Cumartesi, Ağustos 08, 2026

Aslı Gönen
















Fotoğraflar, Aslı Gönen'e ait. 2009'dan 2016'ya kadar farklı yıllara ait ama hepsi aynı ritüeli, aynı yaz sahnesini yakalıyor, o ilgimi çekmişti daha önce. Sanki zaman durmuş da insanlar hep aynı kıyıda, aynı hareketleri tekrarlıyor gibiler. Bakarken biliyoruz o tekrarı, tahmin ediyoruz, şahit olmuşuz, anlıyoruz, hikayeyi tamamlıyoruz. İnsanlar değişse de kıyının aurası ve sayfiyenin rehaveti, yukarıda güneş, aşağıda ayak yakan kumlar, işte onlar değişmiyor. Geçici olanla kalıcı olan arasındaki gerilim için güzel bir zemin.

Birçok karede yüzler yok: bacaklar, sırtlar, silüetler var (su döken çocuk, iskeledeki adam, simit satıcısının yanındaki genç). Kimliksizleştirme, herkesi temsil eden bir “yazlıkçı” figürüne dönüştürüyor insanları. Kalabalık sahneler (denizdeki insanlar, iskeledeki çocuklar) ile tek başına figürler (kumda iz bırakan kadın, tekneye bakan yaşlı adam) arasında gidip geliyor seri ve bireysel anlarla kolektif manzarayı yan yana getiriyor.

Yakın çevrem bilir, o güneşi, o sıcağı hiiiç sevmem… Denizle, kıyıyla ilişkim ancak sabah tenhalığında veya akşam serinliğinde olabilir. Doğrusu kalabalığı da sevmiyorum, evet insanları seyredebilirim, birbirlerine bakanları, gösterenleri, gizleyenleri, yüksek neşeyi, koşuşturan çocukları, sevgilileri, amcaları, teyzeleri… ama o sıcak ve kalabalık biraraya gelince beni fena halde geriyor, kaçma arzusu duyuyorum. Beyaz tenli olduğumdan o güneş beni çarçabuk kavuruyor, aman diyorum, siz gidin, ben gölgede kalırım, bir şeyler okurum.

Gönen'in fotoğraflarını galiba diyorum, bir itme çekme haliyle seviyorum. Tenhalığı, siyah beyaza dönüştürülmüş koyuluğu, akşam saatlerine yaslanan sakinliğini… Bakarken güneşi ensemde hissediyorum hatta.

Pek de sevmediğim bir şeye neden fotoğraf aracılığıyla dönüyorum? Bilemiyorum, belki fotoğrafın benim adına o riski (güneş, kalabalık, ter) üstlenmesi, beni güvenli bir mesafeden o deneyime dahil etmesi olabilir.

Karlı bir yamaç olsa yürümek ve yuvarlanmak isteyebilir, ya da orman fotoğrafları olsa sanıyorum, yürümek, ağaçları dinlemek, oturup düşünmek, bakmak ve görmek iştahı duyabilirdim. Gönen'in fotoğraflarını bir röntgenci gibi izlemek bana yetiyor sanki. Çok sıcak Mıstık abi…

Cuma, Ağustos 07, 2026

Tahammül ve mağduriyetin gaspı

Neden farklı fikirlere ve itirazlara tahammül edemiyoruz? Böyle bir sorunun üzerinde uzlaşabileceğimiz bir cevabı var mı?

Olmayabilir. Ama olmasa da olur, bazı sorular, cevaplarından daha değerlidir. Dünyayı, memleketi, çevremizi, birlikte yaşadığımız insanları, hemşerilerimizi ve komşularımızı tanımak için birebirdirler. Zihin açar, ezber bozar, insanı kendisine de baktırırlar.

Baştaki soruya dönüp, el artırıyorum, yalnızca tahammülsüz değiliz; öfkeliyiz de. Farklı bir fikirle karşılaştığımızda neden hemen geriliyoruz, itirazı saldırı, eleştiriyi hakaret, soruyu düşmanlık sayıyoruz?

Öfkenin her zaman haksızlığa uğramaktan doğduğunu mu sanıyoruz?

Yıllar içinde bende bir his gelişti, haksızlığa uğrayanlar, kendini suçlu hissedenler kadar öfkeli değiller gibi geliyor bana. Haksızlığa uğrayan insan, çoğu zaman başına geleni anlatmak, anlaşılmak ve konuşmak ister. Haksızlık eden ise konuşmanın başlamasından korkar, çünkü söz çoğaldıkça yaptığı şey görünür hâle gelecektir. Bu yüzden anlatanı susturmaya, soruyu değersizleştirmeye, itiraz edeni itibarsızlaştırmaya çalışır.

Hissettiklerimden devam edeyim: Suçlayanlar çoğu zaman yalnızca iddialı değil, telaşlı da geliyor bana. Suçlamazlarsa suçlanacaklarına inanıyorlar sanki. Bu yüzden yüksek sesle konuşur, karşısındakine söz bırakmazlar. Hatta bazen haksızlığa uğrayanın dilini, jestlerini ve mağduriyetini de ödünç alırlar. Yalnızca haklı çıkmaya değil, mağdur rolünü de ele geçirmeye çalışırlar.

Böylece tuhaf bir yer değişimi yaşanır: Haksızlık yapan hesap sorar, haksızlığa uğrayan kendini savunmak zorunda kalır. İtiraz eden suçlu, susturan mağdur olur. Psikolojide buna bir isim bile verilmiş: DARVO diyorlar,  “inkâr et, saldır, sonra mağdur ile faili yer değiştir.” Tam da az önce anlattığım o tuhaf tersine dönüşün adı. Demek ki bu benim tek başıma keşfettiğim bir gözlem değilmiş.

Sen beni dinliyor musun Mıstık abi?

Yahu tamam, elbette her öfkeli insan suçlu, her sakin insan haklı değildir. Mesele sesin yüksekliği değil, sözün neye yöneldiğidir. Ben şuna bakıyorum: İnsan derdini mi anlatmak istiyor, yoksa başkasının konuşmasını mı engellemek? Bir haksızlığı görünür mü kılıyor, yoksa soruyu soranı susturmaya mı çalışıyor?

Belki başlangıçtaki sorunun tek ve kesin bir cevabı yok. Yine de sormaktan vazgeçmemek gerekir. Çünkü sorular bizi tetikte tutar, hadi daha eski ve iddialı bir sözcüğü kullanalım, “aydınlatır.”

Bu yüzden tekrar tekrar başa dönelim: Neden farklı fikirlere ve itirazlara tahammül edemiyoruz?

Perşembe, Ağustos 06, 2026

Seyrüsefer Defteri 181

++ Yeraltı (2012) galiba ikinci seyredişim, güçlü bir oyunculuk var, edebi yapaylığı sürdürebilen yan oyunculuklar da başarılı, Ankara aurayı beslemiş mi emin değilim (31 Temmuz).++ Tezgah (2024) tiyatro oyunu gibi, sakinleştiğinde seyredilir oluyor ama hep aklında "bağırmak" var, zamanın ruhu faslından bakılabilir (30 Temmuz).++  The Sinner Sea4 Ep7 ve 8'i seyrettim (29 Temmuz).++ Deseo (2026) garip bir biçimde malzeme göstermelerine rağmen entrika kuramamış, bir biçimde bağlamışlar (28 Temmuz).++ The Sinner Sea4 Ep5 ve 6'yı seyrettim (26 Temmuz).++ Kasaba Sez1 Ep7 ve 8'i seyrettim (25 Temmuz).++ Elize: Sombras de uma Mulher (2026) gerçek bir olaydan yola çıkılmış galiba, döküdrama gibi duruyor, ileri geri sıçramasa anlatılanlar fena halde düz (24 Temmuz).++ Kasaba Sez1 Ep5 ve 6'yı seyrettim (23 Temmuz).++ Odyssey (2026) Emrah ile gittik, Nolan gösterisi, global pr zaferi, güzel sahneleri olan film (21 Temmuz).++ The Sinner Sea4 Ep3 ve 4'ü seyrettim (20 Temmuz).++ Kasaba Sez1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (18 Temmuz).++ The Sinner Sea4 Ep1 ve 2'yi seyrettim (17 Temmuz).++ Kasaba Sez1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (15 Temmuz).++ Hard Times (1975) Çarls Bırunson karizması, gel de Cüneyt Arkın'ı anma, yavaş akan, dünyanın halinin farkında olan bir "erkek" hikayesi (14 Temmuz).++ Bak Postacı Geliyor (2025) Yüksel Aksu iyimserliği evet izleniyor ama fazla BKM ortalaması olmuş, klişeye kaçmış, tekrara düşmüş (13 Temmuz).++ Little Brother (2026) iyimser komedi, fazla kalabalık, aile nasıl kurulmuş diye bakıyor insan, fazla erkek olmuş (9 Temmuz).++ Three Pines Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (10 Temmuz).++ Under the Banner of Heaven Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (7 Temmuz).++ The Losers (2010) çizgi roman uyarlamasıymış, bana A Takımı taklidi gibi geldi, zamanın gerisinde çocuksu (5 Temmuz).++ Spider Noir Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (4 Temmuz).++ Due Date (2010) sevdiğim iki oyuncu, senaryo daha iyi olsaymış, bu ikili başka bir yere varırmış hissi veren bir komedi (2 Temmuz).++ Spider Noir Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (1 Temmuz).++


Çarşamba, Ağustos 05, 2026

Evden Kovulanlar

Hepimiz şahit olmuşuzdur; siyasi itiş kakış olduğunda, gerilim arttığında söz dönüp dolaşıp karşıtını “yerli ve millî olmamakla” suçlamaya geliyor. Değerlerimiz, milletimiz, maneviyatımız birer birer sıralanıyor.

Niyet belli: Karşısındakini dışlamak, tahkir etmek, “evden” kovmak. Buranın asıl sahibi benim ve benim gibiler demeye getirmek. Ev benim, mahalle benim, şehir benim, ülke benim...

Sen değilsin. Sen bizden değilsin. Bu kadar sık “Kimsin sen?” denmesi de tam olarak bu zihniyetin parçası.

Bunun saçma olması, etkisiz olduğu anlamına gelmiyor elbette. Etkili olduğu, insanlara cahilce bir cesaret verdiği, azınlıkta kalanları korkuttuğu belli. Zaten bu yüzden ısrarla söyleniyor.

Oysa hepimiz bir arada yaşıyoruz. “Bu memleket”, “bu toprak”, “bu ülke”, “bu şehir” gibi lafları ne kadar büyütürsek büyütelim, ne kadar şairanelik katarsak katalım gerçek değişmiyor: Bu memleket birilerinin değil; hele birilerinin tekelinde hiç değil.

Yan yana yaşıyoruz. Vergi ödüyor, aynı okullara gidiyor, aynı sokaklarda yürüyor, eğlenceyi ve yası paylaşıyor, burada yaşıyor ve burada ölüyoruz.

Muhalefeti de buradan kurmak isteyenler, bu dili tersinden yeniden üretmekte ısrar edenler var. “Cahil bunlar” diyerek nasıl bir yere varılamıyorsa, “Asıl bu memleket bizim” diyerek de varılamıyor.

Bir parça bıkkınlıkla yazıyorum.

İktidara karşı “Bu memleket bizim” diyen, tartışmayı kimin daha yerli, daha hakiki, daha fazla sahibi olduğu üzerinden kuran bir muhalefet çoğulcu değil, sağcıdır. Yeni değil, taklitçidir. Öngörülü değil, yetersizdir. Canlı değil, zombidir. Demokratik değil, otoriterdir.

Bu dil başka türlü kurulmalı.

Çünkü mesele memleketin kime ait olduğu değil. Mesele, hiç kimsenin memleketten kovulamayacağı bir siyasal hayat kurabilmek. -2017-

[Yazı burada bitmiş. On yıl önce yazmışım. Ne değişti? Veya değişebilir miydi? Değişebileceğine dair bir umut taşırsak fazlasıyla saflık mı etmiş olurduk?

Birlikte yaşama idealine veya geniş anlamıyla demokratik kamusallığa inanmak, içinde bulunduğumuz koşullar gereği lüzumsuz bir enerji kaybı mı?

Elbette yeni bir şey değilmiş yazdıklarım. Yenilginin koyulaştığı ve demokrasinin otoriter bir biçime dönüştüğü, dünyanın sağcılaştığı, sosyal medyanın öfke algoritmasıyla var olduğu bir dünyada “umut” edebi bir itirazdan fazlası olabiliyor mu Mıstık abi?]

Salı, Ağustos 04, 2026

Para ve Enflasyon

Erdoğan Tokatlı’nın yönettiği 1972 tarihli Hakikat filmini seyretmedim. Dolayısıyla fotoğraftaki sahnenin hikâye içindeki yerini ve karakterler arasındaki ilişkiyi bilmiyorum. Beni fotoğrafa baktıran, filmden çok oyuncu İsmail Hakkı Şen’in sol elinde tuttuğu kitap oldu: Emile Burns’un Para ve Enflasyon’u.

Sahnenin bir parodi olarak kurulduğu aşikâr. Şen; kollarını iki yana açmış, ağzını abartılı biçimde aralamış, koyu renk gözlükleri, boynundaki desenli fuları ve gevşek bedeniyle bir “entel”, bir züppe, entelektüel görünmeye çalışan bir pozör taklidi yapıyor. Elindeki kitap da bu karakter tasarımının tesadüfi olmayan parçalarından biri.

Para ve Enflasyon, Köz Yayınları tarafından 1970 yılında yayımlanmış. Yazarı Emile Burns, Türkiye’de daha çok Marksizmi açıklayan giriş kitaplarıyla tanınmış bir İngiliz komünisti. Altmışlı ve yetmişli yıllarda Türkiye yayıncılığının dünyadaki siyasal ve düşünsel literatürü neredeyse telaşla ve açlıkla izlediği bir dönem yaşanıyordu. Yeni yayımlanan kitaplar hızla çevriliyor, sosyalizm, Marksizm, emperyalizm, sınıf ve ekonomi üzerine cep kitapları dolaşıma giriyordu. Burns’un başka eserleri de kısa süre sonra Türkçeye çevrilmeye başlayacaktı.

Peki böyle bir kitap neden bu adamın elinde?

İlk ihtimal, kitabın gerçekten karakterin siyasal veya düşünsel kimliğini göstermesi olabilir. Fakat fotoğrafın görsel grameri buna pek izin vermiyor. Burada kitap okuyan ciddi bir adamdan çok, kitap aracılığıyla ciddiyet taklidi yapan biri var. Kitap, iddia ve içeriğinden koparılmış, gözlük, fular ve başucundaki ciltli kitaplarla aynı dekoratif seviyeye indirilmiş.

İkinci ve bana daha kuvvetli görünen ihtimal, kitabın yalnızca başlığı nedeniyle seçilmiş olması: Para ve Enflasyon. Para zaten Yeşilçam ahlakında hazzedilmeyen, kuşkulu bir şeydir. Paradan söz eden, paraya düşkün olan veya ilişkilerini para üzerinden kuran biri, hiç şaşmaz, hikâye tarafından cezalandırılmayı bekleyen kişidir. Enflasyon ise başlı başına sevimsiz ve trajikomik bir kelime. İki sözcük yan yana geldiğinde, karakterin maddiyatçılığını ve ruhsuzluğunu açıklayan hazır bir karikatür üretir.

Burns’un komünist olması yönetmenin veya senaristin umurunda bile olmayabilir. Çünkü burada konuşması istenen, kitabın içeriği değil, kapağıdır.

Karede bundan biraz daha fazlası yok değil. Moda gözlükler, boyna alelade dolanmış o “anşante” fular, abartılı el ve ağız hareketleri, yatağa jartiyerli siyah çoraplarla yayılmış o gevşeklik… Dönemin görsel kodları içinde bu adam yalnızca entelektüelleştirilmemiş, aynı zamanda kadınsılaştırılmış gibi duruyor. Burada “kadınsı” sözcüğünü biyolojik veya gerçek bir özellik olarak değil, Yeşilçam’ın erkeklik repertuvarı içinde kullanıyorum: narin, edilgen, yapmacık, bedensel güçten ve cinsel inisiyatiften uzak bir tanımlama.

Tam erkek” olmadığı sezdirilen bir karakterle karşı karşıyayız. Fazla okumuş, fazla süslenmiş, fazla konuşmuş veya en azından bunların taklidini yapmış biri. Bu fazlalıklar, Yeşilçam’ın dünyasında bir erkeklik eksikliğinin işaretleri olarak kodlanır demek istiyorum.

Yanındaki Aynur Aydan’ın yüzü ise ona bakarken hafif şaşkın, daha çok da sıkılmış görünüyor. Aydan, yıllar sonra dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’in istifasıyla sonuçlanan ilişkinin tarafı olarak magazin tarihine “bakan düşüren kadın” diye geçecekti. Bu fotoğrafta ise henüz bir bakan düşürmemişse de yanı başında iktidarını çoktan kaybetmiş, toplumsal ve bedensel bir iktidarsızlıkla kuşatılmış bir erkek var.

Yeşilçam’ın erotik komedilerinden ve onların sık sık ödünç aldığı İtalyan modellerinden tanıdığımız bir formülü hatırlayalım: Zengin, yaşlı, züppe veya fazla okumuş erkek, genç ve bedensel erkeklik karşısında kaybeder. Kaybedenlerin kaderi bellidir: maddi gücü vardır ama cinsel kudreti yoktur. Kültürlü görünür ama hayat bilgisi eksiktir.

Anaakım sinema bu karşıtlıkları sever: kötülere karşı iyiler, yaşlılara karşı gençler, yapay olanlara karşı doğal olanlar, aseksüellere karşı seksapeller kazanır. Böyle bir hikâyede Aynur Aydan’ın başroldeki genç ve “hakiki” erkekle vuslata ermesi bizi şaşırtmazdı diyelim.

Belki filmde bunların hiçbiri olmuyordur. Filmi görmeden yaptığım bu okuma, kaçınılmaz olarak tek bir fotoğrafın spekülasyonudur. Ama fotoğrafın anlattığı şey yine de açık: Yeşilçam’da kitap her zaman bilgi veya kültür göstergesi değildir. Bazen tam tersine, karakterin sahicilikten uzaklığını, erkekliğindeki gedikleri ve yaklaşan yenilgisini haber veren bir aksesuardır.

İsmail Hakkı Şen’in elindeki Para ve Enflasyon, okunmak için değil, beyefendiyi deşifre etmek için sahneye katılmıştır.


Pazartesi, Ağustos 03, 2026

Hepimiz Batman'i Tanıyoruz

İnsanlar genellikle popüler tarih yazıları yazdığımı düşünüyor. Geçmişe özlem duyan, yaşadığı zamandan hoşlanmayan biri olduğum sanılıyor. Oysa geçmişten çok popüler kültüre bakıyor, bugünü anlamak adına dönemler arasında kendimce karşılaştırmalar yapıyorum.

Hatta tam aksine, geçmişe olumlu, bugüne olumsuz anlamlar yüklemek hiç ilgimi çekmiyor, fazlasıyla romantik geliyor. Bildiğim, gördüğüm veya bizzat yaşadığım pek çok tarihsel eşik için güzel, anlamsız, tuhaf, ürkütücü ya da dayanılmaz denebilir. Bu tür mukayeseler zihin açıcı olsa da onlardan bir çöküş hikâyesi çıkarmayı pek anlamlı bulmuyorum. İçinde yaşadığımız zamanı dışarıdan seyretmiyoruz çünkü. Onun parçasıyız.

İyi ile kötü arasında basit bir karşıtlık kurmak gibi bir derdim yok. Altmışlı yıllarda insanlar Hukuk okumak istiyordu, ben gençken İktisat gözdeydi, bugünse mesela Psikoloji. Ben, bu mesleklerin neden belirli dönemlerde popülerleştiğini düşünmeyi severim. Genel olarak “akış ve dönüşümü” anlamaya çalışıyorum diyelim. Eğer bunu deniyorsanız, olup bitenleri “eskiden iyiydi, şimdi çok kötü oldu” türünden bir kolaycılıkla açıklamamanız gerektiğini öğreniyorsunuz.

Bir dönem evlenmemek eksiklik sayılıyordu, bugün yanlış insanla “kalmak” zayıflık kabul ediliyor. Dün kanaatkârlık erdemdi, bugün iddiasızlık gibi görülüyor. Dün çoğunluğa uyum sağlamak makbuldü, bugün farklı görünmek neredeyse bir zorunluluğa dönüşmüş durumda. En azından herkes bunu iddia ediyor…

Hemen herkes emekli olup Ege sahiline yerleşmek istiyor mesela. Bu kolektif arzu kimseye tuhaf gelmiyor. Bir fikrin çok yaygın olması onu yanlış yapmaz elbette, fakat gerçekten bize ait olduğunu da kanıtlamaz. İnsanlar, düşüncelerinin hangilerini kendilerinin ürettiğini, hangilerini hazır bulup benimsediğini pek sormuyor. Niçin sormadıklarından yakınmıyorum. Yalnızca sormadıklarını söylüyorum.

Hepimiz bir akışın içindeyiz ve zamanın ruhundan etkileniyoruz. İyilerimiz, kötülerimiz, vasatlarımız, bağırmalarımız, sevinçlerimiz ve üzüntülerimiz çeşitli aralıklarla değişiyor. Sevdiğim komünist bir ablam var; “Eskiden faşist dediklerimiz aslında erkeklermiş,” diyor muzipçe. Babam da son yıllarında iflas etmesini Fetö’ye bağlar olmuştu. Elbette ilgisi yoktu, popüler olana teyellenmek istiyordu. Bir hikâyesi olursa dinleyicileri de olacaktı.

Yürüyüşe giderken dokuz-on iki yaşlarında, Fransızca konuşan, Afrikalı olduklarını düşündüğüm siyah çocuklarla karşılaşıyorum. Beni hep Batman tişörtleriyle gördükleri için olsa gerek, bir keresinde bana “Batman!” diye seslendiler. Ben de gülümseyerek el salladım. Karşılaştıkça bu selamlaşma oyununu sürdürüyoruz.

Türkiye’deyiz. Elli yedi yaşında koca bir adamla on yaşındaki Afrikalı çocuklar, aynı dili konuşamasalar bile global popüler kültürün Amerikalı kahramanına duydukları sempati üzerinden iletişim kurup gülüşebiliyorlar. Sorsak, Fransızca konuşan Afrikalı bir çocuk beyaz adamın kahramanını niye sevsin, deriz değil mi? Falan filan, Mıstık Abi.

Popüler kültürü konuşmak gerçekten kolay değil. Kültürel farklar, cinsel kimlikler, aile tarihleri, etnik aidiyetler, yaşanan şehirler, arkadaşlar, çevreler ve okullar bizi o kadar çok etkiliyor ki… “Popüler kültür korkunççç vasat,” demek neye yarıyor, anlamıyorum.

Popüler kültür yalnızca bir televizyon dizisi, çok satan bir roman ya da Zendaya’nın her büyük filmde oynaması değil elbette. Bizi birbirimize benzeten, birbirimizden ayıran, arzularımızı, korkularımızı, sözlerimizi ve hatta itirazlarımızı biçimlendiren akışın kendisi. Zamanın ruhu dediğimiz şey de büyük ölçüde bu aslında.

Pazar, Ağustos 02, 2026

Kukuriikuu

Gırgır, yüksek satışlara ulaştıkça çalışma başına ödenen telifleri artırıyor, çizerliği bir meslek olarak cazip hâle getiriyordu. Böylelikle yalnızca dergi kadrosu değil, Oğuz Aral’ın itinayla teşvik ettiği ve ilgilendiği amatör çizerlerin sayısı da günbegün artıyordu. Öyle ki Gırgır, çıkışından beş yıl kadar sonra, bütünüyle yeni ve özgün çizgilerden oluşan, yeni bir çizerin yer bulmakta zorlandığı bir dergiye dönüşmüştü. Yeni bir çizerin kadroya alınması, yeni bir çizgi romanın başlaması, yeni bir isme köşe açılması neredeyse imkânsızdı. Sayıları her geçen gün artan çizerler arasında yoğun bir rekabet yaşanıyordu.

Bu rekabetin iki olumlu sonucu oldu. Birincisi, kendilerine yer bulamayan çizerler Gırgır’dan ayrılmak zorunda kalarak farklı dergiler yayımladılar, bu dergiler sayesinde yeni çizgi romanlar ve yeni yetenekler ortaya çıkabildi. İkincisi, Gırgır’ın yıldız çizerlerinden biri yorulup kısa bir ara verdiğinde devreye giren çizerler ve çizgi romanlar, seleflerini aratmayacak ölçüde nitelikli olmak zorundaydı. Beklemenin baskısı ve mevcut çizgileri aşabilme hedefi iştahı artırıyor, derginin yedeklerini hırslandırıyor, bu da beraberinde nitelikli işleri getiriyordu.

Bu bekleme ve rekabet düzeninin en parlak sonuçlarından biri En Kahraman Rıdvan’dı.

Nuri Kurtcebe, Gaddar Davut’a kısa bir ara verdiğinde onun yerine başlayan En Kahraman Rıdvan, tam anlamıyla bir halef-selef örneğiydi. Bülent Arabacıoğlu, kenarda fırsat bekleyenlerden biriydi. O güne değin Gırgır’da yer bulmuş olsa da derginin genel akışı içinde yön verici bir çizer değildi. Üstelik Oğuz Aral’dan çok etkilenen Gırgır çizgicilerinin aksine farklı bir üsluba sahipti. Yıllar içinde giderek belirginleşen biçimde frankofon çizgicileri andırıyordu.

Şöyle söylersem yanlış olmaz: Hem seksenli yıllarda hem de sonrasında Arabacıoğlu kadar açık ve berrak, Fransızların deyişiyle ligne claire’e yakın çizen, her bakımdan Avrupalı duran çok az üreticimiz vardır. Sayılarının bir elin parmaklarını geçtiğini sanmıyorum. Burada rastlantısal bir benzerlikten değil, bilerek, isteyerek ve geliştirerek oturtulmuş bir çizgi tercihinden söz ediyorum.

1980 yılında Gaddar Davut’un yerine başlayan En Kahraman Rıdvan’ın ilk sayfasındaki açılış cümleleri şöyleydi: “Bu ezilmiş domates kılıklı dünya, bir beter dünya idi… Bu beter dünyada haksızlar, kötüler, hırsızlar, üçkâğıtçılar ve Ceyar hep orta hakemin kararıyla galip geliyorlardı (…) ve bir gün Salı’yı kırk beş geçe tüm bu kötülüklere karşı amansız bir savaş açmaya karar verdim.”

Başlangıç itibarıyla tipik bir Gırgır çizgi romanıydı. Serüven edebiyatının epik dili alaşağı ediliyor, kötülerle savaşmaya karar veren aptal kahraman modern bir Don Kişot olarak takdim ediliyordu. Rıdvan, naif ve çocuksu bir hayal âleminde yaşayan, bütün temiz kalpliliğine rağmen bönlük ölçüsünde saf, sakar, sarsak ve beceriksiz bir gençti. Sevdiği çizgi romanlara; Tommiks’e, Teksas’a, Kızılmaske’ye ve Mandrake’ye öykünüyordu. Eyleme ve serüvene atılırken onlardan aldığı ilhamla “Kukuriikuu!” diye bağırıyor, nara atıyordu.

Komik bir tesadüf sonucunda büyük olayların ve meselelerin içine düşüyor, bütün aptal kahramanlar gibi o hengâmenin içinden bir şekilde kötülere galebe çalarak, her defasında onları alt edip sağ salim çıkıyordu.

İlk serüvenin sonunda Rıdvan tip olarak değişti. Hapse düştüğünde tıraş edilen uzun ve seyrek saçları bir daha uzamadı, daha sivri olan burnu yassılaşarak yüzüne yayıldı. Asıl önemli değişim ise çizgilerdeydi. Arabacıoğlu, tarama ucunu daha ekonomik kullanmayı öğrenmiş, kare içi tasarımında tiplemelerini biraz daha büyütmüştü. Ayrıntılı genel çizimleri tercih ediyor, sokağı, caddeyi resmediyor veya büyük insan kalabalıklarının bir arada olduğu panoramik sahneler kuruyordu. Hızlı bir kurgu içinde aksiyonu hikâyenin temeline yerleştiriyordu.

Rıdvan’ın en önemli karakter özelliği inadıydı. Basiretsizliğine rağmen vazgeçmiyor, kavgayı ve uğraşı hiçbir biçimde bırakmıyordu. Gırgır kahramanlarının aksine kadın düşkünü değildi. Kendine model olarak seçtiği çizgi roman kahramanlarının erkek çocuklarına özgü geçici “kız” ve kadın sevmezliği onu da belirlemişti. Kötülerle savaşırken kadınlara ayıracak zamanı yoktu.

Tersinden bakıldığında bu reddiye bizatihi erotizme kaynaklık edebiliyordu. Rıdvan, kadınlardan ilgi gördüğünde ne yapacağını bilmez hâlde saçmalıyor, eli ayağı birbirine dolaşıyordu. Bu gerilim, pek çok serüvende yinelenen esprilerinden biri oldu. Yıllar sonra, 1991’de yayımlanan Afrodistan adlı serüvende rızası dışında bekâretini kaybediyor, cinsel ilişkiye girerek ilk kez “millî” oluyordu. Dönemin erkeklik mizahının olağanlaştırdığı bu sahne, bugün bakıldığında rıza meselesini bütünüyle tersine çeviren bir cinsel saldırı komedisi olarak da okunabilir.

Arabacıoğlu, Kurtcebe’den aldığı sayfaları üç yıl sonra, 1983’te yine ona bıraktı. Altı ay kadar süren Apollo Ahmet yeni bir çizgi romandı ama Gaddar Davut kadar ışığı ve potansiyeli olan bir hikâye değildi. Oysa En Kahraman Rıdvan, Gırgır okurunun sevdiği, rağbet gören bir çizgi roman olmuştu. Yeniden yayımlanmaya başladığında 1986 ortalarına kadar aralıksız çizildi. Arabacıoğlu, sonradan bir iki kısa hikâye çizse de Rıdvan’a asıl dönüşünü 1989’da, Gırgır’dan ayrılıp Hıbır’a geçtikten sonra yaptı.

En Kahraman Rıdvan, özellikle 1983-1993 yılları arasında, öncesinde yükselen, sonrasında azalan bir ivmeyle, ülkenin en popüler bir iki çizgi romanından biriydi. Arkaik ve trash denebilecek bir bilimkurgu evrenine, Sakıp Sabancı, Turgut Özal ve Rıdvan Dilmen gibi döneminin ünlülerini önemseyen yüksek bir magazin ilgisine; erotik komedileri çağrıştıran bir cinsel cazibeye ve süratli, bu süratin hakkını veren bir ardışıklığa sahipti.

Gırgır üreticilerinin hemen hepsinde az ya da çok görülen, kimi zaman artıp kimi zaman azalan çizme arzusu ve bıkkınlık Arabacıoğlu’nda neredeyse hiç yoktu. En azından sayfalarında görülmüyordu. Her zaman ölçülmüş, iyi hesap edilmiş, temposu düşmeyen çizgilerle üretiyordu sayfasını. Son anda yetiştirilen tek tek sayfalardan çok, sanki bütünü önceden yazılmış, çizilmiş ve tamamlanmış serüvenler teslim ediyordu.

Arabacıoğlu’nun çalışma disiplini her zaman yüksekti. Şöyle bir kıyaslama açıklayıcı olabilir: Gırgır döneminde pek çok çizgi roman üretildi. Kimileri popüler oldu, kimileri yıllarca hatırlandı ama hiçbiri En Kahraman Rıdvan kadar uzun süre çizilmedi, hiçbiri onun kadar çok serüvenle günümüze ulaşmadı.

Rıdvan’ın “en kahramanlığı”, kötülere karşı kazandığı zaferlerden çok, Türkiye’de süreklilik kazanabilmiş az sayıdaki mizah çizgi romanından biri olmasındaydı.

 


Related Posts with Thumbnails