Benden bir haber… Fatma Berber’in
Taştan Düş
Yaratmak adlı röportaj kitabında, Ankara üçlemesi ve grafik roman
üzerine kısa bir söyleşim yer alıyor. Meraklısına.
Arada sahaflardan daha önce hiç görmediğim çizgi dergiler
çıkıyor; şaşırıyorum, seviniyorum. Bu kez karşıma 1969 tarihli, Ankara’da
yayımlanmış
Zaloğlu Rüstem çıktı. Yayıncılığın bütünüyle
İstanbul merkezli olduğu bir dönemde hayli cesur bir girişim. Büyük ihtimalle
dağıtılamadı ve tek sayıda kaldı. Orhan Selen yazmış, Engin Uç çizmiş. İkisini
de bugün neredeyse kimse hatırlamıyor. Tarihî bir çizgi roman; dönemine göre
amatör ama çizerin ciddi bir potansiyeli var. İçeride Engin Uç’un çizdiği
Yüzbaşı
Balamir de bulunuyor. Onu görünce aklıma ister istemez
Yüzbaşı
Volkan geldi. Demek ki yerli, güncel bir kahraman yaratma fikri o
yıllarda da filizlenmeye başlamış.
İsmail Gülgeç’e gönderilmiş ilginç bir okur mektubu. Baştan
sona ironik ve siyaseten oyunbaz bir dille yazılmış. Okur, Gülgeç’in çizdiği
Özal karikatürünü üç yaşındaki oğluna “
kaka yapan adam” diye tanıtıyor. Çocuk
da Özal’ı televizyonda her gördüğünde aynı sözü söylüyor. Mektup, “
Çocuklara
siyasileri kötü tanıtıyorsunuz Sayın Gülgeç” cümlesiyle esprili biçimde
sonlanıyor.
Bu birkaç satır, yalnızca bir okur mektubu değil;
1980’lerin sonunda Cumhuriyet çevresinde oluşan muhalif okur
kültürünün, dünyayı sürekli siyaset üzerinden okuma iştahının küçük ama çok
canlı bir belgesi. Karikatürün yalnızca güldürmediğini, gündelik hayatın dilini
de şekillendirdiğini gösteren hoş bir belge.
Sedat Simavi’nin
Karikatür dergisinden, Ramiz imzalı bir kapak… 1942 yılında, savaş koşullarında
mizahçılar ve aslında neredeyse bütün gazeteciler, kadınların ipek çoraplarını
mesele ediyor; israf üzerine yazıp çiziyorlardı. Daha doğrusu, tüketim ve
savurganlığı kadınlarla özdeşleştiriyorlardı. Yukarıdaki kapak da o fasıldan.
Bugün için epeyce tuhaf görünen bir erkek
esprisi kurulmuş. Memur görünümlü, orta yaşlı, halim selim bir beyefendi, ipek
çorabın yasaklanmasına sevinerek şöyle diyor: “Allah razı
olsun şu kanunu çıkarandan, bu sayede et yüzü gördük.”
Kapağı bütünüyle kaplayan bacaklar düşünülürse, “et yüzü”nden kastedilenin
kadın bedeni olduğu açık. Adam, gözünü diktiği bacaklara bakarak konuşuyor
çünkü.
İlginç olan şu: Mizah dergileri elli yıl sonra,
doksanlarda, bu türden bir kadın açlığını artık kendileriyle
özdeşleştirmeyecek; onu “maganda”, “kıro”, “şehre yeni gelmiş göçmen” tipine
yükleyecekti. Yani bu kapağın mahcup memuru, birkaç on yıl sonra aynı
dergilerin karikatürlerinde o magandalardan ürken, onlardan rahatsız olan
kentli beyefendiye dönüşecekti. Demem o ki, erkek bakışı ortadan kalkmıyor
sadece taşıyıcısı değişiyordu. Aynı
mizah, kendi arzusunu önce normalleştiriyor, sonra onu başka bir
toplumsal tipe ihale ediyordu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder