Salı, Temmuz 14, 2026

Bu bana yetiyor

Üç dört ay önceydi. Kaldırımda yürüyordum. Yoldan geçen bir taksi hızla yavaşlayıp yanımda durdu. Sürücü camı açtı, gerçekten coşkulu bir sesle, “Abi n’apıyorsun, özledim ya!” dedi. Kim olduğunu bilmiyordum ama bunu ona söyleyemedim. O kadar neşeliydi ki, “Pardon, tanıyamadım,” demeye dilim varmadı. “İyidir,” dedim. “Gel bırakayım, sohbet ederiz yine,” diye ısrar etti. Demek ki daha önce sohbet etmişiz, diye düşündüm. “Yok, ben yürüyeyim,” diyerek vazgeçirdim. Gülüştük. El sallayıp ayrıldık.

O günden beri aralıklarla karşılaşıyoruz. Uzaktan birbirimize el sallıyoruz. Gülen yüzü, taşan neşesi, hiçbir karşılık beklemeyen içtenliği bana iyi geliyor. Dedim ki, hayat, geleceksen böyle gel bana.

Bilenler vardır, bu benim ikinci hayatım. Yirmili yaşlarımın başında geçirdiğim büyük trafik kazasında ölebilirdim. Yaşayacakmışım, bugüne kadar geldik. Alnımdaki izler hâlâ duruyor. Kazanın görünmeyen izleri ise belleğimde kaldı.

O darbeyle birlikte pek çok şeyi unuttum. Eskiden tuhaf bir hafızam vardı. Sınıf arkadaşlarımın okul numaralarını ezbere bilirdim. Güçlü bir görsel belleğim vardı. Bugün dönüp bakınca bunların pek işe yaramayan marifetler olduğunu düşünüyorum ama belleğim dünyayı böyle kaydediyordu. Kazadan sonra o hafızanın büyük kısmı sanki uzaya savruldu, tortularıyla idare ediyorum.

Belki o taksiciyle gerçekten tanışmışımdır. İnsanlar bir doktora ya da mühendise rastladıklarında bunu önemsemeyebilir. Ama her gün bir dizi senaristiyle sohbet etmezsiniz. “Tanıyamadım,” desem, kibirli görüneceğim. “Seni hatırlamıyorum,” cümlesi çoğu zaman, “Sen benim için önemsizsin,” diye yankılanır. Oysa bellek, önem sırasına göre çalışan bir arşiv değildir.

Nörobilim bize belleğin bir kayıt cihazı olmadığını söylüyor. Hatırlamak, çekmeceden dosya çıkarmak değil, geçmişi her seferinde yeniden kurmaktır. Psikoloji de insanların hiç yaşamadıkları olayları gerçekten yaşamış gibi hatırlayabildiklerini gösterdi. Bellek, sandığımız kadar gerçeğe sadık değildir.

Borges’in hiçbir şeyi unutmayan adamını okuduğumda çok şaşırmıştım. Her hatıra onun için öylesine canlıydı ki sonunda düşünemez hâle geliyordu. Hikâyenin içinde Nietzsche’yi hatırlatan bir fikir vardı: Yaşayabilmek için biraz unutabilmek gerekir.

Yıllar geçtikçe unutmanın bir eksiklik değil, bir yetenek olabileceğini düşünmeye başladım. Takılmadan yola devam edebilmek… Belki de insanın en yaratıcı becerilerinden biri olabilir. Eskiden bunu kusur sanırdım. Ya daa yaşadığım kazayı edebî olarak büyütüyorum, Mıstık Abi.

Şimdiki zamanın insanları olarak tuhaf bir paradoksun içindeyiz. Hiçbir kuşak bizim kadar çok fotoğraf çekmedi. Hiçbir kuşak bizim kadar çok mesaj saklamadı. Telefonlarımız geçmişimizin dev arşivlerine dönüşmüş durumda. Her şeyi kaydetmek istiyoruz. Ama bütün bu kayıt bolluğuna rağmen sanki daha az hatırlıyoruz. Çünkü artık hatırlama işini belleğimize değil, cihazlarımıza devrediyoruz.

O taksiciye bir gün bile, “Biz nereden tanışıyoruz?” diye sormayacağım. Cevaplardan daha güzel şeyler de vardır. Birinin sizi sizden daha iyi hatırlaması bunlardan biridir. Hafızanın çözemediği bazı düğümleri nezaket çözer.

Uzaktan birbirimize el sallıyoruz. Bu bana yetiyor.

Pazartesi, Temmuz 13, 2026

Seyrüsefer Defteri 180

++ Office Romance (2026) oyuncu iddiasını karşılamayan kolay bir senaryosu var, Netflix işi çıkmış (30 Haziran).++ Ghosts of Girlfriends Past (2009) Holivut iyimserliği ve romantik komedi klişesi var ama düğün fazla kalabalık, hikaye derinleşemiyor (28 Haziran).++ İstanbul yolculuğu (25-26 Haziran).++ It Ends with Us (2024) roman uyarlamasıymış, gerçekçi duran “romance” işlerden, bir tık daha sertini dizi yapıyorlar (23 Haziran).++ Disco (2026) oyuncu enerjisi ve aksiyon komedisi iştahı var, enerjiyle yürümüş (21 Haziran).++ The Contractor (2007) fikir ve senaryo işleyişi klişe oldu artık, iyi oyuncular var ama o kadar sıkışık ki, kendilerini gösteremiyorlar, kötü adam iyi seçilmemiş (20 Haziran).++ Detective Hole Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (17 Haziran).++ Bugün Güzel (2025) bir yerde dağılıyor, niyet ve iddiaları varmış ama galiba senaryo çok kalabalıklaşmış, her tuşa basmışlar (13 Haziran).++ Emrah ile Backrooms'a gittik, abartıldığı kadar ilginç bulmadım, buna benzer kaç film izledim ve kaç çizgi roman okudum yahu yaptım (6 Haziran).++ Lawmen: Bass Reeves Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (4 Haziran).++ Adile Naşit (2025) çok işaret ediyor (30 Mayıs).++ Kısmet (2023) Sez.1 Ep2'i seyrettim (27 Mayıs).++ İstanbul yolculuğu (22-24 Mayıs).++ On the Waterfront (1954) çocukluğumun altüst eden filmlerinden, Elia Kazan gösterisi, Marlon'un yalpalamaları (20 Mayıs).++ Crazy Stupid Love (2011) her şeyi, her şeye bağlayabilme başarısı güzel, iyimser filmlerden (18 Mayıs).++ The Bourne Supremacy (2004) ilkinden daha tempolu (17 Mayıs)++ Uykucu (2025) bana fazla uhrevi geldi, inandırmadı (16 Mayıs).++ Kısmet (2023) Sez.1 Ep1'i seyrettim (11 Mayıs).++ The Sons of Katie Elder (1965) ayın western filmi, artık televizyon filmi tadında, edepli ve Ford'un gölgesinde (5 Mayıs).++ Apex (2026)  bir survival filmi, parlak değil (4 Mayıs).++ Beef Sea2 Ep1 ve 2'yi seyrettim (3 Mayıs).++ Checco Zalone Buen Camino (2025) Netflix'in Disney'i izlediği good feeling filmlerinden (2 Mayıs).++ Big Mistakes Sea1 Ep7 ve 8'i seyrettim (1 Mayıs).++

Pazar, Temmuz 12, 2026

Rehavet bozucu hareketlerden fütüristler

Fotoğraf bir filmden sahne mi, yoksa çekim arasında verilmiş bir moladan mı bilmiyorum. Hoş, benim için bunun çok önemi yok.

Fotoğrafın asıl kahramanı rehavet.

İki genç kadın oyuncu ve ortalarında Cumhuriyet tarihinin en tuhaf komedyenlerinden biri, Öztürk Serengil var. Haz duygusunu, keyfi, gevşemeyi ve aylaklığı neredeyse başlı başına bir komedi unsuruna dönüştürebilen ender oyunculardan biriydi.

Üç oyuncu da merdivenlere yayılmış, dünyayla ilişkilerini birkaç dakikalığına askıya almış gibiler. En azından fotoğraf bize bunu söylüyor.

Fotoğraftaki gibi bir yayılmışlık hâlini ne zaman görsem aklıma bir muziplik düşer. O konforu, o rahatlığı sabote edecek bir şey olsun isterim. Serengil’in kulağının dibinde ansızın çalan bir korna mesela… Bir megafondan yükselen anlamsız bir bağırış…

Hınzırca ve rahatsız edici bir fikir olduğunu biliyorum. Ama mizahın önemli damarlarından biri de tam burada çalışıyor. Rahatlığı bozmak, beklenmedik olanı araya sıkıştırmak.

Bir adım daha ileri gidelim.

Yüz yıl önce İtalyan Fütüristleri tam da bunu estetik bir gösteriye dönüştürmüşlerdi. Gürültüyü, kışkırtmayı ve huzursuz etmeyi bir sanat yöntemi olarak görüyorlardı. Hatta, bu, onlar için yalnızca yöntem değil, aynı zamanda bir erdemdi. İnsanın konforunu parçalamak, onu alışkanlıklarından koparmak istiyorlardı. “Ayağa kalk!”, “Harekete geç!”, “Uyan!” diye bağıran ajitasyonun kökleri buralarda aranabilir. Başta müze ve kütüphanelere olmak üzere geçmişin bütün ağırlığına savaş açmaları da bundandı. Onlara göre insan(lık) ancak sarsılırsa uyanabilirdi.

Bugünden bakınca insan ister istemez duraksıyor. Çünkü gürültüye maruz kalan açısından bakıldığında bu neredeyse küçük çaplı bir işkence. Mantık dışı, huzur kaçıran, hatta zaman zaman dehşet verici bir müdahale.

Fotoğraftaki Serengil’in kulağının dibinde biri korna çalsa, mutlaka sağlam bir küfür yerdi.

Ama işin tuhaf yanı şu: Fütüristler tam da o küfrü, o öfkeyi, o huzursuzluğu başarı sayarlardı. Çünkü rahatını bozup küfrünü yiyemedikleri bir insanı uyandıramadıklarını düşünürlerdi.

Serengil’e özellikle onu yakıştırmamın sebebi ise bıyıkları. O aşağı sarkan bıyıklar, bana sorarsanız, şey gibiydi, turp gibi, iyi tarafları toprağın altında kalmıştı.  Fütüristler görsel bir simge arasalardı, belki de o bıyıkları geçmişin ağırlığını temsil eden küçük bir buluntu olarak görürlerdi.

Yanlış anlaşılmasın, ben de o merdivenlerde oturuyor olsam, kulağımın dibinde korna çalan adama küfrederdim. Demem o ki Mıstık Abi, provokasyon her zaman başkasına yakışıyor. Teorik olarak güzel tabii korna çalmak. DütDüttt!

Cumartesi, Temmuz 11, 2026

Şehirli kadınlar ve Amcabey


Cemal Nadir’in Amcabey’inden, ilginç bir bölüm paylaşacağım.  Bir vatandaş, Amcabey’le konuşuyor, resmi bir icraatı övüyor. Bu ilk katman, doğrudan Köy Enstitüleri ve gezici köy öğretmenleri lehine bir propaganda. Karikatür, Maarif Vekâleti’nin yeni uygulamasını tanıtıyor. Anlatıcı, devletin hizmetlerini sıralıyor: köy öğretmenleri köy köy dolaşacak, kadınlara dikiş, nakış, çocuk bakımı, hijyen gibi konuları öğretecek. Bu bölümde mizah neredeyse yok, okuyucuya bir kamu politikası aktarılıyor.

Anlayacağınız bant karikatür, gazete haberi ile propaganda afişi arasında bir yerde duruyor.

Asıl ilginç olan ikinci katman ise Amcabey’in cevabı ile başlıyor: “Oldu olacak köylü kadınlar da şehirleri dolaşıp hemşirelerine ana olmanın faziletlerini öğretseler.”

Bugün kulağa tuhaf geliyor ama bu cümle dönemin belirgin bir kültürel gerilimine yaslanıyor. Şehirli kadınlar öncelikle, annelikten uzaklaşmış, modernleşmenin etkisiyle aile değerlerini ihmal etmiş kişiler olarak resmediliyorlar. Buna karşılık köylü kadın, “doğal”, “üretken”, “anneliği bilen” kadın olarak idealize ediliyor.

Dolayısıyla espri aslında gezici öğretmenleri değil, şehirli modern kadını hedef alıyor. “Siz köylüye anneliği öğreteceğinizi sanıyorsunuz ama asıl anneliği siz onlardan öğrenmelisiniz.” demeye getiriyor.

Malum, erken Cumhuriyet’in sık rastlanan çelişkilerinden biridir: kadınlar kamusal alana davet edilir ama bu davet çoğu zaman annelik rolünü güçlendirecek biçimde gerekçelendirilir.

Karikatürü ilginç yapan da tam olarak bu. İlk bakışta Köy Enstitüleri üzerine bir karikatür gibi görünürken, aslında şehir-köy, modern-geleneksel ve kadınlık rolleri üzerine dönemin zihniyetini ele veriyor. Mizah, burada eleştirel değil, devlet politikasını destekleyen ve aynı zamanda toplumsal cinsiyet normlarını yeniden üreten bir araç olarak kullanılıyor. Bu yüzden karikatürün tarihsel değeri, güldürme gücünden çok daha yüksek.

Cuma, Temmuz 10, 2026

Şapka ile hatıra


Tatlı fotoğraf… Delikanlı giyinmiş kuşanmış, hatıra resmi çektiriyor. Yanındaki sandalyede ise muzip bir şapka… Gel de kıkırdama, gel de hikâye uydurma!

Şapka giyilmemiş. Peki neden? Madem fotoğrafın parçası olacak kadar önemli, neden başında değil de sandalyede duruyor? Büyük mü geldi acaba? Delikanlının başıyla kıyaslayınca gerçekten de biraz iri duruyor.

Belki de o şapka ona ait değildir. Belki babasının… Belki amcasının… Belki de birazdan gelip o sandalyeye oturacak evin gerçek sahibinin.

Cemal Süreya’nın dizelerindeki gibi: “Adam şapkasına rastladı sokakta / Kim bilir kimin şapkası.”

Fotoğrafın üzerine 1929 tarihi düşülmüş. Kıyafet ise tam dönem modası, alamode. Duble paçalı dar pantolon, üç düğmeli ceket, kapaklı cepler, özenle seçilmiş bir kravat ve cep mendili… Mevsim yaz olmalı; zira yelek yok. Oysa o yıllarda takım elbisenin doğal, ayrılmaz bir tamamlayıcısıdır yelek. Demek ki epey sıcak bir gün. Büyük ihtimalle evin bahçesindeler. Hali vakti yerinde bir ailenin oğlu ya da torunu, özenle objektif karşısına çıkarılmış.

Ama bu fotoğrafın asıl kahramanı, bence o şapka.

Cumhuriyet’in o ilk yıllarında şapka yalnızca bir aksesuar değildi. Erkekliğin, modernleşmenin, devletle aynı hizaya gelmenin, eğitimin, şehirli olmanın ve sınıfsal konumun da açık bir işaretiydi. Başınıza taktığınız şey, toplumun içinde kim olduğunuzu ilan ediyordu.

Bu yüzden sandalyedeki şapka, orada öylece, sıradan bir nesne gibi durmuyor.

O şapka neyi imliyor dersiniz? Erkekliği, o tarih için siyasi aidiyeti, hiyerarşik olarak yukarıda olmayı… Sınıfı, kültürel sermayeyi, otoriteyi... O sandalyede adeta "diplomalı" bir şapka var; köşkün şapkası… Sanki sahibi görünmeyen ama varlığı her an hissedilen biri, makamından kısa süreliğine çıkmış da birazdan geri dönecekmiş gibi.

Delikanlı ise bambaşka bir hikâyenin eşiğinde duruyor. Onun aklı çoktan o ağırbaşlı bahçeden çıkmış gibi. Beyoğlu’na gitmek istiyor Mıstık Abi; rakı süzen, âşık üzen, şiir düzen kızlarla merabalaşmak istiyor.

Onun şapkası sandalyede değil; içi çiçekle dolu, içinde kavak yelleri…

Perşembe, Temmuz 09, 2026

Madem Hapse Girecektin

Karikatür, Necmi Rıza imzalı. Ama çizgiler tam da ona ait değil gibi. Espri ise büyük olasılıkla Yusuf Ziya’ya (Ortaç) ait. Muhtemelen espriye göre çizilmiş bir karikatür değil, çizilmiş bir görsele sonradan uydurulmuş bir alt yazı var.

Bir “karı-koca” diyaloğu gibi görünse de, aslında Akbaba’nın parçası olduğu siyasal kültür hakkında da bir şey söylüyor. Alt yazı şöyle: “Mademki hapse girmeyi göze aldın, aptal gibi seçim nutku çekeceğine kasadan birkaç yüz bin lira çekseydin ya!..”

Espri, suçun niteliğini tersyüz ederek kuruluyor. Kadın, kocasının suç işlemesini değil, yanlış suç işlemesini eleştiriyor. Madem sonuç aynı olacak, bari ekonomik olarak kârlı çıkacak bir suç işleseydi! Kocasına “doğruyu” değil, “işe yarayanı” söylüyor. Politik suç işlemek, bu mantığa göre en aptalca suçtur. Çünkü sonunda ceza aynıdır ama cebine hiçbir şey girmez. “Madem hapse gidiyorsun, bari eve para bırak.”

Bir akademisyen arkadaşım bu karikatürü öğrencileriyle tartışmış. Önce onlardan karikatürün hangi dönemde üretildiğini tahmin etmelerini istemiş. İlk çıkarımları şu olmuş: “Seçim konuşması yapmanın, para çalmaktan daha ağır cezalandırıldığı bir dönem olmalı.” Bu yüzden de karikatürü Demokrat Parti dönemine, 1950’li yıllara tarihlemişler.

Kesin cevabı ben de bilmiyorum. Ama bana sorulsa 1960-1962 arasında, yani 27 Mayıs sonrasında yayımlanmış olabileceğini söylerdim.

Karikatür bugün hukuk sistemine dair bir eleştiri gibi de okunabiliyor. Aynı zamanda toplumun suça bakışındaki pragmatizmi, ahlakın yerini fayda hesabının alışını hicvediyor. Öte yandan espriyi kuran kişinin kadın olması da önemli. Aynı cümleyi bir baba oğluna söylese anlam değişirdi. Burada pragmatizmin kadın karakter üzerinden kurulması, karikatüre mizojenik bir ton da yüklüyor.

Arkadaşım, öğrencilerin en çok bunu tartıştığını söyledi. Onlara göre karikatür, kadın düşmanı bir bakışı yeniden üretiyordu.

Eleştirinin odağı da, okuma biçimi de zamanla değişiyor. Necmi Rıza’nın, Yusuf Ziya Ortaç’ın ya da dönemin Akbaba okurlarının aklına muhtemelen böyle bir okuma hiç gelmezdi. Bugün ise aynı karikatür, yalnızca siyasal mizahın değil, toplumsal cinsiyetin de merceğinden okunabiliyor. Bu da eski mizah metinlerinin zaman içinde nasıl yeni anlamlar kazandığını gösteriyor.

Çarşamba, Temmuz 08, 2026

Son Okuduklarım 115

Aj Dungo’nun Dalga Dalga adlı grafik romanı, bir yandan sörfün tarihini anlatırken bir yandan da kaybettiği kız arkadaşıyla ilişkisini merkeze alan oldukça duygusal bir anlatı kuruyor. Albümün estetik dengesi ve çizgi performansı gerçekten dikkat çekici. İlk bakışta sörf tarihi nedeniyle enformatik bir çalışma gibi görünse de, yas ve aşk hikâyesi bu mesafeli dili giderek dönüştürüyor; anlatıya buruk bir derinlik katıyor. Yine de bana göre bu albümde çizgiler, hikâyenin önüne geçmeyi başarıyor. 

Köşecik ile Kısacık, Cervantes’in Örnek Alınacak Hikâyeler kitabındaki öykülerden biri. Başlangıçta iki genç hırsızın serüvenini okuyacağınızı düşünüyorsunuz. Fakat Cervantes’in anlatma iştahı ağır basınca metin, hırsızlar loncasında karşılaşılan tiplerin geçit törenine dönüşüyor. Karakterler birer birer sahneye çıkıyor; neredeyse bir Molière oyunu izliyormuş hissi veriyor. Çok etkilendiğimi söyleyemem ama merakla okudum. Yalnız, arkaik bir metin olduğunu baştan hatırlatmak gerekir.

Annie Ernaux’un Yalın Tutku novellası, isminden de anlaşılacağı üzere erotik bir anlatı. Evli bir erkekle yaşadığı ilişkiyi merkeze alan anlatıcı, hayatını neredeyse bütünüyle bu tutkunun etrafında kuruyor. Saplantılı, tek odaklı ve marazi denebilecek bir yoğunlukla sadece onu bekliyor, onu düşünüyor, onu hayal ediyor. Öyle ki, hayatı yaşamaktan çok beklemeye dönüşüyor. Tek taraflı bir günlük havasında ilerlediği için metin, olay anlatmaktan çok tutkunun ruh hâlini aktarmaya çalışıyor. 

23:30 Baguio Seferi, pek aşina olmadığımız bir dünyadan seslenen bir anlatıcının hikâyesi. Sayfa tasarımı, paneller arasındaki geçişler ve görsel ritim oldukça başarılı; ciddi bir emek olduğu hissediliyor. Hikâye ise bilinçli olarak muammalı kurulmuş. Ancak bu kadar uzatılmasına gerçekten gerek var mıydı emin olamadım. Sonunda “O otobüsteki bütün yolcular meğerse uzaylılar tarafından…” diye başlayan bir açıklama geliyor. Bana kalırsa çizeri asıl cezbeden şey bu fikri anlatmaktan çok, o gizem ve gerilim atmosferini görselleştirmek olmuş.

Bob Dylan’ın Nobel Konuşması birkaç açıdan hoşuma gitti. Dylan, kendisini etkileyen üç kitabı; Moby Dick, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok ve Odysseia üzerinden anlatıyor. Bunları yalnızca şarkılarına ilham veren metinler olarak anmıyor; doğru yerlerden girerek, güçlü gözlemlerle yorumluyor. Özellikle Moby Dick üzerine söyledikleri, sanki bir Bob Dylan şarkısı gibi ritmik ve lezzetli akıyor.

Nada’nın yeni kapsül albümü, Nicolas Pegon imzalı Humma. Yine bir “trip” hikâyesi okuyoruz. Önsözden öğrendiğimize göre Pegon, Orta Çağ’da “çavdar mahmuzu” mantarından zehirlenen bir din adamıyla günümüzde LSD kullanan bir bağımlıyı aynı halüsinasyonun içinde buluşturmayı denemiş. Aynı rüyada uyanıp karşılaşan bu iki karakter önce şaşırıyor, ardından büyük laflar etmeye başlıyor. Kapsül albümleri  biraz böyle ilerliyor: underground bir tavırla üretiliyor, sınırlı bir okura sesleniyor, dünyayla hesaplaşmayı estetik bir manifesto olarak benimsiyor. Herkes için değil belki ama kendi dilini kurmaya çalışan ilginç bir seri. Okumaya devam.

Related Posts with Thumbnails