Cumartesi, Ağustos 01, 2026

Popüler şiir

Kırklı yılların sonunda yayımlanan muhafazakâr edebiyat gazetelerinden Edebiyat Âlemi, 8 Aralık 1949 tarihli sayısında Yahya Kemal’e genişçe yer vermiş ve şairin bugün de en çok bilinen iki şiirini, “Sessiz Gemi” ile “Rindlerin Akşamı”nı birlikte yayımlamış.

Popüler kültürün (ve dolayısıyla bir eserin yaygınlaşma ile eskime hızının) teknolojiye bağlı olarak çok daha yavaş seyrettiği yıllardan söz ediyoruz. Bir kültür ürünü dolaşıma yavaş giriyor, yavaş yaygınlaşıyor ve yine yavaş bir biçimde gözden düşüyordu.

Unutmayalım, edebiyat zaten büyük ölçüde bir azınlık ilgisi ve sahiplenmesidir. Bu sınırlı alanın içinden bir şiirin sıyrılarak geniş kesimlere ulaşması pek öyle kolay değildir. Fakat bir kez yaygınlık kazandığında, bugünkünden çok daha uzun süre dolaşımda kalabilir. Dergilerde, antolojilerde ve okul kitaplarında tekrar tekrar basılır, ezberlenir, radyoda okunur, bestelenir ve kuşaktan kuşağa aktarılır.

Nitekim Edebiyat Âlemi’nin seçtiği iki şiir bugün de yaşıyor. Yahya Kemal denildiğinde akla ilk gelen dizelerin önemli bir bölümü bu şiirlerden çıkıyor. Gazetenin seçimini bugün yadırgamıyor olmamız, yalnızca editörlerinin isabetini değil, sonradan oluşan kanonun sürekliliğini de gösteriyor.

Bence Yahya Kemal’in genç okurlar arasındaki asıl popülerliği 1940-1960 yılları arasında oluştu. Yeni alfabeyle yetişen ve Cumhuriyet döneminde edebiyat alanında söz sahibi olmaya başlayan kuşak, yakın geçmişin şiiri içinden kendine göre bir seçki yaptı. Yahya Kemal’in her yazdığı bu imbikten geçemedi. Birkaç şiir öne çıktı, diğerleri daha çok edebiyat tarihinin ve uzman okurun alanında bırakıldı.

Gazetenin neredeyse seksen yıl önce yaptığı seçimleri yadırgamadığımı fark edince şunu düşündüm: O dönemde ve onu izleyen yıllarda başka hangi şiirler popülerdi, bunlardan hangileri bugüne kalabildi?

Yanlış anlaşılmasın, dikkatli ve düzenli bir şiir okuru değilim. Burada şiirlerin niteliği ya da memleket şiirini temsil kabiliyetleri üzerine hüküm vermeyeceğim. Yıllar boyunca kitaplarda, dergilerde, filmlerde ve şarkılarda karşıma çıkan şiirlerden hareketle bir çıkarım yapacağım.

1940’ların sonundan 1960’lara uzanan dönemin kalıcı şiirleri arasında Attilâ İlhan’ın “Sisler Bulvarı”nı, Özdemir Asaf’ın “Lavinia”sını, Melih Cevdet Anday’ın “Düzenli Dünya”sını, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Karadut”unu ve Behçet Necatigil’in “Evler”ini sayabilirim. Eksik olabilir ama popüler hafızaya başvurarak aklıma gelenleri sıralıyorum zaten.

Bu şiirlerin kalıcılığında yalnızca basılı edebiyatın değil, başka mecralara geçebilmelerinin de önemli payı var. Özellikle bestelenen şiirler, şiir okurunun çok ötesinde bir dinleyici kitlesine ulaştı. Ben büyürken pek çok şairin tanınırlığını sağlayan şey şiir kitaplarından çok şarkılardı. Sabahattin Ali’nin şiirleri popüler müzik tarafından tekrar tekrar sahiplenilmeseydi, bugün aynı yaygınlıkta okunur ve hatırlanır mıydı, emin değilim.

Bir dönem buna şiir plakları ve şiir kasetleri eklendi. Daha sonra müzik eşliğinde şiir okunan gösteriler, bar programları ve “şiir dinletileri” çıktı. Şair yalnızca yazan kişi olmaktan çıkıp sahnede sesini ve kişiliğini sergileyen bir icracıya dönüştü. Şiir de kitaptaki metin olmaktan çıkarak gösterinin, müziğin ve yıldız kültürünün parçası hâline geldi.

Kültür endüstrisi içinde bir eserin bir mecradan diğerine geçmesi, dolaşım alanını ister istemez genişletiyor. “Sessiz Gemi” ve “Rindlerin Akşamı” da bestelendi, yıllar boyunca çalındı ve söylendi. Öyle ki birçok insan şarkıyı söylerken şiirin Yahya Kemal’e ait olduğunu bilmeyebiliyor. Şiir yaşamaya devam ediyor ama şairin adı böylece eserden ayrılabiliyor.

Bugün ise haliyle başka bir aşamadayız. Bir şiirin popülerleşmesi için şiir kitabının çok satması gerekmiyor. Sosyal medyada dolaşıma giren birkaç dize, şairinden ve şiirin bütününden koparak milyonlarca insana ulaşabiliyor. Eskiden şarkı, şiiri kitaptan koparıyordu, şimdi bunu alıntı görselleri, kısa videolar ve algoritmalar yapıyor.

Bu durum şiirin yaşadığı anlamına mı geliyor, yoksa yalnızca birkaç dizesinin hayatta kaldığını mı gösteriyor?

Belki de bugün popüler olan şey şiir değil, şiirden koparılmış ve kolayca tüketilebilir hâle getirilmiş olan cümledir. Yahya Kemal’in şiirleri bütün olarak ezberleniyordu, bugünse bir şiir, telefon ekranında üç saniyede kaydırılabilecek tek bir dizeye indirgeniyor. Şiirin dolaşımı hızlanırken ömrü kısalıyor, şairin tanınırlığı artarken şiirin bütünü görünmezleşiyor.

Cuma, Temmuz 31, 2026

Dört Çok Okunan

Derin Hakikatler’in bir etkileşim ortalaması vardı, yazdığım yazının karşılığını az çok tahmin ediyordum. Yıllardır neyin-nasıl okunduğunu deneye-yanıla öğrendiğim için yazılara gösterilen ve gösterilmeyen ilgiyi az buçuk anlıyordum.  

Son aylarda blog garip bir ilgiyle karşılaşınca, yeni ya da eski bir yazının hangi gerekçelerle çok okunduğunu artık bilemiyorum.

Üstelik popülerliği ölçebilmek, bir filmi, bir diziyi ya da bir şarkıyı değerlendirebilmek sahiden kolay değil. “Tutar bu” diyemiyorum artık. Editörlük yaparken, kitaplara dair satış tahmini yapardım. Hiç fena değildim ama tutturma yüzdem varsa eğer yüzde yetmiş bile değildi.

Blogta bazen altı yedi yıl önce yayımlanmış eski bir yazı birden keşfedilebiliyor, ne vesileyle bulunuyor ve okunuyor anlamıyorsunuz.

Son üç ayda çok okunan iki eski iki görece yeni yazıyı, meraklısına diyerek paylaşmış olayım.

İki eski yazıdan biri erotik romanlar yazan ve çeviren Balamur hakkında, diğeri Red Kit çevirilerine dair… Yenilerse biri Utanmaz Adam ile ilgili. Diğeri “meşgalesi olmayan kendini kurcalar” faslını tartışıyor.

Sahil Boyu

Dedemin kartpostalları arasından çıktı. Muhtemelen İstanbul’dan bir sahil görüntüsü. Tenhalığı ve kumsalın ferahlığı güzel. Polisin üniformasına bakılırsa 1920’li yılların sonlarını düşündürüyor. 1933’ten sonraki bir tarihte çekildiğini sanmıyorum ama elimdeki tek ipucu da bu.

O yıllarda bu tür yerlere bugünkü anlamıyla plaj değil, daha geniş bir ifadeyle banyo deniyor. Peki banyoya kimler gidiyor? Mayo dediğin her yerde satılmıyor, satılsa da lüks sayılıyor çünkü.

Eski sahil fotoğraflarına bakarken mayolular kadar, denize çamaşırlarıyla girenleri de ararım. Geçmiş hep nezahet, zarafet ve kibarlıkla anlatılır ya… Gerçekten öyle miydi diye bakınırım. Aslında cevabını bildiğim bir soruyu yeniden sormak gibi bir takıntı. Geçmişe değil, geçmiş hakkında anlatılan hikâyeye güvenmiyorum Mıstık abi.

Fotoğrafta hepi topu otuz kişi var. Kalabalığın en yoğun olduğu yerdeyse bir polis dolaşıyor. Fotoğrafçıdan bile kuşkulanmış olabilir, “Neyi çekiyor bu beyefendi?” diye kıyıya kadar inip volta atmış olması ihtimal dışı gelmiyor bana. Benim seçebildiğim kadarıyla mayolu kadın sayısı üç. Geri kalanların çoğu elbiseli. Meraklılar da mayoluların etrafında toplanmış.

Ankara’yla ilgili yıllardır anlatılır, 1923-1950 arasında kasketlilerin, köylülerin, yoksul kıyafetlilerin Yenişehir’e sokulmadığı söylenir. Doğrudur, değildir, o tartışmaya girmeyeceğim. Ama fotoğraftaki eli belinde dolaşan polis efendi, donuyla denize giren çocukları görünce ne düşünüyordu acaba? Falih Rıfkı’nın yıllarca tekrarlanan, sloganlaştırılan gazete manşetini hatırlayalım: “Halk sahile indi, vatandaş denize giremedi.” Buradaki “vatandaş” elbette okumuş yazmış orta sınıf bürokratlar ve aileleriydi.

Plaj da deniz de modernleşmenin vitrinlerinden biriydi. Ama istenen, herkesin kendi bildiği gibi yaşayacağı bir modernlik değil, ahlaklı, faziletli ve kontrol altında tutulan bir modernlikti.

1938 tarihli Cemal Nadir karikatürü tam da bunu anlatıyor. “Dün” bölümünde beyefendi hanımefendinin elini zarafetle tutuyor, “Seni ölesiye seviyorum,” diyor. “Bugün”de ise mayolu çift var. Apaş kılıklı, hamhalat delikanlı sigara içen sosyetik güzele bu kez “Seni öldüresiye seviyorum,” diyor. Klişeler tanıdık: sarışın kadın, “testosteron kokan” bıyıklı erkek… İkisi de “ahlak bozuldu” fikrini resmetmek için sahneye sürülmüş.

Karikatürdeki “dün” gerçekten öyle miydi?

İşte nostalji tam burada başlıyor. Eski fotoğraflara bakınca yalnızca kumsalın ferahlığını görüyoruz. Polisleri, meraklı bakışları, ahlak nöbetlerini, sınırları görmezden geliyoruz. Dünü bugünden daha zarif, daha kibar, daha masum ilan ediyoruz.

Nostalji öyle kaypak bir şey ki… Geçmişi değil, geçmiş hakkında anlatılan masalı özlüyoruz.


Perşembe, Temmuz 30, 2026

Karnına hüfledi, muska yazdı

Çeyrek yüzyıl öncesine nazaran bambaşka bir ahlak ikliminde yaşıyoruz. Aralıklarla geçmişten örnekler paylaşıyorum; bugün yayımlanması neredeyse imkânsız görünen işlerle karşılaşınca insan ister istemez mukayese ediyor. Herkesin buna vereceği hüküm farklıdır elbette ama değişimin kendisi inkâr edilemez.

Yukarıdaki fotoroman böyle örneklerden biri. Tahminen altmışlı yılların ikinci yarısından… Kendince erotik bir iddiası var ve bir din adamının kendisinden medet uman bir kadını taciz etmesini hafif, hatta eğlenceli bir tonla hikâyeleştiriyor. Bugünün “normallerinden” bakınca yalnızca tuhaf değil, ürkütücü de görünüyor.

Eski gazetelerle vakit geçirmiş herkes bilir; sayfalar çevrildikçe üfürükçü, muskacı, cinci hocalarla ilgili haberler eksik olmaz. Çocuğu olmayan kadınlar, koca bulamayan genç kızlar, hastalar, çaresizlik içinde bir hocaya gitmiş, sonra tacize uğramışlardır… Haberlerin doğru olup olmadığını tartışmıyorum.

Benim dikkatimi çeken iki şey var. Birincisi, muhabirler bu haberleri çoğu zaman hafif müstehcen, okuru kışkırtan bir dille anlatırdı. Sanki polis-adliye haberi ile erotik magazin arasında gidip gelen bir anlatı kurulurdu. Orhan Kemal’in üfürükçü hocaları anlattığı sayfaları okurken de aynı duyguya kapılırım. Gazetecilik ile popüler edebiyat arasında tuhaf bir etkileşim vardı be Mıstık abi.

İkincisi, üfürükçü haberlerini yalnızca sansasyonel polis vakaları olarak değil, seküler modernleşmenin kültürel repertuvarının bir parçası olarak okumak gerekiyor. Dinî otoriteyi sıradanlaştıran, onun karizmasını zedeleyen, hatta alaya açan anlatılardır bunlar. Üstelik cinsel düşkünlük, yalnızca kişiyi değil, temsil ettiği kurumu ve dünya görüşünü de küçük düşürmeye yarayan güçlü bir simgedir. Seküler modernleşme anlatılarında kullanılan öğretmen-imam karşıtlığından çok da farklı değil bu haberler.

Bugün aynı hikâyeyi aynı biçimde “anlatmak” ise pek mümkün görünmüyor. Bunun tek nedeni siyasal kutuplaşma ya da hukuki yaptırım ihtimali değil. Toplumun cinsel tacize bakışı da değişti. Altmışlı yıllarda okurun hem gülerek hem de hafif erotik bir merakla takip ettiği böyle bir hikâye, bugün öncelikle güç ilişkisi, rıza ve mağduriyet üzerinden okunacaktır. Dolayısıyla değişen yalnızca sansür rejimi değil; ahlak rejiminin kendisi de kökten değişti.

Bu yüzden bu fotoromana yalnızca nostaljik bir tuhaflık olarak bakmayın. Aynı zamanda Türkiye’nin sekülerleşme tarihine, popüler basının ticari reflekslerine ve cinselliğin kamusal temsilinin nasıl dönüştüğüne dair küçük ama oldukça öğretici bir belge olarak da bakın. Birkaç karelik bu hikâye, göründüğünden çok daha fazla şey anlatıyor.

Çarşamba, Temmuz 29, 2026

Aile Albümü

“Aile Albümü” alt başlığı altında dört popüler kadın yan yana dizilmiş: Sevim Çağlayan, Dansöz Nana, Suzan Sözen ve Gönül Yazar… Üçü gösteri dünyasından, biri romancı.

İlk bakışta sıradan bir mizah sayfası-karikatür gibi duruyor. Oysa 27 Mayıs’ın hemen sonrasında, Yassıada duruşmaları sürerken yayımlanmış. Menderes’i tahkir etmek amacıyla kimi ilişkiler ortaya dökülüyor, kimileri uyduruluyor, dedikodular bile isteye büyütülüyordu. Basın adeta bir linç yarışı içindeydi.

Mizah dergisi Tef de meseleyi iştahla bir “görev” saymış, bu linçe hizmet etmeye soyunarak Menderes’le ilişkilendirilen dört kadını arka kapağına taşımış. Görsel işte o sayıdan. Daha neler neler var…

İnsanların özel hayatlarıyla yaptıkları işleri birbirinden ayırmak gerekir deriz. Bu konuda hemen hepimiz hemfikirizdir. Gelgelelim bu kaideye pek uyulmaz. Hele ortada bir “kavga” varsa…

Linç kalabalığı çoğunlukla linççi davrandığını düşünmez, bunun farkına bile varmaz. İnsanlar çoğu zaman kötülük yaptıklarını değil, haklı bir öfkeye katıldıklarını sanırlar.

Linç iklimlerinde kadın düşmanlığı mutlaka cephane yapılır. Popüler kadınlar çeşitli biçimlerde yaftalanır, linç edilen kadınlara “orospu” denir veya demeye getirilir. Erkeklerse ya eşcinsel ilan edilir ya da kadın düşkünü. Menderes için ikisi de kullanılmıştır.

Çocukken Deniz Gezmiş’le ilgili bir palavra dinlemiştim. O zamanlar palavra olduğunu bilmiyordum tabii. Güya bir haremi varmış da ODTÜ’nün yeraltındaki büyük havalandırma odalarındaki yataklara kızları sıralıyormuş, şu bu…

Sağcı bir mahallede büyüdüğüm için böyle hikâyeleri çok dinledim. Ne var ki ben o yaşta haremden çok havalandırma koridorlarına ve odalarına takılmıştım. Rüyalarıma giriyordu: Askerler gelince “haydutlar” havalandırma kapaklarından pat diye içeri atlıyor, koridorlarda koşuyor, başka bir uçtan dışarı çıkıyordu. İşim gücüm serüvendi.

Aradan zaman geçince o harem vurgusunu başka türlü yorumlamam gerektiğini anladım.

Menderes ile Deniz Gezmiş’i siyaseten bambaşka yerlerde olsalar da benzer araçlarla mahkûm etmeye çalışan ortak bir linççi erkek aklı var demek istiyorum. Siyasi kamplar değişiyor, hedefler değişiyor ama suçlamaların dili pek değişmiyor. Kadın bedeni, cinsellik ve mahremiyet yine silah olarak kullanılıyor.

Linçin en tekinsiz tarafı, kendisini ahlak ambalajıyla sunmasıdır. Kalabalığın içindeki kişi kötülük yaptığını düşünmez, tam tersine bir yanlışlığı düzelttiğine inanır. Belki de bu yüzden empati yalnızca bir duygu değil, ahlakın en temel sınavıdır.

Empati kurmayan, kendisini başkasının yerine koymayan biri gerçekten iyi olamaz. Kabul edilmiş ve meşrulaşmış iyiliklerde bulunabilir: Yoksullara yardım eder, sokak hayvanlarını besler, zekât verir, kadınlara karşı kibar davranır, şu bu…

Bunların hepsi değerlidir ama iyi olmak yalnızca bunlardan ibaret değildir. Herkesin öfkelendiğine öfkelenerek, herkesin güldüğüne gülerek iyi olunabiliyorsa eğer… Bilemiyorum Mıstık abi…

Asıl mesele, kalabalığın alkışladığı o anda bile durup “Ya haksızsak?” diye sorabilmektir. Daha zor, daha belirsiz ve her an değişen sınırlarda gezinen bir iyilikten söz ediyorum.

Çünkü kötülük çoğu zaman nefretle değil, haklı olduğuna duyulan sarsılmaz bir inançla yapılır.

Salı, Temmuz 28, 2026

Bir gün mutlaka

Sokak, 1980’lerin sonunda yayımlanan muhalif sol dergilerden biriydi. Yukarıdaki sayfa, Gırgır’ın el değiştirmesinin ardından dergide çıkan bir habere ait.

Gırgır çalışanları Oğuz Aral’ın evinde toplanmış, ne yapacaklarını anlamaya, kendilerine bir yön ve yol haritası çizmeye çalışıyorlar. Nadire Mater de bu toplantılara katılmış ve yazısını oradaki gözlemlerinden çıkarmış.

1980’lerin ikinci yarısından itibaren iktidara gelen sağ partiler, kendilerine yakın bir medya düzeni kurmak amacıyla yüksek tirajlı gazeteler üzerinde baskı oluşturdu; bazılarını ekonomik ve siyasal araçlarla el değiştirmeye zorladı. Gırgır’ın satıldığı dönemde iş insanı Asil Nadir de Özal iktidarının teşvikleri, himayesi ve kolaylaştırmaları sayesinde çok sayıda gazete ve derginin sahibi olmuştu.

Gırgır, bu hengâmede el değiştiren yayınlardan biriydi.

Kapitalizmin işleyişi bakımından bunda şaşırtıcı bir taraf yoktu: Her şirket gibi her yayın da satılabilirdi. Buna rağmen biz okurlar meseleyi romantikleştiriyor, gazetelerin ve dergilerin yalnızca okurları için değil, reklamverenler ve sahipleri için de çıkarıldığını aklımıza getirmiyorduk.

Gırgır çok satan ve çok kazandıran bir yayındı. Tam da bu nedenle kadrosundan kopmalar yaşanması, yeni mizah dergilerinin ortaya çıkması kaçınılmazdı. Çarşaf, Mikrop, Limon ve Hıbır, farklı zamanlarda ekonomik gerekçelerle bu büyük gövdeden kopmuşlardı.

Derginin sahibi Haldun Simavi de hem bu kopuşlardan hem siyasal ve ekonomik baskılardan yorulmuş olmalı ki sonunda, elindeki diğer yayınlarla birlikte Gırgır’ı da sattı.

Böylece Gırgır, kapitalist ve açıkça sağcı bir patrondan başka bir kapitalist ve yine açıkça sağcı patrona geçti.

Oysa biz meseleyi böyle görmedik. Nadire Mater’in haberinde ve Sokak’ın yaklaşımında da aynı duygu hâkimdi: Dergimiz kötü adamların eline geçmişti.

Gırgır’ın zaten dağıtım tekeline sahip bir patrona ait olduğunu, çok sattığını, Oğuz Aral’ın bu yayından önemli gelir elde ettiğini ve bazı çizerlerin de daha çok kazanabilmek için dergiden ayrıldığını düşünmek istemiyorduk. Ekonomik bir çatışmayı ahlaki bir trajedi olarak okumak kolayımıza geliyordu.

Sokak, haberin yan sütununa “Ağla Sevgili Yurdum” başlığını koymuş. Bu başlık, sanki üzülmemiz ve kahrolmamız gereken olaylar zincirine Gırgır’ın satışı da eklenmiş gibi okunabilir.

Gırgır’ın el değiştirmesi ve ardından yaşanan ayrılıklar, benim kuşağımda uzun süre “muhalif bir kalenin susturulması”, “ustaya ihanet”, “paragözlük” ve “vicdansızlık” gibi kavramlarla açıklandı. Bugün bile bu anlatı büyük ölçüde değişmiş değildir.

Oysa meselenin bunlarla pek ilgisi yoktu.

Haberde de geçiyor, başka söyleşilerinde de tekrarlanıyor: Oğuz Aral, kendisine önerilse Gırgır’ı satın alabileceğini söylüyor.

Bana neden satmadı?” vurgusu ve iması aslında oldukça zihin açıcıydı. Aral yalnızca “susturulan sanatçı” değil, Gırgır’ı satın alabilecek ekonomik güce ulaşmış bir yayıncıydı da.

Bu ayrıntı, hikâyenin ahlaki kahramanlar ve kötü patronlardan ibaret olmadığını açıkça gösteriyordu. Ama biz masalsı bir romantizmi seviyorduk, Mıstık Abi.

Meraklısına not: Gırgır’ın satış bedeli, dönemin kuruyla yaklaşık 300 bin dolarmış. Haftada 200 binin üzerinde net satan bir yayın için hayli düşük bir bedel. Satış tutarının vergisel nedenlerle düşük gösterilmiş olması muhtemel, yoksa Haldun Simavi’nin böyle bir yayını bu fiyata bırakması pek akla yatkın görünmüyor.

Pazartesi, Temmuz 27, 2026

Kıyıda Bekleyen Fotoğraf

Fotoğraf muhtemelen 1960’ların ikinci yarısında çekilmiş. Altan Erbulak, destek amacıyla katıldığı bir eylemde, grev gözcüsü önlüğünü takarak objektife poz vermiş. Otuzlu yaşlarının sonunda olmalı, her zamanki neşesiyle gülümsüyor.

Erbulak, siyasetle meşbu bir sanatçı değildi. En hararetli dönemlerde bile doğrudan siyasal üretimleriyle öne çıkmadı. Daha çok iyimserliği, neşesi ve gündelik hayatın küçük tuhaflıklarını yakalayan mizahıyla hatırlandı. Galiba diyorum, ondan fazlası da pek beklenmedi.

Belki de bu nedenle, 1970’lerin ikinci yarısında giderek politize olan Gırgır’dan ziyade, cinsellik etrafında dönen esprileriyle kendini var eden Fırt’la hatırlandı, daha çok onun bir parçası oldu. Manşeti besleyen birinci sayfa karikatürlerinden çok spor sayfalarının ve hafta sonu eklerinin çizeriydi.

Hiç siyasal karikatür yapmadığını söylemiyorum; Yeni Sabah’ta yıllarca bunu da denedi. Ancak güncel siyasetle, döneminin kimi karikatürcüleri kadar yoğun ve sürekli bir ilişki kurmadı. Bana kalırsa bu, beceremediği değil, bile isteye tercih etmediği bir alandı.

Fotoğraf tam da bu yüzden ilginç. Erbulak’ın zihinlerdeki alışıldık imgesinden küçük ama anlamlı bir sapmayı gösteriyor.

Belki bunu, Erbulak’ın siyasal dönüşümünden çok dönemin ruhuyla açıklamak daha doğru olabilir. 1961 Anayasası’nın sağladığı haklarla grev yapmanın, sendikalaşmanın ve çalışma koşullarını iyileştirme talebinin giderek bir “memleket normali” hâline geldiği yıllardayız. Çok değil, on yıl önce böyle bir fotoğrafı çektirmek de gazetelerde yayımlatmak da neredeyse imkânsızdı.

Erbulak bu normalleşmeden faydalanmış şüphesiz, ama hakkını da teslim etmek gerek: O normalleşmenin pekişmesi ve yaygınlaşması için elini taşın altına koymaktan da çekinmemiş... Üstelik gazetelerin kitleselleştiği, aynı gün ülkenin dört bir yanında okunup satıldığı altmışlı yıllardayız. Onun eylemcilerle yan yana poz vermesi, yalnızca kişisel bir dayanışma jesti değil, görünürlüğü yüksek toplumsal bir kamuoyu desteği demekti.

Ne var ki fotoğrafların kaderi, yaşadıkları rejimlerin karakterine bağlı…

Bugün Gezi’de çekilmiş bir fotoğraf, aradan yıllar geçmesine rağmen bir insanın karşısına suçlama, fişleme ya da hesap sorma vesilesi olarak çıkarılabiliyor. 12 Eylül rejimi açısından da bir grev fotoğrafında yer almak, eyleme katılmak ya da destek vermek benzer biçimde bir kovuşturma malzemesine dönüşebilirdi. Apolitik sayılan Altan Erbulak’ın bu neşeli fotoğrafı, o yıllarda cevval bir savcının eline geçseydi, mutlaka bir soruşturmanın konusu olurdu.

Bir dönemde yurttaşlık hakkının en olağan görüntüsü olan şey, başka bir dönemde suç deliline dönüşebiliyor. Değişen fotoğrafın kendisi değil ona bakan iktidarın gözü elbette.

Cemal Süreya, “Ülkemin ırmakları dışarı akar / Neden bilmem can havliyle akar” der ya…

Zaman da öyle “canhıraş” akar gider. Fotoğraf ise zamanı durduran, akıp gitmesine izin vermeyen o nadir şeylerden biri. Zaman akar ama fotoğraf durur diyelim Mıstık abi, neyin normal, neyin “zararlı” sayıldığını tarihe hatırlatmak için bir kıyıda sessizce bekler.
Related Posts with Thumbnails