Pazartesi, Mart 30, 2026

Call-Out Kültürü ve Büyük Yazar

Uykusuz’un son sayısında Cihan Kılıç’ın “Büyük Yazar” isimli bir buçuk sayfalık ilginç (ve güzel) bir çizgi romanı yayımlandı. Rage bait (öfke yemi) kavramı hakkında yazarken bu hikâyeye denk gelmek ne yalan söyleyeyim hoşuma gitti,  böylece diyelim Mıstık abi, yakın zamanların en yakıcı dijital pratiği olan call-out (ifşa/teşhir) kültürünü tartışmak kaçınılmaz hale geldi.

Hikâye, “usta yazar vs. genç röportajcı” klişesiyle açılıyor. Ancak Cihan Kılıç’ın o kendine has üslubuyla, olay hızla egoların çarpışmasına ve entelektüel otoritenin çözülmesine varıyor. Okurken, gayet kontrollü başlayan bu havanın mecazen bir “delirmeye” varacağını seziyorsunuz. Genç kadın muhabir ölçülü, hazırlıklı, hatta biraz akademik bir dille sorularına başlıyor, yaşlı yazar ise dünyayı anlamaktan yorulmuş, kendinden emin bir bilgelik pozuyla cevaplar veriyor.

Ancak kısa süre sonra anlıyoruz ki, karşımızdaki bir röportajcı değil, bir “sosyal denetçi”. Muhabir; Bechdel testi, oryantalizm ve toplumsal cinsiyet rolleri gibi kavramları birer büyüteç gibi kullanarak yazarı pozisyon almaya zorluyor. Söylediklerini açmasını isterken aslında hüküm çoktan verilmiş oluyor: Siz sorunlusunuz! Yazarın eserlerindeki “erkek bakışını” (male gaze) doğrudan yüzüne vurması, usta yazarın yıllardır titizlikle koruduğu konfor alanını tarumar ediyor.

Buna röportaj değil, bir “call-out” performansı demek daha doğru. Call-out kültürü, birini kamusal alanda ifşa ederek ahlaki hesap vermeye zorlayan bir pratiktir. Tartışma gibi görünür, yargılama gibi işler. Siz fikren tartışıldığını sanırken, iş hızla bir gösteriye dönüşür. Çünkü burada amaç soru sormak değil, hüküm kurmaktır. Bu yüzden cevapların doğruluğu değil, yetersizliği önemlidir. Diyalog kurulmaz, muhatabı köşeye sıkıştıracak bir hasımlaşma sahnelenir.

Yaşlı yazar, ilk karelerde klasik hümanist çizgide (epeyce de ezber) cevaplar verirken, sorular sertleştikçe kendini savunma pozisyonunda buluyor. Bu savunma mekanizması, entelektüel dilin hızla kaybedilmesine ve yerini kontrolsüz bir öfkeye bırakmasına neden oluyor. Finalde ise yazar, cinsiyetçi bir patlamayla aslında kendi imajını bizzat imha ediyor.

Yazar, “iptal edilme” (canceled) korkusuyla yüzleştiği anda, dijital çağda sıkça gördüğümüz o tipik refleksi sergiliyor: “Benim kuşağım ne acılar çekti”, “Siz nankörsünüz” gibi argümanlarla geçmişin kredisini bugünün borcuna saydırmaya çalışıyor. Kendi entelektüel mirasını bir kalkan gibi kullanıyor ama bu kalkan, yeni neslin “Peki bugün ne yapıyorsun?” sorusu karşısında paramparça oluyor.

Bütün bu gerilimin ortasında bir kare var ki, görsel olarak şahane: Salyangoz karesi. Yazarın iddia ettiği o edebi sakinlik ve doğallık illüzyonu, yavaşlığı temsil eden o salyangozla aynı kareye girdiğinde, aslında bir yapıntı  olduğunu gösteriyor ve görsel olarak çöküyor.

Doğrusu finali pek beğenmedim. Yazarın hikâyenin sonunda bir “akıl hastası” gibi kapatılması, tüm o sosyopolitik tartışmayı patolojik bir vakaya indirgemiş. Bu tercih, tartışmayı çözmek yerine patolojikleştirerek ondan kaçıyor. Yazarı “deli” ya da “meczup” konumuna düşürmek, metni zayıflatmış. Çünkü mesele bir akıl sağlığı sorunu değil, bir zihniyet ve kuşak çatışması. Adamın bu kadar kolay “çökertilmesi”, kadını da o çöküşü hızlandıran haklı bir infaz makinesine çeviriyor. Mizah dergisi dilini anlamıyor değilim, tahkiye olarak yorumluyorum.

Call-out gösterileri, sosyal medyanın doğasına (hızlı, duygusal ve ahlaki netlik içeren yapısına) çok uygun olduğu için hızla yaygınlaştı. Taciz veya ayrımcılık gibi görmezden gelinen meseleleri görünür kılması açısından elbette hayati bir önemi var. Ancak bu tür ifşa performansları sadece birini yıkmaz, aynı anda yeni bir ahlaki otorite de üretir.

Diğer yandan bağlamı yok eden, insanları tek bir cümleye indirgeyen ve hata ile kimliği eşitleyen tehlikeli bir yargılama hakkı tanıdı. Bu dilin bir tür linç kültürü olduğunu biliyoruz ama genel algı henüz buraya evrilmedi. Hikâyeyi bir arkadaşıma gönderdiğimde bana, “Gerçeği mi göstermiş, yoksa sadece yıkıp geçmiş mi, anlamadım” dedi.

Call-out tam da böyle işliyor işte. Bir gerçeği gösterirken, o gerçeğin öznesini yok ederek adaleti sağlıyor. Peki, bu denetimsiz “kanun koyuculuk” adaleti mi getiriyor, yoksa sadece yeni bir tür zorbalığı, ahlak kisvesi altında meşrulaştırıyor mu? Bence şimdiki zaman insanlarının yaşadığı trajedi şu: cevabı ararken bile taraf olmak zorunda kalıyoruz.

Pazar, Mart 29, 2026

Okur mu, Reaksiyon mu?


Bir süredir blogdaki yüksek etkileşim artışından söz ediyordum ama iş orada kalmadı. İki yıldır direniyordum fakat arkadaş sayısındaki sınıra dayanınca Facebook beni ister istemez “profesyonel mod”a geçirdi. Hal böyle olunca, sosyal medyadaki yazılarım günde ortalama yirmi bin civarında etkileşim almaya başladı. Paylaştığım görsele bakarsanız, sadece üç gün önce Facebook’ta yayımladığım bir blog yazımın istatistikleri, tek başına 150 bin etkileşimi geçti mesela.

Ben sadece bloguma yazıyor, o yazıları aralıklarla Facebook’ta ve çok nadir olarak Twitter’da paylaşıyorum. Yani aslına bakılırsa blog dışında yokum. Bu yüksek trafik, yazılarımın artık geniş bir kamusal dolaşıma girdiğini gösteriyor. Biliyorum, ölçek büyüdükçe işler değişir, sertleşir ve gürültü kaçınılmaz hale gelir. Bu yoğun ilgi bir “rage bait” (öfke tuzağı) değil belki ama bir noktada “rage” üretecek, bana yönelik bir tepki doğuracak, farkındayım. Dijitalin mantığı böyle işliyor: Evinize ne kadar çok misafir gelirse, çöpünüz de o kadar artar.

Haliyle, yüksek reaksiyonlu ama içi boş yorumlarla, saçma tepkilerle muhatap olmaya başladım. Sadece başlığa bakıp ya da ilk cümleyi yarım yamalak okuyup tetiklenen bir kitle bu. Malumunuz, insanlar artık okumuyor, tepki veriyorlar.

Yazılar daha çok kişiye ulaştığında acı bir gerçeği fark ediyorsun: Okur artmıyor, sadece kalabalık büyüyor. Okuyan kişiyle tepki veren kişi çoğu zaman aynı değil. Metin yerinde duruyor ama etrafında oluşan uğultu her geçen gün yükseliyor.

Ben hâlâ aynı tarzda yazıyorum, meselelerim aynı, mesafem aynı. Değişen tek şey okurun ölçeği. Bu aralar kimle konuşsam bunu anlatıyorum. Kalabalık büyüdükçe anlam dağılıyor. Yazıları yazan kişi olarak bu ilginin neden bu kadar agresif bir şekilde arttığını hem merak ediyor hem de biraz endişeyle izliyorum.

Merak, iştah, ürkeklik ve karşılaşma heyecanı gibi zıt hislerle ilerlermiş. Ben de bu meseleyi geçici bir ilgi olarak görüyor (ve öyle olmasını umuyor), bir çeşit sosyal deney yaşadığımı düşünüyorum.

Böyleyken böyle Mıstık abi.

Uygun Fiyata Cantek

Galip Tekin’in öykülerine dayanarak hazırlanan Acayip Hikâyeler dizisi, yarımşar saatlik bölümlerden oluşuyordu (2012). Dizinin 7. bölümünde Galip Abi, bana küçük bir gönderme yapmıştı.

Duymuştum ama kaydına ulaşamamıştım.

Bilimkurgu temalı hikâyede, çocuklarına yetenek satın almak isteyen bir ailenin karşısına karaborsacı bir satıcı çıkıyor. Adı Levent. Elindeki “ürünleri” sayarken, uygun fiyata “Cantek” bile bulunduğunu söylüyor. Bir süre “Cantek, Cantek” diye tekrarlayıp duruyorlar. Matrak bir sahne.

Galip Abi’yle hayatımda sadece iki kez karşılaştım; birinde epey uzun konuşmuştuk. Sonrasında bir-iki telefon görüşmesi… Hepsi bu.

Sempatiyle yapılmış küçük bir oyunbazlık. Zamansız gidişinden sonra bana bir hatıra kaldı. Üstelik ne diziyi ne de bu göndermeyi birlikte konuşabildik. Muhtemelen birlikte gülecektik. Onu da kaçırmış oldum.

Cumartesi, Mart 28, 2026

Rage Bait (2)

Daha önce “rage bait” kavramı hakkında yazmıştım. Türkçesiyle öfke yemlemesi, öfkeyi ham madde olarak kullanan, onu durmaksızın üreten ve çoğaltan bir mekanizmayı tarif ediyor. Geçen gün bir arkadaşım “İnsanlar neden bu kadar öfkeli diye sormayı bıraktım artık,” dedi, “Asıl soru şu: Biz neden bu öfke patlamalarını izliyoruz?”

Çünkü rage bait artık tek başına servis edilen bir içerik değil, izleyicinin gönüllü katılımıyla tamamlanan bir kolektif performans. Birinin kışkırtması ne kadar sistemin parçasıysa, bir başkasının buna misliyle karşılık vermesi de bunun bir başka parçası. Öfke fena halde bulaşıcıdır, daha da önemlisi, düşünmeye veya sakin kalmaya kıyasla çok daha “zahmetsizdir.” Düşünmek zaman ister, mesafe koymak sabır gerektirir. Öfke ise derhal ve yüksek sesle üretilebilir.

Bu patlamalar yalnızca dijital bir davranış bozukluğu değil, devasa bir dikkat ekonomisi sorunu. Günümüz insanı sürekli uyarılma halinde, fragmente olmuş bir dikkatle ve düşmüş eşiklerle yaşıyor. Böyle bir iklimde sakin, ölçülü ve katmanlı bir içeriğin rage bait enerjisiyle rekabet etme şansı yok. Gürültülü olan her zaman kazanıyor. Daha doğrusu, gürültüye bağımlı hale gelmiş bir zihin, sessizliği artık bir dinlenme alanı değil, tahammül edilemez bir “boşluk” olarak algılıyor. Bu yüzden rage bait sadece yazılımların değil, bizzat bizim zihinsel alışkanlıklarımızın bir sonucu.

Arkadaşıma şunu önerdim: Bir süre felaket haberlerini, hatta genel olarak sosyal medyayı nadasa bırak. Sen baktıkça akışın o “zehirle” doluyor, algoritma sakinleşmene izin vermiyor. Bir süre sonra dünyanın sadece öfkelilerden, mağdurlardan, aptallardan ve yalancılardan ibaret olduğuna ikna oluyorsun. Oysa gerçek hayatın dokusu bu kadar lineer değil.

(Biliyorum, yazarken romantize ettim Mıstık abi, lineer demedim mesela)

Şunu kabul etmeliyiz: Meseleye sadece ahlaki bir yerden yaklaşmak pek işe yaramıyor. Hatta bazen “yapmayın” çağrısı, yeni bir öfke dalgasına malzeme veriyor. Çünkü sistem öfkeyi ödüllendiriyor. Ortada bir ödül (etkileşim, görünürlük, onay) varsa, o davranış mutlaka tekrar eder. Daha sert, daha radikal ve daha tahrik edici olanın “kazandığı” bir düzende, makul olan her şey merkezin dışına itilir. Normlar aşınır: Dün infial yaratan bir kabalık, bugün sıradan bir içerik haline gelir.

Peki, bu döngü kırılabilir mi? Teoride mümkün, pratikte ise külfetli bir irade sınavı. Çünkü bu bir üretim meselesi olduğu kadar, bir tüketim tercihi. Algoritmalar neyi tüketeceğimizi dikte ediyor, üretim de bu talebe göre şekilleniyor. Rage bait’e karşı en etkili refleks, tepki vermemek, yani oyunu kuralına göre oynamayı reddetmek. Ancak haksızlık hissi ve o anlık deşarj arzusu o kadar kolay dizginlenemiyor. Sistem tam da bu insani zaafı tetiklemek üzere optimize edilmiş durumda.

Benim görebildiğim en gerçekçi çıkış yolu şu: Algoritmayı bir “niyet” değil, bir matematiksel model olarak görmek. Karşımıza çıkan provokasyonun bireysel bir sapkınlıktan ziyade, teşvik edilen bir veri trafiği olduğunu kabul etmek.

Bu kabul, öfkeyi tamamen yok etmez belki ama onunla kurduğumuz ilişkiyi kökten değiştirir. Dünyayı “asla olmaması gerekenlerin yaşandığı bir yer” olarak görüp sürekli sarsılmak yerine, olup bitenleri mekanizmasıyla anlamaya çalışarak aramıza bir mesafe koyabiliriz. Öfke dünyayı değiştirmiyor, sadece bizi içeriden-ruhen tüketiyor.

Eğer bir şey öğreneceksek, neye tepki vereceğimizi değil, neye tepki vermeyeceğimizi öğrenmeliyiz. Çünkü rage bait’in tek yakıtı bizim ona atfettiğimiz değerdir.

Ve değer görmeyen hiçbir canavar büyümez. (Siyaseten romantik bir final cümlesi ekledim Mıstık abi, sen ejderha sürücülerine selam söyle)


Cuma, Mart 27, 2026

Söyle Bana

Yapay zekâdaki gelişmeleri yakından izliyor, fırsat buldukça animasyon üretmeye çalışıyorum. “Üretmek” dediğim de çoğu zaman iş rutininden kaçıp programların içinde oyalanmak aslında. Asıl amacım, kendimi taze tutmak, imkânları öğrenmek, sonuçtan çok, araçlarla temas halinde kalmak.

Bir süredir ses programlarına sardım. Artık teknik olarak-en azından belli bir düzeyde şarkı üretmek mümkün. Ben de kısa filmlerime müzik ekleyebilmek için bu alana yöneldim. Şimdilik gördüğüm şu: Türkçe söyleyişler hâlâ aksıyor, yerel müzik türleri ise ya hiç yok ya da yüzeysel taklitler halinde. En temel sorunsa şu: ses, kulağa hâlâ “yapay” geliyor. Üstelik bu yapaylık yalnızca teknik değil, estetik olarak da klişe üretmeye meyilli bir yapı var ortada.

Benim derdim sonuçtan çok süreç olduğu için meseleyi biraz tersinden kurcalıyorum. Örneğin rap müzisyenlerin diksiyon ve yorumlarını modelleyerek o yönde denemeler yapıyorum. Yanlış anlaşılmasın, iyi bir rap dinleyicisi değilim. Zaten mesele o değil. Mesele, mevcut araçların sınırını görmek. Şu an için, kafamdaki müziği doğrudan üretmek mümkün görünmüyor. Belki ileride gerçek bir vokalle bu boşluğu kapatabilirim. Ama şimdilik insan sesi ile makine sesi arasındaki fark kapanmayacak. Rap ile daha az sırıtıyor sadece…

İşin ironik tarafı şu: denemelerim böyle sürerse bir “rap albümü” birikecek gibi duruyor. Elbette şaka yapıyorum-hadsizlik etmek gibi bir niyetim yok. Müziği daha çok yazarken kullanıyorum, senaryoya başlarken atmosfer kurmak, ritim yakalamak için yoğun olarak dinliyorum. Dizi işlerimde söz yazdığım, müzikle ilgili yönlendirmelerde bulunduğum oldu. Ama teknik anlamda kendimi amatör bile saymam.

Mesele, teknolojinin bize vaat ettiği hız ile sanatın talep ettiği yoğunluk arasındaki gerilimde düğümleniyor. Yapay zekâ, üretimi demokratikleştirirken aynı anda estetik deneyimi standartlaştırma riski de taşıyor. Araçlar çoğaldıkça ifade derinleşmiyor, tersine, çoğu zaman yüzeye doğru çekiliyor. Bu yüzden asıl sınav teknik yeterlilikte değil, bu araçlarla neyin söylenmeye değer olduğuna karar verebilmekte.

Perşembe, Mart 26, 2026

Güzel İsimlere Gazel

Yürekte Bukağı (Tomris Uyar, 1979), Puslu Kıtalar Atlası (İhsan Oktay Anar, 1995), Canistan (Yusuf Atılgan, 2000), Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (Barış Bıçakçı, 2000), Tuhaf Yıldızlar Dünyaya Bakıyorlar Gözlerini Kırpmadan (Sevgi Özdamar, 2003), Buruk Dünya (Orhon M.Arıburnu, 1985), Ben Ruhi Bey Nasılım (Edip Cansever, 1976), Narla İncire Gazel (Bilge Karasu, 1995), Kınar Hanımın Denizleri (Ece Ayhan, 1959), Ne Kitapsız, Ne Kedisiz (Bilge Karasu, 1994), Gül Mevsimidir (Füruzan, 1985), Kafamda Bir Tuhaflık (Orhan Pamuk, 2016), Fena Halde Leman (Attila İlhan, 1980), Sular Ne Güzelse (Erdal Öz, 1997), Göç Temizliği (Adalet Ağaoğlu, 1985), Gecegezen Kızlar (Tomris Uyar, 1983).

Sevdiğim kitap isimlerini yazdım. Editör olarak pek çok kitaba ister istemez isim seçmişliğim oldu, en azından alternatifler önermişimdir. Nezaketle inat etmişliğim çoktur. Şunu iyi biliyorum: bazı isimler, eserden çok daha ilgi çekici olabilir; okuru çağıran, dürten, hatta hafifçe tahrik eden isimler vardır. Fena Halde Leman’ı ilk gördüğümde gülümsediğimi, Gecegezen Kızlar’ı nedense bilimkurgu tadında bir şey gibi hayal ettiğimi hatırlıyorum.

Umberto Eco kitap adının okuru belirlemesinden hafif huzursuzlanır ama bundan da faydalanmak gerektiğini söylerdi. İsim, okura bir kapı göstermeli ama o kapının ardında ne bulacağını da fısıldamalıdır. Bu yüzden hafif tertip tehlikelidir. Fazla açık bir başlık, kitabı daha baştan tüketir, fazla kapalı olan ise hiç açılmayabilir. İyi başlık tam bu eşikte durur.

Oyunbazlık ederek abartıyorum, Paul Valéry, şiirin asla tamamlanmadığını, yalnızca terk edildiğini söyler ya, iyi bir kitap adı da biraz öyle olmalı. Yazar onu bırakırken okur devralmalı. Başlık, metnin dışında yaşamaya devam etmeli, hatta öyle olmalı ki, metnin kendisinden daha uzun yaşamalı.

Puslu Kıtalar Atlası mesela, daha kapağı açmadan zihinde bir tür “serüven sisi” kurar. Kafamda Bir Tuhaflık, sanki roman değil de insanın kendi kendine söylediği bir cümledir. Bu yüzden işler. Kişisel olarak şairlerin bizim edebiyatımızdaki en güzel kitap isimlerini bulduğuna inanırım. Şiir gibi davranan başlıklar hep onlardan gelir: açıklamayan, çağrıştıran o tatlılıklar… Narla İncire Gazel, Kınar Hanımın Denizleri… Bunlar anlamdan çok tınıyla çalışır. Bir şeyi anlatmazlar, bir şeyin etrafında dolaşırlar.

Elbette iyi bir başlık, iyi bir kitap demektir demiyorum. Hatta başlık, metnin taşıyabileceğinden daha fazlasını vaat ederse okuru kaçırır. Okur o vaatle içeri girer, ama içeride aynı yoğunluğu bulamayabilir. Güzel isim, kötü roman örneği listem de var. Onu yaşlanınca yazarım.

Gabriel García Márquez’in neredeyse rahatsız edici bir dürüstlükle söylediği gibi, kitabı sattıran şey çoğu zaman başlıktır. Editörün içgüdüsü de burada devreye girer: doğru sözcüğü ve tınıyı bulmak. Bence en iyi isim, biraz eksik olmalı, tamamlanmayı bekleyen bir auradan söz ediyorum. İşveli ve kandırıkçı, inatçı ve uzun ömürlü…

Bugün güzel şeyler olsun Mıstık abi…
Related Posts with Thumbnails