![]() |
Cumartesi, Mayıs 09, 2026
Nerdesin Allah?
Cuma, Mayıs 08, 2026
Baston: Bir düşmanla ayakta kalmak
![]() |
Edebiyatçının felsefeciye duyduğu nefretin benzerine hayatım boyunca rastlamadım. Bir insan bir başkasını sevmeyebilir, huyundan, suyundan, bakışından rahatsız olabilir. Ama bu daha fazla, daha başka bir şeydi. Adı geçince gözleri kızarıyor, kuruyup gidecek gibi oluyordu. O yaşa kadar böylesini görmemiştim, sonrasında da rastlamadım.
Durum sahiden tuhaftı: Birini sevmiyorsun ama onunla çalışmak zorundasın. Hem de yıllarca. İş değiştiriyorsun, üniversiteye giriyorsun, yine aynı adam karşında. Baş döndürücü bir yazgı.
Hocalar ve öğrenciler bu husumeti bilir, gülerek birbirlerine anlatırlardı. Hınzır öğrenciler sırf onları kızdırmak için şehvetle laf taşırdı. Gerilimleriyle herkesi eğlendiren, isimleri birlikte anılan bir ikiliydiler. Yaşlıydılar, yavaştılar; koridorda anıt mezar gibi dolaşıyorlardı. İkisi de süzme sağcıydı, ta Zafer gazetesinden. Siyasi bir ayrılık değildi aralarındaki; “kız meselesi” denirdi, biri öbürünün nişanlısını ayartmış, filan. Yalan dolan tabii. Kimse nedenini bilmez, kıkırdayarak bir şeyler uydururdu.
Felsefeciyle kısa süre aynı odada oturdum. Dal gibi ipinceydi. Kolunda, o yıllarda pek rastlanmayan bir gemici dövmesi vardı. Pos bıyıklı, deli gibi cuara tüttüren, eskilerin “Arap” dediği Ankaralı gazetecilerden. Gençliğini düşününce makara kukara bir adam olduğu seziliyordu. Diğeri daima takım elbiseli, öğretmen edalı, kırılgan, kolay sinirlenen, kolay kahırlanan, daha perhizkâr biriydi. Arada gerilim olunca insan ister istemez karakter farklarına dikkat kesiliyor. Felsefeci umursamıyor gibi görünür, bile isteye bir-iki laf atıp çekilirdi; diğeri çarçabuk zıvanadan çıkarak çıldırırdı. Bir bakardık, adam odasında bam güm bir şeyler kırıyor, bas bas bağırıyor. Yönetim zamanla meseleyi ciddiye almamaya başladı; onları fıkra kahramanı gibi görüyordu.
Sonra, kader kısmet bu ya, aynı anda zorunlu olarak emekli edildiler. Hizmetleri için plaket verilecekti, edebiyatçı, diğeri geliyor diye törene katılmadı.
Emekliliklerinin üzerinden beş altı yıl geçti. Felsefeci olanın vefat ettiğini duyduk.
Ankara basını üzerine bir belgeselin ham görüntülerini izliyordum. Edebiyatçıyla da konuşmuşlar. Merak edip dinledim. İnanılır gibi değildi: Lafı evirip çevirmiş, yine ona getirmişti. Konuşurken nasıl karardığını, nasıl kızarıp bozardığını görmeliydiniz. Ölmesi yetmemişti sanki. Nefretinden tek bir gıdım eksilmemişti. Söylediklerinin belgesele girmesi mümkün değildi; bağlamı yoktu, soruya cevap vermiyordu. Kendi kendini tüketen, beyhude bir mesaiydi Mıstık abi.
Bir süre “niye” diye düşündüm. Sonra şunu fark ettim: Mesele “Felsefeci” değildi. Adam, kendine bir düşman kurmuştu ve o düşman olmadan ayakta duramıyordu. Nefret, onun son bastonuydu. Adam öldüğünde hikâye bitmemişti. Çünkü hikâyeyi sürdüren şey, adamın kendisi değildi.
Not: Yazıyı beş altı yıl önce yazmıştım, revize ettim.
Perşembe, Mayıs 07, 2026
Direksiyonu kırıyorum
Dün, Onur’un (Özmen) davetiyle Konservatuvara gittim. Eksik olmasın, güzel ağırladı, yeni binayı görmemiştim, gezdirdi. Yukarıdaki fotoğrafı orada gördüm. Hikâyeli oluşu nedeniyle olmalı, bir görselden fazlasına dönüşüp benimle gezinmeye başladı. Adnan Saygun dışında kim kimdir bilmiyorum.
Çarşamba, Mayıs 06, 2026
Records
![]() |
![]() |
![]() |
Salı, Mayıs 05, 2026
Tanpınar Miti: Gecikmişliğin Konforu
![]() |
Pazartesi, Mayıs 04, 2026
Kaldırım Cumhuriyeti
![]() |
Sonunda yakın arkadaşıma gidip meseleyi kimseye duyurmadan, usul usul anlattım. “Böyleyken böyle… Birinden duyarsın, yanlış olur… Yok yani, aklına fenalık gelmesin…” Babamdan öğrendiğim erkeklik terbiyesinin gereğini yerine getiriyordum sanki; yoksa arkadaşına ihanet eden, utanmaz arlanmaz biri sayılacaktım.
O yaşlarda insan kendini sınamak istiyor. Delikanlılık çok konuşulduğu için bir şekilde ispat etme ihtiyacı duyuyorsun.
O zamanlar hayat dersleri de sanki birkaç başlıkta toplanmıştı.
Abiler, dayılar, babalar, kirveler, babayarısılar küçüklerin ruhuna aynı
öğütleri üflüyordu. Üstelik biz de bunları duymaya hazırdık. “Bak oğlum, içki
masasına herkesle oturmayacaksın.” “Arkadaşını iyi seçeceksin, gerektiğinde
karını ona emanet edeceksin.” “Para için seni satan adamdan uzak duracaksın.”
“Eline, beline, diline sahip olacaksın.”
Bu kafiyeli vecizelerin erkeklik tahayyülünü nasıl
kurduğunu sonradan anlıyor insan. Ahlâk, samimiyet, delikanlılık gibi süslü
ambalajlarla dolaşıma sokulan bir karakter terbiyesi vardı ortada. Pozcu ama
etkili bir ruh haliydi bu. Hayatın her alanına sızıyor, “adam gibi adam” olmanın
kodlarını yayıyordu.
Bugün geriye dönüp baktığımda öğrendiklerim için
kahırlanıyor değilim. Yanlış öğretilmiş şeylerin baskısını artık başka bir
farkındalıkla ayırt edebiliyorum. Bunun insana iyi gelen, iç dökücü bir tarafı
da var. Dahası, delikanlılıkla arkadaşlığın aynı trenin vagonları olmadığını
biliyorum artık.
O meydan okuyucu, baskıcı delikanlılığın karşısında arkadaşlık
bazen gerçek bir sığınak olabiliyor. Sadece onun karşısında da değil; ailenin
karşısında da. Çünkü delikanlılığın, aile kutsiyetinden beslendiğini, onun
hiyerarşisini örnek aldığını, genç erkekleri “baba” olmaya hazırladığını
görmemek zor.
Kenar mahallede büyümüş bir çocuk olarak delikanlılığın
hep içindeydim. Kavga etmek, fedakârlık yapmak, meydan okumak, racon kesmek,
birbirini kollamak ve arka çıkmak bu ruhun payandalarıydı. Kan kardeşim, bacım dediğim
insanlar, güzel küfreden, aklı başında demlenen arkadaşlarım vardı.
Birbirimizin gururunu okşuyor, “aşktan” anlıyor, doğrulardan konuşuyor,
kadınlarla aramıza mesafe koyar gibi yapıyorduk.
Cinsel açlık vardı, parasızlık vardı, başarısızlık vardı,
baskıcı ebeveynler vardı. Hepsi üstümüze sinmişti. Biz ne yapıyorduk? Onların
yerine arkadaşlığımızı koyuyorduk. Ben o dönemi hep hayata karışmadan önceki
son istasyon gibi gördüm. Güçsüzlüğe, hamlığa, yokluğa arkadaşlıkla
katlanırsın. Ailenden ve hayattan kaçar, birbirine sığınırsın. Sonra yaş
ilerler; para kazanmak, evlenmek, günü kurtarmak devreye girer. O sığınaktan
çıkılır ve herkes başka yollara dağılır. Trafiğin yoğun olduğu yollarda geri dönüş
yasaktır.
Orta Anadolu’da, “Akrabaya akrab gerek,” derler; akrepli, matrak ama zehirli bir sözdür bu. Hep hoşuma gitmiştir. Ulus (Baker) öldüğünde bir akrabası, “Siz arkadaşısınız, onun adına daha
doğru karar verirsiniz. İnsan akrabasını seçemez ama arkadaşını seçer,” demişti
ve bunu duyduğumda çok etkilenmiştim.
Evet, insan arkadaşını seçer. Olmuyorsa bırakır gider.
Ama amcalar, teyzeler, dayılar, yengeler, kardeşler, anneler, babalar öyle
değildir. Islandıkça ağırlaşan paçavra gibi insanı dibe çekebilirler. Büyük ailedir
onlar.
Ben ergenken bizim evde ne zaman kalabalık toplansa,
babamın hâkimi ve savcısı olduğu bir akraba mahkemesi kurulurdu. Annem şahit makamındaydı.
Biz çocuklar sanık sandalyesinde otururduk. Tembeldik, sorumsuzduk,
başkalarının çocukları neler yapıyordu da biz içler acısıydık. Utandırıyorduk,
beceremiyorduk, olamıyorduk.
Arkadaşlar o zamanlar bana iyi gelirdi. Kaçardım onlara.
Ucundan kıyısından kendim olabileceğim, fikrimi söyleyebileceğim, salak yerine
konmayacağım bir yere… Eşitler arasında iç dökerek, paylaşarak, yakınlık
kurarak, akıl verip akıl alarak nefes aldığım bir yere. O sancılı ergenlik
kaosunda arkadaşlarım bana ailemden daha iyi gelirdi. İnsan bazen sadece
kendisine iyi gelecek bir şeye ihtiyaç duyar. Çünkü büyüyordum ve büyümek kolay
değildi.
Bugün çevremdeki orta sınıftan eğitimli anne babaların
çocuklarının arkadaşı olmamasından korktuklarını duyuyorum. Tek çocukların
sıkıntıları, otomobillerin park yeri sorunu kadar ciddi konuşuluyor artık.
Sadece iyi vakit geçirmek için gerekli olan bir arkadaştan söz etmiyorlar.
Yetişemediklerinin farkındalar. Geçmiş deneyimlerini hatırlıyorlar.
Arkadaşların eksik kalan bir şeyi, en çok da ruhu tamamladığını biliyorlar.
Annem de pek çok anne gibi, “Kim o arkadaş?” derdi ben
arkadaş deyince. Endişeyle, endişesini gizleyen bir huylanmayla… Arkadaş
dediğin insanı ne yollara düşürürdü. Bizim kolektif hafızamızda, çocukları
kaçıran çingeneler gibi, kötü yola düşüren arkadaşlar da vardı.
Oysa bir insanın kişiliğinde, huylarında, eğitiminde aile ve okul kadar arkadaşlarının da payı vardır. Şöyle düşünün: Kişiliğinizde ailenizin payı yüzde kaçtır? Okulunki ne kadardır? Peki arkadaşlıklar neden hiç hesaba katılmaz? Arkadaşlık da öğrenmenin bir parçası değil midir? İnsan bunu sorunca şaşırıyor. Akla gelse şimdiye kadar bir bakanlık bile kurulmuştu.







