Perşembe, Aralık 02, 2021

Bambaşka bi Türkiye

Orhan Pamuk, Oğuz Atay, Tanpınar veya Dostoyevski kitapları genel olarak çok satar, ilkgençliğimden bu yana biraz da bu yazarlarla ilgili şöyle bir argümanla karşılaşırım, denir ki, "İnsanlar, bu yazarları/kitapları satın alıyor ama okumuyorlar"... 

Efendim işte düşünsenize yüzbin kişi Tutunamayanlar'ı, Kara Kitap'ı, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü, Suç ve Ceza'yı sahiden ve ayrı ayrı okusa neler neler olurdu, bambaşka bir Türkiye'de yaşıyor olurduk falan filan... 

El artırayım, yüz bin değil bir milyon kişi okusa değişmezdi, o insanlar sadece o kitapları okumuş olurlardı, Türkiye yine aynı ülke olurdu, ders kitabı olsalar değişmezdi.

Bu romantik iddiayı kim(ler) yapıyor peki, tabii ki bu kitapları okuyanlar... Narsistik bir şişinmeyle kendilerini ve kitapları okurken gösterdikleri emeği abartıyorlar. İnsanlar, kendileri dışında herkesi "eksik" buldukları, bütün eğitim sistemimiz eksikliğin telafisi (öğreten olup cahilleri yetiştireceğiz fikri) üzerine kurulu olduğu için bu tür iddialar okur yazarların gururunu okşuyor, başka türlü bir hayat bilmedikleri için de aşkla benimsiyor, en azından saçma bulup eleştirmiyorlar. 

Çarşamba, Aralık 01, 2021

Ercümend bey'den Mandrake

Mandrake, ilk kez Ateş'te yayımlanmıştı, derginin önemli çizeri, sahiden değerli ressamımız Ercümend Kalmuk, kapakta Mandrake çizmiş. Önemli mi bilmiyorum, Mandrake sevdiğim için benim hoşuma gitti, bizimkilerin çizdiği ilk özgün Mandrake yorumu olmuş...
 

Ramiz

Mizahın tango mevsimiydi, Ramiz. Plajlara dadanmış fırça. Sahnesinde harcayan, bölen ve çarpan çıplaklıklar. Dudak izinden tarih bıraktı geriye, bütün hazları birden isteyen. Ağustosböceği, jartiyerli bacaklar ve hamamcı düşler. Memleketin en iri kalçasıydı Tombul Teyze. Ramiz; özlemlerin tapınağı, okunmayan espri ve elmanın tadı. Uzun ve sıcak yazlar, aslı astarı olmayan kadınlar yuvalanmıştı çizgisine. Briyantinli mizah, Şecaattin Tanyerli, Yahya Kemal ve ekmeksiz dizeler.


 

Salı, Kasım 30, 2021

Rehavet bozucu hareketlerden fütüristler

Fotoğraf bir filmden mi yoksa bir film arasından, bir dinlenme anından mı bilemiyorum. Fotoğraftaki gibi rehavet içindeki haller, bana nedense, rehavet bozucu, ajite edici insanları-hareketleri hatırlatır. Hınzırca olduğunun farkındayım.

Öztürk Serengil'in kulağının dibinde korna çalan, megafonla bağıran birilerini düşünün... Gıcık edici, ajite edici bir eylem demek istiyorum. 

Öfkelendirici, harekete geçirici, eyleme çağıran "uyanın!", "ayağa kalkın", "durmayın" türünden ajit-prop bağırmalar, söylenmeleri aklınıza getirin...

Geçen yüzyılda bu türden eylemler fütüristtik sayılıyordu, ve bu yolla, insan tekinin kırılganlığı azalıyordu, ki kırılganlık ne kadar azalırsa öfke gibi vicdan azabı gibi sahici duygular ortaya çıkabilirdi. Rahatsız edebilmek tek kelimeydi şahaneydi. 

Meseleye o gürültüye maruz kalanlar açısından bakarsak herhalde felaketti, mantık dışı bir gürültüydü. Öztürk Serengil, mutlaka çok küfür ederdi rahatını bozanlara...

Pazartesi, Kasım 29, 2021

Yaban'ın erotizmi (2)

Erotizmin bizde "yabancı" makyajıyla yaşayabildiğini ve ancak, "gavur" göründüğünde meşruiyet kazandığını yazmış, buna karşın yerli ve milli olursa, tepki çektiğini, sansürün şiddetlendiğini ima etmiştim diyelim. 

Konuştuğum bir arkadaşım, hafifçe kaşını kaldırarak, "Ay  Büyürken Uyuyamam" hatırlatması yapmıştı, edebiyattan, Necati Cumalı'nın ünlü hikaye kitabından söz etmişti. Özetle, al işte sana yerli erotizm falan filan demeye getiriyordu... 

Yanlış anlaşılmışım yerli erotizm yok demedim, erotizmimiz yerli gözükmemek için cebelleşiyor dedim.

Necati Cumalı, Ege taşrasında gezinen arzu taşkınlığını, libido patlamalarını anlatmıştı o kitapta... Ve edebiyat tarihçilerine bakarsak, o kitap, erotizm edebiyatımızın en özgün eserlerinden biriydi.

Erotizm nedir ve ne değildir, tartışmasına hiç girmeden şunun altını çizeyim, his olabilir, alınıp satılır bir şeye dönüşmüş olabilir, edebiyat olabilir ama erotizm esasen metropollerde yaşar ve dolaşımdaki varlığını okur yazarlara borçludur.

Yani köy erotizmini, taşradaki arzu patlamalarını anlatan, okuyan ve yaygınlaştıranlar metropoldeki okur yazarlar ve eğitimli insanlardır. Hatta genel olarak ne o köyü, ne de taşrayı bilenlerdir. Bildikleri köy ve taşra, filmlerden, kitaplardan filan çıkar hatta. Köy edebiyatını oryantalizmin uzantısı olarak görenler, oradan ilhamla eleştirenler, bütünüyle haksız değildir demek istiyorum. 

Demem o ki, erotizm nasıl yabancı olarak görüldüğünde ferah ferah yaşıyorsa, şehirde olmayınca da o rahatlıkta yaşıyor... Edebiyat, edeb dışını anlatırken yaban'lardan gavurlardan, kültürsüzlerden, şehirli olmayanlardan ve köylülerden faydalanıyor... Başta ilgisiz gibi görünen bir başka örnek vereyim, üfürükçü Hoca klişesi vardır, o da bütünüyle yabancı ve erotizme hizmet edici biçimde edeb dışı istiflenir. 

Orhan Kemal'den gazete haberlerine, mizah öykülerine, mahkeme kayıtlarına varıncaya kadar tekrar tekrar anlatılan üfürükçü hocaların marifetleri bilinçaltımızın alelacayip serüvenlerindendir. 

Ve din adamları da seküler dünyanın yabancılarıdır ve tıpkı köylüler gibi erotizmin aktörleri olarak kullanılırlar. 

Pazar, Kasım 28, 2021

Yaban'ın erotizmi (1)

Milliyet gazetesi, yetmişli yıllarda dergi biçiminde bir magazin ilavesi veriyor ve kapağında Bedri'nin (Koraman) erotik esprileri olan, bilenler için yazıyorum, Doug Sneyd havasında karikatürlerini kullanıyor. 

Bedri'nin güzel çizgilerini değerlendirmek istemeleri anlaşılır bir tercih...  gazetecilik algısında o çizgilerin iç gıcıklayıcı olması bekleniyor, Bedri de bunu başarıyor... 

Peki bu espriler, bu çizgiler "yerli" mi diye düşünelim. Şöyle anlatayım, yukarıdaki karikatür, Playboy'da yayımlanabilirdi, o sebeple Doug Sneyd dedim, Bedri tam o yıllarda espri ve çizgi olarak Sneyd'ten etkileniyor. Sneyd, Playboy için çalışan ünlü bir çizer...

Ne espri ne de çizgi yerli filan değil yani. Yani üretilen erotizm bir his ve refleks olarak bütünüyle Amerikanvari... Çünkü, o erotizm, ancak Amerikanvari olursa yaşayabiliyordu. 

Çizgi romanlardan örnek verelim, Tarkan'daki, Karaoğlan'daki, Abdülcanbaz'da kahramanla sevişen kadınları düşünün, hepsi yabancıydı, gayri milliydi, "gavurdu". Bir teki bile "Türk" değildi, Türk olursa tepki çekiyordu, riskliydi.

Bugün, bu neye benzetilebilir, sosyal medyada erotik pozlar veren, hatta daha da ötesine geçen, işi pornoya vardıran genç kadınlar var, onlar da işin farkındalar, haç simgesi taşıyan kolyeler filan takıyorlar, espriyle söylüyorum "terbiyesizim ama ben zaten gavurum arkaşlar" mesajı veriyorlar.

Popüler kültür, malumunuz asıl olarak çoğunluk değerlerinin içinde yaşar, o değerlerin içinde yabancı olmak, beğenilere  bazen güzel bir kılıf olur, özellikle erotizmi yaşatan da neredeyse her zaman  "yerli olmayan" şeylerdir, Frengi adlandırmasını düşünün, Helga'yı, Nataşa'yı filan...

Bir arkadaşımla bunları konuşuyordum, "Necati Cumalı'nın Ay Büyürken Uyuyamam öyküleri ne olacak peki" dedi, "hah! dedim "anlatırım."

Devam edeceğim.

 

Cuma, Kasım 26, 2021

Hayat, sıkıntıyla başlar

Bir söz duymuştum, "Yanazlık olmayınca yarenlik olmaz" diye. İlk duyduğumda anlamamış, meraklanmıştım, bana bu sözü söyleyen Marangoz da bilmiyordu, "yanaz" ne demek.  Babasının nasıl ve ne zamanlar söylediğini anlattı ama bildiği ve bilir gibi konuştukları beni kesmedi.

Meğer, yanaz, aksilik demekmiş. 

O gün hoşuma gitmişti, halen de severim, arkadaşlığın nasıl başladığını, nasıl korunduğunu, nasıl büyüdüğünü anlatan bir çıkarımı var çünkü. Bu türden sözlere mutlak doğru denemez ama doğruluk payı içerdiklerini biliriz. Herkes kendi deneyimlerinden yola çıkarak o doğruluk payını tartışıyor zaten.

Ben, hayatın sıkıntıyla başladığına inananlardanım. Zorlandığımız yerde, sıkıntıyla yüzleştiğimizde "büyüyoruz" ve hayata başka türlü bakar oluyoruz. Ondan önce ne varsa, hepsi neşeli ve güzel olan şeyler. Eğleniyoruz, özgürce geziyoruz, cebimize harçlık, elimize reçelli-salçalı ekmek veriliyor. Ne yük taşıyoruz ne aş için gayme... 

Sözlükte "çocukluk" diye geçiyor.

Yanlış anlaşılmasın, acıların insanları olgunlaştırdığını filan söylemiyorum. Olumlu ya da olumsuz bir anlam yüklemiyorum veya. Sıkıntı dediğimiz şey de sipariş edilecek ya da almıyorum denecek bir şey değil. Sınav nasıl varsa, maç nasıl varsa... aşk, devrim, isyan nasıl varsa sıkıntı da var.

Sıkıntı, bana sorarsanız, hayatın ta kendisi... Daha az sıkıntı çekmek için çalışıyoruz belki de... Sadece o da değil, madden ve ruhen ihtiyacımız var sıkıntıya... Küçük ve büyük sıkıntılar var. Farkına varılmayan ya da büyütülen sıkıntılar da...

Perşembe, Kasım 25, 2021

Mao-Çetin

Aralıklarla yazıyorum, Çetin Altan bugün hiç öyle anılmasa-hatırlanmasa da, bir dönem, hele altmışlı yıllarda sağcıların en çok kızıp köpürdüğü solcuydu. Yukarıdaki görseli, o yıllarda çıkmış, sağcı bir dergiden,  ayırıp kenara koymuşum... 

Haksızlık dolu, husumet dolu, yaftalayıcı bir basitlik elbette ama bugün, sosyal medyada bu düzeyde neler neler üretiliyor, neler yazılıyor ve tüketiliyor, bu ne ki diyebiliyoruz. Şöyle bir bakınca sosyal medyada istisnasız herkesin hakarete uğradığını, kimsenin bunun dışında kalamadığını görebiliyorsunuz. 

Normalimiz ne çok değişmiş mi diyeceğiz... Yoksa zaten hep böyleydik de aşikarlaştı mı nefretimiz, insansevmemezliğimiz... 

Romantize ettiğimi düşünmeyin, insanların yaşadıkları dönemden korkup çekinmeleri gibi bir şey değil bu, hepimiz durumun farkındayız çünkü... 

Helga sevişiyor

Bu memleketin dertleri hep büyük oldu, hiç eksilmedi, gidin sorun Eftelya'ya, Nataşa'ya neler neler anlatırlar size...
 

Çarşamba, Kasım 24, 2021

Yolpalas Cinayeti

Tefrikalar, bir dönemin en önemli eğlenceleri... böyle söyleyince biliyorum tam anlaşılmıyor, romanlar neden "eğlence" olsun diyen çıkabilir, çıkıyor da zaten. Romanları edebiyatın, sanatın, eğitimin, yüksek kültürün bir parçası olarak görebiliriz ama kim ne derse desin eksik bir yorum olur. 

Önemli romanlarımızın tamamının önce gazetelerde tefrika edildiğini, siparişle yazıldığını, gazete okurunun beklentilerine göre biçimlendirildiğini aklımızda tutalım. Hatta sadece ilgi gören tefrikaların kitaplaştığını, yazarların telif gelirlerini asıl olarak gazetelerden aldığını da hatırlayalım. 

Yani romanlar, hele cumhuriyetin ilk altmış yılında popüler kültürün bir parçasıydı ve olması için de özel çaba gösterilirdi. Radyo ve televizyon reklamları yapılırdı, duvarlara afişler yapıştırılırdı. Duyardık, "bilmem kimin yeni romanı gazeteniz Hürriyet'te" filan...

Ah vah etmenin de bir manası yok, popüler kültür değişen bir şey, örneğin romanlar radyoya da uyarlanırdı, onları da unuttuk... Sonra televizyon çıktı, mecra değiştikçe roman eğlence niteliğinden uzaklaştı, her mecra kendi yıldızlarını çıkardı filan... Uzun hikayeler aslında... 

Tefrika edilen romanların nasıl duyurulduğunu, nasıl görselleştirildiğini hep merak eder, takip etmeye, bulmaya çalışırım. Çünkü romanlar gazetenin tirajını artırsın istendiği için reklamlarla duyuruluyor, iyi ressamlar eliyle görselleştiriliyordu. Ben tefrika döneminin sonlarına yetiştim ama Hürriyet'te Yıldız Cıbıroğlu'nun Yaşar Kemal'in İnce Memed romanına her gün ilüstrasyon çizdiğini hatırlıyorum. İddialı bir işti ve İnce Memed tam sayfa yayımlanırdı. 

Yukarıdaki ilüstrasyon, otuzlu yılların ünlü çoksatar magazin dergisi Yedigün'den... Münif Fehim, Yolpalas Cinayeti için çizmiş, tefrika kapaktan okuyucuya duyurulmuş. 

Salı, Kasım 23, 2021

Yakup Kadri

1908’de genç olanlardan, kim neyi kurtaracak zamanları. Kargaşanın tarihi, çürüyen evler, erkenci ölümler. Gazeteci Yakup Kadri, modernin yazarı olmak istiyor. Halid Ziya’dan ilerisi, gerçek daha gerçek, yazmasa eksik, yazmasa vadesi dolan. Yakup Kadri, sanat şahsidirden sanat milletin malıdır demeye yürüyen bir başkalaşmanın yazarı. Yaban’ı, Kadro’yu çıkartırken yazıyor. Nur Baba’yı Ankara saltanatla, Ankara’yı yeni Ankaralılar kendileriyle uğraşırken… Aklında millete rağmen başarmak var. Yaban’ın köyü, ruhsuz memurlar, yeni zenginler, inkılaptan sapanlar… Aklında hep bir makale. Kadro’nun yeni nüshasına yazılmış romanlar.

Pazartesi, Kasım 22, 2021

Hacivatın Karısı

Hacivatın Karısı ile yirmi yıl kadar önce kütüphanede başka şeyler çalışırken karşılaştım, sanki kırklı yılların gazetelerinden birinde, muhtemelen Ulus'ta, bir edebiyat eleştirisi yazısında rastlamıştım o eğlenceli dizelere: "Hacivat'ın karısı / İncecikten yeldirmeli / Göz kaş oynatmalı / Gerdan kırmalı / Belden sarmalı / Gülmeli güldürmeli / Rakı süzmeli / Aşık üzmeli / Şiir düzmeli / Hacivat'ın karısı / Beyoğlu'nda gezmeli"

Okuyunca bayılmıştım.

Salah Birsel'i biliyordum, iyi bir okuru değildim ama edebiyat dergilerinde çıkan denemelerinden tanıyordum, o neşeyle, o coşkuyla, o dizelerle ise karşılaşmamıştım. Yirmi yıl dedim ya, en az yirmi yıldır, o yaşlardaki Salah Birsel'in şair olarak daha çok takdir edilmesi gerektiğini düşündüm hep. Acaba dedim hep, Orhan Veli'yi mi andırdı dizeleri... Bilerek abarttım, zihin açıcı olsun diye... Şiirimizdeki delidumanlık hep Orhan Veli ile anılır da ondan.

Yukarıdaki görsel, Salim Şengil'in meşhur Seçilmiş Hikayeler Dergisi kitapları serisinden, Şiir Özel Baskılarından çıkan aynı isimli kitabın kapağı. Turhan Selçuk, şiirlere vinyetler çizmiş, 1955 yılı için hoş tasarımlı bir sunumu var kitabın. 

Turhan Selçuk'un o yıllardaki akışkan, yuvarlak hatlı çizgileri, Salah Birsel'in Kamer hanım'a, Güzin ve Jale'ye hitap ederek yazdığı maceralarına güzel eşlik etmiş. Benim için şiirle karikatürün en uyumlu olduğu albüm olabilir, sorulduğunda ilk aklıma gelen hep Hacivatın Karısıdır ve "aa tatlıdır" derim, yüzüme bir hınzır bir gülümseme oturur. 

Pazar, Kasım 21, 2021

Bozkır biterken

Bozkır ikinci sezon yazımını dün akşam itibarıyla bitirdim, mutluyum. Temmuz ayında başlamıştık, ilk bölümü 14 Eylül’de göndermişim, iki ayda sekiz bölümü tamamlamışız, çok şükür bu da bitti. Hayatta çeşitli şeyler yazdım, kitaplar, makaleler, gazete yazıları, yüksek lisansım, doktoram… benim için bir teki bile bir senaryonun bitmesine his olarak benzemedi, inanılmaz bir esenlik doluyor içime… Haz, rahatlama, ay yüzeyinde yürüme filan… “Neşet Coşar” oluyorum. 

Cumartesi, Kasım 20, 2021

Çadır Tiyatrosu

Çadır Tiyatrosu, önce kapağıyla ilgimi çekti, Altan Erbulak çizmiş, albenili olmuş. Necmi Onur, altmışlı yılların gazetecilerinden, tefrika röportajlarıyla tanınıyor, öykü ve roman da yazdı ama doğrusu pek parlak işler değildi. 

Gazeteciler, hayatlarının bir döneminde mutlaka edebiyata kalkışıyorlar, hatta bunu denemeyen çok ama çok az gazeteci varmış gibi geliyor bana. Necmi Onur'un röportajlarıyla edebiyatı pek farklı değildi. Ahlak ve siyaset soslu bağıran bir dili vardı diyelim.

Çadır Tiyatrosu, Necmi Onur'un kılık değiştirerek-kimliğini gizleyerek katıldığı bir kumpanyada yaşadıklarını anlatıyor, o bakımdan ilginç, güzel fotoğraflar var, taşrayı, çadır tiyatrosu çalışanlarını, sazcıları, dans eden kızları, ticareti, geceyi ve sakaleti kanırtarak "resmediyor", tek kelimeyle yürek sızlatıyor diyelim.

Matrak bir bölümü var kitabın, o kumpanya çalışanları, o kenarın görgüsüzleri, kitabın kötü adamları, artık nasılsa, kendini-kimliğini saklayan Necmi Onur'a, gazeteci Necmi Onur'u anlatıp saydırmaya başlıyorlar, şöyle kızıl, böyle kominist, nasıl yalancı falan filan... Necmi Onur yazmasa bunları, nerden nasıl tanıyorlar diye düşünebilir insan... tesadüfe bak diyebilir. Onur bu kadar ünlü değildi de, ünlü olsa ne olacak? Mesele, doğru olup olmaması da değil zaten, Necmi Onur'un buna inanması, kendini tutamaması. Narsizm başa bela, coşturuyor insanı...

2008 yılında Frankfurt'ta benzer bir şey başıma geldi, uçaktan indik, yanımdaki gazeteci yazarı, akrabaları karşıladı, biri dayıoğlu, ikisi yeğenleri, biri kaynının kardeşi gibi gibi diyeyim, biliyorum çünkü, uçaktan inerken, bir sorun oldu yazarımız geç çıktı dışarı, ben bekleşenlerle sohbet etmek durumunda kaldım. Laf uzamasın, ben havaalanından otele geçeceğim, o ise akrabalarının evine gidecek filan... Yazar, yanıma geldi ve "Leventcim, bunlar da benim hayranlar, buraya kadar beni karşılamaya gelmişler, vakit geçireceğim mecburen, biz daha sonra görüşürüz" dedi. Ne bilsin, benim onlarla tanıştığımı, kafada kurmuş, otomatiğe bağlamış, illa poz yapacak, sallayacak...  

Cuma, Kasım 19, 2021

Kamyoncu

Ellili yıllar, zamanın gerçekçilik algısıyla Devir dergisi, bir kamyon şoförünü kapağına taşımış, editör yazısında her gün rastladığımız, aşina olduğumuz yüzlerden anlamında "çok tipik bir sima" denmiş beyfendi için... 

İlk gördüğümde bir tahminde bulunmuş, fotoğrafı Ara Güler çekmiştir demiştim, yanılmamışım...

Ortada etkili aktüel bir dergi kalmadı da, bugün herhangi bir dergiye böyle bir kapak fotoğrafı seçilir miydi diye düşündüm. Sanmıyorum. Sadece bugün mü, örneğin elli yıl önce, Simavilerin dergilerinde bu fotoğraf kapağa taşınır mıydı? Yine sanmıyorum. 

Başında kasketi, ağzında yarım cuarasıyla tek gözü kısık şiför dayımızın albenisi var mı yok mu mesele bile edilmezdi.

Peki o zaman, Devir niye kapak olarak seçmiş bu fotoğrafı? Tabii ki tesadüfleri hesap etmiyor değilim, Ara Güler'in bir fotoğrafını beğenip, ona yorum-haber bile uydurmuş olabilirler. Ama "zamanın ruhu" dediğim şeyi merak ederek kurcalamayı tercih ediyorum ben. 

Devir, dergicilik tarihimizde yeri olan, çığır açmış, hatırlanan bir dergi filan değil. Ortalamada kalmış, kendinden önceki gazetecilik anlayışıyla hafif hafif hesaplaşan, Amerikanvari görünmek isteyen bir dergi... bu kapağın yayımlandığı yıl 1954.

Bir hatırlatma yapayım, Demokratlar CHP'ye karşı seçim zaferi kazandıklarında, yani "Yeter söz milletin" derken köylülerin yanında CHP elitizminin karşısında durduklarını, kasketlilerin partisi olduklarını iddia ediyorlardı. Öyle ki, kimi mekanlara, hatta caddelere girilmesine izin verilmeyen, girdiklerinden hoş karşılanmayan sıradan insanların her yere girebilmesinin "demokrasi" olduğunu da söylüyorlardı. 

Tabii ki demokrasi sadece o değil ama popüler kültürün işleyişinde demokrasi fikri ancak bu örneklerle anlaşılıyor ve anlatılıyordu.

Hani meşhur, "Halk sahillere saldırdı, vatandaş denize giremedi" filan hep buralardan çıkar aslında. "Girsin kardeşim, halk artık girsin denize, onun da hakkı" gürültüsü, goygoyu ve abartısını da birlikte düşünün. Okur yazarların aralarında yaptığı tartışmalar bunlar, içinde pragmatizm, oy kaygısı, halk dalkavukluğu, anti entelektüelizm filan var, çok karışık...Normali değiştiren şeyler bunlar. Malum, normal hep değişir, tıpkı gelenek gibi daima yenilenir.

Bu kapak, bence o normalleşmenin bir uzantısı...yani o kasketli kapağa çıkınca, yeni ve olumlu bir gazetecilik yapıldığına inanılıyor, hakkaten yapılmış da olabilir, ben bir güdüden söz ediyorum. 

Yoksa dergi dediğiniz şey arz ve taleple biçimlenir, okuru avutmak için çıkar ekseriyetle... böyle bir kapak, okurun konforunu bozacağı için tercih edilmez, yoksul birini kim ne yapsın di mi ama... 

Not: Kasket demişken Ecevit'in kasketi de bu tartışmaların uzantısıdır, onu da şey edeyim. Dağılabiliriz.

Perşembe, Kasım 18, 2021

İsyankâr Bir Hallenme ya da Ergence Bir Neşe



Mizah dergilerinde üretilmiş en başarılı on tane çizgi romanı saymaya kalksak sanıyorum okur, koleksiyoncu ya da üretici pek çok insanın listesine Kemal Aratan'ın çizdiği Bi Gece Daha çalışması girer. Vakti zamanında Pişmiş Kelle dergisinde yayınlanmıştı, özgünlüğünü ve sürekliliğini bence büyük ölçüde dergiye borçluydu. Dergi, popüler mizah yayıncılığının kalıplarını kullanmakla birlikte marjinal ve avangart işlere yer veriyordu. Yayın yönetmeni Engin Ergönültaş'ın editöryal tercihleri ve serbest fikirliliği sayesinde yeni şeyler, bugün mainstream olmuş anlatı biçimleri ve espriler dergide o tarihlerde hayat bulabilmişti. Galiba ilhamın ihtiyacı olan şey huzur ve sükunet. Bi Gece Daha da böyle bir mecrada nefes alıp verebilmiş çalışmalardan biri oldu.

Dergi çalışanlarının, onların arkadaş çevresinin, gelip gidenlerin, eşin dostun okurların anlattığı hikâyelerden oluşuyordu Bi Gece Daha. Her bölümün başında, ilk karede dergi çalışanlarını baskı öncesindeki gecede biraraya gelmiş olarak görüyorduk, herkes bir yandan kendi işini tamamlarken bir yandan da laflıyordu. Birisi bir hikâyem var veya biri anlatmıştı diyerek lafa giriyor, böylece onun anlattığı hikâyeyi okuyorduk. Sonra bir başkası, sonra bir diğeri geliyordu. Lafın karnı yok misali hikâyeler birbirini takip ediyor ve o haftanın köşesi tamamlanıyordu. Nasıl hikâyelerdi? İki üç kare içinde biten kısa ve tok fıkralar olarak görülebilirler. Mutlaka minimal tercihlerde bulunan, abartıyı bile önemsizleştiren, bir rastlantıyı, hayal kırıklığını, beşeri bir utanmayı, rutini, çocukluk hatırasını, arzuyu, kaçamağı, eski bir aşk hikâyesini, nemrut bir amcayı, otoriteyi alaşağı eden, taşrayı, kenar mahalleyi resmeden şeyler betimleniyordu.  O gün gülüp geçtikleri ama geçmişte utanıp sıkılıp hicap duydukları, dumura uğradıkları şeyleri anlatıyordu hikâyeciler. İsyankâr bir hallenmeyi, ergence bir neşeyi veya... Geçerken şahit oldukları, duyup da çok güldükleri şeyler de olabiliyordu ayrıca. Hikâyelerin belli bir türü ve planlanmış bir yönü yoktu. Aralıklarla kadınlar anlatıcı olsa bile muhabbet erkekler arasında dönmekteydi ve erkekler arasında dönen muhabbetin doğal dolantısı cinsellik, argo ve hınzırlıktı kaçınılmaz olarak. Eğleniyoruz düsturu okura da aksediyordu. Hikâyeler değişse de asıl hikâyeciler dergi çalışanlarıydı. Kendilerini anlatıyor ve Aratan'ın çizgileriyle resmediliyorlardı. Mahremiyetin ifşasının, dergi mutfağının ve çizerlerin dünyasının betimlenmesinin okurla ilişkiyi yakınlaştıran bir sonucu var elbette.

Çizgi romanın bu denli kişiselleşmesi Batı'da da tartışıldı. Eleştirilere bakılırsa çizgi romanın serüvenden-büyük hikâyelerden uzaklaşması, kendi içine kapanması türün marjinalleşmesine vesile oluyordu. Ya da düşen satışların bir nedeni olarak mesele ediliyordu. Bugün, özellikle grafik roman akımına karşı haksız bir eleştiri olarak halen yinelenmekte. Satışların düşmesiyle ilgili çok sayıda başka neden gösterilebilir ama hikâyelerin minimalleşmesi ya da kişiselleşmesi olsa olsa bir zenginlik sayılabilir. Satış elbette ki çoğu zaman tek belirleyici;  piyasa, üslubu ve anlatı türünü keskin ölçülerde biçimlendiriyor. Yukarıda Bi Gece Daha ancak Pişmiş Kelle gibi satış baskısı olmayan bir dergide yayınlanabilirdi dedik, şöyle de diyebilirdik:  mizah dergileri satışlarının yüzbinli rakamlardan onbinlere indiği yıllarda böyle bir anlatı üretilebilirdi, daha önce değil. Kişisel, kendisini hikâyesinin merkezine alan sarkastik  bir anlatı Gırgır'da yayınlanamazdı veya hevesten öteye gidemez, bu kadar uzun ömürlü olamazdı.  Albüme gelince, böylesi bir toplamanın nostaljik bir tarafı olmuş. Metin Demirhan'ı görüyorsunuz örneğin, Faruk Bayraktar'ın ne kadar komik olduğunu hatırlıyorsunuz. Diziye önemli katkısı olan ama görünmek istemediği için çizilmeyen büyük yazar Engin Ergönültaş'ın hangi hikâyeleri seçtiğini düşünüyorsunuz.  Abilerin ve gençlerin anlattıklarının farklılığını izliyorsunuz, neyi anlatmaktan zevk aldıklarını çıkarsamaya çalışıyorsunuz vs 

Kemal Aratan, daha ilk işlerinden itibaren büyük bir yetenek olduğunu belli ediyordu. Çizgisini bir bukalemun gibi birbirinden farklı üsluplara uydurabilen, çizmekten zevk aldığını hissettiren benzersiz bir usta oldu. Çizgili dergiler geniş kadrolarla çıkarlar, çizerler arasında yaşanmışlığa,  maharete ve yaşa göre bir hiyerarşi kurulur. Herkesten herşeyi çizmesi istenmez. Biri ya da birkaçı genel toplamdan farklıdır. Kapağı biri çizer; vakit daralırken-baskıya giderken  yapar bunu, hızlı, güzel ve farklı çizeceğini bilirsiniz. Gösterişlidir, yenilikçidir, derinliklidir, uyumludur, pratiktir. Kapağa baktırır o çizer. Gazete tezgahında dikkat çekmesi istenir. Kemal Aratan, baktıran ve dikkat çeken, cezbedici çizgilere sahip bir çizer oldu hep. Sabah bilmeyen ömürlerdendi. Geceleri, masa başında kamburunu çıkartarak senelerce çizdi. Öyle ki o olmadan büyük bir mizah dergisi düşünülemezdi. Çizerliğin şahikası varsa, oralarda bir yerde gezindi. Kişisel olarak çizerken en çok mutlu olduğu çalışmanın Bi Gece Daha olduğuna inanıyorum. Yeknesaklaşmadan sürdürülmüş ve bırakılmış bir şey, hakikaten de kişisel hatıralara denk düşüyor üstelik. Okurken siz de hissedeceksiniz, sayfaları çevirirken kıkırdayan çizerleri duyabiliyorsunuz sanki. Ter kokusunu, sigara dumanını. Güzel iş.

Radikal Kitap, 22.3.2013



Çarşamba, Kasım 17, 2021

Maskili Şiytan


Kırklı yıllardan bir mizah dergisi kapağı ama propaganda afişi gibi duruyor, esprisi var mı, komik mi, tartışılır...Dönemin savaş ve kıtlıkla ilgili atmosferini besleyen-büyüten bir yönü var. Uyarı gibi duruyor ama açık biçimde korku üretiyor. Amaç da o zaten.

Kim o bozguncu çok belli değil, Komünistler, Almanlar veya işgalci başkaları, içerdekiler, dışardakiler...Ama kim, hiç açık edilmemiş, özellikle edilmemiş, bu muğlaklık işlevselliğini artıyor çünkü. 

Bozguncu, Şeytan olduğuna göre mutlak kötüyü temsil ediyor..."Kur'an'dan ve diğer kutsal kitaplardan bildiğimiz bir "melek"

İşte o çokyüzlü yüzsüzün elinde çeşitli maskeler var, dost, arkadaş, ahbap, sevgili ve komşu olarak yani insanın en yakınına sızarak çeşitli dostane yakınlaşmalarla onu kandırıyor demek istenmiş, bu kadar yakınımıza-yamacımıza kadar gelmiş birine dahi inanmayın, gözünüzü açık tutun filan. 

Oysa palavra, bu kadar maskeli, bu kadar çok yüzlü, bu kadar şeytani olan bir düşmanla zihnen ve ruhen savaşmak mümkün değil... Bunun kuşkusu bile insanı "deli eder", çözümü yok bunun...

Korkun sadece korkun, istenen bu...ve ne olur bu korku hiç bitmesin, bizi işgal edecekler, bizi kandıracaklar, bizi yok edecekler çünkü...bunu yaparlarsa önemli olacağız, o yüzden çok lazım bize bu korku...

Salı, Kasım 16, 2021

Takoz (6)


Prova: Baskıya gidilmeden önce kontrol amacıyla yapılan deneme baskısı.
Kutup: “Halk için yazan Hüseyin Rahmi Gürpınar, sanat için sanat ilkesine inanan ve seçkinlere seslenen Halit Ziya Uşaklıgil’in tam karşı kutbunda yer alır.” (Berna Moran).
Varak: El yazması eserlerin her bir yaprağı.
Sol: “Ellili yıllarda solcuyduk ama edebiyat solcusuyduk. Edebiyattan öğrendiklerimizle solu öğrenmiştik. Kendimiz edebiyattan çıkarsamıştık.” (Adnan Özyalçıner)
Küçük Adam: “Orhan Veli ile gündeşleri yazınımıza bir küçük soktular. Yıllardır çıkaramadık.” (Turgut Uyar).
Nehir Roman: Bir dönemin olaylarını veya kuşaklar boyunca bir aileyi anlatan roman ya da roman dizisi.
Kutsal Bahane: “Ben, kutsal bir bahaneyim, belki de bir sığınağım kendime.” (Turgut Uyar).
Maya Galerisi: Adalet Cimcoz’un işlettiği, edebiyatçıların uğrak yeri olan sanat galerisi.
Kökü Dışarıda: Cemil Sait Barlas’ın mecliste yaptığı konuşmada sol yayınları ve Markopaşa’yı kastederek kullandığı, sonradan büyük yaygınlık gösteren dışlayıcı niteleme.
Tereke: Miras, bir sanatçıdan geriye kalan, taslak ve notlarından yayımlanmış çalışmalarının toplamı.
Parmaksız Hamdi: Kırklı yıllarda pek çok yazar ve şaire, solculuk suçlamasıyla işkence yapan emniyet görevlisi.
Yazarak Ölmek: Salah Birsel’in yazma şiarı.
Ayrıbasım: Bir makalenin ya da öykünün yayınlandığı dergiden ayrı olarak tek başına basılması.
Dekadan: Ahmet Mithat’ın dili bozdukları için Edebiyat-ı Cedide – Servet-i Fünûn çevresine yönelik olumsuz niteleme. 

Pazartesi, Kasım 15, 2021

Altan Abi

Altan Erbulak, Türk karikatürünün en az uyuyan adamı. Çubuklu pijama, pofuduk terlik; Böcek, taş arabası, Cafer. Yeşilçam’da “iyi arkadaş”. Yere en yakın çapkın. Çizginin Orhan Boran’ı. Gülünce gören gözler. Uzun bacaklı bıcırık kızların çizeri. Bedri’yle beraber Dolce Vita mümessili, Vatan’dan. Erol Günaydın’ı, Münir Özkul’u ve en çok kendini anlatan adam. 

Pazar, Kasım 14, 2021

Memleket mizahının imtihanları


Bir yayın mecrasına, bir dergiye yazı yazmayalı çok uzun zaman oldu, editörlüğü bırakalı üç yılı geçtiğine göre en az o kadardır gibi geliyor, karıştırıyor bile olsam, böyle hissediyorum. Arada özlüyorum filan desem de.. senaryo dışında başka bir şeylerle uğraşırsam vicdan azabı çekiyorum, bitsin de ondan sonra diye diye... geçip gidiyor günler. 

Neyse laf uzamasın, meraklısına, #Tarih dergisine mizahla ilgili kısa bir yorum yazdım, duyurmuş olayım.  

Cumartesi, Kasım 13, 2021

Münir Özkul'un saati

Ellili yılların popüler haber dergilerinden biri olan Devir, Münir Özkul'u kapağına taşımış, az şey değil, henüz otuz yaşında bir oyuncu... Dergideki fotoğrafları Ara Güler çekmiş, hakkında yazılan yazıda imza yok ama Altemur Kılıç yazmış olmalı... Övgü dolu, övdüğünün de farkında olan bir yazı. 

Yazıda iki şey ilgimi çekti, ilki bana bir şey hatırlattı, en az çeyrek asır önce eski bir yönetmenle konuşuyordum, çalışırken başına gelenleri anlatıyordu, bir grup oyuncu ve sanatçıyı kastederek "Bakırköylülerbeni aralarına almadılar, yok saydılar" filan diyerek saydırdıkça saydırmıştı. Malumunuz, itibarla ilgili rekabetin olduğu mecralarda gıybet çok olur... Gel gör ki, ben hem Ankaralıyım hem de teotora cemiyetinde kim kimdir pek bilmem... O sebeple çok anlamamış ve "deşecek" sorular sormamıştım.

Yazıyı okurken öğrendim ki Özkul, Bakırköylüymüş... Önemli mi bilmiyorum... 

İkincisi tatlı bir espiriymiş, "Ölmek için yarım saatiniz kaldığını bilseniz ne yapardınız" diye tek soruluk bir anket varmış, Özkul "saatimi satardım" cevabını vermiş zamanında, onu da paylaşmışlar. 

Cuma, Kasım 12, 2021

Bir albümden çıkanlar

Hadi pandemi filan hatlar karıştı ama ben evveliyatından söz edeyim, geceleri dışarı çıkmak, geç saatlere kadar eğlence mekanlarında takılmak, sabahlamak, bir mekandan diğerine geçmek, cila çekmek filan bende hiiç yoktur, tek ilgim galiba, edebiyatına ilişkin... İronik ve tuhaf olduğunu kabul ediyorum, geceleri yaşayan ve çalışanlara dair pek çok şeyi toplarım, okurum, incelerim.

Epey oluyor, altmışlı yıllardan, Beyoğlu'dan, bir pavyon çalışanına ait bir fotoğraf albümü elime geçti. Meğerse, bir transbireymiş, onun aşağı yukarı on yıl süren çalışma hayatından elli altmış tane fotoğraf düşünün... Arkadaşları, sevgilileri ve kendisine ait siyah beyaz fotoğraflar. 

Bir arkadaşım albümü incelerken şapsik biçimde "tıpkı annelerimizin aile albümleri gibi" dedi, "daha radikal bir şeyler bekliyordum" diye ekledi.

Fotoğraf, hele o yıllarda, pahalı bir şey olduğundan, banyosuydu-baskısıydı bir profesyonele, bir aracıya ihtiyaç duyduğundan epeyce resmi bir şeydi, polaroid çıkana kadar mahrem şeyler çekilemezdi filan... Şunu demek istiyorum, hani hepimizin bir kamusal bir de gizli senaryosu var ya, ona göre yaşıyoruz ya... Arkadaşım, underground saydığı bireyden ahlaka ve hayata dair muhalif "manzaralar" bekliyordu, evvela diyelim, teknik olarak imkânsız ölçüsünde zordu...

Bir de sahiden de bunu (o muhalifliği) istiyorlar mıydı emin değilim, yani gayri ahlaki bir iş yapıyorlardı ama o "mesaisi" olan bir işti ve iş bitince normale karışıp gidiyorlardı. Aile kuruyor, çocuk büyütüyor, geleneğe dair ne varsa ona uyum gösteriyorlardı. 

Ve bence, gece çalışanları, anaakım dediğimiz genelgeçer ahlak kurallarının dışında düşünmek istiyoruz, veya öyle yaşadıklarını sanıyoruz... Oysa iktidar partilerine oy veren, güce tapan çoğunluktan çok farklı düşünmüyor ve yaşamıyorlar... 

Perşembe, Kasım 11, 2021

Edip Cansever'in Antikacı Dükkanında

Hoşuma gitti, solda Fethi Naci, sağda Edip Cansever...Ozan Sağdıç'a poz vermişler. Tatlı dilli bir söyleşi olmuş, bana Fethi Naci o yıllarda daha "huzurluymuş" gibi geldi. 

Konuşmada ilginç bir bölüm var, kendime yakın bulduğum için paylaşacağım. Fethi Naci, Cansever'in şiirinde ve konuşma dilinde "ya da" yı çok kullandığını söylüyor, fark etmiş...

Cansever şöyle yanıtlıyor: "Aynı şeyi Melih Cevdet de söyledi. Bence bu şundan ileri geliyor. Önceki şairlerin dünyaya bakışlarında bir kesinlik vardı: her şeyi çözmüş gibi bir hal, bir konu alıp onu işliyorlardı. Bunu yaparken dünyayı yorumlayışlarında bir donma vardı denebilir. Oysa ben sürekli olarak kavrama halinde sayıyorum kendimi."

Ne diyordu Çehov, "gerçek ikisi arasında bir yerde..." Öyle kolay olsaydı, di mi yani?

Not: Ve... ile başlayan ne çok dizesi var şiirimizin... Ya da'ya gelene kadar...

Çarşamba, Kasım 10, 2021

Dört turist arkadaş...

Çok sevdiğim bir karikatür, Turhan Selçuk çizmiş, 1949 yılından, espriyi Refik Halid Karay vermiş olabilir, çünkü onun dergisinde çıkıyor ve o yılların başyazarları (yayının da sahipleri yani), özellikle ilk sayfa karikatürlerinin esprisini de buluyorlar, bakmayın tek imzaya demek istiyorum...

Sınırdan giren dört arkadaşı tek tek sayalım:  Kaçakçılık, pahalılık, lüks ve verem... Birinin elinde gazete var, manşette şöyle yazılmış: "Turistlere müşkülat [zorluk] çıkarılıyor

Meğer bu dört arkadaş turistmiş... Espri altta yazılmış: "Turistler: Sen gel de şu gazetelerin yazdıklarına inan!" Turizler ve yabancılar ellerini kollarını sallaya sallaya gelip neler neler ediyorlar bize...

Neden verem mikrobu yurt dışından geliyor ki diyen olmuş mudur mesela o yıllarda... Hani yoksulluk, iyi beslenememe, ısınamama filan değil doğrudan dışarıdan "inneyle" zerkedilmiş bize... Vay vay... Bizde sermaye sömürü yoktu, bunlar hep emperyal oyunlarla memleketimize şey edildiler... Biz ne biliriz efenim kapitalizmi, "bahalılığı", İngiliz sicimiyle bizi "oynattılar" işte... Yav he he mi diyordu genşler? Devam edelim, görür görmez dikkat çekiyor,  "lüks" neden kadınlarla özdeşleştirilmiş veya... Bugün olsa correct bulmaz ve kiliktivizmle madara ederiz değil mi? 

Dönemin ruhu diyoruz, o senelerde öyle bir siyasi iklim vardı diye açıklıyoruz filan... Oysa popüler kültür, tuhaf bir devamlılıkla yaşar, eskidi sanırız, geçti modası deriz, tabii ki eskir ve modası geçer ama o işin görünen tarafıdır, zihniyet dedik yukarıda, o popüler inanış, bukalemun gibi başka başka kostümlerle hayatına devam eder. 

Düşünün yukarıdaki karikatürdeki espriyi iki önemli sanatçı akletmiş, kapağa taşımışlar, hani diyorsun, nanik yaparlar, akıntıya kapılmazlar filan... Nerdee? Dış mihraklar denilen "öcü" geçti mi, geçer mi, biter mi? 

Bu karikatürü seviyorum, çünkü bön ve kıt kafalı şovenizminin nadide bir örneği...Yoksa gabi mi deseydim?

Meslek

Anadolu’da Meslekler: Bülükçü (sünnetçi), belber (berber), mitilci (yorgancı), murçu (lağımcı), müettiş (müfettiş), mühreci (duvarcı), ebigat (avukat), yöreci (değirmenci), munsur (icra memuru), salgıncı (tahsildar). 

Salı, Kasım 09, 2021

Karanlık Güzelleme


Bazı kavram ya da adlandırmaları tek biçimli anlamaya teşneyizdir. Efsane dendi mi bir olumlama yapıldığını düşünürüz, hâlbuki “doğru olmayan, uydurma olduğu” aşikâr bir anlamı daha vardır sözcüğün. Hakeza, masal dendi mi yine bir iyimserlik hissederiz, çocuklara yönelik bir öğreticilik, bir masumiyet girer devreye. Oysa, sözlü kültürün içinde, masallar çocuklar için üretilmiş değildir. Herkese anlatılan, nesilden nesile aktarılan, kural ko(ru)yucu, korkutucu yönleri vardır masalların. İyilikle kötülüğün, günahla sevabın, hayatla cehennemin mukayesesi yapılır. İyiliğin, erdemin, sevabın ve vicdanın, yaşanan hayata galebe açıldığı tahkiyeler dinleriz. Masallar bu bakımdan ahlak tartışması içerirler ve ekseriyetle korkutarak, bir eksikliği göstererek kendilerini var ederler. Şaşırma ve irkilme, her masalın içinde vardır ve bugün anlatılabilen masallar, modern pedagojinin cenderesinden geçmiş, süzülmüş ve seyreltilmiş, kabul edilebilir sınırlara çekilmiş, yenilenmiş metinlerdir.

Yakınlarda ilginç bir çizgi roman yayınlandı, kapağında “çocuklar için değildir” uyarısıyla çıkan Karanlık Güzel’den söz ediyorum. Şöyle bir sayfalarını karıştırırsanız, göz alıcı yumuşak renkleri, sevimli ve çocuksu çizgileri olduğunu göreceksiniz. Tek kelimeyle masalsı, masal bahsi oradan geliyor. Karanlık Güzel’deki sevimli karakterler, bugüne dair, çocuk kitaplarında, çizgi filmlerde, belki Holywood’ta gördüğümüz, aşina olduğumuz çizgilerle sunuluyorlar ama karanlık bir farkla… Bu sevimli, komik çizgili, güler yüzlü karakterler dehşetli bir hikâyenin, hatta bir ölünün içinden çıkıyorlar…

Küçük bir kız çocuğu ormanda nedeni belirsiz bir biçimde ölüyor ve onun içinden küçük, sevimli canlılar çıkıyor, hepsi masalsı güzellikte, naif ve masum görünüyorlar. Tam sayfa resmedilen sahne, Swift’in Gulliver’inin Cüceler Ülkesinde uyanmasını hatırlatıyor. İrkiltici olan, küçük canlıların bir çocuk ölüsünün içinden çıkmaları… Ölen kızı aralıklarla çürürken de görüyoruz. Sevimli karakterler mutlak bir ben-merkezci egoyla, sadece kendilerini düşünerek, ne olduğunu sorgulamadan ve ölen kızı hiç umursamadan yaşamaya başlıyorlar. Hikâye öyle tuhaf ilerliyor ki bir ara Golding’in Sineklerin Tanrısı gibi kendi aralarında bir hiyerarşi oluşturacaklarını düşünüyoruz, orada kalsa, andırmıyor değil, orada kalmıyor, karakterler küçük kızın evcilik oyunun iyimserliğiyle sürekli güleryüzlü görünüyorlar. Büyük bir sükûnet ve yalınlık içinde öldürebiliyorlar örneğin. Her biri Chucky’nin dehşetini taşıyorlar diyemem ama peri masalının bozulmasına katlanamayan, gücün etrafında toplanan bir topluluk görüyoruz. Hikâyeciler bize şunu sorduruyor ısrarla “Nasıl bir toplum anlatılıyor?” Orman-Doğa metaforuyla insan türünün hayatta kalma dürtüsünün hikâyesini, kaosu mu betimliyorlar? Karakterler dayanışmacı bir akılla değil, kurnazlıkla, hasetle, hesapla yaşıyorlar çünkü. Barbie’nin süsü, evcilik oyununun karikatürü, gerçekten kaçma, ne yapıp edip tek bildikleri oyuna dönme arzuları tek tek gösteriliyor. Güzel, bakımlı, kibar ve ölçülüler. Ne yapsalar vahşi görünmüyorlar, itaat etmek, haddini bilmek, kurallara uymak ve her ne olursa olsun evcilik oyununu sürdürmek hayatlarının asıl mottosu… Dışarıdan bakınca iyimser ve ışıltılı, içine girince soğuk ve karamsar bir masalsılık…

Çocuklar şimdiki zamanı yaşarlar ve yetişkinlerin kurallar dünyasını sürekli ihlal ederler. Büyümek, onların kurallara uymayı öğrenmesi demektir. Çelişkilidir, zira çocuklar büyürken yetişkinleri taklit ederler ve bunu yaparken de yetişkinlerin kuralları ihlal ettiğini fark ederler. Edebiyatın edeb temelini düşünün, ne desek az, edebiyat edepsizlikle uğraşır en çok. Çizgi roman çocuklar içindir ama hep yetişkin görünmeyi arzular. İsyan ve bastırma, düzen ve anarşi, kural ve kuralsızlık, itaat ve inkâr… Bitmeyen itişme ve çelişkiler… Karanlık Güzel’in çocukları, çocuksuları, oyuncakları, yaratıkları, adına ne dersek diyelim, isyan ediyorlar aslında, yetinemiyorlar, ebeveynlerin krallığını taklit ederek, geçmişi ve geleceği düşünmeyen, ânı yaşayan “gerçek dünyayı” yeniden kuruyorlar. Bunu yaparken de tümüyle iyiliğe dayandırılmış dünyalarından kurtulmalarının biricik yoluna başvuruyorlar: kötülüğe. Ancak bu yolla özgürleşecekler belki de.

Fabien Vehlman, Türkiye’de Spirou senaryolarıyla tanınıyor, Fransa’daysa daha çok Le Marquis d'Anaon ve Seuls çizgi romanlarıyla biliniyor denilebilir. Çalışkan yazarlardan. Albümün çizeri olarak gözüken Kerascoët ise karı-koca olan Marie Pommepuy ve Sébastien Cosset’in ortak imzası, uzun yıllar animasyon sektöründe çalışıyorlar, en bilinen işleri bir ara Türkçede de yayınlanan Küçük Vampir dizisi. Sayısız çocuk kitabı resimledikleri, Karanlık Güzel’e bakınca anlaşılıyor zaten. Albüm, İngilizceye çevrildikten sonra özel bir ilgiyle karşılaştılar demek gerekiyor. Keşfedildiler veya. Bir başka önemli çalışmaları olan, Hubert’in yazdığı Beauté de farklı dillere çevrildi bu ilgiden sonra. Sahiden ilginç bir albüm Karanlık Güzel… Gücünü farklı okumalara açık olmasından alıyor... Hobbes’un Leviathan’ı da var işin içinde, hayatta kalma mücadelesi, karakterlerin farklılaşması ve yeterince gelişemeyen türlerin yok olmasının anlatıldığı Darwinci doğal ayıklanma yasası da… Naifliği ve iyimserliği alaşağı eden büyükler için yazılmış bir masalsılık. Tuhaf bir zaman hikâyesi, Bernard Shaw çok önce söylemişti, “ömür boyu mutluluk mu, buna kimse dayanamaz, dünya cehenneme döner!”

Radikal Kitap, 13.5.2016

Pazartesi, Kasım 08, 2021

Murathan

Günahkâr kullarından edebiyatın. Zamanın tutsağı, öfkesi ve en çok yazanı. Cennete gidiyor taş kalpliler, evlerin kapısını çalıyor hikâyeler ve kedere bakıyor gümüş aynalar. Ankara gecesi, İstanbul sabahı ve Şehrazat’ın Mardin masalı. Her şeyi duymalı, her birini bilmeli, hepsini anlatmalı. Çarşının akrebi ve yelken açtıran sıcak yeli. Bakır kırı, gökçül, gökkır, gülpeşe ve diğer az bulunan renklerin sırdaşı. Murathan Mungan, Türkçenin en huysuz gökkuşağı. 

 

Cumartesi, Kasım 06, 2021

Sadece Teksas Okurum


Yıllar önce, galiba doksanlı yılların başında, Ankara'da, Akay yokuşunun girişinde bir ayakkabı boyacısı vardı. Eve giderken hep görürdüm, yaz kış Teksas Tommiks okurdu. Konuşmuş değilim, muzipçe, bu kadar yıl aynı kitapları okumasını, evirip çevirip esseGesse devirmesini ve bir türlü bitirememesini düşünüp gülerdim.

Asistanlığım sırasında okul gazetesinin arşivinde, geçmiş yıllarda öğrencilerden birinin çektiği fotoğraflar arasında görmüş, yukarıdaki resmi kendime ayırmıştım. Kim çekti bilmiyorum.

Tommiks okuyan boyacıyı bilen, gören, konuşan başka çizgi romansever insanlarla karşılaştım. Pek çok kişi benim gibi düşünmüş, hatta biri başka bir çizgi roman götürdüğünü, adamın ilgilenmediğini dahi söyledi. Belki Boyacı parayla sattığını sanmıştır. Almamış. Alsana-almıyor. Fıkra gibi.

Hep aynı şeyleri okuyan insanlarla karşılaşınca o boyacıyı hatırlarım. Saplantılı bir durum elbette. Hani bazen sadece Çehov okurum diyenler oluyor, e okudum bitti, şimdi ne olacak diye kendilerine sormuyorlar.

Nereye bakıyor bu arkadaş?

Numaracı bir ilüstrasyon bu, o bakımdan hoşuma gitti... Güya, Pisa Kulesinin eğikliği üstüne bir espri yapılmış, "bana mı öyle göründü?" yazılmış, bunu bizimkiler eklemiş, orijinalinde hiç olmamış olabilir... Sonuçta İtalyan Grand Hotel'den alınmış, uyarlanmış bir dergi Yelpaze...Pisa'yı bizden iyi bildikleri aşikar....

Mesele zaten o değil, ilüstrasyonun ortasına güzel bir kadın istiflenmiş... Hemen arkasındaki yakışıklı arkadaş var, bir yere bakıyor... İlk izlenim, kadının poposuna bakıyor gibi, oysa bakmıyor, o sebeple numaracı bir ilüstrasyon...

Okur olarak biz bakıyoruz, erkek gözüne hitap etmişler ama o erkeğe baktırmamışlar... İyi ilüstrasyonun bir iki numarası olur, ben muziplikle okuru konuşturanları seviyorum...

Related Posts with Thumbnails