![]() |
Salı, Şubat 24, 2026
Tenten Faturası
Pazartesi, Şubat 23, 2026
Languishing-Sönümlenme
![]() |
Yakınlarda bu “fena değilim” hissiyatının bir dönem ifadesi olarak yaygınlaştığını öğrendim. Sönümlenme, canlılığını yitirme, solmak, durgunlaşmak anlamındaki languish sözcüğü popülerleşmiş. “Languishing” derken bir tür psikolojik sönümlenme kastediliyor. Depresyonda değilsin ama mutlu da değilsin, rutini yaşıyorsun gibi bir şey. Matrak tanımlar yapılmış: “düşük voltajda çalışma hali”, “duygusal rölanti” gibi.
Böyle ifadelerle karşılaşınca heyecanlanıyorum. Çünkü sosyal medyada yazan hemen herkes dünyayla kurduğu ilişkiyi bir moda gibi bu cümlelerle anlatıyor. Bakıyorsun, belirgin bir anksiyeteleri yok, yazarken majör depresyon savrulmaları yok. Farkındalıkları var, popüler olana ilgileri var, işlevsellikleri var ama derinleşemiyorlar. Mecazen söyleyeyim: “Şarjım yok, uzun konuşamıyorum” hâlinde salınıyorlar.
Eskiden bu duygu yok muydu? Elbette vardı. “Tembel” derdik. Okur yazarlar “hafif depresyon” tanısı koyar, kişinin motive olmasını beklerdi. Rölanti dedim ya, “bir sevgilisi olsa”, “bir işe girse” düzelir denirdi.
Oysa languishing yeni bir hissiyat sayılıyor, yeni bir orta sınıf sıkıntısı anlayacağınız. Sosyal medya çağında her birimiz sürekli uyarılıyoruz. Bir haber, bir skandal, bir mesaj, ilginç biri… Mutlaka dikkatimizi çeken bir şey var. O kadar çok ki bunlar, her birine ayırdığımız dikkat de bölünüyor. Bu çokluk zamanın hızlandığı hissini doğuruyor.
Klinik bir tanıdan söz ettiğim sanılmasın, bildiğim bir alan değil. Beni ilgilendiren kültürel bir semptom olması. Okur yazar, iyi eğitimli, etrafındaki vasatlığın farkında olan insanlar arasında gelişen bir durumdan söz ediyorum.
Dikkat edin, hemen hepimiz travmalardan söz ediyoruz. Evet, ziyadesiyle fazla kaygı, fazla korku, fazla üzüntü var. Ama onlara verdiğimiz tepkiler ne? Nötrleşmiş durumdayız. Büyük şeyler de küçük şeyler kadar etkisiz hissediliyor. Her birimiz yapay bir tetikte kalma hâlinde yaşıyoruz. Kirli, vasat ve merhametsiz olanı eleştirip bir sonrakine geçiyoruz. Temiz, derinlikli ya da iyicil olmuyoruz, sadece tepki veriyoruz. Aşırı uyaranlı ama stabil bir hayatın içinde ilerliyoruz.
Arzu meselesine öteden beri dikkat kesildiğim için psikolojik sönümlenmenin haz eşiğiyle ilgili olduğunu düşündüm. Bildiğim yerden bakmak istedim. Beyin hazla çalışır malum. Hazların büyüklüğü kadar seyrekliği de önemlidir. Eskiden hazlar nadirdi: bir buluşma, bir mektup, bir iltifat, bir öpücük, bir kavuşma. Şimdi bunların önemi yok demiyorum, yok kadar az diyorum. Hazlar süreklilik gösteriyor ama küçülüyor. Sürekli ekran kaydırıyoruz, sürekli bildirim alıyoruz, sürekli karşılaşıyor, etkileşim alıyor ve veriyoruz. Beyin bu sürece uyum sağlıyor, kendini korumaya alıyor ve hassasiyetini düşürüyor.
Psikolojik sönümlenme tam da böyle bir şey: İnsan ister gibi yapıyor, kaybetmeden vazgeçiyor, mücadele etmeden sürdürmeye çalışıyor. Büyük laflar etmek istemem ama temel sorunumuz mutluluk eksikliği değil, anlam eşiğinin yükselmesi olabilir. Hiçbir şey yeterince güçlü değil, çünkü her şey sürekli ve her şekilde mevcut. Yeni bir ilişki, yeni bir sanat örüntüsü, yeni bir fikir, yeni bir mesele, yeni bir iş, yeni bir mekân… Say say bitmez. Seçebiliyor, bırakabiliyor, bir üst sürüme geçebiliyoruz. Bana derinleşmenin resmini yapabilir misin diyeceğim Mıstık abi, yazıyı mesajlı bitiriyorum.
![]() |
Pazar, Şubat 22, 2026
Nilgün
Cumartesi, Şubat 21, 2026
Performe edilen
![]() |
Cuma, Şubat 20, 2026
Güfteye Sığmayan Israr
![]() |
Ayaküstü bir şeyler söyledim ama soru evde öylece kaldı. Akşamüstü bir şarkı açtım, eski, damardan bir güfte. Kelimeler tanıdıktı ama ben başka bir zamandaydım, sanki insanlar aynı dili konuşuyorlar ama aynı şeyi yaşamıyorlardı.
O şarkılarda ayrılık olur, acı olur, beklemek olurdu filan ama mutlaka bir bitiş de olurdu.
Bugünse ayrılamama diye bir duygu var. İnsanlar ilişki yaşamıyor ama ilişkiden de çıkamıyor: mesajlar sürüyor, telefonlar silinmiyor, engeller açılıp kapanıyor, son konuşmalar bitmiyor. Üstelik bir teki bile romantik yaşanmıyor.
Bu sentimantal bir ısrar değil, psikolojik bir kuşatma. Klinik literatürde buna “ısrarlı iletişim” ve “ilişki sonrası taciz” diyen çalışmalar var. Eskinin dünyasında bu davranış “sevdiği için yapıyor” diye okunabilirdi. Oysa bir ilişki bittikten sonra sürekli mesaj atmak, açıklama istemek, sosyal medya üzerinden gözetim kurmak romantik değildir, çıkış bırakmayan bir baskıdır.
İlginç olan şu: taciz edilen taraf çoğu zaman kendini zalim gibi hissediyor. Çünkü taciz romantik cümlelerle konuşuyor: “Ben sadece konuşmak istiyorum”, “hiç mi hatırım yok”, “beni tanıyorsun.”
Romantik kültür bize “vazgeçmeyen kazanır” diye bir yalan öğretti. Oysa vazgeçmemek çoğu zaman gerçeği inkâr etmektir. Birini sevmeyi bırakmak zor olabilir fakat onun hayatından çıkmayı reddetmek artık sevgi değildir.
Eski şarkılar acıyı geçmiş zamana taşırdı. Hatıra güvenli bir mesafeydi, insan üzülür, sonra yaşadığı şey hikâyeye dönüşürdü. Şimdi ise hikâye oluşmuyor, sahne kapanmıyor. Aynı an küçük değişikliklerle yeniden kuruluyor.
Belki de o müzik eskimedi. O şarkıları mümkün kılan ilişki biçimi ortadan kalktı.





