![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
Yataktaki çiftimiz konuşuyorlar, galiba erkek soruyor ve cevaplıyor: "Gece sokağa çıkma yasağının en çok neye faydası olacak dersin?" diyor ve espriyi yapıştırıyor "Nüfusumuzun çoğalmasına!"
İnsanlar katledilmiş, evleri yağmalanmış, tecavüz, hırsızlık, darp olmuş, bu sebeple şehirde gece sokağa çıkma yasağı getirilmiş...Akbaba, paralel evrende kıkırdıyor...
Mağdurlar Türk olsaydı, bu espri yapılabilir miydi?
Acaba diyorum, olup bitene karşı ırkçı bir sevinç de var mı işin içinde? Nüfusumuz filan demişler çünkü...
Yazıya "Yağmacılar" ismini seçtim, kim onlar diye sormaya gerek var mı, e işte yağmacılar bu espriyi üretenler, yayanlar, gülenler ve umursamayanlar, unutanlar desem, ne kadar abartmış olurum...
![]() |
İnternet öncesi dönemde, siyasi otoritenin denetimi altında ama yine de belirli bir özgürlük alanına sahip popüler bir mizah vardı. Bu mizah daha çok yazılı basında yaşar, devlet televizyonunda sınırlı biçimde yer bulurdu. Gırgır bunun tipik örneğidir; çok satardı ve yaygındı, çünkü Türkiye’nin en büyük basın grubunca yayımlanırdı. Hatırlarsanız, özel televizyonların ortaya çıkışıyla birlikte mizah dergileri hızla tiraj kaybetti ve birer birer kapandı. Ardından gelen internet çağı, bu dergileri nostaljik birer hatıraya dönüştürdü. Artık mizah, özel televizyonlarda ve internette varlığını sürdürüyor. Dergiler ne yazık ki, satmıyor artık.
Sansür ise her dönemde, anayasal çerçeveye, ceza kanununa ve kamusal alanın eleştiriye bakışına göre değişen biçimlerde uygulandı. Her zaman değişti yani. Gırgır, Haldun Simavi’nin gücü ve 1961 Anayasası’nın fikir özgürlüğü teminatı sayesinde büyüyebildi. “Yasama, yürütme, yargı ve Simaviler” denilen bir dönemdi o. O yıllarda çok satan Hürriyet ve Günaydın gazeteleri her gelen siyasi iktidara muhalefet edebiliyordu. Bugün ise ne Simaviler var, ne de bağımsız bir basın. Anayasa Mahkemesi bile artık bir erk gibi algılanmayabiliyor. Dolayısıyla dava ve mahkûmiyet sayılarına bakmak, bugünün sansür tablosunu anlamak için yeterli.
Mizah hâlâ toplumu yansıtan bir ayna işlevi görebiliyor mu?
Ben mizahı çok da “ayna” olarak görmüyorum. Çünkü esprilerinizin ve söyleyebileceğinizin sınırlarını, içinde bulunduğunuz yayın mecrası belirliyor. Popüler mizah, çoğunluğun değerlerine yaslanmadan var olamaz. Eskiden seküler ve milliyetçi bir mizah egemendi; Gırgır da bunun ürünüdür. Bugün ise kamusal ruh, dindar ve milliyetçi bir damara sahip. Buna hassasiyet göstermeden geniş kitlelere ulaşamazsınız.
Elbette internette ya da küçük mekânlarda bu çizginin dışında işler yapan, stand-up yapan insanlar var. Ama bakmayın siz, onlar ulusal anlamda popüler değiller, o espri evreniyle de olamazlar; popüler oldukları anda ceza ya da linç riskiyle karşılaşırlar. Bu yüzden bugünün mizahçıları topluma ayna tutmuyor, hatta tutamıyor. Kendi otobiyografik nitelikli evrenlerinde, kendilerine benzeyen seyircilere konuşuyor, kıyılarında dolaştıkları (hatta korktukları) bir toplumdan aralıklarla söz ediyorlar.
Baskı dönemlerinde mizahın rolü değişiyor mu? Daha muhalif mi, daha çekingen mi oluyor?
Mizahçılar da bizim gibi insanlar: ürküyorlar, korkuyorlar, çekiniyorlar. Bir hayatları, aileleri, geçim dertleri var. Onları siyasetle meşbu süper kahramanlar sanmayalım.
Sosyal medya, YouTube ve bağımsız dijital platformlar sansür karşısında yeni bir alan açtı mı?
Evet, açtı. Çünkü siyasi otorite genellikle popüler olana tepki gösterir. Popüler olamayan mecralar onun ilgisini ya da öfkesini o derece çekmez. Bu da oralarda çalışan mizahçılara görece bir özgürlük alanı sağlar. Dikkat ederseniz, televizyona çıkamayan ama internette çok izlenen, daha okur-yazar bir seyirciye hitap eden bir mizah türü gelişti. Bu platformlarda var olma ihtiyacı, yeni isimler ve biçimler doğurdu.
Bugünün mizahında halkın ruh halini ya da kaygılarını temsil eden bir isim veya akım var mı?
Sosyal medya çağında böyle bir “isim”, “akım” ya da “ruh”tan söz etmek güç. Çünkü ortam son derece heterojen, doğası gereği parçalı ve aşk-nefret ikiliğinde aşırı uyarılmış durumda.
Önümüzdeki dönemde Türkiye’de mizahın özgürlük alanı sizce nasıl şekillenecek?
Soru sansür ve yargılamalarla ilgiliyse, bunun cevabı, ilk demokratik genel seçimden sonra verilebilir.
![]() |
![]() |
![]() |
Dün yazdıklarıma devam ediyorum. Tekrara düşmek pahasına
yineleyeceğim: İnsanlar fikir değiştirebilir. Buna itirazımız olamaz. Ama fikir
değiştirirken dil sertleşiyorsa, ses yükseliyorsa, orada artık düşünceden
değil, bir savunma refleksinden söz ediyoruz demektir. Ya da doğrudan
agresyondan.
“Etkilendim” cümlesi sahiden önemli. Masum görünüyor ama
çok şey anlatıyor. Etkilenmek, çoğu zaman düşünmenin yerine geçen bir şey.
Zahmetsiz, hızlı, konforlu. Soru sormak yorucu, etkilenmekse rahatlatıcı. Çünkü
etkilenirken sorumluluk duymuyoruz. Kararı sen vermiyorsun, sana verilmiş,
paketlenmiş, servis edilmiş oluyor.
Lisede münazara yapılıyordu, ben de konuşmacılardan
biriydim, “para saadet getirmez” gibi aslında savunulması zor bir tezi savunmam
istenmişti. Heyecanla ve iştahla konuştuğum için kazanmıştık. Hitabetin ve lafazanlığın,
geniş anlamıyla güzel konuşan insanların ne kadar riskli olabileceğini o
vesileyle tecrübe etmiş ve anlamıştım. Doğruyu söyledikleri için değil, doğruyu
söylüyormuş hissi verdikleri için tehlikeliydiler. Hitabet içeriğin önüne
geçtiğinde, akıl geri çekiliyor. İnsan kendini ikna etme işini bir başkasının
sesine devrediyor.
Münazara, seyirci alkışlarıyla ilerlediği için sadece bir
fikir savunmamıştım, bir kimlik de sunmuştum. “Biz”i tarif ediyor, “para saadet
getirir” diyen “onlar”ı (kötüleri) işaretliyordum. Beni dinleyenlere kimle konuşacaklarını,
kimden uzak duracaklarını, hatta kimi küçümseyebileceklerini söylemiş oluyordum.
Abarttığımı düşünmeyin. Bu tehlikeli bir eşik. Çünkü insanı
hakikatin peşinden değil, aidiyetin içine doğru sürüklüyor. Bu yüzden “güzel
konuşuyor” cümlesi küçümsenecek bir şey değil. Tam tersine, ciddiye alınmalı. Çünkü
orada aklın yorgunluğu, sabrın tükenişi ve teslimiyet var.
Belki de asıl sorun şu: düşünmek yalnızlık gerektiren bir
eylem. Etkilenmek ise kalabalıkla olur. İnsan bazen yalnız kalmamak için
düşünmekten vazgeçebilir. Bir cümlenin sıcaklığı, bir grubun güveni, bir sesin
kararlılığı, o yalnızlığı geçici olarak unutturur.
İnsan her şeyi bilemez, her şeyi tartamaz, her konuda
kesin fikri olamaz. Bu da normal. Ama düşünmeyi tamamen devretmek başka bir
şey. O noktada inanç artık bir arayış değil, bir sığınağa dönüşür. Arkadaşımın,
güzel konuşulduğu için değil, ihtiyaç duyduğu için etkilendiğini şimdi daha iyi
anlıyorum.
Kendi adıma hep şunu yapmaya çalışıyorum (buraya dikkat, yapabiliyorum demiyorum, bir ideal olarak deniyorum) Kendimi fazla haklı hissettiğimde şüphelenmek istiyorum. Etkilendiğimiz anlarda durabilmek, ses yükseldiğinde geri çekilmek demek bu. Aydınlanmacı görünebilirim ama inanın tam öyle değilim. “Ignoramus” hissiyatına inanırım. Düşüncelerimiz en çok kendimizden fazlasıyla emin olduğumuz anlarda zaaf gösteriyor demek istiyorum.
![]() |