Çarşamba, Temmuz 22, 2026

Şayiası Hakikatinden Büyük: Yıldırım Ekipler

Otuzlu yılların ikinci yarısında, hız ve çabukluk gibi nitelemelerin dillere pelesenk olduğu bir dönemde “Türk Polisi” büyük şehirlerde motosiklet kullanmaya başlıyor. Oluşturulan motorlu ekiplere de “Yıldırım Ekipler” adı veriliyor. Amaç açık: Suç mahalline mümkün olduğunca çabuk intikal etmek, suçlular üzerinde caydırıcı bir etki yaratmak ve devletin modern yüzünü görünür kılmak. Motosiklet yalnızca bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda hızın, teknolojinin ve otoritenin sembolü.

Her şehri bilmiyorum ama Ankara’daki Yıldırım Ekipler Stadyum’un hemen yanında konuşlanıyor. Sadece motosikletler değil, hafif Jeep’ler de filoya katılıyor. Bilmeyenler için söyleyeyim: Eski Ankara, tren istasyonu ile Kale arasında gelişmiştir. Cumhuriyet ise şehri Dışkapı ile Çankaya Köşkü arasına doğru büyütür ve başka bir hat kurar. Yıldırım Ekipler’in Eski Ankara’ya hâkim bir noktaya yerleştirilmesi tesadüf değil demek istiyorum. Kale’nin eteklerinde şaraphaneler, kumarhaneler ve kerhaneler var; kabadayıların hüküm sürdüğü bir Ankara underground’u var. Polis, suçun yoğunlaştığı yerlere mümkün olduğunca hızlı ulaşmak istiyor. Eskilerin deyişiyle, Bentderesi’ne “vınn!” diye iniveriyor.

Yukarıdaki fotoğraf, o ekiplerden birinin -muhtemelen İstanbul’un- gazetelere servis edilmiş tanıtım fotoğraflarından biri. Eski gazeteleri karıştırırsanız motosikletli polis fotoğraflarına, özellikle de böyle sıra sıra dizilmiş toplu karelere sık rastlıyorsunuz. Bu kadar çok yayımlanmaları, yeni teşkilatı tanıtma isteğinin yanı sıra bir tür gövde gösterisine de işaret ediyor. Devlet, vatandaşına “yanındayım” demek isterken, suçluya da “her an karşına çıkabilirim” mesajı veriyor.

Siren sesi, düdük sesi gibi motosikletin gürültüsü de caydırıcılığın bir parçası oluyor. Teknolojinin sağladığı üstünlük, psikolojik üstünlüğe dönüşüyor. Yakın dönemde bilgisayarların, mobese kameralarının ya da yüz tanıma sistemlerinin yarattığı etkiyi düşünün. Bunların hepsi aynı saksıdan çıkıyor: Devletin hem maddi hem de psikolojik olarak daha görünür, daha erişilebilir ve daha hızlı olma arzusu.

“Tahakküm” dediğimizde gündelik dilde biraz geriliriz. Oysa tahakküm yalnızca zor kullanmak değildir, büyük ölçüde rıza ile işler. Bizi koruyup kollaması için devlete bazı haklar devreder, kanunu uygulama yetkisini ona teslim ederiz. Ama aynı anda, o yetkinin sınırlarını aşabileceğinden de korkarız. Koruyucuya ihtiyaç duymakla birlikte onun fazlasıyla güçlenmesinden de hoşlanmayız. Devletle kurduğumuz ilişki biraz da bu medcezir hâlidir.

Telsizin yaygınlaştığı yıllarda bunlara “Radyolu Polisler” deniyordu, o bile ürkütücüydü. Bugün cep telefonlarımız sayesinde nerelere gittiğimiz, kimlerle görüştüğümüz, hangi güzergâhları kullandığımız tespit edilebiliyor ya da en azından buna inanmamız bekleniyor. “Suçlular korksun” deniyor ama aslında hepimiz, bir ölçüde, korkunun dolaşıma sokulduğu bir düzenin içinde yaşıyoruz. Belki de bu yüzden gösteri, korku, ritüel, suç ve teknoloji birbirinden ayrılmıyor. Geceyle gündüz gibi iç içe geçiyorlar. Üstelik çoğu zaman şayiası, hakikatinden daha etkili oluyor.

Ve zihnimize hâlâ o ses düşüyor.

Vınn…

Hiç yorum yok:

Related Posts with Thumbnails