Salı, Şubat 24, 2026

Tenten Faturası

Tenten’le ilgili bir efemera geçti elime. “Tenten İstanbul’da” filmi için kesilmiş bir fatura. Dağıtımcı Ceylan Film, Heybeliada Yeni Sinema’ya iki aylık kiralama bedelini faturalandırmış.

Faturada tek başına Tenten yok. Yanında bir Amerikan filmi daha var: Bizdeki adıyla “Zorro’nun İntikamı”. Bu hangi Zorro bilemiyorum, Zorro, The Avenger (1959) olabilir gibi geldi bana. Neyse faturadaki rakamlar ilginç: Tenten’in kira bedeli daha düşük. Neden? Dolar kurundan mı, kopya maliyetinden mi, yoksa o yıllarda Zorro’nun daha yüksek gişe garantili sayılmasından mı? Kesin konuşmak zor ama piyasa sezgisi çoğu zaman kültürel hiyerarşiyi ele verir, bunu biliyoruz.

Bizde “Tenten İstanbul’da” adıyla oynayan film, 1961 tarihli, Türkiye’de gösterimi iki yıl gecikmiş. O dönem yabancı filmler genellikle merkez ülkelerde dolaşımını tamamladıktan sonra “çevre” pazarlara inebiliyordu. Kopya pahalıydı, dolaşım yavaştı, takvim asimetrikti. Yani biz her filmi geç izliyorduk.

Bu gecikmenin kültürel bir yan ürünü vardı: Popüler yabancı filmlerin rüzgârından ticari olarak yararlanmak için yerli çizgi romanlar ürettirilirdi. Film gelmeden hikâyeyi okurduk. Görüntüden önce metin, perdeden önce kâğıt çıkardı karşımıza. Kültürel tüketim tersine akardı.

Not düşeyim: Safranbolu yakınlarında “Tintin” adını taşıyan, yüz küsur nüfuslu bir köy var. İçine tek bir Tenten ayrıntısı serpiştirseniz (bir duvar resmi, küçük bir vitrin, sembolik bir heykel) turistik bir mikro-anlatıya dönüşebilir. Ya tamam Mıstık abi, esnaflık yapayım dedim, fatura konuşunca aklıma geldi, kaşın gözün oynamasın.

Pazartesi, Şubat 23, 2026

Languishing-Sönümlenme

Biri hâl hatır sorduğunda genellikle “fena değilim” diye cevap veririm. Hatta kimisi bunu “niye iyi değilsin?” diyerek tuhaf bir “iyi ol” baskısına çevirir. Of puf edip “yahu ne iyiyim ne de kötü, çalışıyoruz, idare ediyoruz işte” demek isterim ama mutlaka tebessüm ederek bu faslı geçiştiririm.

Yakınlarda bu “fena değilim” hissiyatının bir dönem ifadesi olarak yaygınlaştığını öğrendim. Sönümlenme, canlılığını yitirme, solmak, durgunlaşmak anlamındaki languish sözcüğü popülerleşmiş. “Languishing” derken bir tür psikolojik sönümlenme kastediliyor. Depresyonda değilsin ama mutlu da değilsin, rutini yaşıyorsun gibi bir şey. Matrak tanımlar yapılmış: “düşük voltajda çalışma hali”, “duygusal rölanti” gibi.

Böyle ifadelerle karşılaşınca heyecanlanıyorum. Çünkü sosyal medyada yazan hemen herkes dünyayla kurduğu ilişkiyi bir moda gibi bu cümlelerle anlatıyor. Bakıyorsun, belirgin bir anksiyeteleri yok, yazarken majör depresyon savrulmaları yok. Farkındalıkları var, popüler olana ilgileri var, işlevsellikleri var ama derinleşemiyorlar. Mecazen söyleyeyim: “Şarjım yok, uzun konuşamıyorum” hâlinde salınıyorlar.

Eskiden bu duygu yok muydu? Elbette vardı. “Tembel” derdik. Okur yazarlar “hafif depresyon” tanısı koyar, kişinin motive olmasını beklerdi. Rölanti dedim ya, “bir sevgilisi olsa”, “bir işe girse” düzelir denirdi.

Oysa languishing yeni bir hissiyat sayılıyor, yeni bir orta sınıf sıkıntısı anlayacağınız. Sosyal medya çağında her birimiz sürekli uyarılıyoruz. Bir haber, bir skandal, bir mesaj, ilginç biri… Mutlaka dikkatimizi çeken bir şey var. O kadar çok ki bunlar, her birine ayırdığımız dikkat de bölünüyor. Bu çokluk zamanın hızlandığı hissini doğuruyor.

Klinik bir tanıdan söz ettiğim sanılmasın, bildiğim bir alan değil. Beni ilgilendiren kültürel bir semptom olması. Okur yazar, iyi eğitimli, etrafındaki vasatlığın farkında olan insanlar arasında gelişen bir durumdan söz ediyorum.

Dikkat edin, hemen hepimiz travmalardan söz ediyoruz. Evet, ziyadesiyle fazla kaygı, fazla korku, fazla üzüntü var. Ama onlara verdiğimiz tepkiler ne? Nötrleşmiş durumdayız. Büyük şeyler de küçük şeyler kadar etkisiz hissediliyor. Her birimiz yapay bir tetikte kalma hâlinde yaşıyoruz. Kirli, vasat ve merhametsiz olanı eleştirip bir sonrakine geçiyoruz. Temiz, derinlikli ya da iyicil olmuyoruz, sadece tepki veriyoruz. Aşırı uyaranlı ama stabil bir hayatın içinde ilerliyoruz.

Arzu meselesine öteden beri dikkat kesildiğim için psikolojik sönümlenmenin haz eşiğiyle ilgili olduğunu düşündüm. Bildiğim yerden bakmak istedim. Beyin hazla çalışır malum. Hazların büyüklüğü kadar seyrekliği de önemlidir. Eskiden hazlar nadirdi: bir buluşma, bir mektup, bir iltifat, bir öpücük, bir kavuşma. Şimdi bunların önemi yok demiyorum, yok kadar az diyorum. Hazlar süreklilik gösteriyor ama küçülüyor. Sürekli ekran kaydırıyoruz, sürekli bildirim alıyoruz, sürekli karşılaşıyor, etkileşim alıyor ve veriyoruz. Beyin bu sürece uyum sağlıyor, kendini korumaya alıyor ve hassasiyetini düşürüyor.

Psikolojik sönümlenme tam da böyle bir şey: İnsan ister gibi yapıyor, kaybetmeden vazgeçiyor, mücadele etmeden sürdürmeye çalışıyor. Büyük laflar etmek istemem ama temel sorunumuz mutluluk eksikliği değil, anlam eşiğinin yükselmesi olabilir. Hiçbir şey yeterince güçlü değil, çünkü her şey sürekli ve her şekilde mevcut. Yeni bir ilişki, yeni bir sanat örüntüsü, yeni bir fikir, yeni bir mesele, yeni bir iş, yeni bir mekân… Say say bitmez. Seçebiliyor, bırakabiliyor, bir üst sürüme geçebiliyoruz. Bana derinleşmenin resmini yapabilir misin diyeceğim Mıstık abi, yazıyı mesajlı bitiriyorum.

Pazar, Şubat 22, 2026

Nilgün

Güzel Marmara. İki adımlık yerkürede bağsız ve yeğni. Saflığın kuş uçuşu. Gören gözler, bilen dudaklar. Sıkıntı sınırında ertelenen acı. Bulamayan Nilgün’ün keder seferi. Üzgün adım, ileri marş! En güzel bekleme odası şiirin. Nilgün Marmara, Türkçenin intihar dizesi. 

 

His-tori


Cumartesi, Şubat 21, 2026

Performe edilen

Fotoğraf, yüksek ihtimal, yetmişli yılların lunaparklarından… O yıllarda sık görülen o panolardan biri: resmin merkezi figürünün yüzüne yuvarlak bir boşluk açılmış. Müşteri, arkadan başını o boşluktan uzatıyor, önden fotoğrafını çekiyorlar. Bir anlığına çocuk olmaktan çıkıp hayal edilen başka birine dönüşüyorsun.

Bu tür panolarda kimlik hazırdır, sadece yüz değişir. Beden bir kahramana aittir, fotoğrafı çektiren kişi yalnızca o role “giriş yapar”. Analog bir avatar sistemi. Bugünün filtrelerinin fiziksel versiyonu.

Panonun vaadettiği dönüşüm “kahramanlık” üzerine kurulu. Postlar, kılıç, at ve yanında nöbet tutan kurt, hepsi Orta Asya Türk mitolojisini andırsa daha tatlı bir palavraya, Yeşilçam filtresinden geçmiş bir tarihe dayanıyor. Gerçek bir geçmişe değil, popüler kültürün ürettiği bir geçmişe. Daha doğru bir ifadeyle: çizgi romanların hayal ettiği tarihe. Çünkü bu figürün kaynağı doğrudan Tarkan evreninden devşirilmiş.

Bugünden bakarak eğlence diyoruz ama popüler kültür, metropollerde yaşar, geleneğin yaşanarak değil oynanarak öğrenilmesini sağlar. Çocuk Tarkan olamaz, onu taklit eder. İdeoloji, o taklidin bir aidiyet duygusu üretmesini ister. Popüler kültür, modernleşmenin tuhaf bir yan ürünü olarak işlevselleşir: gerçek geçmiş uzaklaştıkça temsilî geçmiş çoğalır. Performe edilen ve satılan bir ürüne dönüşür. Böyle bakınca, Tarkan’lı panoda fotoğraf çektirmek bir kimlik provasıdır. 

Cuma, Şubat 20, 2026

Güfteye Sığmayan Israr

Eve gelen kargocu arkadaşlardan biri beklemediğim bir soru sordu: “Sanat müziği neden artık popüler değil?”

Ayaküstü bir şeyler söyledim ama soru evde öylece kaldı. Akşamüstü bir şarkı açtım, eski, damardan bir güfte. Kelimeler tanıdıktı ama ben başka bir zamandaydım, sanki insanlar aynı dili konuşuyorlar ama aynı şeyi yaşamıyorlardı.

O şarkılarda ayrılık olur, acı olur, beklemek olurdu filan ama mutlaka bir bitiş de olurdu.

Bugünse ayrılamama diye bir duygu var. İnsanlar ilişki yaşamıyor ama ilişkiden de çıkamıyor: mesajlar sürüyor, telefonlar silinmiyor, engeller açılıp kapanıyor, son konuşmalar bitmiyor. Üstelik bir teki bile romantik yaşanmıyor.

Bu sentimantal bir ısrar değil, psikolojik bir kuşatma. Klinik literatürde buna “ısrarlı iletişim” ve “ilişki sonrası taciz” diyen çalışmalar var. Eskinin dünyasında bu davranış “sevdiği için yapıyor” diye okunabilirdi. Oysa bir ilişki bittikten sonra sürekli mesaj atmak, açıklama istemek, sosyal medya üzerinden gözetim kurmak romantik değildir, çıkış bırakmayan bir baskıdır.

İlginç olan şu: taciz edilen taraf çoğu zaman kendini zalim gibi hissediyor. Çünkü taciz romantik cümlelerle konuşuyor: “Ben sadece konuşmak istiyorum”, “hiç mi hatırım yok”, “beni tanıyorsun.”

Romantik kültür bize “vazgeçmeyen kazanır” diye bir yalan öğretti. Oysa vazgeçmemek çoğu zaman gerçeği inkâr etmektir. Birini sevmeyi bırakmak zor olabilir fakat onun hayatından çıkmayı reddetmek artık sevgi değildir.

Eski şarkılar acıyı geçmiş zamana taşırdı. Hatıra güvenli bir mesafeydi, insan üzülür, sonra yaşadığı şey hikâyeye dönüşürdü. Şimdi ise hikâye oluşmuyor, sahne kapanmıyor. Aynı an küçük değişikliklerle yeniden kuruluyor.

Belki de o müzik eskimedi. O şarkıları mümkün kılan ilişki biçimi ortadan kalktı.

Perşembe, Şubat 19, 2026

Boks ve Fantezi


İlüstrasyonlar üzerinden erotizmin tarihine bakınca tuhaf bir şey fark ediliyor: Kadınların boks yapması erkeklere “seksi” gelmiş. Gerçek hayatta hele o geçmişte neredeyse hiç kadın boksör yokken, çizerler ısrarla ringe kadın çıkarmışlar. Bu bir spor merakı filan değil elbette, doğrudan fantezi üretimi. Kadının “yanlış yerde” bulunması arzu yaratıyor çünkü.

Modern sporların kurulduğu dönemde kadın bedeni korunması gereken bir narinlikle tanımlanıyor, kamusal çatışmanın, savaşın ve darbenin dışında tutuluyordu. Boks bu yüzden erkek sporuydu, erkek darbe alır, darbe vurur, sertleşir ve kirlenirdi.

Kadın boksör olarak resmedildiğinde ise dokunulabilir hale geliyordu. Erotizm burada çıplaklıktan değil, meşrulaşmış temastan doğuyordu. O dönemin ahlakında dokunulabilir kadın zaten erotik kadındı. Kabaca 19. yüzyıl ortasından 1950’lere kadar süren bir görsel repertuvardan söz ediyoruz.

Kadın bedeni gündelik hayatta korunması gereken bir yüzeyken ringde kurallı biçimde darbe alabilir hale geliyordu demek istiyorum. Temas kazara değil, programlı ve kurallara uygundu, seyre açıktı üstelik. Böylece özel alana ait olan şey kamusal bir gösteriye dönüşür. Erotizmi yaratan şiddetin kendisi değil, meşru hale gelmiş yakınlık olur.

Aynı dönemin görsellerinde kadın boksörün yanında sık sık dominatrix figürü de yer alır. İtiraf edeyim, hiç anlamadığım için bunun nedenini düşündüm. Fantezi deyip geçiyoruz ama galiba, orada erkeklere ilginç gelen bir ters köşe var. Erkeklik kontrol üzerinden tanımlanıyorsa, kadının güç kullanması kontrolün el değiştirmesi anlamına gelir. Mağdur olma ve cezalandırılma hayalleri burada devreye girer.

Dolayısıyla izleyici bir spor karşılaşması değil bir “oyun sahnesi” seyrediyor. Kadın yumruk atabiliyor, yaralayabiliyor ve hükmedebiliyorsa ama bunun doğal olmadığı varsayılıyorsa, görüntü ahlakın askıya alındığı bir ana dönüşür. Erotik gerilim de buradan doğar: normların kısa devre yapmasından, çıkan elektirikten.

Bugün kadın boksu neredeyse hiç erotik görülmüyor. Çünkü değişen şey arzunun kendisi değil, olağan olanın sınırları... Bir zamanlar sahne olan şey gündelikleşince erotizm de görünmezleşir.


Related Posts with Thumbnails