![]() |
Cumartesi, Şubat 21, 2026
Performe edilen
Cuma, Şubat 20, 2026
Güfteye Sığmayan Israr
![]() |
Ayaküstü bir şeyler söyledim ama soru evde öylece kaldı. Akşamüstü bir şarkı açtım, eski, damardan bir güfte. Kelimeler tanıdıktı ama ben başka bir zamandaydım, sanki insanlar aynı dili konuşuyorlar ama aynı şeyi yaşamıyorlardı.
O şarkılarda ayrılık olur, acı olur, beklemek olurdu filan ama mutlaka bir bitiş de olurdu.
Bugünse ayrılamama diye bir duygu var. İnsanlar ilişki yaşamıyor ama ilişkiden de çıkamıyor: mesajlar sürüyor, telefonlar silinmiyor, engeller açılıp kapanıyor, son konuşmalar bitmiyor. Üstelik bir teki bile romantik yaşanmıyor.
Bu sentimantal bir ısrar değil, psikolojik bir kuşatma. Klinik literatürde buna “ısrarlı iletişim” ve “ilişki sonrası taciz” diyen çalışmalar var. Eskinin dünyasında bu davranış “sevdiği için yapıyor” diye okunabilirdi. Oysa bir ilişki bittikten sonra sürekli mesaj atmak, açıklama istemek, sosyal medya üzerinden gözetim kurmak romantik değildir, çıkış bırakmayan bir baskıdır.
İlginç olan şu: taciz edilen taraf çoğu zaman kendini zalim gibi hissediyor. Çünkü taciz romantik cümlelerle konuşuyor: “Ben sadece konuşmak istiyorum”, “hiç mi hatırım yok”, “beni tanıyorsun.”
Romantik kültür bize “vazgeçmeyen kazanır” diye bir yalan öğretti. Oysa vazgeçmemek çoğu zaman gerçeği inkâr etmektir. Birini sevmeyi bırakmak zor olabilir fakat onun hayatından çıkmayı reddetmek artık sevgi değildir.
Eski şarkılar acıyı geçmiş zamana taşırdı. Hatıra güvenli bir mesafeydi, insan üzülür, sonra yaşadığı şey hikâyeye dönüşürdü. Şimdi ise hikâye oluşmuyor, sahne kapanmıyor. Aynı an küçük değişikliklerle yeniden kuruluyor.
Belki de o müzik eskimedi. O şarkıları mümkün kılan ilişki biçimi ortadan kalktı.
Perşembe, Şubat 19, 2026
Boks ve Fantezi
Çarşamba, Şubat 18, 2026
Yüksek Nüks
![]() |
O geceden bana kalan tek şey “nüks” sözcüğü oldu. Böyle bir kullanım varmış ve ben hiç bilmiyormuşum. Meğerse bir hastalığın tedaviye rağmen kısa sürede ve sık biçimde yeniden ortaya çıkma eğilimini ifade ediyormuş. Kanser hastaları (bunu mahcubiyetle yazıyorum) bunu iyi biliyormuş mesela. Nüksetmek anlamında relapse karşılığı olarak kullanılıyor.
Kurcalayınca şunu anladım: hastalıkta ya da kişilik bozukluğunda nüks, semptomların iyileşmeden sonra yeniden ortaya çıkması demek. Yüzeysel bir iyileşme olmuştur ya da kişi aynı koşullara geri dönmüştür, nükseder. Bazen de semptom kimliğin bir parçası hâline gelir, yine nükseder.
Şöyle anlatayım: tedavi edilen şey çoğu zaman sorun değil, sorunun verdiği rahatsızlıktır. Kanseri değil, kanserin verdiği rahatsızlığı tedavi etmek gibi yani. Rahatsızlık geçse bile sorun geri döner.
Şunu düşünün: sosyal medya çağında insanlar birbirinden ayrılıyor ama stalka devam ediyor, “bir daha bakmayacağım” dese de profiline giriyor, dijital detoksu üç günde bozup aynı polemiğe tekrar tekrar devam ediyor. “Bir daha asla” cümlesinin ne kadar güvenilmez olduğunu hepimiz biliyoruz. Buna irade bozukluğu mu diyeceğiz, yoksa normalleşmiş nüksler mi?
Memleketi ve popüler kültürü anlamaya çalışan biri olarak kavramı bu çerçevede düşünmeye başladım. Bir yere vardığımı iddia etmiyorum ama şunu fark ettim: terapötik alan artık tam iyileşme vaat etmiyor. “Bunu tamamen bitiremeyiz ama yönetebiliriz” deniyor. Terapi ve ilaç yardımıyla kontrollü bir hayat öneriliyor.
İronik elbette. Çünkü yönetilebilir sorun, sürdürülebilir sorun demektir.
Salı, Şubat 17, 2026
Yılan, Elma ve Havva
![]() |
Hikayeye göre Tanrı bahçesinde neredeyse her şeyi serbest bırakır, sadece tek bir sınır koyarak iyi ile kötüyü bilme ağacından uzak durulmasını ister. Bu yasak, ahlâk dışı bir davranışı değil, daha temel bir şeyi, bilginin sınırını tarif eder. İnsan cennet bahçesinde yaşayan bir canlıdır ama henüz kendini görmez, zamanın içinde yürür ama ölüm fikrini taşımaz vs. Masumiyet burada erdemden çok cehalete benzer ki bu sahiden de olağanüstü bir ayrımdır. Her bebeğe baktığımda aklıma bu gelir.
Yılan bu yüzden bir canavardan çok bir soru gibi girer sahneye. Mit tam da burada kırılır. Yılan bir tartışma açar: itaat mi etmeliyiz yoksa her koşulda anlamaya mı çalışmalıyız?
Popüler anlatılarda yılan şeytandır, yılan kılığına girmiştir. İlk metinlerde şeytan var mıymış pek soran yok. Yılanın yaptığı şey yalnızca emri tartışmaya açmaktır. Bana ilk okuduğumda tuhaf ve eğlenceli gelen soru cümlesi kurar: “yemeyecek misiniz gerçekten?” Kurnaz bir soru, çünkü yorum içeriyor. O yorumla beraber insan Tanrı’yı ilk kez düşünmeye başlar.
![]() |
Bu mesel, popüler hafızada bir “yasak elma” masalı gibi de dolaşır: bir elma, bir kadın, bir yılan, sonra ceza, utanç, kovuluş gibi anlatılır. Ne var ki metinler elma demez, sadece “meyve” der. Türü hiçbir yerde belirtilmez. Elmanın sahneye çıkışı Ortaçağ kilisesinin yorumudur. Elma (veya meyve) bir yiyecek değil, geri dönüşü olmayan bir bilgidir. İnsan onu yediği için değil, yedikten sonra masum kalamadığı için cezalandırılır.
Havva burada suçlu değil, yorumlayan ilk insandır. Merak eder, düşünür ve kendi bilinciyle karar verir. Onun kararıyla birlikte “kendini bilme” gelir, yapıp ettiklerinden dolayı mahcubiyet, pişmanlık ve vicdanen sorgulama gelişir.
Elma besin değildir, düpedüz bir zihinsel eşiktir. Yenilen şey bir lezzet değil, bir ayrımdır: İyi ile kötü, ben ile dünya, çıplaklık ile utanç, yaşam ile ölüm arasında farkı bilmeyen insanı tarumar edecek bir eşiği atlamaktır… Meyve insanın diline değil, zihnine karışır.
Yılan ve Havva bu yüzden bana ilk entelektüel tartışmayı yapan varlıklar gibi gelir. Mecazen söylüyorum, elmayı iştahla değil, merakla ısırırlar.
Cennetten çıkarılmak coğrafya değiştirmek değil, tür
değiştirmektir: doğanın saflığından kültürün yorgunluğuna geçilir. Yaşanan yer artık verilen
değil, kurulan bir yerdir. Doğum sancısı başlar, çünkü yaratmak bedelli bir
eylemdir. Ölüm fikri başlar, çünkü zaman artık yalnız akmaz, sayılır.
Siyasi Düşünceler Tarihi’nin bu meselle başlaması
gerektiğini düşünürüm. Yazmadan edemeyeceğim, Havva, yılan ve elmayı
konuşurken, adını hatırlayamadığım bir öğrenci muzip bir yorum yapmış, “anladığım
kadarıyla cennette kimse soru sormuyor” demiş, sınıfı güldürmüştü.
Kaşın gözün oynamasın Mıstık abi, yeri geldi anlattım, lütfen ama…
![]() |
Pazartesi, Şubat 16, 2026
Leaving Las Vegas
![]() |
Normalde bir aşk hikâyesi burada başlar, biri diğerini kurtarmaya çalışır. Bu filmde kurtarma filan olmaz. Kadın onu ayıltmaya çalışmaz, adam iyileşmeye söz vermez. Birbirlerinin sonuna müdahale etmemeyi seçerler.
Zamanla başka bir şey fark edilir: Birlikte olduklarında huzurludurlar, iyi oldukları için değil gerginlikleri azaldığı için bunu yapıyorlardır. Adam içtiğinde uysallaşır. Kadın adamın yanında sakinleştiği için onu durdurmaya çalışmaz. Çünkü adam değişirse ilişki de değişecektir. Filmin tuhaflığı burada: Birbirlerini değil, birbirlerinin işlevini kabul ederler.
Alkol bağımlıları, akademik ifadeyle söylersek, nöropsikolojik anlamda bizlerden farklı bir biçimde aşık oluyorlar. Bağımlılık alışkanlıklarını başka bir nesneye, bu kez bir insana yönlendiriyorlar.
Alkol, biliyoruz ki, bir bağımlı için kaygıyı düşüren, yalnızlık hissini geçici olarak azaltan ve kendisini yapay olarak değerli hissetmesini sağlayan bir “uyuşturucu.” Beyin bunu bir düzenleme yöntemi olarak kaydediyor, ezberliyor.
Aşk demişken, bağımlılık bir maddeye aşık olmak filan değil elbette. Bağımlılık, beynin ödül-rahatlama devresinin kısa yoldan çalışmayı öğrenmesi demek. Bağımlı insan ilişkilerinde de aynı duyguyu düzenlemeye çalışıyor. Onlar için sevgili (partner) bir insan değil bir regülasyon aracı oluyor.
Bir bağımlı için yakınlık sakinleştiriyor, ayrılıksa panik yaratıyor, sevgili tıpkı alkol gibi bir tür düzenleyici madde haline geliyor. İlişki, dopamin ve stres hormonlarının iniş çıkışıyla gelişiyor. Coşku ve tensel yapışmayla başlayan ilişki yaşanması kaçınılmaz olan bir krizle mutlaka kopuş ve çöküşe dönüşüyor. Terk edilme korkusu, kıskançlık krizleri, sürekli sınama ve sınanma, güven krizleri, barışınca aşırı rahatlama ilişkinin normalleri haline geliyor.
Mutluluk ile nörolojik rahatlama karışıyor diyelim. Böyle ilişkiler dışarıdan tutkulu görünse de içeriden oldukça mekanik gelişiyor. Bağımlı olan partnerini kaybetmekten çok kendini denetleyemeyeceği bir boşluğa düşmekten korkuyor. Bu yüzden ayrılıklar yas değil, yoksunluk krizine benziyor.
Alkol bağımlısının ilişkisi çoğu zaman sevgiye benzeyen bir şey üretse de bu bildiğimiz anlamda sevgi değil. Çünkü sevgi iki kişinin birbirini görmesini gerektirir. Bağımlılıkta ise biri diğerini görmediği gibi sadece ve sadece kullanır. Bazen merhametle, bazen çaresizlikle, bazen gerçekten iyi niyetle… ama yine de kullanır. İlişki bitince duyulan şey kalp kırıklığı değil, regülasyon sisteminin çökmesi olur. Ve kişi bunu aşk sanır.
Filmin başarısı tam da burada zaten, romantize etmeden o mekaniği göstermesinde. Anlamaktan yorulmuş, tekrar tekrar ilişki deneyimlemiş iki bağımlı, bile isteye süreci başka türlü yaşıyorlar. Birbirlerini kurtarmıyor, yalnız kalmamayı başarıyorlar.
![]() |
Pazar, Şubat 15, 2026
Chomsky
![]() |
Hedges, meselenin “yanlış kişiyle görüşmeye” indirgenemeyeceğini söylüyor, gayet haklı. Chomsky’nin ömrü boyunca eleştirdiği iktidar ağının hınzır bir üyesiyle ilişki kurmasının, ölçüsü ne olursa olsun kendisine fayda sağlayacak bir yakınlaşmaya dönüşmesinin, iktidar eleştirisinin samimiyetine zarar verdiğini ve bunun bir tutarsızlık oluşturduğunu vurguluyor.
Diğer yandan tartışmanın aldığı biçim başka bir sorunu da görünür kıldı. Sosyal medya yargılamaları çoğu zaman eleştiriyi aşarak kamusal linçe dönüşüyor. Chomsky’nin hayatı boyunca ne yazdığı, ne söylediği bir anda önemsizleşiyor, tartışma bir düşüncenin değil bir figürün tasfiyesine evriliyor. Oysa kamusal itibar geri kazanımı en zor sermaye türlerinden biridir ve bir kere bile yitirildiğinde kolaylıkla inşa edilemiyor.
Güç elitlerine ve popüler figürlere gösterilen “entelektüel merak” her zaman tek yönlü değildir. Onlarla flört etmek, hasbihalde bulunmak zarar verici sonuçlar içerebilir. Temas yalnızca meşrulaştırma riski taşımaz, aynı zamanda hiyerarşiyi ve eşitsizliği normalleştirir, doğal bir ilişki biçimi haline getirir.
Sosyal medya çağında entelektüeller görünür olabilir ama sahiden muhatap buldukları söylenemez. Gündemin kaotik hızında sakin ve mesafeli düşünceler bir karşılık bulmuyor, bağıran, alay eden ve hüküm veren sözler dikkat çekiyor. Tanınma değil, işitilme ihtiyacı karşılanmadığında kamusal figürler giderek daralan bir çevreye hapsoluyor.
Bir parantez açıyorum, bugün 97 yaşında olan Chomsky bu ilişkiyi kurduğunda da genç değildi. Ahlaki sorumluluğu askıya almaktan söz ettiğim sanılmasın, insanî koşulları hesaba katmaya çalışıyorum.
Yaşlanan entelektüellerden söz ediyorum. Yaşlılık yalnızca biyolojik bir durum değil, bir tanıklık yoksunluğudur. Ders veremez, eskisi kadar yazamaz, çevresi seyrelir, izolasyon tercih olmaktan çıkıp zorunluluk haline gelir. Bu durumda yakınlık teklif eden kişiler (kim olduklarından bağımsız olarak) giderek orantısız bir yer kaplar. Güç sahibi bir finansör, meraklı bir zengin ya da genç bir siyasetçi entelektüelin itibarını kullanır olur, örnekleri çok, fakat çoğu zaman bu kullanım tek taraflı değildir, izin verilen bir yakınlıktır.
Bu nedenle meseleyi yalnızca bir ahlaki çelişki olarak göremediğim gibi onu da ortadan kaldırıyor demiyorum. Açıklamak, aklamak değildir. Chomsky’nin hatası kamusal bir hatadır, ne ki, onu yalnızca ikiyüzlülükle açıklamak, yaşlılık, yalnızlık ve muhatap ihtiyacı gibi insanî boyutları görmezden gelmek olur. Bazı entelektüel kırılmalar çıkarın değil, kabul edelim, muhatap bulma arzusunun sonucudur.
![]() |









