futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Nisan 18, 2026

Enişte

Altan Erbulak, çizgilerini ve çalışkanlığını çok sevdiğim bir sanatçı. Yukarıdaki bant, yetmişli yıllarda, Milliyet'in spor sayfasında çıkmış olmalı... Boksör Cemal Kamacı'nın Avrupa şampiyonluğu ile ilgili bir espri yapıldığına göre 1973 ya da en geç 1975 tarihinde yayımlanmış...

Erbulak'ın bantta sohbet ettiği ve "Enişte" dediği tipleme, İtalya'da da futbol oynamış, ismi Beşiktaş'la özdeşleşmiş oyunculardan Şükrü Gülesin...Çok değil, birkaç yıl sonra, 1977'de, geçirdiği kalp kriziyle erken bir yaşta, henüz 55'indeyken vefat ediyor. Neşeli, hazırcevap ve nüktedan biri olduğu söyleniyor, futbol magazini seviyorsanız, hakkında fıkra tadında hikayeler duyabiliyorsunuz. 

Nasıl denk geliyorsa, İtalyanların efsanevi futbolcusu Guiseppe Meazza, büyük savaş sonrası  bir yıl kadar Beşiktaş'ı çalıştırıyor ve oyuncusu Şükrü Gülesin'i İtalyanlara tavsiye ediyor. E o da renkli mizacı gereği bu serüvenden kaçmıyor... Yurt dışında başarı kazanmış, İtalya'da oynayan ilk futbolcumuz oluyor. Ellili yılların ortasında memlekete dönüyor. Yöneticilik, antrenörlük ve spor yazarlığı yapıyor. Popüler kültürün bilinen isimlerden biri... Yani Altan Erbulak, bantına, partner olarak bir şöhret seçmiş durumda... Onun ağzından çıkanları esprileştiriyor... 

Şükrü Gülesin, Erbulak'a ufak tefekliğini komikleştirmek için olmalı "molekül" diyormuş, bantta da öyle geçiyormuş. Enişte ile Molekül'ün spor sohbeti...

Cumartesi, Ağustos 09, 2025

PPF (Poz, Palavra ve Futbol)

i- “Futbol kardeşliktir, centilmenliktir, hoşgörüdür” filan derler ya, palavradır. Elbette, öğretmenler, ebeveynler, yöneticiler, eğitim kurumları bunu değişmesi için cebelleşirler. Tersi olsun diye uğraşır, didinirler. Beyhude bir gayrettir. Rekabetin olduğu her yerde nahoşluk, fırsatçılık, kuralları kötüye kullanma vardır, yalan, dolan, kuralları eğip bükme ve hile olur. Yenilginin olduğu her yerde üzüntü, kahır ve intikam hissi yükselir... Her biri futbolun oksijenidir.

ii- “Arsa futbolu romantizmi” yalandır. Endüstriyel futbol geldi de her şey bozuldu falan… Hayır. Futbolun oynandığı her ortamda haksızlık, kavga ve gerginlik olmuştur, olacaktır.

iii- Futbolda “hak edilmiş” galibiyet ya da yenilgi yoktur. Haksızlık vardır, tahrik vardır, hakem yardımı vardır, kural ihlali ve şanssızlık vardır (!). Oynayanlar, seyredenler, anlatanlar bunları uzun uzun konuşur.


iv- Müsabakaların eşit ve adaletli bir ortamda oynanması için konulan kurallar bu yüzden “gelişir.” Ama kuralları kazananlar ve kaybetmeye tahammül edemeyenler manipüle eder. Sürekli ihlal edilirler, sürekli yeniden yorumlanırlar.

v- Futbol taraftarlığı eninde sonunda militan olmayı gerektirir. Hayatı futbola göre yaşarsınız. Önce taraftarsınız, sonra solcu, sağcı, dindar, doktor, mühendis olursunuz. Futbol oynanmadığı aralıklar, hayatın kısa molalarıdır. O molalarda başka şeylerle ilgilenirsiniz.

vii. Futbol kavgalarını saçma bulanlar, daha “önemli davalar” için kavga edilmesini isteyenlerdir. İnsan, insanın kurdudur.




Çarşamba, Nisan 23, 2025

Futbol

Geçtiğimiz hafta futbol takımlarından biri seremoniye şimdiki zamanla ilgisi olmayan bağnaz bir pankartla çıkmıştı, epeyce eleştirildi-tartışıldı... 

Biliyorsunuz, futbol severler, siyasi kimliklerine göre tuttukları takımlara yakıştırmalar yaparlar. Romantizm bahsinden tatlı saçmalıklardır. İşte, biri halkın takımıdır, diğeri burjuvazinin, bir diğeri aristokrasinin, sarayın şunun bunun  filan... 

Galatasaraylı akademisyen arkadaşım, Ali Koç'la ilişkilendirerek Fenerbahçe'nin oligarşinin takımı olduğuna inanıyor, gerçekten inanıyor. Fettullah Gülen, Galatasaraylı olduğu için takımı Fetö ile özdeşleştiren de çoktur biliyorsunuz... Kürtlerin Apo nedeniyle olmalı (büyük ekseriyetle diyelim) Galatasaray'ı tutmasını unutmayalım... Beşiktaş halkın takımı falan filan... 

Popüler olmuş herhangi bir "şey" tek biçimli algılanamaz ve anlatılamaz, hiç bir biçimde sabitlenemez. Ciddiye alınamayacak çıkarımlar bunlar...

Son bir aydır memlekette yaşanan protestolarla ilgili tek bir takımımızın konuşmaması (susması) o romantik iddialarla  birarada düşünülünce hayli komik görünüyor. Hükümetin olmayan takım var mı desek, abartmış mı oluruz? Yok demeyelim. 
 

Salı, Temmuz 11, 2023

Uzun Gece


Yedi sene geçmiş üstünden... Socrates dergisi için yapmıştık, ben yazmıştım, Berat (Pekmezci) çizmiş, Uğur (erbaş) animasyonunu yapmıştı, Tivibu'da yayımlanmıştı.

Perşembe, Haziran 14, 2018

Dört Golcü

Dünya Kupası bir vitrindir, yıldızlar transfer ücretlerini yükselttikleri gibi düne kadar esamisi okunmayan sayısız futbolcu turnuvada gösterdiği maharetle parlayıverir. Kimileri bu parlak çıkışı cilalamasını bilir; ama çoğunluğu bu üç-beş maç süren “tempo”nun altında ezilir, gölgesine bile ulaşamaz. Parlamak, futbolda golle anlamlandırılacak bir süreçtir; magazineldir, ya gol atarsın ya da kurtarırsın. Ama manşet daha ziyade forvet oyuncularına nasip olur. Bütün stadın, izleyenlerin doksan dakika boyunca sabırla ve sükunetle ya da öfke ve doymazlıkla bekledikleri, ama hep bekledikleri gol değil midir?

Golcülerden bahsedeceğim...Seyirci gol için doğan oyuncuları diler; topun nereye düşeceğini bilen ve orada olan oyuncu mutlaka gol atar çünkü. Hep söylenir gol kaçırması değil, gol için orada olması önemlidir. Eskiden yapılı, boylu poslu santrforlar, oldukça dar bir alanda oynayıp, sağdan-soldan kesilen sert ortalara defansın arasından yükselerek kafayı yapıştırırlardı. Sonra Danimarkalıların hücum press – en iyi savunmanın hücumda başlaması özelliği yayılınca santrafordan ziyade ikili – dağıtıcı forvetler girdi devreye. Daha kısa boylu, hareketli, topla dripling yapabilen ve maç boyu markajcılarını sağa sola boş koşular yapıp yanıltarak orta saha oyuncularına alan açan hücum oyuncularıydı bunlar. Bir başka deyişle, Alman Hrubesch ya da Belçikalı Vanden Berg gibi santrforların yerini, son yirmi yılda giderek Romario, Bebeto, Del Piero, Baggio gibi forvetler almaya başladı. Yeni dönemin forvetleri bu modele uymak zorundaydılar; top rakipteyken bıktırıcı pres yapmaları-onları yarı sahayı geçmeden bunaltmaları gerekiyordu.

Bu türden forvetlerin ilki bana göre 82 Dünya Kupasının sürpriz golcüsü Rossi’ydi. Enzo Bearzot’un, şike skandalı nedeniyle cezalı kalmış, iki yıl futbol oynamamış bir futbolcuyu, Rossi’yi İtalyan takımının forvetinde oynatması muhtemelen hoş karşılanmamıştı. O kadar ki, Rossi’nin takım arkadaşı Cabrini ile eşcinsel ilişkileri olduğuna dair yazılar çıkıyordu. Rossi, gayri-ahlaki ilişkiler içinde görülen, geçmişi hiç temiz olmayan tipik bir istenmeyen adamdı Hepsinden önemlisi gol atamıyordu. Takımın oynadığı dördüncü maç sonunda Rossi’nin tek bir golü yoktu. Sonra garip, büyülü bir şey oldu-peşi sıra goller atmaya başladı. Brezilya’ya 3, Polonya’ya 2 ve finalde Almanya’ya 1 gol atıp turnuvanın gol kralı oldu. Rossi’nin en önemli özelliği, Tardelli ya da Conti, topla kanatlardan inerken onlarla eş zamanlı-göbekten altı pasa girmesi ve kesilen topa öldürücü dokunuşunu yapmasıydı. Beyaz tenli, solgun ve her an yorgunluktan düşecek biri gibiydi. Ama yarı sahadan ceza alanına doğru gittikçe süratlenen deparlar atıyordu. Futbolun erkek dünyası için en ağır suçlama olan eşcinselliği bertaraf edecek kadar sevildi Rossi. Attığı her gol için evine bin şişe şarap yollayan bir İtalyanın fotoğrafını görmüştüm. Haber, doğru,eksik ya da abartılı mıydı bilmiyorum, ama adam çok mutluydu.

İtalyanlar sekiz yıl sonra bir başka sürpriz golcü çıkarttılar. Ev sahibi olarak başladıkları turnuvada yarı finalde kaybettikleri maçı saymazsak daima kazandılar, ama hepsi zor tamamlanmış oyunlardı. İtalyanlar kendi evlerinde şampiyon olmak istiyorlardı. Yoğun bir seyirci baskısı altında bunalan, gol için giderken gol yiyeceğini düşünerek kabuslar gören İtalyanların kurtarıcısı, yedek kulübesinden çıkan ufak-tefek, güneyli bir forvet oyuncusu oldu. Schillaci, Juventus’ta oynuyordu-sezonu hiç fena olmayan bir gol ortalamasıyla kapatmıştı ama ilk onbir için düşünülmese de olacak bir golcüydü. Evet, ikinci yarılarda Vialli'’in yanında oynayan Carnavale yorulduğunda yerine girebilirdi. İtalyanlar, milli takımda defansta oyuncu çokluğundan- hücumda forvet azlığında yakınırlar. Schillaci, muhtemelen bu azlıktan dolayı takımdaydı. Avusturya ile yapılan açılış maçında son on beş dakikada oyuna girdiğinde İtalya gerçekten çaresizdi-tıkanmıştı; Schillaci, üç dakika içinde golü buldu. “Şahne Yedek” maçı getirmişti. Amerika maçında yine ikinci yarıda girdi oyuna, gol bulamadı ama onunla birlikte maçın rengi, İtalya’nın hücum gücü değişmişti. En azından seyirci buna inanmıştı. Çekoslavakya maçında ilk onbirde sahaya çıktı ve daha 10.dakikada golünü attı. İtalya, gruptaki son maçını daha rahat bir skorla 2-0’la almıştı. Schillaci, seyirciyi fethetmişti artık-bir mucize adamdı. Topa doğru koşarken garip bir uğultu yükseliyordu. Top ayağına değdiğinde, ceza sahasına girdiğinde stada bir neşe geliyordu. Bu adamda bir büyü vardı, seyirci onu “büyütmek” istiyordu, görmüştü! İkinci turda İtalya, Uruguay’ı aynı skorla geçerken ilk gol yine ondan geldi. Çeyrek final vizesi aldıkları İrlanda ve normal süresi 1-1 biten, penaltılarla kaybettikleri Arjantin maçlarının gollerini de o attı. Üçüncülük maçında kazanılan bir penaltıyı gol kralı olabilmesi için Schillaci’ye attırdılar. Sanırım, bütün İtalya kadar bir futbol meselinin “mutlu son”la bitmesini isteyen her futbolseverin yüreği kabarmıştı, o penaltı atılırken. Schillaci, İtalya 90’nın gol kralı olarak tamamladı turnuvayı. Öncesi ve sonrasında bu denli “skor” yapamadığı kariyer tabelasında “bingo”yu bulmuştu. Bir kaç yıl İtalya’nın en sevilen adamlarında oldu ama ne o tempoyu ne de o büyülü gol vuruşlarını tekrarlayabildi. Dünya Kupasının kendiyle varettiği çocuklarından biri olarak doğdu ve öldü. Rossi kadar iyi golcü değildi velakin şanslıydı. Attığı bir golü anlatırken “Allahın kendini oraya ittiğini” söylemişti; kim bilir, futbol mucizeleri sever.

Ama hakkını yemeyelim, ondan çok daha şanslıları vardı. Bir ara İstanbulspor’da oynayan Rus Salenko, Amerika 94’te Kamerun’a bir maçta 5 gol atarak, turnuva sonunda Krallığı Stoichkov ile paylaşıyordu. Kamerunlular, kalecileri Bell’e güveniyorlardı, 42 yaşındaki Milla’ya forma giydirmişlerdi, 4 yıl önceki “mucize takım”dan fazlasını hayal ediyorlardı v.s... Hiçbiri olmadı. Aslolan, yakın zamanların en kolay lokma takımlarından biri olup Salenko’ya haketmediği bir taç sunmalarıydı. Salenko, futbol sahnesinde hiç yer alamadan çabucak silindi ve doğal olarak, Bulgar Stoichkov, Salenko’dan fazlasını haketti; Borimirov Lechkov, Balakov ve Kostadinov’dan oluşan uyumlu orta sahanın önünde oynuyordu. Barcelona’dan alıştığı gibi, kenara-çizgiye kayıyor-topla buluştuğunda kaleye doğru çaprazdan giriyordu. Çizgiden çevirdiği-kestiği her top-biri dokunsa gol olacak türünden “ölümcül”dü. Stoichkov, şanslı ya da iyi golcü değildi, tek kelimeyle “pis” bir golcüydü. Kavga eden, arsızca daima fazlasını isteyen, her türlü kural dışı hareketi yapabilen biriydi. Futbolu sevdiğini hiç hissettirmedi, ama herkesten daha iyi oyuncu olduğuna inanıyordu-kazanmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Rakip takımın husumetini kolaylıkla çekiyordu: “pislik, terbiyesiz, anormal”. Birinin ayağına çift dalarken ya da rakibe tükürürken görmek mümkündü onu. Düşürüldüğünde, ayağa kalkarken “nerede kart” diye doğrudan hakeme yönelirdi. Gerçekten düşürüldüğü birkaç an hatırlıyorum, o kadar. Düşmesi gerektiği için düşerdi genellikle. Dünya Kupası’ndaki her maça Real Madrid’le derby oynuyormuş gibi çıktığını yazmışlardı. İntikam peşinde bir avantür film kahramanı kadar hoşgörüsüz, acımasız ve gaddar tamamladı maçlarını. Yarı finalde 2-1 yenildikleri İtalya maçından sonra, Dünya Kupası öncesinde eledikleri Fransızları işin içine katarak şöyle demişti: “Tanrı Bulgar, hakem Fransızdı”. Bulgarlar üçüncülük maçında İsveç’e 4-0 yenildiler. Huzursuz, öfkeli ama gerçekten golcü olan Stoichkov ise bu turnuvadan sonra dünya vitrininden çekildi. Barcelona için yaşlanmıştı; bir başka deyişle, tribünler için oynayan, kavga eden, sertleşen ve gol atan “kötü adam” için yolun sonu gelmişti.

Bir başka kötüden, pis ve büyük bir golcüden daha bahsedeceğim. 98’in gol kralı olan -dünya kupalarının kritik rakamı, 6 gole ulaşan- Hırvat Suker’den... İlk çıkışına bakılırsa, Stoichkov’un Katalanları coşturan oyunu nedeniyle İspanya’ya alternatif olarak getirildi diye düşünüyorum. Yugoslav Ekolü’nün tekniği yüksek, narsist ve gamsız karakter özelliklerini taşıyordu. Takıma uyum sağlayamama gibi bir sorunu olmadı, sıcakkanlıydı; gol attıkça –Barcelona ile didiştikçe sevileceğini biliyordu. Seyirciye-futbolun kendisine “sizin aynanız olmayacağım”ı diyebilecek bir futbolcu değildi Suker. Hırçındı, ama hırçın olması gerektiğini bilen bir hırçınlığı vardı. Madrit’te vitrinde kalmanın zorluğunu anlayacak kadar zekiydi, canı istediği zaman oynayan Yugoslav ekolünün dışında kalmayı denedi çokça. 98’de, Çeyrek Finalde, yine şu tatsız futbollarıyla Almanlar mı finale gidiyor derken, dört yıl önce Bulgarların yaptığını bu kez Hırvatlar yapmış; 35 yaş sınırında dolaşan Mattheaus, Klinssmann, Köhler, Reuter ve Köpke gibi oyunculardan kurulu Almanya’yı 3-0 mağlup etmişlerdi. Kimse Hırvatların bu kadar yükseleceğini Almanları yenip yarı finale çıkacağını-üçüncü olabileceklerini düşünmemişti. Suker, Stoichkov kadar kine tutkun ve hudutsuz değildi; yaramaz bir oğlan çocuğunun izleri vardı yüzünde. Ne zaman ne yapacağı belli olmayan ve eski zamanların “kalsın oyunda tek bir hareketi yeter” denilen türden kontenjan oyuncusuydu. Daha doğrusu Suker, turnuvanın başında bitti gözüyle bakılan golcülerden biriydi. Futbol sahasına bazen bakir bir iyilik iner, birine dokunur geçer; o sayede olmalı, Suker, Hırvatların gecelerini uzatan gol vuruşlarını yaptı. Bir rüya istiyorlardı, onu verdi. Yukarıda söyledik, Suker, pis golcülerdendi, Real Madrid’in uç adamı olacak kadar iyiydi. Yaşlanmış, jübilenin arifesindeki Suker ise kazanacaklarını hissedercesine sükunetli oynadı, yorulduğunu gizlemeyecek kadar çok futbol oynamıştı, özgüvenliydi. Maçı koparacaklarını anladığı anlarda çıktı sahneye. Yarattığı milliyetçi hezeyanlar ayrı mesele; Suker, Dünya Kupasının en son başarı öyküsüydü. Vefa ya da adalet ne derseniz deyin Krallığı hak etmişti. “Takım” olan Fransa’nın sıkı golcüleri ya da Ronaldo, Rivaldo, Batistuta, Del Piero gibi yıldızlar bunu başarsaydı kimse şaşırmazdı ama dedik ya futbolun adaleti, azlıklardan-yoksunluklardan beslenmeye bayılır. Bu oyunu cazip kılan da bu değil mi?

[Yazı, 2002 yılında İletişim Yayınları'ndan çıkan Dünya Kupası Kitabı için yazılmıştı]

Cuma, Haziran 10, 2016

Al Da At Dercesine


İki pas yapamayan orta saha, bilmem kaç maçtır gol yemeyen kaleci, rakip sahaya ses hızında geçen Konkord Ziya, Dinamoçükreş’le maça çıkan Cumhur Abi, Dünya Kupası finalini Kars kaşarı yiyerek izleyen aklı havada rockçı…

Duvar pasıyla, “pardon”uyla halı saha futbolu,rakibin golcüsünü kaçıran çılgın taraftar, kaleci kazağını düzeltiyordu diye golü iptal eden hakem,antrenörlük yapan Borges, Mahmure’yi başkasına kaptıran kulüp başkanı…

Futbolu halkın afyonu olarak görmeyenlerin, endüstriyel futbola karşı çıkanların, ufak ufak takılanların, sıradan insanların ve figüranların anlatıldığı öyküler. Al da At Dercesine, edebiyatçı gözüyle futbol. Neşeli, oyunbaz ve âşık.


Alper Atalan | İlyas Barut | Murat Başekim | Emre Bayın | Can Belge | Bülent Çallı | Mustafa Çiftci | Necdet Dümelli | Serhan Ergin | Mahir Ünsal Eriş | Ayla Duru Karadağ | Giray Kemer | Ercan Kesal | Işıl Kocaoğlan | Kıvanç Koçak | Yekta Kopan | Hakan Kulaçoğlu | Akif Kurtuluş | Bağış Erten

Çarşamba, Haziran 08, 2016

Bir Taraftar Hikâyesi



Ben yazdım, Berat (Pekmezci) çizdi, Uğur (Erbaş) animasyonunu, Onur (Özmen) müziğini, Ahmet Mümtaz Taylan seslendirmesini yaptı. Socrates dergisi için Tivibu'ya hazırladık.

Nedir bu derseniz, taraftarlar hikayelerini anlattı, birinci seçileni senaryolaştırdık.

Pazartesi, Şubat 22, 2016

Payidar




"Adım Payidar Cengiz, bir futbol kulübünde sözleşmeli idari personel olarak çalışıyorum."

Ben yazdım, Berat çizdi... Fitbol'un yeni sayısında başlıyoruz...

Cuma, Temmuz 18, 2014

Tiki-Taka Biter mi Issız Acun Kalır mı?


Dünya Kupası hakkında yazmadım, aslında yıllar var ki futbola dair bir şey yazmıyorum. Daha da ileri gideyim, çevremdekilerle futbol hakkında da pek konuşmuyorum. Bu süreç galiba önce iş yoğunluğundan oldu, bir kaç iş  yaptığım için futbol muhabbetine vakit ayıramaz oldum. Sonra futbolun bütün hayatımı etkilemesinden rahatsız olduğumu fark ettim. Beşiktaş'ın maçını beklemek, streslenmek, yenilince üzülmek, aklı başında adamın çok vaktini alıyor dedim ve kendimi terapi etmeye başladım. Yılların alışkanlığı kolay değişmiyor ama ufak ufak ilgimi azaltmaya başladım.

Sonra oğlum Tuna, bir futbol delisi oldu, futbola dair her şeye yoğun ilgi gösterir, her gördüğü maçı izler oldu. Dünya Kupası yaklaşınca sürekli bunu konuşmaya başladı. Geç saatlerdeki maçlar için salonda uyumaya başladı vs Mutlaka izlerdim ama Tuna'nın  iştahıyla çok az maç kaçırdım...

Bu turnuvayı beğendim. Orta sahanın bu kadar hızlı geçildiği çok az turnuva hatırlıyorum, çok gol pozisyonu vardı. İster istemez kaleciler çok öne çıktılar. Çok kurtaran kaleci vardı ama Neuer gibisi yoktu. Aksiyon oyuncusu, özgüven gösterisiydi, ayağıyla bu kadar güzel pas atan, diskçiler gibi topu eliyle uçuran istisna kalecilerden...

Latin futbolu denilen şeyin berhava olduğuna, geçmişte kaldığına kanaat getirdim. Arjantin, Batı Almanya ile İtalya arası kırma bir futbol oynuyordu. Messi olmasa niye seyredeyim ben bu takımı dedirtiyordu. Öyle bir taktikle oynadılar ki sanırım asla ve kat'a kontraatak yiyemezlerdi. Yeseler utanacak, oturup ağlayacaklardı sanki...Kosta Rika dışında Latinlerin anca esintisi vardı...

Almanlara "panzerler" derler, birisi oturup faulleri saysın, en temiz topu onlar oynadılar. Bana yıllar öncesinin Hollanda'sını hatırlattılar. Hayatımda ilk kez Almanları tuttum, buna ben bile şaşırdım. Yılların husumetiyle bakardım onlara. Finalde Arjantin'de o kadar çok Brehme ve Matthaus vardı ki...Schweinsteiger'in dayak yemesine kıkır kıkır güldüm...

Hollanda demişken, Hollanda, eski Almanya gibi oynuyor uzun zamandır. Van Gaal bana daima Alman gelmiştir zaten...United için üzülüyorum, seçilebilecek en yanlış adamı seçtiler. 

Bu turnuva, bana öyle geliyor ki en çok ön liberoların tahtını salladı.. Almanya iki stoper dışında neredeyse tamamı orta saha oyuncusu olan bir takımdan oluşuyordu, çok gariptiler. Orta saha bu hızla geçilecekse ön liberolar stoperlere devşirelecekler...Kaleciler, üçüncü stoper gibi maça dahil olacaklar. 3-5-2'yi hatırlatıyor ama başka bir şey oynandı...Liglere nasıl yansıyacak, bence ön liberoları değiştirecek öncelikle...Daha büyük bir değişiklik beklemiyorum.

Tiki-taka biter mi? Sanmıyorum, Almanya'da 7 tane Bayern oyuncusu vardı. Çok açık değil mi? Biçim değiştirmiş bir tiki taka, gençleşmiş, Almanlaşmış, açılıp saçılmış bir tiki-taka belki de...

Soruyla bitiriyorum, Mesut gibi bir oyuncu, Brehme'li Almanya'da oynayabilir miydi? Bence hayır, net söylüyorum, çocuğu döverlerdi...Bir top hediye edip, en yakın durakta otobüsten indirirlerdi, eve bile bırakmazlardı...

Pazartesi, Eylül 23, 2013

Zamanın Ruhu ve Olimpiyat'a İnenler


Zamanın ruhu diye bir şey varsa, dün akşam Olimpiyat stadında yaşananlar aynen bunu yansıtıyordu. Maç bitiyor, sahada öyle adam akıllı bir gerilim yok. Galatasaraylı bir oyuncu kırmızı kartla ihraç edilmiş, oyun bitimine bir kaç dakika var, rakip takım aleyhine serbest vuruş kullanılacak. Sahaya seyirci giriyor, öyle bir kaç kişi değil, önce onlarca, sonra yüzlerce...Daha da sonra bir iki bin kişi...Anlaşılır gibi değil...Sporcular soyunma odalarına giriyor, polisle taraftar arasında arbede çıkıyor ve maç tatil ediliyor.

Hatırlayanlar olacaktır, Beşiktaş 2004 yılında Samsun'la oynamış, beş oyuncusu kırmızı kart cezası yiyerek maç tatil edilmişti. O maçta bile sahaya giren olmamıştı. Ne oldu da bu kadar insan sahaya girdi?

Maçtan sonra yazılanlara baktım, Gezi hesaplaşmasının bir başka merhalesini okudum diyelim. Anlaşıldığı kadarıyla AKP'liler, çıkan arbedenin sorumluluğunu Gezi olaylarında aktif rol alan Beşiktaş'ın ünlü taraftar grubu Çarşı'ya ihale etmişlerdi. Oysa, sahaya inenlerin geldiği tarafa ve yayılıma bakılırsa Çarşı, o tarafta olmadığı için sahaya inenler arasında değildi. Yine sosyal medyada yazılanlara göre AKP Gençlik örgütleri tarafından kurulan 1453 isimli bir taraftar grubu ile yine Beşiktaşlı olan başka gruplar arasında maç sırasında kavga çıkmış, sonra da onlar sahaya inmişlerdi. Buna göre AKP, bir komplo düzenlemiş ve Çarşı nedeniyle Beşiktaş'ı cezalandırmıştı.

Beşiktaş ceza alacak, nerden bakarsanız bakın, bir beş altı maç seyircisiz oynayacak, para cezası alacak vs Aklı başında bir taraftar, sahaya inmez, inerse takımının ceza alacağını, bu ceza nedeniyle takımını seyredemeyeceğini bilir. Galatasaraylı oyuncular tahrik etmiş, kızmış vs bunlar da bahane değil... Taraftar profilinin düşüklüğü ortada, e yaptılar, daha önce de buna yakın şeyler olmuştu denebilir...Yukarıda Samsun maçından bahsetmiştim, bu kadar olmamıştı, o devir başka devir, geçti gitti o günler mi diyeceğiz...

Doğrusu akşam olanları anlamadım önce...Anlamlandıramadım. Sonradan kafama dank etti... Zamanın ruhu diye bir şeye inanırım. Huzursuzluk, otoriteye isyan, garip bir cesaret, meydan okuma, ergen öfkesi...Ne dersek diyelim... Girdiler işte sahaya...Mantık arayacaksak önce o iklime bakmalıyız. Çarşı yapmış, Kasımpaşa Stadından oynanmasın diye numara çevrilmiş, komplo kurulmuş, Ceza kesilmiş vs Bunlar olabilir de olmayabilir de...

Şu iklimde birisi çıkıp olanı biteni de ifşa etse kimse inanmayacak durumda...Bu da o iklimin sonucu...

Salı, Şubat 07, 2012

Minik Takım



Oğluma ve bütün çocuklara sürekli ödev veren Türk öğretmenlerine tavsiye ederim

Cumartesi, Şubat 19, 2011

Kulüplerle ilgili adlandırmaların çoğu romantik iddialar

“Ankaragücü, bir müessese takımı. Gençler de, Galatasaray Liselilerin buraya gelip bir okul takımı kurmalarıyla gelişen bir takım. Özellikle 1960′lı yıllardan sonra Gençlerbirliği bir tür elegant’lık, bir beyefendilik üzerinden kendisini inşa ediyor. Ankaragücü ise daha ziyade halk takımı olarak kendini tanımlıyor. Ama tabi bu tip yakıştırmalar ve nitelemeler, kulüp çerçevesinde çok gelişmeyebilir. Şöyle gelişebilir: kulübe nasıl üye olduğunuz, aslında kulübün rengini de belirler. Gençlerbirliği’ne ve Ankaragücü’ne nasıl üye olunuyor? Bu bile bir taraftar profili çıkarmaya yetebilir. Onun dışında takımı tutan taraftar da tribünde başka bir şey geliştiriyor. Bunu yaparken, kendisini kimliklendirirkende, bir öteki kuruyor. Ankaragüçlüler de, Gençler’de olmayan şeylere sahip olduklarını iddia ediyorlar. Gençler de, Ankaragücü’nde olmadığını iddia ettikleri şeyleri sahipleniyorlar. Daha centilmen olduklarını söylüyorlar. Diğerleri ise daha kavgacı ve iştahlı olduklarını söylüyorlar. Öte yandan kulüplerle ilgili adlandırmaların çoğu da aslında romantik iddialar. Futbol çok değişti. Kulüpler de çok değişti.”

link

Salı, Aralık 22, 2009

Kâğıt Üstünde Maç Kazanmak!


Futbol dünyası için Temmuz-Ağustos ayları transferler, hazırlık maçları ve Avrupa kupalarındaki ön eleme maçlarıyla geçer. Taraftarlar endişe, özlem ve beklenti dolu günler yaşarlar. Bu özel dönemi bahane ederek çizgi romandaki futboldan söz edeceğiz. Doğrusu, çizgi roman edebiyat ve sinemaya öykündüğü için sporla , özel olarak futbol ile çok ilgilenmiş değildir. Çizgi romanın bir Amerikan sanatı olarak yaygınlık göstermesi, futbolun yeni dünyada çok da ilgi görmemesiyle bir arada düşünülürse, sınırlı örneklerin gerekçesi kolay anlaşılabilir.

Türkiye’de yayınlanan futbol temalı çizgi romanlar çoğunlukla Batı Avrupa kökenlidir. Yerli çizgi romancılar ise konuya değinmekle birlikte yoğunlaşmaya pek yanaşmamışlardır.

Futbolun anlatıldığı hemen her yerli çizgi romanın eleştirel olduğu söylenebilir; taraftar kültürü, kulüp yöneticileri ve alana hakim olan sosyal ilişkiler hicvedilir. Yayınlanan yabancı çizgi romanlar ise serüven trükleri ve aksiyon içeren oyunun kendisini anlatmayı tercih etmişlerdir. Altmışlı yıllarda Zıp Zıp dergisinde yayımlanan As Futbolcu, yetmişli yıllarda Doğan Kardeş’te çıkan Sihirli Ayakkabı (Billy Dane Bingley) ve seksenlerde Milliyet Çocuk dergisindeki Şimşek Santrafor Eric (Kai) Castel farklı kuşakları etkilemiş, futbol ile çizgi romanı sevmiş çocukların hafızasında yer etmiştir [yazardan itiraf: Billy Dane için sadece yerli çizgi romanlardan bahsetme ilkemi bir defalık bozdum].

Yerli çizerlerimizden futbolu konu edinen ilk çizgi romancı Bedri Koraman. Cici Can dizisinin bir bölümünde (1958) İstanbul kulüplerinden Fenersaray, Galatabahçe, Paragümrük Pele’yi alabilmek için yarışıyorlar. Cici Can’ın yüzüne boya sürülerek Pele olduğu iddia ediliyor vs… Oğuz Aral, aynı dönemde Lamba Bahçe-Galata Kulübe maçında kahramanı Şerafettin Haktanır’ı Galata’nın kalesine geçirerek şike yaptırıyor (1959). Yetmişli yıllarda çizdiği bir başka Utanmaz Adam hikayesinde Beleşino adıyla kahramanına İspanya’da forma giydirecek, görünmez olan Korna’nın yardımıyla rakip takımlara epey gol atacaktır. Bülent Arabacıoğlu’nun “en” kahramanı Rıdvan, giyeni bir futbol virtüözüne dönüştüren sihirli bir külotla ilginç bir futbol serüveni yaşayacak, doksanlı yılların başındaki Şeytan Rıdvan’lı, Oğuz’lu Fenerbahçe’de futbol oynayacaktır. Turhan Selçuk ise Abdülcanbaz’da, Osmanlının son döneminde, İşgal kuvvetlerinin futbol takımıyla oynanan maçın hikayesini anlatır. Abdülcanbaz ile Gözlüklü Sami rakip takımlardadır. Abdülcanbaz, bu ilk “ulusal(cı)” takımın golcüsü olarak rövaşata yapacaktır işgalcilere, işbirlikçilere!… Altan Erbulak’ın Yuki’sinin yaşadığı futbol serüvenlerini istisna sayarsak hemen tüm futbol çizgi romanları büyükler için hazırlanmıştır. Türkçe’deki yabancı örneklerle birlikte düşünülürse, “Türkiye’de yerli çizgi roman, çocuklar için üretilmemiştir” mantığı burada da tekrarlamış. [Tam Macera için yazılmış bol resimli yazılardan biri daha, 2007'den]

Perşembe, Ağustos 13, 2009

Gönül Kimi Severse Güzel Odur!

Nasıl taraftar olunur sorusunun cevabı açık değildir. Gönül kimi severse güzel odur derler ya, nasıl sevdiğimizi o anı yaşarken çözemeyiz, derinlerden gelir cevabı; çoğunlukla akıl baliğ olduktan sonra yapılan bir tercih değildir bu. Beşiktaşlı olmamın gerisinde, Yetmişli yıllarda takımın sürekli yenilmesi, alay konusu olması ve yaşadığı maddi krizi aşabilmesi için para toplanması yatıyor. Çocuk yaşta “arabacı” olarak gırgıra alınmam, tam olarak anlamadığım müstehzi ifadelere muhatap olmam sanıyorum bu tercihimi güçlendirerek inada bindirdi. Kenar mahallelerde yoksunluklar içinde büyümem, hep çalışmak zorunda kalmam sanırım solculuğumu da bulaştırdı Beşiktaş’a. Proleter takımı olarak tanımlanması nasıl da cuk oturmuştu gönlümden geçene. Ne saray oğlanı ne de burjuva çocuğuydu benim takımım. “Sabırlı, özverili, yenilmekten kendine pay çıkaran” bir taraftarlıktı benimkisi.

Büyüdüğüm zaman anladım ki takımlarla ilgili bu sosyolojik iddialar çok da doğru değildi. Birileri işi saray arabalarına / asalete diğeri dolmuşçulara / halka getiriyordu. Bir sürü “Ülkücü” ve “Devrimci” tanıdım Beşiktaşlı olan. Herkes kendi durduğu yerden taraftarlığını tanımlıyordu. Ama solcular arasında ortak bir şey keşfetmiştim; bir düşman! Bu düşmana duyulan husumet pek tartışılmadan kabul görüyordu. Zengin, başarılı, tahammülsüz, şöhretli Fenerbahçe sağla özdeşletirilmişti.12 Eylül’de buna Kenan Evren kararıyla 1.Lige çıkarılan Ankaragücü eklendi. İkinci ligdeyken gerçekten büyük başarıyla kupa şampiyonu olan takım, haksız bir kararla birinci lige çıkartılmıştı. Paşa’nın Fenerbahçeli oluşu bunu pekiştirmiyor değildi. Ne de olsa Ankaragücü formasının rengi sarı-lacivertti. Halen, oynadığı futbolla ilişkilendirilerek değerlendirilmez Ankaragücü takımı. Futbolsever Sol entelijensiyanın Fenerbahçe ve Ankaragücü düşmanlığını rasyonelleştirme çabalarını ve bu husumetin yıllardır sürdürülüyor olmasını anlayamam. Bir insanın hem solcu hem de Fenerbahçeli olması, onun solculuğundan şüphe duyulmasına neden oluyorsa bunun adı saçmalıktır. Bir takımın taraftarı olmanın nedenleri tek biçimli değildir ki! Bir futbolcuyu, bir kaleciyi ya da bir maçı severek o takıma kapılabilirsiniz. Ya da öyle garip bir seyircisi vardır ki “darmadağın olursunuz”. Maça birlikte gidilen bir “abi”yi ya da “baba”yı hiç saymıyorum. Maç sonrası ağlayan bir oyuncu, “para herşey değildir” diyen bir kaleci, son dakikada atılmış bir golün neşesi, titreyerek oynayan genç bir oyuncu, büyük bir yenilgi, karizmatik bir hoca, deli dolu bir stoper, yorulmak bilmez bir “hamal”, haksız bir hakem kararı gönül kubbenizi titretebilir. Ve tüm bunların hiçbirinin rasyonel yanı yoktur. Ankaragücü seyircisini hiç sevmemiş, Fenerbahçe’den nefret etmiş ve arada az buçuk da top “depmiş” bir gençlik yaşadım. Beşiktaşlı olmayı solculukla özdeşleştirdim. İlkgençlik çağlarımın inatçı bir inancıyla vehme kapıldığımı da çok geç farkettim.

Sol futbol entelijensiya kaç zamandır dört büyükleri –daha çok İstanbul’u- kastederek “futbol oligarşisi terimini kullanır oldu. Oligarşi, kendi kurallarını kendi koyan bir avuç kişinin hakimiyetine dayalı yönetim biçimi olarak geçer terminolojide. Futbol muhabbetlerinin diliyle söylersek saha dışı/masa başı kararlarından hakemlerin eyyamcılığına kadar her şeyin bu azınlığın istediği biçimde geliştiğini mimler. Ve bu anlamda doğru bir tespittir, futbol adına sahaya bakılabiliyorsa eğer “kirlenmenin” baş sorumlusu onlardır; zengine, kayırılana, doymazlığa bir öfke duyuluyorsa en önce onlara gıcık olunmalıdır. Bu tespiti yapabilmek taraftarlık ile futbol seyirciliği arasında bir mesafe koyabilmeyi getirir: bu takımlardan herhangi birinin taraftarına, olumsuz özelliklerine rağmen “onu” sevmeyi, kendisine ve takımına eleştirel bakabilmeyi “öğretir” ya da ondan kopmayı kolaylaştırır, çünkü oligarşilere karşı olmak solculuğun insiyakıdır. Hep söylenir ama taraftarlıktan futbol seyirciliğine “kadrolu” geçmek ise –takım tutmamak anlamında- çok mümkün değildir. Bu tür iddialar olabilir, tipik “akademisyen” tavrıdır ki iyi niyetle istisnadır diyelim. Şu da belirtilmeli bir takımın taraftarı olmak zamanla ve kaçınılmaz olarak futbol seyirciliğini getirir. Onbirateş-Gölbaşı veya Antep-Adana maçından da keyif almayı sağlar. 6 Numaranın adını öğrenirsiniz, solak liberonun kontrollü oyunundan hoşlanırsınız. Hakemin oyunu kesmesine kızıp kaçan gollere verilen emek adına hayıflanırsınız. Bunlar kaçınılmazdır.

“Futbol hayat gibidir”, kapitalizmin avucundadır, eşitsizliklerden ve kirlenmeden bağımsız kalabilmiş bir alan değildir. Bu sebeple oligarşi tanımlamasına mesafeli durulması gerekiyor. Çünkü “taraftar” bir biçimde kullanılmaktadır ki, dramatize biçimi ve romantik söylemi itibarıyla duygusal bir ağırlığı vardır. İyi-kötü, azınlık-çoğunluk, zengin-fakir, haklı-haksız gibi bir ayrıma dönüştüğü için Beşiktaş’ın proleter takımı, Ankaragücü’nün faşist sayılması veya solcu olanın Fenerbahçeli olamayacağı gibi bir mantığa sahiptir. Solculukla ilişkisi yalnızca öznel olarak kurulabilir. Dost ahbap atışmasına mevzu edilecek küçük bir çekişme olabilir ancak. Temelindeki karşıtlık, “haklıdan, mazlumdan, iyiden, fakirden ya da halktan” yana taraftarlık futbolun doğası gereği olağandır. Hatta “Anadolu takımları” deyişiyle paraleldir. Şehir ve bölgecilik şovenizmi yapılması, milliyetçi hezeyanlarla sarmalanması oligarşi vurgusunun benzer bir “gıcık olma” paydasından çıktığı gerçeğini değiştirmez.

Bir de şöyle düşünelim: memleketin üç büyükler etrafında dönen garip bir futbol dünyası var. Bütün bir yıl boyunca üç büyüklerle oynanacak maçları bekleyen futbolcular, hocalar, Fenerli Cimbomlu maçları konuşan taraftarlar var. Hiç abarttığımı sanmıyorum bir koca “lig” var... Çoğu kulüp yöneticisi ve hocası üç büyüklerin kongre üyesi. İstanbul’a satılan oyuncuların gururu tribünlerde... İstanbul’a dönmek isteyen “ıskartalar” ile üç büyüklerde oynamak isteyen genç oyuncuların maç sonrası konuşmalarına dikkat ediyor muyuz? Özürler, hassas vurgular...

Oligarşi dışındaki takımlara, özellikle şehir şovenizminden uzak kulüp takımlarına duyulan sempatiyi ve taraftarlığı anlarım, ama onların “sol” değerlerle tanımlanmasına katılamam. Çünkü bu takımlar aynı kirlenmenin parçasıdırlar, aynı eşitsizliği kendilerinden daha küçük takımlara karşı yeniden üretirler. Kaldı ki galibiyetlerini oligarşiye karşı kazanılmış zafer, mağlubiyetleri solun ve azınlıkta olmanın çerçevesinde anlamlandırarak kendini “kaybedenler kulübünden” saymak ne kadar doğrudur? Bu romantizmdir ve taraftarlığa “şık” oturur, ama unutulmamalıdır ki romantizmin siyasi içeriği yoktur, Marksizm söylüyor bunu.

Derler ki “en iyi maç kazanılmış maç değildir” bu taraftarlığı aşan, içinde keyif ve sevgi taşıyan dervişane bir laftır. O yüzden olacak 92’de Danimarka’nın Avrupa Şampiyonu olması değil de, 74 ve 78’de finalde kaybetmiş Hollanda hatırlanır. Futbol oynamaktan keyif alan, futbol oynayan takımları özlüyorum. Yalnızca İstanbul takımlarıyla oynarken “koşan” takımları nasıl sevebilirim ki! İnançsız, ruhsuz, işine ve kendine saygı duymayan bir takımdır bu. Galip gelen ve iyi oynayan bir takım, her zaman galip gelebilir ve iyi oynayabilir demektir. Buna inanmayan ve bunu göremeyen bir takıma nasıl kapılabilirim... Walter Benjamin, “umut bize yalnızca umutsuzlardan ötürü verilmiştir” diye yazar... Ben bekliyorum, formamı çıkartmaya hazırım...

Salı, Temmuz 11, 2006

Ankara Futbolu: Memleket Futbolunun Kenar Semti

Memleket sathında futbol, bilindiği üzere hep İstanbul üzerinden konuşulur. Eskiden beri öyle. Düşünün, ta eskiden, Ankara’ya yolu düşüp Ankara Karması’yla veya Ankara şampiyonu olan takımla maç oynayan ecnebi takım sözcülerinden alınan şu tür demeçlermiş Ankaralı futbol adamlarının en büyük keyfi: “Kafilenin hocası, Ankara Karmasını, mağlup olmasına rağmen İstanbul ayarında bir ekip olarak vasıflandırmıştır...” Ankara’nın futbol takımları da, şehrin olanca başkentliğine rağmen ve başkentliğin en `saltanatlı’ zamanlarında bile, İstanbul menşeli benzetmelerle tanımlanmışlar eski zamanlarda: Ankaragücü Ankara’nın Fenerbahçe’si, Gençlerbirliği Ankara’nın Galatasaray’ı, Hacettepe Ankara’nın Beşiktaş’ı... Ankaragücü’ne atfedilen Fenerbahçelik, seyirci fazlalığından, hırslı yöneticilerinden, icabında parayı bastırıp istediği oyuncuyu alabilmesinden, toplamda Ankara’nın en başarılı takımı olmasından... Ankaragücü’nün bu özellikleri aslında 1970’lerde zuhur edecektir. Benzerliğin yüzeysel ama kuvvetli alâmeti, sarı-lâcivertteki renkdaşlıktır. `Eski’ Ankaragücü’nün Fenerbahçe’yle bir başka benzerliği, belki iki kulübe de “Milli Mücadele” ruhu üflenmiş olmasında aranabilir. Fenerbahçe işgal kuvvetlerine karşı milli gururu okşayan zaferleriyle parladıysa, Ankaragücü de milli müdafaa sanayiinin takımıdır. Dikkat: Ankaragücü’nün doğum yeri İstanbul’dur - Ankara’ya taşınma vesilesi de Milli Mücadele’dir. Kulüp 1910’da Sultanahmet Sanat Mektebi’nden bir grup genç tarafından, muhtemelen dönemin Türkçü hülyalarından ilham alarak Turan Sanatkâran Gücü adıyla kurulmuştur. Birkaç yıl sonra Altınörs adını alır; bu adla 1919 yılındaki “İstanbul Pazar Ligi”nin kurucuları arasında yer alır. Milli Mücadele başlaması üzerine Altınörslüler Ankara’ya göçerler ve orada askeri sanayi erbabınca kurulmuş bulunan İmalat-ı Harbiye takımıyla birleşirler. Birleşmenin tarihi resmen 1926 olarak kaydediliyor. Kulüp Ankaragücü adını 1933’de almış. 1969’da büyük askeri sanayi kuruluşu Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’nun adını göbek adı olarak takınarak M.K.E. Ankaragücü olacaktır.

Gençlerbirliği’nin Galatasaraylığı ise, “liseli” ve “seçkin” (züppe mi demeli) kökeninden geliyor. Hikâye şöyle: Sene 1923, Ankara Lisesi’nin (sonraki ve şimdiki Atatürk Lisesi) başarılı okul takımından tart edilen birkaç talebe, içlerinden birinin mebus babasının teşvikiyle bir takım kuruyorlar ve Gençlerbirliği adını taktıkları bu takımla, çıkartıldıkları lise takımıyla bir intikam maçı oynuyorlar. 3-0 yeniyorlar lise takımını ve intikam barışma getiriyor. Lise takımıyla terütaze Gençlerbirliği fiilen bütünleşiyor ve bu kulüp Ankara’nın muallimleriyle talebeleri tarafından beslenip büyütülüyor. Bir rivayete göre talebeler lise takımıyla maça giderken Ankara gelinciklerinden bir demet yapıp götürmüşlerdi; kırmızı-siyah renk oradan kaldı. Gençlerbirliği, 1940’lı ve 50’li yıllarda da, Ankara’ya yüksek tahsile gelen futbola yetenekli gençlerin doğal mecrası oldu. Burada top oynayan gençlere icabında destek olarak ufak bir memuriyet de temin ediliyordu. Gençlerbirliği sadece bir spor kulübü değil, bir muhit, bir camia idi. Gençlerbirliği münevverlerin, bürokratların, “şık”ların, özcesi Yenişehir’in takımı oldu Ankara’da - mahallelerle pek alışverişi olmadı. “Gençler” seyircisi, Hacettepe’nin Çubuk şaraplarıyla maça giden, kimi zaman delikanlılık raconu filan dinlemeyip ifrata kaçan divane taraftarına da, uzun müddet Ankaragücü’nün açık tribününü dolduran İmalat-ı Harbiye işçisine de benzemedi. Beri yandan, o vakitler Gençlerbirliğililer, “Ankara’nın tek -ya da ilk- sivil takımı” kimliğini benimsediler gururla. Bütün ciddi takımların -Hacettepe kuruluncaya dek- bir devlet müessesesine, çoğu da askeriyeye bağlı olduğu bir vasatta, “en sivil” pâyesi, tahsilli ve bürokratik elitin bu has kulübüne düşüyordu.


Hacettepe’ye Beşiktaş kılığının yakıştırılması ise, bir mahalle (kenar mahalle) takımı oluşundan, kulüp sevgisi ve terbiyesine sıkı sıkıya bağlı (sıkıysa olmasın!) oyuncularından ve mütevazi koşullarından kaynaklanmış. Ülke çapında şöhret kazanan oyuncuları, sembol isimleri, nam salmış başarıları, para kaynakları hiç olmamış Hacettepe’nin (bir tek milli takıma yükselmiş Onursal Uraz var). Buna rağmen futbolun kadim zamanlarında Ankara futbolunun üç büyüklerinden biri işte. Çünkü, Hacettepe kendinden başka hiçbir camiaya benzetilecek bir “şey” değil. Hacettepe, bu üç takım arasında en az İstanbullu, en çok Ankaralı. 28 Temmuz 1945’de Hamamönü’ne çıkan Küçükkapı Sokak’ta virane bir binanın tek göz odacığında Fahri Kabadayı başkanlığında kurulup yıllarca buradan idare edilen mor-beyazlı kulüp (tam adı: Hacettepe Spor Gençlik Kulübü), Ankara’nın tek has mahalle takımı olmuş. Üç yıl içinde kademe atlayıp Ankara 1. Ligine yükselerek de iddiasını kanıtlamış. Dedik ya, Ankaragücü’nün şehrin “en baba” takımı olması sonraların işi; nitekim 1920’lerden 1950’lere uzanan dönemde Ankara futbolunun hâkimi kesinkes Gençlerbirliği. 1923/24’den 1950/51’e dek oynanan Ankara Amatör Liginde “Gençler” 13 şampiyonlukla uzak ara önde. Ankaragücü’nün sadece 2 şampiyonluğu var. Ankara futbolunun resmiyetini cisimleştiren iki askeriye takımından Harp Okulu 4, Muhafızgücü 2 şampiyonluk elde etmiş. (“Bunlardan” Karagücü filan gibi başkaları da var!) Sivil bir müessesenin (Te-cim-dal-dal: TCDDY) mavi-lâcivertli takımı, Türkiye’deki Demirspor’ların ilki ve en Demirspor’u olan Ankara Demirspor (tevellüdü 1932) 4 şampiyonluk kazanmış. Çankaya diye bir takımın da bir şampiyonluğu var. Bu Çankaya’nın, Demirspor’un teşekkülünde rolü olmuş: 1937’de Çankaya’yla Demirspor birleşiyor ve Demirspor böylece hem daha güçleniyor hem de başlangıçta kırmızı-yeşil olan renkleri o has mavi-lâciverde dönüyor. 1951’den sonra başlayan profesyonellik devrine de Ankara biraz geç intikal etmiş. Ankara Profesyonel Ligi 1955/56’dan 1958/59’a dört sezon oynanabilmiş. Hacettepe’nin 2, Ankaragücü ve Demirspor’un birer şampiyonluğu var.


Daha eskisini bilemiyoruz, ama 1950’li yılların seyircisi için anlatılan o ki, futbol kaidelerinden bihaberlermiş. Bu yüzden hakemle uğraşmazlarmış, düdüğü çalanın haklı olduğu baştan kabul edilirmiş. Herkesin maç boyu üzerine konuştuğu, sarakaya aldığı hedef tahtası, kaleciler ve “adam geçiren” müdafaa imiş. Örneğin Hacettepe kalecisi “Deli Hikmet”e maç boyu “deli, deli!” diye bağırıp, adamcağız hışımla “kim onu söyleyen” diye kalesinin arkasına yöneldiğinde suspus olarak iyice çileden çıkartırlarmış. Seyircinin maça sırf eğlenme niyetiyle gidiyor olması, o zamanki Ankara’nın küçüklüğü ve taraftarıyla, futbolcusuyla, hakemiyle, yöneticisiyle herkesin birbirini tanıması, doğal bir içiçelik yaratıyormuş. Neredeyse her futbolcunun lâkabıyla anılması bunun neticesi: Dodurgalı Hüseyin, Arnavut İlhan, Zündap Hüseyin, Arap Kadri, Kıvırcık Nihat, Paçoz Oktay, Arap İlhan, Horvat Aydın, Tık Tık Sami, Doktor Vacit, Korsan İsmet, Cici Necdet vs.. Şehrin güzide futbolcularından Kabadayı Mehmet, Orle İhsan, Karagöz Kemal, Sarı Veli, Arnavut İlhan aynı zamanda dönemin namlı kabadayıları idi ve bunların çoğu kabadayılığın tabiatı icabı Hacettepeliydi. Karagöz Kemal’in Hakem Hüsamettin Böke’yi dövüp ömürboyu boykot aldığı söyleniyor. Milli Lig öncesi dönemde Ankara futbolunun en müstesna isimlerinden biri Karagücü’nde oynayan Beton Mustafa’ymış. Mütevazı kişiliği, çalışkanlığı, arzulu ve “sağlam” futbolu nedeniyle “Beton” adını alan Mustafa Ertan, anlatılanlara bakılırsa sabah mahallenin çocuklarıyla gazozuna maç oynayıp öğleden sonra resmi maça çıkacak kadar futbol delisiymiş. 34 yaşında (1960) ordudan ayrıldıktan sonra Beşiktaş’a transfer olmuş, aynı yılın şampiyon kadrosunda yeralmış. Tabii 15 yılı aşkın oynadığı Gençlerbirliği’nin “abi”si, yani fiili teknik direktörü ve yöneticisi Hasan Polat’tan bahsetmeden olmaz. Müthiş hava hakimiyeti, gücü, sürati ve modern önliberoyu haber veren özellikleriyle temayüz eden Hasan Polat, 1930’lardan 1950’lere uzanan kesitte Ankara futbolunun en karizmatik figürü. (Sonraki dönemde de 1960’lardan 70’lere dek Türkiye futbol bürokrasisinin “kurucu babalarından” ve karizmalarından olacaktır.) Bir de sıkı futbol meraklılarının bile adını bilmediği, ama o yılları hatırlayanların “bugün oynasa trilyon eder” hükmünde birleştikleri Gençlerli Hâdi Pozam var: rakiplerini sinirden çatlatan inanılmaz top cambazlığıyla meşhur - bir de olabileceğini olamamasına yol açan hırssızlığı, gamsızlığıyla...

“Milli Lig”in oynanmaya başladığı 60’lı yıllar Ankara futbolunun altın çağı. Üç büyük şehrin tekelinde bulunan Milli Ligden Ankara’nın aldığı pay yüksek o zamanlar: Dörtte bir. 1959’da Milli Lig ilk kurulduğunda 16 takımdan dördü Ankara takımı: Ankaragücü, Hacettepe, Ankara Demirspor, Gençlerbirliği. 1959/60 sezonunda 20 takıma çıkan Lige Ankara’dan şekerhilâl de katılıyor. 1964/65 Sezonu, altın çağın doruk noktası. Saydığımız takımlara ilâveten PTT de birinci kümede, 16 takımdan 6’sı Ankaralı; üçte birden yüksek bir oran!

Ne var ki Ankara takımları, 1. Ligde hayli kalabalık bir nüfusla ikamet ettikleri 60’lı yıllarda, memleket futbolunun kenar semti olmaktan ileri gidememişler. Varabildikleri en yüksek mertebe, İstanbul’un üç büyük kulübüne, yani Türkiye’nin teşekkül etmekte olan futbol oligarşisine ara sıra kafa tutabilmek olmuş. Kaldı ki, bu şeref de Ankara’dan çok İzmir futboluna ait. 60’ların ikinci yarısından 70’lerin ilk yıllarına uzanan kesitte ligde “kafaya oynama” inadını cengâverce sürdüren Göztepe’nin oluşturduğu istikrarlı tehdidin emsalini ne Gençlerbirliği ne Ankaragücü yaratabilmişler. Üstelik Göztepe’nin, “Avrupa Avrupa duy sesimizi” histerisinin yaşanmadığı bu dönemde Fuar şehirleri Kupası’nda (şimdiki UEFA Kupası oluyor) yarı finale kadar çıkmışlığı var. Ankara ise Avrupa takımlarının olsa olsa dostluk maçı falan için uğradığı, İstanbul takımlarının efsane mertebesinde olduğu bir futbol sapası - kenar semt işte... İstanbullularla ve İzmirlilerle başedebilecek Ankaralılar diye Ankaragücü ve Gençlerbirliği’ni andık, çünkü 60’lardaki Ankaralı kalabalığının başını çekenler bu ikisi. Bu onyılda Ankara futbolunun önderi yine Gençlerbirliği. 1960/61 Sezonunda Gençlerbirliği 5., 61/62, 62/63 ve 66/67’de 6. olmuş, 1965/66 sezonunda 3. olarak Ankara futbolunun 1. Lig tarihindeki en iyi derecesini elde ettiği gibi, İstanbul oligarşisinin ilk üçteki saltanatını ilk kez kırma şerefini de kazanmış. 1963-65 dönemiyse Ankaragücü’nün parlak zamanı. Ankaragücü 1963/64’de 4., 1964/65’de 6.. PTT de, ki 60’ların futbolseverleri arasında adı “Postane”ydi, 7. sırada bitirdiği 1966/67 ve 1967/68 sezonlarında bayağı belâlı ve fiyakalı bir takımmış. Ankaralıların bir de övünecek gol kralları var bu dönemden kalan: Ankara Demirsporlu (ki ona da kısaca Demirspor denirmiş) Fikri Elma ve Ankaragücülü Ertan Adatepe. (Ertan Adatepe sonradan PTT’de de oynamış.) (1961/62 Sezonunun gol kralı Fikri Elma, 1996’nın Kasım’ında gol kısırlığından muzdarip olan Gençlerbirliği’nin Başkanı İlhan Cavcav’a başvurarak, bir ay hazırlanmasına izin verilirse her maçta gol atacağını taahhhüt edecekti! Gençlerbirliği’nin mükemmel tesislerinin kurulmasında büyük emeği olan Fikri Elma’yı 1999’un Kasım ayında kaybettik.) Altın çağın nasıl biteceği, daha o zaman belli. 60’lı yıllarda Ankara takımlarının hemen hepsi “asansör” - yani bir sene 2. Lige düşüp ertesi sene geri dönüyor, sonra yine düşüyorlar. Gün geldi, ki o “gün” 70’lerin başıydı, çıkamaz oldular, 1. Lige dönemediler. Ankaragücü ve Gençlerbirliği bile bu kaderi paylaştılar. Ankaragücü 1967/68’de düştü, ertesi yıl hemen çıktı - o esas asansörlük dönemini 70’lerin ikinci yarısında yaşayacaktı. Gençlerbirliği o parlak zamanlarının peşinden 1969/70’de bir düşüş düştü, tam 12 yıl geri gelemedi. PTT 1970/71’de düştü, ertesi yıl çıktı, 1972/73’de nihai olarak düştü. şekerhilâl/şekerspor 1962/63’de düştü, ertesi yıl çıktı, 1965/66’da yine düştü, 1971/72’de çıktı, 72/73’de nihâi olarak düştü. Ankara Demirspor asansörlük bile yapamadan 1970/71’de düşüp gitti. Hacettepe 1959/60’da 2. Lige düştü, 62/63’de yine çıktı, 1967/68’de geri gelmemek üzere düştü. 2. Lig demişken... O devri bilenler, 2. Ligde vasat bir kariyer yaptıktan sonra feci bir düşüşle düşen bir Ankara takımını hatırlıyorlar: Altındağ. Anlatılanlara bakılırsa, 2. Ligden düşmesi haftalar önce kesinleşen Altındağ’ın son deplasmana çıkacak parası bile yokmuş da, gol averajına ihtiyacı olan rakipleri otobüs tutup harçlık verip bunları ayağına getirtmiş. Yazıya başlarken dedik ya, ne kadarı efsane bilinmez, ama Ankara futbolunun mâkus talihi açısından simgesel bir efsane...


Ankara takımları 1. Ligde niye tutunamadılar? Çünkü 60’ların sonlarında artık Türkiye futbolunda piyasa ilişkilerinin ve kitle kültürünün nüfuzu artmış, futbol işletmeciliğinin çapı büyümeye başlamıştı. Gittikçe daha çok para, para için zengin yönetici, zengin yöneticiyi cezbetmek için de iyi seyirci potansiyeli ve popülerlik vaadeden bir “camia” lâzımdı. Ankara takımlarının ise çoğu kamu müesseselerinin `bağlı kuruluşları’ gibiydi. şekerspor bir iktisadi devlet teşekkülü olan şeker şirketi’nin, Ankara Demirspor Demiryolları’nın, PTT adı üstünde Posta-Telefon-Telgraf İdaresinindi. Sarı-siyahlı PTT 1953’de Telspor adıyla kurulmuş, devrisi yıl PTT adını almıştı. Yeşil-beyazlı Şekerspor 1947’de kurulduktan sonra 1958’de Hilâl Gençlik ile birleşerek Şekerhilâl adını almış, 1962’de Şekerspor adına dönmüştü. Bu müesseselerin ne futbola yatıracak fazla paraları, ne çetrefilleşen futbol kulüpçülüğüne uyarlanabilecek `hinlikte’ yönetim yapıları, ne de onları motive edecek taraftar ve camiaları vardı. Takıma ayrılacak kaynak, müessesenin başındaki yöneticinin futbola olan alâkasına bağlıydı. Ve futbol, müessese ve yönetici için bugünlerde olduğu kadar büyük bir reklam aracı değildi - zaten “reklam” da o kadar lâzım bir şey değildi. Bu takımların tek avantajları futbolcuları müesseseye işçi ya da memur olarak kaydedip ayrıca maaşa bağlamalarıydı. Müesseselerin en sırtı sağlamı M.K.E. idi. Çalışanlarının maaşından kesilen paylarla Kurum, Ankaragücü’nün ayakta kalmasının teminatı oldu. Bir rivayete göre bu bereketli kaynaktan, M.K.E. Tekaüt Sandığında görevli Hacettepe Başkanlarından Abdullah Özgörür’ün sayesinde mor-beyazlı kulübe bile “gizlice” para damlamıştı bir ara! şehrin `sivil’ takımları ise Fuat Hızal, Hafi Araç, Mustafa Deliveli, Aydın Saraçoğlu, Hasan Polat, Abdullah Özgörür, İsmet Sezgin gibi az sayıda işadamı, bürokrat ve politikacının himmetine bakıyordu. Zamanla profesyonellik dozu gittikçe artan futbol piyasasına ayak uydurabilen kalburüstü yönetici kliğinin bile büyük kısmı aynı zamanda İstanbul’un üç büyük kulübünden birisine üye olacaktı. Zaruret halinde işe yarayacak bir “Amerikan pasaportu” gibi... “Kendi” takımı bir yana, “büyükler” bir yana... Düşünün, bugün ülkenin en hin futbol idarecilerinden biri olarak bilinen, Gençlerbirliği’nin “ezeli ve ebedi” başkanı İlhan Cavcav, aynı zamanda Galatasaray Kongre üyesidir. Ankara’da göçmen sayısının bolluğu yüzünden hemşehricilik de zayıftı. Ankara takımları, ardarda kurulan Anadolu kulüplerinin (adını ilk Kurthan Fişek’in koyduğu) şehir şovenizmiyle yarattıkları cerbeze karşısında, tıpkı Halk Fırkası’nın orta halli elit-altı kesiminin DP/AP dalgası karşısındaki hali gibi, şaşkın ve öksüz kaldılar. Bir tek Ankaragücü kendini kurtarabildi. Herhalde Ankara’nın en eski futbol kulübü olması, M.K.E.’nin desteği, ve nispi başarılarının üzerine bir “taraftar kültürü” bina etmeyi başarması sayesinde yakaladığı havayla aradan sıyrıldı. 19 Mayıs Stadındaki, takım galip gelirse bedava turşu dağıtan, yenilgi halinde milletin kızdırmasına dayanamayıp turşu kavanozunu tribün balkonunda aşağı boşaltan turşucu gibi karakter oyuncularıyla popüler bir hava yaratmıştı Ankaragücü... Bugün “Gecekondu” olarak namlanan, tutkulu, “aç”, bıçkın ve mutsuz kenar mahalle taraftarlarına tekabül eden, 1950-70 döneminin “pazarcılar”ı külliyen Ankaragücü taraftarıydı. Çoğu Ankara dışından gelmişti ve Ankaralı sayılma arzularının nişanesi olarak şehrin adını taşıyan takımı tutuyorlardı. Pazarcıların Ankaragücülülüğü, eski Ankara’nın Ulus’taki esnaf muhitinde, özellikle de Hal’de hâlâ süregelen bir gelenektir.


Kalıyordu geriye müessesesiz, müstakil iki takım: Gençlerbirliği ve Hacettepe. Bu iki ‘sivil’ takımdan Gençlerbirliği’nin, 60’lı yıllarda Ankara futbolunun öncü güçü olmasına rağmen, sendelediği anda uzun süre toparlanamamak üzere düşmekten kurtulamaması ilginç. Gençlerbirliği, futbolun mahalli olmaktan çıkıp “milli” hale gelmeye başladığı bu ‘klasik-sonrası’ dönemde, galiba biraz snobluğunun kurbanı oldu. Nevzuhur Ankara’nın bütün memlekete tepeden bakan edasını tevarüs etmiş gibiydi kulüp. Düşünün, memleketin futbol işlerini idare eden kalemiyenin bellibaşlı simaları, ekseriya Gençlerbirliği kökenliydi: Orhan şeref Apak, Hasan Polat, daha sonraları Halim Çorbalı... Kulüp, 60’larda “güç ve paranın el değiştirmesine” ayak uyduramadı. Para ve taraftar olmayınca, ‘güzide camia’ kimliğinin, düşkün asılzade tesellisinden ibaret kalacağına uyanamadı galiba. Üstelik güzide camia da ‘kuru kuruya’ bir güzide camiaydı: Ne bir müesesse, ne iri işadamları, ne de şöyle iç dayanışması kuvvetli bir grup. Angaralı “mülti-zengin” Vehbi Koç güya Gençlerbirliği taraftarıydı; ama o da meşhur kişiliğiyle bedava hamiliği tercih ediyordu. Koç’un kulübe bilinen tek hayrı, Maltepe’deki Koç Talebe Yurdu’nun altında kulübe tahsis edilmiş bürocuk olmuştu. Sürekli kulübe kurtuluş çaresi arayan âkil adamlar, ki feragatli ama parasız-pulsuz memurlardan ve eski futbolculardan oluşan bu gruba Koç Yurdu’ndaki lokalin alt katına verilen isme binaen “Denizaltıcılar” deniyordu, 1960’lar boyunca nüfuzundan medet umulan CHP’li hukukçu ve politikacıların ardından, 1966’da bir devrim yaptılar, -kendilerinin de tamama yakını CHP’li olmasına rağmen- AP’nin yükselen yıldızı İsmet Sezgin’i başkanlığa getirdiler. O da can-ı gönülden uğraştıysa da çare olmadı, Gençlerbirliği 1969/70 sezonu sonunda 2. Lige düştü. 2. Lige ilk düştüğü yıl kulübe nakliyatçı işadamı Mehmet Ali Tuzcoğlu el attı - neticesiz... Malûm, düşer düşmez çıkamayınca da bir daha zor çıkılır! “Güzide camia”, Gençlerbirliği zaten tabiat icabı varmış, onun için özel bir şey yapmak gerekmezmiş gibi düşünüyordu sanki. Ankara’da Gençlerli hakikaten çoktu ama bunların vaziyeti maça bile gelmeye müsait değildi: gerçi saygın ve nüfuzluydular, ama zengin değildiler, vazife ve kariyer peşindeydiler - ayrıca bürokrasideki Gençlerliler “kulübe menfaat ve iltimas temin etmeyi”, “Gençlerbirliği terbiyesine” yakıştıramıyorlardı. Gençlerbirliği düştüğü sezon Futbol Federasyonu başkanı olan ulu Gençlerli Hasan Polat, “abi, bir şeyyapamadın mı?” diye mızıldananlara, “ben Gençlerbirliği’ni düşüren kararı gözümü kırpmadan imzalarım, gece gidip evimde ‘evlâdım öldü!’ diye ağlarım” demişti. Gençlerbirliği böyle bir “şerefli sahipsizlik” içinde yıllarca sürünecekti. Galiba şu da oldu: Yeni zamanların sillesini yiyip düştükçe, bu mağrur Ankaralının burnunu sürtmek, futbol ortamının yeni yükselen güçleri için özel bir zevk oldu. 70’lerdeki kahredici sürünme yıllarında “Denizaltıcılar” Gençlerbirliği’ni kurtaracak başkan aramaktan telef oldular. Artık “camiadan” ya da camiayla ilişkili başkan prensibini de bir yana bırakıp, “para ve güç” arıyorlardı. Nakliyat devi Tuzcuoğlu, Odalar Birliği başkanı Sezai Dıblan, “yeğen” Yahya Demirel, sonradan yolsuzluktan yargılanan bakan Tuncay Mataracı gelip geçti bu yıllarda Gençlerbirliği’nden. 70’lerin efsane ismi, tamamen sahipsiz kalmışken kulübe sahip çıkan küçük müteahhit Hasan şengel’dir: ilk kez seçkinlerden, nüfuzlulardan ya da zenginlerden olmayan biri geliyordu kulübün başkanlığına ve o Hasan şengel seçkinlerde, nüfuzlularda, zenginlerde olmayan bir fedakârlıkla, “olmayan parasını vererek”, özel hayatını mahvederek, diller dökerek kırmızı-siyah bayrağı ayakta tuttu. Gençlerbirliği’nin atlattığı en büyük badire, 1977’de mahalli kümeye düşmesiydi. Altınordu’ların, Beyoğluspor’ların, Adalet’lerin yitip gittiği kör kuyuda kaybolmak demekti bu. “Camia”, işte bu noktada kıpırdadı. Futbol Federasyonu’nda -özellikle hukuk kurulunda- etkin olan Gençlerliler (başta “Sarı Kemal” ve Rahmi Mağat), gazeteci Rafet Genç ve başka kim varsa herkesin lobi gücünü devşirerek, statüyü değiştirttirtiler: 2.lig yeniden tanzim edildi, düşme kaldırıldı, falan filan, kurtarıldı Gençlerbirliği. Bu “ölümün gözüne bakma” ânından sonra, paralı ama asıl önemlisi hırslı ve becerikli bir başkanın, İlhan Cavcav’ın da “transfer edilmesiyle” yavaş yavaş toparlanacaktı.


Diğer ‘sivil’ takıma gelince... Bu iyicene ‘sivil’ bir camiaydı; Hacettepe, nâmına düşkün bir mahalleye dayanıyordu, bir ‘muhit’ takımıydı. Ankara için, 60’lardaki altın çağında bile memleket futbolunun kenar semtiydi dedik ya, Hacettepe kenar semtin de dış mahallesiydi. Yılankavi sokakları, şarapçıları, dumancıları, kalaycıları, halkacıları, lüpçüleri, tuttuğunu koparan azılı delikanlıları ve kabadayılarıyla, başkent Ankara’nın asri, düzgün Yenişehir’ine meydan okuyan bir yeraltı-şehirdi âdeta. Gecekonduların henüz yerden bittiği zamanlarda, sonradan gecekondulara atfedilen bütün şehir-dışılıkları, bütün düzensizlikleri, bütün musibeti kişiliğinde cisimleştiren, üstelik şehir kadar yerleşik, hatta belki Yenişehir’den daha yerleşik ve otantik bir dünyaydı. 60’larda tükenmeye başlayan futbolcu-yönetici-taraftar içiçeliği Hacettepe’de dimdik ayaktaydı. Takım mahallenin milli takımı gibiydi, taraftar kitlesi mahallelinin tamamıydı. Hacettepe taraftarı Astsubay Sinan Dıraz, Harp Okulu boru takımından toparladığı müzisyen askerleri önemli maçlara getirip tribünü şenlendirirdi. (Herhalde lâf atma davasından çıkıp şehir sath-ı mailine yayılan Harbiyeli-Hacettepeli kavgasından önce olmalı bu...) Maç sloganlarının henüz “yayaya şaşaşa”dan ileri gitmediği bu dönemde “onikinci adam” vasfı en bariz olan taraftar, Hacettepe’ninkiydi. Bu “onikinci adam” vecizesinin mecazi anlamından düz anlamına dökülmesi olmayacak iş değildi. Mesela: 1962 senesinde Bursa’da yapılan baraj maçlarında Hacettepe 1. Lige çıkabilmesi için 1 puanın yeterli olmasına rağmen Demirspor’a karşı son onbeş dakikaya girilirken 2-1 mağlup durumdaydı. Birdenbire tribünde arbede çıkınca (çıkarılınca) hakem Faruk Talu maçı durdurup takımları sahanın ortasına davet etti. Maç tekrar başladıktan bir-iki dakika sonra, solbekten solaçığa çıkan Yılmaz Susak beraberlik golünü atıp Hacettepe’yi kurtardı. Takımın eski kalecilerinden Orle İhsan, yakın çevresine ve meraklılara, takati kesilen takım toparlansın diye tribünde kasten kavga çıkarttıklarını anlatacaktı. Hacettepeliler hele kendi sahalarında rakiple ilgili bir tezahürat duymayı katiyyen istemezler, gerekirse ‘müdahale’ ederlerdi. Bir küçük sataşma bile, mahallenin şerefi adına topluca kavgaya girmek için yeterli vesileydi. (Biraz da “gönül hoş sohbet ister kahve bahane” meselesi...) Kavgacılık içe de dönebiliyordu pekâlâ. 60’lı yıllarda kendi adını taşıyan yeni hastane ile mali yakınlaşma içine giren takımın ligde kötü günler geçirmesi, camiayı “Doktorlar”a karşı bilemişti. Bir maç esnasında, kapalı tribünde, 75 kilo milli boksörü Yılmaz Durgun “ulan doktorlar takımı batırdınız!” diye söylenip duruyor ve kalp mütehassısı Dr. Mehmet Tekdoğan’ın sık sık arkaya dönüp “Yılmaz sus” demesinden de tınmıyordu. Yılmaz Durgun her kötü pasta, yenen her çalımda, her bacak arasında ağzına geleni sayıp abartınca, Doktor dayanamayıp arka sıralara fırlayarak racona uymayan milli boksörü iki seksen yere sermişti. Yine racon icabı, arkasından Yılmaz’ı arabasına attığı gibi hastaneye götürecek, pansumanını bizzat yaptıktan sonra maça geri getirecekti. Fark buradaydı işte: Ankaragücü taraftarı da kavgacıydı, ‘plebyen’di ama onlar daha ‘kozmopolit’, ‘başıbozuk’ bir kitleydi; Hacettepe’ninkiler ise organik bir topluluk, bir cemaatti ve kabadayılıklarının, bıçkınlıklarının raconu vardı.


Bu kendine mahsus camia, bu Hacettepe takımı, mahallesiyle birlikte battı. İhsan Doğramacı’nın hastane projesi, başkentin huzurunu kaçıran Hacettepe’yi tedip hatta tenkil harekâtına dönüştü. Tüm mahalle istimlâk edilip meskunlar ‘dağıtıldı’. Hacettepeliler doğup büyümedikleri, asla mahalleleri gibi sevemeyecekleri yerlere saçıldılar. Tacettin Camii ile Mehmet Akif’in İstiklâl Marşını yazdığı dergâh dışındaki bütün evler yıkıldı. Kulübü Türkiye’nin Arselali yapacağını söyleyen Doğramacı’nınHacettepe Hastanesi, mahallenin enkazının üzerinde yükseldi. Hacettepe’nin son maçta Şekerspor’a karşı averajla kaybederek 2. Lige düştüğü 1968, istimlâkin yoğunlaştığı bir seneydi. Muhiti telef edilince Hacettepe’nin de can damarları tıkanmıştı. Daha beterini ilerde 80’li/90’lı yıllara gelince göreceğiz.


Futbolun zaten bütün ülkede henüz “endüstri” haline gelmediği bu dönemde, Ankara profesyonel kurumlaşmanın anaokulu seviyesindeydi. Takımları çalıştıracak “hoca” sayısı bile mahduttu. Asker kökenli Sabahattin Erman, Hüseyin Burhan, hakemlik de yapan Yoğurtçu Mehmet, milli atlet Cahit Önel, milli takım hocalığı da yapan Sabri Kiraz ve arada sırada yolu düşen birkaç yabancı hoca dışında pek fazla seçenek yoktu. Gençlerbirliği’ni uzun yıllar Hasan Polat ve Orhan şeref antrene etmişlerdi. Antrenman denilen, biri koşu biri şut-maç çalışması olmak üzere haftada iki gündü. Hiçbir takımın kendine ait tesisi yoktu. 19 Mayıs dış sahaları, Hipodrom ve çeşitli çayırlıklardan yararlanıyorlardı. Milli Ligin yurt sathına yayıldığı 60’ların ikinci yarısından önce takımların gelir kaynaklarından biri, Anadolu’dan gelen maç teklifleriydi. Samsun, Trabzon, Adana demeyip takım üç kuruş paraya dolaştırılırdı. Çoğu zaman otobüs bile olmadan altı-yedi `taksilik’ konvoyla seyahat edilirdi. Takımlara az buçuk gelir sağlayan bir başka kaynak, düzenlenen “gece”lerdi. Genellikle Büyük Sinema’da Hamiyet Yüceses, Semahat Ergökmen, Zehra Bilir, üstad Kemani Necati Tokyay ve Naci Tektel’in sahne aldığı programlara sembol olmuş futbolcular da katılıyor ve epey para toplanıyordu. 1950-70 döneminde malzeme temini bile sorunluydu. Takımların formaları kulüplere yakın kişilere, Kamspor, Floryaspor gibi firmalara diktiriliyor, ayakkabılar Ali Karaduman gibi sayılı meslek erbabına sipariş ediliyordu. Galibiyet primi ancak önemli maçlarda ödenirdi. Olağan prim uygulaması, maç sonrası takımı topluca yemeğe götürmekti. Bu müstesna kutlamalar için tercih edilen mekânlar Karadeniz Lokantası, Çiçek Lokantası, Karpiç, Anadolu Kulübü idi. Takımlar deplasmana gittiğinde ise genellikle devlet müesseselerinin tesislerinde kalırlardı. 1957’de Sümerbank’la yakınlaştığında Hacettepe de bu avantajdan yararlandı. Yoksa tanıdık vasıtasıyla bulunmuş ucuz otellere `iniliyordu’. İstanbul takımları ise Ankara’ya geldiklerinde önceleri bugün yıkılmış bulunan Belvü Palas’ta, Turist Otel’de, daha sonraları ise Stad Oteli’nde, yani en mutena yerlerde kalıyorlardı.


Bir de Avni Bulduk müessesesi vardı (daha doğrusu, Angaralıların fiili çekimiyle söylersek: varmıştı). Otelci Avni Bulduk’un Güneşspor’u, Milli Lige çıkamasa da özellikle yetiştirdiği genç futbolcularla son derece önemliydi. 70’lerde bir süre Gençlerbirliği’nde de yöneticilik yapan Avni Bulduk, genç futbolcuları tarıyor, onlarla bizzat tek tek ilgileniyor, Ankara’nın Milli Ligdeki takımlarına geçirtip “adam ettikten” sonra iyi paralara İstanbul’a satıyordu. 50’li yılların ikinci yarısından 60’ların sonlarına kadar şehrin kalburüstü bütün oyuncuları Avni Bulduk tezgâhından geçmişlerdi. 60’larda Bulduk’un `mallarını’ sergilediği en iyi vitrin PTT’ydi. 70’lerde, göreceğimiz gibi Ankara’yı tekbaşına temsil eden Ankaragücü bu işlevi devraldı. Muzaffer Sipahi, Ziya şengül, Yavuz şimşek, Yaşar Mumcu, Altın Çocuk şükrü Birant, Tuncay Temeller, Zafer Göncüler, Selçuk Yalçıntaş İstanbul’a, prensip olarak da Fenerbahçe’ye giden Ankaralı yıldızlardan en bilinenler. Demirsporlu Muzaffer Sipahi Galatasaray’ın -şaka değil sahiden- lord endamlı bir kaptanı olacaktır. PTT’li Yaşar Mumcu Fenerbahçe’ye geçerken 200 bin lira gibi bir parayla zamanının en büyük transferini yapmıştı. İstanbul’a gidenlerden Ankara’ya dönen de pek olmadı. 50’lerin başında Hacettepe’den Galatasaray’a giden Tayyar-Cici Necdet-Sedat üçlüsünün birkaç yıl sonra `mahallenin’ takımına dönmesi hoş bir istisnaydı sadece. Ankara’ya göçen İstanbullu topçu ise yok denecek kadar azdı. Bir istisna: Galatasaray Genç Takımından Ankara’ya transfer olup şekerspor ve PTT’de kalecilik yapan Metin Türel. Türel daha sonra memleketin en kıdemli futbol hocalarından oldu - 70’lerden beri takım çalıştırıyor, bu arada 1995-96 yıllarında Gençlerbirliği’nin 90’lardaki “rüya takım”ına da coach’luk etti.


Ankara takımlarının 50’li yıllarda sağlam durup 60’larda gevşemeye başlayan töresi, oyuncuların çoğunluğunun Ankaralı olmasıydı. Takım kaptanı kesinlikle Ankaralılardan seçilir, yöneticiler zor zamanlarda fedakârlık istemek için Ankaralı topçularla özel surette konuşurlardı. Ankaralı futbolcu, ancak para ve “imkânlar” çok iyi olduğunda takımını terkederdi. “Takım ruhu” ayaktaydı. şövalyelik ruhu ayaktaydı. Delikanlı ruhu ayaktaydı. Her türlü “ruh” ayaktaydı. Ankaragücü’nde oynayan Hacettepeli Nevzat Koca’nın mahallesinin takımına karşı elde edilen galibiyetin elli liralık primini koklayarak “Hacettepe kokuyor” diye kahvede kurulup oturması karşısında, mahalleli futbolculardan İmam Abdullah ile Kaptan Sami gıklarını çıkarmadan köşelerinde ağlamışlardı. Aynı Sami, hocası Sabri Kiraz’la anlaşamayarak takımdan ayrılınca, Hacettepe’ye karşı oynamamak ama Ankara’dan da kopmamak için ikinci ligdeki Petrolofisi’ne gidecekti. O vakitler milli takıma oyuncu vermenin romantik anlamı büyüktü; Ankara’nın futboldaki cakası, A milli takıma seçilen Ankaralı oyunculardı bir de: Gençlerbirliği’nden Zeynel Soyuer (“Rüzgârın Oğlu Zeynel” - 1961’de), Abdullah Çevrim (1962), Burhan Tozer (1969), şekerhilâl’den Cahit Dikici (1961), Ankaragücü’nden Coşkun Ferman (1965), Ertan Adatepe (1962), Demirspor’dan Muzaffer Sipahi (1962), Hacettepe’den Onursal Uraz (1964), PTT’den Yaşar Mumcu (1965)...


[Tanıl Bora ile birlikte Kebikeç dergisine (2000/9) yazdığımız aynı başlıklı yazıdan bir bölüm]
Related Posts with Thumbnails