Cumartesi, Mart 21, 2026

Otuz Yıl Önce


Her insanın hayatında biten, bittiği halde ruhen "bitmeyen", kendini hatırlatan bir şeyler olur, neblim işte okul biter, iş biter, şehirden ayrılırsınız, ama zihnin bir köşesi hâlâ orada kalır. Yıllar geçse de bazı anlar, bittiğini sandığınız o zamandan kopup gelir, küçük bir kapı gibi yeniden ve yeniden açılır.

Otuz yıl önce, bir Nevruz gerilimi sırasında askerden terhis oldum. Bitimini günbegün sayarken, hatta tam bir ay kalmışken, askerliği iki ay daha uzatmışlardı. Zaman geçince insan iki ay için “ne ki?” diyebiliyor ama o günlerde gerçekten ağlamaklı olmuştum. Ocak ayındaydık, o mart ayı nasıl geldi, ben bilirim.

Terhis günü de ayrı bir gerilimdi. Çıkan olaylar nedeniyle can güvenliğimiz yok diye bizi bırakmak istememişlerdi. Ne yapacaklarını anlamadığımız için üç arkadaş birbirimize bakıp duruyor, saçma sapan espriler yapıyorduk. “Can güvenliğiniz bizim için önemli” diye bir şeyler anlatılıyordu. Oysa çıkıp gideceğiz. Nasıl daralıyordu göğsüm.

Sonunda salacağız dediler. Ama yetmemiş olmalı ki, terhis evrakımı imzalatmak için yanına girdiğim yüzbaşı beni odasında hazırolda bekletti. Hiç abartmıyorum, en az beş dakika. Belki üç dakikasını tek kelime etmeden, sadece yüzüme bakarak geçirdi. Kalanında da isyankârlığımı diline doladı, marazi bir gevezelikle o anı uzattıkça uzattı. İmzayı atmak istemiyor gibiydi. Bazı anlar insana çok uzun gelir ya, abartırız. Bu öyle değildi. Yüzbaşı gerçekten uzattı. Bile isteye.

Nizamiyeye doğru attığım her adımı, “bir sebeple bizi bırakmayacaklar” hissiyle yürüdüğümü hatırlıyorum. Askerliği hiç sevmedim. Bir gıdım sempati duymadım. Bende diplomalarla, üniformalarla, mezuniyetlerle, çalışılan kurumlarla ilgili aidiyet duygusu pek yoktur. Yine de her koşulda işimi düzgün yapmaya çalışırım. Zorunluydum, yaptım, bitti.

Uzunca bir süre, evde her sabah uyandığımda asker olmadığımı, koğuşta yatmadığımı, askerliğimin bittiğini hatırlayıp şükrettim. Bazen bir kâbus görürsünüz ya - mesela okuldan mezun olmamışsınızdır ve sizi geri çağırırlar. Ona benzer bir şeydi galiba. Asker olmadığımı hatırladıkça garip, hatta biraz da saçma bir mutlulukla uyumaya devam ediyordum.

Askerlik denildiğinde anlatacak epey hikâyem var. Ama galiba en çok o terhis anını yeniden hissediyorum.

Postalsız yürümek mi hızlandırmıştı beni…

Cuma, Mart 20, 2026

Şapkaa


Hasan Hüseyin, “sen utanmaz mısın arlanmaz mısın / hele bir döndür başını da şu gidişe bak / hele bir döndür başını da şu düzene bak / hele bir döndür başını da şu haline bak” diye seslenirken, hemen ardından soruyordu: “ne tutarsın bu şapkayı başında / ne tutarsın bu başında şapkayı.”

Şapka bir kumaş parçası değildi, bir rejim tartışmasıydı.

Malum, şapkalı siyasetçilerimiz vardı. Çocukken şapka takan erkekleri yaşlı ve kalantor sanırdım. “Kalantor” kelimesi bile artık tedavülden kalktı, kelli felli, sözü geçen adam demekti. Şapka da onların alametifarikasıydı. Şimdi ne kalantor kaldı ne şapka. Oysa bir zamanlar erkek giyiminin en belirleyici parçasıydı. Sadece modası geçmedi, zamanın ruhuna da yenildi.

Bir dönem devrim sayılacak kadar ciddiye alınmıştı: kavuğun yerine fes, fesin yerine şapka. Semboller üzerinden yürüyen bir modernleşme. İnsan tekinin deliliğine örnek çok tabii de bu faslı da akılda tutmak gerek.

Türkiye’nin genç kuşakları altmışlara gelindiğinde şapkayı terk etti. Gençler için şapka “yaşlı işi”, “amca işi”, hatta “alaturka”ydı. Hollywood kahramanlarını da hatırlayalım, orada da şapka ışığını kaybediyordu. Kovboy şapkası mit olarak kaldı, gündelik hayat ise başı açık dolaşmayı seçti.

Bizde okullarda öğrenciler bile yarı askerî şapkalar takardı. Onlar da birer birer lüzumsuzlaştı. Demirel olmasa belki şapka siyaset sahnesinde bu kadar yaşamazdı. Öyle bir noktaya gelindi ki, sağcı siyasetçiler geleneği temsil ediyor diye şapkayı sahiplendi, solcular karşılarına köylü kasketiyle çıktı. Kaypakkaya’nın o meşhur fotoğrafını hatırlayın. Ya da Ecevit’in meydanlarda salladığı siyah kasketi… Şapka ile kasket arasındaki fark, neredeyse ideolojik bir sınır çizgisine dönüştü.

Oysa şapka, bir yandan da Batılı görünmenin, inceliğin, kentli olmanın sembolüydü. Erkekler şapkalarını çıkararak selam verirlerdi birbirlerine. Nostalji yapmıyorum, ama bu jestin şehir hayatından kaybolmasını bir nezaket kaybı olarak görmek mümkün. Başın eğilmesi, şapkanın çıkarılması, karşıdakini tanımanın küçük ama anlamlı bir ritüeliydi.

Ahmet Oktay, Nerval üzerine yazdığı bir şiirde onun morg kayıtlarını sıralar: “Siyah ceket, siyah yakalık, gömlek, flanel yelek, gri-yeşil pantolon, kızıl çoraplar, boyalı ayakkabılar ve siyah şapka…”

Evet, siyah bir şapka. Ölümde bile baştan düşmeyen bir aksesuar.

Kantocu Peruz sahiden yaşadı mı Mıstık abi?


Perşembe, Mart 19, 2026

Hangi Hikâyenin İçindesin?

Bilmeyenler olabilir, gri yakalı (grey-collar) denilen şey, fiziksel emek ağırlıklı işler ile klasik beyaz yakalı meslekler arasında duran işleri ifade eden bir kavramdır. Teknik bilgi ve pratik beceri gerektiren ara mesleklerdir bunlar. Vinç operatörlüğü mesela. En azından meslek yüksekokulu ya da teknik eğitim gerekir. Yapılan iş çoğu zaman makineyle, sistemle veya üretim hattıyla ilişkilidir. Deneyim arttıkça gelir de artar, hatta çok değil on yıl içinde beyaz yakalıları geçmeleri bile mümkündür.

Biraz dikkat kesilince şunu görüyorsunuz: Türkiye’de üniversite mezunu çok fazla, ama teknik ara eleman çok az. Maaşların görece yüksek olmasının nedeni de bu. Piyasa basit bir kuralla çalışır: Az bulunan beceri daha iyi ücret alır. Üstelik birçok gri yakalı iş doğrudan para üretir. Bir otomasyon teknikeri üretim hattını çalıştırır, vinç operatörü iş başına geçti mi şantiye ilerler.

Peki parası bu kadar iyi olmasına rağmen bu meslekler neden cazip bulunmuyor? Ortalama bir mühendisten daha fazla kazanma ihtimaliniz var halbuki. Memleketi ve yaşadığı dönemi merak ederek gözlemleyen biri olarak meslek tercihlerine hep dikkat kesilirim. Kimsenin operatör olmak istememesi, buna karşılık asgari ücretle “security” olmayı tercih etmesi ilginç gelir bana.

Çünkü bu işler vardiyalıdır. Gürültülüdür, tozludur, fiziksel risk içerir. Çoğu zaman dış dünyaya kapalı, epeyce erkek ortamlardır. Bir kadınla karşılaşamazsınız, etraf güzel kokmaz, yaptığınız işin Instagram’da paylaşılabilecek bir cazibesi yoktur. Daha doğrusu… flört edilecek bir ortam değildir. Varsa yoksa endüstriyel otomasyon, robotik bakım, makine arızası. Kapalı bir alandasınız, şehirden, metropolün akışından uzaktasınız.

Hatırlayanlar olabilir, bir ara şimdiki zamanda beyaz yakalıların, içki içtikleri mekânlardaki garsonlardan daha az kazandıklarını yazmıştım. Benzer bir tablo burada da var. Tekniker, mühendisten daha fazla kazanabiliyor. Ama mühendis beyin bir itibarı var. Güvenlikçinin hem gömleği ütülü hem de güneş gözlüğüyle etrafı kesebiliyor. Yetiyor mu?

Demek ki yetiyor.

Veya üniforma, masa ve biraz da “itibar hissi” gerekiyor. İnsanlar daha az kazanmayı ama kendilerini daha önemli hissetmeyi tercih ediyor. Mesele insanın kendini hangi hikâyenin içinde görmek istediğiyle ilgili.

[Not: Tablo, geçen ay çıkan Oksijen gazetesi sayılarından birinde alındı, ne yazık ki tarih veremiyorum, kuş kafesinde zemine serildi.]

Çarşamba, Mart 18, 2026

Küçük bir not

Blogun son üç aydır artan bir etkileşim trafiği olduğunu yazmıştım, bir veri daha paylaşayım, bu ayın ilk yarısında sayfalarına yüz bin kez tıklandı-okundu-bakıldı … Geçici bir durum gibi görünüyor. Öyle olmasını umuyorum. Popüler kültürün işleyişine kafa patlatan eski bir akademisyen, bir senarist ve geniş anlamıyla bir üretici olarak bu yüksek ilgiden hafif tertip endişe duyuyorum. Bir yerde bir “yanlış” ya da “doğru” yapıyor olmalıyım ki, ilgi çekiyorum. Ne yapıyorsam onu yapmaya devam edeceğim. Su akar yatağını bulur misali, işin kısa sürede mevsim normallerine döneceğini düşünüyorum. Günlüğüme not düşmüş oldum: Derin Hakikatler bir ara çok okunmuştu.

Kara Yara


Yapay zeka işleriyle ilgileniyor, öğrenmek için küçük üretimler yapıyorum. Bu da ilk müzik-şarkı denemem. Türkçe vokalin sorun olacağını düşünerek özellikle rap ürettim, türe uygun da bir mambo jambo yaptım diyelim. Denemeye devam...

Salı, Mart 17, 2026

İmza


Merak ederek aldığım bir fotoğraf bu. 1962-65 arası olmalı. Kıyafetler de, camekânlardaki artist resimleri de o yılları işaret ediyor. Kadın kim, mekân neresi, pek de belli değil. Bana Leyla Sayar’ı andırdığı için satın aldım ama ondan da emin değilim.

Fotoğrafa baktıkça kadından çok mekân ilgimi çekmeye başladı. Gerçekten de şahane bir yer. Keşke neresi olduğunu bilseydim ve görebilseydim.

Fotoğrafın hikâyesini tam olarak bilmiyoruz. Diyelim ki kadın gerçekten Leyla Sayar ve hayranlarına fotoğraf imzalıyor. Olmayacak şey değil, camekânların artist fotoğraflarıyla dolu olması bunu düşündürüyor. Ama kenarda oturan kim? Pek hayran gibi durmuyor çünkü… Belki de Leylanımın “yardımcısı”.

Türkiye’de artistlerin fotoğraf imzalaması asıl olarak altmışlı yıllarda yaygınlaşır. Daha önce bunun mümkün olması pek kolay değildir. Çünkü o tarihlerde filmler, dergiler ve gazeteler ilk kez aynı anda bütün ülkede görünür hâle gelir. Popüler kültürün coştuğu, bu ürünlerden kazanılan paranın geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde arttığı ilk dönem de budur.

Seyirci, ürünlerle -örneğin filmlerle- daha sık karşılaştıkça hayranlık ilişkisi kurabilir hâle gelir. Sinemanın magazini de ilk kez bu dönemde gerçek anlamda ortaya çıkar. Basın tarihimizin en ünlü sinema dergileri (örneğin Ses) o yıllarda yayımlanmaya başlar. Artist posterleri ve imzalı fotoğraflar dergilerde yer alır. Hatta oyuncuların adresleri bile (hayranlar fotoğraf isteyebilsin diye) basında yayımlanır olur.

Yeri gelmişken: artist kartpostalları bu tarihten yaklaşık on yıl sonra kitleselleşir. Ama bu ticaretten sinemanın pek faydalanabildiği söylenemez. Ne oyuncular ne de yapım şirketleri bu alanı kendi lehlerine çevirebilmiştir.

Edebiyatta ise durum daha da farklı. Yazarın okurla karşılaşması çok daha zor olduğu için imza günleri ancak kitap fuarlarıyla mümkün olabilmiştir. Bu da sinemadaki hayran kültüründen neredeyse çeyrek asır sonra gerçekleşir.

Pazartesi, Mart 16, 2026

Son Okuduklarım 112

Sarayda, Nazım Hikmet’in yazdığı bir masal. Ayşe İnan resimlemiş. Masal, nasıl desem, masal olarak pek parlak değil. Metin, adından ve yazarından beklenen dramatik yoğunluğu üretmiyor. Orman Cücelerinin -açık bir alegoriyle halkın ya da yoksulların- sarayda geçirdiği saatleri anlatıyor. Ancak masalın tahkiye mantığı açısından belirgin bir gerilim hattı yok. Cücelerin üstlenmesi gereken bir görev, aşmaları gereken bir engel, dönüşmelerini sağlayacak bir eşik bulunmuyor. Geliyorlar ve gidiyorlar.

Pedagojik bir mesaj seziliyor ama kristalize olmuyor, anlatı didaktik olmaya da, sahici bir çatışma kurmaya da yanaşmıyor. Açık konuşmak gerekirse, metin Nazım Hikmet imzasını taşımıyor olsaydı bu kadar ciddiye alınır mıydı, emin değilim. Buna karşılık görsel dünya daha ikna edici. Ayşe İnan özgün bir plastik dil kurmuş, kompozisyonları, renk tercihleri ve figüratif deformasyonlarıyla metne derinlik katmış. Masalı asıl ilginçleştiren, metnin kendisi değil, resimlerin açtığı yorum alanı. Metnin düzlüğünü görsel imge kurtarıyor.

Günahkâr Kadın, bir İtalyan soap opera çizgi romanı. Yelpaze dergisinin özel sayılarından biri olarak “Yelpaze’nin Resimli Roman Yayınları” başlığı altında 1963’te çıkmış. Kaç sayı çıkmış bilmiyorum, ben seriyle ilk kez karşılaştım.  Yelpaze, annemin satın alıp biriktirdiği bir genç kadın dergisi, evlenirken çeyiz gibi yanında getirmiş. Çocukken kim bilir kaç kez sayfalarını çevirmişimdir. Çizgi romanlar doğrusu pek bana göre değildi, kalbimde aksiyon vardı, dergide ise kadınlar ve erkekler çok konuşuyor, çok gerçek duruyordu, insan o yaşta, gerçekten kaçmak istiyor, serüveni ancak öyle hissediyor.

Günahkar Kadın, Sofia Loren’i andıracak şekilde çizilmiş bir genç kadın. Erkekleri baştan, kasabalı kadınları çileden çıkaran bir çingene. Hikâyenin daha başında, kadınların öfkesinden kurtulmak için bir öğretmen kadına sığınıyor. Ardından, nedense ikisi birlikte kasabadan kaçıp büyük şehre gidiyor ve ev arkadaşı oluyorlar. Hadi çingene kaçar da öğretmen niye yapıyor bunu anlamıyoruz. Çingenemiz, şehirde de erkekleri “öldürüyor” elbette ama kendisine “ablalık” ve “öğretmenlik” eden ev arkadaşına “yamuk” yapmıyor. Heyhat, soap opera yanlış anlaşılmalar, aşık olmalar, kavuşamamalar ve kıskançlık olmadan anlatılamayacağı için iki kadın en nihayetinde ayrı düşüyorlar. Öğretmen hanım, bir ara çingeneye de asılan bir adamla evleniyor, gariban çingene intihar ediyor, herkes üzülüp ağlıyor şu bu. Çok güzel çizilmiş bir çizgi roman bu. Ama metin, abartının üzerine kurulmuş. İnsanlar konuşmaları gereken yerde susuyor, susmaları gereken yerde konuşuyor, ardından da ağlıyorlar. Hikâyenin motoru tam olarak bu.

İçimde Eski Sinemalar mimarlık tarihi üzerine kurgulanmış bir çizgi roman dizisinin son albümü. Seri, doğası gereği enformatik bir çerçeveye yaslandığı için çizgi romandan beklediğimiz o ardışık anlatımı ve akışkan hikâye duygusunu her zaman tutturamıyor. Yer yer belgesel tonuna kayıyor. Bu albümde ise anlatı daha iyi kurulmuş, akışkan ve ilgi çekici. Serinin en iyi kitabı olabilir. Hilton’da çalışan bir genç kadının Yeşilçam’ın kamera arkasına geçişiyle değişen enteresan bir “tanıklık” izliyoruz. Kısa da olsa kadınlık meselesine de değinseymiş metin derinleşebilirmiş, nostaljik kalmayı tercih etmiş. Oysa, Yeşilçamlı bir kadın set çalışanı cidden ilginç ve sert şeyler anlatabilirdi. Bahadır’ın çizgileri hikaye akışı olunca tatlanmış, onun da hakkını teslim edelim.

Kamasutra, doksanlı yılların stüdyo tarzı çizgi roman denemelerinden biri. Sarkis Paçacı’nın Naregatsi Comics ekibi tarafından Boyut Yayın Grubu için hazırlanmış, Haldun Erdinç yazıp çizmiş. Farklı bir şey denememişler diyemem, ancak sonuç, hikâye açısından vasatın üzerine çıkamıyor. Sınırları zorlamak niyeti seziliyor fakat anlatı aceleye gelmiş gibi. Erotik çizgi roman, hikâyeyi geri plana itip yalnızca “ilişki”yi merkeze aldığında hızla bayağılaşır. Burada da o risk gerçekleşmiş. İlginç olan şu: O dönem özel televizyonlarda yayımlanan kırmızı noktalı filmlerin ortalaması neyse, kitap da ona denk düşüyor. Bu benzerlik tesadüf değil. Televizyon estetiği ve anlatı ritmi, çizgi romanın dramatik yapısını da belirlemiş görünüyor.
Related Posts with Thumbnails