İlban Ertem, genç kuşakların, İhsan Oktay Anar’ın ünlü
romanı
Puslu Kıtalar Atlası’ndan
yaptığı uyarlamayla tanıdığı bir çizgi romancı. Daha fazlasını bilenler,
Gırgır-Fırt ekolünün önemli isimleri arasında sayıldığını, sadece Gırgır’da
değil pek çok dergide yüksek tempoyla durmaksızın çizgi roman ürettiğini,
Türkiye’nin en çalışkan çizgi ustalarından biri olduğunu teslim edecektir.
Yetenek ve çalışkanlık, genel kanının aksine içiçe geçmiş, birbirinden ayrı
düşünülemeyecek kavramlardır. Hele çizgi romanda… Yetenek, başarılı kareler
kurmaya, çini ve desen gösterisi yapmaya, göz alıcı sahneler istiflemeye
yetebilir ama devamlılık için daha fazlası gerekir. Değil güzel kare, iyi
kotarılmış tam bir sayfa bile çizgi romanı kurtarmaz. Çizgi roman, handiyse
maraton gibidir, bitirebilmek için nefesiniz, sabrınız ve hayaliniz olması
gerekir. Hayat, dışarıda gürül gürül,
dolu dolu yaşanırken siz saatler boyunca masa başında oturarak, tek başınıza,
durmaksızın çalışmak, insanların şöyle bir okuyup geçtiği sayfalar için delice
bir emek harcamak zorundasınızdır.
Ertem, Gırgır’ın genç çizerlerindendi, derginin nereye
varacağı, ne kadar yaşayacağı o yıllarda belli olmadığı için ömrünü çizgi roman
üreterek geçireceği uzun bir maceraya girdiğini henüz bilmiyordu. Kişiliğindeki
direnç ve özveriyle, çizdikçe kendini geliştirmeye, işine daha çok saygı
göstermeye, işi hakkında daha çok düşünmeye ve öğrenmeye başladı. Ertem’in
değişimi yakalama iştahı ve yeniye yönelik arayışları çalışmalarından
izlenebilir, hatta bana kalırsa, aynı hikâyeler tek tek incelenirse, Türkiye’de
yakın dönem çizgi romanın geçirdiği evreler dahi rahatlıkla görülebilir.
Küçük Adam, Ertem’in ilk önemli çalışması (1975). Engin
Ergönültaş’ın Zalim Şevki’si ve Nuri
Kurtcebe’nin Gaddar Davut’u gibi
üretirken öğrenilen, çizgi romanın popüler klişelerinin deneye yanıla
geliştirildiği hikâyelerden demek daha doğru. Küçük Adam, kurnazlığından başka
hiçbir dikkat çekici özelliği olmayan, sokaktaki ortalama insanın
tipleştirilmesi aslında. 1,32 boyunda, başı bitten, üstü başı kirden
kurutulmayan, işsiz güçsüz, eğitimsiz, pozdan ve iddiadan başka bir numarası
olmayan saf biri, asıl adı bile bu tezatı belirginleştirmek için seçilmiş:
Kamil Safdil. Yetimhanede büyüyen, kenar mahallede -muhtemelen o yılların
Tophane’sinde- yaşayan bir hayalperest, tipik bir Don Kişot çeşitlemesidir. Pek
çok bakımdan kifayetsiz ve cazibesizdir. Yakışıklı olduğuna inanmakta, bönlük
ölçüsünde gösterdiği cesaretinden veya külyutmaz havasına rağmen sürekli
kafeslenip kandırılmasından dolayı başına işler açılmaktadır. İlk serüveninde
bir gazete ilanına başvurarak, “uzun boylu, yakışıklı, uyanık bir genç” arayan kötü
adamların tezgâhına düşer. İçine düştüğü entrikanın farkında olmaması dizinin
mizah ekseninin belirleyicisidir. Tip olarak, en azından başlangıçta, biraz
Oğuz Aral’ın Avanak Avni’sini, biraz da Red Kit’in Joe Dalton’unu
andırmaktadır.
Küçük Adam, o yılların bütün Gırgır kahramanları gibi bir
yerden diğerine yolculuk etmekte, ülkeden ülkeye, bir tuhaflıktan başka bir
alelacayipliğe sürüklenip durmaktadır. İlk serüvende tesadüfen tanıştığı
Trakyalı arkadaşı, kendisiyle tezat oluşturan (zayıf-güçlü, temiz-kirli,
hınzır-masum) Mestan, değişmez hempası olur. Mestan, Küçük Adam’a göre sakin,
ne olup bittiğinin farkında olan temiz kalpli biridir. Kamil’in mantıksız
büyüklenmesi, hesapsız meydan okumalarından eser yoktur onda. Küçük Adam, her
fırsatta kendini överken, başaramayacağı işlere bulaşırken yanında onu koruyup
kollayan Mestan vardır. Kamil, kendisini tehdit eden kötü adama “sen kimsin ve
ne haklan bir kahramana silah çekersin” diyebilmekte, başarılması imkânsız bir
serüvene “benim gibi tehlikeyi zevk edinmiş bir adama bunlar vız gelir” diyerek
atılabilmektedir. Doğal olarak habire çuvallamakta, sakarlık ve basiretsizlik
göstermektedir. Mestan bir kahramanın iddiacı ve narsist yönünü taşımasa da
arkadaşı için kavgaya ve uğraşa girerek Küçük Adam’ın daimi kurtarıcısı olur.
Komik olduğunun farkında olmayan Kamil ile bir kahraman kadar iyi ve güçlü
olmasını önemsemeyen, zoraki kahraman Mestan, ilginç bir ikili olurlar. Küçük
Adam, sürekli kandırılmakta, Mestan onu sürekli uyarmakta, ikili serüvenin
katakullisi içinde birbirlerini ikna etmeye çalışmaktadır. Hiç yerine “İiiç”,
hepsi yerine “eepsi” diyen, her lafa “te” ile başlayan Mestan’ın öfkelenmesi,
öfkelenince karşı konulmaz bir güce dönüşmesi ayrı bir espridir: “Te be
bırakayım mı ağacı buncağızın alnının şakına”, “bırakasın beni parçalayayım şu
kapçıkaazlı geçmişi kandilli susakları”.
Yukarıda Küçük Adam serüvenlerindeki gelişimin yerli
çizgi romanımızın anlatısal ve estetik dönüşümünü de resmedebileceğini
söylemiştik. Ertem, çizgilerini ve hikâyelerini geliştirdikçe, başka bir tarzın
arayışlarına girdi. Öncelikle Küçük Adam’ın karakterini derinleştirmeye
başladı. Kamil, yaşananların ve nasıl algılandığının farkına varan birine
dönüştü örneğin. Bütün o karmaşanın içinde kostaklanarak kahraman ve kurtarıcı
gibi dolanan Kamil, birdenbire kendisiyle ve dünyayla ilgili aşikâr bir realiteyle
karşılaşmıştı : “Nedir lan sizden çektiğim pis şehir! Yeter be yeter! Herkes
üstüme mi basacak? Milletin kaldırım taşı mıyım? İsyan ediyorum be isyan!”.
Bunu söyler söylemez, anarşist sanılarak birdenbire yanında zuhur eden polis
tarafından derdest ediliyordu. Öncesinde neredeyse apolitik bir yönü vardı
dizinin. Bir başka ifadeyle, Ertem, Küçük Adam’daki dümedüz aksiyonu terk
ederek toplumsal yergiye, aktüel siyasete ve yaşanan zamana daha fazla
yaklaştı. Daha gerçekçi bir tahkiyeye dayanır oldu hikâyeler. Avrupa’da, Güney
Amerika’da, uzak şatolarda, dehşetli köşklerde geçen hikâyeler, İstanbul’da,
Yeşilçam’da, seks filmleri furyasında, gazinolarda, arabesk âleminde geçer
olmuştu. Kamil, yine iş arıyordu, yine başına türlü işler açılıyordu ama
işsizlikten bıkmış, kaybetmekten korkan, sahiden küçük adam olduğunu tecrübeyle
yaşamış biri olup çıkmıştı. Yanında yamacında Mestan da yoktu, yapayalnız
kalmıştı.
Bu değişimin çizgi roman olarak açılımı şuydu: kahraman
olgusunun eleştirilmesi, kahramanın kendi aczini fark etmesi, Gırgır
geleneğinde bir yapıbozumuna neden oluyordu, kahramanın değil hikâye
anlatıcısının (yazar-çizer) öne çıktığı başka bir evreye geçiliyordu. Ertem,
Küçük Adam’ı isyan ettirirken sadece kendi kaderinden değil süregelen komik
hikâye evreninden de uzaklaşıyordu. Böylelikle, komik de olsa muktedir
kahramanlara, iyi-kötü karşıtlığına, serüven klişelerine veda ederek,
karakterleri her defasında değişen satirik şehir hikâyeleri anlatmaya başladı.
Küçük Adam’ın komik serüvenciliği ve kahraman popülerliğini terk edişi, sadece
Ertem’in değil Gırgır’ın hikâyeciliğinin değiştiğini gösteriyordu. Özellikle
seksenli yılların ikinci yarısından itibaren hemen tüm çizgi romancılar
Ertem’in yolunu izleyerek, çizer olarak kendi isimlerini öne çıkartan, daha
karanlık ve gerçekçi hikâyelere yoğunlaştılar. Ertem, böylece, sadece
çalışkanlığıyla örnek olmadı, çizgi romancıların sanatçı - hikâyeci (auteur) olarak
tanınmalarını sağlayan, bu yolu açan, kolaylaştıran bir öncü oldu.
 |
|