![]() |
Fotoğrafın asıl kahramanı rehavet.
İki genç kadın oyuncu ve ortalarında
Cumhuriyet tarihinin en tuhaf komedyenlerinden biri, Öztürk Serengil var. Haz
duygusunu, keyfi, gevşemeyi ve aylaklığı neredeyse başlı başına bir komedi
unsuruna dönüştürebilen ender oyunculardan biriydi.
Üç oyuncu da merdivenlere yayılmış,
dünyayla ilişkilerini birkaç dakikalığına askıya almış gibiler. En azından
fotoğraf bize bunu söylüyor.
Fotoğraftaki
gibi bir yayılmışlık hâlini ne zaman görsem aklıma bir muziplik düşer. O konforu, o rahatlığı sabote
edecek bir şey olsun isterim. Serengil’in kulağının dibinde ansızın çalan
bir korna mesela… Bir megafondan yükselen anlamsız bir bağırış…
Hınzırca ve rahatsız edici bir fikir olduğunu
biliyorum. Ama mizahın önemli damarlarından biri de tam burada çalışıyor. Rahatlığı
bozmak, beklenmedik olanı araya sıkıştırmak.
Bir adım
daha ileri gidelim.
Yüz yıl önce
İtalyan Fütüristleri tam da bunu estetik bir gösteriye dönüştürmüşlerdi. Gürültüyü, kışkırtmayı ve huzursuz etmeyi bir sanat yöntemi olarak
görüyorlardı. Hatta, bu, onlar için yalnızca yöntem değil, aynı zamanda bir erdemdi.
İnsanın konforunu parçalamak, onu alışkanlıklarından koparmak istiyorlardı.
“Ayağa kalk!”, “Harekete geç!”, “Uyan!” diye bağıran ajitasyonun kökleri buralarda
aranabilir. Başta müze ve kütüphanelere
olmak üzere geçmişin bütün ağırlığına savaş açmaları da bundandı. Onlara göre
insan(lık) ancak sarsılırsa uyanabilirdi.
Bugünden bakınca insan ister istemez
duraksıyor. Çünkü gürültüye maruz kalan açısından bakıldığında bu neredeyse
küçük çaplı bir işkence. Mantık dışı, huzur kaçıran, hatta zaman zaman dehşet
verici bir müdahale.
Fotoğraftaki Serengil’in kulağının
dibinde biri korna çalsa, mutlaka sağlam bir küfür yerdi.
Ama işin
tuhaf yanı şu: Fütüristler tam da o küfrü, o öfkeyi, o huzursuzluğu başarı
sayarlardı. Çünkü rahatını
bozup küfrünü yiyemedikleri bir insanı uyandıramadıklarını düşünürlerdi.
Serengil’e
özellikle onu yakıştırmamın sebebi ise bıyıkları. O aşağı sarkan bıyıklar, bana
sorarsanız, şey gibiydi, turp gibi, iyi tarafları toprağın altında kalmıştı. Fütüristler görsel bir simge arasalardı, belki de o
bıyıkları geçmişin ağırlığını temsil eden küçük bir buluntu olarak görürlerdi.
Yanlış anlaşılmasın, ben de o
merdivenlerde oturuyor olsam, kulağımın dibinde korna çalan adama küfrederdim.
Demem o ki Mıstık Abi, provokasyon her zaman başkasına yakışıyor. Teorik
olarak güzel tabii korna çalmak. DütDüttt!


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder