Cumartesi, Ağustos 22, 2026

Dijital Flanör

Yukarıdaki görsel yeni bir şey değil, özgün hiç değil; farklı estetik akımların bir araya gelmesinden oluşan bir pastiş.

Dört katmanı var.

İlk olarak tipografi: Altmışlı yılların psikedelik poster sanatından, Wes Wilson, Victor Moscoso gibi tasarımcılardan ilham alınmış. İkincisi figür ve modayla ilgili: Ortadaki kadın figürünün kıyafeti, dövmeleri ve aksesuarları 1970’lerin disko-bohem estetiğine ait. Üçüncüsü optik desen: Sağ tarafı kaplayan spiral-göz kompozisyonu, 60’ların hipnotik op-art poster geleneğinden geliyor. Dördüncüsü ise bunların hiçbirine ait olmayan bir katman: gerçek bir coğrafya. Atakule, “gerçek” bir Ankara caddesi, dönemin otomobilleri ve kurgusal olmayan, somut bir yer.

Bu dört katman tarihte hiçbir zaman aynı anda, aynı elden çıkmadı. Bir Fillmore afiş tasarımcısı Ankara’yı çizmedi, bir disko modacısı op-art posterlerle çalışmadı. Atakule zaten bütün bunlardan çok  daha sonraki bir tarihe ait. Bunları aynı düzlemde bir araya getiren şey benim seçimlerim oldu.

Normal şartlarda bu kadar farklı görsel dağarcığı (tipografi tarihi, moda tarihi, optik sanat, yerel mimari) tek bir kompozisyonda bilinçli biçimde birleştirmek ciddi bir görsel kültür ve zanaat bilgisi gerektirir. Yapay zekâyla çalışırken ise teknik icra mesafesi neredeyse sıfırlanıyor.

Ben ressam ya da grafiker değilim. Yaptığım şey bir “istek” yazmak; seçmek, yan yana getirmek, çıkarmak, yeniden istemek. Bir tür küratörlük belki. Makine ise tarihsel bilgiyi, teknik beceriyi ve dönemler arasındaki mesafeyi büyük ölçüde devre dışı bırakıyor. Üstelik bunu ilk kez benimle de yapmıyor, ne ben biricik ve özgünüm, ne de diğer kullanıcılar.

Fonda doğum tarihimden yüz yıl sonrası, “Ankara 2069” yazıyor. Yetmişlerin görsel dilini kullanarak geleceği, yani 2069’u tasvir etmeye kalkışmış gibi göründüğümün farkındayım. Bu, o dönemin geleceğe bakışını taklit eden bir tür vintage bilimkurgu numarası. Atakule ve eski otomobiller tanıdık ama afiş sanki 1975’te çizilmiş bir “2069 fantezisi” gibi duruyor.

Tabii burada küçük bir tarih oyunu daha var: Atakule 1975’in Ankara’sına ait değil. Dolayısıyla ortaya çıkan şey yalnızca geçmişin geleceği hayal etmesi değil, bugünün, geçmişi de geriye doğru yeniden kurması. 1975 hiç yaşanmamış haliyle yeniden üretiliyor.

Her şey karışık, tuhaf ama bir o kadar da yeni duruyor.

Türler arasında gezinmek” deniyor ya, yapay zekâyla yaşandığında bu bir emekten çok bir dolaşma hâline dönüşüyor. Kütüphanede raflar arasında yürür gibi, psikedelik posterden disko modasına, oradan op-art’a geçebiliyorsunuz. Hiçbiri bizi durdurmuyor, her biri bir öncekiyle aynı anda erişilebilir durumda.

Yapay zekânın kolaylaştırdığı şey yalnızca teknik değil, bilişsel: türler arasındaki mesafeyi kapatıyor. Belki de üretilen görselin ne olduğunu değil, ne olmadığını düşünmek daha doğru.

Bu, otantik bir 1970’ler afişi değil. Çünkü hiçbir zaman yaşanmamış bir tarihsel anı simüle ediyor. 2069’u 1975’in görsel diliyle hayal ediyor ama o 1975 de gerçek değil: bugünden geriye doğru kurulmuş, sentetik bir geçmiş.

Bu, kişisel anlamda bir nostalji de değil. Çünkü burada döndüğüm şey kendi hatıralarım değil; hiç yaşamadığım bir dönemin film afişleri, albüm kapakları ve başka medya imgeleri aracılığıyla bana aktarılmış kolektif bir görsel hafıza var. Frederic Jameson’ın diliyle söylersem, tarihsel derinliği olmayan bir üslup taklidini kullanıyorum.

Yapay zekânın bu üslupları birbirine karıştırması, zaten tarihsel olarak kurulmuş olan tür sınırlarını daha görünür kılıyor. Türler sandığımız kadar katı sınırlarla birbirlerinden ayrılmıyor. Onları birbirinden ayıran pek çok şey var: dönemler, üretim teknikleri, kurumlar, piyasalar ve hepsine sonradan verdiğimiz isimler. Ama bütün bunlar bir anda aynı masanın üzerine konulunca pekâlâ yan yana gelebiliyor. Ortaya yeni bir tür çıkmasa bile, kendi içinde estetik bir oyunbazlık taşıyan sentetik bir pastiş çıkabiliyor.

Denemek istedim Mıstık abi, biliyorsun arada oynuyorum. Üstelik herkes oynuyor. Benim gibi pek çok kullanıcının yaptığı, yapay zekâyla kolaylaştırılan bu edimin adı nedir?

Sanat tarihinde küratör nesneleri yaratmaz; onları seçer, yan yana koyar, aralarında bir bağlam kurar. Belki buna “küratöryel gezinme” denebilir. Ya da bir tür dijital flanörlük, hatta üslup flanörlüğü.

DJ’in farklı plaklardan parçaları yan yana getirip yeni bir bütün kurması gibi, biz kullanıcılar da farklı görsel repertuarlar arasında dolaşıyor, seçiyor, birbirine ekliyor ve yeniden kombinliyoruz.

Ama bunların hiçbiri tam karşılamıyor sanki.

Belki de henüz adı konmamış bir kültürel pratik bu. İleride ne denecek bunlara sahiden merak ediyorum.

Cuma, Ağustos 21, 2026

Tuhaf Kitaplar (3)

49 Saat Graf Zeppelin ile Havada, Yunus Nadi’nin Zeplin’le yaptığı seyahati anlatan bir gazetecilik kitabı. Dönemine göre iyi kâğıda basılmış, bol fotoğraflı, özenli bir yayın. Kitap olarak bugün dahi az bulunuyor.

Yunus Nadi, 6 Ekim ile 1 Kasım 1929 arasında geçen Almanya’da yapılan bir Zeplin seyahatine katılarak yaşadıklarını günlük gibi yazmış, bölümler sahibi olduğu ve çok satan gazetesi Cumhuriyet’te tefrika edilmiş. Modern gazeteciliğin imkânları da kullanılmış, yazılar gazeteye telgrafla gönderilmiş filan… Sonra bunlar kitaplaştırılmış.

Zeplinler o yıllarda büyük merak uyandırıyor, geleceği sembolize ediyorlar. Popüler kültürde yaklaşmakta olduğu düşünülen yeni bir dünya savaşının göklerde yaşanacağına dair güçlü bir tahayyül var. Uçaklar, Zeplinler, hava savaşları… Gelecek biraz yukarıda aranıyor.

Yunus Nadi’nin seyahati de yalnızca turistik bir meraktan ibaret görünmüyor. Gazi Paşa’nın “İstikbal göklerdedir” sözüyle özetlenen havacılık ve modernleşme fikriyle bu yolculuk arasında açık bir zihinsel yakınlık var. Kitabın sonradan Gazi’ye takdim edilmiş olması da bu çerçeveyi kuvvetlendiriyor.

Zaten Yunus Nadi’nin hava seyahatlerine ilgisi bununla sınırlı değil. Kitaba Kayseri-Ankara-İstanbul arasında yaptığı uçak yolculuğunu anlatan yazılarını da dahil etmiş. Belli ki gökyüzüne yalnızca yolcu olarak bakmıyor, orada yeni Türkiye’nin geleceğine dair bir gösteri alanı da görüyor.

Zeplin seyahatinde Yunus Nadi’nin yanında, Almanlarla yakın ilişkileri bulunan işadamı Habib Edip (Törehan) var. Ticari bir hesap olabilir, zira Habib Edip Bey, sonraki yıllarda özellikle Almanya’yla yaptığı ticaret ve Nazilerle ilişkileri nedeniyle çok tartışılmış bir isim.

Burada ister istemez başka bir hat açılıyor. Mesele yalnız Türk-Alman sempatisi veya teknoloji hayranlığı olmayabilir, ticaret de bu hikâyenin bir yerinde duruyor. Yunus Nadi’nin de yalnızca gazeteci olmadığını, devletle iş yapan, ticari faaliyetleri bulunan ve alım satımla ilgili kimi siyasi tartışmalara adı karışmış bir kişi olduğunu hatırlamak gerekiyor.

Kitapta enikonu millî refleksler okuyoruz, ama böyle hikâyelerde parayı da izlemekte fayda var.

Zeplin seferlerinin Almanya’dan İstanbul’a kadar uzanmaması, daha doğrusu böyle bir hattın tasarlanmamış olması, hem Nadi’yi hem Habib Edip’i üzüyor. Türkiye’nin bu yeni ulaşım ağının dışında kalmasını istemedikleri anlaşılıyor. Zeplin seferlerinin Türkiye’ye uzatılması konusunda Almanlarla temas kurulmuş olması ihtimal dahilinde, fakat elimizde bunu  gösteren açık bir belge yok.

Neticede Alman Zeplin’ine binmiş iki Türk yolcu olarak manzarayı seyredip dönüyorlar.

Yunus Nadi kitap boyunca Alman hayranlığını da pek gizlemiyor. Türklerle Almanları boyun eğmezlik başta olmak üzere çeşitli bakımlardan birbirine benzetiyor ve sonunda işi hayli ileri götürüyor: “…ne olursa olsun, asla yıkılmayacak, ebediyete namzet büyük milletlerdir: İşte Alman milleti ve işte Türk milleti!”

1929 için ilginç bir cümle. Birinci Dünya Savaşı’nın üzerinden henüz on bir yıl geçmiş. Almanya yenilmiş, imparatorluk çökmüş, Türkiye ise başka bir rejim altında kendisini yeniden kurmaya çalışıyor. Yunus Nadi iki ülkeyi mağlubiyet, direnç ve yeniden doğuş fikri üzerinden birbirine yaklaştırıyor.

Ama kitapta beni asıl ilgilendiren Zeplin’den çok Yunus Nadi’nin Zeplin’i nasıl kullandığı.

Yunus Nadi yalnızca Zeplin’e binmiyor, Zeplin’e binmiş Yunus Nadi’yi de anlatıyor.

Teknoloji büyüsünü, milliyetçiliği, Alman hayranlığını ve yeni Türkiye’nin gelecek tahayyülünü kendi gazetecilik şahsiyetinin etrafında bir araya getiriyor. Yolculuk böylece sıradan bir seyahat olmaktan çıkıp bir itibar gösterisine dönüşüyor.

Bir kıta keşfetmiş gibi anlatılan bu seyahatin bugün bana ilginç gelmesinin nedeni de bu.

Yunus Nadi, ne kadar övünsem az demiş olmalı ki kitabın kapağına kendi fotoğrafını da koydurmuş. Zeplin yukarıda, Yunus Nadi kapakta. Modern gazetecilik bazen tam olarak budur.

Perşembe, Ağustos 20, 2026

Bediş

Özden Öğrük, mizah ve çizgi dünyamızın popülerlik kazanmış ilk kadın çizeridir. Ondan önce de kadın çizerler vardı elbette; ama o tarihe kadar onun kadar düzenli üreten, uzun süre devam eden, geniş ilgi gören ve yarattığı karakterler televizyon gibi farklı mecralara uyarlanan bir başkası yoktu.

Öğrük henüz 19 yaşındayken, 1977’de Gırgır’da çizmeye başladı. Oğuz Aral, Gırgır kadrosunu gençleştirirken, kendi üreticilerini yetiştirirken, kadın çizerlere de öncelik tanıyor, onlara köşe ayırıyordu. Genç Öğrük de bu köşenin ümit vaad eden çizerlerinden biriydi. Köşe sonraları Bıyıksızlar adıyla ünlenecekti; ama ilk hali Gırgıriye idi ve “Ya yaya… Şaşaşa… Eksik Etek Çok Yaşaa” alt başlığıyla yayımlanıyordu.

Öğrük ilk çizgilerinde Gırgır’ın genel eğilimine uygun olarak televizyon parodilerine yoğunlaşıyor, biraz absürt, biraz da cinsel açlığa odaklanan espriler yapıyordu. Asıl başarısına ise Gırgıriye köşesinin içinde çizmeye başladığı Çılgın Bediş isimli çizgi romanla ulaştı. Gırgıriye sonradan unutuldu ama Bediş her hafta yayımlanmaya devam etti. Öyle ki Oğuz Aral, bir ara onu derginin en sevilen köşelerinden Avni’nin hemen altına, aynı sayfaya yerleştirdi.

Bugün çok anlaşılmayabilir: 19 yaşındaki deneyimsiz bir çizere güvenip her hafta çizgi roman üretme şansı vermek. Aral’ın Öğrük’ü ısrarla çalışmaya teşvik ettiğini, ona zaman tanıdığını tahmin edebiliriz. Galiba istediği şey, o yaştaki genç bir kadının kendi dünyasını anlatmasıydı. Öğrük de arayarak, deneyerek, yaklaşık bir yıl içinde kendi anlatım kıvamına ulaştı. Israr ve sabır karşılığını verdi demek daha doğru olur.

İlk çizilen Çılgın Bediş, uzun bacaklarını masaya uzatan, sürekli makyaj yapan, ayak parmaklarıyla daktilo yazabilen albenili, hafif etine dolgun sarışın bir sekreterdi. Gırgır’ın erkek dünyasına uygun bir tipleştirmeydi bu. İsmi bile o formülden geliyordu: Gırgır’ın karakterlerini “Avanak”, “Utanmaz”, “Zalim”, “Gaddar”, “Kelek” gibi sıfatlarla anma geleneğinin bir devamıydı “Çılgın”. Sanıyorum, erkekler karşısında rahat davranan, onlara meydan okuyan bir kadın tiplemesi yaratılmak istenmişti.

Bediş’in ilk ilginçliği şuydu: Erkeklerin ilgisini çekmek istiyor ama aynı ilgiden rahatsız da oluyordu. O yıllarda gazetelerin çizgili sayfalarında, bantlarda ya da mizah dergilerinde kadın kahramanlar mutlaka cinsel cazibeli olur, komiklik çoğu zaman onlara yönelen erkek arzusundan ve erotizmden çıkarılırdı. Çevirilerin de etkisiyle hafif Amerikanvari “aptal sarışın” esprileri revaçtaydı. Öğrük ya da Aral, başlangıçta bu popüler espri evrenini modellemişti.

Benim ilginç bulduğum, aynı evrenin çok kısa sürede yerlileştirilmesiydi. Bediş komşunun yakışıklı oğlunu uzaktan süzüyor, çocuk kendisiyle konuşmaya kalktığında “Ben senin bildiğin kızlardan değilim” diyerek onu yumrukluyordu. Mini etekli erotik Bediş kısa sürede unutuldu; Gırgır mahallesine taşınılmıştı.

Komşu teyzelerin, hayırlı kısmetlerin, karşı pencerelerin, müdahaleci annelerin, “eyvah babam!”ların dünyasına dahil olunmuştu. Başlangıçta erkek okura göre kurulmuş sarışın sekreter tipi, Öğrük çizdikçe mahallede yaşayan genç bir kadına dönüşüyordu. Flört, aile, komşuluk, arkadaşlık, okul ve kadınların kendi aralarındaki ilişkileri giderek hikâyenin asıl malzemesi haline gelecekti.

Çılgın Bediş sonraki yıllarda lisede geçen bir okul dizisine dönüştü ama gerek bu mahalle atmosferi gerekse kadınların erkekler karşısındaki özgüvenli varlığı değişmedi.

Bediş’in liseli oluşu başlangıcından yaklaşık bir yıl sonra gerçekleşti. Ondan önce üniversite amfilerinde geçen bölümler bile vardı; ancak okul ve öğrencilik henüz dizinin temel dünyası değildi. İlk dönemde belirginleşen iki önemli yan karakter erkekti.

Bunlardan biri Bediş’in flörtü, “çıktığı” Oktay’dı. Oktay sanki öteden beri sevgililermiş gibi birdenbire ortaya çıkmıştı. İkincisi ise Bediş’in dedesi Necmi’ydi. Yaşlanmış bir Avanak Avni’yi andırıyordu ve bütün motivasyonu kadınlardı. İlk göründüğü hafta, gizlice Bediş’in odasına giren Oktay’ı genç kız sanarak bacaklarını okşamıştı.

Necmi, Oktay’dan çok daha fazla ilgi gördü; kimi haftalar yalnızca onun maceraları yayımlanır oldu. Bu okur beğenisi, çizgi romanın kendi mantığı içinde gayet doğaldı. Bediş’le Oktay arasında melodramatik bir gerilim yoktu; kavuşmalarının önünde bir engel de bulunmuyordu. Oktay birdenbire ortaya çıkıp esas kızı kapmış, böylece dizinin arzu nesnesini, erotik odağını da bir ölçüde okurun elinden almıştı.

Necmi Dede ise hep eksikti. Bediş’in kız arkadaşlarına, öğretmenlerine, tombul kadınlara, sokakta gördüklerine açlıkla, doymazcasına saldırıyordu. Başarısızlığı ve iştahı komikti. Sürekli kaybetmesi onu sevimli kılıyordu.

Dizi ilerledikçe Bediş’in çevresine iki önemli kadın karakter daha katıldı. Mükü (Mükerrem), Necmi'nin kadın olan benzeriydi, tombulluk ölçüsünde yuvarlak hatlı, neşeli, dışa dönük, pervasız, duygularını ve cinselliğini açıkça yaşayan bir erkek delisiydi. Göz süzüyor, göğüslerini hoplatıyor, kalçalarını kıvırıyor, erkekler karşısında şen kahkahalar atıyordu. Sokakta yürürken öyle bir hapşırıyor, öyle cilveli şeyler yapıyordu ki otobüs durağında bekleyen bütün erkekler peşine düşüyordu. Ya da o inene kadar otobüsten kimse inmiyor, Mükü indiğinde arkasından erkeklerden oluşan bir kuyruk dökülüyordu.

Banu ise Mükü’nün karşı kutbuydu. İçine kapanıktı, komik bir çirkinliği vardı, kuru bir dal gibiydi; utangaç, ürkek, uyumsuz ve “inekti”. Beğendiği bir erkek onunla öylesine konuşsa, yalnızca saati sorsa bile inanılmaz bir özgüven patlaması yaşıyor; kapıları çarpıyor, okul tuvaletinde sigara içiyor, çatıya çıkıyor, tersleniyor, kimseyi görmez oluyordu.

İkisi de zaman içinde Bediş’ten daha dikkat çekici hale geldi. Çılgınlığı Mükü ve Necmi devraldıkça Bediş neredeyse aklı başında birine dönüştü. Onları oflaya puflaya kontrol etmeye çalışıyor, Banu’ya terapi yapıyor, vara yoğa üzülüp kırılmasını engellemeye uğraşıyordu. Başlangıçtaki “çılgın” Bediş artık grubun en normal insanıydı.

Çılgın Bediş böylece başladığı noktadan oldukça farklı bir yere, başka türden bir hikâye evrenine dönüştü. Artık Bediş’ten ziyade çevresindekilerle ilerleyen, çok kahramanlı bir çizgi romandı.

Öğrük’ün çok genç yaşta üretmeye başladığını, çizmeyi ve hikâye anlatmayı büyük ölçüde bu süreç içinde öğrendiğini unutmamak gerekiyor. Üstelik tek bir popüler karakter yaratmakla kalmadı; Mükü, Banu ve Necmi gibi zaman zaman başkahramanın önüne geçen tiplemeler çıkardı.

Çok kahraman yaratabilmek ve bunların her birini okura sevdirebilmek bir maharettir. Örneğin Mükü’nün, doksanlı yıllarda popülerleşen bir başka kadın çizerin, Ramize Erer’in Kötü Kız’ının öncüllerinden biri olduğunu düşünüyorum. Aynısı değiller elbette; ama kadın arzusunu utandırmadan, saklamadan, hatta kabartarak mizahın merkezine yerleştiren damarın daha erken bir örneğidir Mükü.

Karakter yaratmak başka, onu yıllarca yaşatmak başka bir maharet. Özden Öğrük ikisini de yaptı. Üstelik bunu, mizah ve çizgi dünyasının neredeyse bütünüyle erkeklere ait sayıldığı bir dönemde yaptı. Başarısıyla kendisinden sonra gelen pek çok kadın çizere öncülük etti; o alanda var olunabileceğini, üstelik çok geniş bir okur kitlesine ulaşılabileceğini gösterdi.

Kadın çizerlere öncülük etti” deyip geçiyoruz. Geçmeyelim. Çünkü gerçekten önemli bir başarıydı.


Çarşamba, Ağustos 19, 2026

Uğursuz Film

Türkiye’de üretilen Tenten kopyalarından birini daha okuyorum. Uğursuz Film isimli serüvenin öncesi ve sonrası var, yani bizimkiler kopya işine öyle tek seferlik bir kaçamak gibi değil, bodoslama girişmiş, arka arkaya Tenten’e yeni serüvenler yaşatmışlar.

İşin tuhaflığı daha macera başlamadan kendini gösteriyor. Tenten ile Kaptan Haddock, Merih’ten döndükten sonra maceradan uzak, sakin bir hayat sürmeye karar veriyorlar. Kendilerine meslek arıyorlar. Tenten futbolcu, Kaptan da antrenör olmak istiyor. Ne var ki mevsim yaz, futbol mevsimini beklemek gerekiyor, bu boşlukta Kaptan gördüğü bir filmden etkileniyor ve sinemayı meslek olarak seçiyor. “Nasıl bir boşluk” dersen, kozmik bir boşluk derdim Mıstık abi.

Kurdukları şirketin adı da Haddock’un malum zaafına göz kırpan “Alkol Film”. Sene 1966, siz anladınız, bir asır önce yani. Kaptan rejisör ve yapımcı olacak, Tenten başrolde oynayacak, bir önceki serüvende yaşadıkları Merih macerasını filme çekecekler. Yani ortada yalnızca Tenten’in taklit edildiği tekil bir korsan macera yok, bizimkiler kendi devamlılıklarını kurmuş, Tenten’i bir serüvenden ötekine taşıyarak küçük bir paralel evren yaratmışlar.

Tenten daha işe başlamadan “Yaşasın, sinema yıldızı oldum” diye seviniyor, Kaptan da “Dünya dehamı alkışlayacak” havasında. Fakat işler pek öyle gitmiyor.

Tam çekime gireceklerken senaryo kayboluyor, kopyasını alalım derken gittikleri senarist durduk yere intihar ediyor. Kaptan senaryoyu okuması için kime gönderdiyse onlar da birer birer intihar etmeye başlıyor. Ekip kayıp senaryonun peşine düşüyor ve iş İstanbul’a kadar uzanıyor.

Artık nasılsa mı diyelim, meğerse mi diyelim, senaryonun içinde gizli bir robot-makine tasarımı varmış. Bunun peşine düşen gizli servisler birbirleriyle rekabet ederken insanları öldürüyor, cinayetleri de intihar gibi gösteriyorlarmış.

Tenten, olayları öğrendiğinde “Devletimin sırlarını ele geçirmek istiyorlar. Onlara engel olmam lazım” diyor ve Boncuk’a dönüyor: “Haydi Boncuk, vatani görev bu.” Boncuk’un cevabı daha da güzel: “Emret Komutanım.” Hangi devlet, hangi vatan diye merak ederseniz, isim olarak hiç geçmiyor. Siyasi polis filan devreye girince kötü adamlar “komünistler” çıkacak sandım ama o kadar ileriye gitmemişler.

İntiharlar ve bir türlü ulaşılamayan senaryo fikri başlangıçta “muamma” olarak ilginç. Üstelik herkesin peşinden koştuğu ama kimsenin doğru dürüst ele geçiremediği bir film senaryosunun çizgi romanın merkezine yerleşmesi kendi başına hoş bir fikir. Ne var ki hikâye ilerledikçe fikir dağılıyor. Polisiye başlıyor, casusluğa dönüyor, oradan bilimkurguya sıçrıyor, gizli servisler, robot tasarımları ve cinayetler üst üste yığılıyor.

Bu kadar çok ölümün Tenten dünyasına pek uymadığını tahmin edebilirsiniz. Hergé’de tehlike, şiddet ve ölüm ihtimali vardır ama burada olduğu gibi peş peşe ceset çıkaran bir hikâye düzeni yoktur. Kopyacılarımız, Tenten’i almışlar ama anlatının ölçüsünü, ritmini ve ahlakını almamışlar, serüvenin İstanbul’da geçmesi onlara yeter gibi gelmiş.

Sonuçta epeyce saçma, fakat tam da saçmalığı nedeniyle ilginç bir uydurma okuyoruz. Hikâye nasıl devam edeceğini bilemedikçe yeni bir fikir ekliyor, sonra onu da sürdüremeyince başka bir fikre sıçrıyor. Tenten, polisiye, casusluk, bilimkurgu ve yerli tefrika alışkanlıkları birbirine karışıyor.

Kopyaları ilginç yapan tam olarak bu zaten: Hergé’yi ne kadar iyi taklit ettikleri değil, taklit etmeye çalışırken Tenten’i neye dönüştürdükleri. Bir noktadan sonra okuduğumuz şey sahte bir Hergé macerasından çok, Tenten kılığına sokulmuş yerli bir polisiye-tefrika oluyor.

 

Salı, Ağustos 18, 2026

Boşvermişler


Hatırlayanlar olacaktır, Cem Karaca’nın “Beni Siz Delirttiniz” diye bir şarkısı vardır. Temposu ve saykodelik sözleriyle öfkeli, polemikçi bir şarkıdır. Benim kuşağım şarkıyı handiyse yirmi yıl gecikmeyle keşfetti. Karaca’nın sürgünden dönmesinin ardından şarkıları yeniden dolaşıma girmişti. Oysa şarkı yeni değildi; Dervişan’la birlikte kaydettiği plak 1975’te çıkmıştı. Şarkı, “Beni siz delirttiniz evet… Kırmızı ışıkta geçen şoförler / Ve boşverli türküler…” diye başlar.

Ben uzun süre bu sözlerin İlhan İrem’in Boşver şarkısına bir gönderme olduğunu düşündüm. Bugünden bakınca bunun bir tür magazin merakı olduğunu kabul ediyorum. Küçük büyük gerilimler ilgimizi pekiştiriyordu galiba. Şarkılar ve şarkıcılar arasında gizli polemikler icat ediyorduk. İmalar ve şayialar hoşumuza gidiyordu.

Sonradan fark ettim ki mesele yalnızca İlhan İrem değilmiş. Yetmişli yılların sol jargonunda, muhalif dergilerde ve politik yazılarında sürekli karşınıza çıkan bir deyiş var: “boşvermişler”. Apolitik, bireysel hazlarının peşinde koşan, memleket meselelerine kayıtsız kalan insanları tarif eden küçümseyici bir sözcük bu. Neredeyse her tartışma dönüp dolaşıp “boşvermişler”e bağlanıyor.

İlginç olan şu: Aynı yılların popüler şarkılarında “boşver” sözcüğü olağanüstü yaygın. Fecri Ebcioğlu’nun sözlerini yazdığı ve Ajda Pekkan’ın seslendirdiği Boşvermişim Dünyaya (1968), “Bir gün hayat bitecek dersin görmüşüm rüya / Boşvermişim dünyaya / Ağlamak istemiyorsan sen de boşver dünyaya” diyordu. Neşe Karaböcek ile meşhur olan şarkıda da benzer bir refleks var: “Boş vermişim şu dünyanın kahrına…”

Liste uzayıp gidiyor. Filmlerde, şarkılarda, gündelik konuşmada “boşver” neredeyse bir kuşak sloganına dönüşmüş durumda. Niye bu kadar yaygınlaşmış, insan merak ediyor. Bunu yalnızca şarkılarla açıklamak eksik kalır; gündelik dile sirayet etmiş daha geniş bir ruh halinden söz ediyorum.

Bir umursamazlıktan çok, dünyanın sertliğine karşı geliştirilmiş bir savunma refleksi gibi duruyor. Hayatın mantıksızlığına omuz silkip yaşamaya devam etme hali… Daha çok kentli orta sınıfın baş etme duygusunu yansıtıyor sanki.

Ne var ki Türkiye hızla siyasallaştıkça bu tavrın anlamı değişiyor. 12 Mart’ın ardından yükselen politik atmosfer, ardından yeniden canlanan sol hareket ve giderek sertleşen ideolojik iklim içinde “boşvermek” artık kişisel bir ruh hali olmaktan çıkıyor. Politik bir kusura dönüşüyor. Mücadele çağında kayıtsız kalmanın adı oluyor.

Bu yüzden yetmişli yılların sol yayınlarında “boşvermişler” sözcüğüne sık sık rastlıyoruz. Karikatürlerden polemik yazılarına kadar aynı itham tekrar ediliyor. Örneğin patronlar “boşvermişler” için gazete çıkarıyor, Yeşilçam, Gırgır ve futbol bu kültürü büyütüyor vesaire… “Boşvermiş” artık yalnızca umursamaz biri olmaktan çıkarak düzenin sürmesine sessizce razı olan kişiye dönüşüyor. Bir tür hainlik, bir tür işbirlikçilik hatta…

Büyük davalara inanmayan, kendisini herhangi bir kolektif amaca adamayan, hayatını siyasal bir misyon etrafında kurmayan herkes aynı kefeye konuyor. O yıllarda bu mukayese yapılmış, nihilizm ile karıştırılmış. “Boşver” çoğu zaman hayatın sertliğine karşı geliştirilen bireysel bir savunma refleksiydi; nihilizm ise anlamın ve değerlerin kendisini sorgulayan felsefi bir tutum. Ne var ki adanmışlık üzerine kurulu ideolojiler, ister devrimci ister milliyetçi olsun, böyle bir kayıtsızlıkla mücadele etmek zorundaydı. Çünkü kendisini büyük bir davaya adayanlar için en büyük tehdit, yalnızca karşı fikirler değil, hiçbir davaya inanmayan ya da inanmak istemeyen insanlardı.

Bugün geriye dönüp baktığımda, o şarkıların aslında hiç de küçümsenecek şeyler söylemediğini düşünüyorum. “Boşver” demek, bazen pes etmek değil, ayakta kalabilmenin tek yoluydu. Yetmişli yılların ideolojik dili bu sözcüğü teslimiyetin simgesi haline getirdi. Oysa belki de “boşver”, dünyanın ağırlığı altında ezilmeden yaşamayı sürdürmenin başka bir adından ibaretti. Sözcüğü önce popülerleştiren, sonra da pejoratif bir olumsuzlamaya dönüştüren zamanın ruhuydu.

Pazartesi, Ağustos 17, 2026

Cemal Nadir'in Cenazesi

Fotoğraf, Cemal Nadir’in cenaze töreninden. Çok genç bir yaşta, henüz 45’inde vefat ediyor. “Olgunluk dönemi” denir ya; kim bilir daha neler neler çizecekken…

Ölümü sahiden büyük bir üzüntü yaratmış. Haftalar boyunca ardından onu yâd eden yazılar yayımlanıyor. O tarihte popüler kültürümüzün en şöhretli simalarından biri. Fotoğraf, cenazedeki kalabalığı ve gördüğü rağbeti zaten açıkça gösteriyor.

Cumhuriyet henüz çok genç. Hele yazı dilinin değişmesinden sonra kolektif hafızası iyice daralmış, yirmi yıl içinde eski yazıyı hiç bilmeden büyüyen yeni kuşaklar ortaya çıkmış. Cemal Nadir ise bu kuşaklara çizgili hikâyeler anlatıyor, çocukların ve gençlerin hayatına dahil oluyor. Onun ölümünü, yakınlarından birini kaybetmiş gibi yaşayanlar olmuş olmalı.

Çeyrek asır kadar önce cenazesindeki kalabalığı biraz da CHP-DP çekişmesine, Cemal Nadir’in CHP’ye yakınlığına, cenaze için resmî tören düzenlenmesine ve memurlara izin verilmesine bağlamıştım. Bugün de kısmen aynı fikirdeyim. Çünkü ta o günlerden bugüne değin herhangi bir çizerin cenazesinde böylesine büyük bir kalabalık toplanmış değil.

Bunu Cemal Nadir’in gördüğü ilgiyi hafifsemek için söylemiyorum, aksine, fotoğraftaki kalabalığı anlamak ve anlamlandırmak için söylüyorum. İnsanların onu sevmiş olmaları başka şey, cenazenin büyüklüğünü belirleyen siyasal ve kurumsal şartlar daha başka bir şey.

Resmiyetin gerekçelerinden biri de şu olabilir: Toplumda itibarı olan insanların cenazeleri bazen yalnızca bir uğurlama töreni olmaktan çıkar, bir tür “meeting” işlevi görür. Kalabalığın kendisi siyasi bir anlam kazanmaya başlar ve siyasal iktidarlar da böyle bir kalabalığı kendi haline bırakmak istemez. Dolayısıyla resmî tören yalnızca merhuma hak ettiği saygıyı göstermek değildir; cenaze, aynı zamanda görünürlük ve hâkimiyet mücadelesinin yaşandığı bir alana dönüşür.

Cemal Nadir’in cenazesine de biraz bu gözle bakmak gerekiyor: Ortada hem çok sevilen bir sanatçının ölümü var hem de dönemin siyasi hayatının cenazeleri bile kendi dışında bırakmayan gerilimi.

Bunu tesadüf sanmayalım, dönemin siyasi iktidarı kalabalık toplama, yönlendirme ve gerektiğinde dağıtma konusunda hayli tecrübeliydi. Hatırlatmak için yazayım, 1947’deyiz. Büyük savaş bitmiş, Türkiye yeni dünya düzeninde kendisine bir yer ve yön arıyor, Sovyet “tehdidi” ve komünizm korkusu siyasetin başlıca araçlarından birine dönüşüyor. Şiir okuyanları, demokrasiyi hayal edenleri kolaylıkla komünist sayıyor, tehdidi bile isteye büyütüyoruz. Bu antikomünist seferberlik, Türkiye’nin kendisini Batı dünyasının ve giderek Amerikan siyasetinin vazgeçilmez bir parçası olarak sunma gayretinden çıkıyor.

1945 sonundaki Tan gazetesinin tahrip edilmesini düşünelim. Milli istihbaratın organize olduğunu, amfilerden öğrencilerin resmi olarak çıkarıldığını, gazete önüne sevkedildiğini, toplaşanların “Dağ Başını Duman Almış” marşını söyleyerek ne var ne yok yıkıp döktüklerini biliyoruz. İlhan Selçuk ile Süleyman Demirel gibi ileride bambaşka siyasi güzergâhlara savrulacak gençlerin aynı kalabalıkta buluşmasına siyasi iktidarın provokasyon başarısı mı diyeceğiz, yoksa memleket normali mi?

Kısacası, kalabalığı devlet eliyle sahaya sürmek, o yılların sıradan bir siyaset pratiğiydi , ilgilisi, 1945-47 arasındaki anti-komünist eylemlerin dökümüne bir baksın, ülkenin o tarihe kadar hiç bilmediği “sokak” toplaşmalarıdır ve sivil memurlar bu gösterilerin başrolündedirler. O yıllarda bir toplaşma organizasyonu var demeye çalışıyorum.

Üstelik Cemal Nadir, solculara sempati gösteren, onlara yapılanları abartılı bulup eleştiren biri de değil Mıstık abi. Aksi olsaydı belki de bu kadar rahat biçimde “herkesin” sanatçısı olamazdı. Ürettikleriyle zamanın ruhunu ve dönemin siyasi angajmanlarını taşıyordu. Kıyamet koparken sessiz kalmasını, bu konularda çizmemesini eleştirmiyorum; pek hatırlanmadığı için altını çiziyorum.

Belki de o kalabalığın büyüklüğü tam da bu yüzdendi: tabutu omuzlayanlar ne bir muhalifi ne bir komünist şüpheliyi uğurluyordu; kimsenin kuşkulanmadığı, herkesin sahiplendiği bir “sevgiliyi” uğurluyordu.

Pazar, Ağustos 16, 2026

Fıkrayla söylenen


Abim güzel fıkra anlatırdı. Takdir edildiğini bildiğinden, fıkraları unutmamak için küçük notlar alır, onları cüzdanında taşır, gerektiğinde de “sahne” alırdı. Yazılı basın kaybolduğu için bugün hâlâ fıkra anlatan köşe yazarları var mı bilmiyorum ama fıkra yazmak, hele pazar yazılarında bunu yapmak, bir tür gazetecilik pratiğiydi. “Ben bunu yazarım” diyerek fıkraları not alan epeyce gazeteciyle tanıştım.

Bir memleketin neye güldüğünü, hatta neye gülemediğini yorumlamak bana hep zihin açıcı gelmiştir. Akademide olduğum yıllarda bunu önemser, esprinin aktüel bağlamını ve fıkranın siyaseten kazandığı popülerliği dikkatle izlerdim.

Neredeyse yirmi yıl olacak, antropoloji ve etnoloji bölümlerinde argo ve sözlü kültür üzerine verdiğim bir derste öğrencilerden duydukları en komik fıkrayı yazmalarını istemiştim. Amacım fıkra toplamak değildi elbette, o anda, o sınıfta insanların neye güldüğünü görebilmekti.

İnternet, derlemeyi ve bulmayı kolaylaştırdığı için öğrencilerin çoğu sitelerden buldukları fıkraları paylaşmıştı. Bu da benim için sorun değildi. İnsan binlerce fıkra arasından birini seçip anlatmaya değer bulmuşsa, orada yine de bir tercih vardı.

İki hafta önce “yaz temizliği” yaparken saklama süresi dolmuş ders materyallerini ve fotokopileri attım. Arada epeyce öğrenci fıkrası çıkınca, o günlerde “bir ara yaparım” deyip de yapmadığım şeyi yapma hevesine kapıldım. Senin anlayacağın, abim fıkra anlatıyormuş da ben dinliyormuşum gibi dünya kadar fıkra okudum Mıstık abi.

Ortaya çıkan tablo tek bir espri anlayışından çok, birkaç sabit eksenin tekrarlanmasıydı. Bir grup fıkra otoriteyle dolaylı yoldan hesaplaşıyordu. Trafik polisinin köylü amcanın eşeğine ceza kesmesi, hâkimin “Meclis’teki ayının adamı var, benim yok” diyen sanığa gülüp geçmesi gibi… Devlete, yasaya, bürokrasiye duyulan güvensizlik doğrudan bir itiraz olmaktan çıkıyor, iç geçirerek anlatılan bir fıkraya dönüşüyordu.

Mizah bu yola başvurduğunda doğal olarak bir şüphe uyandırır: Gerçekten eleştiri mi yapıyordur, yoksa öfkeyi güvenli bir yerde tüketmenin yolunu mu bulmuştur? İnsanı hakim sınıfla hesaplaştırıyor mudur, yoksa hesaplaştığını düşündürüp rahatlatıyor mudur?

İkinci eksen, azınlıklara ve dine dokunan fıkralardı. Ama hepsi aynı cesarete sahip değildi. Nasreddin Hoca fıkraları dinî otoriteyle rahat, hatta neredeyse sevgi dolu bir mesafe kuruyordu. Buna karşılık bir Rum mahallesi fıkrası doğrudan kutsallığı hedef alıyor, hatta Meryem Ana’ya gönderme yapıyordu. Daha da ilginci, kaynak olarak Can Yücel’in bir mahkeme savunması gösteriliyordu. Sanki fıkra, tek başına söyleyemediği bir şeyi şöhretli bir muhalifin ağzını ödünç alarak söylüyordu. Cesarete bile bir “celebrity” gerekiyordu.

Üçüncü eksende kadınlar neredeyse aynı role yerleştirilmişti: vefasız, aptal ya da doğrudan uğursuzlardı. Bunun o sınıftaki öğrencilerin kadın-erkek algısını doğrudan yansıttığını söylemek kolaycılık olur. Daha çok, fıkra geleneğinin taşıdığı eski bir kalıbın devam ettiğini gösteriyordu. Asıl dikkat çekici olan, kimsenin bu kalıbı sorgulamadan onu “en komik” fıkra olarak seçebilmesiydi.

Son eksen ise küresel popüler kültürün sonucuydu. Bazı fıkralar hiç yerli değildi. Şişedeki cin, üç dilek, uzaylılarla eş değiştirme… Bunlar dünyanın herhangi bir yerinde anlatılabilecek kalıplardı. İnternet bu şablonları standartlaştırıyor, yerel kültür de onları kendi diline ve kendi tiplerine (Temel, köylü amca, Hoca) giydiriyordu. Böylece bir öğrencinin “çok komik” dediği şey, dünya çapında dolaşan bir şablonun Trakya ağzıyla söylenmiş hâli olabiliyordu.

Fıkralar, sansürün nereye kadar esneyebildiğinin şifrelerini verebiliyor bize. Üstelik insanların neye güldüğünü değil, bazı şeyleri neden ancak gülerken söyleyebildiğini de anlatıyor. Otoriteye açıkça itiraz edemeyen ancak fıkrayla edebilen, dine dokunmak için başka birinin ismini ödünç alan, kadın hakkında doğrudan söylenmesi kaba ya da ayıp sayılacak şeyi fıkra içinde rahatlıkla söyleyen bir kültürden söz ediyorum.

Fıkra bazen yasağı deliyor ama bazen de yasağın sınırını teyit ediyor. Söylenmesi yasak olanı geçici olarak söylenebilir hâle getiriyor, ardından hayat eski düzenine dönüyor. Bu yüzden mizahın özgürleştirici olduğu klişesine hemen kapılmamak gerekiyor.

Üstelik her şeyle de dalga geçilmiyor. Mizahın hedefleri rastgele seçilmiyor, kimi gruplar sürekli komik, aptal, cimri, sapık ya da yetersiz resmedilirken kimileri bu dolaşımın dışında tutuluyor. Bir toplumun fıkra repertuvarı, yalnızca önyargılarını değil, korkularını ve dokunulmazlarını da ele veriyor. Düşman sayılan bir etnik gruptan fıkra kahramanı seçilmiyor, komikleştirilmek istenmiyor mesela.

Related Posts with Thumbnails