Nuri Kurtcebe, ismi Gırgır’la özdeşleşmiş, İlban Ertem ve
Engin Ergönültaş’la birlikte derginin çizgi roman yükünü paylaşan ilk genç
çizerlerinden. Ertem’in
Küçük Adam’ı, Ergönültaş’ın
Zalim Şevki’si ve
Kurtcebe’nin
Gaddar Davut’u, uzun yıllar Gırgır’ın en sevilen üretimleri
oldular, derginin popülerleşmesine büyük katkı sağladılar. Bu çizgi romanları
üretmeye başladıkları 1975’i kerteriz alırsak, o yıl Ergönültaş 24, Ertem 25,
Kurtcebe ise 26 yaşında. Gırgır’ı sürükleyen hep bu gençlik enerjisi oldu
zaten.
Gaddar Davut, Küçük Adam ve Zalim Şevki’nin aksine,
günümüzde değil, 13. yüzyılda geçen tarihî bir çizgi romandı. Üretildiği dönem
itibarıyla iki nedenle ilginçti. Birincisi, Türkiye’de çizgi roman geleneğinin
önemli bir kolunu, gazetelerde günbegün tefrika edilen tarihî çizgi romanlar
oluşturuyordu. Gaddar Davut, bu geleneğin bir parçası gibi görünmekle birlikte
türün parodisini yapıyordu. İkincisi, mizah dergileri ağırlıkla aktüele ve
yaşanan zamana odaklanıyordu, Gaddar Davut bu bakımdan alışılmışın dışında
kalıyordu. Hem geleneğe yaslanıyor hem de onu popüler bir mizah dergisinde
parodileştiriyordu.
Gaddar Davut, başlı başına komik bir tip değildi. Cesaret
gösteren, kavgaya, uğraşa giren biriydi, “aptal kahraman” sayılamazdı. Böyle
bakınca Suat Yalaz’ın Karaoğlan’ı veya Ayhan Başoğlu’nun Malkoçoğlu’su kadar
Red Kit’i ya da Peyo’nun Küçük Prensi’ni de andırıyordu. Red Kit’in Düldül’ü
gibi konuşan, insansı özellikler taşıyan Tıknefes diye bir atı vardı. Daha ilk
serüvende tanıştığı Çulsuz’un, âşık olduğu kızla evlenebilmesi için tehlikelere
atılıyordu. Bu yol arkadaşı, Küçük Prens’in hempası Afacan’ı hatırlatıyordu.
İlk serüvenlerdeki arayışlar ve benzerlikler, Kurtcebe ustalaştıkça seyrelerek
kayboldu. Öyle ki başlangıçta başrolde olan Tıknefes, sonradan unutuldu.
Davut, Kurtcebe’nin tanıtımıyla “hayatta hiçbir şey
olamadığı için kahraman olmak zorunda kalan bir delikanlıydı.” Öyküsü,
“hanların, hakanların, kılıç ve kalkanların şakır şukur öttüğü bir çağın
göbeğinde” geçiyordu. Lakabı tipik bir komikleştirmeydi. Davut, esasen
Selçuklular zamanında yaşayan, Sultan Aslan Kılıç’ın güvendiği yakın
adamlarından biriydi. Sultan ona sırlarını anlatıyor, onu çeşitli görevlere ve
uzun yolculuklara gönderiyor, oğlunu bile emanet ediyordu.
Serüvenler, o yılların Gırgır çizgi romanlarında yaygın
olduğu üzere, sürekli aksiyona ve harekete dayalıydı. Bir ülkeden diğerine
gidiliyor, yolda tehlikelerle karşılaşılıyor, eldeki emanet çaldırılıyor,
kaybediliyor ve tekrar bulunuyordu. Karmaşa ve kovalamaca sayfalarca, haftalarca
sürüyordu. Gaddar Davut ve yanındaki yoldaşı -bazen Çulsuz, bazen de Sultan’ın
ele avuca sığmayan haşarı oğlu Mesut- kaçıyor, koşuyor, hapsoluyor, kurtuluyor,
tekrar kaçıyorlardı.
Gaddar Davut’un daha ilk günden belirginleşen özelliklerinden
biri, yaşanan serüvenin gerçeklik duygusunu bozan esprileriydi. Hikâye devam
ederken karakterlerden biri okura, çizere, bize dönerek “Bu resimli romanda
oynadığım için para alacak mıyım?” diye sorabiliyordu. Gaddar, Kurtcebe’ye ters
düşebiliyor, “Biz bu romanın kahramanlarıyız. Bize bişi olursa hikâye yürümez.
Çaktın mı?” diye uyarıda bulunabiliyordu. Karakterler, bir çizgi romanın içinde
yaşadıklarını biliyor, gerektiğinde bunu hatırlatıyorlardı.
Müzik, serüvenlerde sıkça başvurulan espri
kaynaklarındandı. Davut, daha ilk serüveninde gitarla dolaşıyor, karşısına
çıkan kötü adama “Rakınrol çalayım mı?” diye soruyordu. “Rakıdan bol ne var
yahu! Sen arancıman bilyon mu?” diye cevaplanan bir soruydu bu. Zindancının
Rasputin, Afrikalı yerlinin Zühtü türküsü söylediğini, denizin ortasında
birinin Erol Evgin şarkısı mırıldandığını, kavga ederken dans etmeye başlayan savaşçıları
düşünün. Müzikliydi Gaddar Davut.
Çizgi olarak yenilikçiydi Kurtcebe. Çizerlik mahareti
gerektiren kalabalık sahneler istifliyor, geniş açıdan detaya iniyor, sayfasına
tek bir anlatım kutusu ya da balon içermeyen kareler katabiliyordu. Sultan’ın
Hediyesi serüveninde iki sayfa boyunca bir çanın yuvarlanışını resmediyor, o
devinimi başlı başına bir anlatı unsuruna dönüştürüyordu. Zaman Gezgini’nde
Gaddar ile Çulsuz’un kaldıkları kulübenin etrafını saran çapulcu ordusunu uzun
uzun, kare kare gösteriyor, iki arkadaşın o devasa kalabalığı fark etmemesini
iştahla anlatıyordu. Pek çok çizerin üç karede anlatıp geçeceği bir ânı üç
sayfaya yayabiliyordu.
Gaddar Davut’un anlatı olarak asıl farklılaşması, tuhaf
ve akla gelmedik biçimde bilimkurguya yakınlaşmasıyla başladı. Davut ve Mesut
bir serüvenin sonunda zindandan kaçıyor, denize düşüyor, oradan da bir adaya
çıkıyorlardı. Adada karşılarına çıkan Aynştayn Faik, İnekler Gezegeni
Mokomokok’tan gelen İnek Adamlar tarafından kaçırılınca uzayla tanışıyorlardı.
Haçlı Seferleri’nden ve kılıçlardan uzay araçlarına ve
ışın tabancalarına geçişin amacı, serüvenler tamamlandıkça berraklaştı.
Kurtcebe, bilimkurguyu kullanarak yetmişli yılların siyasetini, nutukları,
milliyetçiliği, marşları, savaş tutkusunu eleştiriyordu.
Yayımlandığı dönem için sahiden öncü nitelikli
denemelerdi bunlar. Kurtcebe, Gırgır’da ve mizah dergilerinde bilimkurgunun
anlatım imkânlarını genişleten isimlerdendi. Savaş karşıtlığını ve otoriteye
itirazı bu türün içinde ısrarla işliyordu. Gaddar Davut’u bırakarak daha sert
ve gerçekçi çizgi romanlara yönelmesi, serüvenlerin değişimi dikkate alınırsa
sürpriz değildi.
Kurtcebe’nin tarzının, bence, kısmen Dıgıl’ı (1989), kısa
ömürlü Zeplin’i (1991), belki RH+’ı (1993) etkilediği söylenebilir. Mizah
dergilerinden beslenen yerli çizgi romanda bilimkurguya ve fantastiğe açılan
önemli bir kapıydı onun üretimi. Gırgır’dan ayrıldıktan sonra Limon’da yaptığı
çalışmalardan oluşan Boyut Farkı (1991) albümü, bu yöneliminin derli toplu bir
örneği olarak gösterilebilir.
Türkiye’de bilimkurgu üzerine yapılacak kapsamlı bir çalışmada
Gaddar Davut’un ve Kurtcebe’nin mutlaka yeri olmalı. Kılıçbaz bir tür, insanlığın
kendi geleceğini nasıl yok edeceğini anlatmaya varmıştı. Davut çağ değiştirmiş,
uzaya çıkmış, geleceğe gitmişti. İnsanların savaşma tutkusuysa yerli yerinde
duruyordu.