Pazar, Şubat 25, 2024

Çeket

Fotoğraf mühim değil, yabancı bir basketbol hocası, çalıştığı kulübün yöneticisini ziyaret etmiş, fotoğraf haber olarak servis edilmiş.  Alimpijevic'in giydiği ceketle ilgili  sosyal medyada yapılan yorumlar ilginç olduğu için paylaşmak istedim. Sanıyorum, ayrıca anlatmaya, o ceketin-o desenin neyi temsil ettiğini veya kimler tarafından sahiplenildiğini konuşmaya gerek yok.

Neler yazılmış aktarayım: genel olarak, ceketi ve temsil ettiği değerleri sevenlerin sitayiş ve alayişle ses yükselttiği anlaşılıyor: "milli irade ceketi", "winner ceket", "ceket efsane", "Tayyip ceketi", "kazanan ceket", "kaybetmeyen ceket", "kazandıran ceket", "ceketin kaybettiği savaş yok" vs... Muhalifler mi diyelim, sevmeyenler mi bilemiyorum, onlar da hafif alaycı ve uygun bulmayarak küçümsemişler: "olmamış o ceket" "biri anlatsın şuna o ceketi", "bir daha giymesin", "cekete bak, küçük tayyip"

Şunu düşündüm, yıllar sonra, bu ceket unutulacak, alıntıladığım yakıştırmalar ve mevcut kutuplaşma önemsizleşecek, anlaşılmaz olacak... 

Şu an bir manası ve karşılığı yok ama 1988'de, on dokuz yaşımda parka giydiğimde kendimi iyi hissetmiştim. Kolayca bulunabilen bir şey değildi, para biriktirip ikinci el satın almıştım...

 

Cumartesi, Şubat 24, 2024

Sekiz çocuklu aile

Otuzlu yıllarmış, fotoğraf arkasına düşülen açıklama notuna göre, bir binbaşı ailesiyle fotoğraf çektirmiş ve bunu bir arkadaşına, bir başka binbaşıya göndermiş... Şimdiki zamandan bakınca, sekiz çocuklu bir aileyi ve bu kadar arka arkaya doğmuş çocuğu görünce insan şaşırıyor. 

Asıl şaşırmamsa başka... Nasıl desem, resmin istifini görür görmez, zihnim konuşmaya başladı çünkü. Binbaşı'nın arkada kalmasını, kendini geriye, çocuklarını öne atmasını, en büyük oğlunu fotoğrafın ortasına-önüne getirmesini öyle kolayca geçemedim. Askerlik bir hiyerarşi aşkıdır, bunu bile isteye gözardı etmek bambaşka bir karakteri işaret eder. 

Yaşayanlar bilir, sadece askerler değil, asker eşleri bile bu hiyerarşinin parçasıdırlar. Üst rütbeli subay eşleri alışverişte, gözümle gördüğüm için biliyorum, kuafördeki sırada bile önceliklidir. Yüzbaşının karısı, Albayın eşini, hanfendiyi görünce kesimde-boyada bile olsa kalkar yerini-sırasını verir. Manavdaki meyve sebze bile hiyerarşiye göre dizilir, tazesi-iyisi komutanlara ayrılır filan...Askerin normali böyledir, kimselere de garip gelmez.

Binbaşımız ilginçmiş...

Cuma, Şubat 23, 2024

Kıbrıs Şahini

Dashiel Hammett'in ünlü polisiyesi Malta Şahini romanını, muhtemelen milli kaygılarla, okura "yakın" gelsin diyerek "Kıbrıs Şahini" diye çevirmişler. Garip geldiği için satın aldım, kapağı Sururi çizmiş, daha çizgisinin ve tarzının oturmadığı yıllarda ürettiği anlaşılıyor. Tarih yok ama çeviri 1944 yılında çıkmış (?)... En azından Milli Kütüphane kaydı öyle...Sururi, çok değil beş yıl sonra kapağı başka türlü ve daha doğru-güzel çizebilirmiş. 

Roman biraz karışıktı, öyle kalmış aklımda, okuyalı otuz yıldan fazla olmuştur, yanılıyor olabilirim, John Huston işi uyarlama filmini severek kitabı keşfetmiştim, Hammett'e kişisel sempatim ta o yıllardandır, değerli, dirayetli ve dürüst bir insan olarak severim. Lillian Hellman'la ilişkileri, McCharty dönemindeki anti-faşist tutumu filan sahiden özeldir. Geçim sıkıntısıyla X-9 çizgi romanını yazmışlığı da var mesela, oradan da kalbime dokunmuştu, Alex Raymond ile iyi bir ikili olabilirlermiş, meraklısı diziyi İngilizce 'den okuyabilir. 

Başa döneyim, Malta'yı niye Kıbrıs yapmışlar meselesine... Romanda bir heykelcik var, Haçlı şövalyelerinden kalma tarihi bir şey... Şövalyelerin son limanı Malta olsa da ara duraklarından biri Kıbrıs...İsim seçmişler anlayacağınız. Romanda sadece bir kere Malta Şahini diye geçiyor...

Film ise 1941 tarihli, savaş nedeniyle bizdeki gösterimi gecikmiş olabilir, yayıncısı Tasvir gazetesi olunca kitabın filmin popülerliğinden faydalanmak için yayımlandığını düşünüyorum ama araya savaş giriyor, filmlerin ithalatı sekteye uğruyor, seyrekleşiyor, demem o ki, ihtimaldir, kitap, filmden önce çıkmış olabilir. E o zaman soru şu, film, hangi isimle çıktı acaba?

Perşembe, Şubat 22, 2024

Ezber

Sosyal medyada denk geldim bu fotoğrafa, bilmiyordum, Godfather (1972) filminde Marlon Brando'ya ezberiyle ilgili kolaylık sağlamak için bir şey yapılmış... Sahnedeki oyunculardan biri (Robert Duvall), Brando, takılırsa-unutursa okuyabilsin diye senaryodaki diyaloğunu ceket içine yerleştirmiş... 

Ezber işi oyunculuğun önemli bir parçası, oyuncular yaşları ilerledikçe ezberle ilgili sorunlar yaşamaya başlıyorlar. Brando, rol gereği daha yaşlı görünse de, o tarihte 48 yaşında, aynı yıl vizyona giren Paris'te Son Tango'yu hatırlarsanız, başka bir rolü yaşıyordu. 

Niye gerek duyulmuş bilemiyorum ama bana Brando'nun ezber sorunu varmış gibi geldi, pek çok seti ve yönetmeni alaşağı eden başına buyrukluğunun gerekçesini anladım ve bir aydınlanma yaşadım diyelim. 
 

Çarşamba, Şubat 21, 2024

Yeraltının yazarı

Çizgi: Berat Pekmezci 

Genel Yayın Yönetmeni

 


Eskisi gibi değil, okur olarak, yeni çıkan kitaplardan sağlıklı bir biçimde haberdar dahi olamıyorum,  takip edebilmek cidden güçleşti. Kitabevinden geçtim, doğru düzgün kitap satış sitesi dahi kalmadı. Anlaşılan o ki, satışlar düştü, kitabın ticari getirisi azaldı, belirgin bir küçülme yaşanıyor. 

Ne ki bu manzaraya rağmen yeni yayınevleri açılıyor, çoğu az kitap çıkartan, hemen her işini bir ya da iki kişinin kotardığı işletmeler bunlar. Sempatiyle bakıyor, ilgilendiğim türlere ilişkin destek de olmaya çalışıyorum. Dikkatimi çektiği için bir izlenimimi paylaşayım istedim, bu yeni yayıncıların çıkarttıkları kitapların künyelerinde kendilerinden "Genel Yayın Yönetmeni" olarak bahsetmeleri bana enteresan geliyor. Özel olarak birilerini veya bir yayınevini işaret ettiğim sanılmasın, kullanım böyle... Niye böyle onu anlamıyorum.

Hani büyük bir yayınevidir, farklı dizileri-editörleri, farklı yayın yönetmenleri olur ve içlerinden birisi, hiyerarşik olarak onların üzerinde bir idarecidir, ha ona genel yayın yönetmeni denir, denmez değil... En iyi ihtimalle yılda beş altı kitap çıkaran (zararın eşiğinde duran) bir yayınevinde bunu kullanmaksa cidden abes, şimdilerde "kendi işimin patronuyum" diye bir ibare var, sen böyle bir şeysin çünkü, çalışan da sensin yönetici de sensin... Burayı gülümseyerek yazıyorum, yayın yönetmenliği neyine yetmiyor?

Peki niye böyle bir kullanım var? Rahmetli ex-kayınpederim, işsiz ve çalışmaya gönlü olmayan "yeğenlerine" kızarak, "müdür olsalar çalışırlar" derdi. Pozu ve gösteriyi seviyoruz, belki o yüzden kendimizi abartmayı normal sayıyoruz. Yayıncılarla konuşsanız hepsinden sağcılıkla ilgili eleştiriler duyarsınız, kendilerini ve işlerini abartırken onlarla yanyana geldiklerinin farkında bile değiller...

Salı, Şubat 20, 2024

Hatırlamıyorum

Beş altı yıl oluyor, bir lise arkadaşım ki kendisini hatırlamıyorum, sosyal medyadan beni buldu, büyük bir neşeyle eski hatıralarını anlatmaya-yazmaya başladı. Öyle bir coşkusu var ki, hatırlamadığımı söyleyemedim, yazdıkça yazıyor, cevap da veremiyorum. İşte sözlüye kalkmışız, bilmemne hoca kazık bir soru sormuş, ben ona yardım etmişim, ne kıral adammışım...Övüyor filan ama inanın,  o çocuk,  o hoca, o sözlü hikayesi benimle uzaktan yakından ilgili değil, sahiden baştan sona karıştırıyordu...

Bir parantez açayım, otuz yıl önce hayati tehlikesi olan bir trafik kazası geçirdim, ikinci hayatımı yaşıyorum desem yanlış olmaz, küçük izler, yaralar kaldı başımda ama asıl önemli hasar şu oldu, iyi bir hafızam vardı, şöyle anlatayım, sınıf arkadaşlarımın okul numarasını bilirdim mesela...Ezberleme filan da yok, kendiliğinden olan bir şeydi... Telefon numaraları veya... elli altmış kişinin numarası aklımda olurdu... O kaza, bu saçma ayrıcalığımı elimden aldı, unutmakla kalmadım, geçmişimden pek çok şeyi hiç ölçüsünde hatırlayamaz oldum. 

Tahmin etmiş olmalısınız, hatırla(yama)mak beni hikaye olarak çok etkiler, öyle ki her yaşadığım ve dinlediğim unutma olayı beni anksiyetenin eşiğine getirebiliyor. Lise arkadaşımın anlattıkları beni ziyadesiyle gerdi, aynı sınıfta bile olmadığımızı biliyorum ama ya unuttuysam diye endişe duyuyordum, nihayet aklımı meşgul etmesinden bıkarak ona yanıldığını söyledim, doğal olarak bir hayal kırıklığına uğradı, şaşırdı, itiraz etti. O da ayrı bir huzursuzluk... Nihayet bir başka sınıf arkadaşımla konuştum ve o çocuğun yan sınıfta olduğu ortaya çıktı, rahatladım. 

Üç dört ay önce bir arkadaşım, ki yıllardır bile isteye görüşmüyorum, bir ortamda benden söz ettiğini söyledi, genç yaşta kaybettiğimiz bir arkadaşımızı yad ediyormuş, hikayesine ben de dahil olmuşum, kendileri haytalık yaparken bir tek benim vefa gösterdiğimi, hastalığı sürecinde onu yalnız bırakmadığımı, hastanelere kadar gittiğimi filan anlatmış... Tabii ki doğru değildi, yaşıtlarım kadar haytalık yapmadım-yapamadım, çünkü her tatilde çalışırdım ama o arkadaşımıza hastalığı süresinde destek olabilmiş değildim, olsa olsa bir iki kez kendisiyle veya annesiyle telefonla konuşmuş olabilirim, hastaneye hiç gitmedim örneğin... başka şehirde defnedilmişti, taziyeye dahi katılamadım. Gel gör ki arkadaşım beni öyle hatırlıyor... Niye?

Yakın bir arkadaşım, "ünlü" olduğun için seni hikayesine katmış dedi, bilinen birisi katılırsa o hikaye ilgi çekiyor ve büyüyor diye yorumladı, aslında ne seni ne de vefat eden arkadaşınızı anlatıyormuş,  şimdiki değişimiyle ilgili iç döküyor, hikayesi için sizi ve geçmişini kullanıyormuş dedi... Ben "hatırlayamıyorum" vehmiyle huzursuzlanırken laf nerelere geldi... 

Bitirirken soru şu, geçmişimizi nasıl hatırlıyoruz, nasıl hikayeleştiriyoruz, tek tek bireyler olarak nasıl hatırlamayı-anlatmayı tercih ediyoruz? 

Related Posts with Thumbnails