Perşembe, Aralık 30, 2021

İyi Seneler

Yeni şeyler öğrendiğimiz, neşeli, sağlıklı, tasası az bir yıl olsun. Daha önemlisi iyi insanlar olsun etrafımızda, yokluklarını göstermesin bize...Beraber yürüyelim onlarla... Hepinize iyi seneler

 

Çarşamba, Aralık 29, 2021

Koleksiyonculuk (2)

Koleksiyonculuk ile ilgili bir yazı yazmıştım, geçen pazar... Bir çizgi roman koleksiyoncusu onları küçümsediğimi düşünmüş, bu hep başıma gelir, fan tepkisi-refleksi vermem bekleniyor 😣...Yanlış anlaşılmışım, koleksiyon faslını biraz daha anlatmam gerekiyormuş, onu fark ettim.

Yukarıdaki görsel benim "okuyanlar" dediğim türden fotoğraflardan, erkekler, kadınlar, teyzeler, çocuklar bir dönem ellerine kitap, dergi, gazete alıp poz vermişler bu bana ilginç geliyor, topluyorum. Efemera diyoruz bunlara... bana ilginç geliyor ama sizin için bakıp geçeceğiniz bir şey olabilir. Ben, bulduğum bir fotoğrafa size yüksek veya boşa harcanmış diyeceğiniz bir bedel ödeyebilirim. Siz beni müsrif, "parası çok" sayabilirsiniz. Haklı da olabilirsiniz. Ben öldükten sonra bunlar yok pahasına sahaflara düşebilir, değersiz sayılabilir, çünkü bunlara değeri veren benim... Ben olmayınca o değer de olmaz. Ben vurgusunu bilerek yapıyorum. Çünkü bu toplayıcılık kriterini "ben" yaratıyor, yaşatıyor. 

Şunu yaparsam iş değişir, bu fotoğraflardan bir sergi yaparsam, bir kitap çıkarır ve o kitabı veya o sergide sergilenen fotoğrafları satarsam "okuyan insanlar" koleksiyonumun yatırım değerini artırmış olurum. 

Koleksiyonda o ürünün biricik, az bulunur olması önemli... Orijinal çizgi roman sayfasının o sayfanın yayımlandığı yayından daha değerli olması gerekir, çünkü biri bir tane, diğeri belki on bin yirmi bin basılmış... 

Az bulunurluk dedim, Türkiye'de şu anda en yüksek koleksiyon değerine sahip olan mizah yayını Markopaşa... Çünkü Markopaşa'da Sabahattin Ali, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz var...Onların itibarları yayına değer katıyor. 

Toplayıcılık, arşivcilik ve yatırım değeri olan koleksiyonculuk başka başka şeyler demek istiyorum. Geleceğe kalacak olan haliyle daha özel... yoksa sen, ben ve bizim mahalleden bebeler aramızda döndürüp dururuz ve sahi sanırız...Bize özel olan şey başka.... hayata, sanata ve geleceğe dokunan şey başka...

Salı, Aralık 28, 2021

Şimdiki zaman halleri

1985'ten beri yazdıklarım bir yerlerde yayımlanıyor. Çeyrek yüzyıldır da kesintisiz olarak bir telif gelirim var, yazarak hayatımı kazanıyorum. İlk öğrendiğim şeylerden birisi, beni beğenen kadar beğenmeyenlerin de olacağıydı.

Bir şey yazıyorsanız, yaptığınız işi beğenmeyenler mutlaka olacaktır. Eleştirme hakları vardır. Üstelik beğeni görecelidir, zamana, kişilere, beklentilere göre değişir.

Laf edenlere asabiyet göstermenin, defans yapmanın, kahırlanmanın pek anlamı yok. Hele ki sosyal medyanın hepimizi bu denli  belirlediği bir çağda... İçindeyiz, faili ve mağduruyuz, sosyal medyanın, insanları ilgi çekmeye teşvik eden bir çekim gücü var ve bu öyle güç ki, her birimizi "bağırmaya" zorlayabiliyor. Her gün yüzlerce örneğini görebiliyoruz. 

Sanat eleştirisi, siyaset çekişmesi, itiraz tiryakiliği, ergen kahkahası, tahkir ve tezyif, haset ve münafıklık, hiciv ile övgü içiçe geçti, başkalaştı, meşrulaştı, mümkün ve herkese normal gelir oldu. Romantize ederek ahlaki bir töz aradığım sanılmasın...Tabii ki arayanlar olacak, itiş kakış işin özünde var... Üzülebilir, bunalabiliriz ama ne yapsak boş, manzara bu mu? Evet bu. 

Mesele sadece beğenmeme hakkı değil, iyi biliyoruz ki daha fazlası...Zamanın ruhu ve öfkesi var işin içinde. Deşifre etmek için yaşamak diye bir şey de var artık. 

Eskiden gazeteciler, ve o tartışmadan profesyonel olarak faydalanan insanlar, örneğin siyasetçiler yapardı bunu, açık ararlardı, hasım olanlar hatiplikle retorikle birbirlerini "dövmeye" çalışırlardı...Siyaset, medyatik bir gösteriye, sosyal medya siyasetin ve faillerinin milyonlarca mikro replikalarına dönüştüğünden...beri bu da "miri mal" oldu diyelim. 

Ben mesela şunu hiç anlamıyorum, insanlar sevmediği birilerinin internet hesaplarını takip ediyorlar. "O sağcıyı, o solcuyu, o yeteneksizi, o sefili, o kötü yazarı, o yalakayı, o boş tencereyi niye iz-ler-sin? Hata yapmasını, açık vermesini niye bek-ler-sin? Niye buna bu kadar zaman har-car-sın?"... demenin, bir cevap aramanın tek bir faydası yok. 

Yapıyorlar. Terapist edasıyla, mesleki deformasyonla bir klişe kullanalım, "iyi geliyorsa yapsınlar", "olabilir", "mümkün"... Çünkü çook mutsuzuz..birilerinden hıncımızı almamız gerekiyor.

Başa döneyim, yazıda kullandığım görsel, twitter hesabımın sabit şeysi... Yakın bir arkadaşım, yazdığımı eleştirerek "farkındasın değil mi, kibir bu" dedi, ben cevap vermeyip gülümseyince daha da uzattı. 

Kendimce bir ilkem bu, yaptığım işlerle ilgili sosyal medyada kimseye cevap vermedim, vermeyeceğim... İşe güce bakmaktan yanayım. Doğrusu bu demiyorum, bana uygun olan bir cevap bu... Yakın zamanlarda bir iki şey oldu, hiç görmediğim meseleleri bana duyuranlar,  bana yetiştirenler, sana şöyle dedi diyenler oldu, bana söylemeseniz de olurdu dedim onlara, bilmiyordum, rahattım, bilmemeyi tercih ediyorum...

Gidip çalışayım. 

Pazartesi, Aralık 27, 2021

Hogarth'ın sanatı

Bu kitabı duymuş, kapağını görmüş ama bir türlü ulaşamamıştım. Bulamayınca merakım arttı, meğer, iki dilli bir sergi kitapçığıymış, Hogarth ile ilgili herhangi bir ansiklopedide bulunabilecek bilgiler içeriyormuş. Bunca zaman merak edince hayal kırıklığım da yüksek oldu. 
 

Münir bey

Günahkâr şehrin yeryüzü tarifine lanet. Münir Özkul, rindlerin sahnesinde kelebek çırpınışı. Arzu Film’in rüyasında bir halkın yüreğine düşen gözyaşları. Sadık Şendil’in eli, Kel Hasan’ın Kavuğu. Rakı şişesinde kayıp ruh, derviş hırkası ve uzun cümlelere yenilmiş hayat yorgunu. Yakasında zamanın kiri, kozasında yaralı aşklar, yüreğinde terk edilmiş bir ev. Ve perdeee! Cennete çağıran. 

Pazar, Aralık 26, 2021

Koleksiyonculuk

Bir iki defa daha yazmış olabilirim, koleksiyoncu değilim... olsam olsam arşivci filan olabilirim, eskiden akademisyendim, işimin gereği olarak araştırmacıydım, bir "şeyin" peşinden gider, yazmak üzere onun hakkında "bir şeyler" toplardım. 

Senarist olduktan sonra "dükkanı kapattık" mecburen. İleride bir gün yazarım diye bir ümitle topladığım şeyler, kimi kitaplarımı geliştirmek gibi hayallerim var filan ama içinde bulunduğum tempo itibarıyla bunu yapmam mümkün değil...hayal ediyorum diyelim. [Yine punduna getirip iç döktüm, işim gücüm poz...]

Pek çok insan bir çizgi roman koleksiyoncusu olduğumu düşünüyor...Bu konuda çok yazıp çizdiğim için böyle düşünülüyor ve evet, elimde epeyce şey var, yıllardır okuyorum, okuduğumu kenara koyuyorum  ama bütün bunlar "yazmak" için, okurken keyif almak için... "itinayla" saklamak için değil. Şöyle anlatayım, yıllar önce Karaoğlan hakkında bir kitap yazmıştım, biter bitmez elimdeki külliyatın yüzde doksan beşini elden çıkardım, pişman olursun, nasıl kıydın filan denmişti, böyle bir eksiklik hissetmedim hiç...  

Koleksiyonculuk meselesi, özellikle çizgi romanla ilgili olduğunda bence karıştırılıyor. Bu konuda koleksiyonu olanlar ekseriyetle çocukluklarını kovalıyorlar, hatıra topluyorlar. Elimde Pekos Bill ilk sayı vardı, evleniyordum para lazımdı, 100 dolar verdiler, hiç düşünmeden sattım. Benden alan belki 200 dolara bir başkasına sattı ama inanın çocukken o çizgi romanı okumuş birilerine sattı. Koleksiyonun bir yatırım değeri olur, Pekos Bill'in veya Tommiks'in, Zagor'un okurları dışında ahı şahım bir değeri yok ki... 

Niye yok? Senin çocukluğuna dokunuyor ama bugün kimse hatırlamıyor, üstelik yerli de değil. Orhan Veli'nin el yazması veya Abidin Dino'nun eskizleri değil çünkü... Nostaljisi dışında değeri nasıl olabilir, Oğuz Aral'ın, Suat Yalaz'ın orijinal çizimleri, çizgi roman sayfaları Zagor'dan çok daha değerli ve daha da olacak, geniş anlamıyla tarihe ve sanata "dokunuyor" çünkü... Çocukluğunu kovalayan insanların fiyat artırımıyla bir kitabın, bir serinin değeri artabilir ama bu artış, aktüel bir artıştır, geleceğe kalamaz demek istiyorum. Çünkü konuşulmuyor, o yılları yaşamışlar dışında birilerine dokunmuyor...

Arada yazayım ya ben bu meseleleri, söyleyecek lafım çokmuş...

Cumartesi, Aralık 25, 2021

Senaristler

Hep aklımdaydı da, Bozkır2 bitince cesaret edip kalkıştım, senaryo işlerinde bizimle çalışabilecek yeni bir yol arkadaşımız daha olsun istiyordum. Bir duyuru paylaştık, hayat zor, sektör ilgi çekici şu bu... Çok başvuru oldu, ilgi gösterenlerin yüzde doksanını daha en baştan çeşitli nedenlerle elemek zorunda kaldık... 

Adayları sayı olarak önce 16'ya sonra da 2'ye düşürdük filan...Birebir konuştuk, birlikte grup çalışması yaptık, hatta son ikisiyle geçtiğimiz çarşamba gününe kadar bir süre birlikte çalıştık. 

Piyasanın uzağında bir yerde, Ankara'da yaşıyorum. benim kaçma arzumdan veya uzak şehirde yaşıyor olmamdan olabilir, sektörden çok az insan tanıyorum.  2010 yılından bu yana senarist olarak çalışıyorum, düşünün, beş ya da altı senarist biliyorum, ancak o kadar... Bir iş yapıyorsunuz ve benzerlerinizi tanımıyorsunuz. 

Bu süreç o bakımdan bana ilginç geldi, pek çok senarist deneyimi dinledim, çoğu için haksızlıklarla dolu hikayeler demek gerekiyor... Üzücü, yıpratıcı, insanı öfkelendiren garip tecrübeler... Konuştukça şunu anlıyorsunuz, mesele iyi hikaye anlatmak-iyi senaryo yazmak değil, kesinlikle sadece o değil veya, süreci bütünüyle kontrol edebilmek, yapımcıyı ve kanalı idare etmek, mesafe kurabilmek, paranızı alabilmek filan... 

Cuma, Aralık 24, 2021

Kara gün iyi değil


Fotoğraf, sanıyorum Sultanahmet Cezaevinden... 1975-85 yılları arası olabilir... Pencereden görünenler de adi suçlardan yatan genç mahkumlar gibi sanki...

Tahmin edileceği üzre fotoğrafı pankarttaki slogan nedeniyle aldım. "Af fazilettir, kara gün iyi değil" yazılmış, okur yazar Türkçesiyle düşünülmemiş, kimseye tuhaf gelmemiş anlaşılan... Biliyorsunuz sloganın bir ahengi olmalı, burada yok, o sebeple de ilginç ve güzel...

Ve tabii ki kara gün, iyi değil... hiç tartışmayalım.

Perşembe, Aralık 23, 2021

CV

Yukarıdaki görsel, bir özgeçmişten bir kesit, kitap arkasındaydı, ilgimi çekti. Yazarının kim olduğunu bilenler çıkacaktır, benim derdim içtenlikle söylüyorum o insanla ilgili değil...Şuna takıldım, bir insan kendinden bahsederken neden patronlarından, amirlerinden söz eder, hatta niye onlar aklına gelir? 

İsteyen istediği gibi kendini anlatabilir,  kimse de buna karışamaz, bizim için "değersiz" olabilecek bir şey, bir başkası için benzersiz sayılabilir... Bunları anlamıyor değilim, hatta bu türden ayrıntılar, o özgeçmişin sahibi hakkında fikir de verebiliyor... Bir arkadaşım gördü mesela bunu, dedi ki, "kesin olarak söylenebilecek şey bir sol muhalif olmadığı, herhangi bir marksist kendisini böyle tanımlamazdı." 

Dedim olabilir...

Galiba benim ilgimi çeken de o oldu, sıralanan isimlerin bazıları siyaseten ve mesleki olarak, patron olarak sorunlu kişiler. İçlerinde öyleleri var ki, mafya ile içli dışlıdır, tehdit ve şantaj, gazino hayatı, iktidar dalkavukluğu, pragmatizm, sömürücülük pıyy say say bitmez. Bu isimleri sıralamak, onlarla birlikte anılmak, hadi çalışırken ekmek parası şu bu dersin de...bir hayat hulasası gibi kendini onlarla yanyana hatırlatmak...işte o riskli sanki. Sonuçta sen "sanatçısın"... 

Neyse, dedim olabiliyor. Editörü olsaydım, yazarıyla bunları konuşurdum...

Çarşamba, Aralık 22, 2021

1935 Model Maganda

Malumunuz, popüler kültür ve argomuzda "maganda" nitelemesi var, bir tahkir ifadesi olarak yaygın olarak kullanıyor. Hıdır, herif, apaş, kırro, hanzo, zonta gibi türevlerni de biliyoruz, duyuyoruz. Şehir hayatına uyum sağlayamayan, eğitimsiz, kaba saba birilerinden söz ederken söyleyiveriyoruz.

Yukarıdaki görsel, otuzlu yıllarda çıkan bir kapak karikatüründen ayrıntı... Mayolu genç kadın hakkında konuşan iki erkeğe dikkatinizi çekmek istedim. Maganda olduklarını hemen anlıyorsunuz değil mi? Sanki, doksanlı yıllarda çizilmiş gibiler, Ahmet Yılmaz'ın, Mehmet Çağçağ'ın tiplemelerini birebir andırdıklarını bile düşünebiliriz... Halbuki altmış yıl önce Ramiz çizmiş... 

Magandalar genellikle Özal ile özdeşleştirilirdi, yani onun populizmiyle salına salına dolanırlardı filan... Beyoğlu'nu tarumar etmişlerdi vs vs... 

Oysa sadece yukarıdaki karikatür bile o tahkirin döneme özgü olmadığını ispat ediyor, önceden de yaşadığını, hatta sadece tahayyül olarak değil karikatürleştirirken bile benzerlikler taşıdığını gösteriyor. Adı Maganda değil de Haso olabilir ama var mı, var... 

Üstelik, birbiriyle zıt olarak tanımlanan ve hatırlanan iki ayrı tarihsel dönemde dahi yaşıyor, Özal ve Atatürk dönemlerinden söz ediyorum.

Salı, Aralık 21, 2021

Fanzin’in Ruhu

Büyük şehirlerdeki sahaf çarşılarına yolunuz düşerse eğer, eski kitaplar ve dergiler arasında, onlardan epeyce farklı fotokopi dergilerle karşılaşabilirsiniz. Dış görünüşleri, bakılmaktan eprimiş sayfaları, sloganvari yazıları dikkatinizi çekecektir. İlk bakışta fotokopiyle çoğaltıldıkları düşünülmediği için derginin baskısının kötü olduğu sanılabilir. Oysa bu dergiler belki sadece o sahafta satılan, elli ya da bilemediniz yüz nüsha çoğaltılmış yayınlardır. Nerdeyse tamamı, popüler yayın organlarında yer bulamayan veya özellikle yer almak istemeyen “gençler” tarafından hazırlanan fanzinler, okurundan önce üreticilerine heyecan veren ürünlerdir. 

Fanzinler, İngilizce’deki açılımıyla “fanatik magazin”ler, Türkiye’de Seksenli yılların ikinci yarısında çoğaldılar. Yayılma nedenlerini globalleşmeyle ve metropollerde ucuzlaşıp bollaşan fotokopi imkanlarıyla açıklamak mümkün. Batı’da, önce Amerika’da, dağıtım tekellerinin maddi ve yasal kısıtlamalarından kurtulabilmeye yönelik bir yayım biçimi olarak ortaya çıkmış fanzinler. Bir türün veya konunun meraklıları/fanları tarafından hazırlanmaları, genellikle A4 veya B5 fotokopi kağıdı boyutlarında olmaları ve genel geçer toplumsal değerlere yönelik alaycı (sarkastik) duruşları tipik özellikleri olmuş. Fanzinlerin şehrin “underground” mekanlarında yer bulabilmesi, okuyucuya el altından verilmesi, dolayısıyla az satması onların bir parça gizemli ve muhalif sayılmalarına da sebep olmuş. 

Türkiye’de de buna benzer bir süreç yaşandı; büyük şehirlerde heavy metal ve punk kültürünün etkili olduğu grupların öncülüğünde (ve bir ölçüde “Alamancı” desteğiyle), içeriği müzik ağırlıklı olan ilk fanzinler, kasetçi ve plakçılarda satılmaya başladı. Özellikle metropolleşen İstanbul’un mali kontrolünün giderek imkansızlaşması, fanzinlerin sayı ve çeşit olarak yaygınlaşmasını hızlandırdı. Böylelikle müzik temasının dışına çıkılarak çizgi roman, mizah, bilim kurgu, fantastik, sinema, pornografi veya anarşizm temelli fanzinler yayımlandı. Bugün internette hazırlanan web sayfaları (webzine, e-zine) nedeniyle eski hızını yitirse de fanzin “tür” olarak varlığını sürdürüyor. Memleket fanzinlerinin bütününe bakarak bir değerlendirme yapmak, bu çeşitliliğe ulaşmanın imkansızlığını hesap ederek çok zor, ama genel bir izlenimden söz edebilmek mümkün. Fanzinler çıkartmış bir arkadaşım, yaptığı işi “resmiyetten duyulan bıkkınlığın dışavurumu” diye özetleyerek, eklemişti: “mevcut değerlerin reddiyesini yaptım”. Bu iddialı sözlerin haklılık payını özellikle bir kenara koyarak, “ben” vurgusunun altını çizmek istiyorum. 

Fanzinler genellikle genç işidir; çoğunlukla yeniyetme lafazanlığı ve sıkıntısı, lakaydi bir özgürlük söylemiyle tanımlanabilecek bir anlatım dili taşırlar. Tekdüze ve silik bir Türkiye fotoğrafının karşısında bağırarak konuşurlar. Öte yandan yaşları itibarıyla kırılgan bir egoyu dış dünyaya karşı koruyan pasif –ve belki nihilist- ama mutlaka içe dönük bir tepki verdikleri de söylenebilir. Çünkü bu tür yayınlarda toplumsal eylemlere mesafeli olmak, politika ve politikacılardan nefret etmek –ya da kayıtsız kalmak sık görülen bir tepkidir. Toplumsal sorunları düzeltmeye yetecek bir güç olmadığına ilişkin inanç, sorunları görünür kılmayı gereksizleştirmektedir. Bir kaç Troçkist imge dışında Marksizmin fanzinler içerisinde özellikli bir yeri olmaması, “bencilik” ve resmiyet karşıtlığı ile ilintili olarak düşünülebilir. Gençleri toplumsal sorumluluk taşımaya iten öğretmen tavrı alaycı bir tavırla ele alınmaktadır. Bir başka deyişle hazza engel olan her türlü siyasi ya da kültürel “duruş” onlar için sıkıcı ve konformisttir. Fanzinlerin politik tavrını çizgilerinde sürdüren Lombak çizerlerinden bir arkadaşım, Marksist bir başka çizer arkadaşım için “Ondan çok var” demişti. Bu “ben farklıyım” demenin bir başka biçimi aslında. Sorumluluk sahibi insanların “mutlu son”lu hikaye ve meselleriyle ilgilenmemek, bu mutlak iyimserliği ciddiye almamanın ifadesi. Siyasetin, siyasetle ilgilenenin misyonu vardır. Oysa genel olarak fanzinlerin siyasetle ilişkileri komplo teorilerine olan inanışlarıyla sınırlıdır. 

Çoğu fanzinde vaaz veren konuşmalar, öğretmen ve ebeveyn kalıpları özellikle kullanılır. Yeşilçam’ın porno yıldızlarına veya kötü adamlarına yönelik sempati de daha çok buradan, “alternatif” olarak görülmelerinden çıkmaktadır. Anti rasyonalizmden beslendikleri için gizemli, egzotik ve gerçek-dışı olana karşı aşırı bir hayranlık söz konusudur. Ayrıca burjuva romantizmi ve erotizmine duyulan husumet nedeniyle, nefret ve iğrenme hislerini ifade eden öğeler de sahiplenilmiştir. Behçet Nacar, Nuri Alço, Cevat Prekazi veya Cüneyt Arkın’a duyulan aşırı hayranlıkta birer idol haline getirilmelerinin katkısı vardır. Bu oyuncular, fanzinlerde ne kendileri ne de rolleriyle uyuşan bir biçimdedirler. Edebiyatın/resmiyetin kadın yüzüyle (dudaklar ve gözlerle) ilgili edepli hislerini tersine çeviren yaklaşımlarında, aşkı ve romantizmi, sekse ikame eden, bu yüzden de herkesten daha sahici bulunan bir Yeşilçam yıldızını öne çıkartabilmektedirler. 

Bugün, fanzinlerin denetim dışı olmalarını muhalefetle özdeşleştiren, onları herkesten çok dürüst sayan romantik yaklaşımlar mevcut. Bu tür iddiaları fanzinlerin genel olarak ciddiye almadığı siyasal grupların yapması ise ilginç. Ayrıca fanzinleri bir azınlık duruşu olarak görmek ne kadar doğru olur bilinmez, medya ve reklamcılar tarafından massedilmiş, espri, vurgu ve yaklaşımları popüler dergilere ve hatta gazetelere taşınmış bir anlayıştan söz ediyoruz çünkü.

Pazartesi, Aralık 20, 2021

Kemal Tahir bey

Kemal Demir. Daha on sekizinde gazeteci. Çalışkan ve çalışmaya mecbur. Sonra Donanma Davası’ndan hapse, Nâzım’la birlikte. Yok yere. İnsan ağlar bu gaddarlığa. Çorum’da, Çankırı’da geçen mahpus yılları. Avluda volta. Nâzım kadar iyi olmayınca şiiri bırakıyor, iyi ki bırakmış. Açlıkla yazılmış tefrikalar. Bir orman gibi içinde saklanacak. Bedri Eser, Samim Aşkın ve Çağlayan’ın Mayk Hammerları, Çorumlu polisiye. Kendi adıyla Göl İnsanları’nı çıkarıyor, merhaba edebiyat. Yerlici, şiveci, konuşkan, kalp atışı. Türk romanı! benzemesin kimse sana! Sonra edebiyatın mevsimsiz, tarihsiz şehrengizine çarpa çarpa rüzgârı. Rahmet, İnce Memed’in yolunu kesiyor. Bozkırdaki Çekirdek, Ensdidü’nün ezberine yazılıyor. Romanın beşinci mevsimi. Kemal Tahir, evin dışındaki adam, o gelince muhabbet değişiyor. Üfleye üfleye yenilen ekmek. 

Cumartesi, Aralık 18, 2021

Beğenmiyorum Seni Ben...


İlk çizerlerimizden, karikatürist Cemal Nadir ile Ramiz Gökçe'nin aralarının pek iyi olmadığını bilenler biliyor. Meseleyi kanırttığım sanılmasın, dünya hali, insan insanla uğraşır, iyileştirir, yaralar, derde derman olur, kıskanır, imrenir, yok sayar...

İkisi de alanın önemli ve yüksek telif alan isimleri. Aynı dergide, aynı gazetede yan yana pek olmamışlar. Daima birbirlerinin ikamesi olmuşlar, rekabet ettikleri kadar rekabete de zorlanmışlar muhtemelen. Maliyet açısından düşünürsek dergiler, gazeteler az sattıklarından iki bahalı isme aynı anda o derece büyük telifler ödeyememiş de olabilirler, akla mantığa uygun bir durum. Ramiz'i alırsan Cemal Nadir'i alamıyorsun, paran yetmiyor olabilir...

Ama benim anladığım, hissettiğim, şu veya bu nedenle, birbirlerini sevmemişler, daima mesafeli olmuşlar.

Yukarıdaki karikatürü Cemal Nadir, Ramiz'i eleştirerek çizmiş. Temcit Pilavı demiş, hep aynı şeyi çizen karikatürist, Ramiz olmuş...

Ha şu olabilir, Ramiz ya da Cemal Nadir'i birbirlerine alternatif olarak gören, biri ayrıldığında diğerini çağıran Akbaba dergisi sahibi yayıncı Yusuf Ziya Ortaç da kızgınlıkla veya husumetle, Nadir'den böyle bir şey çizmesini istemiş olabilir. Son kertede durum değişmiyor, biri yayınlamış diğeri altına imzasını atmış...

Uzun bir hikaye bu... 1945 sonrasında biri CHP'li diğeri DP'li oluyor. Esprileri bazen birbirine çok benziyor, ne farkları var anlamak için uzun uzun düşünüyorsunuz. Kendi çıkarımlarımı başka bir zamana saklıyorum ama şunu iyi biliyorum: birisi Cemal Nadir ile Ramiz'in çizdiklerini tek tek kıyaslayarak bu rekabetin hikayesi yazmalı.

Cuma, Aralık 17, 2021

Üzüntümüzü üzerimizden attık

Doktoramı yaparken kendisinden ders almak zorunda kaldığım bir hoca hatıralarını yazmış, isim vermeyeceğim, akademik ya da entelektüel anlamda önemsenecek birisi değildi, kişisel bir husumetim filan olduğu düşünülmesin, uzun seneler bana kötülük etmeye filan çalıştı ama o yıllarda dahi kendisini ciddiye almazdım.  Bir anı kitabı yazınca, meraklıyız, e karıştırdım. Enikonu kötü bir kitap olmuş, ben yazar olarak bir renk beklemiyordum ama yayınevi editöryalı dahi yapamamış diyerek geçeyim.

Kitabı dallarken, yukarıda fotoğrafını paylaştığım garip bölüme rastladım. Çok ilginç olduğu için paylaşmak istedim. Hanımefendinin oğlu beklenmedik bir biçimde kalp krizi geçirerek ölüyor, kızı  teskin etmek için olmalı onu Ayvalık Cunda adasında bir butik otele götürüyor: ["Bu otel de bir hafta kaldık" diye bir de/da faciası var, kitap bunlarla dolu, yine geçiyorum. ] bundan sonra yazılanlar tefsire muhtaç, aynen alıntılıyorum:

"Ayvalık'ta deniz her zaman sıcak olmaz. Şansımıza deniz sıcaktı. Çok üzüntülü olsak bile denize girebildik. Üzüntümüzü üzerimizden attık."

Bu büyük acıyı gerçekten mi bu kadar kolay atlatmış, yoksa yazamadığı için mi bu kadar vasat anlatmış, insan bilemiyor...

Perşembe, Aralık 16, 2021

Portre defteri

Geçtiğimiz aylarda bir defter geçti elime. Defterin Necdet Şenkon isimli sahibi, tutkulu bir amatör ressammış... Defteri bir görsel referans arşivi olarak istiflemiş, çeşitli ünlülerin fotoğraflarını, çizilmiş vinyet, portre ve karikatürlerini dergilerden-gazetelerden keserek saklamak üzere yapıştırmış ve hatta kimilerini kendisi de çizmiş... Otuzlu yıllardan başlayarak kırk yıl kadar yapmış bunu... .

Pek gözalıcı bir çizer olduğu söylenemez ama ne desem az, hiç vazgeçmemiş, iştahla mı demeli, sabırla mı bilmiyorum, denemiş de denemiş, tekrar tekrar çizmiş, toplamış, kendine göre ünlüleri tasniflemiş, gerekirse çizmek-resmetmek adına arşivlemiş.

Bu kadar portre olunca, insan şuna da dikkat kesiliyor, sayfaları çevirdikçe popüler kültürün dönem dönem değişen ve kaybolan ünlülerini seyrediyorsunuz. Bu kimdi, bu niye ünlüydü, neden öne çıkmış, bugün niye hatırlanmıyor filan diyerek bakıyorsunuz. 

Zamanın daha yavaş aktığı dönemler bile olsa değişmiyor, geçen yıllara meydan okuyacak bir yönünüz yoksa hızla geçip gidiyor, unutuluyorsunuz.

Çarşamba, Aralık 15, 2021

Çin İşi Japon işi... Yahudi işi

Argoda geçer, tekerleme gibidir, "Çin İşi, Japon işi... e bunu yapan iki kişi" filan denir. Nerden çıktı şimdi demeyin, 13 Eylül 1926 tarihli Akbaba'da denk geldim, muhtemelen Yusuf Ziya yazmış, şöyle diyor: "(...) çoğumuz Japonya’nın adını 'Çin işi, Japon işi!' diye işportalarında garip eşyalar gezdiren Yahudi satıcılardan duymuşuzdur." 

"Çin işi, Japon işi" deyişi meğerse bir işportacı cayırtısıymış, Yahudi satıcılar sokaklarda gezerken, ellerindeki Çin ve Japon mallarını böyle bağırarak satıyorlarmış. Kolektif hafızada yer edişi, te o zamanlardan...

İki açıdan enteresan, birincisi geçen yüzyılda bile uzakdoğu  malları işportada-sokaklarda satılacak kadar ucuzmuş... İkincisi, sokak satıcılarının Yahudi olması elbette...

Bugünkü popüler kültürümüzde Yahudilere işportacılık yakıştırılmaz, o halde hayal edilmezler. Fabrikatör olabilirler, tefeci olabilirler filan ama işportacılık yoksullara atfedilen bir meslektir. Böylesi hoşumuza gidiyor veya ona inanıyoruz diyelim. Yoksul veya dar gelirli Yahudi olabilemez fikrindeyiz.

Bu kerre 1925 yılından, yine Akbaba'dan bir alıntı : "Evvelde, eski feslerimizi saklar, Yahudi vatandaşlarımızdan bardak, tabak, süpürge, faraş gibi ufak tefek şeyler alırdık."

Düşünün eskiler alıyor, takas ediyor, sokak sokak geziyor, alıyor satıyor Yahudiler...

Salı, Aralık 14, 2021

Su kenarında

Tarihi çizgi romanlarda kahraman ne zaman su kenarına gelse yıkanmak üzere orada olan çıplak kadınlarla karşılaşırdık. Su kenarı, erotizm ve çıplaklıktı. Yıkanan amcalar, teyzeler, çocuklar filan değil... illa ki etine dolgun, genç kadınlar görürdük...Yazarken düşündüm de, erkekleri yıkanırken gördüğümü hatırlamıyorum... Pis pis at üstünde dolanıp dururlardı işte...

Malumunuz, bizim hamam kültürümüz var, o kültür de en çok, yerel erotizmin, fıkraların, fantezilerin, kolektif bilinçaltımızın bir parçasıdır. 

Büyüdüğüm mahallede, hali vakti yerinde bir ailenin zihinsel özürlü bir erkek çocukları vardı, her zaman tertemiz kıyafetler-takım elbiseler giydirildiğinden, bir de "ağır abi" olmayı sevdiğinden, çoğu insan onun bu özel durumunu anlayamazdı. Dışarıdan tam bir "beyfendiydi". 

Gel gör ki, mahalle kahvesinin derin bir mahrem çözücü tarafı olur hep, dangoz "abiler", türlü çakallıklarla onu sarakaya alır, en çok da iki güzel ablası hakkında konuştururlardı. Çocuk da yarattığı ilgiden hoşlandığından, ablalarını banyonun kapı deliğinden nasıl dikizlediğini aynı cümlelerle uzun uzun anlatırdı. Hayatın ne acımasızlıklarla dolu olduğunu hepimiz az ya da çok biliyoruz. 

"Ablaların banyo yaptılar mı lan" soru cümlesi hep aklımda çın çın öter.

Yukarıdaki resmi bilmiyordum, yıkanan kadınları gözetleyen Pan olarak çizilmiş, şeytani, kötücül ve şehevi... Az sonra Karaoğlan çıkıp o sefili tepeleyecek ve tepeler tepelemez de kızların en güzelini... 

Kim Karaoğlan, kim Pan (Uğru) ve kim kimi seyrediyor karışıyor elbette.

Pazartesi, Aralık 13, 2021

Oğuz Atay

Mebus oğlu, Kolejli, inşaatçı, doçent. Meydan Larousse’un son ütücüsü. Fısıltıların, mırıltıların yazarı. Teferruat mühendisi. Parodici. İntiharcı. Oyuncu, oyunkuran ve oyunkıran. Okur mektubu, sahipsiz dilekçe. Bıyık altından ağlamak. Kolları yana aç, gözler yukarı. Hakkını alacak insan kalanlar. Don Kişot, Olric ve diğerleri. Türkiye’nin ruhu. Mustafa İnan manifestosu. Ey okur, Selim Işık ölürken neden sustun? Oğuz Atay, Türkçenin ironisi, oyunlarla yaşayanı.

Pazar, Aralık 12, 2021

Basın Ressamlarının Kitabı

Eski gazeteler ve dergileri karıştırırsanız, özellikle 1965 öncesi yayınlara bakıyorsanız, çizgiyle oluşturulmuş görselliğin ağırlığını ilk anda fark ederseniz. İlüstrasyonlar, matbaa teknolojisinin yetersizliği nedeniyle fotoğrafın yerine ikame edilmişltir. Bu yüzden uzun yıllar Babıâli’nin en yüksek maaşlı çalışanları gazeteci-yazarlar değil geniş anlamıyla çizerler olmuştur. Hızlı üretmek ve tüm yayının görselliğini inşa etmek mecburiyetinde olduklarından ağır bir işçilikleri vardır. Farklı sayfalarda çalışmalar yaptıklarını, her boşluğu doldurduklarını görürsünüz. Üstelik hemen hepsi gazetelerin yanı sıra dergilere, reklam sektörüne çalışmakta, afiş ya da tasarım da yapmaktadır. Bu kadar çok ve hızlı üretilmesine rağmen, ilginçtir, taklit ve intihal kadar son derece yaratıcı ve alelacayip güzellikte işler görebilirsiniz. Kendi adıma çizgiyle ilgili her türlü tasarıma ilgi gösterdiğim için hafiye gibi izini sürdüğüm imzalar olmuştur. Keşfetmek ve karşılaşmak güzel gelir bana. Böyle olunca başarılı bir çizerin hatırlanmamasına veya az üretmesine üzülebiliyorsunuz veya farklı imza ve mahlasların aynı isme ait olduğunu aşinalıkla anlıyorsunuz vs. Türkiye’de pulp edebiyatın çizerlerine ait doküman kıtlığı vardır. Çizerler hakkında malumat ve doküman bulabilmek sahiden kolay değildir; hal bu olunca mevcut eksikliği gidermeye yönelik girişimler bu sorunla malul bir yerden işe başlıyorlar. Orhan Gencebay’ın sevgilisine söylediği gibi her girişim “ne söylese bir eksik” kalıyor. Ömer Durmaz’ın hazırladığı İstanbul’un 100 Grafik Tasarımcısı ve İllüstratörü, bu çerçevede önemli bir girişim. 

Babıâli Çizgileri 
Kitap, Büyükşehir Belediyesinin yayını olduğu için İstanbul temelinde tasarımcı ve ilüstratörleri derlemiş. Biçim olarak kısa biyografik bir tanıtımdan sonra görsel olarak çalışmalardan örneklere yer verilmiş. Hemen söylemeli: tasarımcılar ile illüstratörleri ayırmak gerekirmiş bana öyle geldi. Kitap, sayfa tasarımı, tashih ve mana bakımdan farklı olması gereken bölümler içeriyor, ikmal istiyor ama Durmaz, pek çok ismi ciddiye alarak “ilk kez” hatırlatıyor. Bu bakımdan hayırlı bir çalışma var karşımızda. Özellikle Babıâli’de “ressam” diye nitelenen isimler önemli ölçüde derlenmiş, Yener Çakmak’ın yayınlanmamış çalışmasının iyi bir kaynak olarak kullanıldığı görülebiliyor. 

Kitap bir döküm olunca ve bu kadar üreticiyi bir arada-peşisıra görünce birkaç nokta hemen dikkat çekiyor. Öncelikle üreticiler arasındaki mektepli-alaylı veya sanat-zanaat ayrımı en baştan görülebiliyor, buna çok üreten, geçim sıkıntısıyla üretenler ile seçerek, uzun zaman harcayarak daha az üretenlerle ilgili bir ayrım da diyebiliriz. 1923-1960 arasında çizerlik yapıp da çizgi roman, karikatür, kapak, reklam, sinema afişi yapmayan yok gibidir. Gelen hiçbir teklifin reddedilmediğini anlıyorsunuz veya tersi de söylenebilir. Sanat camiasında ismi olan saygı ve itibar gören ressam ya da tasarımcıların 1960 öncesinde hayli pulp-trash çalışmaları olduğunu biliyorsunuz. Sadece geçim sıkıntısıyla bakılabilecek bir mesele değil bu veya sadece bu olamaz demeliyim. Piyasa, sanatı ve beklentileri ister istemez belirliyor, daha doğrusu normalleştiriyor; üreticilerin farklı mecralarda var olmasını, taklit ya da intihali meşrulaştıran bir sonucu olabiliyor bu çokluğun. Aynı çizerin devlet erkânının istiflediği kanonik ve siyaseten Türkçü bir tablosunu da görebiliyorsunuz piyasa işi erotik bir çalışmasını da… Gil Elvgren ya da Enoch Bolles’in birebir kopyasına da rastlıyorsunuz, bambaşka özgün bir katkıya da… Günde 4-5 kitap kapağı çizen ressama da şaşırmıyorsunuz. Mainstream Görsellik 
Kitaptaki üreticilerin sıralanışını ve onların görsellikle ilgili yaklaşımlarını toplu ve seyir halinde görmek, biçem ve estetiğin nasıl değiştiği hakkında fikir yürütmemizi de sağlıyor. Türkiye’deki hâkim görsel gelenek, 1930’lu yıllardan itibaren Amerikan tarzı bir üsluba evrilmiştir. Alman grafik sanatının etkisi azalarak, yerini basındaki Frankofon eğitimlilerin çokluğundan olabilir, Fransızca üzerinden Amerikanlaşmaya bırakmıştır. 1945 sonrasında Anglo-Amerikan tarzı reklamcılık ve tanıtım bütünüyle kabul görmüştür. Kopyalanan, taklit edilen, beğenilen ürünler ve çizgiler Amerikan menşeilidir. Tüm dünyada çizgi roman, ilüstrasyon ve pin-uplarla ilgili Amerikan hâkimiyeti, Hollywood’la paralel gelişen bir magazinelleşme vardır. Resimlerde kullanılan öğeler, bunların resim içi istifi ve çizgi üslubu “Amerikan” tarzı olarak yaygınlaşmaktadır. Fotoğrafa yakın gerçekçi tiplemeleri vardır resimlerin, korku, endişe, heyecan ya da nefret türü ifadeler hâkimdir yüzlere. Öne çıkartılmış erkek kahraman ve erotizmle anlatılan sevgili-kadın imgeleri resimlerin merkezindedir. Arka planda aksiyona dayalı sahneler – kovalamaca, kavga ya da şiddet yüklü kötüler – görülmektedir. Renkli resimlerde özellikli bir kırmızı -şiddetin ve erotizmin rengi olarak – ve siyah – esrar ve bilinmezliği çağrıştırarak – sıklıkla kullanılmaktadır. Böylesi bir tarz yaygınlaşınca çizerler ve üslup bakımından bir yoğunlaşma olmuş; piyasa talepleri, yeni ilüstratörler yaratmıştır. Sururi, Şevki, Remzi Türemen gibi isimler, Anglo-Amerikan çizgi üslubunun, King Features ekolü ve Jack Kirby isminde özelleştirilebilecek desen ve ilüstrasyon geleneğinin izleyicisi, dergi kapaklarından sinema afişlerine kadar 1970’li yılların ortasına kadar Türkiye’de etkili olacak bir görselliğin ilk öncüleri olmuşlardır. Kitap, üreticilerin doğum tarihlerine göre bir sıralamayla sunulunca bu görselliğin, piyasada rağbet gören çizgi ve tasarımın nasıl değiştiğini anlıyorsunuz. Bir toplumdaki görsellik algısı, popüler kültürün önemli membalarından biridir, dikkatle izlenmesi gerekir. Durmaz’ın çalışması görsel dökümüyle bunu sağlayabiliyor, merak uyandırıcı. 

Birgün Kitap, 18.6.2011

Cumartesi, Aralık 11, 2021

Paran kadar konuş!

Erkek, "bilseniz sizi ne çok..." diyerek romantik bir cümle kuracakken, kadın lafı ağzına tıkıyor: "Uzatmayın, ben israfı sevmem... Kaç paranız var onu söyleyin"

Malum, espriler eskiyor, bazen neyin komik olduğunu, neye gönderme yapıldığını anlamıyoruz. Bu espride komik olan kadının pervasızlığı... Romantizmi alaşağı eden gerçekçiliği, asıl niyetini saklamayan cesareti...gibi duruyor.

Mizah dergilerimiz, karikatürcülerimiz cesur ve meydan okuyucu kadınlara tuhaf bir ilgi gösteriyorlar. Yani hem onları tahkir etmek istiyorlar hem de şehevi bir arzu duyuyorlar.

Peki, bu espri nasıl algılanıyor... Erkek okura yönelik yayınlar olduklarını biliyoruz. Erkekler, kadının zor duruma düşürdüğü erkeğe gülünç buluyor olmalılar. Belki "efemine" hatta... Biliyorsunuz, romantizm, mizah dergilerinde kıyasıya "dövülür" ki bu, anti entelektüelist tutumlarının bir parçasıdır. 

Bir ters köşe düşünelim, bu espriyi, genç kadınlar nasıl algılarlar? Erkeklerle hemfikir mi olurlar yoksa başka bir biçimde bu durumdan hoşlanırlar mı, yani o pervasız kadınla özdeşleşirler mi? 

Özdeşleşme, akla yakın geliyor, ayıp sayılacağı için alenileşmese de, erkeği küçümseyen cesur kadına mutlaka sempati duyulur... 

Popüler kültür, işte böyle garip bir memba, kimin neyi nasıl alımladığı her zaman tahmin edilebilir olmuyor. 

Cuma, Aralık 10, 2021

Kalp kalp

Eski bir kapakta kalp şeklinde bir deniz simidi görünce... garip geldi. Kalp biçimli ürünlerin pazarlandığı ve satıldığı dönemler sanki hep çok yakın tarihliymiş gibi geliyor bize... Hani altmış yıl önce "olmazdı" diye düşünüyoruz. O sebeple garip geldi. 

Tabii şu da var, böyle bir ürün filan o tarihlerde yoktur, ressamın hayali de çıkabilir, sembolik olarak böyle bir simit tasarlamıştır. Yani satın alınır bir şey değil de hayal edilmiş bir unsurdur olabilir demek istiyorum. Çünkü, o kalp işareti her ne olursa olsun, genç kızla genç erkek arasındaki ilişkiyi kolayca özetliyor. 
 

İsimler















Perşembe, Aralık 09, 2021

Semahatanım

Fotoğraf bir nişandan bence, hiç olmadı bir söz'den, hayırlı bir vesileden diyelim, sandalyeler minik aralıklarla istiflenmiş, kalorifere oturup muhtemelen yeğenini kucağına alan delikanlıyı saymazsak, teyzeler sıralanmışlar, ve tabaklara bakılırsa, yiyecekler "açık büfe"  tarzı masadan seçilmiş...

Bana yetmişler gibi geldi, perdedeki çiçek desenleri filan...

Lokmasını tam da ağzına tıkıştırırken objektife yakalanan kadını hesap ederek söylüyorum, fotoğrafın sahibi sağdaki hanımefendi... Göğsüne iliştirilmiş yaka iğneli yapma çiçek, küpeleri, yapılı saçları ve aynada çalışıldığı tahmin edilebilecek ölçülü tebessümüyle poz vermiş çünkü...

Ve güzel çıktığını düşünmüş ki fotoğraftaki ilk anda göze çarpan komikliği umursamamış, ona rağmen ayırıp saklamış... İsmini tabii ki bilmiyorum ama bana "Semahatanım" gibi geldi...

Çarşamba, Aralık 08, 2021

Rüzgâr


Anadolu’da Rüzgâr: Gökyel (poyraz), oğlakkıran (karayel), hulice (bozyel), günbatı (batıdan esen yel), galaz (kuru rüzgâr), gündoğru (doğu rüzgârı), sadak (sabah yeli), minimini (kuzeyden esen hafif yel), talazlı gün (rüzgârlı gün). 

Gürbüz Türk polisi

1954 yılından Devir dergisinde propaganda nitelikli bir polis kapağı. İlk gördüğümde rütbeli polis, ne yalan söyleyeyim Zeki Alasya'yı hatırlattı bana... Sonra şunu düşündüm, o senelerde nasıl güzel kadınlar etine budunaysa, yakışıklılar da biraz gürbüzdü, şimdi olsa gıdısı çıkmış polisi seçmezler emniyet haberine... 

Salı, Aralık 07, 2021

Mehmet Abi

Devrime inananlar ve inanır gibi görünenler. Parayı konuşanlar, mağluplar ve debelenenler. Gözleri nemli  kadınlar, türlü hoyratlıklar, hayatın bitmez tükenmez pisliği. Mehmet Eroğlu, hep aynı romanı yazdı; kaderini, memleketin kaderiyle bir gören gençlerin hızlı, isyankâr ve öfkeli hallenmelerini. Devrimcileri. Hayatın rüyası kısaymış. Geçmiş denen büyük yenilgiler, gelecek denen muğlaklıklar ve dik bir mezarlıkta yatan karnı aç ölüler. Eroğlu, hatırlanamayan yaraları anlattı: “Bellek yoksa ne suç olur ne günah,” dedi. Büyük yeryüzü yalanlarına lanetler yağdırdı. Tiksinme, bulantı, öğürme, terleme, tükürük, istifra… “En iyisi kusmaktır,” dedi hatta. Her şeyi temizler.

Pazartesi, Aralık 06, 2021

Seyrüsefer Defteri 133-134

Donde Caben Dos (2021) çok hikayeli Latin-Easy denemesi, pek parlak sayılmaz (30 Kasım).++ Tengoku to jigoku (1963) Kurasowa klasiği, güzel ve kimi bakımlardan ilham verici bir suç hikayesi (29 Kasım).++ Cowboy Bebop animation Sea1 Ep.1, 2 ve 3’ü seyrettim (28 Kasım).++ Trapped Sea2 Ep.1 ve 2’yi seyrettim (27 Kasım).++ Cowboy Bebop Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (26 Kasım).++ Las leyes de la frontera (2021) filmi bilmiyordum, Bolano hikayesi gibi dedim, pür dikkat seyrettim, meğer Javier Cercas uyarlamasıymış, polis ile baba'nın konuştuğu sahneye bayıldım, Netflix ortalamasının üzerinde güzel iş (25 Kasım). ++ Army of Thieves (2021) eğlenceli tipti, eğlenceyi uzatalım demişler, hikaye değil tip kalıyor akılda (24 Kasım).++ Forsaken (2015) sürprizi ve gerilimi olmayan bir hikaye, magazini çıkar, baba oğula hatırası var, bitti (23 Kasım). ++ Last Duel (2021) Rashomon tarzı, doğruluk-gerçeklik meselesi var, tekrarlar tempoyu düşürmüş, güzel sahneleri ve ilginç karakterleri var (22 Kasım).++ Red Notice (2021) Layt bir komedi avantür, oyuncu enerjisiyle yürümüş, dijital ekonomisinde üretilmiş. (21 Kasım) ++ Senaryo kampı (14-20 Kasım).++ No time to die (2021) hikaye dağınık, çat çutu zaten yapıyordunuz, e bir gerilimi olsaymış iyiymiş, Bond öldü diye geçecek o kadar (13 Kasım).++  Finch (2021) ileride pandemi döneminde çekilen filmler denilecek bunlara, bu hikayeye kısa film olmalıymış (12 Kasım).++ The Legend of Tomiris (2019) Diriliş havasında, kadın savaşçıları var diyelim, Kazak işi olması bakımından ilginç (11 Kasım).++ Das Boot (1981) tüm zamanların en iyi denizaltı filmi ve gerilimi olabilir (10 Kasım).++ Crisis (2021) çok oyunculu, çok hikayeli, vakit yetmemiş, dizi olsa daha iyi olurmuş (9 Kasım).++  Goldfinger (1964) Bond seriyalini bugüne taşıyan kilometre taşı (8 Kasım).++ Seinfeld Sea3 Ep.19, 20, 21 ve 22’yi seyrettim (7 Kasım).++ The Harder They Fall (2021) "siyahi western" diyelim, yetmişlerde çekilmiş gibi, lüzumsuz bir kalabalığı var, üstelik bunu önemsiyor, trash olduğunun farkındaymış gibi davranması handikabı olmuş (6 Kasım).++  Midnight Cowboy (1969) sinemanın büyük hikayeler anlattığı zamanlardan, Joe ve Sıçan Rizzo ikilisi, bana iyi geldiler, enfes (5 Kasım).++ Senaryo kampı (27 Ekim- 4 Kasım).++ Seinfeld Sea3 Ep.16, 17 ve 18’i seyrettim (26 Ekim).++ Old Henry (2021) malzeme var da gerilimi yükseltememişler (25 Ekim).++ The Graduate (1967) sinemanın en güzel yıllarından, nostalji yaptım, oo misis rabinson (24 Ekim).++ Seinfeld Sea3 Ep.13, 14 ve 15’i seyrettim (15 Ekim).++ Dangerous (2021) televizyon dizisi senaryosunu aşabilecek bir derinliği yok (14 Ekim).++ Hiroshima mon amour (1959) Duras erotizmi, Resnais mesafesi, dehşetli bir müzik, hatırlamak üstüne güzel bir "dipnot", benzersiz bir ilk film. (13 Ekim).++ Seinfeld Sea3 Ep.10, 11 ve 12’yi seyrettim (12 Ekim).++ Kin (2021) uyarlamayı yaparken Türk polis yapmaz gibi bir yumuşatma olmuş, o bakımdan ilginç, yer yer iyi, kimi zaman vasat olmuş filan ama asıl mesele o yumuşatma (11 Ekim).++ Naked Director Sea2 Ep7 ve 8'i seyrettim (30 Eylül).++ Ten Commandments (1956) Cecil B.DeMille yorumu, Heston Musa rolünde (29 Eylül).++ Man of the West (1958) western türünün şahikası, paltosundan kaç film çıktı (28 Eylül).++ Naked Director Sea2 Ep5 ve 6'yı seyrettim (26 Eylül).++  Cool Hand Luke (1967) Kelebek romanının çok konuşulduğu bir evde büyüdüm, enfes bir direniş öyküsü, George Kennedy akılda kalıcı bir performans göstermiş (25 Eylül).++ Sex Education Sea2 Ep7 ve 8'i seyrettim (24 Eylül).++ Naked Director Sea2 Ep3 ve 4'ü seyrettim (23 Eylül).++ Sex Education Sea2 Ep3 ve 4'ü seyrettim (22 Eylül).++ Artists and Models (1955) Tashlin komedisi, çizgi romanlar, çizerler ve modeller hakkında tatlı bir şey, keh keh (21 Eylül). ++ Naked Director Sea2 Ep1 ve 2'yi seyrettim (20 Eylül).++ Scarface: The Shame of Nation (1932) döneminin fersah fersah ilerisinde, çığır açıcı bir suç filmi (19 Eylül).++ Sex Education Sea2 Ep1 ve 2'yi seyrettim (18 Eylül).++ Old  (2021) Shyamalan filmi, grafik roman uyarlaması, hikaye, film için kısa, Holivut için de karanlık ve muğlak... haliyle evirip çevirmişler. Bu türden mukayeseleri sevmiyorum ama eserin orijinali, uyarlamasının epey önünde "duruyor (17 Eylül) ++ Seinfeld Sea3 Ep.7, 8 ve 9’u seyrettim (11 Eylül).++ Senaryo kampı (4-10 Eylül).++ Seinfeld Sea3 Ep.4, 5 ve 6’yı seyrettim (3 Eylül).++Dead Man (1995) sevemedim, konuşunca, tek tek sayınca güzel geliyor, ikinci kez seyrettim, yine olmadı, benim filmim değil, hoşçakal Jarmusch (2 Eylül).++ Seinfeld Sea3 Ep.1, 2 ve 3’ü seyrettim (1 Eylül).++ Z (1969) nostalji yaptım, Costa Gavras'ın politik gerilimi, tempolu müziği filan, heyecan yapmıştım (27 Ağustos).++ Seinfeld Sea2 Ep.10, 11 ve 12’yi seyrettim (26 Ağustos).++ İngiliz Kemal, Lawrens'a Karşı (1952) döneminin bundan iyisi çekilemez ölçüsünde  filmi olabilir, güzel sahneleri var, Lawrens belirebilse Kemal etlenecekmiş (26 Ağustos).++  Ayvalık günleri (19-25 Ağustos).++ Seinfeld Sea2 Ep.7, 8 ve 9’ı seyrettim (16 Ağustos).++ Green Knight (2021) garip bir yavaşlığı ve iddiası var, gerilimi daha yüksek kurabilseler, film başka bir yere varabilirmiş (15 Ağustos).++ Seinfeld Sea2 Ep.4, 5 ve 6’yı seyrettim (14 Ağustos). ++ Züğürt Ağa (1985) doğru bir çözülmesi, ustalıklı bir iyimserliği var, halen yaşıyor olmasının nedeni iyi oyunculuğu değil sadece (13 Ağustos).++ Minamata (2020) hikayesi ilginç, aralıklarla güzel sahneler de kurulmuş filan ama garip bir çekimsizliği var, bir sebeple dahil edemiyor bizi hikayeye, belgesel olsam daha iyi olurdu mu diyor, çözemedim (12 Ağustos).++ Seinfeld Sea2 Ep.1, 2 ve 3’ü seyrettim (11 Ağustos). ++  Fast and Furious F9 The Fast Saga (2021) uzaya da giderler demiştik, bir rüyaydı o da oldu (10 Ağustos).++ Seinfeld Sea1 Ep.4 ve 5’i seyrettim (9 Ağustos). ++ 12 Mighty Orphans (2021) spor filmi, gerçek hikaye filan, bütün iddiasına rağmen steril bir hikaye olmuş, prime time bayıklığı (8 Ağustos).++ Seinfeld Sea1 Ep.1, 2 ve 3’ü seyrettim (7 Ağustos). ++ Midnight in the Switchgrass (2021) senaryo dağınık, oyuncuları da filmi taşıyamıyor, akılda kalıcı bir seri katil hikayesi olamamış (6 Ağustos).++ Stilwater (2021) yavaşlığını, iddiasız biçimde derinleşmesini sevdim, potansiyelli hikayeymiş (5 Ağustos).++ The Snake Eyes: G.I Origins (2021) hikaye bir yerde önemini yitiriyor, pulp havasında irtifa kaybediyor (4 Ağustos).++ The Suicide Squad (2021) mizahı eğlenceli, Guardians of the Galaxy havasında desem meraklısına fikir verebilir (3 Ağustos).++ The Tomorrow War (2021) ilk yarısı ilginç ve tempolu (2 Ağustos).++  Lansky (2021) flashbackteki oyuncu performansı parlak değil, gerilimi de iyi kuramamışlar, belgesel havasında izleniyor (1 Ağustos).++


Pazar, Aralık 05, 2021

Yeşilçam | 2. Sezon | Fragmanı

1o Aralık'ta ikinci sezonun ikinci beş bölümü yayında...

Kadın düşmanı bazı şeyler

Erkek diyor ki "Güneşe dön de biraz yüzün kızarsın" genç kadının cevabı "İstemem, gören utandım sanır"... İnsan haydaa demeden edemiyor, kadın neden böyle konuşuyor, bu nasıl bir espridir anlayamıyor... 

Genç kadın, Bobstil bir sinema kızı, havai, uçarı, hoppa, dejenere, Hacivat'ın karısı, "modern" veya "gavur" olmalı ki "utanmaz" olarak hayal edilmiş...

Tartışılır tarafı yok, kadın düşmanı bir karikatür... doğal olarak merak ediyorum, düşmanlaştırıcı bir espri olduğunun farkında mıydı üreticileri, yayıncıları... Neyi eleştirdiklerini biliyorlar mıydı sahiden? 

Cumartesi, Aralık 04, 2021

Magazzino















Nasıl resmedeceğiz ilk Türkleri

Birkaç kez yazmış olabilirim, Karaoğlan kitabımda da ararmış-taramış yazmıştım. Türk mitolojisiyle ilgili görsel anlamda bir kaynak sorunu var, İttihat Terakki ile birlikte milliyetçilik ve Orta Asya orijini fikri yükselince... sahiden bir kaynak arıyoruz, ilk Türkler nasıldı, nasıl giyinirdi, kimlere benzerdi filan... 

Ortada görsel bir referans olmayınca o hayali nasıl resmedeceğimiz, nasıl tahayyül edeceğimiz de bir sorun olarak kucağımıza düşüyor. Bu meseleyi epey araştırmıştım, kitabın tekrarına düşmeyeyim... 

Fransız dergi ve kitapları, gravürleri bize kaynak oldular diyerek geçelim. 

Biri bir şey çizince, ardından gelenler de onu taklit ve tekrar ederek o görsel aurayı sürdürüyorlar. Doğru ve yanlış olup olmamasından çok, o auranın ve modelin kabul görerek yaygınlaşması önemli... Ercümend Kalmuk'un çocuk dergilerinde çizdiği Türk tipleri sonraları tekrar ediyor örneğin... O bakımdan öncü nitelikteler...

Cuma, Aralık 03, 2021

Bir düğün olsa da oynasak

Sesss ses bir ikii...

Fotoğraf ellili yılları çağrıştırıyor, arkadaki gelin ve damat sebebiyle bir düğünde çekilmiş diyoruz. Klarnet eşliğinde dans eden kadın, fotoğrafın merkezinde... arkada onu izleyen beyfendinin şehevi merakı ve dikizci bakışları fotoğrafı güçlendiriyor. 

Genç kadının ensesinde toplanmış elleri, sağa sola oynadığı anlaşılan endamı beyfendiyi düşüncelere daldırmış... karnını doyuruyor. E parmağını şıklata şıklata minik minik, ürkek ürkek de oynamıyor genç kadın..."ay abla gelsenize" demiyor, tınmadan oynuyor... Şimdi olsa "ay yeto ama yeto" derdi galiba...

Muhtemelen Trakya havaları çalıyor, bana mastika gibi geldi, klarnetçi dans eden kadınlara alışkın... alacağı bahşişi düşünerek nefesine yüklenmiş, meydandaki kalabalığı artıracak bir temponun peşinde... Profesyonel bir alışkanlıkla kırk yılın başında aile arasında kurtlarını dökecek kadınları anlıyor, seziyor olmalı... 

"Alayım kızıma bir kutu boya, boyasın kendini boydan boya..."

Perşembe, Aralık 02, 2021

Bambaşka bi Türkiye

Orhan Pamuk, Oğuz Atay, Tanpınar veya Dostoyevski kitapları genel olarak çok satar, ilkgençliğimden bu yana biraz da bu yazarlarla ilgili şöyle bir argümanla karşılaşırım, denir ki, "İnsanlar, bu yazarları/kitapları satın alıyor ama okumuyorlar"... 

Efendim işte düşünsenize yüzbin kişi Tutunamayanlar'ı, Kara Kitap'ı, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü, Suç ve Ceza'yı sahiden ve ayrı ayrı okusa neler neler olurdu, bambaşka bir Türkiye'de yaşıyor olurduk falan filan... 

El artırayım, yüz bin değil bir milyon kişi okusa değişmezdi, o insanlar sadece o kitapları okumuş olurlardı, Türkiye yine aynı ülke olurdu, ders kitabı olsalar değişmezdi.

Bu romantik iddiayı kim(ler) yapıyor peki, tabii ki bu kitapları okuyanlar... Narsistik bir şişinmeyle kendilerini ve kitapları okurken gösterdikleri emeği abartıyorlar. İnsanlar, kendileri dışında herkesi "eksik" buldukları, bütün eğitim sistemimiz eksikliğin telafisi (öğreten olup cahilleri yetiştireceğiz fikri) üzerine kurulu olduğu için bu tür iddialar okur yazarların gururunu okşuyor, başka türlü bir hayat bilmedikleri için de aşkla benimsiyor, en azından saçma bulup eleştirmiyorlar. 

Çarşamba, Aralık 01, 2021

Ercümend bey'den Mandrake

Mandrake, ilk kez Ateş'te yayımlanmıştı, derginin önemli çizeri, sahiden değerli ressamımız Ercümend Kalmuk, kapakta Mandrake çizmiş. Önemli mi bilmiyorum, Mandrake sevdiğim için benim hoşuma gitti, bizimkilerin çizdiği ilk özgün Mandrake yorumu olmuş...
 

Ramiz

Mizahın tango mevsimiydi, Ramiz. Plajlara dadanmış fırça. Sahnesinde harcayan, bölen ve çarpan çıplaklıklar. Dudak izinden tarih bıraktı geriye, bütün hazları birden isteyen. Ağustosböceği, jartiyerli bacaklar ve hamamcı düşler. Memleketin en iri kalçasıydı Tombul Teyze. Ramiz; özlemlerin tapınağı, okunmayan espri ve elmanın tadı. Uzun ve sıcak yazlar, aslı astarı olmayan kadınlar yuvalanmıştı çizgisine. Briyantinli mizah, Şecaattin Tanyerli, Yahya Kemal ve ekmeksiz dizeler.


 

Salı, Kasım 30, 2021

Rehavet bozucu hareketlerden fütüristler

Fotoğraf bir filmden mi yoksa bir film çekimi sırasında, bir dinlenme anından mı bilemiyorum. Fotoğraftaki gibi rehavet içindeki haller, bana nedense, rehavet bozucu, ajite edici insanları-hareketleri hatırlatır. Hınzırca olduğunun farkındayım.

Öztürk Serengil'in kulağının dibinde korna çalan, megafonla bağıran birilerini düşünün... Gıcık edici, ajite edici bir eylem demek istiyorum. 

Öfkelendirici, harekete geçirici, eyleme çağıran "uyanın!", "ayağa kalkın", "durmayın" türünden ajit-prop bağırmalar, söylenmeleri aklınıza getirin...

Yüz yıl kadar önce bu türden eylemler gelecekçilik-fütürizm faslından sayılıyordu ve bu yolla, insan tekinin kırılganlığı azalıyordu, ki kırılganlık ne kadar azalırsa öfke gibi vicdan azabı gibi sahici duygular ortaya çıkabilirdi. Rahatsız edebilmek tek kelimeydi şahaneydi. 

Meseleye o gürültüye maruz kalanlar açısından bakarsak herhalde felaketti, mantık dışı bir gürültüydü. Öztürk Serengil, mutlaka çok küfür ederdi rahatını bozanlara...

Niye Serengil'e eziyet ediyorsun derseniz eğer, bıyıklarından dolayı derdim... Gelecekçiler, müzelere, kütüphanelere ve bütünüyle geçmişi temsil eden her şeye karşıydılar, o sebeple...

Related Posts with Thumbnails