Pazar, Mart 01, 2026

İlk yazılardan: Cumhuriyet Folkloru

Vakti zamanında Arzu Film tarafından üretilen Hababam Sınıfı seriyali gerçekten bir “klasik” midir? Sinematografik tercihleri ve dramatik yapısı düşünülürse ve ayrıca Rıfat Ilgaz’ın aynı adlı yapıtındaki mizahın edebi düzeyiyle kıyaslanırsa, seriyali tereddütsüz “klasik” ilan etmek iddialı olabilir. Hatta yerli güldürü sinemasının ve mizah yazınının başka örneklerine karşı haksızlık bile sayılabilir.

Ne var ki bu cümlelere duygusal tepkiler vererek itiraz edenlerin sayısı onaylayanlardan fazla olacaktır. Film neredeyse bir yıl vizyonda kalmış, TRT gösterimleri yıllarca konuşulmuş, özel televizyonlarda defalarca yüksek reytinglerle yayınlanmıştır. Devam filmleri ilki kadar güçlü olmasa da benzer bir dolaşım alanını her zaman bulmuştur. En az üç kuşak tarafından izlenmiş, beğeni dalgalansa da gündemden hiç düşmemiştir. Türk sinemasında bu ölçekte süreklilik yakalamış ikinci bir seriyal göstermek zordur. Bu noktadan sonra ona “klasik” dememek de kolay değildir.

Burada belirleyici olan filmin estetik nitelikleri veya seyircinin kendinden bir parça bulması değil. Asıl mesele, filmin memleketin kolektif hafızasında yer etmiş olması.

Özellikle 1990’lardan itibaren, alışık olmadığımız bir hız rejimi ve kesintisiz bir imge bombardımanı altında yaşıyoruz. Üç gün önce dinlediğimiz bir şarkıyı, kahkahalarla izlediğimiz bir oyuncuyu, hararetle tartışılan bir yazarı, hatta büyük bir olayı bile çabucak unutuyoruz. Her şey süratle “anı”ya dönüşüyor. Üç gün önce yaşanmış bir şeyi, sanki yıllar öncesine aitmiş gibi hatırlıyoruz. Bu yoğun nostalji dalgası boşuna değil. Hatırlama kapasitemiz daraldıkça, temellere sarılıyoruz.

Cumhuriyet tarihi de, dil devrimi nedeniyle sınırlı bir hafızaya yaslanıyor. 1928 öncesi uzmanlık gerektiriyor, sonrası ise hepi topu birkaç kuşaklık bir birikim. “Klasik” dediğimiz ve ortaklaşa hatırladığımız şeyler bu dar banttan çıkıyor. Hababam Sınıfı da o bantta ilk akla gelenlerden biri.

Çoğu insan bu filmlere bakarken çocukluğunu hatırlıyor. Filmin gerçekten ne kadar komik olduğu ya da Ilgaz’ın metninden ne ölçüde koptuğu ikinci planda kalıyor. Sahneleri ezbere anlatanlar aslında kısa pantolonlu hallerini hatırlıyorlar. Film, estetik bir tartışmanın değil bir aidiyet duygusunun nesnesi haline geliyor.

Bu anlamda Hababam Sınıfı, başka popüler referanslarla (Metin Oktay, Onuncu Yıl Marşı, Gırgır ve Türkan Şoray ile) aynı kümeye yerleşir. Bunlar yalnızca birer film, futbolcu, marş, dergi ya da oyuncu değil, cumhuriyet folklorunun ortak paydalarıdır.

Türkan Şoray, beyazperdede göründüğü ilk andan itibaren her dönemin kadını olmayı başarmış bir figür. Onuncu Yıl Marşı, gururda da öfkede de akla gelen bir cumhuriyet amentüsü. Metin Oktay, onu hiç izlememiş kuşakların belleğinde bile yaşayan bir efsane. Gırgır, “dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi” iddiasıyla gurur duyulan bir sembol.

Bu figürler kuşakları (ebeveynlerle çocukları) aynı masada buluşturuyor. Üzerinde uzlaşılmış folklorik malzemeler bunlar. Birçok olay, isim ve gelişme zamanla silinirken, onların hatırda kalmasının nedeni tam da budur: estetik kusursuzlukları değil, hafızadaki yerleri.

Dolayısıyla açılış soru belki de yanlış kurulmuştur. Hababam Sınıfı klasik midir? Eğer “klasik”ten anladığımız şey estetik yetkinlikse bu enikonu tartışılır. Ama “klasik”, kolektif hafızada sabitlenmiş, kuşaklar arası aktarımı mümkün kılmış bir kültürel düğüm noktasıysa, cevabı çoktan verilmiştir.

[Not: Yazıyı 2004 yılında Milliyet gazetesine yazmışım, bu kadar yıl sonra revize etmemin sebebi Derin Hakikatler'in yirminci yaşını doldurmasıyla ilgili...Blogta ilk kullandığım yazılardan biriymiş, revize ettim elbette.]

Cumartesi, Şubat 28, 2026

Küçük Posta



Sahaflarda buldum bu “gazeteyi”. 1966’da, on yaşlarında iki muzip çocuğun elinden çıkmış. O tarihte “fanzin” diye bir kavram yok elbette ama tam o ruh: M. Reha ve Haluk Kara adlı iki ortaokul öğrencisi, bir gazeteyi baştan sona tutkuyla taklit etmişler. Ciddiyetle, sabırla, hevesle.

Yazı çiziyle uğraşmaya başlayınca insan daha çocukken başka “yazarlarla karşılaşıyor. Garip bir çekim alanı var, birbirinizi buluyorsunuz. Ben ilkokul ikinci sınıfta üç arkadaşımla çizgi roman yapıp sınıftaki çocuklara kiralamıştım. Çoğaltmak mümkün değildi, fotokopi nedir bilmiyorduk. Defteri iki liraya veriyor, okunup gelince bir lirasını iade ediyordum. Bir gün evde hasta yatarken ortaklarım” kazancı getirip avucuma saymışlardı. Annem hâlâ o hikâyeyi anlatır. Dergi yaptığımı değil, avucumdaki bozuk paraların çokluğunu hatırlayarak. Bir Ankaralı anne için gurur ölçüsü nettir: romantizm değil, nakit akışı. Hâlâ aynı telden hasbihal ederiz.

Çocukluğumda Türkoğlu diye bir kahramanımız, Pilot Yayınları diye bir yayınevimiz (!) vardı. Ali Recan’ın Volkan’ını taklit ediyorduk elbette. Sonra ne oldu? O ortaklardan biri asker, biri mühendis, biri işadamı oldu. Yazıdan telif kazanan bir ben kaldım.

Hayal kurmak, dergi düşünmek, roman yazmak, resmetmek, şiirle uğraşmak… Bizim ailelerimizin gözünde karın doyurmuyordu. Teşvik edilmezdi, hatta naif, hatta “kadınsı” bulunurdu. Boş işti. Gençliğimde de manzara çok değişmedi: Yazdıkların siyasete temas ederse ciddiyet kazanıyordu. Taşralı çocukların roman ve öykülerinde siyasete meyletmesi biraz da kendini önemsetme arzusundandır. Hâlâ öyledir.

Küçük Posta’yı hazırlayan o “genç gazeteciler” şimdi neredeler? Muhtemelen okuldan sonra eline kitap almayan çoğunluğa karıştılar. Oysa ne tatlı, ne zekice ne eğlenceli şeyler hayal etmişlerdi.

K. diye bir arkadaşım var, birlikte büyüdük. Şimdi büyük bir şirketin genel müdürü. Okuduğum en iyi şairlerden biriydi. M. adında bir öğrencim vardı, yaşıtlarının çok ilerisindeydi, iyi bir edebiyatçı olabilirdi. Gıda sektöründe çalışmayı seçti ya da hayat onu oraya itti.

Herkesin yazar olması gerekmiyor. Ama devam etmek, sabır ve inat göstermek, çok çalışmak ve gerçekten istemek çoğu zaman yetenekten daha belirleyici. Üstelik yazmak, yazarak yaşamak büyük bir belirsizliğe razı olmak demek. Geçim derdi insanı başka yollara savurabiliyor. K.’yi de M.’yi de anlamıyor değilim.

Babam, on beş yaşında yayımlanan çizgi romanlarımı hiç okumadı. Okusa bir şey demesi gerekecekti, Sahiden kırıldım. Defalarca içlenip nedenini düşündüm. Bugünle kıyaslayın: 2020’lerde çocuğunuz o yaşta bir şeyler yazacak ve siz yok sayacaksınız mümkün mü?

Belki de babam, oğlunun boş işlerle” oyalanmasından, hayallere kapılmasından korkuyordu. İnat ettim. Karşı çıktım. Şansım da yardım etti, kendime bir yol açtım. Bir şirket çalışanı olmak, ticaretle uğraşmak fikri bana o kadar ürkütücü geliyordu ki… iyi sıyırdım derim bazen, şükrederim. İstanbul’u istemeyişim bile belki bununla ilgilidir.

Küçük Posta’ya ve o iki çocuğa kardeş kadar yakınım. Belki sırf bu yüzden romantize ediyorum. Belki onların hiç böyle dertleri olmadı. Ama yine de K.’ye, M.’ye, kaybolan o ihtimallere hayıflanmadan edemiyorum.

Cuma, Şubat 27, 2026

Kayıp



Fotoğraf yetmişli yıllardan. Üç kadın neşeyle eğleniyor. Neresi? Metropollerden biri sanmıştım, meğer Malatya’ymış. Şaşırdım. Niye şaşırdıysam… O yıllarda Malatya’da içkili eğlence mekânı var elbette. Bugün var mı? Yanılıyor olabilirim ama eskisi gibi olduğunu sanmıyorum. Benim bildiğim, Anadolu’da uluslararası büyük otel zincirleri dışında içkili mekânlar ya yok ya da görünmez hâle gelmiş durumda.

Genel olarak kadınların rahat ettiği şehirleri ve mekânları “medeni” ve “güzel” bulurum. Orada zaman daha sakin, daha geniş akar. Bir kadın bir başına dışarı çıkabiliyorsa, eğlenebiliyorsa, o şehirde bir şeyler yolundadır diye düşünürüm. Mesele içki değil. Mesele evden çıkabilmek. Muhafazakâr tahayyül evi sığınak sayar, oysa kimi zaman sığınak değil, cenderedir.

Malatya’da ya da başka bir Anadolu şehrinde hayatın bütünüyle kötüye gittiğini iddia edemem, oralarda yaşamıyorum. Ama bugünkü “yokluk” hissi bana bir “kayıp” gibi geliyor. Bir tür medeniyet kaybı. İçkili bir mekânda kadınların eğlenebilmesinde hoşuma giden şey, kamusal alanda var olabilmeleri. Erkeklere doğal hak gibi sunulan şeylerin kadınlar için hâlâ tartışmalı olması. Erkek eğlenirse eğlence, hadi en fazla hovardalık, kadın eğlenirse namus meselesi. Bunu biliyoruz, yaşıyoruz, “failiyiz”, her yerde örneklerini görüyoruz.

Belki o fotoğraftaki anı özgürleşme olarak abartıyorum. Abartmıyorum aslında, bunun yalnızca bir “an” olduğunu biliyorum. O kareden hemen sonra eşler, nişanlılar, babalar, abiler müdahale etmiş olabilir. Yan masalardan homurtular yükselmiş olabilir. Ya da o kadınlar, o akşam bedenlerini sakınmadan gülerken, ertesi gün kendi evlerinde başka kadınlara (kapıcıya, temizlikçiye, sütçüye) yukarıdan, erkekçe bir dille davranıyor olabilirler. Yorumları çoğaltmak kolay.

Orta sınıfın bağnazlığının, “gerici” diye yaftaladığı kesimlerden hiç de geri kalmadığına inanırım. Endoktrinasyonun etkisini nedense hafife alıyoruz. Bağnazlık tek bir mahalleye ait değil, her yerden, her sınıftan, her kimlikten sökün edebiliyor.

Perşembe, Şubat 26, 2026

Çizgilere Derkenar 41

İnternette rastladım yukarıdaki banta. Yetmişli yıllardan kalma sanılacak kadar “eski” duruyor ama yeni bir iş. Espri arkaik, hatta bilinçli biçimde anlamsız. Erkeklik organı, kadının kararını belirleyen nihai argüman olarak sunulmuş, pornografik bir güç anlatısının karikatür versiyonu çıkmış ortaya.

Burada mesele “ayıp olması” ya da “şok etmesi” değil, anlatının ilkel bir hiyerarşiyi hâlâ işe yarar sanması. Şaşırtıcı olansa, hatırı sayılır bir beğeni almış olması. Feminist yükselişe karşı bir refleks mi, yoksa “inadına” bir sahiplenme mi? Orasını bilemiyorum. 

Kitap satışları düşünce, az baskılı, koleksiyon değeri taşıyan özel albümler çoğaldı. Tarzan da bunlardan biri. Dilimizdeki ilk çeviriye Ersin Burak’ın çizimleri eşlik etmiş. Türle yakinen ilgili olduğumu düşünüyorum ama kitabın varlığını bir yıl gecikmeyle fark ettim, hiç duymamışım.

Çizimler dikkat çekici. Burne Hogarth estetiğine yaslanan bir dinamizmi var. Kitap bazen bir Tarzan romanından çok, bir çizim ve eskiz portfolyosu gibi duruyor. Bu yönü güçlü.

Diğer yandan metin günümüz Türkçesiyle mutlaka notlanmalıymış. Hurufat tercihi de estetik açıdan sorunlu geldi bana, görsel iddiayla tipografi arasında bir uyumsuzluk var. Çok görsel olunca Tarzan yorumlarını içeren çeviriler eklenebilirmiş, albüme çok şey katabilirmiş hissiyle baktım sayfalara. Sevdiğim insanlar ürettiği için yazmasam olmazdı. 

Ellili yıllarda popülerleşen üç boyutlu çizgi romanlar, televizyonla rekabet etme arzusunun ürünüydü. Okura “derinlik” vaadi sunuyorlardı. Teknik adıyla stereoskopik baskı deniyor buna. Sayfada iki desen üst üste basılıyor, gözlük sağ ve sol göze farklı görüntüyü veriyor, beyin de hacim algısı üretiyor. Teoride zekice pratikte yorucu diyelim.

Yıllardır rastlarım, gözlükle okumaya her kalkıştığımda birkaç sayfa sonra pes ederim. Görüntü titreşir, çizgi dağılır, anlatı akışı kesilir. Okunamama hissi kalır geriye. Satmamış olmalarının nedeni tam da bu: Teknik gösteri, anlatının önüne geçmiş.

Seksenli yıllarda basılmış bir örneği, “teknik ilerlemiştir” umuduyla aldım. Nafileymiş. Göz yine yoruluyor ve hikâye kayboluyor.

Çarşamba, Şubat 25, 2026

Nasihat Dinlemeyen Köy

Altı yedi yaşlarında, okumayı yeni söktüğüm günlerde okumuştum bu  “masalsı” kitabı. Yamaçlarındaki ağaçları kesip satarak para hırsına kapılan bir köyün, sonunda aç, biilaç ve çaresiz kalıp göç etmek zorunda kalmasını anlatıyordu. Elinde baltayla ağacı kovalayan köylüyle, yüzündeki dehşetle kaçmaya çalışan biçare ağacın sahnesi hafızama nasıl çakıldıysa… Kapağını görür görmez hatırladım, hiç düşünmeden satın aldım.

Disneyvari bir estetikle çizilmiş o kaçan ağaç beni sarsmıştı. Ağaçların da geceleri yer değiştirebilen canlılar olduğunu hayal ederdim. Hafif korku, hafif merak… Karanlıkta bir gıcırdama, toprağın altında bir sarsıntı, uzaktan gelen bir uğultu. Çocuk aklı işte, doğa bir dekor değil, gizli bir özneydi.

Oysa bir orman köyü ve bir orman köylüsü ağaçla nasıl ilişki kuracağını herkesten iyi bilir. “Azı karar, çoğu zarar” sözünü en iyi onlar tartar. Bize öğretilecek ya, doğa sevgisini öyle abartılı bir pedagojik tona büründürmüşler ki, hayatın içindeki o ölçüyü gölgelemiş aslında.

Bir de Türklerin Orta Asya’dan göç hikâyesi… O yaşta kafamda tuhaf bir bağ kurmuştum: Ağaçları kese kese mümbit toprakların kuraklaştırılması ve ardından gelen büyük göçü düşünmüştüm. “Nasihat Dinlemeyen Köy” ile Orta Asya Göçü’nü birleştirmiştim kendi kendime. Sanki bir tek Ötüken Ormanları kalmıştı da, Karaoğlan bu yüzden bir ormancıya emanet edilmişti. Çocuk zihni, “tarih” ile masalı hiç çekinmeden aynı masaya oturtur. Tarih dediğime de bakmayın, tarih diye okuduk ama efsane diyelim.

Hafıza tam da böyle çalışıyor. Yıllar sonra bir kapak görüyor ve çat diye ortaya çıkıyor: “Ben buradayım,” diyor hatıralar.

Sekiz Kurşun


 

Salı, Şubat 24, 2026

Tenten Faturası

Tenten’le ilgili bir efemera geçti elime. “Tenten İstanbul’da” filmi için kesilmiş bir fatura. Dağıtımcı Ceylan Film, Heybeliada Yeni Sinema’ya iki aylık kiralama bedelini faturalandırmış.

Faturada tek başına Tenten yok. Yanında bir Amerikan filmi daha var: Bizdeki adıyla “Zorro’nun İntikamı”. Bu hangi Zorro bilemiyorum, Zorro, The Avenger (1959) olabilir gibi geldi bana. Neyse faturadaki rakamlar ilginç: Tenten’in kira bedeli daha düşük. Neden? Dolar kurundan mı, kopya maliyetinden mi, yoksa o yıllarda Zorro’nun daha yüksek gişe garantili sayılmasından mı? Kesin konuşmak zor ama piyasa sezgisi çoğu zaman kültürel hiyerarşiyi ele verir, bunu biliyoruz.

Bizde “Tenten İstanbul’da” adıyla oynayan film, 1961 tarihli, Türkiye’de gösterimi iki yıl gecikmiş. O dönem yabancı filmler genellikle merkez ülkelerde dolaşımını tamamladıktan sonra “çevre” pazarlara inebiliyordu. Kopya pahalıydı, dolaşım yavaştı, takvim asimetrikti. Yani biz her filmi geç izliyorduk.

Bu gecikmenin kültürel bir yan ürünü vardı: Popüler yabancı filmlerin rüzgârından ticari olarak yararlanmak için yerli çizgi romanlar ürettirilirdi. Film gelmeden hikâyeyi okurduk. Görüntüden önce metin, perdeden önce kâğıt çıkardı karşımıza. Kültürel tüketim tersine akardı.

Not düşeyim: Safranbolu yakınlarında “Tintin” adını taşıyan, yüz küsur nüfuslu bir köy var. İçine tek bir Tenten ayrıntısı serpiştirseniz (bir duvar resmi, küçük bir vitrin, sembolik bir heykel) turistik bir mikro-anlatıya dönüşebilir. Ya tamam Mıstık abi, esnaflık yapayım dedim, fatura konuşunca aklıma geldi, kaşın gözün oynamasın.

Related Posts with Thumbnails