Perşembe, Mayıs 21, 2026

Taş gibiymiş memeleri

Bu yazıyı altı yıl önce yazmışım... Bugün tekrar önüme düşen bir fotoğraf vesilesiyle yineliyorum. Bilmeyenler olabilir diyerek hatırlatayım, fotoğraftaki hanımefendi Benli Belkıs namlı bir gece hayatı şöhreti... Uzun yıllar, aşkları ve serüvenleriyle erkeklerin dilinde yaşamış bir meydan okuyucu kadından söz ediyoruz. Fotoğrafta altmış yaşlarında olmalı, her daim bakımlı, kendinden emin ve eskilerin deyişiyle “dirhem yağsız” bir vakarla sahneyi izliyor. Seyredildiğinin farkında, bu farkındalıkla yaşıyor hatta...

Yazıyı niye yazmıştım...

Şaziye Karlıklı'nın Benli Belkıs kitabında (Doğan Kitap, 2018) bir anekdota rastlamıştım. Kitabın sonlarına doğru Çetin Altan'dan bir alıntı vardı. Belkıs'ın son günlerinde, Çetin Altan yaşadığı bir “manşeti” anlatmıştı.

İşte, içki masasında konuşurlarken Belkıs, artık her nedense bluzunu yırtıp Çetin Altan'a göğüslerini gösteriyor ve "bak hala memelerim taş gibi" diyordu...


Belkıs öldüğünde değil, yıllar sonra anlatılan bir hikâyenin kahramanıysa… Üstelik anlatıcısı dışında tek bir tanığı yoksa… İnsan ister istemez durup düşünüyor. Gerçekten yaşanmış bir hatıra mı bu, yoksa kadınlığıyla efsaneleştirilmiş bir figüre sonradan yakıştırılmış bir sahne mi?

Çünkü hikâye ziyadesiyle kusursuz. Fazla “erkek meclisi”ne uygun. Namlı bir gece hayatı kadını, yaşlanmış ama hâlâ meydan okuyan bedeniyle ortaya çıkıyor, bluzunu yırtıyor ve “bak hâlâ taş gibiyim” diyor, deme gereği duyuyor. Sanki magazin hafızasının kadınlardan beklediği son replik buymuş gibi.

Belkıs, yıllarca erkeklerin anlattığı hikâyelerin başrolündeydi. Rejimin “öteki”si, magazinin “orospusu”, erkek muhayyilesinin daimi provokasyonu… Böyle kadınların yaşlılığı bile uslu-edepli anlatılmıyor. Mutlaka bedeniyle, cinselliğiyle, hâlâ arzu uyandırıp uyandırmadığıyla hatırlanması gerekiyor.

Belki gerçekten yaşandı. Belki o bluz gerçekten yırtıldı. Ama bana, yaşanmış bir hatıradan çok, bir dönemin kadınlara bakışını ele veren “gazeteci fantezilerinden” biri gibi geliyor.

İnanmıyorum.

Çarşamba, Mayıs 20, 2026

Beyaz Kedi ve diğer jenerik şeyler





Beyaz kedi takıntım var. Algıda seçicilik işte, hemen fark ediyorum onları. Kıyamet kopsa küçümser gibi pıt pıt yürüyüp geçerler ya da bir köşeye kıvırılıp yalanırlar. Sessiz, yargılamayan, hafif kibirli. İnsanların dramatik halleriyle, duygulu görünme çabalarıyla pek ilgilenmezler.

Köpekler öyle değildir mesela. Biri bağırırsa onlar da havlar. Sen koşarsan onlar da koşar. Beyazlık temizlik demek ya, beyaz kediler yaşadıkları dünyanın kirli olduğunu bilir ama oraya ait değilmiş gibi davranırlar. “Salak mısın?” der gibi bakıp yollarına giderler.

Galiba bu kayıtsızlık onları estetik olarak güçlü yapıyor. Ya da ben romantize ediyorum. Her şeyin bağırdığı, herkesin poz verdiği bir çağdayız. İnsanlar sürekli bir şey hissettiklerini kanıtlamaya çalışıyor. Beyaz kediler ise bütün bu aşırılığın ortasında sanki başka bir frekanstan gelmiş gibi duruyor. Sanırım beni çeken şey biraz da bu cool halleri.

Bana hep bir tür hayalet gibi geldikleri için çizimlerde siyah-beyaz ya da stippling estetiği kullandım. Bir dedektif kadar bıkkın ve anlamaktan yorulmuş, bir femme fatale kadar mesafeli ve cazibeli durabiliyorlar.

Mıstık abinin hatırına jeneriklik kadınlar seçtim. Bazen pulp, bazen noir, bazen oryantalist bir fantezi, bazen punk bir yalnızlık içinde güzel kadınlar ve beyaz kediler çizdim. “Neye bakıyorsunuz?” der gibi onlar da bize baksın istedim. Figürler ne kadar yapay, teatral ya da erotize edilmiş olursa olsun, yanındaki beyaz kedi sahneyi bir anda gündelikleştiriyor. Sanki bizden önce burada yaşamış, bizden sonra da yaşamaya devam edecekmiş gibi.

Bilenler çıkacaktır; bütünüyle doğru değil ama şehir efsanesi de sayılmaz, beyaz kedilerin işitme sorunlarına yatkın olduğu söylenir. Özellikle mavi gözlü olduklarında bu ihtimal artar. İnsan bunu öğrenince, o kayıtsız ve cool halleri başka türlü görünmeye başlıyor. Dünyanın gürültüsünü gerçekten duymuyor olabilirler belki de.

Ya da ben, onların sessizliğine fazla anlam yüklüyorum. Dağılabiliriz. 

Taçlı Fahişeler

Reşat Ekrem’in Taçlı Fahişeler’i, daha en baştan ismiyle bile dikkat çekmek isteyen bir kitap. Bugünün ölçüleriyle nahoş, siyaseten fazlasıyla arızalı görülebilecek bir başlık ama belli ki döneminin erkek aklı açısından sorun sayılmamış. Reşat Ekrem’in kadınlardan söz ederken kendini hiç sakınmayan, yer yer hakir gören, yer yer küçümseyen iştahlı bir dili vardır. Hele söz yabancı kadınlara gelince daha da pervasızlaşır. Yani Taçlı Fahişeler derken monarşiye ya da aristokrasiye karşı özel bir husumet duyduğunu sanmayın.

Afrodit’ten “şehvet mabudesi” diye söz ediyor. Zoi’yi, Bizans’ı “muhteşem bir umumhaneye” çeviren kadın olarak anlatıyor. Helen’i “fuhşuyla Troya muharebelerine sebep olan kadın” diye tarif ediyor. Lukreçya ise onun satırlarında, fuhuş ve cinayet bahçelerinde açmış masum bir çiçeğe dönüşüyor.

Reşat Ekrem skandal anlatmak istiyor. Bunu da çoğu zaman abartılı, kışkırtıcı, ucuz heyecanı seven bir üslupla yapıyor. Fakat dikkat çekici başka bir taraf daha var: Anlatılan kadınların hiçbiri Türk ya da Müslüman değil.

Gazete tarihçilerinin aktüele olan meyilleri, ticari kaygıları, durmaksızın yazmak zorunda oluşları, o ajitatif dili bir ölçüde açıklıyor aslında. Dehşetli bir iştahla yazıyorlar; sürekli köpürten, kışkırtan, dikkat çekmek isteyen bir dili normalleştiriyorlar da diyebilirdim. Bu tarafı o kadar da şaşırtıcı gelmiyor bana.

Asıl ilginç olan başka bir yerde başlıyor. Reşat Ekrem’in, tamamen erkeklerden oluşan Babıali dünyasında, kadınları küçümseyen bir neşeyle yazması… Hüseyin Rahmi’de, Nahid Sırrı’da da rastlanan o huzursuz ton. Çünkü bu yalnızca tahkir değil. İçinde imrenme, haset, kırgınlık ve bastırılmış bir hayranlık da taşıyor. Öfkeli ama aynı zamanda mağlup bir “erkeklik” hali bu; kadınları küçümseyerek erkekler dünyasının onayına sığınan, orada kendine bir yer açmaya çalışan huzursuz bir erkeklik.

Acaba bu “kadın tahkiri”, bazı yazarları dönemin heteronormatif erkek gazetecileriyle ruhsal bir ortak paydada buluşturup onlara geçici bir konfor alanı mı sağlıyordu? Bu nahoşluğun ne kadar farkındaydılar?

Salı, Mayıs 19, 2026

Yapı

Bilmem farkında mısınız? Sosyal medya ve popüler kültürün diline pelesenk olmuş bir “yapı” var, işte yukarıda, gizli saklı bir yerde birileri var, o birileri ne isterse o oluyor, neyin olup olmayacağına o “yapı” karar veriyor. Üç beş yıl önce elitler deniyordu. Ben büyürken “dış mihraklar” vardı, hemfikir olamayıp düşmanı “iç ve dış mihraklar” olarak geliştirmişlerdi.

Uygarlık tarihinde insanın ilk düşmanı “kurtlar” olmuş, kurt ve köpeğin evcilleştirilmesi biraz ondan. Onları evcilleştirirlerse doğaya hükmedeceklerine inanmışlar. Bu kadar kurt efsanesi de oradan geliyor. İşte boz renkli bir kurtla Ötüken’den çıkan Türkler, kurt sütü içen Romalılar, kurtların büyüttüğü yarı vahşi kahramanlar filan… Sonra galiba en çok “sıçan” onu çok ürkütmüş, iğrenmiş, hastalık taşıdığını düşünerek ona çok saldırmış. Geceleri insanlar uyurken ortaya çıktıkları için tiksintiyle karışık bir dehşet hissi duymuş. Veba hastalığıyla özdeşleştirilmiş ve her türlü pejoratif nitelemenin içinde kullanılmış.

Sonrası modern dönem düşmanları, mikrop ve virüs. Pandemi sırasında sokaktayım, en az otuz kilo kitap taşıyorum, ofise yürüyorum. Kaç pencere açıldı, “maskeni takkkk!” diye kaç kişi bağırdı bilemezsiniz. Hepi topu dört yüz metre, yük taşıyorum, of puf işte, maskemi takmadım. O gün insanlar sadece virüsten değil, kurallara uymayanın yarattığı o “belirsizlikten” korkuyordu. Korku, kısa sürede ahlaki bir öfkeye dönüşmüştü. İnsanlar sadece korunmaya çalışmıyor, korkmayanları da cezalandırmak istiyordu.

Eskiden ormandan bekliyorduk düşmanı, şimdi algoritmanın, sermayenin, devletin, örgütlerin, lobilerin, gizli ağların içinde saklandığına inanıyoruz. İnsan zihni, başına gelen büyük felaketlerin rastlantısal olduğuna inanmak istemiyor. Çünkü rastlantı daha korkutucu. Deprem oluyor, salgın çıkıyor, ekonomik kriz geliyor, hayat altüst oluyor ama hepsinin ardında kimselerin olmaması fikri daha korkutucu geliyor insana. O yüzden iştahla bir fail arıyoruz. Gizli bir akıl, görünmeyen bir merkez, bir “yapı”…

Dün kurtlardı, sıçanlardı, cadılardı. Sonra komünistler, yabancılar, göçmenler, virüsler oldu. İnsan değişiyor ama zihnin çalışma biçimi çok değişmiyor. Belirsizlik büyüdükçe görünmez düşmanlara daha fazla ihtiyaç duyuyoruz. İnsan korkusunu soyut halde taşımakta zorlanıyor. Ona bir yüz, bir gövde, bir isim vermek istiyor. Çünkü birilerini suçlayabilirsek, dünyanın yeniden açıklanabilir hale geldiğine inanıyoruz.

Herkesin ağzındaki “yapı” dediğimiz şeyin asıl gücü burada. Hayatın karmaşasını sadeleştiriyor. Dağınık korkuları tek bir hikâyede topluyor. Her şeyi birbirine bağlayan gizli bir akıl olduğuna inanırsak, kaos biraz olsun katlanılır hale geliyor.

Pazartesi, Mayıs 18, 2026

Balonların Sessizliği

Çocukken çizgi romanlarda herkesin ünlem işaretiyle biten cümlelerle konuşması ilgimi çekerdi. Herkes heyecanlıydı, birazdan daha büyük bir şey olacakmış gibi konuşuyordu. Edebiyatta bu kadar çok ünlem yoktu, çizgi romanlar “adeta” bağırıyordu. Yaşım ilerledikçe, türe daha farklı bir gözle baktıkça, okuduğum balonları orijinalleriyle kıyaslamaya başladım. Batı’daki nitelikli metin işçiliğini ve esere doğrudan katkı sunan kaligrafi tercihlerini gördükçe, bizde uzun yıllar “kafaya göre” yapılan çeviri ve balonlamanın yerli çizgi romana ne denli irtifa kaybettirdiğini daha iyi anlıyorsunuz.

Bizim çizgi roman geleneğimizin kaligrafiyi anlatımın organik bir parçası olarak kullandığını söylemek kolay değil. Önemli eserlerimizin ilk olarak gazetelerde tefrika edilmesi, asıl amacı okuru o köşede daha fazla tutmak olan bir yayıncılık refleksi doğurdu. Bu yüzden de “anlatım kutusu” dediğimiz, metne dayalı betimleyiciliğe fazlasıyla yüklenildi. Öyle ki, çizerin binbir emekle resmettiği sahne, hemen altındaki kutuda ayrıca yazıyla anlatılıyordu.

Yıllar içinde konuştuğum pek çok yerli çizerin, okurun metin olmadan sadece panellere (karelere) bakarak sahneyi anlayamayacağına inandığını fark ettim. Sırf “okur anlamaz” kaygısıyla, görsele sürekli anlam pekiştirici metinler boca ediliyordu. Çizim, tek başına yeterli bir anlatıcı sayılmıyordu. Yazı, resmi denetleyen ve ona güvenmeyen ikinci bir otorite gibi çalışıyordu.

Örneğin Sezgin Burak’ın Tarkan’ında görseli geliştiren değil, onu harfiyen açıklayan uzun betimlemeler vardır. Çizgi roman teorisindeki karşılığıyla bunlar “tekrarlayıcı (duplicative) metinlerdir.” Aslında gereksiz birer fazlalıktırlar. O betimleme kutularını çıkarsanız bile eser anlamından hiçbir şey kaybetmez, çünkü görsel ardışıklık zaten kendi hikâyesini doğru biçimde kurmaktadır.

Benim kuşağım, çizgi romanda anlatım kutularının vasiliği olmadan da hikâye anlatılabileceğini ilk kez Giancarlo Berardi’nin Ken Parker’ından öğrendi desek yeridir. Berardi, “az sonra”, “tam o esnada” gibi okuru çocuk yerine koyan bağlayıcı anlatım kutularını kullanmadan, daha sinematografik (Visual Ellipsis) bir anlatım kurmuştu. Zamanın ve mekânın değişimini gösteren o didaktik ibareler olmadan da paneller arasında pekâlâ geçiş yapılabiliyordu.

Anlatım kutularının bu ilkel işlevi değiştikçe, “iç ses” kullanımı da evrildi. Önce düşünce balonunun yerini alan bir geçiş dönemi yaşandı, ardından çizgi romanı daha edebi hale getiren yeni bir estetik gelişti. 1980 sonrası Amerikan çizgi romanında, o eski düşünce balonları ve kuru anlatım kutuları artık fazla “karikatürize”(cartoony)  bulunuyordu. Sertleşen, yetişkinleşen ve kara film estetiğine yaklaşan grafik romanlar, kahramanın iç sesini öne çıkardı. Anlatım kutuları, artık sinemadaki dış ses (voice over) tekniği gibi, karakterlerin kendileriyle hesaplaştığı edebi itiraf alanlarına dönüştü.

Seksenli yıllarla birlikte düşünce balonları, yerini bu iç ses kutularına bırakarak arkaik bir anlatım biçimi haline geldi. Eskiden okura karakterin zihnini doğrudan açma kolaylığı sağladığı düşünülürdü, oysa fazla açıklayıcıydı ve zamanla anlatıyı hantallaştırdığı kabul edildi. Karakterin ne düşündüğünü yazarak dikte etmek yerine, bunu göstermenin daha rafine yolları vardı. Bu yeni yaklaşımda sinema dilinin etkisini göz ardı edemeyiz. Malum, kamera karakterin zihnini tepesinde beliren bulutlarla açıklamaz, bakışla, sessizlikle ya da kadrajla ima eder.

İşin bir de “lettering grammar” (kaligrafi grameri) denilen teknik boyutu var ki, doğrudan okurun algısını yönetir. Çizgi romanda gözün panel içindeki hareketi önceden hesaplanır. İlk konuşan karakterin balonu genellikle sol üste yerleştirilir, yanıt veren karakterinki ise sağa ve biraz daha aşağıya istiflenir. Bu okuma yönü ve hiyerarşi bozulursa, sahnenin ritmi de çöker. Balon içindeki metin, ovalin merkezine dengeli oturmalı, harfler nefes almalıdır. Balonun kuyruğu karakteri işaret eder ama ağzının içine kadar girmemelidir. Unutulmamalıdır ki iyi bir çizgi romanda metin balona değil, balon metne göre çizilir. Balonlar mümkün olduğunca yukarıda tutulur ki alt taraftaki görsel dünya boğulmasın. Fısıltılar kesik çizgilerle, bağırmalar ise patlayan asimetrik formlarla verilir.

Temelde konuşma balonu “şimdi”ye ve karaktere aittir, dramatik anın, diyalog ritminin ta kendisidir. Anlatım kutusu ise geçmiş zamana veya dışarıya aittir, bir anlatıcıya ait yorumlar barındırabilir, zaman atlatabilir, daha edebi bir ton taşıyabilir. Kısacası balon sahnenin içindeki sesi temsil eder, anlatım kutusu ise sahnenin dışından gelen yankıyı.

Bu kuralların kusursuz işlemesi, okurun onları fark etmemesi içindir. İyi bir balonlama ve kaligrafi, doğası gereği görünmez olmak zorundadır. Eğer okur hikâyeyi takip ederken balonun biçimine, yerleşimine ya da hatasına takılıyorsa, orada anlatıyı sakatlayan bir zaafiyet var demektir.

Belki de bu yüzden, çocukluğumuzun o durmaksızın bağıran çizgi romanlarından sonra, balonların yerini doğru tasarlanmış bir sessizliğe bıraktığı modern çizgi romanları okumak bizi sanata biraz daha yaklaştırıyor.


Not: Yazıyı çizgi romanlarımın kaligrafisini yapan arkadaşım Elif (Kut) için yazdım. Bu konunun konuşulmamasına içerliyordu. Kendi adıma ileride meseleyi geliştirebilir, devam edebilirim gibi geliyor. Bir de yanlış olmasın, düşünce balonları mizahi çizgi romanlarda ve mangalarda kullanılmaya devam ediyor. Ben biraz "bize" ve bizi etkileyenlere bakarak bir yorum yaptım. 

Pazar, Mayıs 17, 2026

Devamını yazıyorum


Otuz yıl önce “Türkiye’de Çizgi Roman” isimli bir kitabım yayımlandı. İlk çalışmam olduğu için türlü naiflikler ve yavanlıklar içeriyordu ama bana sahiden akademi yolunu açtı. Hayatımın uzunca bir dönemini üniversitede çalışarak sürdürebildiysem, o ilk kitabın sayesinde oldu. En azından ben  “minnetle” öyle hissettim.

Yıllar içinde o kitabın devamını yazmak, başka türlü yorumlamak, aynı metne daha farklı bir “tarih” dizgesi kurabilmeyi hep istedim. İnsan zamanla yalnızca bilgi biriktirmiyor, bakışı da değişiyor çünkü. Otuz yıl önce gördüğünüzle bugün gördüğünüz aynı olmuyor. Ama iş yoğunluğu, hayatın savrulmaları, ilgilerin değişmesi, belki de planlı çalışamamak yüzünden bunu bir türlü gerçekleştiremedim.

Bu ayın başında bu kitabın bir tür devamı ya da yeni bir yorumunu yazmaya giriştim. Bir borç ya da mecburiyet gibi hissettiğim şeyi, yazarak “kapatmak” istiyordum. Nihayet başlayabildim.

Bilenler için yeni değil ama ben hemen her metnimi elle ve deftere yazarak tamamlıyorum. İşler beklediğim gibi giderse, Temmuz sonunda bitirmeyi, kitap olarak bu yıl içinde yayımlatmayı hedefliyorum. Böyleyken böyle Romalılar…

Cumartesi, Mayıs 16, 2026

Seyrüsefer Defteri 179

++ Big Mistakes Sea1 Ep5 ve 6'yı seyrettim (29 Nisan).++ Los colonos (2023) ezber bozan gerçekçi havası itibarıyla ilginç, tahkiye başka türlü işleyebilirmiş, belgesele yakın durmak istemiş (28 Nisan).++ Big Mistakes Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (27 Nisan).++ AlphaMales Sea5 Ep5 ve 6'yı seyrettim (26 Nisan).++ The Bourne Identity (2002) temposu halen güçlü ama zamana yenilmiş estetiği ve gişe standartları fark ediliyor (25 Nisan).++ Big Mistakes Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (24 Nisan).++ AlphaMales Sea5 Ep3 ve 4'ü seyrettim (23 Nisan).++ Love & Death Sea1 Ep5 ve 6'yı seyrettim (22 Nisan).++ Once Upon a Time in... Hollywood (2019) tekrar seyredince film değil sahne seyrediyor insan, sonra da filmin önüne geçen sahneler olması üzerine düşünüyor (21 Nisan).++ 180 (2026) malzemeyi kullanma biçimi, gerçeği kurma tarzı ilginç yoksa epeyce vasat altı (2o Nisan).++ AlphaMales Sea5 Ep1 ve 2'yi seyrettim (19 Nisan).++ Lidia Poet Sea3 Ep1 ve 2'yi seyrettim (18 Nisan).++ İstanbul Seyahati (16-17 Nisan).++ Balls Up (2026) mizahi olarak kötü, oyuncu enerjisi de kurulamamış (15 Nisan).++ Love & Death Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (14 Nisan).++ Vladimir Ep3 ve 4'ü seyrettim (13 Nisan).++ How to Make a Killing (2026) Tuna ve Emrah'la gittik, önce arkaik göründü, epey eksiği var ama finali beğendim (12 Nisan).++ Düğün Evi (2025) fena halde kötü, ileride bir gün Amazon'da yayımlanan kötü komedi filmleri diye bir kategori olacak (11 Nisan).++ Crime 101 (2026) oldschool iş olmuş, iyi kadro, derinliği güzel, türün hakkını vermiş (10 Nisan).++ Hard Rain (1998) yağmur ve sel altında hırsız-polis ekseni, o kadar çok karavana kurşun atılıyor ki (9 Nisan).++ Young Sherlock Sea1 Ep5 ve 6'yı seyrettim (8 Nisan).++ Vendo cara la pelle (1968) ayın westerni, trash ve pulp, Shane taklidi (7 Nisan).++ The Housemaid (2025) filmde hem bir şey var, hem de hiç yok gibi, Sweeney oynamasa konuşulur muydu, o kadar emin değilim, bana ilginç gelmedi (6 Nisan).++ Scarpetta Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (5 Nisan).++Young Sherlock Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (4 Nisan).++Thrash (2026) ayın fırtına ve köpek balığı filmi, vasat altı (3 Nisan).++ Bad Company (1972) alternatif western yorumu, gerçekçiliği ve bence büyüme hallerini anlatabilme mahareti nedeniyle nefis film (2 Nisan).++ Lidia Poet Sea2 Ep7 ve 8'i seyrettim (1 Nisan).++

Related Posts with Thumbnails