi. Horla onun sayesinde bugüne değin yaşamış olabilir ama nasıl anlatsam günümüz için o fikir ya da espri enikonu arkaik kalmış durumda, şapkadan çok tavşan çıktı... 

Ercümend Kalmık, sevdiğim bir ressamdır, kitap onun adına yapılmış bir albümmüş (1991), bilmiyordum, arayıp buldum. Biyografik yazılar, hakkında çıkmış makaleler, konuşma metinleri ve resim çalışmalarından örneklere yer verilmiş. Kalmık, otuzlu yılların ortasından itibaren aşağı yukarı bir on beş yıl, dergi ve gazetelerde faal olarak ilüstratörlük yapmıştır, kitapta o döneme ilişkin pek çizgi bulamadım, bu bakımdan hayal kırıklığına uğramadım desem yalan olur, o çizgilerini çok severim. Ellili yıllara girerken Kalmık niteliğinde bir başka çizgici olmadığı için yokluğu açık ara hissediliyor. Sadece Kalmık değil, Orhon Tolon ve Ekrem Dülek de ellili yıllara girerken kaybolan ilüstratörlerden...Albümle ilgili dikkat çekici bir not düşeyim,  Kalmık'ın kendini çok çizdiğini fark ediyorsunuz, bu bana ilginç geldi. Selfie fotoğraflarının bu denli çoğaldığı bir şimdiki zamandan bakarak söylüyorum bunu...

Derde Deva Randevu 3, bir Murat Menteş kitabı, ünlü edebiyatçılarla yaptığı hayali söyleşilerden oluşuyor, benim asıl ilgimi çekense metne eşlik eden Hakan Karataş çizgileri... Uzun yıllardır bu denli göz alıcı işçilik içeren çizgiler görmüyorduk, Karataş, büyük emek veriyor ve sahiden döktürüyor...

Pazar, Haziran 19, 2022

Tedailer

Yirmi yıl kadar olmuştur, milli kütüphanede çalışırken Abidin Dino'nun bir gazete yazısına rastgelmiştim, Kayseri'de kaldığı bir günden söz ediyordu, işte geldiği gün Kurşunlu Camii etrafında dolaşmış, gece  yakındaki bir otelde kalmıştı. Sabah uyandığında İstanbul'da uyanmış gibi hissetmişti, çünkü Mimar Sinan İstanbul demekti ve o manayı (ruhu) yaptığı camiyle Kayseri'ye taşımıştı. 

Dino sürgündeydi ve sıla özlemi çekiyor gibi gelmişti bana, yazıdan ilhamla günlüğüme yazmışım, "Ankara'da kimi cadde ve sokaklar o kadar hafızamda yer etmiştir ki, gittiğim her yerde oraların izini bulurum, benzetirim, şurası şuraya benziyor gibi gibi diye bakınır dururum... Hatırladıklarımız ve yaşadığımız yerler, bizi biz yapan bir membadır" falan filan...

Yazıya yukarıdaki kitapta yeniden rastladım, bağlamı benim hatırladığımdan biraz daha farklıymış, alıntılayım: "Her şehrin kendine mahsus bir uyanışı vardır. Paris'te uyanış Londra'nınkine benzemez ne de Moskova'nınki Atina'ya. Her şehrin kendine has tedaileri [çağrışımları] vardır (...) Kurşunlu Camii, İstanbul denilen terkibin  [bileşimin] bir işareti idi.(...) İstanbul neresidir diye soranlara Sinan'ın iz bıraktığı yerdir cevabını vermek doğrudur bence

Sinan'ın eserinin olduğu her yer İstanbul'dur gibi bir çıkarımı var... Doğrulanabilir bir şey değil, ama romantizmi güzel... Abidin Dino, İstanbul'u seyrederken-hatırlarken Mimar Sinan'ı, Ara Güler ahşap evleri, işçileri, balıkçıları görmüş... Veya Fatih Akın melodiler, tınılar, ritimler gördü-duydu...  

Bu çıkarımların yanlış ya da doğru olmasından çok bağlamını, zamanını, söyleyenini (kime karşı söylendiğini) ve iddiasını bilmek bana zihin açıcı geliyor... Abidin Dino, niye Mimar Sinan'ı  veya Ara Güler niye yoksulları ve keşmekeşi seçti-seçiyordu gibi...

Cumartesi, Haziran 18, 2022

Ayla Algan ve fay hattı

Resim, oyuncu-yorumcu Ayla Algan'a ait, Ercümend Kalmık onu çocukken çizmiş, kırklı yıllar olmalı... Bir çocuğun resminin çizilmesi ister istemez bir kültürel sermaye göstergesi...İyi ve eğitimli bir aileden geldiğinin delili hatta. 

Yıllar önce, üniversitedeyken üç profesörün konuşmasına şahit olmuştum, birinin duvarında ablasıyla birlikte çekilmiş tatlı bir çocukluk fotoğrafı vardı, diğer ikisi bakıp, sahiden üzülerek o yaşta çekilmiş tek bir resimleri olmadığını söylemişlerdi. Yoksulluk, taşra, ailelerin bir farkındalığının olmaması şu bu... o konuşmalardan etkilenmiştim. 

Ne zaman değişti bilmiyorum ama otuzlu yıllarda örneğin, yukarıdaki resmi çizen Kalmık'ın öğrenci olduğu zamanlardan söz ediyorum, Güzel Sanatlar'a sınavla öğrenci alınmıyormuş, zaten öyle büyük bir ilgi de yokmuş, senede on, bilemedin on beş öğrenci başvuruyormuş, hepsi mutlaka alınır, ilk iki sene sonunda hevesli ama yeteneksiz-yetersiz bulunanlar elenirmiş... Yani bir hocanın atölyesine giremeyince öğrenciliğin bitiyormuş... Sanatla uğraşmak meslekten sayılmadığı, kazanç getirmediği için olmalı, aileler çocuklarını göndermiyorlarmış... Hocalar ve öğrenciler için ayrı ayrı gerilim demek bu...Bu riski kim göze alabilir, bu anti entelektüelist ve sanat karşıtı tutumu kimler "göğüsleyebilir"?

Ayla Algan'ın resmini görür görmez hiç çocukluk fotoğrafı olmayan profesörler geldi aklıma... Romalılar, e bu fay hattı değilse nedir?

Cuma, Haziran 17, 2022

Akıllı bir iyimserin yokluğu

Her türlü cangırtının dışında kalması, pozun, palavranın, temaşanın uzağında durması, memleketin bitimsiz asabiyetinin içinde bir derviş sabrı ve neşesiyle tatlı tatlı gezinmesi… Latif Demirci, tek kelimeyle benzersizdi, sakinliği, çalışkanlığı, yeniliğe açık olması, olağandışı üretkenliği hakkında ne söylense eksik kalır… O kadar üzücü ki kaybı, onun akıllı iyimserliğinin yokluğu bizi öyle yavanlaştıracak ki…

Latif, çok genç yaşlardan itibaren çizen, gazete ve dergilerde yaşayan, oralarda büyüyen ve olgunlaşan bir karikatürcüydü. Düşünün, bir ara Gırgır’dan ayrılarak Mikrop’a gitmişti, 1978’ti, henüz on yedi yaşındaydı, Canavar Koyun Orhan’ı çizmişti. Bu kadar erken yaşta hayata atılmak ve üreterek ayakta kalmak sahiden kolay değil. Tabii ki Gırgır’da genç üretici sayısı çoktu, Latif gibi başkaları da vardı ama onu özel kılan ve o yıllarda henüz anlaşılamayan bir başka derinliğe sahipti. Edebi bir tadı vardı esprilerinin, herkesin çok bağırdığı mizah dünyasında ironik bir mırıltıya sahipti. Siyasetle meşbuydu ama bunu belirginleştirmeden kullanabiliyordu, gücünü yumuşaklığından alan bir üslubu vardı.  

Canavar Koyun Orhan’dan birazcık olsun bahsetmek bile o üslubu anlatabilir. Adından anlaşılacağı gibi Orhan insansı özellikler taşıyan, yaşadığı kenar mahallenin hatırı sayılır delikanlılarından olan bir koyundu. Sıradan bir insan gibi mahallede dolaşıyor, iş güç peşinde koşuyor, kafa çekiyor, kahvede muhabbete katılıyor, dertlenince şarkılar türküler söylüyordu. Dizinin ilginçliği, Orhan'ın koyunluk kaderine gösterdiği isyanda gizliydi. Yetmişli yıllarda olduğumuzu unutmayalım, Orhan, militan bir koyun hakları savunucusuydu. İnsanların duyarsızlığı, koyunların makûs talihi, onu kederden kedere sürüklüyordu. Kasaplara ve kasaptan et alan müşterilere saldırıyor, koyunlara yönelik ayrımcı ifadeleri eleştiriyor, insanları handiyse politically correct davranmaya zorluyordu. Latif, patetikliği gülünçleştirmekle birlikte bunu sevecenlikle esprileştiriyordu. 1980’de çizmeye başladığı, Behiç Pek’le birlikte yarattıkları Muhlis Bey de benzer bir naiflik taşıyordu. Muhlis, çapaçuldu ama beyefendi olduğunu sanıyordu, yazamıyordu ama büyük bir gazeteci olduğunu iddia ediyordu, irrasyonel çıkarım ve öngörüleriyle hemen her konu hakkında büyük laflar ediyordu ama mutlaka küçük ve sıradan açmazların figüranı oluyor, bitmeyen ve her defasında yenilenen bir hüsran yaşıyordu. Son dönemlerinde Hürriyet’te çizdiği Press Bey, hepimiz biliyoruz ki Muhlis Bey ile Ertuğrul Özkök karışımı bir tiplemeydi.

Latif, pozcu bir suskunluğu, kişisel memnuniyetsizlikleri, farklı görünme hallerini, hinlikleri, bir hava yaratma arzusunu ve o halleri alaşağı etmeyi hep sevdi, espri olarak daima aklındaydı bunlar. Takıntıları seviyordu, garip korkuları, gizli saklı arzuları narsistik büyüklenmelerle ahlaki ve babayani geçiştirmelerle birlikte tezat olarak istiflerdi. Sadece komik karakterler düşünürken değil, toplumu resmettiği, espri manzaraları sunduğu karikatürlerinde de şaşırtan zıtlıkları-çelişkileri anlatmak istedi. Nohut pilav satan seyyarın hamburger yemesinden, kotrasıyla sahile yanaşıp salaş çaycıdan çay isteyenlerden, safari cipiyle kenar mahalleden geçerken video çekim yapanlardan hep hoşlandı. Modern zamanların tuhaflıkları, rekabetçilik, sınıf atlama hırsı, olduğundan farklı görünme çabası, koşuşturma, yoksullardan uzaklaşma, zenginliğe pervane olma, markalar, gecekondular ve villalar Latif’in espri dünyasının parçalarıydı. Çeviren Latif Demirci (1996) isimli iddialı bir albümü vardır, Hopper, Lautrec gibi büyük ressamların ünlü resimlerini kendi tarzında karikatür olarak yorumladığı çalışmalarından oluşur. Ters yüz etme çabası Latif’e sadece komik gelmiyordu bence, estetize etmeye çalıştığı bir şeydi, gerçeği gösterme ve eleştirme yöntemiydi.

Mesleğe bu kadar genç yaşta başlamasına karşın neredeyse hiç bir dönem “genç karikatürist” sayılmadı, buna hiç ihtiyaç duymadı, yoluna çalışarak devam etti… Daha da önemlisi kendini sakınarak yoluna devam edebilme başarısı gösterdi. Seksenli yıllarda Kadınca’ya Behiç Pek ile birlikte bir röportaj vermişler, Behiç şöyle bir şey demiş: “İşimiz bizim adımızın duyulmasını gerektirmiyor (…) Amacımız bizim değil yaptığımız işin öne çıkması”. Bugün için garip duran bir alçakgönüllülük bu, ikili olarak doğru bir biçimde yanyana geldiklerini gösteriyor. Latif yıllarca ülkenin en ünlü karikatürcülerinden biri olmakla birlikte bunu tuhaflık ölçüsünde bir tevazuyla, neredeyse saklanırcasına yaşadı, sadece yaptığı işlerle hatırlanmak istiyordu, medyatik teşhir ve algının dışında kalmayı tercih etti.  Sakınma olarak gözüken dahil olmama tercihinin bir sebebi, farklı siyasi ve kültürel kamusallıklarla karşılaşması, öğrenmeye açık olması, kendisini mizah dergileriyle ve yaptığı işle sınırlamaması da olabilir. Seksenli yıllarda, 12 Eylül’ün tazyikinden çıkmaya çalışan liberter dergi ve gazetelerde çizer olarak yer alması, Sokak, Yeni Gündem, Söz gibi yayınların içinde ya da çeperinde olması başka türden bir irade gösterdiğini anlatıyor. Belki o yıllarda eşi olan ve birlikte büyüdükleri anlaşılan Latife Tekin de onda başka bir tını bırakıyor… Ergönültaş’ın ve Oğuz Aral’ın teneke mahallesini sahici bir gecekonduya çeviren ayrıntıları tam da o zamanlarda çizmeye başlıyor, bir başka deyişle Sevgili Arsız Ölüm’ün (1983) yayımlandığı yıllarda... 

İlk yıllarında Oğuz Aral’dan ve Engin Ergönültaş’tan etkilendiği söylenir, eğer öyleyse, Aral’a meydan okuyan Ergönültaş’tan daha çok etkilenmiş olabilir, Canavar Koyun Orhan’da o aura kendini daha çok hissettirir ama bence çok dikkatli bir gözlemciydi, onlardan çalışma disiplinini ve kendine özgü dünya kurma zanaatını öğrendi, neye çaba göstermesi gerektiğini fark etmesini sağladılar. Etkilenmeler faslında asıl olarak Altan Erbulak ve Sempé’nin sayılması gerekiyor… Latif’in anlattığı tatlı bir hikâyesi vardır, on bir yaşında falanken Erbulak’ın sahne aldığı tiyatroya gidip onunla tanışmış, işlerini göstermiş, sonraları Fırt’ta birlikte de çalışmışlar. Aralarında otuz iki yaş var, biri çocuk dememiş, ilgilenmiş, diğeri sanki bir meslektaşıyla tanışmaya gitmiş… Erbulak, cıvıl cıvıl bir neşeyle üreten, siyaseten neler olup bittiğinin her zaman farkında olan ama o gürültünün içinde değil de kıyılarında gezinmeyi seven, eşsiz bir hedonist, meramım yanlış anlaşılmasın, tatlı bir “ergendi”.  Oyunbaz muzipliği, ona Aral’ın otoriterliğinden veya Ergönültaş’ın o yıllardaki ortodoksluğundan daha iyi gelmiş olmalı… Erbulak’ın şen sesi ve kıkırdamaları, Latif’i ta ilk günlerden etkiledi. Bir diğer isim, mizah dergilerinin erkek hayhuyundan uzaklaşarak haftalık ve aylık siyasi magazin dergilerine çizmeye -kaçamaklar yapmaya- başladığında kendini gösterdi. Sempé’nin iyicil esprileri ve karakterlerindeki hayata tutunma halleri Latif’e geniş bir ilham verdi. İlk kazandığı teliflerle kitap olarak bir Sempé albümü alması tesadüf ya da tevafuk olmalı. The Selamün Aleyküm (1985) ve Yes Problem (1987) albümleri Sempé’yle hısım akraba olan esprilerle doludur…

Latif, tıpkı Sempé ve Erbulak gibi çocuk ruhuyla dünyaya bakanlardandı, hayret etmesi, büyük büyük kızmaması, hep o çocuksu merakla takılıp kalmamasından kaynaklanıyordu. Mizah dergilerinde mesleki ve tecrübe hiyerarşisinin bir sonucu olarak “abilik” bir makam olarak kullanılır ve yüceltilir. Latif, ruhen “abi” olmayanlardan biriydi, çünkü bütün o vahşi keşmekeş içinde sahiden çocuk kalanlardandı. Ağaran saçlarıyla neredeyse yarım asra yaklaşan işçiliğini bir pelerin gibi sırtında taşıyor, itibar görüyor ama işleri dışında “konuşmuyordu”. Abilik, mizah dergileri içinde iddialaşmalarda ön planda olmayı, geleneğin sahibi gibi konuşmayı gerektiriyordu. Hiç yapmadı. Onu Gırgır nostaljisi yaparken de göremezdiniz, çocuklar özlem duyarlar, güzel hatırlarlar ama nostaljiyi bilmezler… Gırgır’ı ya da mesleki sıkıntıları başka türlü ve eleştirel anlatabilecek bir donanıma sahipti ama yine o çocuk gözleriyle kimseyi dışlamıyor, anlamaya çalışarak konuşuyordu. Siyasetle ve dünyayla ilişkisindeki ayrıştırıcı olmayan ironisinin temelinde de o masumanelik (ve iyi kalabilme direnci) yatıyordu.

Herkesin had bildirdiği, sakinliğin sinsilik ve korkaklıkla nitelendirildiği bir “şimdiki zaman” yaşıyoruz, onun üretimleri, düşmanlaştırmayan, anlamaya çalışan, farklı hayatları hatırlatan güleç ve akıllı bir iyimserlik taşıyordu, çok fena eksildik… 

[Yazıyı Oksijen için yazmıştım, 10-16 Haziran 2022]

Related Posts with Thumbnails