Refik Halid önemli bir yazarımız, edebiyatımızın her
zaman çok tartışılan isimlerinden biri. Hoş, tartışanlar çoğunlukla yazarlığını
değil, siyasi tercihlerini, Millî Mücadele’ye muhalefet etmesini tartışıyorlar.
Yazarlığı azımsandığında bile siyasi çekişmenin etkisi hissediliyor.
Meramım yanlış anlaşılmasın. “Niye böyle yapılıyor?” diye
hayıflanarak söylemiyorum, eskilerin deyişiyle vakıayı aktarıyorum. Karay’ı
siyasi tartışmaların dışında değerlendirmek de doğru değil ayrıca. Bir seçim
yapmış, tereddüt etmemiş, seçiminin sonucunda sürgüne yollanmış, yıllar sonra
affedilerek memleketine dönmüş bir yazar. Üstelik yazı yazmasına yeniden izin
verilmiş bir gazeteci.
Unutulmuş biri değil: Türkçeyi iyi kullanan, iddialı,
maharetli, ne söyleyeceği merak edilen, kendisini okutturan bir usta.
Sürgündeyken bile konuşuluyor, seveni, sevmeyeni, edebiyatını siyasetinden ayrı
tutarak ihtimam göstereni var… Otuzlu yılların başında, edebiyatımızı etkileyen
yazarların soruşturulduğu bir anketi hatırlıyorum. Aka Gündüz, Refik Halid’in
adını kendi listesine katınca kıyamet kopuyor örneğin. Gazetecilerin nasıl
cevval, nasıl öfkeli konuştuğunu bir görseniz… Affedilip Türkiye’ye döndüğünde
bile hakkındaki tartışmalar bitmiyor. Kimin ne dediği yazar Refik Halid’in
niteliğini değiştirmez elbette ama bütün bunlar insan Refik Halid’i üzmüş,
yaşlandırmış olmalı.
Üniversitede çalıştığım yıllarda keşfettim Refik Halid’in
gazete yazılarını. Güzel anlatılmış, güzel yazılmış, zihin açıcı küçük
makaleler, hafta sonlarına ayrılmış daha uzun denemeler… Meyveler, sebzeler,
komikler, eski adamlar, hatıralar, yolculuklar, kadınlar, kayıklar, pilakiler,
şarkılar ve daha neler neler… Refik Halid iştahla, neşeyle, derinlik ve vukufla
yazıyor, yazdıklarını da zevkle okutuyordu.
Giderek şunu fark ettim: Benim aklımda muhalif bir Refik
Halid vardı ama okuduğum yazılarda o Refik Halid’i bulamıyordum. Manşetlere
bakıyor, aktüel tartışmaları okuyor, sonra Refik Halid’e dönüyordum, bir
tekinin izi yoktu. O gürültünün esamisiyle ilgilenmiyordu.
Önce anlayamadığımı düşündüm. Eski gazeteleri
okuyorsanız, önünüzdeki haberle veya makaleyle yetinemezsiniz. Dönemin iklimine
nüfuz etmeniz gerekir. Yoksa göndermeleri fark edemez, kimin kim olduğunu,
neyin ne olmadığını anlayamazsınız, yalnızca bir haber ya da makale okumuş
olursunuz.
Yaptığı işi abartan biri gibi görünmek istemem.
Gazetecilik bağlamı ile gündelik hayat birbirinden farklıdır. Hayat gazeteye,
gazete de hayata yansır. Ama “Söz uçar, yazı kalır,” misali, gün geçer, gazete
kalır. Geçmişi anlayabilmek için ister istemez kaydedilmiş verilere bakarız.
Bağlamı kavramak içinse daha yavaş ve daha kapsamlı okumak gerekir.
Siyasi deveranlar koparken Refik Halid’in mutedil
kalması, kendi havasında meseleleri diline dolaması tek kelimeyle ilginçti.
Önce bunu bilerek yaptığını, kendisini sakındığını düşündüm. Sakınmadı
demiyorum, fakat lafı dolandırdığını, meselelere başka türlü baktığını, canı
isterse söylemek istediğini mutlaka söylediğini zamanla daha iyi anladım.
Şunu düşünün: Herkes itişip kakışarak birbirine
saydırırken bir adam, üstelik siyaseti bilen bir adam, size kereviz salatasını
anlatıyorsa, o adam muhalefet ediyordur.
Muhalefet dediğimiz olguyu siyasi partilere, sokak
gösterilerine, gazete ve dergi köşelerine sığdıramayız. Refik Halid geçmişteki
baskıları tek tek sıralayıp ardından “Hamdolsun, o fena günler geride kaldı,”
diyorsa imada bulunuyor, oyunbazlık yapıyordur. O fenalıkların gerçekten
yaşandığını ama ille de sona ermediğini söylüyordur. Okuryazar ehline başka bir
pencere açar, yaptığı göndermeyi fark etmelerini ister. Bunu yaparken herkesin
anlayabileceği bir sadelikle yazmaya da özen gösterir.
Galiba Sermet Muhtar’la konuşurken, kırklı yılların
başında, “artık balolara gitmediğini” söylüyor. Affedilmiş, memlekete dönmüş,
yeniden hayata karışmış ama eşi dostu ve akranlarının bir araya geldiği
eğlencelere katılmıyor. Orada ne olduğunu biliyor ve katılmamayı tercih ediyor.
Bence bu tavrın açılımı şu: Gürültünün uzağında duruyor.
İyi bir şey olursa seviniyor, işler fenalaşırsa kahrolup tükenmek yerine hayata
devam ediyor. Yarına bakışını da belirleyen bir tutum bu. Kaçınabilecekse
kaçınıyor, mümkünse uzaklaşıyor fakat olacak olan karşısında da ne olduğunu
bilerek rıza gösteriyor.
Ölümünden birkaç yıl önce Meral Nesin’le yaptığı bir
söyleşide siyasi görüşünü tek cümleyle özetliyor aslında: “Ben muhalifim.”
Bu yargının dönemlerle veya yöneticilerle doğrudan bir
ilişkisi yok. Ellili yıllarda, gazeteciler adına bir kooperatif işi için
Menderes’le görüşmeye gidiyor. Rivayet odur ki başbakan ona siyasete girmesini
teklif ediyor; Refik Halid bu teklifi kibarca savuşturuyor. Şaşırtıcı değil.
Çünkü Refik Halid yalnızca birtakım siyasetçilere değil, siyasetçilere muhalif
biri.
Zekâ hayranı, zevk düşkünü bir Epikürcüden, kalabalığa
karışmaktan imtina eden, siyasi deveranlardan hazzetmeyeceğini bilen birinden
söz ediyoruz. Ölümüyle sonuçlanacak ameliyatından önce akşam yemeğine çıkıyor,
sevdiği yemekleri yiyip rakısını içerek zevkleriyle vedalaşıyor.
Sahiden trajik ve matrak!
Tam ona göre bir “son elveda”.