![]() |
Cumartesi, Nisan 18, 2026
Enişte
Cuma, Nisan 17, 2026
Makyaj
![]() |
Perşembe, Nisan 16, 2026
Güvenmenin maliyeti
![]() |
Bunu yıllarca öğrencilere anlatır, bu yargılar “doğru mu?” diye sorardım. Böyle mi hissediyorsunuz? Aslında, onları düşünmeye değil, düşünmeyi gözlemlemeye zorluyordum. Ders veriyorsanız, böyle bir gayeniz olmalı…Çünkü ortalama zekâ, ezberlerle ve klişelerle rahatça “geçinebilir” hatta salaklığı teşhir ederek kendine alan açabilir. Böylece insan, çok entelektüel, çok donanımlı ve açık fikirli görünebilir. İtibarlı görünmek, çoğu zaman yeterli bir dopamindir. Oysa iyi bir öğrenci, insanların nasıl düşündüğünü düşünmeli kendisine dışarıdan bakabilmelidir. Özfarkındalık dediğimiz şey tam da burada başlar. Bu mesafe, hem kendine hem dünyaya karşı kazanılan en kıymetli alanlardan biridir.
Peki neden böyle hissediyoruz? Yıllar içinde öğrencilerin verdiği cevaplar aslında bu sorunun ipuçlarını taşıyordu. İnsanlar çoğu zaman deneyimleyerek değil, duyarak yaşıyor; duyduklarını veri kabul ederek karar veriyor. Algoritma ise istisnai bir hatayı bile norm gibi sunabiliyor. Böyle bir ortamda “birine güvenecek kadar zengin değilim” gibi espriler dolaşıma giriyor. Ama bu bir espri değil, bir savunma refleksi: “Güvenirsem kaybederim, şüphe duyarsam kendimi korurum” fikrine dayanıyor. Dünya, fark etmeden bir savaş alanına dönüşüyor.
Bunun sonucu açık: Kimse kimseyi referans almıyor. “Daha iyi bilen” dikkate alınmıyor. Herkesin bir doğrusu var ama ortak bir doğru yok diyelim.
Benim gördüğüm, kurumsal rollere duyulan güvenin hızla eridiği. Eskiden insanlar “doktora” bakardı; şimdi karşısında kendisi gibi birini görüyor. Bu da şu yargıyı doğuruyor: “Hata yapabilir.” Statüye duyulan güven tam burada çözülüyor. Üstüne sosyal medyanın performatif agresyonunu ekleyin. Herkes zeki görünmek istiyor ama akıl ve deneyimle uğraşmıyor. Oysa ortada basit bir gerçek var: Toplum dediğimiz şey ortalama zekâdan oluşur; kimse sandığı kadar zeki ya da eğitimli değildir.
Bazen insanların birbirine “cahil” demek için yaşadığı hissine kapılıyorum. Sürekli açık arayan, küçümseyen bir dille yaşıyoruz, hepimiz buna kapılıyoruz… Düşünmenin yerini alan bir performansın içindeyiz. Birini teşhir etmek, çoğu zaman yeterli bir haz sağlıyor.
Laf uzamasın, öğrenciler meseleyi kaotik biçimde tartışıyordu ama neredeyse hepsi aynı noktada birleşiyordu: güvenmenin maliyetinden kaçınmak. Çünkü güvenmek risk almak demekti. Aldatılabilir, küçük düşebilirdin. İnsanlar haklı olmak istiyor bunun en kolay yolu da kimseye güvenmemekten geçiyor. Güvensizlik ise risksiz bir zekâ gösterisi sunuyor. Bugün birine ya da bir şeye güvenmek, iyi bir insan olmaktan çok, aptallıkla eşleştiriliyor.
Çarşamba, Nisan 15, 2026
Salı, Nisan 14, 2026
İnsaflı Ankara
![]() |
| Eserin kopyası iyi okunmadığı için AI ile yeniden çizim |
Ankara’da balığın daha ucuza satıldığını öğrenen birinin safça sorduğu soru, esprinin yükünü taşıyor: “Nasıl olur, orada deniz yok ki?” Cevap kısa ve sert: “Deniz yok amma insaf var.”
İlk bakışta alışıldık bir Ankara-İstanbul karşılaştırması. Hatta hafif dozda bir Ankara romantizmi: İstanbul ahlaksız israfken Ankara erdemli perhiz olarak kodlanmış görünüyor, espri ister istemez siyasi bir hiyerarşi kuruyor. Deniz kaynaksa, insaf adaletli dağıtım olabilir mi?
Küçük bir ters köşe deneyelim. 1930’larda İstanbul’un kozmopolitliği, modernliği ve kapitalizmle kurduğu ilişki üzerine sayısız hiciv üretildi. Bu espri de o damarın devamı gibi okunabilir. Ama o zaman şu soruyu sormak gerekir: Aradan onca yıl geçmişken, aynı yapı neden yeniden üretiliyor?
![]() |
Daha sert bir yerden okuyorum: Cemal Nadir, katıksız bir İnönü hayranı... Yeni Ankara’nın, eski Ankara’dan -özellikle 1938 öncesinden- daha “insaflı” olduğuna inanıyor. Buradaki “insaf”, yalnızca ekonomik bir adalet iması değil politik bir düzen tahayyülü de içeriyor. Yani mesele balık fiyatı değil; merkezî aklın, piyasaya karşı ahlaki üstünlüğüne vurgu yapıyor.
Şu soru bu yüzden kaçınılmaz: Atatürk’ün yakın çevresinde olup da İnönü döneminde aynı ağırlıkla varlığını sürdürebilen kaç isim var?
Her dönem kendi yıldızlarını üretir. Siyasetçiler, gazeteciler, yazarlar, şairler… ve karikatürcüler. Yükselenler kadar sönümlenenler de vardır. Bu yüzden Cemal Nadir’i yalnızca “sevilen bir karikatürist” olarak değil, dönemin güç dengeleri içinde konumlandırarak okumak gerekir.
Kısacası burada bir balık fiyatı esprisi yok. Küçük bir replik üzerinden kurulan, oldukça kapsamlı bir zihniyet beyanı var.
Özel not: Bir Ankaralı olarak iyi bildiğim bir nakarattır: “Ankara nasıl güzel olabilir ki, orada deniz yok…” denir. Belki de bu yüzden, “orada deniz yok ki” diyen o saf karakter, farkında olmadan esprinin en gerçek tarafını belirliyor. Çünkü hiç şaşmıyor, mesele deniz değil, kimin neyin eksik saydığı oluyor.
![]() |
| Uskumru peşinde denize açıldığım günlerden biri... [Atakule kıyıları, Ankara Denizi] |
Pazartesi, Nisan 13, 2026
Beğenilmeyen Afiş
![]() |
Afiş elime geçince çizgilerin İbrahim Enez’e ait olduğunu hemen fark ettim. Biraz kurcalayınca da muhtemelen yapımcının tercih etmediği bir taslakla karşı karşıya olduğumu anladım. Enez’in imza atmamasını da buna bağlıyorum; zira bu tür durumlarda çizerin kendini sakınması veya gizlemesi pek istisnai sayılmaz.
Meraklısı için: Filmin yıldızı olan Yıldıray Çınar, altmışlı yıllarda taşranın gözde isimlerinden biri; radyodan parlayıp kısa sürede sinemaya taşınan, yakışıklılığı ve sesiyle öne çıkan bir türkücüydü. Yeşilçam’ın Anadolu’ya açıldığı o dönemde, bu tür filmler esasen türküleri dolaşıma sokmanın, halkla buluşturmanın bir aracıydı, hikâye çoğu zaman bahaneydi.
Afişe dönersem, ben sevdim ama insan niye beğenmemiş diye düşündüm ister istemez. Belki, özellikle Esen Püsküllü’yü ikna edici biçimde kuramamış olabilir, çünkü aynı filmin aşağıda paylaştığım nihai afişinde ise daha dengeli bir kompozisyon, iki karaktere yaklaşan yüzler ve daha “emin” bir çizgi görüyoruz.
![]() |
| Nihai afiş |
Kuşkusuz bazen aynı film için birden fazla afiş üretildiği olur ama ben nedense pek ihtimal vermiyorum. Sonra internette Enez'in imzasını atarak ürettiği bir afişe daha rastladım... O afişte Gelinin Muradı ismi hiç kullanılmamış. Garip kere garip. Hasılı, elimdeki çalışmanın neden rafa kalkmış olabileceğini hakkında spekülasyon yapmaya devam ediyorum.
![]() |
| Filmle ilgili bir başka afiş daha... |








