Cumartesi, Mart 28, 2026

Rage Bait (2)

Daha önce “rage bait” kavramı hakkında yazmıştım. Türkçesiyle öfke yemlemesi, öfkeyi ham madde olarak kullanan, onu durmaksızın üreten ve çoğaltan bir mekanizmayı tarif ediyor. Geçen gün bir arkadaşım “İnsanlar neden bu kadar öfkeli diye sormayı bıraktım artık,” dedi, “Asıl soru şu: Biz neden bu öfke patlamalarını izliyoruz?”

Çünkü rage bait artık tek başına servis edilen bir içerik değil, izleyicinin gönüllü katılımıyla tamamlanan bir kolektif performans. Birinin kışkırtması ne kadar sistemin parçasıysa, bir başkasının buna misliyle karşılık vermesi de bunun bir başka parçası. Öfke fena halde bulaşıcıdır, daha da önemlisi, düşünmeye veya sakin kalmaya kıyasla çok daha “zahmetsizdir.” Düşünmek zaman ister, mesafe koymak sabır gerektirir. Öfke ise derhal ve yüksek sesle üretilebilir.

Bu patlamalar yalnızca dijital bir davranış bozukluğu değil, devasa bir dikkat ekonomisi sorunu. Günümüz insanı sürekli uyarılma halinde, fragmente olmuş bir dikkatle ve düşmüş eşiklerle yaşıyor. Böyle bir iklimde sakin, ölçülü ve katmanlı bir içeriğin rage bait enerjisiyle rekabet etme şansı yok. Gürültülü olan her zaman kazanıyor. Daha doğrusu, gürültüye bağımlı hale gelmiş bir zihin, sessizliği artık bir dinlenme alanı değil, tahammül edilemez bir “boşluk” olarak algılıyor. Bu yüzden rage bait sadece yazılımların değil, bizzat bizim zihinsel alışkanlıklarımızın bir sonucu.

Arkadaşıma şunu önerdim: Bir süre felaket haberlerini, hatta genel olarak sosyal medyayı nadasa bırak. Sen baktıkça akışın o “zehirle” doluyor, algoritma sakinleşmene izin vermiyor. Bir süre sonra dünyanın sadece öfkelilerden, mağdurlardan, aptallardan ve yalancılardan ibaret olduğuna ikna oluyorsun. Oysa gerçek hayatın dokusu bu kadar lineer değil.

(Biliyorum, yazarken romantize ettim Mıstık abi, lineer demedim mesela)

Şunu kabul etmeliyiz: Meseleye sadece ahlaki bir yerden yaklaşmak pek işe yaramıyor. Hatta bazen “yapmayın” çağrısı, yeni bir öfke dalgasına malzeme veriyor. Çünkü sistem öfkeyi ödüllendiriyor. Ortada bir ödül (etkileşim, görünürlük, onay) varsa, o davranış mutlaka tekrar eder. Daha sert, daha radikal ve daha tahrik edici olanın “kazandığı” bir düzende, makul olan her şey merkezin dışına itilir. Normlar aşınır: Dün infial yaratan bir kabalık, bugün sıradan bir içerik haline gelir.

Peki, bu döngü kırılabilir mi? Teoride mümkün, pratikte ise külfetli bir irade sınavı. Çünkü bu bir üretim meselesi olduğu kadar, bir tüketim tercihi. Algoritmalar neyi tüketeceğimizi dikte ediyor, üretim de bu talebe göre şekilleniyor. Rage bait’e karşı en etkili refleks, tepki vermemek, yani oyunu kuralına göre oynamayı reddetmek. Ancak haksızlık hissi ve o anlık deşarj arzusu o kadar kolay dizginlenemiyor. Sistem tam da bu insani zaafı tetiklemek üzere optimize edilmiş durumda.

Benim görebildiğim en gerçekçi çıkış yolu şu: Algoritmayı bir “niyet” değil, bir matematiksel model olarak görmek. Karşımıza çıkan provokasyonun bireysel bir sapkınlıktan ziyade, teşvik edilen bir veri trafiği olduğunu kabul etmek.

Bu kabul, öfkeyi tamamen yok etmez belki ama onunla kurduğumuz ilişkiyi kökten değiştirir. Dünyayı “asla olmaması gerekenlerin yaşandığı bir yer” olarak görüp sürekli sarsılmak yerine, olup bitenleri mekanizmasıyla anlamaya çalışarak aramıza bir mesafe koyabiliriz. Öfke dünyayı değiştirmiyor, sadece bizi içeriden-ruhen tüketiyor.

Eğer bir şey öğreneceksek, neye tepki vereceğimizi değil, neye tepki vermeyeceğimizi öğrenmeliyiz. Çünkü rage bait’in tek yakıtı bizim ona atfettiğimiz değerdir.

Ve değer görmeyen hiçbir canavar büyümez. (Siyaseten romantik bir final cümlesi ekledim Mıstık abi, sen ejderha sürücülerine selam söyle)


Cuma, Mart 27, 2026

Söyle Bana

Yapay zekâdaki gelişmeleri yakından izliyor, fırsat buldukça animasyon üretmeye çalışıyorum. “Üretmek” dediğim de çoğu zaman iş rutininden kaçıp programların içinde oyalanmak aslında. Asıl amacım, kendimi taze tutmak, imkânları öğrenmek, sonuçtan çok, araçlarla temas halinde kalmak.

Bir süredir ses programlarına sardım. Artık teknik olarak-en azından belli bir düzeyde şarkı üretmek mümkün. Ben de kısa filmlerime müzik ekleyebilmek için bu alana yöneldim. Şimdilik gördüğüm şu: Türkçe söyleyişler hâlâ aksıyor, yerel müzik türleri ise ya hiç yok ya da yüzeysel taklitler halinde. En temel sorunsa şu: ses, kulağa hâlâ “yapay” geliyor. Üstelik bu yapaylık yalnızca teknik değil, estetik olarak da klişe üretmeye meyilli bir yapı var ortada.

Benim derdim sonuçtan çok süreç olduğu için meseleyi biraz tersinden kurcalıyorum. Örneğin rap müzisyenlerin diksiyon ve yorumlarını modelleyerek o yönde denemeler yapıyorum. Yanlış anlaşılmasın, iyi bir rap dinleyicisi değilim. Zaten mesele o değil. Mesele, mevcut araçların sınırını görmek. Şu an için, kafamdaki müziği doğrudan üretmek mümkün görünmüyor. Belki ileride gerçek bir vokalle bu boşluğu kapatabilirim. Ama şimdilik insan sesi ile makine sesi arasındaki fark kapanmayacak. Rap ile daha az sırıtıyor sadece…

İşin ironik tarafı şu: denemelerim böyle sürerse bir “rap albümü” birikecek gibi duruyor. Elbette şaka yapıyorum-hadsizlik etmek gibi bir niyetim yok. Müziği daha çok yazarken kullanıyorum, senaryoya başlarken atmosfer kurmak, ritim yakalamak için yoğun olarak dinliyorum. Dizi işlerimde söz yazdığım, müzikle ilgili yönlendirmelerde bulunduğum oldu. Ama teknik anlamda kendimi amatör bile saymam.

Mesele, teknolojinin bize vaat ettiği hız ile sanatın talep ettiği yoğunluk arasındaki gerilimde düğümleniyor. Yapay zekâ, üretimi demokratikleştirirken aynı anda estetik deneyimi standartlaştırma riski de taşıyor. Araçlar çoğaldıkça ifade derinleşmiyor, tersine, çoğu zaman yüzeye doğru çekiliyor. Bu yüzden asıl sınav teknik yeterlilikte değil, bu araçlarla neyin söylenmeye değer olduğuna karar verebilmekte.

Perşembe, Mart 26, 2026

Güzel İsimlere Gazel

Yürekte Bukağı (Tomris Uyar, 1979), Puslu Kıtalar Atlası (İhsan Oktay Anar, 1995), Canistan (Yusuf Atılgan, 2000), Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (Barış Bıçakçı, 2000), Tuhaf Yıldızlar Dünyaya Bakıyorlar Gözlerini Kırpmadan (Sevgi Özdamar, 2003), Buruk Dünya (Orhon M.Arıburnu, 1985), Ben Ruhi Bey Nasılım (Edip Cansever, 1976), Narla İncire Gazel (Bilge Karasu, 1995), Kınar Hanımın Denizleri (Ece Ayhan, 1959), Ne Kitapsız, Ne Kedisiz (Bilge Karasu, 1994), Gül Mevsimidir (Füruzan, 1985), Kafamda Bir Tuhaflık (Orhan Pamuk, 2016), Fena Halde Leman (Attila İlhan, 1980), Sular Ne Güzelse (Erdal Öz, 1997), Göç Temizliği (Adalet Ağaoğlu, 1985), Gecegezen Kızlar (Tomris Uyar, 1983).

Sevdiğim kitap isimlerini yazdım. Editör olarak pek çok kitaba ister istemez isim seçmişliğim oldu, en azından alternatifler önermişimdir. Nezaketle inat etmişliğim çoktur. Şunu iyi biliyorum: bazı isimler, eserden çok daha ilgi çekici olabilir; okuru çağıran, dürten, hatta hafifçe tahrik eden isimler vardır. Fena Halde Leman’ı ilk gördüğümde gülümsediğimi, Gecegezen Kızlar’ı nedense bilimkurgu tadında bir şey gibi hayal ettiğimi hatırlıyorum.

Umberto Eco kitap adının okuru belirlemesinden hafif huzursuzlanır ama bundan da faydalanmak gerektiğini söylerdi. İsim, okura bir kapı göstermeli ama o kapının ardında ne bulacağını da fısıldamalıdır. Bu yüzden hafif tertip tehlikelidir. Fazla açık bir başlık, kitabı daha baştan tüketir, fazla kapalı olan ise hiç açılmayabilir. İyi başlık tam bu eşikte durur.

Oyunbazlık ederek abartıyorum, Paul Valéry, şiirin asla tamamlanmadığını, yalnızca terk edildiğini söyler ya, iyi bir kitap adı da biraz öyle olmalı. Yazar onu bırakırken okur devralmalı. Başlık, metnin dışında yaşamaya devam etmeli, hatta öyle olmalı ki, metnin kendisinden daha uzun yaşamalı.

Puslu Kıtalar Atlası mesela, daha kapağı açmadan zihinde bir tür “serüven sisi” kurar. Kafamda Bir Tuhaflık, sanki roman değil de insanın kendi kendine söylediği bir cümledir. Bu yüzden işler. Kişisel olarak şairlerin bizim edebiyatımızdaki en güzel kitap isimlerini bulduğuna inanırım. Şiir gibi davranan başlıklar hep onlardan gelir: açıklamayan, çağrıştıran o tatlılıklar… Narla İncire Gazel, Kınar Hanımın Denizleri… Bunlar anlamdan çok tınıyla çalışır. Bir şeyi anlatmazlar, bir şeyin etrafında dolaşırlar.

Elbette iyi bir başlık, iyi bir kitap demektir demiyorum. Hatta başlık, metnin taşıyabileceğinden daha fazlasını vaat ederse okuru kaçırır. Okur o vaatle içeri girer, ama içeride aynı yoğunluğu bulamayabilir. Güzel isim, kötü roman örneği listem de var. Onu yaşlanınca yazarım.

Gabriel García Márquez’in neredeyse rahatsız edici bir dürüstlükle söylediği gibi, kitabı sattıran şey çoğu zaman başlıktır. Editörün içgüdüsü de burada devreye girer: doğru sözcüğü ve tınıyı bulmak. Bence en iyi isim, biraz eksik olmalı, tamamlanmayı bekleyen bir auradan söz ediyorum. İşveli ve kandırıkçı, inatçı ve uzun ömürlü…

Bugün güzel şeyler olsun Mıstık abi…

Salı, Mart 24, 2026

Tabutla Selfi

Görmüş olabilirsiniz: Ünlü biri öldüğünde, hayranları ya da celebrity hazcıları, sosyal medyada paylaşmak üzere tabutla selfie çektiriyor. “İnsanın kanını donduruyor” diye yazmış birisi. Doğrusu şu: Kimsenin kanı donmuyor. “Yok artık” deyip söyleniyoruz, hepsi bu. Hayat bildiği gibi akmaya devam ediyor.

Google’a “tabutla selfie” yazın; bunun yeni bir tuhaflık olmadığını görürsünüz. Üstelik mesele yalnızca ünlülerle, şehitlerle ya da olağanüstü ölümlerle sınırlı değil. Sıradan ölümler de aynı gösterinin parçası.

Bir ara çevremden çok insan vefat etti, istemeden çok cenazeye gittim. Törenlerde selfie ve tabut başı fotoğraflar neredeyse ritüelin parçasıydı. İkincisinden, üçüncüsünden sonra insan şaşırmamayı bile öğreniyor. Yine de bir sahne vardı ki, hafızama çivi gibi çakıldı. Defin öncesi araba mezarın başına yanaştı, ama tabut indirilmiyor. Bir bağırış çağırış… Sonra bir bez gerildi. Tabut açıldı, ardından kefen. O anlar telefonlarla kayda alındı. İnanılır gibi değildi.

Bunu sırf bana tuhaf geliyor diye yargılayacak değilim. Belki son bir vedaydı. Ama o vedanın bile kayda alınmak istenmesi, en azından bundan rahatsız olunmaması, meselenin tam kalbini gösteriyor.

Bizde “ölüye eziyet etmeyin” diye bir söz vardır; saygının, mesafenin, sürenin ölçüsünü verir. Orayı geçtik.

Tabutla selfie iştahı, memleketin ruh haliyle doğrudan ilgili. Sevmiyoruz; sevdiğimizi gösteriyoruz. Öfkelenmiyoruz, öfkeli görünmek istiyoruz. Üzülmüyoruz, ne kadar üzüldüğümüz görülsün istiyoruz. Ölü değil, yas değil, hikâye değil; poz merkezde.

Dünyanın en yüksek gökdelenlerini, en uzun bayrak direklerini boşuna dikmiyoruz. Görünsün istiyoruz. Tabutla selfie çekenle o gökdeleni diken arasında, yöntem dışında, pek fark yok. Biri betonla yükseliyor, diğeri kadrajla. İkisinin de derdi aynı: görünmek.

Dünyanın en büyük gökdelenlerini ve en uzun bayrak direklerini boşuna dikmiyoruz. Tabutla selfi çekenlerin, çektirenlerin o her yerden görülsün istenen gökdelenden, o upuzuun direklerden farkı var mı? [2017]

Sık Sorulan Sorular

Derin Hakikatler nasıl bir blog?

Başlangıçta kültür tarihi ve popüler kültür üzerine yazılarımı paylaşmak istediğim bir yerdi. Zamanla kişisel ilgi alanlarımla çeşitlendi. Çizgi roman ve mizah bir dönem daha belirgindi, ama o ağırlık da değişti. Akademisyendim, sonra editörlük yaptım, şimdi senarist olarak yaşıyorum. Ben değiştikçe ilgilerim ve yorumlarım da değişti. Son bir yıldır daha çok popüler kültür üzerinden zihniyet, dönem ve hafıza katmanları üzerine yazıyorum. Nasıl okunduğumu ya da algılandığımı açıkçası bilmiyorum.

“Derin Hakikatler” adı nereden geliyor?

Doksanlı yıllarda birkaç arkadaşımla bu isimle bir fanzin hayal ediyorduk. O yaşlarda büyük laflar etmeye çalışan insanlar bana hep biraz komik gelirdi. Öğreten, üstten konuşan, abilik ya da ebeveynlik rolüne giren tonlarla aram hiçbir zaman iyi olmadı. İsim de buradan geliyor: Yüzeyle yetinmeyen ama “hakikat” iddiasını da sorgulayan bir ironi. Derin Hakikatler.

Yazılar ne sıklıkla yayınlanıyor?

Yaklaşık yirmi yıldır neredeyse her gün bir şey paylaşıyorum. Geçen yıl mutsuz bir dönemde kısa bir ara verdim, onun dışında birkaç günlük kesintiler dışında sürekliliği korudum. Eski yazıları revize ederek yeniden yayımladığım da oluyor. Artık yazıları önceden yazıyor, sıralıyorum; bugün yayımlanan bir yazıyı on beş gün önce yazmış olabiliyorum. Blog zamanla bir arşive dönüştü.

Bu blog kişisel mi, akademik mi?

İkisi de değil, ama ikisinden de izler taşıyor. Akademik reflekslerim var ama daha serbest yazıyorum. Kişisel izler var ama mesele sadece “ben” değil. Blog öncesinde günlük tutuyordum; niyetim bu olmasa da zamanla hayatıma dair şeyler de metinlere sızmaya başladı.

Derin Hakikatler sizin için ne ifade ediyor?

Yaptığım işlerin dışında kalabildiğim bir alan. Bir mesele üzerine yoğunlaşabilmeyi seviyorum; blog bana bu imkânı sağlıyor. Romantize edecek olursam: hayata katlanmayı biraz daha kolaylaştıran bir mecra. Ama şunu da söylemek gerekir: Bu, “her gün ilham geliyor” meselesi değil. Daha çok disiplin ve alışkanlık. Yazmakla ilgili bir sorumluluk hissediyorum. Böyle anlatınca bir sevgili ya da hayat arkadaşı gibi durduğunun farkındayım.

En çok hangi yazılarınız ilgi gördü? Eleştiriler neler?

Çok yoğun okur yorumu aldığımı söyleyemem. Ama yirmi yıl boyunca neredeyse her gün yazıyor olmam insanlara ilginç geliyor; tuhaf bulunduğumu sık duyuyorum. Eleştiri olarak ise genellikle fazla mesafeli olduğum söylenir, daha sert yazmam beklenir. Sertlik çoğu zaman kolay bir etki yaratır. Mesafe ise daha zor kurulur. Ben ikinciyi daha ilginç buluyorum.

Bu kadar uzun süredir yazıp hâlâ “büyük bir çıkış” yapmamış olmak rahatsız edici mi?

Ne beklediğinize bağlı. Blog benim için bir vitrin değil, bir alan. O yüzden “çıkış” meselesini ciddiye almıyorum.

Neden aktüele yönelmiyorsunuz?

Aslında popüler kültürle ilgileniyorum. Ama popüler olanın kendisinden çok, onun arkasındaki zihniyetle ilgileniyorum.

Bu blog bir gün biter mi?

Bu kadar yıl süreceğini ben de düşünmemiştim. İlişkilerim de böyledir; uzun sürer. Mizacım böyle. Kolay vazgeçemiyorum. Gittiği yere kadar gidecek.

Yazmak sizin için hâlâ zevkli mi, yoksa alışkanlık mı?

İkisi birbirine karışmış durumda. Bazen zevk, bazen zorunluluk. Çoğu zaman da ikisinin ortası.

Related Posts with Thumbnails