Çarşamba, Temmuz 06, 2022

Malkoçoğlu


Malkoçoğlu karakterini nasıl tanımlarsınız?
60'lı yıllarda üretilmiş tarihi çizgi romanlarımızdan biri. Yaşamış olduğu iddia edilen yarı mitik bir tarihi kişilikten ismini alan, yetişkinlere yönelik bir serüven anlatısıdır. Bütünüyle iç pazara yönelik milliyetçi temaların ağır bastığı, benzerlerine göre erotik unsurların daha az kullanıldığı bir gazete çizgi romanıdır. Herşeyi başaran muktedir bir kahraman etrafında gelişen, serüven edebiyatının klişelerine başvurularak anlatılan bir erkek hikayesi de denebilir.  Önce gazetelerde yayınlanmış, sonra dergi olarak çıkmış, sinemaya da uyarlanmıştır. Douglas Fairbanks ve Errol Flynn karışımı sarkastik bir kılıçbazdır Malkoçoğlu, kadınları büyüleyen, değme silahşorları düelloda alt eden, zehir zemberek korkusuz bir delikanlıdır. Genellikle Cüneyt Arkın'ın popülerliğiyle hatırlanan bir kahramandır, filmlerinin çizgi roman uyarlaması olduğu pek akla gelmez.

Malkoçoğlu’nun gerçek bir karakterden esinlenmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Gerçek bir karakter olup olmadığını bilmiyoruz. Söz konusu efsanevi kişilikle  çizgi romanın bağı sanıldığı kadar güçlü değildir. Dizinin yaratıcısı Ayhan Başoğlu, benzer nitelikteki yabancı çizgi romanlardan, geniş  anlamıyla serüven külliyatının kılıçbaz hikayelerinden epeyce faydalanmıştır. Öte yandan esinlenme noktası, en azından başlangıçta çizgi romanın gerçeklik vehmini muhtemelen güçlendirmiştir.  Meseleye gerçek mi değil mi diye bakmak bence tuhaf olur, çünkü bunu yaparsak, hem gerçeğe hem de çizgi romana haksızlık etmiş oluruz.

Malkoçoğlu Türk toplumunu nasıl etkilemiştir?
Bir etkisi olduğunu düşünmüyorum. Malkoçoğlu ismi insanlara ne çağrıştırıyor diye sorarsanız,  sokaktaki insanın aklına Cüneyt Arkın gelecektir. Hatta Malkoçoğlu değil Mamçakoğlu diye gülerek de cevap verecektir. Malkoçoğlu bir serüven hikayesi, eğlencelik bir içeriği var. Milliyetçi temalar taşıyor ama bunlar çok da keskin şeyler değildir. Bir gazete çizgi romanıdır, gazeteler arası rekabet nedeniyle üretilmiş, milliyetçilik ve erotizm ticari olarak pazarlandığı için tercih edilmiştir. Çoğu çizgi roman üreticisi, yaptıkları çalışmalarla çocuk ve gençlere tarih öğrettiklerini iddia ederler ama o hikayelerde anlatılan tarih hem sahiden uydurmadır hem de herhangi bir ölçüde derinlik taşımamaktadır.

Sizce neden Malkoçoğlu’nda milliyetçi duyguların etkisi fazladır?
Milliyetçilik ticari olarak pazarlanabilir bir olgu. Türkün muktedirliği ve kahramanlığını anlatmanın her zaman ticari bir karşılığı olmuştur. Diğer yandan tarihsel olarak her dönemin kendine özgü siyasi koşulları ve bir aurası da vardır. Malkoçoğlu, 27 Mayıs'tan sonra gelişen seküler sol milliyetçi eğilimlerin hakim olduğu bir basın dünyasında yayınlanmıştır. 70'li yıllarda bu tür anlatılarda İslami eğilimler daha belirginleşiyor örneğin.

Malkoçoğlu çizgi romanlarındaki diğer karakterlerin özellikleri ve etkileri hakkında ne düşünüyorsunuz? 
Yan karakterleri soruyorsanız, bunlar genellikle erkek kardeşliği içinde düşünülebilecek, Malkoçoğlu'nun benzersizliğini pekiştiren komik kişiliklerdir. Her serüvende kadınlar değişir. Malkoçoğlu, her defasında mutlaka prenses, düşes ya da kraliçe olan bu güzel kadınları büyüler, erkekliğiyle baştan çıkarır ve onları fetheder. Yine serüven sonunda kahramanımızın son kavgayı yaptığı Türk düşmanı bir kötü adam vardır: çirkin, iki yüzlü, güvenilmez biridir. Hepsini klişeler olarak görmemiz gerekiyor.

Malkoçoğlu çizgi romanlarını incelersek hemen hemen hepsinde en dikkat çeken özellik nedir?
Serüven teması en belirgin özelliğidir, milliyetçilik, erotizm ve mizah daha sonra gelir.

[Bu röportajı Bilkent Üniversitesinden öğrenci arkadaşlarla yapmıştım. Yazışmayı Haluk Baktır yaptı. İlk kez 2013'te yayımlandı.]




Salı, Temmuz 05, 2022

Bahçelerde arzular

Ankara’da yaşadığım yer olan Güzeltepe, yeşili bol bir mahalle, yaza girerken dalları meyvesiyle dolup taşan sayısız ağaca rastlıyorsunuz. Her gün evden ofise giderken, ofisten eve dönerken, canımın çektiğini yol üstünden birer ikişer koparıyorum, çocukluktan kalma bir alışkanlık... bahçelere dalarak büyümüşüm...

Ne ki, her yıl şaşırıyorum, benden başka bu işlere gönül indiren "çocuk" yok sanki... Dallardaki meyveler öylece duruyor… Kimsenin ağaçlara çıktığını, bahçelere daldığını, meyveleri topladığını görmedim... Dünya kadar çocuk ve genç var, Vallahi tillahi biri olsun buna teşebbüs etmiyor... Erikler ve kaysılar kızarıyor, dutlar dökülüyor, önce bademler sonra kirazlar dalında kuruyor, düşünüyorum da çağlayken talan ederdik biz...

Bu durumu kime anlatsam, laf genellikle sokakta büyümemiş çocuk, çocuk değildir yargısına varıyor... yani demek istiyorlar ki "biz çocuktuk" bunlar "yazık yazıkk"... Ben bu türden hayıflanmaları pek sevmiyorum, asıl meseleden uzaklaştırıyor bizi. Niye arzu duymuyorlar ben onu merak ediyorum, yazıklık bir durum olduğunu düşünmüyorum. 

Çocukluğumda, aileler ancak önemli günlerde dışarıda yemek yedikleri için yılda bir ya da iki kez İskender yiyebilirdim, Uludağ Lokantasına gidilirdi, yediğim şeye bayıldığım için o gidişlerin tekrarını heves ve heyecanla beklerdim. O lezzet ve "alay-ı vala" beni o kadar etkiledi ki, yaşadığım her sıkıntı sorasında, anne ya da babamın ameliyatları filan geçtiğinde mesela, hastaneden çıkıp doğruca Uludağ'a gider, kendime İskender ısmarlardım.  Uzun yıllar yaptım bunu. Oğlumun ya da onun yaşıtlarının bu seremoniyi anlaması kolay değil, İskender özel bir şey değil artık, yemekçiler adım başı her yerdeler, telefonlardan iki dakikada sipariş veriyorsunuz, dışarıda yemek yiyebilmek büyük bir lüks sayılamaz vs vs...

Bir arkadaşıma, dallar meyvelerle dolu, biri bile almıyor dediğimde bunlar eksiklik bilmiyor ve özlem duymuyorlar, ulaşabiliyorlar filan diyerek uzun bir açıklamaya girişti... İktisatçıdır, kısmen katıldım, ona da söyledim, kısmen ezber buldum söylediklerini... İnsanları ve toplumları dönüştüren ve alt üst eden en önemli "şey" bence arzu... Ki arzu dediğimiz kolay bulunmayacak, rekabetçi ve itibarlı görünecek,  taze anlamında genç ve tüketilmemiş, az bulunur olacak bir şey...

Çocukluğumu düşünüyorum, mahallede sadece bir tane manav vardı, market mefhumu akla dahi gelmiyordu, haftada bir gün pazar kurulurdu, meyveyi orada görür, satın alırdık. Benim arzularım tabii ki farklı olacak... 

Sorun, asıl olarak o arzunun nasıl dindirildiğiyle ilgili, tam da orada işler karışıyor çünkü. Sokak röportajlarında kenardan ortaya seyirten amcalar "yima! içma! alma la alma" filan diyorlar ya o öyle kolay bir şey değil... telefonlarda harca butonu var, indirimli yemekler, sepette sürprizler... 

İktisatçı arkadaşım, sen ben lokantadan yemek yemeyebiliriz ama bu çocuklar bunu yapamazlar, lokantadan yemek yememenin bir tasarruf ve tercih olduğu hayatı bilmiyorlar diye ısrar etti... Ananem, "fakirlik değil, zenginken fakir olmak zordur" derdi, arkadaşım biraz onu anlatmak istiyordu. 

Bence en büyük sıkıntı, birinin yemesi diğerinin yememesinden çok, birinin yediğinin hayal edilmesinden çıkıyor. İşte arzu tam da böyle bir şey, dinmiyor, durmuyor, ele avuca sığmıyor...hayal kırıklığının tarihini yazıyor. 

Pazartesi, Temmuz 04, 2022

Ya evde yoksak...


Geçen gün Tuna'ya (17) yeni tanıştığı arkadaşları, hiç sokakta futbol oynadın mı diye sormuşlar, o da yok deyince,  artık neye takıldılarsa, nasıl bir ezber kurdularsa "al işte bir burjuva çocuğu" diye yapıştırmışlar. Gülerek anlatıyordu ama bu "sallama" çalışmadığı yerden geldiği için pek hoşuna gitmemişti. 

Ben çocukken özel okula giden her çocuk, bizim için istisnasız "burjuva çocuğuydu"... Otuz yıl sonrasındayız, Tuna ve arkadaşları özel okulda okuyorlar, kendilerine göre başka bir kıstas belirlemişler... İlla ki Tuna'nın da "burjuva çocukları" olacak...lazım bi şey çünkü...

Klişeler , ön yargılar, peşin hükümler, bakmayın siz, kendimizi iyi hissetmemizi sağlarlar, rengimizi belli ederiz, saldırır ya da sakınırız... 

Lise biter bitmez, bıyık bırakmıştım, parka giyiyor, saz çalmaya çalışıyor, türkü söylüyordum, çok uzun yıllar hiç kola içmedim, kola benim için Amerika'ydı, burjuvaziydi filan, halen de pek içmiyorum. Barlarda, meyhanelerde vakit öldürenleri solcudan saymazdım, kahvede kağıt oynamak, saatler geçirmek filan bana ihanet gibi gelirdi. Otomobil konuşanları tek kelimeyle ahmak bulurdum. Sahil kenarında yaşamak isteyenleri, hele Bodrum diyenleri dejenere sayardım vs vs

Yanlış anlaşılmasın, iç dökmüyorum, geçmişimle hesaplaşmıyorum, pişmanlık duyarak veya değiştim demek için yazmadım bunları.  Büyürken bir yerlerden geçiyor, aklediyor, öğreniyor, sakinleşiyoruz...

Büyük laflar etmenin,  dikkat çekmenin, kederlenmenin, bağırıp çağırmanın ve kestirip atmanın tatlı tarafları yok değil, bence sandığımız kişi olmadığımızı anlamamızı kolaylaştırıyorlar. 

Pazar, Temmuz 03, 2022

Kavgam




Kurt Halbritter'in karikatürleriyle anlattığı Kavgam'dan söz edeceğim. Habitus Yayınlarından çıktı. Yanlış anlaşılmasın, albüm Hitler'in Kavgam kitabını anlatmıyor. Halbritter, Kavgam'dan alıntılar yaparak, kendisinin de bizzat yaşadığı Hitler dönemini anlatıyor. Çizgiler çok güzel, zekice espriler var. 1933 öncesini ve sonrasını sıradan insanların konuşmalarından anlatmak son derece çarpıcı bir fikir. Çok da başarıyla altından kalkılmış. Teyzelerin, amcaların, çocukların inanarak, bağırarak, susarak nasıl Nazi'ye dönüştüklerini gösteriyor. Çok acı verici ve çok sahici o bakımdan. 

Kapak daha iyi yapılabilirmiş, hem eski hem de iddiasını yansıtamıyor bence. Ama iyi bir şey yapmışlar, bu türden siyasi kitaplara bir önsöz yazdırma deliliği var. O önsözler  de ekseriyetle aktüele hesap soran, illa ki benzeten şeyler oluyor. Kitaptan çok bugünü konuşan, önsöz yazarını cilalayan bir yönü oluyor ki bence yanlış. Yayınevi bunu yapmamış, iyi olmuş.

Halbritter, 1924 doğumlu, 1978'te ölmüş. Sahiden çok güzel çizgileri var. Esprilerinde bazen cinsiyetçi ya da kadınlara karşı haksız olabiliyor, öyle hissettim. Erkekleşme meselesini daha fazla kurcalayabilirmiş. Kadınlar, bu türden otoriter yükselişlerde ancak erkekleşerek ve üniformayı paylaşarak kendilerini varedebiliyorlar. Kitabın kendisi eski, böylesi bir derinleşme beklemek haksızlık üstelik çok ince ve özel bir gözü var Halbritter'in. Özetle kitap öncü bir çizgi tarih yorumu, iyi bir görsel toplam, tavsiye ederim.

Cumartesi, Temmuz 02, 2022

Milano Usulü Western




I
• "Milano usulü western" terimi bana ait değildir, bir arkadaşımdan duyduğum, hoşuma gittiği için kullandığım bir yakıştırmadır.
• Bonelli çizgi romanlarındaki western tarzını anlatmak için kullanılmıştır.
• Milano usulü western'in spagetti western ile uzak yakın ilişkisi yoktur. Bir yakınlık kurmak icap ederse, bu yakınlık Hollywood ile kurulmalıdır (bakınız rahmetli john ford ve rahmetli bonelli).
• Milano usulü western'i iki ayrı kalıptan okuyabiliriz: a. Zagor b. Teks
• Yakınlarda çıkan Magico Vento, Teks'e değil Zagor'a yakındır.
• Fantastik ve korku, Milano usulü western'in önemli parçalarıdır.
• Judas'ın başarısız olması, Milano usulü western olmamasına bağlıdır.
• Zagor'un eline altıpatlar yakışmaz, finaldeki kavgaların adamıdır.
• Milano usulü western senaryoları bir baba-oğul yarışıdır, kuşak çatışmasıdır.
• Manfredi, Dylan Dog ve Ken Parker okumuş okuyucularla uğraşmak zorunda kalmıştır. Magico Vento, Milano usulü western'in son ürünüdür.

II
• Teks'in spagetti westernler ile bir ilişkisi yoktur. Yapılan, çizgi roman severlerin ünlü bir türle sevdikleri bir kahramanı birbirine yakıştırmalarıdır.
• Birbirlerine yakıştırılan çiftlerin birlikte olacaklarının garantisi var mıdır?
• Bonelli, üretirken çocukları ve gençleri hesap eder, Leone, erkekleri ve Hollywood'u.
• Leone, Ford estetiğini tersyüz eder. Bonelli, esseGesse'yi.
• Teks yüzünden Kaptan Swing vardır (ya da Çelik B(i)lek nostaljidir artık Swing'in düğününde).
• Teks, geleceğe bakarken her şeye rağmen iyimserdir. Tommiks geleceğe bakmaz, zaten iyimserdir, o anı yaşar. Eastwood ise Leone "iyisi" olarak iki kaşının ortasına yiyeceği kurşunu hesaplar daima.
• Teks'te göğüslerine kan fışkıran tombul kızlar, mastürbasyon yapan kötü adamlar, ahırla barın bir arada olduğu mekânlar yoktur. Teks, "otantik" western folklorunu pekiştirir.
• Teks'te bir radyo oyunu kadar çok konuşulur. Leone ise bir opera kadar uzatılmış sahneler kurar, konuşan müziktir.
• Leone yalnız ve az konuşan kahramanları sever. Teks ise hem konuşkandır hem de yanında dostları olmadan hiçbir yere gitmez. Nerdeyse her eylemini yanındakilerle tartışarak yapar. Leone'nin derdi Hollywood'la hesaplaşmak olduğu için kahramanlarına ne paylaşmayı ne de başkalarına güvenme duygusu vermiştir.
• Teks solcudur, spagetti kahramanları ise sağcı. Milano usulü westernler’de toplum kirlenmiştir ama çıkış arayan idealistlerle karşılaşırız. Leone ise idealizmi bir yalan olarak görür.
• Teks politikacıları sevmeyen bir solcudur. Onu anarşist saymak yanlıştır.
• Ken Parker, Teks'e karşı bir meydan okumadır. Edebiyata yakın olduğu için çizgi roman olarak kaybetmiştir.

III
• Ken Parker, anlamaktan yorulmuş bir seyyahtır.
• Ken Parker, Milano usulü western’in en iyi "iyi adamıdır". Western diyarlarını dolaşırken Mesih kadar iyi olduğu hikâyeler yaşar. O, insanların güzel şeyler yapabilme yeteneğine inanan bir idealisttir.
• Ken Parker şiir okuyan tek Milanolu’dur [Bu onu Oğuz Atay kahramanı yapmaz].
• Berardi, “size bir film anlatacağım” diye öyküsüne başlayan bir Hollywood senaristidir.
• Ken, Teks kadar yumruk atamaz, öyle bir kavga onu ağlatmaya yetebilir.
• Soyunan, Ken'le sevişen kadınlar görürüz. Teks'i eşcinsel bulanlar Ken Parker'ı gerçekçi mi bulmaktadırlar? Kahramanın bir kadınla sevişmesi Milano'da tabu yıkmaktır. Henry Miller ne derdi ki bu karelere...
• Ken Parker, "hiç de kahraman değil" klişesinin Türkçe'deki ilk fumetti örneğidir.
• Berardi, ta en başta bir Judas öyküsüyle başlar diziye. Takipler, soygunlar, silahşorlar, posta arabaları, trenler... Sonra insanları anlatır, kareler bir duygudan diğerine geçmeye başlar. Cehennem zebanisi Teks'in bayıltıcı yumrukları, daldan dala uçan Tarzan Zagor'un hareketleri değildir bunlar. Konuşarak ve bazen susarak "konuşur" bizimle.
• Çizgi roman edebiyat değildir diyenleri haklı çıkarırcasına az satmıştır Ken.
• Oyuncunun aslası yoktur, rolü neyi gerektiriyorsa onu yapar diyen bir oyuncudur Robert Redford.
• Çizgi roman okuru anti-entelektüelisttir denebilir mi?
• Berardi'nin Julia'sı Aksoy'da kapanırken 150 tane satmış. 150 mektup yazmak istiyorum.

IV
• Zagor, Afrikalı ağaçlar arasında bir beyaz adamdır. Sherwood'lu Robin kadar İngiliz, İrlandalılar’ı sevecek kadar İtalyan’dır.
• Çiko, ne kadar Sanço ise Zagor da o kadar Don Kişot'tur.
• Zagor, laboratuvardaki "kaza sonucu" süper kahraman olmayan ve 19. yüzyılda yaşayan tek süper kahramandır (okuyana nanik hakkı tanıyorum).
• Süpermayk, Milano usulü western'in en sempatik kötüsüdür. Yazarını ve Zagor'u yenerek yaşamayı becermiştir.
• Zagor, Bonelli'nin en çok yürüyen kahramanıdır. Teks'i atlarla hatırlarız, onu yürürken... Magico'yu otururken (tm)...
• Zagor'un çılgın bilim adamları, deneyler yapan, hayaller peşinde koşan serüvencileri hep yabancıdır. Darkwood her türlü zenginliğin ve bin bir maceranın membaıdır. Dış mihraklar, her öykünün değişen düzen bozucuları...
• Zagor'un, Zagor bir kadınla öpüştü diye eğlenen / sevinen okuyucuları vardır. Diana'nın memelerini konuşanları hiç saymıyorum.
• Zagor, Teks kadar İspanyolca bilmez, tercümanı olduğundan olmalı...
• Milano usulü western'in en hareketli öyküleri Zagor'undur. Kareler bir hareketten diğerine geçer. En çok öfkeleneni, şaşıran ve bağıranı (kendini kaybedeni) Zagor'dur. Jestleri, tavırları ve mimikleri en çok değişen, en çok Akdenizli olan odur.
• Mephisto ve Hellingen hısım, akrabadır. Baba-oğul olduklarını iddia edenler bile vardır.
• Mister No, Zagor'un öteki yüzüdür. Serüvenin başında ve (daha çok) sonunda gülen Zagor, yirminci yüzyılda içkiyle hasbıhal eden, güleç yüzlü bir "âşıktır" artık. Mister No, bir hayat firarisidir, Çiko'su dilinde.
• Zagor İtalya'da "artık" az satıyor, bizde "çok". Niye? Bir mektup da o çokluğa bırakıyorum.

V
• Kit Karson, Milano'nun en ünlü / muteber karamsarıdır. İlk western filmlerinin (sirk cambazlarını andıran) süslü ve frapan oyuncuları gibidir kıyafeti.
• Amcadır. Kit Amca derken bile içimiz ısınır ona. Bonelli, Karson'a okuyucunun sesini vermiştir. Merak ve endişe soruları onun ağzından çıkar. Sam Amca'ya sakalı dışında benzemez.
• Karson, Bonelli'nin yaşlı "Pardayan"ıdır. Marazi karamsarlığıyla güldürür okuyucuyu. Teks'in manşeti Kit Karson'un varlığıdır. Onsuz geçen öykü, emekli olmuş askere benzer.
• Mister No, Karson'un marifetli torunudur. Zagor'u görseydi, "Kim bu soytarı?" diye sorardı mutlaka.
• Karson, Milano'nun "erkek kardeşler birliği"nin en yaşlısıdır. Çizilmiş onca sayfayı, okunup atılmış dergileri ve emekle anlatılan öyküleri temsilen durmaktadır. Kit Amca, Fumetti Müzesi’nin danışmanıdır.
• Nevrotik kadınlardan ve kitaplardan korkar en çok.
• Kötü adamı mimlemekte Teks kadar tecrübelidir. Kavgada mutlaka konuşur Teks'le. "İhtiyar deve", payına düşen Teks kaynaklı yakıştırmadır.
• Teks'ten çok onun için endişeleniriz. Robin'i öldüren tahammül fersa Amerikan tüccarlığı Karson'a kıyar mı diye aklımıza takılır. Allah’tan Teks çok satmaktadır.
• Milano kozmolojisinde kehanette bulunan, kabristandan söz açan, keyfiyet düşkünlüğü yapan ve kasveti bozanlar komiklerdir. Büyülü Rüzgâr'ın Poe'si, aç kalmış bir Çiko ya da minyatür bir Karson'u andırır. Magico çıkana kadar "edebiyat" ve "yıllar" geçmiştir Milano'dan. Mürekkeplidir Poe'nin sözleri.
• Teks'i gülerken hatırlamak için Karson'a ihtiyaç duyarız (2. baskı).
• Teks çocuklar için çizilmiş olsaydı, çocuklar en çok iki Kit'i severlerdi.
• Ak saçlı bir şeytan çizilseydi, Karson'a benzerdi muhtemelen. Karson'un, Teks'e sürekli şeytan demesinin nedeni ne?

Serüven, Çizgi Roman Araştırmaları Dergisinin 2.Sayısında mahlasla yazdığım bir yazı (2004).

Cuma, Temmuz 01, 2022

Jelibon ve solcular

Gökçek, tivitırda gördüğü espriyi gerçek sanarak, sahiden "jelibon bulduk" diye gururlanarak bir televizyon kanalında konuşmuş. Birisi olanı biteni fıkra gibi düşünüp yazsa, hakaret davası açabilirdi, ne desem eksik alır, sadece "yazık bize" diyeceğim... Sonra tutmuş, artık nasıl bir ezberi varsa, "solcuların oyununa geldim" filan demiş, kendini rezil etmesinin suçlusunu duyurmuş yani... 

Gündelik hayatta bir olumsuzlama türü olarak solculuğun başka bir kıvamdan yola çıkarak nitelendiğini hatırda tutmak gerekiyor. Yani mesele, bir Alevi'yi doğal olarak solcu saymak gibi değil...Asla sadece o değil.

Bir taşralı veya alt sınıftan biri için iyi eğitimli olmak, İstanbul Türkçesiyle konuşmak solcu sayılmaya yetebiliyor. Ürktüğü, nasıl davranacağını bilemediği, utandığı, kendini yabancı hissettiği, rahat edemediği, cahil sayılmaktan korktuğu bir ortamda olması ya da bu duyguyu veren birileriyle karşılaşması onu huzursuzlandırıyor çünkü. 

Sağcılığın ne güçlü reflekslerinden biri anti-entelektüelizm... Gökçek, zekaya, kültüre ve ironiye yenildiği, ne yapsa üstesinden gelemediği için oldum olası yemem-yutmam ölçüsünde huzursuzdu, bir kere daha yenilmiş, hezimete uğramış oldu. 

İktidarın sosyal medyayı sansürleme arzusunun altında  yine anti entelektüelizm var... Mesele sadece muhalifleri veya solcuları bastırmak değil, ironiyle baş edemeyeceklerini biliyorlar, meseleyi bildikleri tarafa çekiyorlar. 

Perşembe, Haziran 30, 2022

Yenilmek

"Ben yenilmeye tahammül edemem, tavla [halı sahada] bile oynasam kazanmaya oynarım" gibi klişe bir cümleyi duyduğunuzdan eminim. Yekten yazayım, ben pek sevmiyorum bu ezberi, çok palavra geliyor... Hele sporcular söyledi mi, ayrıca illet oluyorum... Hayatı galibiyet ve mağlubiyet dualizmine getirmek bizi hastalıklı bir rekabetçiliğe sürüklüyor. 

Spor, hayatın hiç bir yerinde olmayan-kurulamayan eşitliği oyun sahasında "varederek" gerçekleşir, evet kabul ediyorum, ben de spor yaptım, hırslı bir oyuncuydum, tabii ki oyunu kazanırsan eğlencelidir, tabii ki kaybedersen üzülürsün filan ama şunu bilirsin ki rekabet gereği her oyunun skor olarak sadece bir galibi olabilir, çalışmaya devam edersin... 

Oysa hayat, gençlikle gelen gücümüzün ve nefesimizin yettiği bir oyun değildir, hepimiz kapitalizme, otoriteye, hiyerarşiye, disipline, hiç olmadı zamana yeniliriz veya "asla kazanamayacağımız" bir hengamenin içinde yaşadığımızı biliriz... 

Spor ruhundan filan söz etmiyorum, hayvanları beslenmek  için değil itibar (kabilenin takdiri) için öldüren ilk avcılardan da konuşuyor olabilirdim.

Çocuğuyla oyun oynarken bile kazanmaya tahammül edemeyen babaların olduğu bir dünyada yaşıyoruz, görgülü kuşlar gördüğünü işler misali, hastalıklı biçimde nesilden nesile bu ezberi birbirimize aktarıyoruz...
Related Posts with Thumbnails