![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
Yine de geleneksel çizimlerin dertleri de çoktu. Bazen aldığınız uç bozuk çıkabiliyor, aynı marka ürün olsa bile çizim hissiyatı değişebiliyor ya da mürekkep daha şişe bitmeden kıvamı koyulaşıp çizimi zorlaştırabiliyordu. Mürekkebin kıvamı koyulaştığında çizmek zorlaştığı için eczaneden saf su alıp seyreltirdim. Böyle yapınca çizim yapmak kolaylaşıyordu. Tabii yine de yepyeni açılmış bir şişenin hissiyatını vermiyordu. Ayrıca odanın nem oranından da etkilenir. Hava kuruyken çizgiler daha kolay silikleşir, kesik kesik çıkardı. Bunu fark etmem oldukça uzun sürmüştü.
Kâğıtla ilgili en sevmediğim şey ise, kâğıdın hafifçe dalgalanması yüzünden masadan havaya kalkan kısımlarının olmasıydı. O havada kalan kısma kalemi bastırdığınızda kâğıt çöker ve çizgi yamulur. Kâğıt nem çektiğinde bu dalgalanma ve kabarma iyice kötüleşir. Parmağınızla bastırsanız sorun çözülecekmiş gibi hissedersiniz ama elinizin yağı kâğıda geçerse kâğıt mürekkebi iter. Bu yüzden kâğıda doğrudan dokunmak istemem. Eldiven takmak da bana çok sıkıcı gelir. Bu nedenle kâğıdı bastırıp sabitlemek için mıknatıs mantığıyla çalışan bir alet bile yapmıştım.
Dijitalin en büyük avantajı ise şüphesiz her şeyin düzenlenebilir olmasıdır. Büyütme, küçültme, kes-yapıştır işlemleri, elips çizmek çok kolay. Çizimi ters çevirip anatomik veya orantısal hataları kontrol etmek bile tek bir kısayol tuşuna bakıyor. Ton ekleme ya da doldurma hızı gelenekselle kıyaslanamaz bile. Dezavantajları ise bilgisayar veya donanım sorunları yaşandığında çözümün çok zaman alması, bazen küçük bir dikkatsizlik veya sistem çökmesi yüzünden kaydetmediğiniz verilerin silinip gitmesidir. Hepsinden öte, geleneksel yöntemdeki gibi somut bir eserin ortaya çıkmaması bende huzursuzluk yaratıyor.
Bir de daha önce söylediğim gibi, o kaygan ekranda kalemi kontrol etmenin zorluğu var. Ekrandaki sürtünmeyi artıran koruyucu filmler yapıştırsanız bile bence bu sorun tamamen ortadan kalkmıyor. Ayrıca ekranlı tabletlerin hassasiyeti de hâlâ yeterli değil. Ekrana cetvel koyup düz bir çizgi çizmeye çalıştığınızda çoğunlukla kaymalar yaşanıyor. Keşke cetvelle kusursuz bir şekilde düz çizgi çizebilsek…
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
Mecazen yazıyorum, “tarla boş durmasın” ya da “sür
tarlayı çık” derlerdi. Bunları arkasında devasa bir felsefe saklayarak değil,
sadece oyalanmanın, elini taşın altına koymanın iyileştirici gücüne inandıkları
için söylüyorlardı belki de. Ama dönüp bakınca, bunun aslında en temel hayatta
kalma düsturu olduğunu görebiliyorum.
Bu aralar dijital mecralarda benzer bir cümle dolanıyor:
“Ruh bir şeylerle meşgul olmazsa sahibini meşgul eder.” Üstelik söz İmam
Gazâlî’ye atfedilmiş. Çeşitli paylaşımlarda onun adıyla servis ediliyor. Aslı
astarı var mı bilmiyorum, internetin her sese bir makam uydurma iştahını
düşününce bana pek inandırıcı gelmiyor.
Ama cümlenin işaret ettiği o tanıdık sızı baki.
İnsan zihni boşluktan nefret eder. Dışarıya yönelmiş bir
uğraş, bir merak, bir sorumluluk kalmadığında dikkat kaçınılmaz olarak içeriye,
kendine döner. Bu da çoğu zaman pişmanlığa, kaygıya, sorgulamaya ve kendini
yargılamaya yol açar. İnsan bir işe, bir meraka, bir sevdaya ya da bir davaya
tutunamazsa, zihni ona kendi karanlık koridorlarını gezdirmeye başlar.
Bu yüzden yürümek, yazmak, okumak, üretmek, bahçeyi
bellemek ya da bir hikâyenin peşine düşmek yalnızca vakit öldürmek değildir.
Ruhun kendi üzerine kapanmasını, kendi kendini kemirmesini engelleme çabasıdır.
Montaigne’e atfedilen “İşsiz bir zihin, şeytanın çalışma
odasıdır” sözü de aynı kuyudan çekilmiş gibi, tasavvuftaki “Kalp boş
bırakılırsa nefs ve hevâ (heves) tarafından işgal edilir” uyarısı da. İnsan
zihnini ve gönlünü bilinçli olarak iyiyle, yararlı olanla doldurmazsa, o
boşluğu rastgele arzular, kuruntular ve geçici hevesler istila eder. Bir evi
boş bırakırsanız toz dolar, tarlayı boş bırakırsanız ot basar. Kalbi boş
bırakırsanız da nefs ve hevâ yerleşir.
İlginç olan, modern psikolojinin de farklı bir
terminolojiyle aynı yere çıkması. Amaçsız ve yönsüz kalan zihin, hemen
ruminasyona, yani aynı olumsuz düşünceleri zihinde evirip çevirmeye kayıyor.
Yazıya ailemle başlayıp Gazâlî’ye, tasavvufa ve
psikolojiye kadar geldim. Yıllar sonra anlıyorum ki, insan zihnine dair bu
kadim gözlem hiç eskimiyor. Belki de insanlık tarihi boyunca değişmeyen yasalardan
biri bu: İnsan kendiyle baş başa kaldığında huzur bulmaktan çok, kendisiyle
didişmeye başlıyor.
Demem o ki, insan en çok kendinden kaçmaya, en çok
kendiyle başa çıkmaya çalışıyor Mıstık Abi.
![]() |
![]() |
Sempati, birine yakınlık duymakla ilgilidir. Empati ise onun ne hissettiğini, dünyayı nasıl gördüğünü anlamaya çalışmakla. Sempati duyduğumuz insanlara empati göstermek çoğu zaman doğal bir süreçtir. Çünkü onları zaten seviyor, hak veriyor ya da kendimize yakın buluyoruzdur. Bu konforlu alan, bizi besleyen bir yankı odasından çok da farklı değildir.
Zor olan, hoşlanmadığımız, fikirlerine karşı çıktığımız, hatta davranışlarını yanlış bulduğumuz insanların hangi saiklerle hareket ettiğini anlamaya çalışmaktır.
Peki, kendimize benzemeyeni anlamaya çalışırken hissettiğimiz o içsel direnç, aslında kendi doğrularımızın sarsılmasından duyduğumuz korkudan kaynaklanıyor olabilir mi?
Şunun altını çizmek gerekiyor: Birini anlamak, onu onaylamak anlamına gelmez. Empati ile haklı bulmak aynı şey değildir. Aksine anlamak, karşımızdakinin hamlelerini, argümanlarını ve zihin dünyasını çözmemizi sağlayan entelektüel bir güçtür.
Empati gerçek sınavını tam da burada verir. Dostlarımızı anlamak değil, rakiplerimizi, karşıtlarımızı, hatta bizi öfkelendiren insanları anlamaya çalışmak empatik bir çabadır.
Sempati duyduğumuz insanlara empati göstermek kolaydır. Empatinin asıl değeri, sempati duymadığımız insanları da anlamaya çalışabildiğimizde, yani o sempati duvarını aşabildiğimizde ortaya çıkar.
![]() |