![]() |
Sigara o yıllarda yalnızca sigara değildi zaten. Bir aksesuar, bir
jest, bazen bir kişilik beyanıydı. Paketten sigara çıkarışınız, çakmağı
tutuşunuz, dumanı üfleyişiniz bile bir şey anlatıyordu. Yeşilçam bunu çok iyi
kullanıyordu. Jönün sigarası başka, kötü kadının sigarası başka, temiz kalpli
yancıların bambaşkaydı. Dumanın içinden karakter inşa ediliyordu. Seyirci de bu
dili okuyordu. Sigara içmek kadar, sigarayı nasıl içtiğiniz önemliydi.
Benim sigarayla pek işim olmadı. Ama kenar mahallede cuara
tüttürmenin ne manaya geldiğini anlamıyor değildim. Sigara, yetişkin olmanın,
çocukluktan çıkmanın alametlerinden biriydi. Doğal olarak ben de başladım.
Rakının yanında, türkü söylerken, dünyaya ve sağcılara kahrederken filan…
Tütünün kendisinden hoşlanmadığım için olabilir, bu pozdan çabuk vazgeçtim…
Burayı gülerek yazıyorum, etrafımda sigara içen genç kızlar
olsaydı, belki devam da edebilirdim. Hayatı sürükleyen, deveranlar yaratan en
büyük tetikçinin arzu olduğuna inanıyorum. İnsan yalnızca sahip olmak istemiyor,
arzulanmak da istiyor. Hatta çoğu zaman nesnelerin kendisini değil, onların
temsil ettiği hayatı arzuluyor. Sigara da biraz böyleydi demek istiyorum. Tütün
içmekten çok, yetişkin görünmek, filmlerdeki kahramanlara benzemek, birilerinin
dikkatini çekmek meselesiydi. Sahip olma, fethetme, baştan çıkarma isteği kadın
erkek her birimizi etkiliyor. Sinemayı da etkiliyor, sinema aracılığıyla bizi
de. Göz göre göre kışkırtılıyoruz, doğrusu biraz da kışkırtılmak istiyoruz. Sen
ironiyi anladın Mıstık abi.
Aşağıda sinemamızdan Melahat İçli’nin bir pozunu paylaştım.
Seyredildiğini bilmenin rahatlığıyla sigarasını yakıyor. İstimini almış,
kendinden emin, biraz da külhani… Her hikâyeye lazım olan o meşum kadın tipi
vardır ya, arzunun yüzü bazen tam da böyle görünür.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder