Perşembe, Mart 26, 2026

Güzel İsimlere Gazel

Yürekte Bukağı (Tomris Uyar, 1979), Puslu Kıtalar Atlası (İhsan Oktay Anar, 1995), Canistan (Yusuf Atılgan, 2000), Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (Barış Bıçakçı, 2000), Tuhaf Yıldızlar Dünyaya Bakıyorlar Gözlerini Kırpmadan (Sevgi Özdamar, 2003), Buruk Dünya (Orhon M.Arıburnu, 1985), Ben Ruhi Bey Nasılım (Edip Cansever, 1976), Narla İncire Gazel (Bilge Karasu, 1995), Kınar Hanımın Denizleri (Ece Ayhan, 1959), Ne Kitapsız, Ne Kedisiz (Bilge Karasu, 1994), Gül Mevsimidir (Füruzan, 1985), Kafamda Bir Tuhaflık (Orhan Pamuk, 2016), Fena Halde Leman (Attila İlhan, 1980), Sular Ne Güzelse (Erdal Öz, 1997), Göç Temizliği (Adalet Ağaoğlu, 1985), Gecegezen Kızlar (Tomris Uyar, 1983).

Sevdiğim kitap isimlerini yazdım. Editör olarak pek çok kitaba ister istemez isim seçmişliğim oldu, en azından alternatifler önermişimdir. Nezaketle inat etmişliğim çoktur. Şunu iyi biliyorum: bazı isimler, eserden çok daha ilgi çekici olabilir; okuru çağıran, dürten, hatta hafifçe tahrik eden isimler vardır. Fena Halde Leman’ı ilk gördüğümde gülümsediğimi, Gecegezen Kızlar’ı nedense bilimkurgu tadında bir şey gibi hayal ettiğimi hatırlıyorum.

Umberto Eco kitap adının okuru belirlemesinden hafif huzursuzlanır ama bundan da faydalanmak gerektiğini söylerdi. İsim, okura bir kapı göstermeli ama o kapının ardında ne bulacağını da fısıldamalıdır. Bu yüzden hafif tertip tehlikelidir. Fazla açık bir başlık, kitabı daha baştan tüketir, fazla kapalı olan ise hiç açılmayabilir. İyi başlık tam bu eşikte durur.

Oyunbazlık ederek abartıyorum, Paul Valéry, şiirin asla tamamlanmadığını, yalnızca terk edildiğini söyler ya, iyi bir kitap adı da biraz öyle olmalı. Yazar onu bırakırken okur devralmalı. Başlık, metnin dışında yaşamaya devam etmeli, hatta öyle olmalı ki, metnin kendisinden daha uzun yaşamalı.

Puslu Kıtalar Atlası mesela, daha kapağı açmadan zihinde bir tür “serüven sisi” kurar. Kafamda Bir Tuhaflık, sanki roman değil de insanın kendi kendine söylediği bir cümledir. Bu yüzden işler. Kişisel olarak şairlerin bizim edebiyatımızdaki en güzel kitap isimlerini bulduğuna inanırım. Şiir gibi davranan başlıklar hep onlardan gelir: açıklamayan, çağrıştıran o tatlılıklar… Narla İncire Gazel, Kınar Hanımın Denizleri… Bunlar anlamdan çok tınıyla çalışır. Bir şeyi anlatmazlar, bir şeyin etrafında dolaşırlar.

Elbette iyi bir başlık, iyi bir kitap demektir demiyorum. Hatta başlık, metnin taşıyabileceğinden daha fazlasını vaat ederse okuru kaçırır. Okur o vaatle içeri girer, ama içeride aynı yoğunluğu bulamayabilir. Güzel isim, kötü roman örneği listem de var. Onu yaşlanınca yazarım.

Gabriel García Márquez’in neredeyse rahatsız edici bir dürüstlükle söylediği gibi, kitabı sattıran şey çoğu zaman başlıktır. Editörün içgüdüsü de burada devreye girer: doğru sözcüğü ve tınıyı bulmak. Bence en iyi isim, biraz eksik olmalı, tamamlanmayı bekleyen bir auradan söz ediyorum. İşveli ve kandırıkçı, inatçı ve uzun ömürlü…

Bugün güzel şeyler olsun Mıstık abi…

Salı, Mart 24, 2026

Tabutla Selfi

Görmüş olabilirsiniz: Ünlü biri öldüğünde, hayranları ya da celebrity hazcıları, sosyal medyada paylaşmak üzere tabutla selfie çektiriyor. “İnsanın kanını donduruyor” diye yazmış birisi. Doğrusu şu: Kimsenin kanı donmuyor. “Yok artık” deyip söyleniyoruz, hepsi bu. Hayat bildiği gibi akmaya devam ediyor.

Google’a “tabutla selfie” yazın; bunun yeni bir tuhaflık olmadığını görürsünüz. Üstelik mesele yalnızca ünlülerle, şehitlerle ya da olağanüstü ölümlerle sınırlı değil. Sıradan ölümler de aynı gösterinin parçası.

Bir ara çevremden çok insan vefat etti, istemeden çok cenazeye gittim. Törenlerde selfie ve tabut başı fotoğraflar neredeyse ritüelin parçasıydı. İkincisinden, üçüncüsünden sonra insan şaşırmamayı bile öğreniyor. Yine de bir sahne vardı ki, hafızama çivi gibi çakıldı. Defin öncesi araba mezarın başına yanaştı, ama tabut indirilmiyor. Bir bağırış çağırış… Sonra bir bez gerildi. Tabut açıldı, ardından kefen. O anlar telefonlarla kayda alındı. İnanılır gibi değildi.

Bunu sırf bana tuhaf geliyor diye yargılayacak değilim. Belki son bir vedaydı. Ama o vedanın bile kayda alınmak istenmesi, en azından bundan rahatsız olunmaması, meselenin tam kalbini gösteriyor.

Bizde “ölüye eziyet etmeyin” diye bir söz vardır; saygının, mesafenin, sürenin ölçüsünü verir. Orayı geçtik.

Tabutla selfie iştahı, memleketin ruh haliyle doğrudan ilgili. Sevmiyoruz; sevdiğimizi gösteriyoruz. Öfkelenmiyoruz, öfkeli görünmek istiyoruz. Üzülmüyoruz, ne kadar üzüldüğümüz görülsün istiyoruz. Ölü değil, yas değil, hikâye değil; poz merkezde.

Dünyanın en yüksek gökdelenlerini, en uzun bayrak direklerini boşuna dikmiyoruz. Görünsün istiyoruz. Tabutla selfie çekenle o gökdeleni diken arasında, yöntem dışında, pek fark yok. Biri betonla yükseliyor, diğeri kadrajla. İkisinin de derdi aynı: görünmek.

Dünyanın en büyük gökdelenlerini ve en uzun bayrak direklerini boşuna dikmiyoruz. Tabutla selfi çekenlerin, çektirenlerin o her yerden görülsün istenen gökdelenden, o upuzuun direklerden farkı var mı? [2017]

Sık Sorulan Sorular

Derin Hakikatler nasıl bir blog?

Başlangıçta kültür tarihi ve popüler kültür üzerine yazılarımı paylaşmak istediğim bir yerdi. Zamanla kişisel ilgi alanlarımla çeşitlendi. Çizgi roman ve mizah bir dönem daha belirgindi, ama o ağırlık da değişti. Akademisyendim, sonra editörlük yaptım, şimdi senarist olarak yaşıyorum. Ben değiştikçe ilgilerim ve yorumlarım da değişti. Son bir yıldır daha çok popüler kültür üzerinden zihniyet, dönem ve hafıza katmanları üzerine yazıyorum. Nasıl okunduğumu ya da algılandığımı açıkçası bilmiyorum.

“Derin Hakikatler” adı nereden geliyor?

Doksanlı yıllarda birkaç arkadaşımla bu isimle bir fanzin hayal ediyorduk. O yaşlarda büyük laflar etmeye çalışan insanlar bana hep biraz komik gelirdi. Öğreten, üstten konuşan, abilik ya da ebeveynlik rolüne giren tonlarla aram hiçbir zaman iyi olmadı. İsim de buradan geliyor: Yüzeyle yetinmeyen ama “hakikat” iddiasını da sorgulayan bir ironi. Derin Hakikatler.

Yazılar ne sıklıkla yayınlanıyor?

Yaklaşık yirmi yıldır neredeyse her gün bir şey paylaşıyorum. Geçen yıl mutsuz bir dönemde kısa bir ara verdim, onun dışında birkaç günlük kesintiler dışında sürekliliği korudum. Eski yazıları revize ederek yeniden yayımladığım da oluyor. Artık yazıları önceden yazıyor, sıralıyorum; bugün yayımlanan bir yazıyı on beş gün önce yazmış olabiliyorum. Blog zamanla bir arşive dönüştü.

Bu blog kişisel mi, akademik mi?

İkisi de değil, ama ikisinden de izler taşıyor. Akademik reflekslerim var ama daha serbest yazıyorum. Kişisel izler var ama mesele sadece “ben” değil. Blog öncesinde günlük tutuyordum; niyetim bu olmasa da zamanla hayatıma dair şeyler de metinlere sızmaya başladı.

Derin Hakikatler sizin için ne ifade ediyor?

Yaptığım işlerin dışında kalabildiğim bir alan. Bir mesele üzerine yoğunlaşabilmeyi seviyorum; blog bana bu imkânı sağlıyor. Romantize edecek olursam: hayata katlanmayı biraz daha kolaylaştıran bir mecra. Ama şunu da söylemek gerekir: Bu, “her gün ilham geliyor” meselesi değil. Daha çok disiplin ve alışkanlık. Yazmakla ilgili bir sorumluluk hissediyorum. Böyle anlatınca bir sevgili ya da hayat arkadaşı gibi durduğunun farkındayım.

En çok hangi yazılarınız ilgi gördü? Eleştiriler neler?

Çok yoğun okur yorumu aldığımı söyleyemem. Ama yirmi yıl boyunca neredeyse her gün yazıyor olmam insanlara ilginç geliyor; tuhaf bulunduğumu sık duyuyorum. Eleştiri olarak ise genellikle fazla mesafeli olduğum söylenir, daha sert yazmam beklenir. Sertlik çoğu zaman kolay bir etki yaratır. Mesafe ise daha zor kurulur. Ben ikinciyi daha ilginç buluyorum.

Bu kadar uzun süredir yazıp hâlâ “büyük bir çıkış” yapmamış olmak rahatsız edici mi?

Ne beklediğinize bağlı. Blog benim için bir vitrin değil, bir alan. O yüzden “çıkış” meselesini ciddiye almıyorum.

Neden aktüele yönelmiyorsunuz?

Aslında popüler kültürle ilgileniyorum. Ama popüler olanın kendisinden çok, onun arkasındaki zihniyetle ilgileniyorum.

Bu blog bir gün biter mi?

Bu kadar yıl süreceğini ben de düşünmemiştim. İlişkilerim de böyledir; uzun sürer. Mizacım böyle. Kolay vazgeçemiyorum. Gittiği yere kadar gidecek.

Yazmak sizin için hâlâ zevkli mi, yoksa alışkanlık mı?

İkisi birbirine karışmış durumda. Bazen zevk, bazen zorunluluk. Çoğu zaman da ikisinin ortası.

Pazartesi, Mart 23, 2026

Ruminasyon

Ruminasyon hakkında daha önce yazmıştım, hatırlayanlar olabilir, “çağın hastalığı” demiştim. Magnezyum takviyelerinin bu kadar yaygınlaşmasını bile buraya bağlamak mümkün: insanlar uyuyamıyor. Daha doğrusu uykuya dalamıyor değil, zihni susturamıyor. “Beynin kapanmaması” hissi, saatler süren iç konuşmalar, sabaha karşı tükenmiş bir zihinle uyanmak… Bu tablo ilk bakışta bir insomnia meselesi gibi görünüyor, ama mesele orada bitmiyor.

Uyku bozukluğu kronikleştiğinde, bağışıklık sistemini düşüren bir yorgunluk eşlik ediyor buna. O yorgunluk da şaşmaz biçimde anksiyeteye kapı aralıyor. Gece zihnin susmaması, gündüz bedende gerginlik olarak geri dönüyor. Kahve ve kafein tüketiminin bu kadar artması tesadüf değil. Dikkat eksikliği ise tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar yaygın bir söylem haline gelmemişti.

Etrafınıza bakın: uyuyamayan, sakinleşemeyen, ilaçlara başvuran insanların sayısı az değil. Bu kadar yaygınlaşınca olan biten “normal” kabul ediliyor. Oysa bu tablo son derece fizyolojik: hormonlar yükseliyor, kan dolaşımı etkileniyor, stresle birlikte histamin salınımı artıyor, cilt reaksiyonları çoğalıyor, öfke patlamaları ve tehdit algısında dalgalanmalar yaşanıyor. “Strese bağlı” diye geçiştirilen şeyler, aslında bedenin sürekli alarm halinde olmasından çıkıyor. Dermatolojinin bu kadar görünür hale gelmesi bile bunun bir sonucu.

Diğer yandan mesele bu kadar düz değil. Belki de ruminasyonu sadece bir “bozukluk” olarak tanımlamak, çağın temel dinamiklerini gözden kaçırmak anlamına geliyor. Elimde klinik veri yok, bu bir gözlem seti. Ama zaten ilgilendiğim şey de bu: bu ruh halinin popüler kültürü, sosyal medyayı ve insan ilişkilerini nasıl şekillendirdiği. Eğer “ruminatif” bireyler varsa, onların toplamından oluşan bir toplumsal zemin de vardır. Aksi pek mümkün görünmüyor.

Sosyal medya, başarı ve güzellik ölçütlerini neredeyse ulaşılmaz bir noktaya taşıdı. Tekil birey bu rekabetin içinde sürekli eksik kalıyor. Değersizlik hissi, ertelenmiş hayatlar, gerçekleşmeyen beklentilerle yaşıyoruz… Ne ki, burada da bir çelişki var: aynı sistem, insanlara sürekli “kendini gerçekleştir” çağrısı yapıyor. Daha iyi ol, daha görünür ol, daha çok üret… Belki de ruminasyon tam burada yükseliyor: gerçekleşemeyen arzuların hızına uyamayan zihnin direksiyonuna geçmek istiyor.

Bu durumda ters köşe bir soru soralım: Bu kadar çok öfke ve duygu patlamasının kaynağı gerçekten ruminasyon mu, yoksa ruminasyon dediğimiz şey, zaten sürdürülemez bir hayat temposunun semptomu mu?

Ruminasyon, aynı düşüncenin, aynı olayın, aynı problemin çözüm üretmeden zihinde tekrar tekrar dönmesi. Bireysel düzeyde bu bir zihinsel kilitlenme hali gibi görünüyor. Toplumsal düzeyde ise karşılığı, bitmeyen bir huzursuzluk, kronik bir gerilim ve kolayca tetiklenen kolektif öfke.

Aynı düşüncelerin dönüp durması, çözümsüzlüğün değil, çözüm alanının daralmasının sonucu. Belki de sorun, insanların fazla düşünmesi değil, düşünmenin hiçbir işe yaramadığı bir düzende yaşıyor olmaları.

Pazar, Mart 22, 2026

Suçluyum Pozu

Bir süredir, denk mi geliyor yoksa genel bir eğilimi mi gösteriyor emin olamıyorum ama otuzlu yaşlardaki okur-yazar erkeklerin Philip Roth’tan sıkça söz ettiğini görüyorum. Roth, bugünün güçlü kadın eleştirelliği açısından fazlasıyla “erkek” bulunan ve bu nedenle yoğun biçimde eleştirilen bir yazar. Ne var ki bir Bukowski de değil, çok daha iyi bir yazar; çoğu zaman zayıf, bencil, arzu tarafından sürüklenen ve kendini sürekli hırpalayan erkekler anlatıyor.

Bir yazar ya da eser, olumlu ya da olumsuz anlamda konuşuluyorsa ya yenidir ya da zamanın ruhuna temas eden bir tarafı vardır. Roth’un meselesi, ahlaken sorunlu erkekler: utanan, kendini teşhir eden kahramanlar seçer kendine.

Benim anladığım, en azından okuduklarımdan çıkardığım şu: Roth, erkekleri merhametsiz ama vicdanen huzursuz mahluklar olarak görüyor. Ahlaklı değiller ama ahlaki bir sükûnetleri de yok. Çünkü arzu, onun dünyasında vicdanı bastıran temel yönetici duygu.

Cinsel arzu, ego, hükmetme iştahı, kaybetme korkusu… Bunların toplamı, erkeklerin merhametli davranma kapasitesini zayıflatıyor. Erkek hata yapıyor, neden yaptığını sorguluyor, ama yapmaya da devam ediyor. Roth’un erkeklerinin ahlaki döngüsü tam olarak burada kuruluyor. Merhamet ise çoğunlukla ancak “artık yapamaz” hâle gelindiğinde, yani yaşlılıkta hatırlanan bir şey. Eğer bu bir erdemse, geç kazanılıyor; bir duyguysa, geç hissediliyor. Arzu ile vicdan arasındaki kavgayı ise neredeyse her zaman arzu kazanıyor.

Roth dürüst bir yazar mı, yoksa bu dürüstlüğün pozunu mu yapıyor, açıkçası bu fasıl benim için o denli önemli değil. Dürüst bulunduğu için seviliyor, açık sözlü olduğu için öfke yaratıyor, itiraf ettiği için ilgi çekiyor olabilir.

Bana ilginç gelense şu: merhamet ile suçluluk aynı şey değil. Merhamet, başkasını düşünmeyi ve empati kurmayı gerektirir. Suçluluk ise insanı kendine döndürür; özne yine kendisidir. Bu, temelde nevrotik bir durumdur.

Ve bana kalırsa bu yalnızca Roth’un erkeklerine özgü değil. Günümüz insanını, hatta her türden ilişkiyi tarif edebilecek bir durum. İnsanlar suçluluk duyabiliyor, kendilerini nasıl onaracaklarını hesap ediyorlar ama bir başkasına merhamet etmek, empati kurmak konusunda o kadar da cömert değiller.

Başa dönersek: Roth’un sevilmesinin ya da savunulmasının altında bu nevrotik durumun normalleştirilmesi yatıyor olabilir. Eğer arzularımız merhameti bastırıyorsa, bunu rasyonalize etmek gerekir. Erkekler, ilişkiler ve arzular böyleyse, vicdan üzerine konuşmak da anlamını yitirir. Herkes böyleyse ve bu hâl normalse, suçluluk duygusu çoğu zaman bir pozdan ibaret kalır.

Roth’un erkekleri bizi rahatsız ettiği için değil, fazlasıyla tanıdık geldiği için konuşuluyor. Onları eleştirirken aslında kendimizi aklıyor olabiliriz.

Related Posts with Thumbnails