Pazartesi, Eylül 14, 2026

Ölçüler ve Terziler


Nüzhet İslimyeli bunları 1970 yılında yazmış. Hafif tertip öfkeli, hafif tertip de kehanetçi bir üslupla sanatı tarif etmiş.

Her dönemin olumlanan ve olumsuzlanan kendine özgü eğilimleri var. Değişmeyen şey ise yaşanan zamanın bir “bunalım çağı” olduğuna ilişkin kolaycı yargı galiba. Geçmişte yazılmış güncel metinlere bakınca bu tavır kendini ziyadesiyle belli ediyor. Aktüel olmayı bağırmakla karıştırdığımızdan, yaşadığımız zamandan “tiksindiğimizi” herkese duyurmak istiyoruz.

İslimyeli, bunalımı zamanın ruhu olarak işaretlemiş; skandal arayışını da bunun bir parçası saymış. Salvador Dali ile hakkında pek bir şey bilmediğimiz bir başka sürrealist ressamı aynı kültürel çöküşün belirtileri (hastalıksa eğer semptomları) arasında değerlendirmiş. Dahası, o bunalım gün gelip sona erdiğinde Dali’nin tuvallerinin “2500 yıllık sanatın o müstesna ahenginden” düşeceğini (kaybolup gideceğini) ileri sürmüş.

Bu faslı ayrıca tartışmaya gerek yok sanırım. Unutulup giden Dali’nin eserleri değil, skandalları oldu.

Metindeki “normalin dışında olan yaratıklar” sözü ise ayrıca dikkat çekici. İslimyeli’nin kimi kastettiğini bilemiyorum. Cinsel tercihlerle ilgili bir iddiada mı bulunuyor acaba? Her durumda, farklı olanı “yaratık” diye niteleyen cümlesi, savunulduğu söylenen sanat anlayışından çok daha fazlasını anlatıyor.

İşte tam da burada, “farklı olanı” yaratık ilan eden bakışla “bunalım çağı” teşhisinin aynı kaynaktan beslendiğini anlıyoruz: kendi ölçüsünü şaşmaz ve sapmaz ölçüsünde mutlak sayan bir zihniyeti okuyoruz.

Tek ve değişmez bir “sanat tanımı” elbette yok. Fakat sanatı bir tanıma sabitlemek, sonra da o tanımın koruyuculuğuna ve hamiliğine soyunmak isteyen çok. “Bunalım” denilen şey belki de buralardan başlıyor. Farklı sanat anlayışlarının ortaya çıkması ya da yeni oyuncuların itibar kazanması, eski hamileri tedirgin ediyor, mutlaka öfkelendiriyor.

Bourdieu, Sanatın Kuralları kitabında özetler: bir kültürel alan; yerleşik/tanınmış figürler ile alana yeni giren üreticiler arasında gelişen, alanın “meşru tanımı” üzerine yaşanan, bitimsiz bir mücadeleye sahne olur. Yeni gelenler mevcut güç dengesini sarsmaya çalışırken, yerleşikler bu dengeyi korumaya çalışır. Bana kalırsa bu direniş çoğu zaman kişisel bir çıkar kaygısı olarak değil, “alanın çöküşü” endişesi olarak sunulur.

Bugünden tiksinmek de yeni oyunculardan hazzetmemek de bu iktidar kaygısının bir parçası. Her kuşak, kendi zevkini sanatın ezelî ve ebedî ölçüsü sanıyor. Sonra zaman geçiyor, sanat kalıyor, ölçüler ve terziler berhava oluyor.

Pazar, Eylül 13, 2026

Puslu


 

Çizgilere Derkenar 45

Çizgi roman, 1930-1990 arasında öylesine önemli bir eğlence aracıydı ki farklı mecralara taşınırdı. Sakızlardan çıkan tek kareleri biriktirdiğinizde bir hikâye tamamlanırdı. Bugünün bolluğunda anlaşılması güç bir yöntem: Çocukların hikâyenin peşini bırakmayacağına güveniliyordu. Yukarıdaki kareler, 1950’lerde satılan sakızlardan çıkmış.

Çizgi roman ve mizah dergileri en popüler dönemlerinde devletten neredeyse hiç ilgi görmedi. Oysa Gırgır ile Fırt, 1980’lerde pekâlâ posta pulu olabilirdi. Pulları ancak 2019’da çıkarılmış; ilgilisi olarak ben bile yeni gördüm.
Yetmişli yılların sonunda Çivi’de yayımlanan, Ragıp Derin’in çizdiği ve Kandemir Konduk’un yazdığı bir çizgi romandan Yaşar Kemal karesi… Yazar, kâğıt sıkıntısı yüzünden kitabının basılamamasından yakınıyor. Bugün hatırlaması bile güç ama bir zamanlar kâğıt yokluğu yayıncılığın başlıca dertlerindendi.

Yine Çivi’den, Haslet Soyöz imzalı bir çizgi roman (1979)… Aynı anlayışla yapılmış ünlü bir “Turhan Selçuk” sayfasını biliyordum; meğer bu da bir serinin parçasıymış. Espri, Cem Karaca’nın Tamirci Çırağı şarkısı nedeniyle yeni sayılmaz ama Soyöz’ün niyeti ve üslubu ilginçmiş. Beş altı sayı sonra bırakılmış. Fikir ve senaryo bakımından beslenebilse, bugün hatırlanan bir seri olabilirmiş.

Cumartesi, Eylül 12, 2026

Mambo Jambo




Dönem normalleri

Fırt dergisini tarıyor, çizgi romanlarını listeliyorum. Baktıkça hatırlıyor, esprileri ve üslubu anlamaya çalışıyorum. Peşinen söyleyeyim: Bugünden bakınca kolay anlaşılmıyor.

Yukarıdaki fotoroman, televizyonda yayımlanan bir reklamın parodisi olarak düşünülmüş; derginin niyetine uygun biçimde bir “seks fıkrasına” dönüştürülmüş. Sunucu yeni bir ürünü tanıtır gibi mikrofonu uzatıyor, karşısındaki de kokusunu, rengini övüyor, klasik bir tv reklam sahnesi. Son karede “ürün” ortaya çıkıyor: çıplak bir kadın, yatağın kenarında oturuyor. “Hiç böylesini yememiştim… UNGH!” repliği de bu çakışmayı tamamlıyor. Reklamı hâliyle hatırlamıyorum.

Bugün böyle ya da buna benzer bir espri yapılabilir mi? İçinde yaşadığımız siyasi ve kültürel konjonktürü düşünerek “yayımlanamaz” cevabını verebiliriz. Hatta yayımlanması bir yana, muhtemelen üretilemezdi bile. Şaşırtıcı mı? Pek değil.

Meseleyi tersinden düşünelim. Yetmişli yıllardaki yayıncılık ve hukuk koşulları bugün de geçerli olsaydı ve böyle bir iş yayımlanabilseydi, kültür endüstrisi, üreticiler ve okurlar bu espriye nasıl tepki verirdi? Bir tür “ya şöyle olsaydı?” sorusu soruyorum.

Normal” dediğimiz şey ne kadar değişmiş, değil mi? Erbulak bu fotoromanda oynarken 47, Serezli 42 yaşında. Genç değiller yani. İnsan nedense genç olmalarını bekliyor; çünkü espri düpedüz ergen esprisi. Buna rağmen böyle bir işi oynamak onlara tuhaf gelmemiş.

Serezli ile Erbulak, mecazen tefe konurlardı bugün. Sosyal medyada günlerce tartışılır, sanatçı kimlikleri bu işle birlikte anılır, sonraki çalışmalarına da bu sabıka üzerinden bakılırdı.

Kimseye tuhaf gelmediğini söyleyemem elbette. Ben çocukken Fırt almak bile riskliydi, gizli saklı edinilen, yakalanınca insanı utandıran bir dergiydi. Demek ki tepki vardı, fakat yayımlanmasına engel olacak kadar güçlü ve görünür değildi. Bugün değişen yalnızca yasakların sınırı değil, itirazın gücü ve kamusallığı da değişti.

Cuma, Eylül 11, 2026

Son Okuduklarım 118

Bir İntikam Hikâyesi, Türkiye’de 2001 yılında yayımlandığında fark etmediğim, filme uyarlandıktan sonra da bir türlü dönüp okuyamadığım meşhur A History of Violence grafik romanı için tercih edilen isim. Hikâyenin gerçekçi sertliği ve her an bir şey olacakmış duygusu veren yavaşlığı çok başarılı. John Wagner’in senaryosu, özellikle Amerikan piyasası düşünüldüğünde, çizgi romandan çok Hollywood’a yakın duruyor.

Vince Locke’un çizgileri ise çok çarpıcı değil. Süper kahraman berraklığının dışında duran, “arthouse” görünecek bir estetik arandığı için tercih edilmiş sanki. Hikâyenin akışı iyi olunca çizginin anlatıdaki ardışıklığı kurması galiba yetmiş.

Bizimkiler bu albümü filme uyarlanmasından çok önce nasıl keşfetmiş, hangi ölçütlerle seçip yayımlamış, merak ediyorum. Bunca yıl neden yeni baskısının yapılmadığını da anlamıyorum. Muhtemelen pek satmamış olmalı. Yoksa itibarlı bir albüm ve sıra dışı bir çizgi roman örneği.

Yakın dönemin en üretken Avrupalı çizgi romancılarından biri olabilir Fabien Toulmé. Yeni albümü Ulis’te yine iyicil ve sakin bir hikâyeyle çıkıyor karşımıza. Bir tür tükenmişlik sendromu yaşayan kahramanını hiç bilmediği bir çevreye ve yeni bir işe atıyor. Kahramanımız İvan, çeşitli psikolojik sorunları ve zihinsel engelleri bulunan ergen öğrencilere yardımcı eğitmenlik, hatta arkadaşlık yapmaya başlıyor.

Çocukların gündelik hayatta karşılaştıkları güçlükler, mesleki sorunlar, önyargılar ve kırılganlıklar derken İvan da öğrencileri ve yeni iş arkadaşlarıyla yakınlaşarak “hayata dönüyor”. Dayanışmaya, sabra ve birlikte yaşayabilmenin gücüne dair dokunaklı bir hikâye okuyoruz.

Ucuz Fanzin, yapay zekâ yardımıyla Yeşilçam’da üretilmiş Zagor filminin çizgi roman uyarlamasını yapmış. İşin içinde tür sevgisi, romantizm ve koleksiyoner ilgisine cevap verme arzusu olduğu anlaşılıyor. Film, eldeki kopyası itibarıyla zaten “pulp”, tahkiyesi de kopuk bir ardışıklığa dayanıyor. Sakaleti ve taklit iştahı nedeniyle ilginç. Türe ilgi duyan bir avuç meraklı olarak filme sempatiyle bakıyoruz, o ayrı ama dağınıklığının da farkındayız.

Bu filmlere boşuna trash, B-movie veya pulp denmiyor,” diyebilirsiniz. Üretildikleri dönemin koşulları içinde ucuz ya da yetersiz olduklarının pek de farkına varılmadan kotarılmış filmler bunlar. Yıllar önce Yılmaz Atadeniz, türe ilişkin “ucuz filmler” adlandırmasını ben yapmışım gibi beni ikna etmeye çalışmıştı:

Ucuz olur mu kardeşim? Orada atılan merminin tanesi kaça, biliyor musun? Ben Suzan Avcı’yı oynatmışım, onun ne kadar pahalı bir oyuncu olduğundan haberin var mı?”

Söyleşinin yapıldığı salonda, kısa süre önce türün kült filmlerinden biri olan Dünyayı Kurtaran Adam’ı kahkahalarla seyretmiş bir izleyici topluluğu vardı. Hemen hiçbiri benim gibi o filmleri çocuk yaşta, anlattıklarına “kanarak” seyretmiş değildi. Atadeniz’i de tebessüm ederek dinlediler.

Filmleri üretildikleri yıllarda seyredenlerle sonradan sevenler arasındaki farkı vurgulamak istiyorum. Yapımcıları ve dönemin seyircileri, bugün bu filmlerin çevresinde kurulan estetik ve akademik anlamlandırmalarla ilgilenmiyorlardı. Bizim sonradan “camp”, “trash” veya “pulp” diye adlandırdığımız şey, onlar için çoğu zaman yalnızca filmdi.

Yeşilçamlı Zagor’un çizgi roman uyarlamasını okumadan önce, böyle bir uyarlamanın nasıl yapılabileceğini düşündüm. Çünkü her uyarlama aynı zamanda bir yeniden yapımdır ve kaçınılmaz olarak aslından sapar. Üstelik aslının tahkiyesi sorunluysa iki seçeneğiniz vardır: Ya boşlukları doldurur, hikâyeyi yeniden kurarsınız ya da özgün ardışıklığı bozmadan tekrar üretirsiniz. Bu çizgi roman uyarlaması bence ikisini de tam olarak yapmamış. Araya doğrudan Zagor çizgi romanlarından kopyalanmış kareler bile girmiş.

Yapay zekâyla çizgi roman üretmek, en azından şimdilik, pek normal karşılanmıyor. Çizgi roman üreticileri ve okurları bunu bir saldırı olarak görebiliyorlar. Daha doğrusu, mesele çoğu zaman duygusal tepkilerle karşılanıyor. Belki de bu yüzden uyarlamayı kimin yaptığı yazılmamış. Ardışıklığı kuran, filmden fotoğraf referansları seçen ve yapay zekâyı yönlendiren kişinin kim olduğu belirtilmemiş.

Yapay zekâ çizgi romanlarının hâlâ devamlılık sorunları var, bazen en basit ayrıntıları bile doğru üretemiyorlar. Öte yandan sabırla çalışılır ve ardışıklık fikri olan bir “üreticinin” elinde geliştirilirse iyi sonuçlar alınabilir. Nitekim iyi denemeler gördüm. Teknoloji sürekli gelişiyor, üç ay sonra ne olacağını kestirmek mümkün değil.

Kendim de denedim. Kişisel fikrim şu: Fazla “mükemmeller” ve bu yüzden insani görünmüyorlar. Endüstriyel çizgi romanlarla grafik romanlar arasında nasıl gözle görülür bir çizgi farkı varsa, yapay zekâyla üretilen işler ile el emeği işler arasında da benzer bir ayrım oluşacak.

Zagor filminin çizgi roman uyarlaması sempatik bir hayran (fanart) çabası. Filme özgü hikâye yavanlığını da yapay zekâya özgü tuhaf eşitsizliği de taşıyor: Çok iyi karelerle vasat altı kareler yan yana duruyor. Bir bakıma kaynak aldığı filme benzeyen tarafı da bu.

İçli Bir Piç, Dündar Hızal’ın dokuz şiirinden ilhamla Ali Çetinkaya’nın yaptığı çizgi romanlardan oluşan bir albüm. İtiraf edeyim, Hızal’ı daha önce hiç okumamıştım; Çetinkaya’yı da bir iki işi dışında bu kadar derli toplu görmemiştim.

Hızal iyi bir şairmiş. Küçük İskender’le hısım akraba olduğunu hissettiriyor. Meydan okuyucu bir hüznü, bıkkın bir öfkesi var; frapan ve ajitatif duruyor. Çetinkaya’nın da değişik bir üslubu var. Çizerken çok küçülüyor mesela; boşlukları seviyor, kare kurmaktan çok sayfa tasarlamaktan hoşlanıyor. Daha çok çizmeli hissi veren çizerlerden. İstanbul cangılında sürüklenenlerden.

İçli Bir Piç hâliyle bir deneme: Şiirle çizgi romanı bir araya getiriyor, dizelerle kareleri birer yorum olarak eşleştiriyor. İster istemez video klip havasına girerek şiiri görselle somutlaştırıyor; bunu aşabilmek için görsel metaforlar arıyor ve şiirin büyüsünü bozmamak için bir akış üretmeye çalışıyor. Ortaya çıkan işler ne alışıldık anlamda çizgi romana benziyor ne de şiirin basitçe görselleştirilmesine.

Aylık popüler edebiyat magazinlerini takip etmediğim için bilemiyorum; belki oralarda böyle melez bir tür çoktan yaygınlaşmıştır.

Perşembe, Eylül 10, 2026

Kendinden Emin bir Sahne

Fotoğraf, sinemamızın ilk örneklerinden biri olan “Karım Beni Aldatırsa” filminden (1933). Muhtemelen, yapay zekâ eliyle temizlenmiş, Moda İskelesi’nin üst katında çekilen dans sahnesinden olmalı.

Filmi bugün için en önemli kılan ayrıntı, senaryosunu takma isimle Nazım Hikmet’in yazmış olması. Film, bir operet, şarkılı danslı bir “zamane” hikayesi, bir aşk farsı. Nazım yazdığı için ister istemez abartıyoruz ama film, modernizmi eleştirmekten çok, modernleşmenin komedisini yapıyor demek gerekiyor, daha fazlası yok.

Hikâye, Salih Kaptan’ın Moda’da açtığı deniz sporları okulunda geçiyor. Yakışıklı kürek hocası Orhan yüzünden okul kadınlarla doluyor; sanırım bu durum fotoğrafı da açıklıyor.

Sahnedeki kadınların tamamı yüksek bel, bol paça pantolonlar ve atlet tipi askılı üstler giymiş. Marlene Dietrich tarzı androjen bir havaları var, bazılarının ağzında pipo bulunması ve kısa, modern saç kesimleri, dönemin “yeni kadın” temsilinde sıkça kullanılan ezber bozucu ve özgürlükçü görsel kodlar. Nazım var burada, diyesimiz geliyor.

Filmi seyretmiş değilim, tam kopyasını seyreden var mı bilmiyorum; ben zaten filmden çok fotoğrafa takıldım. Çünkü fotoğraf, kadın kadına dans sahnesini bir “mesele” hâline getirmiyor: sahnenin doğal toplumsal koreografisi olarak sunuyor, kimseye garip gelmiyor. Ve tam da bu doğallık, bugünün seyircisine filmin kendi niyetinden çok daha “radikal” görünebilir demek istiyorum. Nâzım’ın yazdığı sahne, bugün Nâzım’dan daha fazla açıklama istiyor gibi. Böyleyken böyle Mıstık abi

Erken cumhuriyet döneminde salon danslarının modernleşmenin ve kamusal sosyalleşmenin en önemli sembollerinden olduğunu biliyoruz, ama bu semboller genelde utanç ve çekingenlikle birlikte anılır. Reşat Nuri Güntekin, o güzel Kavak Yelleri romanında meseleyi taşra üzerinden eşsiz bir biçimde resmeder: herkes ayıplanmaktan korkar, karısını kızını danslı ortamlara getirmez. Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam’da, kadın olmadığı için bardan getirilen kadınlarla dans etmemek için salondan kaçan erkekleri anlatır. Bizim fotoğrafımızdaki sahne ise tam tersi bir ruh hali taşıyor: hiçbir utanç, hiçbir kaçış yok.

Bir arkadaşım fotoğrafı görünce, “dans edebilecek erkek figüran bulamamışlardır” yorumu yaptı, üstelik o yıllarda erkeklerin kadınsı görünmekten, ayıplanmaktan çekinip çekimser davrandığını düşünüyor. Bense sahnenin, dönemin “yeni modernleşme” biçimleriyle ve kadın-erkek rollerinin değişimiyle hafifçe dalga geçen, bilinçli bir mizahi mizansen olabileceğini düşünüyorum. İkisi de mümkün; ama hangisi doğru olursa olsun, sonuç aynı: sahne kendini savunma ihtiyacı duymuyor, kendinden emin.

Tam da bu yüzden fotoğraf, bugün, filmin hikâyesinden daha fazla şey söylüyor.

Related Posts with Thumbnails