Perşembe, Mart 05, 2026

Rahatlama (1)


İnsan nasıl rahatlar? Bir ruh sıkışmasından, bir iç daralmasından kurtulmaktan söz ediyorum. Dünya kadar yolu var, “şu maçı alsak”, “şu sınavı geçsem”, “şu askerlik bitse”, “tatile çıksam”… Sıkıntılı bir  sürecin sonuna varmak mesela . Askerliğim bittiğinde nizamiyeden çıkarken attığım adımlar bana olağanüstü gelmişti. “Bir kurtulsam” hissi öyle güçlüydü ki, o an biri “dur, daha bitmedi” dese oturup ağlardım.

Ağlarsan rahatlarsın” derler. “Ağla evladım, açılırsın.” Bir yakınımız ölür, arkadan fısıldaşırlar: “Hiç ağlamadı, çok fena.” Gülmek de rahatlatır, arkadaşlar iyi gelir, kıkır kıkır neşeleniriz. Ama bir şartla: Sofrada seni bilen, seni kollayan biri olacak ki falsonu kaldıracak. Rahat edersen güzel konuşur, güzel açılırsın. Yakın bir arkadaşımın düğününde sağdıçtım. Damatla geline musallat olan her zibidiye tatlı dille, hafif çakallıkla set çekiyordum. Arkadaşım kulağıma eğilip sanki benimle konuşmuyormuş gibi “Levent geldi, artık rahatım” demişti. Rahatlık bazen bir insanın varlığıdır.

Aklınızın nereye gittiğini biliyorum, evet cinsel yolla rahatlama da var... Ankaralılar, seks yapamadığı için mutsuz ve öfkeli olan kadınlara "s.k değmedik alnını çatık aldı" erkeklere ".m görmedk yüzünü çopur aldı" derler... ayıp ayıp şeyler. Yani yapmazsan rahat edemiyorsun gibi...

Kavga edince rahatlayanlar vardır, çatacak yer ararlar, camı çerçeveyi indirip, masayı devirirler... Babam, sinirlenince mutlaka bir şeyi kırardı. Annemin “buna niye bu kadar para verdin” serzenişi üzerine yeni aldığı radyoyu duvarda parçalamışlığı da var, düdüklü tencereyi balkondan attığı da. İlki kurtarılamadı, ikincisini kıkırdayarak sokaktan toplayıp getirmiştim. O yaşta “bunu bir gün yazarım” diye düşünmüştüm. Kısmet bugüneymiş Romalılar...

Yükseklikten korkuyorum. O sebeple her uçağa bindiğimde kitaba gömülürüm, dünyadan kopup kendimi okuyarak sakinleştiririm diyelim. Bir iki kez yanımda benden daha fazla panikleyen biri olunca tuhaf bir şey fark ettim: Onu teskin ederken ben de rahatlıyorum. “Hiçbir şey olmaz, merak etmeyin.” Made in LeCe. Neymiş, korku, paylaşıldığında bölünüyormuş.

Bedensel ve zihinsel rahatlamalar gündeliğin içinde. Ama asıl sert olanlar psikolojik eşikler. Sır saklamak zorunda kalmak. O sırrın açığa çıkmasından, dolayısıyla yalan söylemekten kurtulmak… Mis gibi bir ferahlık. Af dilemek ve affedilmek de öyle. Anlaşılmak rahatlatır. Görülmek rahatlatır.

Yukarıda “ağlarsan rahatlarsın” dedim ya, şaka yollu “su dökmekle rahatlansaydı, işeyerek de olurdu” derdim gençken. Psikolojik eşik yüksekse ağlamak yetmez çünkü. Rahatlamak hafiflemek gibi bir şey. Yük atıyoruz, yola devam ediyoruz. Ama bu kadar çok rahatlama biçiminden söz ediyorsak, demek ki rahatlamak o kadar kolay değil.

Lise son sınıfta anlamsız bir histeriyle disipline verilmiştim. Biyoloji hocası bir kadın, yüzüme bakıp “Rahatsız mısın oğlum sen?” demişti. Belki de doğru soru buydu.

İnsan haz alırken, korkuyla baş ederken, severken, yiyip içerken, oyun oynarken, uyurken… hayvanlara benzeyebiliyor. Ama vicdanıyla didişirken, utanırken, rahatsızlık duyarken soru soran bir canlıya dönüşüyor. İnsanı hayranlık uyandıracak kadar iyicil ve dehşetle korkutacak kadar kötücül yapan da bu.

İnsan rahatlamak isteyen bir varlık değil sadece. İnsan, rahatsız bir hayvan.

Fotoğraf: Luis González Palma

Salı, Mart 03, 2026

Son Okuduklarım 111

Cormac McCarthy iyi bildiğim bir yazar değil, Yol’u da henüz okumadım. Bu nedenle uyarlamanın aslına sadakatini ya da metinlerarası derinliğini karşılaştırabilecek durumda değilim. Manu Larcenet ise yıllardır takip ettiğim, ne yapacağını merak ettiğim bir “author”. Yol üzerinde çalıştığını duyduğumda dikkat kesilmiştim, iddialı bir işle karşılaşacağımı düşünüyordum, yanılmamışım.

Hikâye, büyük bir savaş sonrasında dünyanın sonunu andıran distopik bir gelecekte, hayatta kalmaya çalışan bir baba ile oğlunun yolculuğunu anlatıyor. Açlık ve korku içinde, nereye gittiklerini ya da varacakları yerin ne olduğunu bilmeden yürüyorlar, umut, giderek yön duygusunun yerini alıyor. Larcenet, anlatıyı az konuşturan, ürkütücü ve klostrofobik bir atmosfer kurmuş. Sayfalara sinen yalnızlık ve çaresizlik hissi neredeyse fiziksel. Oğulun masum iyicilliği ile babanın hayatta kalmaya odaklanan pragmatizmi güçlü bir dramatik eksen oluşturuyor. Babanın oğluna karşı gösterdiği özen ve nezaket, metnin insani damarını ayakta tutuyor. Romanın Pulitzer alması boşuna değilmiş, Larcenet de bu ağırlığın farkında olarak büyük bir titizlik ve sevgiyle çalışmış. Bu özen sayfalardan okunuyor.

Pasolini ise dilimizde 1997’de yayımlanmış ve pek de ilgi yaratmamış çeviri çizgi romanlardan biri. Başlık yanıltıcı, ünlü yönetmenle ilgili biyografik bir çalışma değil. Yönetmenin ölümünden yirmi yıl sonrasını kurgulayan, erotik gerilim türünde bir anlatı. Dili ve meselesi var, ancak anlatı şaşırtmayı, derinleşmenin önüne koyduğu için dramatik yapı dağınık kalıyor. Çok zengin bir kadınla evlenen bir polis, Pasolini cinayetine dair yeni bilgilere ulaşmaya çalışırken “susturuluyor”, üstelik karısıyla cinsel ilişki yaşayan kayınpederi tarafından. Epstein skandalları sonrası dünyada bu tür güç-seks-iktidar ilişkilerine artık “olmaz” diyemiyoruz, fakat hikâyede karakterler arasındaki bağlar yeterince temellendirilmiyor. Kimin kimle, nerede ve nasıl kesiştiği flu kalıyor. Provokasyon var, fakat işin dramatik ekonomisi hayli zayıf.

Başka bir Dünyada, Fırat Yaşa’nın anaerkil ve doğacı anlatı evreninden yeni bir halka. Estetik aura bakımından Hayao Miyazaki ile Ursula K. Le Guin hattına göz kırpan bir atmosfer söz konusu: pastoral ama politik, masalsı ama ideolojik. Yaşa yine sert bir düalizm kuruyor. Şamanik bir öğretinin kadim anlatılarından türemiş hissi veren bir mitoloji inşa ediyor. Kendi gelenekleri, ritüelleri ve sembolleri olan kapalı bir kozmos resmediyor.

Fırat Yaşa’nın dünyasında kötülüğün kaynağı hırs ve rekabet. Kazanma ihtirası, doğanın dengesini bozan asli günah gibi konumlanıyor. Bu albümde insanlarla doğayı karşı karşıya getirerek daha da ileri gitmiş. Ölülerin bile insanlara karşı olduğu bir düzlem hayal etmiş. İnsanın merkeziliği radikal biçimde sorgulanıyor diyelim. Görsel olarak Yaşa’nın sembolizme yaslanan, arkaik resimden beslenen bir dizgesi var. Özellikle Tepe’de ulaştığı şahikayı burada başka bir biçimde yinelemiş. Kompozisyonları güçlü, figür yerleşimleri ve mekân tasarımı bilinçli. Diğer yandan böyle bir yola girdiğinizde, mitoloji tahkiyenin önüne geçebiliyor. Yaşa, çizerken o dengeyi korumaya da çalışıyor. 

Gölge Gözler, yakınlarda çıkan frankofon bir grafik roman. Distopik bir gelecekte geçen bir tür “şimdiki zaman” eleştirisi olarak okunabilir. Finalde iyimser bir yere varıyor, o yüzden distopik demek ne kadar doğru bilemiyorum. Kurgusu ve çıkışsızlığı itibarıyla “gözetim toplumu” literatürünü iyi bildiğini hissettiriyor. Görme ve görülme biçimlerine odaklanılmış. Gerçek (!) ile masalsının sınırları ya da geçişkenliği bilerek muğlak bırakılmış. Güçlü kadınlara eşlik eden lirik bir muhaliflik var. Yakın dönem anlatıların hepsinde rastladığım bir tavır bu. Kadın liderin devrimciler hakkında fikirleri, doğaya dönük inancı, şiddet karşıtlığı vs yeni orta sınıf genç feministleri anlatıyor aslında… İdealize ediyor demek istiyorum. Atmosferi ve çizgi akışkanlığı başarılı. Çizgiler bazen eskiz gibi gözüküyor, bilerek kirletilmiş bir tarzı var. Bu kir, steril bir gelecek tasarımını kırıyor, dünyayı yaşanmış ve yıpranmış kılıyor. Diğer yandan ne zaman geniş planlar çizse ustalığını gösteriyor. Mekân duygusu kuvvetli, kadraj kurma becerisi sağlam. Güzel bir iyicilliğe sahip. Gölge Gözler, distopya ile umut arasında kalmaya çalışmış, belki kapitalizme dair çıkışsızlık hissi, ancak bir “iyicillik ihtimali”yle dengelenebilir demek istiyor. 

Pazartesi, Mart 02, 2026

Derin Hakikatler 20 Yaşında


Bu kadar yıl blog yazacağımı düşünmemiştim. Günlük tutma alışkanlığımdan olabilir, obsesyonlarım ve yazma iştahımla ilgili olabilir, çok çok mutsuz olduğu zamanlar hariç, vazgeçmeden inatla yirmi yılı tamamlamış durumdayım. 

İki gün öncesine kadar bu durumun farkında değildim. Genel olarak yaptığım işlerin kutlamasını yapabilen biri değilim. Bir sonraki güne geçiyor, çalışmaya devam ediyorum.  

İstediğim ölçüde iyi yazılar yazamasam da çalışma tempomun dışına çıkabildiğim, yazarak "dünyaya katlandığım" bir oyun alanım oldu Derin Hakikatler...

Arada "blog mu kaldı" diyenler oluyor, kıs kıs gülüyorum.

Pazar, Mart 01, 2026

İlk yazılardan: Cumhuriyet Folkloru

Vakti zamanında Arzu Film tarafından üretilen Hababam Sınıfı seriyali gerçekten bir “klasik” midir? Sinematografik tercihleri ve dramatik yapısı düşünülürse ve ayrıca Rıfat Ilgaz’ın aynı adlı yapıtındaki mizahın edebi düzeyiyle kıyaslanırsa, seriyali tereddütsüz “klasik” ilan etmek iddialı olabilir. Hatta yerli güldürü sinemasının ve mizah yazınının başka örneklerine karşı haksızlık bile sayılabilir.

Ne var ki bu cümlelere duygusal tepkiler vererek itiraz edenlerin sayısı onaylayanlardan fazla olacaktır. Film neredeyse bir yıl vizyonda kalmış, TRT gösterimleri yıllarca konuşulmuş, özel televizyonlarda defalarca yüksek reytinglerle yayınlanmıştır. Devam filmleri ilki kadar güçlü olmasa da benzer bir dolaşım alanını her zaman bulmuştur. En az üç kuşak tarafından izlenmiş, beğeni dalgalansa da gündemden hiç düşmemiştir. Türk sinemasında bu ölçekte süreklilik yakalamış ikinci bir seriyal göstermek zordur. Bu noktadan sonra ona “klasik” dememek de kolay değildir.

Burada belirleyici olan filmin estetik nitelikleri veya seyircinin kendinden bir parça bulması değil. Asıl mesele, filmin memleketin kolektif hafızasında yer etmiş olması.

Özellikle 1990’lardan itibaren, alışık olmadığımız bir hız rejimi ve kesintisiz bir imge bombardımanı altında yaşıyoruz. Üç gün önce dinlediğimiz bir şarkıyı, kahkahalarla izlediğimiz bir oyuncuyu, hararetle tartışılan bir yazarı, hatta büyük bir olayı bile çabucak unutuyoruz. Her şey süratle “anı”ya dönüşüyor. Üç gün önce yaşanmış bir şeyi, sanki yıllar öncesine aitmiş gibi hatırlıyoruz. Bu yoğun nostalji dalgası boşuna değil. Hatırlama kapasitemiz daraldıkça, temellere sarılıyoruz.

Cumhuriyet tarihi de, dil devrimi nedeniyle sınırlı bir hafızaya yaslanıyor. 1928 öncesi uzmanlık gerektiriyor, sonrası ise hepi topu birkaç kuşaklık bir birikim. “Klasik” dediğimiz ve ortaklaşa hatırladığımız şeyler bu dar banttan çıkıyor. Hababam Sınıfı da o bantta ilk akla gelenlerden biri.

Çoğu insan bu filmlere bakarken çocukluğunu hatırlıyor. Filmin gerçekten ne kadar komik olduğu ya da Ilgaz’ın metninden ne ölçüde koptuğu ikinci planda kalıyor. Sahneleri ezbere anlatanlar aslında kısa pantolonlu hallerini hatırlıyorlar. Film, estetik bir tartışmanın değil bir aidiyet duygusunun nesnesi haline geliyor.

Bu anlamda Hababam Sınıfı, başka popüler referanslarla (Metin Oktay, Onuncu Yıl Marşı, Gırgır ve Türkan Şoray ile) aynı kümeye yerleşir. Bunlar yalnızca birer film, futbolcu, marş, dergi ya da oyuncu değil, cumhuriyet folklorunun ortak paydalarıdır.

Türkan Şoray, beyazperdede göründüğü ilk andan itibaren her dönemin kadını olmayı başarmış bir figür. Onuncu Yıl Marşı, gururda da öfkede de akla gelen bir cumhuriyet amentüsü. Metin Oktay, onu hiç izlememiş kuşakların belleğinde bile yaşayan bir efsane. Gırgır, “dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi” iddiasıyla gurur duyulan bir sembol.

Bu figürler kuşakları (ebeveynlerle çocukları) aynı masada buluşturuyor. Üzerinde uzlaşılmış folklorik malzemeler bunlar. Birçok olay, isim ve gelişme zamanla silinirken, onların hatırda kalmasının nedeni tam da budur: estetik kusursuzlukları değil, hafızadaki yerleri.

Dolayısıyla açılış soru belki de yanlış kurulmuştur. Hababam Sınıfı klasik midir? Eğer “klasik”ten anladığımız şey estetik yetkinlikse bu enikonu tartışılır. Ama “klasik”, kolektif hafızada sabitlenmiş, kuşaklar arası aktarımı mümkün kılmış bir kültürel düğüm noktasıysa, cevabı çoktan verilmiştir.

[Not: Yazıyı 2004 yılında Milliyet gazetesine yazmışım, bu kadar yıl sonra revize etmemin sebebi Derin Hakikatler'in yirminci yaşını doldurmasıyla ilgili...Blogta ilk kullandığım yazılardan biriymiş, revize ettim elbette.]

Cumartesi, Şubat 28, 2026

Küçük Posta



Sahaflarda buldum bu “gazeteyi”. 1966’da, on yaşlarında iki muzip çocuğun elinden çıkmış. O tarihte “fanzin” diye bir kavram yok elbette ama tam o ruh: M. Reha ve Haluk Kara adlı iki ortaokul öğrencisi, bir gazeteyi baştan sona tutkuyla taklit etmişler. Ciddiyetle, sabırla, hevesle.

Yazı çiziyle uğraşmaya başlayınca insan daha çocukken başka “yazarlarla karşılaşıyor. Garip bir çekim alanı var, birbirinizi buluyorsunuz. Ben ilkokul ikinci sınıfta üç arkadaşımla çizgi roman yapıp sınıftaki çocuklara kiralamıştım. Çoğaltmak mümkün değildi, fotokopi nedir bilmiyorduk. Defteri iki liraya veriyor, okunup gelince bir lirasını iade ediyordum. Bir gün evde hasta yatarken ortaklarım” kazancı getirip avucuma saymışlardı. Annem hâlâ o hikâyeyi anlatır. Dergi yaptığımı değil, avucumdaki bozuk paraların çokluğunu hatırlayarak. Bir Ankaralı anne için gurur ölçüsü nettir: romantizm değil, nakit akışı. Hâlâ aynı telden hasbihal ederiz.

Çocukluğumda Türkoğlu diye bir kahramanımız, Pilot Yayınları diye bir yayınevimiz (!) vardı. Ali Recan’ın Volkan’ını taklit ediyorduk elbette. Sonra ne oldu? O ortaklardan biri asker, biri mühendis, biri işadamı oldu. Yazıdan telif kazanan bir ben kaldım.

Hayal kurmak, dergi düşünmek, roman yazmak, resmetmek, şiirle uğraşmak… Bizim ailelerimizin gözünde karın doyurmuyordu. Teşvik edilmezdi, hatta naif, hatta “kadınsı” bulunurdu. Boş işti. Gençliğimde de manzara çok değişmedi: Yazdıkların siyasete temas ederse ciddiyet kazanıyordu. Taşralı çocukların roman ve öykülerinde siyasete meyletmesi biraz da kendini önemsetme arzusundandır. Hâlâ öyledir.

Küçük Posta’yı hazırlayan o “genç gazeteciler” şimdi neredeler? Muhtemelen okuldan sonra eline kitap almayan çoğunluğa karıştılar. Oysa ne tatlı, ne zekice ne eğlenceli şeyler hayal etmişlerdi.

K. diye bir arkadaşım var, birlikte büyüdük. Şimdi büyük bir şirketin genel müdürü. Okuduğum en iyi şairlerden biriydi. M. adında bir öğrencim vardı, yaşıtlarının çok ilerisindeydi, iyi bir edebiyatçı olabilirdi. Gıda sektöründe çalışmayı seçti ya da hayat onu oraya itti.

Herkesin yazar olması gerekmiyor. Ama devam etmek, sabır ve inat göstermek, çok çalışmak ve gerçekten istemek çoğu zaman yetenekten daha belirleyici. Üstelik yazmak, yazarak yaşamak büyük bir belirsizliğe razı olmak demek. Geçim derdi insanı başka yollara savurabiliyor. K.’yi de M.’yi de anlamıyor değilim.

Babam, on beş yaşında yayımlanan çizgi romanlarımı hiç okumadı. Okusa bir şey demesi gerekecekti, Sahiden kırıldım. Defalarca içlenip nedenini düşündüm. Bugünle kıyaslayın: 2020’lerde çocuğunuz o yaşta bir şeyler yazacak ve siz yok sayacaksınız mümkün mü?

Belki de babam, oğlunun boş işlerle” oyalanmasından, hayallere kapılmasından korkuyordu. İnat ettim. Karşı çıktım. Şansım da yardım etti, kendime bir yol açtım. Bir şirket çalışanı olmak, ticaretle uğraşmak fikri bana o kadar ürkütücü geliyordu ki… iyi sıyırdım derim bazen, şükrederim. İstanbul’u istemeyişim bile belki bununla ilgilidir.

Küçük Posta’ya ve o iki çocuğa kardeş kadar yakınım. Belki sırf bu yüzden romantize ediyorum. Belki onların hiç böyle dertleri olmadı. Ama yine de K.’ye, M.’ye, kaybolan o ihtimallere hayıflanmadan edemiyorum.

Related Posts with Thumbnails