Cumartesi, Aralık 31, 2022

İyi seneler

Belki on yıldır yineliyorum bu mesajı... Galiba değişiyorum, eskisi kadar iyimser mi değilim bilemiyorum, mesaja bakıyor, patetik buluyorum bazen... O patetik buluşumu kibirli saydığım da oluyor... Eskiyince başka tortular birikiyor bence... Yine de yineleyeyim... 

"Yeni şeyler öğrendiğimiz, neşeli, sağlıklı, tasası az bir yıl olsun. Daha önemlisi iyi insanlar olsun etrafımızda, yokluklarını göstermesin bize...Beraber yürüyelim onlarla. hepinize iyi seneler."

Perşembe, Aralık 29, 2022

Hayata dair öğrendiklerim

Bekir Ağırdır'ın bir yazısında rastladım, yapılmış bir araştırmaya dayanarak bir tahlilde bulunuyordu, meğer gençlerimizin yüzde yetmişi "hayata dair öğrendiklerinin kaynağı" olarak ailelerini gösteriyormuş. Algıda seçicilik, bu öğrenme meselesi beni oldum olası "hoplatır".

Her insan, altı yedi yaşından itibaren evinden ayrılıp okullara gider, öğretmenler, arkadaşlar ve kitaplarla karşılaşır. Saçma sınavlara, lüzumsuz rekabetlere girer, ödül ve ceza ile sınanır. Spor yapar, yenilir, kazanır vs. Televizyon, sinema, tiyatro ve edebiyat... tam tekmil popüler kültürün parçası olur, şarkılarla karşılaşır, aşık olur, güzel ya da yakışıklı olmadığını fark eder, ailesinin biricik evladı olmadığını öğrenir veya... Ergenlik nasıl zordur, nasıl...Sonra işe girersin, mesailer, amirler, memurlar... Of of ne çok şeyi içinize atarsınız. Durun daha interneti sayacaktım.

Ne öğrendiysem ailemden öğrendim mi... E peki

İnsan nasıl öğrenir, öğretmenlerinize rağmen de öğrenirsiniz, benim bir tane bile iyi bir edebiyat öğretmenim olmadı, onlara kalsaydım, roman okumazdım, okumak istemezdim. Veya ailem, yazı çizi işleriyle uğraşmamı hiç istemedi, şiddetle karşı çıktılar, demek istediğim direnerek de öğrenirsiniz, inat edersiniz... 

Ağırdır, muhafazakarlık göstergesi olarak yorumlamış o yüzde 70 oranını...

Ben biraz farklı düşünüyor ve inanarak değil poz yaparak böyle söylendiğini düşünüyorum, aksini düşünmek insanlara ayıp ve itibarsız geliyor, köksüz ve dejenere...O cevaba sığınıyorlar. Oysa insana bir şeyler öğreten veya öğrendiğini unutturan o kadar çok aktör ve mecra var ki... 

Neden internetten ve sosyal medyadan çok şikayet ediliyor, kontrol ebeveynlerin ve kendini onların ebeveyni sayan devletin-hükümetin kontrolünde olmadığı için...

Salı, Aralık 27, 2022

İyilik ve eksiklik


İyilik ve kötülük meselesi, malumunuz, insanın nefsiyle, vicdanıyla dünyayla ilişkisini belirleyen bir gerilim... Din ve "cemiyet" bunu tartışır, kanunlar bunu düzenlemeye çalışır, iyilik ve kötülük, insanları yakınlaştırır ve uzaklaştırır. Kötülükten sakınırız, iyilikse öğretilir, yaygınlaştırılmaya çalışılır, dayanışmayı çoğaltır.

İyilikle karşılaşırsa insanlar ne hissederler diye sorsak, teşekkür ederler, minnet duyarlar… diye düşünürüz. Kimi zaman bu cevabı veremiyorum artık… İyilik her zaman sempatiyle karşılanmıyor gibi geliyor bana… Nefret ölçüsünde bir hoşnutsuzluktan, böyle bir histen söz edebilirsek, hah diyeceğim, tam da böyle bir hisle insanlar kendilerine iyilik yapanlardan uzaklaşıyorlar.

İyilik, onların zaaflarını gösteriyor çünkü, öyle hissediyorlar. Düşmanı olsan yapmazlar sanki, hasmını eşiti gibi gördüklerinden onları, kendilerine iyilikle bakan kadar önemsemiyorlar. Sen onlara yardım edince asıl eksikliklerini görüyor ve bundan  daha çok rahatsız oluyorlar.

Bir bakmışsın hiç ummadığın biri sana ateş püskürüyor, pıyy diyorsun ne düşmanlık yaptım ki düşmanlık görüyorum. 

İnsanlar birbirini sevmeyebilir, bu garip değil, bana ilginç gelen, birbirine iyilikle yaklaşmış ve uzaklaşmış insanların “kavgası”… Önce anlamıyordum, şimdi galiba birazcık daha anlıyorum. Karışık gibi duruyor değil mi?

İnsanı sürükleyen egosu...

Pazartesi, Aralık 26, 2022

Lan Senin Kemiklerini Kırarım Davar!


Barış (Uygur) paylaşmış bunu, o vesileyle gördüm, hatta sosyal medyada ayrıca yazıştık onunla. Tuncay Akgün, haliyle hafızadan yazıyor ve pek çok insan gibi hatırladığı kısımları başlangıç sayıyor. Hasbi Tembeler, Gırgır'da ilk kez 1973 yılında yayımlanıyor, yani 80'lerden önce de dergide yer alıyor. Behiç Pek ve Galip Tekin, dergide yokken de yayımlanıyordu ve ilgi gördüğü için 80'lerde de Gırgır'ın bir parçası olabilmişti. İlk çevirmenlerin kendisi ve Tufan Tezer olduğunu bizzat İlban Abi söyledi bana. Ertem'in o yıllardaki Gırgır'da tek İngilizce bilen üretici olduğunu hatırlatayım.

Nefis çeviri derken ise şöyle bir şey kastediliyor, herhangi biri çeviriyor, dergideki üreticilerden biri de o çeviriyi uyarlıyor, yerelleştiriyor. Buna çeviri demek tek kelimeyle haksızlık. Galip (Tekin) Abi, İngilizce bilmediği için çeviri yapması mümkün değildi. Behiç Abi, çeviri yapacak kadar dile hakim mi bilmiyorum ama Hasbi Tembeler 90'larda Pişmiş Kelle'de yayımlanırken uyarlamayı bizzat o yapıyordu diye duymuştum. Barış da bunu anlatmış.

Tuncay Akgün'ün "nefis çeviri" olarak, sanıyorum romantize ettiği tercüme güzellemesini pek çok kişi "doğru", "meşru", "uygun" kabul edebiliyor. Örneğin Can Yücel, iyi bir şair, her bakımdan ilginç bir muhalif olduğu için sevenleri onun uyarlamalarının "mükemmel" olduğunu düşünüyor, oysa Tercüme bölümlerinde nasıl yanlış çevirilir örnekleri olarak okutuluyor. Dil bilen birinin, diyelim çevirmenin eserin aslında olmayan bir espriyi, kendince güzel, komik ve uygun bularak başka türlü "yazmasını" anlamıyorum. Can Yücel yapınca iyi başkası yapınca kötü olacak diye bir ayrım yapamayacağımıza göre hiç yapılmaması gerekiyor.

Zaten o yüzden de Hasbi Tembeler türü uyarlamalar biraz gizli saklı yapıldı, dil bilenler karşısında yapılan iş azımsanarak itiraf edildi. Çevirmen imzası hiç atılmadı vs vs. Tersten düşünelim, Walker bu uyarlamalara üzülür müydü acaba? Duysa ne derdi? Bunu şuradan ölçebiliriz, ünlü bir romancı Türkiye'ye geldiğinde mutlaka bir çevirmen çıkıp yazara Türkçe çevirilerinin çok kötü-çok yanlış olduğunu söylüyor. O yazarın, doğru olup olmadığını ölçemeyeceği bir iddia karşısında yüzünün düştüğünü, mutsuzlaştığını an be an görüyoruz.

Çizgi romanın tercümesinde şöyle bir sorun var, o espriyi, o konuşmayı o balona taşırmadan sığdırmanız, bazen kısaltmanız-sadeleştirmeniz gerekiyor. Dünyanın her yerinde, her dilinde olan-yaşanan bir külfet bu. Aşılmayacak bir külfet de değil. Arada bir yaşanıyor olması, çevirmene "yazarlık" hakkı tanıyamaz. "Sadakat gösterilen çeviri güzel olmaz" iddiası da yanlış anlaşılıyor ve keyfi çevirileri meşrulaştırmaya yarıyor. 


Mizahi bantlarda konuşma dilini yakalamak, argoyu ve gündelik olanı yerelleştirmek önemli. Eskiden bu konu isimleri Türkleştirmeyle başlar, açık ara abartılırdı. Şimdi daha sakin yapılıyor, bakılıyor. Yukarıdaki kare, Hasbi Tembeler'in Gırgır'da yayımlanan ilk bölümlerinden alınma. Sizce ne kadarı çeviri olabilir bu cümlelerin?

[2018]

Pazar, Aralık 25, 2022

Bozkır-Kırıkhayıtlar

Bozkır, ikinci sezon Kırıkhayıtlar, Şubat ayında ilk bölümüyle yayında, meraklısına duyurulur

Cumartesi, Aralık 24, 2022

Demirler

Yine Eskişehir kırsalından, yıkık dökük virane bir evin arka penceresine takıldım. Demirleri çok ilginçti ve evin geneline göre hayli süslüydü. Malum biliyorsunuz, para biriktiremeyen-ayıramayanlar ihtiyacını karşılamaktan fazlasını yapamazlar, estetik her ne olursa olsun, maddi bir birikimle mümkün olabilir. O sebeple ticaret yolunun üzerindeki Safranbolu evleri, Çorum Alaca evlerinden daha güzeldir. 

Yüzyıl öncesinden, karşılaşmanın, dış dünyayla temasın zor olduğu zamanlardan söz ediyorum. Şimdi estetiği birörnekleştiren, itibarlı olanın taklit edildiği bir dönemdeyiz. Daha çok teşhir ediyor, yetişme telaşıyla "yarışıyoruz."

Aşağıda şehirden başka bir evin demirleri... Önemli bir zenginin villasından... Daha güzel falan demek için örneklemedim... Bir zenginlik göstergesiydi bu dekoratif şeyler...

Metruk evin en güzel parçasıydı demirler... 

 

Cuma, Aralık 23, 2022

Ghetto gönlümde

Şehrin uzağında bir tarla, kıyısında yarım kalmış bir inşaat düşünün... Bir tane bekçi bırakmışlar başına... Adamcağıza bakınca inşaattaki duvar yazısını onun yazamayacağını anlıyorsunuz. Hoş, insan şaşırmak da istiyor, sırf bu sebeple iki çift laf ettim adamla, yok, getto sözcüğünü duymuş biri değil...

"Kaç kadeh kırıldı ghetto gönlümde?" yazılmış...

Genç işi duruyor, rap havasında hafif isyancı, bağıran bir cümle kurulmuş. Aşki bi dışavurum mu, yoksa pozu mu, o kısmı geçelim... 

Bir meyhane masasında olabilirdi ama bu kadar izbede, bu kadar tenhada görmek bana ilginç geldi... 

Salı, Aralık 20, 2022

Nasıl resmedeceğiz ilk Türkleri

Birkaç kez yazmış olabilirim, Karaoğlan kitabımda da ararmış-taramış yazmıştım. Türk mitolojisiyle ilgili görsel anlamda bir kaynak sorunu var, İttihat Terakki ile birlikte milliyetçilik ve Orta Asya orijini fikri yükselince... sahiden bir kaynak arıyoruz, ilk Türkler nasıldı, nasıl giyinirdi, kimlere benzerdi filan... 

Ortada görsel bir referans olmayınca o hayali nasıl resmedeceğimiz, nasıl tahayyül edeceğimiz de bir sorun olarak kucağımıza düşüyor. Bu meseleyi epey araştırmıştım, kitabın tekrarına düşmeyeyim... 

Fransız dergi ve kitapları, gravürleri bize kaynak oldular diyerek geçelim. 

Biri bir şey çizince, ardından gelenler de onu taklit ve tekrar ederek o görsel aurayı sürdürüyorlar. Doğru ve yanlış olup olmamasından çok, o auranın ve modelin kabul görerek yaygınlaşması önemli... Ercümend Kalmuk'un çocuk dergilerinde çizdiği Türk tipleri sonraları tekrar ediyor örneğin... O bakımdan öncü nitelikteler...

Pazartesi, Aralık 19, 2022

Ayrışma


Dost dergisi Aziz Nesin 53 yaşına geldiğinde "53 Yaş 53 Kitap" başlığı altında onu inceleyen birkaç sayıya yayılan özel dosya hazırlıyor (1969), çeşitli edebiyatçı ve entelektüellere sorular soruluyor filan... "Aziz Nesin İçin Ne Diyorlar?" başlığı altında İlhan Berk yukarıdaki cevabı vermiş... 

Berk'in bir başka cevabını daha matrak bularak paylaşmıştım.

Haliyle Berk, nevi şahsına münhasır huysuzluğu olan biri, cevap vermeyebilirmiş ama bile isteye veriyor ve muhtemelen o cevabın çıkıp çıkmadığını takip ediyor. 

Herkes Nesin'i beğenecek diye bir şey yok, benim hatırladığım Orhan Kemal de mizah anlayışlarının farklılığından söz eder, Çetin Altan eleştirir filan... Berk de o fasıldan değerlendirilebilir mi, e olabilir elbet ama... İlhan Berk ile Aziz Nesin siyaseten ayrı yörüngelerden gelen insanlar diyeceğim. 

Nesin'in hayatı boyunca kısa süreli olsa da üye olduğu, angaje olduğu tek parti var, Esat Adil'in lideri olduğu 1946 Seçimlerine giren TSP...ki o TSP, TKP ile sert bir rekabet içindeydi...Ve Berk, Dikmen dergisi çevresinden, TKPli veya açık sempatizanıydı. Nesin, pek çok söyleşisinde yazarlığının ve entelektüel kimliğinin TKP çevrelerinde yok sayılmasından yakınırdı. Yani, Berk ile Nesin arasında, veya onunla kimi TKP sempatizanı edebiyatçı arasında başka türden bir ayrışma vardı, dileyen tek tek tespit edebilir.

Arada spekülasyon yapıyorum, hiç yapmıyor değilim, arz ederim. 

Pazar, Aralık 18, 2022

Nefret



Üniversitede ilk çalıştığım yıllarda bizim fakültede ders veren, altmışlı yaşlarının sonlarında olan iki öğretim üyesi vardı. İkisi de aslen gazetecilerdi, en az otuz yıl birlikte, aynı gazetede çalışmışlardı. İsimlerini vermeyeceğim, biri felsefe kökenliydi ve doktoralıydı, diğeri edebiyatçıydı (!) ve teknik derslere giriyordu. Felsefeci olan yazı işleri müdürü olarak amirliğini yapmıştı diğerinin. O edebiyatçının felsefeciye duyduğu nefretin benzerine hayatım boyunca rastlamadım.  Nası tarif etsem bilemiyorum, bir insan bir başkasını sevmeyebilir, huyundan suyundan bakışından rahatsız olabilir filan ama bu sanki başka bir şeydi. Adı geçince gözleri kızarıyordu, kuruyup gidecek gibi oluyordu. Böylesini o yaşa kadar ne görmüştüm ne de onlardan sonra bir benzerine rastladım.

Edebiyatçının durumu sahiden vahimdi, birini sevmiyorsun ama onunla çalışmak zorundasın. Hem de yıllarca… İş değiştiriyorsun, üniversiteye giriyorsun, yine aynı adam karşına çıkıyor, başdöndürücü bir kader.

Hocalar ve öğrenciler ikilinin arasındaki husumeti bilir, gülerek birbirlerine anlatırlardı. Hınzır öğrenciler sırf onları kızdırmak için laf taşırlardı. Gerilimleri nedeniyle hemen herkesi güldüren, isimleri mutlaka bir arada hatırlanan insanlardı. Bir de yaşlılar, yavaşlar, anıt mezar gibi koridorda dolaşıyorlar… İkisi de süzme sağcıydı, ta Zafer gazetesinden. Siyasi bir ayrılık değildi aralarındaki, kız meselesi deniyordu, biri öbürünün nişanlısını ayartmış filan, yalan dolan tabii. Kimse o nefretin nedenlerini bilmez, kıkırdayarak bir şeyler uydururdu.

Felsefeciyle kısa bir süre aynı odada oturdum, böyle dal gibi ipinceydi, kolunda o yıllarda az rastlanır bir gemici dövmesi vardı, pos bıyıklı, deli gibi cuara tüttüren, eskilerin “Arap” dediği Ankaralı gazetecilerden. Gençliğini düşününce makara kukara adamı olduğunu görebiliyordunuz. Diğeri,  daima takım elbiseli, öğretmen edalı, kırılgan, kolay sinirlenen, kolay kahırlanan, daha perhizkar biriydi. Ortada bir gerilim olunca insan ister istemez karakter farklılıklarına dikkat kesiliyordu. Felsefeci, diğerini umursamıyor gibi görünse de bile isteye bir iki laf edip çekilir, diğerini  çıldırtırdı. Laf diğerine ulaşınca bir bakardık  adam bam güm bir şeyler kırıyor, döküyor, odasında deliriyor… Okul yönetimi aralarındaki gerilimi giderek önemsemez olmuştu, onları fıkra kahramanı gibi görüyordu.

Sonra, kader bu ya, aynı anda emekli edildiler. O kadar yıl emekli edilmeleri gerekirken niye çalıştırıldıklarını kimse anlayamadı, o da ayrı bir mesele. Hizmetleri için plaket verilecek, yapılan törene edebiyatçı, diğeri geliyor diye katılmadı.

Emekliliklerinin üzerinden beş altı yıl geçmişti ki felsefeci olanın vefat ettiğini duyduk. 

Ankara Basını ile ilgili bir belgesel yapılmış, ham görüntülerini izliyorum, orada bizim emekli öğretim üyesi edebiyatçı ile de konuşulmuş, merak edip ne söylediğini dinledim. İnanılır gibi değildi, edebiyatçı lafı evirip çevirmiş, yine aynı yere getirmişti, yine felsefeciden söz ediyordu. Nasıl öfkeli, nasıl kararıyor, nasıl kızarıyor konuşurken görseniz… Adamın nefreti bir nebze olsun soğumamış, ölmesi yetmemiş ona, doyamamış nefrete, hâlâ aynı şeyleri tekrarlıyor… Söylediklerinin belgesele girmesi mümkün değil, bağlamı farklı, boşa konuşuyor, soruya cevap vermiyor aslında… Bildiğin enerji kaybı…

Niye filan diyordum, sonra dank etti, şunu fark ettim. Adam böyle kurulmuş, onu hayata bağlayan bir nefret bu… Başka türlüsünü bilemiyor. Başka türlü bir algısı yok. Sen tutup bu nefreti elinden alırsan, gereksizleştirirsen boşluğa düşecek...

Cumartesi, Aralık 17, 2022

Sağcılar ne diyor?


Aziz Nesin'in polemiklerinde dikkate aldığı önemli bir  kriteri bir vardı: “Söylediklerim sağcılar tarafından sahipleniliyorsa yanlış yapıyorumdur. Gerekiyorsa susarım.” 

Zor bir dönemden geçiyoruz, hem çok sessiz hem de çok gürültülü bir dönem, öyle olur mu demeyin, oluyor, yaşıyoruz. Muktedirle hesaplaşmak ve tartışmak, muhalefet etmek pek kolay değil. Verilen cezalar, alıkonulmalar, cezalar anlaşılır  ve kabul edilebilir gibi değil.  Öte yandan büyük bir hırgür var, muhalifler birbirlerini (daha kolay olduğu için olabilir, güçleri ancak onlara yettiği için olabilir) hainlikle suçluyorlar. 

Kişisel olarak her zaman, bir eleştirinin muktedirlerin işine yarayıp yaramadığına bakıyorum.  Ta kendimi ilk solcu saydığım günlerde, Aziz Nesin düşürdü aklıma.

Birini sevmemek, onun fikirlerine katılmamak mümkün, okur yazarlığın doğasında eleştiri var. Ama bu eleştirellik, karşı çıktığımız fikirlerle, muhalefet ettiğimiz insanlarla bizi yan yana getiriyorsa işte orada bir yanlışlık var demektir. 

Şikâyet ettiğimiz şeylerin sorumlularıyla yan yana gelmek, eleştirilerimizin ihbar kabul edilmesi, ihbar işlevi görmesi anlamına gelir. Unutmayalım ki, ihbar, linç ikliminin bir pervanesidir. Hararet gösterdiğimiz şeyler, bir bakmışız, sağcıların lincine vesile olmuş...

Ne diyordu Aziz Nesin: "Gerekiyorsa susarım” 

Cuma, Aralık 16, 2022

Feyk

Eskişehir'deki set hayatı beni pek çok alışkanlığımdan mahrum bıraktı, okuyamadım-seyredemedim, takip edemedim. İşe odaklandığım için ezberlerim bozuldu demek daha doğru... Henüz halen işler azalmadığı için anlatmaya fırsat bulamadım ama....dünyayla, kitaplarla bir ilişkim varsa o çok fena sekteye uğradı.

İstisnam yok değil, o halde bile bir şey aldım çünkü, bir müzayedede 1955 yılına ait Bedri Koraman çizimi satılıyordu, aman dedim bari bunu kaçırmayayım, aslına bakarsanız çok net görülmüyordu çizgiler, önce benzetemedim, sonra eskiz olabilirdi dedim, mızmızlandım, garip geldi demek istiyorum ama heyecan yaptığımdan çok üstelemedim, satın aldım...

Ankara dönüşünde ofise gelen orijinali görünce Bedri Koraman'a ait olmadığını, sonradan bir başkası tarafından çizildiğini anladım. Dert ederek yazmıyorum, olan şu, birinin (bilen birinin) dolandırıcılığına müzayede şirketi de bilerek ya da bilmeyerek alet olmuş, baştan reddetmeliydiler... Oturup yazmak, uğraşmak gerekiyor, o havada değilim... 

Şunu sordum kendime, altı üstü üç yüz lira için kim niye yapar bunu? Bir süredir Koraman'ın orjinalleri satılıyor, onları kim satıyorsa, bu numarayı da o yapmış bence, yüksek fiyata satılacağına inanarak kalkışmış bir işe... 

Perşembe, Aralık 15, 2022

Sanat ve skandal


Nüzhet İslimyeli, 1970'de yazmış bunları... Hafif tertip öfkeli, hafif tertip de kehanetçi bir üslupla sanat tarifi yapmış.

Her dönemin kendine özgü olumlanan ve olumsuzlanan eğilimleri oluyor ama galiba değişmeyen tek şey, yaşanan zamanın bir "bunalım" olduğuna ilişkin kolaycı yargı... Geçmişte yazılmış aktüel metinlere bakınca bu karakteristik kendini fazlasıyla belli ediyor. Bağırmayı ve aktüel olmayı önemsediğimizden yaşanan zamandan "tiksinmeyi" ve bunu da herkese duyurarak göstermeyi istiyoruz.

İslimyeli, bunalımı zamanın ruhu olarak işaret etmiş, skandal arayışını bunun bir parçası saymış ve üstüne üstlük, Dali'nin kaybolup gideceğini iddia etmiş... Maksadım, bu faslı tartışmak değil, zaten belli, unutulup giden Dali'nin skandalları oldu, eserleri değil...

Üstelik, "normalin dışında olan yaratıklar da var" derken kimi kastediyor bilemiyorum, acaba eşcinselleri mi?

Bir tane "sanat tanımı" yok, ama o bir taneymiş gibi sabitlemek, onun koruyucu ve hamisi olmak isteyen çok. Bunalım, tam da bu yüzden çıkıyor. Farklı sanat tanımları ya da itibar gören yeni birileri, o hamileri tedirgin ediyor, öfkelendiriyor.

Bugünden tiksinmek de yeni "oyunculardan" hazzetmemek de bunun bir parçası.

Çarşamba, Aralık 14, 2022

Selim İleri

Hep yazmak isteyen çocuk. Hatıra koleksiyoncusu. Hep hatırşinas. Tanışan, konuşan, dinleyen. Meftunu ve tiryakisi edebiyatın. Seferisi sanat sayfalarının. Daha on dokuzunda başlıyor öyküye. Ey yağmur, ey İstanbul. Son elli yılın en çalışkanı. Büyük senarist. Mazi defterinde kafiye. Çizikler, kırıklıklar, kıpırdayan, küsen, yadırganan cümleler. Cehennem Kraliçesi Durağı. Selim İleri, Türkçenin tavan arası ve herkes uyurken göğe bakanı.

Salı, Aralık 13, 2022

Dehşet Gecesi

Dehşet Gecesi, bir korku romanı, Kerime Nadir yazdığı için ilginç sayıyoruz yoksa hikaye olarak enteresan demek pek hakkaniyetli olmaz, atmosfer taklit duruyor, roman içinde roman, tekrarların getirdiği dağınıklık, özdeşleşmeye ket vuran bir karakter fazlalığı var, motivasyonları inandırmıyor vs vs. İlk olması hasebiyle deniyor, ben o faslı pek önemsemiyorum. 

Ha tabii, insan ister istemez, Kerime Nadir bu romanı niye yazmış diye düşünüyor. Bana kalırsa korku edebiyatındaki siyahi romantizm, soylu elitizmi, kibarlık mesafesi, tekinsiz alt sınıflar,  tek bir duyguya indirgenmiş tipler, klişeler vs vs ilgisini çekmiş olmalı. Senelerce kontlar, kontesler, prensesler, nedimeler anlattı bize. Hasetle-aşk öfkesiyle kavrulan meşum kadınlarının okuduğum romandaki "cadı"dan hiç farkı yok desem abartmış olmam.

Kürt coğrafyasında geçiyor roman, İstanbullu maceracı bir beyfendi, te Hakkari'de Cilo dağına gidiyor, arada eşkıyalar falan filan, hanlar, kar fırtınaları vs vs... O bakımlardan inandırıcı olamamış Kerime Nadir. Gerçekçi olmak gibi bir kaygısı olmadığının tabii ki farkındayım. Hatıralarında çok sevdiğim bir bölüm var. Türkan Şoray'ın romantik filmleri bırakmasını, gerçekçi hikayelere yönelmesini hiç anlayamadığını (ve saçma bulduğunu) belirtiyor. Gerçekçilik hiç ona göre değil, "biliyoruz". Demek istediğim, fantastik edebiyatın kendine özgü bir karanlık "gerçekliği" var, onu anlamadan yazmış. Aynı romanı "Kürt Transilvanya'da" değil iyi bildiği İstanbul'da da anlatabilirmiş mesela.

Pazartesi, Aralık 12, 2022

Ot


Kadın "nasılsın" diye sordu, uzun zaman önce karşılaşmışlar ama hiç konuşmamışlardı. Adam, esprili olduğunu düşündüğü bir jestle başını öne eğerek, "ot gibiyim" dedi, "kimse koparmıyor ama beni". Kadın gülümseyerek  "Tabucchi" dedi adama. Işıl ışıl baktılar yüzlerine, gözlerine, ellerine. 

Tütün kokuyordu gece, hafif nemli bir serinlikle. 

Öyle hatırlayacaklardı. Çimlere yayılmış gençlerin neşeli ergen sesleri, araba gürültüleri, havlayıp duran köpekler karanlığın içinde azalıp çoğalıyordu.

O kadın ve o adam, bir daha konuşmadılar ve yıllar yıllar boyunca hiç karşılaşmasalar da birbirlerini hiç unutmadılar.

Pazar, Aralık 11, 2022

Hisar’daki Vampir


“Erhan Doğan, vitesi ikiye düşürdü, tam tünel yokuşunda bire taktı. Evden buraya gelene kadar sinir küpü olmuştu. [Bedrettin] Dalan istediği kadar yol açsın İstanbul trafiği çözülmüyordu. Zaten doğum sancıları çekiyordu genç resimli-romancı… Son olarak Refik Halid Karay’ın bir eserini resimli-romana uyarlamayı denemiş, sonuçtan pek hoşnut olmamıştı. Erhan’ın türü, tarihi macera türüydü. Ama nicedir zamanımızda geçen şöyle hızlı, heyecanlı, çekici, gerilimli, bizde pek alışılmamış bir şeyler anlatmak istiyordu” cümleleriyle başlıyor Hisar’daki Vampir. Suat Yalaz’ın Tercüman gazetesinde 12 Şubat-2 Nisan 1989 tarihleri arasında 50 gün tefrika edilen çizgi romanından söz ediyorum.

Seksenli yıllarda gazetelerimizde bir modaya dönüşen metin ağırlıklı, o günlerin deyişiyle “Kara Murat gibi” çalışmalardan biri Hisar’daki Vampir. Kara Murat’ın gördüğü ilgi kadar, dizinin yazarı olan Rahmi Turan’ın gazetecilik anlayışının yaygınlaşması bu türden yazı ağırlıklı, metnin okunurluğunu kolaylaştırmak için çizilmiş üç ya da dört kare resmi olan anlatıları çoğaltmıştı. Çalışmanın yayınlandığı Tercüman büyük reklamlarla satışını artırmaya çalışırken, o dönemde, içlerinde Suat Yalaz’ın da olduğu tanınmış gazetecileri kadrosuna dahil etmişti.  Yalaz, gazetenin mevcut kadrosundaki Şahap Ayhan ve Ayhan Başoğlu gibi isimler nedeniyle olmalı Karaoğlan türünde tarihi çalışma yapmayarak bir edebiyat uyarlamasına yönelecekti. Yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı gibi bu uyarlamadan hoşnut kalmamıştı; Hisar’daki Vampir, günümüzde geçen, yaptığı edebiyat uyarlamasına göre daha hareketli ve tarzına uygun bir çalışma olacaktı. Her şeyden önce bir Vampir hikâyesi olması nedeniyle farklılık arzediyordu.

Erhan Doğan adlı bir “resimli-romancının” başından geçenlerin anlatıldığı hikâye gerilimin iyi kurgulanmadığı, “yazdıkça geliştirilmeye çalışılmış” bir çalışma olarak özetlenebilir. Metin ağırlıklı olduğu için anlatım dilinin değiştiği, başlangıçtaki sarkastik-özgüvenli anlatıcının kimi yerlerde unutulduğu, hikâyenin yeknesaklaşıp betimleyici bir dille sürdürüldüğü  söylenebilir. Türkiye’de korku literatürü uzmanı sayılan  Giovanni Scognamillo’nun “Co” adlı bir tipleme olarak hikâyede yer alması Hisar’daki Vampir’in ilginç özelliklerinden. 

Hikâyenin hemen başında Erhan Doğan, yeni çalışması için onun tavsiye ettiği bir sahafa giderek Drakula hakkında kitaplar arıyor. Merak uyandırıcı ilk sözleri de “yüzünde üç günlük sakalla, kitapçıdan çok kudret macunu satan baharatçıya benzeyen” sahaf söylüyor: “Bugün ne oluyor böyle Allahaşkına? Sizden biraz önce güzel bir kız geldi. Alman turist falan zannettim. Baktım Türkçe konuşuyor. ‘Vampirle ilgili ne kadar kitap varsa istiyorum’ dedi. O gitti siz geldiniz. Ne oluyor Allahaşkına!”. Yalaz’ın kendini anlattığı, tip olarak Karaoğlan’ı andıran kahramanı Erhan, doğal olarak bu güzel (ve haliyle esrarengiz) genç kadının arkasından “seyirtiyor”. Kızdan yüz bulamayınca, “Frankeştayn bozması” korumasına bir not yazıp elinde Kont Drakula’nın Hatıra Defteri olduğuna dair yalan söylüyor. Bu bölümlerde Yalaz’ın çok sevdiği türden Türkçe açıklamalı İngilizce diyaloglar okuyoruz. Bu basit-başlangıç düzeyindeki İngilizcenin gazete tarafından yanlış dizilmesi ise ayrı bir hoşluk! (juste the mi mute! vs) . Erhan, eve döndüğünde hatıra defteri palavrası için arkadaşı Co’dan yardım istiyor: “Bu yalana bir kulpu bulsa bulsa, Giovanni bulabilirdi. Boru değil, bütün dünyada vampiromanların en tanınmışıydı. Liste başıydı… Pirincin taşını şimdi o ayıklasındı”.

Erhan, kızın evine gittiğinde Kurukafa adını verdiği bir üçüncü adamla karşılaşıyor. Göz yerine iki karanlık çukuru, dudaksız bıçak yarığını andıran ağzı olan korkutucu bir adam Kurukafa. Ardından hatıra defterinin gerçekten var olduğunu, Kurukafa, Frankeştayn bozması ve güzel genç kızın o defterin eksik bölümlerinin peşinde olduğunu öğreniyoruz. Erhan, kendisinde defter olmadığını söyleyince onu bayıltıp tutsak ediyorlar. Ertesi gün gazetedekiler Erhan’ın resimli romanının gelmediğini görünce meraklanıyorlar, yerine bir şey konmak söz konusu olduğunda Ahmet Bey (Tercüman’ın o dönemki başyazarı Mehmet Barlas kastediliyor olmalı) şöyle diyor: “Erhan’ın yerine kolayca başka bir şey konabilseydi, koca Babıali bunca yıl onun nazını çeker miydi be kızım? Hem Erhan iyi bir profesyoneldir. Gecikince telefon eder. Bunda bir iş var. Bana Çevik Kuvvet Amiri Ali Bey’i bulun!”. 

İşe böylelikle Türk Polisi de karışıyor, hikâyenin bir başka kahramanı olacak Faruk Benice ortaya çıkıyor. Benice, 12 Eylül öncesinde bazı arkadaşları sorgu yapayım derken (işkence yaparak) kantarın topuzunu kaçırınca yukarıya durumu bildirmiş, onlar da “Karaoğlan’lık taslama, yoksa bu azgınlığı bastıramayız” deyip onu siyasi polisten alıp Çevik Kuvvet’e vermişlerdir.

Köşkte tutsak olan Erhan, sabah kahvaltısında genç kızdan hafif tertip dayak yedikten sonra (Bir Suat Yalaz hikâyesi anlatıyoruz) genç kızla erotik ölçülerde yakınlaşacaktır: “Ya vampirse bu karı diye düşündü bir an. Ufak ağzından sadece ön iki dişi görünüyordu. Vampir olsa köpek dişleri ağzından dışarı taşardı (…) Boş versene be dedi içinden. Atın ölümü arpadan olsun. Böyle vampire can kurban”. Kızdan Kurukafanın gerçek adının Herr Werner olduğunu, küçük kız kardeşinin ellerinde rehin olduğu için onlara yardım etmek zorunda kaldığını öğreniyoruz. Dahası var elbet, genç kadın adının Sonya olmakla birlikte, Romanya Türklerinden olan bir aile tarafından yetiştirildiğini, onların kendisine Suna diye hitap ettiklerini söylüyor (!)

Hisardaki Vampir’in İstanbul’la kurulan ilgisi ise şöyle: Kont Dracula, yaşadığı dönemde karşılaştığı güçlükler nedeniyle Osmanlı Sultanı Murad Han’dan yardım isteyerek yanına sığınıyor. Çok sevdiği karısı Amanda’yı da Türk topraklarında kaybediyor, onu İstanbul’da bilinmeyen bir yerde defnediyor. Werner, “Drakula bir vampir olduğuna göre karısını da vampir yapmıştır” diyor,  ona göre Drakula öldü ama karısı hâlâ bir vampir olarak İstanbul’da yaşıyor. Bu karanlık adamların Amanda’nın mezarını neden aradıkları ise merak uyandırıcı bir soru olarak hikâyeyi sürüklüyor. Sonradan Werner’in yüzyıllar önce Drakula’ya hizmet etmiş ailenin soyundan geldiğini, Amanda’yı karşılıksız bir aşkla aradığını anlıyoruz. Tüm bunlar üstün körü anlatılıp geçiyor. Hikâyenin gelişimiyle önce Hayırsız Ada’ya Anemas Zindanı kalıntılarına, oradan Karpatlara daha sonra İsviçre ve Paris’e gidip finalde İstanbul’a yeniden dönülüyor. Amanda’nın cesedinin Drakula’nın hizmetkârlarından olan Annabella ile değiştirildiğini, Hayırsız Ada’daki tabutun bu yüzden boş olduğunu öğreniyoruz. Werner, Amanda’yı Sonya’yı kurban ederek diriltiyor ve birlikte Avrupa’yı dolaşmaya başlıyorlar. Gösterilerine Vampirella adıyla çıkan kadının cinsel cazibesine kapılan erkekleri kurban seçiyorlar, bu arada Türk işçilerine Amanda’yı Ahu Tuğba olarak tanıtmak gibi yollara da başvuruyorlar. 

Tüm kovalamaca ve uluslararası seyahat sırasında Komiser Faruk, bir kurtarıcı olarak ölümün eşiğindeki Erhan’a hep son anda yardım ediyor. Hikâyenin dağınıklılığını Faruk da kurtaramıyor, Yalaz bir karede onun bıyıklarını çizmeyi dahi unutuyor. Finalde o ana kadar herhangi bir duygusal tepkisini görmediğimiz Amanda’nın nedamet getirdiğini, Faruk’a dönüp bozuk bir Rumeli Türkçe’siyle: “Beni affet! Olanlara karşı koymak benim elimde değildi. Ölmeme yardım et! Suçsuzluğumu da herkese anlat!” diyor. Sonsuzluktan usandığını ölmek-huzura kavuşmak istediğini anlatıyor. Aşığı ve hizmetkârı Werner’i sürpriz bir biçimde tehdit ederek şöyle söylüyor: “Beni öldürmeye mecbursun. Yoksa seni polise ihbar edeceğim. Bütün cinayetlerini bir bir anlatacağım. Benim gerçekten nasıl öleceğimi yalnız sen biliyorsun. Bunu yap ve defol git! Ölümü, seninle yaşamaya tercih ederim, iğrenç yaratık!”. 

Yalaz’ın kahramanlarına psikolojik bir derinlik katmak gibi bir derdi olmadığını, bir aksiyon anlatıcısı olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Üstelik hikâyeyi bir biçimde toparlayıp bitirme telaşına kapılabilen bir tefrikacı. Finalde birdenbire hızlanan hikâyenin mantığı (çok mantıklı olmasa da) nedamet getiren Drakula’nın karısına bağlanınca gerisini Türk polisi tamamlıyor ve hasta ruhlu aşığı yakalıyor. Hikâyenin sonunda ölmek isteyen Amanda’yı mezardan çıkarken görüyoruz: “Ölmemişti. Çünkü vampir olayına inanmayan Türk doktorlar onu morgtan alınca, kalbine saplı tahta kazığı çıkarmışlar ve normal bir ölü gibi gömmüşlerdi.” Hisardaki Vampir’in dağınıklığının temel nedeni belki de Yalaz’ın esprisinde dile getirdiği gibi en az Türk doktorları kadar “vampir olayına” inanmamasıyla ilgiliydi.


[2007]

Cumartesi, Aralık 10, 2022

Bir pavyondan


Eskişehir'de çekim yaptığımız bir pavyonda rastladım, çalışanların odasında, onlara yönelik talimatlar sıralanmış, beyaz tahtaya tek tek yazmışlar... Gizlice çektiğim için fotoğraf pek net değil, ortam da karanlıktı... falan filan bahanem çok. 

Pavyon, gece 11'de çalışmaya başlıyor, her şey ona göre düzenlenmiş...Kons'lar için saat 1'den sonra telefon kullanımı yasakmış, ancak iki içki içebiliyormış, o ikisine "keyif hakkı" deniyor, ikiden fazla içilirse parasını ödüyorlar. Müşteriden para almak yasakmış, yok alınırsa-takılırsa, o para kasaya kalıyor, kendi hanesine içki olarak yazdırılıyormuş... Kons masalarında içki süreleri dahi belirtilmiş... Küçük beş büyük on dakika...Maksat hesabı kitlemek...

Dehşetli geliyor insana, kasa her zaman kazanıyor çünkü... "Küçük bir devlet" gibi dedi aklımdaki ses... Sorsan koruyup kolluyoruz diye uzun uzun anlatırlar. 

Cuma, Aralık 09, 2022

Isırarakk

Bir okulda flashback sahneleri çekiyoruz, okuldan bir müdire, benimle tanışmak istedi, meğer okulun altında sığınaklar varmış, onları göstermek istiyormuş, plato gibiymiş... Tabii ki merakımı yenemedim ve aşağı, bodruma indim... Sahiden de çok büyük odalarla dolu uzun bir koridorla karşılaştık... Kullanılabilir bir yermiş... 

Duvar yazılarını sevdiğimden, o karanlıkta bir tanesi ilgimi çekti, yarım yamalak çeksem de şöyle yazıyordu: "Ne öpmesi, ısırarakk seveceksin"... Rarakk bir ses efekti olarak gün boyu aklımda kaldı.

Bir öğrenci yazmış olmalı, tanışmak isterdim, nasıl bir kafaysa, ne yaşıyorsa...iki laflardık.

Perşembe, Aralık 08, 2022

Eve Dönüş

Altmış günlük aradan sonra edebi vatanıma, Ankara'ya Bozkır'dan ve Eskişehir'den hatıralarla döndüm. Evden ve rutinimden bu denli uzaklaşmak bana iyi gelmez derdim, ruhen kaçınırdım, onca tereddütten sonra sonunda cesaret ettim, çok insanlı bir çalışma yaşadım, genel olarak mutluyum...

Yönetmenliğe devam edeceğim... Elbette yorucuydu, yorulmuşum, o süreci hastalanmadan geçirdiğim, bana güvenenleri mahcup etmeden başardığım için memnunum... Yaşadıklarımı ayrıca yazacağım. 

Yarın ofis mesaime kitaplar, çiçekler ve kedilerle başlıyorum.

Blogu ister istemez çok boşladım, özlemişim, hikayeler de birikti...Devam ediyorum.

Pazartesi, Ekim 17, 2022

Sylvia Kristel

















Sylvia Kristel ölmüş, aralıklarla duyuyorduk, kanserdi. Bildiğiniz gibi yetmişli yıllarda oynadığı Emmanuelle serisiyle ünlenmişti. Çok konuşulan ve global ölçekli olan bir erotik simgeydi. Bu biçimde ünlenen pek çok kadın oyuncunun sonraki hayatı her nedense kötü geçiyor, sayısız tatsızlık yaşıyor. Pişman olanlar, uyuşturucuya bulaşanlar, başarısız evlilikler yapanlar, çeşitli skandallara karışanlar, dindar olanlar, intihar edenler-intihara kalkışanlar gırladır. Kristel bunların hemen hepsini kısmen yaşadı, iyi oyuncu sayılmadı, başka türlü bir kariyer yapamadı, isminden yararlanmak isteyen yapımcılar oldu, bir kısmı o ismin filme zarar verdiğini söyledi. Olmadı. Kültürlü bir kadındı, aklı başında laflar ediyordu oysa, illa güzel görünmek zorunda değilim diyordu. Sağlığını bozacak ölçüde (çok ama çok) sigara içiyordu. Uyuşturucu tedavisi gördü. Hayal kırıklıklarıyla başa çıkmak için resme başladı gibi sanki...En azından ben öyle düşünüyorum. Anılarını yazdı, pek parlak olmadığı söyleniyor, okumadım. Hakkında hiç de fena olmayan bir belgesel hazırlandı yakınlarda meraklısı bulup seyredebilir. 

Yukarıdaki görsellerin Kristel'le doğrudan ilgisi yok ama hep söylerim, hayatı arzunun yönettiğine inanıyorum. Trash kültüründe, Kristel'in oynadığı filmlerde sıkça konu edilir arzu ve ihtiras. Kendisi uzun yıllar ihtirasın kraliçesiydi. Adı geçtiği her ortamda erkekler ve kadınlar muzipçe tebessüm ediyorlardı, galiba hatırası yaşayacak. O muzipçe gülen (ve artık yaşlanan) ergenler uzun yıllar ona bir selam gönderecekler .

[Ölümünde, on yıl önce yazmışım, 17 Ekim 2012]

Salı, Ekim 11, 2022

Oldu oldu


Memlekette üç kişi biraya geldi mi, mecazen söylüyorum, mutlaka birbirlerini gaza getiriyorlar. Biri “rezalet” dedi mi diğeri “tam rezalet”, öteki “gerçekten tam rezalet” diyor ve rezilliği dillerine doluyorlar. Sahiden rezillik var mı belli değil. Biri “mükemmel” deyince diğeri “mükemmel ötesi” öteki “görülmemiş bir mükemmelik” filan diyor. Ortada mükemmel bir şey de yok elbette.

Abartıyor muyum? Yanlış mı? Olmadı mı? Esendal olsa, bu kadar soru için üç kişi toplar ve “oldu oldu” dedirtirdi, bir diğeri “çok iyi oldu” der, öteki “gerçekten iyi oldu” derdi… bu “oldu oldular” beni avuturdu.

Bakmayın öyle…

Related Posts with Thumbnails