![]() |
Çarşamba, Nisan 01, 2026
Şiirimiz Karadır Abiler
Salı, Mart 31, 2026
Rage Bait (3): Algoritma Zihnimize Sızdığında
![]() |
Asıl tehlike, ekranı kaydırdığımızda başlıyor. İçerik aşağıya aksa da zihni terk etmiyor, işte o noktada rage bait, ruminasyona dönüşüyor. Lafı evirip çevirip ruminasyona getirerek şimdiki zaman insanı olduğumu da göstermiş oldum, Mıstık abi.
Ruminasyon, zihnin aynı huzursuz edici düşünceyi tekrar tekrar çiğnemesi demek. Sosyal medyada karşılaştığımız o provokatif cümle veya video, etkisini asıl biz ekranı kapattıktan sonra gösteriyor. Rage bait kibriti çakıyor, ruminasyon ise o yangına sürekli odun taşıyor.
Burada beynimiz, aslında dijital algoritmaların bir simülasyonuna (!) dönüşüyor. Platformlar benzer içerikleri nasıl önümüze yığıyorsa, biz de aynı öfke dolu düşünceyi içeride kendimize tekrarlatıyoruz. Algoritma bir noktadan sonra içselleşiyor, platformun kurduğu o kısır döngüyü, zihin kendi başına üretmeye başlıyor.
Bu yüzden asıl mesele sadece ne izlediğimiz değil, izledikten sonra zihnimizde neyi misafir ettiğimiz oluyor. Rage bait’in en büyük başarısı, bizi saatler süren bir zihinsel mesaiye mahkûm edebilmesi. Görünürlük sadece “beğeni” sayılarında değil, zihnimizin koridorlarında devam ediyor çünkü.
Rage bait bir içerik stratejisiyse, ruminasyon onun zihinsel faturası olabilir.
Peki, bu iklimde ruminasyon seviyesi hiç düşmüyorsa, bedeli kim ödüyor? Çevrenize bir bakın. Uykusuzluk çeken, zihnini susturmak için desteğe ihtiyaç duyan veya sakinleşmek için yapay yollar arayan insanların sayısı tesadüf mü? Belki abartıyorum, ama en azından benim gördüğüm, kendi iç sesinin gürültüsünden kaçamayanların sayısı hiç de az değil.
Yürüyüş arkadaşlarımdan biri hepimize şunu sordu: “Telefonu kapattıktan kaç dakika sonra, telefonda gördüklerinizle tartışmayı bırakabiliyorsunuz?”
Cevap vermek kolay olmadı. Çünkü mesele artık ne izlediğimiz değil, izlediklerimizin ne kadar süre bizimle kaldığı. Ve galiba çoğumuz, telefonu kapattığımız halde tartışmayı sürdürüyoruz.
![]() |
Pazartesi, Mart 30, 2026
Call-Out Kültürü ve Büyük Yazar
![]() |
![]() |
Pazar, Mart 29, 2026
Okur mu, Reaksiyon mu?
![]() |
Bir süredir blogdaki yüksek etkileşim artışından söz ediyordum ama iş orada kalmadı. İki yıldır direniyordum fakat arkadaş sayısındaki sınıra dayanınca Facebook beni ister istemez “profesyonel mod”a geçirdi. Hal böyle olunca, sosyal medyadaki yazılarım günde ortalama yirmi bin civarında etkileşim almaya başladı. Paylaştığım görsele bakarsanız, sadece üç gün önce Facebook’ta yayımladığım bir blog yazımın istatistikleri, tek başına 150 bin etkileşimi geçti mesela.
Ben sadece bloguma yazıyor, o yazıları aralıklarla Facebook’ta ve çok nadir olarak Twitter’da paylaşıyorum. Yani aslına bakılırsa blog dışında yokum. Bu yüksek trafik, yazılarımın artık geniş bir kamusal dolaşıma girdiğini gösteriyor. Biliyorum, ölçek büyüdükçe işler değişir, sertleşir ve gürültü kaçınılmaz hale gelir. Bu yoğun ilgi bir “rage bait” (öfke tuzağı) değil belki ama bir noktada “rage” üretecek, bana yönelik bir tepki doğuracak, farkındayım. Dijitalin mantığı böyle işliyor: Evinize ne kadar çok misafir gelirse, çöpünüz de o kadar artar.
Haliyle, yüksek reaksiyonlu ama içi boş yorumlarla, saçma tepkilerle muhatap olmaya başladım. Sadece başlığa bakıp ya da ilk cümleyi yarım yamalak okuyup tetiklenen bir kitle bu. Malumunuz, insanlar artık okumuyor, tepki veriyorlar.
Yazılar daha çok kişiye ulaştığında acı bir gerçeği fark ediyorsun: Okur artmıyor, sadece kalabalık büyüyor. Okuyan kişiyle tepki veren kişi çoğu zaman aynı değil. Metin yerinde duruyor ama etrafında oluşan uğultu her geçen gün yükseliyor.
Ben hâlâ aynı tarzda yazıyorum, meselelerim aynı, mesafem aynı. Değişen tek şey okurun ölçeği. Bu aralar kimle konuşsam bunu anlatıyorum. Kalabalık büyüdükçe anlam dağılıyor. Yazıları yazan kişi olarak bu ilginin neden bu kadar agresif bir şekilde arttığını hem merak ediyor hem de biraz endişeyle izliyorum.
Merak, iştah, ürkeklik ve karşılaşma heyecanı gibi zıt hislerle ilerlermiş. Ben de bu meseleyi geçici bir ilgi olarak görüyor (ve öyle olmasını umuyor), bir çeşit sosyal deney yaşadığımı düşünüyorum.
Böyleyken böyle Mıstık abi.
Uygun Fiyata Cantek
Galip Tekin’in öykülerine dayanarak hazırlanan Acayip Hikâyeler dizisi, yarımşar saatlik bölümlerden oluşuyordu (2012). Dizinin 7. bölümünde Galip Abi, bana küçük bir gönderme yapmıştı.
Duymuştum ama kaydına ulaşamamıştım.
Bilimkurgu temalı hikâyede, çocuklarına yetenek satın almak isteyen bir ailenin karşısına karaborsacı bir satıcı çıkıyor. Adı Levent. Elindeki “ürünleri” sayarken, uygun fiyata “Cantek” bile bulunduğunu söylüyor. Bir süre “Cantek, Cantek” diye tekrarlayıp duruyorlar. Matrak bir sahne.
Galip Abi’yle hayatımda sadece iki kez karşılaştım; birinde epey uzun konuşmuştuk. Sonrasında bir-iki telefon görüşmesi… Hepsi bu.
Sempatiyle yapılmış küçük bir oyunbazlık. Zamansız gidişinden sonra bana bir hatıra kaldı. Üstelik ne diziyi ne de bu göndermeyi birlikte konuşabildik. Muhtemelen birlikte gülecektik. Onu da kaçırmış oldum.
Cumartesi, Mart 28, 2026
Rage Bait (2)
![]() |
Çünkü rage bait artık tek başına servis edilen bir içerik değil, izleyicinin gönüllü katılımıyla tamamlanan bir kolektif performans. Birinin kışkırtması ne kadar sistemin parçasıysa, bir başkasının buna misliyle karşılık vermesi de bunun bir başka parçası. Öfke fena halde bulaşıcıdır, daha da önemlisi, düşünmeye veya sakin kalmaya kıyasla çok daha “zahmetsizdir.” Düşünmek zaman ister, mesafe koymak sabır gerektirir. Öfke ise derhal ve yüksek sesle üretilebilir.
Bu patlamalar yalnızca dijital bir davranış bozukluğu değil, devasa bir dikkat ekonomisi sorunu. Günümüz insanı sürekli uyarılma halinde, fragmente olmuş bir dikkatle ve düşmüş eşiklerle yaşıyor. Böyle bir iklimde sakin, ölçülü ve katmanlı bir içeriğin rage bait enerjisiyle rekabet etme şansı yok. Gürültülü olan her zaman kazanıyor. Daha doğrusu, gürültüye bağımlı hale gelmiş bir zihin, sessizliği artık bir dinlenme alanı değil, tahammül edilemez bir “boşluk” olarak algılıyor. Bu yüzden rage bait sadece yazılımların değil, bizzat bizim zihinsel alışkanlıklarımızın bir sonucu.
Arkadaşıma şunu önerdim: Bir süre felaket haberlerini, hatta genel olarak sosyal medyayı nadasa bırak. Sen baktıkça akışın o “zehirle” doluyor, algoritma sakinleşmene izin vermiyor. Bir süre sonra dünyanın sadece öfkelilerden, mağdurlardan, aptallardan ve yalancılardan ibaret olduğuna ikna oluyorsun. Oysa gerçek hayatın dokusu bu kadar lineer değil.
(Biliyorum, yazarken romantize ettim Mıstık abi, lineer demedim mesela)
Şunu kabul etmeliyiz: Meseleye sadece ahlaki bir yerden yaklaşmak pek işe yaramıyor. Hatta bazen “yapmayın” çağrısı, yeni bir öfke dalgasına malzeme veriyor. Çünkü sistem öfkeyi ödüllendiriyor. Ortada bir ödül (etkileşim, görünürlük, onay) varsa, o davranış mutlaka tekrar eder. Daha sert, daha radikal ve daha tahrik edici olanın “kazandığı” bir düzende, makul olan her şey merkezin dışına itilir. Normlar aşınır: Dün infial yaratan bir kabalık, bugün sıradan bir içerik haline gelir.
![]() |
Benim görebildiğim en gerçekçi çıkış yolu şu: Algoritmayı bir “niyet” değil, bir matematiksel model olarak görmek. Karşımıza çıkan provokasyonun bireysel bir sapkınlıktan ziyade, teşvik edilen bir veri trafiği olduğunu kabul etmek.
Bu kabul, öfkeyi tamamen yok etmez belki ama onunla kurduğumuz ilişkiyi kökten değiştirir. Dünyayı “asla olmaması gerekenlerin yaşandığı bir yer” olarak görüp sürekli sarsılmak yerine, olup bitenleri mekanizmasıyla anlamaya çalışarak aramıza bir mesafe koyabiliriz. Öfke dünyayı değiştirmiyor, sadece bizi içeriden-ruhen tüketiyor.
Eğer bir şey öğreneceksek, neye tepki vereceğimizi değil, neye tepki vermeyeceğimizi öğrenmeliyiz. Çünkü rage bait’in tek yakıtı bizim ona atfettiğimiz değerdir.
Ve değer görmeyen hiçbir canavar büyümez. (Siyaseten romantik bir final cümlesi ekledim Mıstık abi, sen ejderha sürücülerine selam söyle)
![]() |
Cuma, Mart 27, 2026
Söyle Bana
Yapay zekâdaki gelişmeleri yakından izliyor, fırsat buldukça animasyon üretmeye çalışıyorum. “Üretmek” dediğim de çoğu zaman iş rutininden kaçıp programların içinde oyalanmak aslında. Asıl amacım, kendimi taze tutmak, imkânları öğrenmek, sonuçtan çok, araçlarla temas halinde kalmak.
Bir süredir ses programlarına sardım. Artık teknik olarak-en azından belli bir düzeyde şarkı üretmek mümkün. Ben de kısa filmlerime müzik ekleyebilmek için bu alana yöneldim. Şimdilik gördüğüm şu: Türkçe söyleyişler hâlâ aksıyor, yerel müzik türleri ise ya hiç yok ya da yüzeysel taklitler halinde. En temel sorunsa şu: ses, kulağa hâlâ “yapay” geliyor. Üstelik bu yapaylık yalnızca teknik değil, estetik olarak da klişe üretmeye meyilli bir yapı var ortada.
Benim derdim sonuçtan çok süreç olduğu için meseleyi
biraz tersinden kurcalıyorum. Örneğin rap müzisyenlerin diksiyon ve yorumlarını
modelleyerek o yönde denemeler yapıyorum. Yanlış anlaşılmasın, iyi bir rap
dinleyicisi değilim. Zaten mesele o değil. Mesele, mevcut araçların sınırını
görmek. Şu an için, kafamdaki müziği doğrudan üretmek mümkün görünmüyor. Belki
ileride gerçek bir vokalle bu boşluğu kapatabilirim. Ama şimdilik insan sesi
ile makine sesi arasındaki fark kapanmayacak. Rap ile daha az sırıtıyor sadece…
İşin ironik tarafı şu: denemelerim böyle sürerse bir “rap
albümü” birikecek gibi duruyor. Elbette şaka yapıyorum-hadsizlik etmek gibi bir
niyetim yok. Müziği daha çok yazarken kullanıyorum, senaryoya başlarken atmosfer
kurmak, ritim yakalamak için yoğun olarak dinliyorum. Dizi işlerimde söz
yazdığım, müzikle ilgili yönlendirmelerde bulunduğum oldu. Ama teknik anlamda
kendimi amatör bile saymam.
Mesele, teknolojinin bize vaat ettiği hız ile sanatın
talep ettiği yoğunluk arasındaki gerilimde düğümleniyor. Yapay zekâ, üretimi
demokratikleştirirken aynı anda estetik deneyimi standartlaştırma riski de
taşıyor. Araçlar çoğaldıkça ifade derinleşmiyor, tersine, çoğu zaman yüzeye
doğru çekiliyor. Bu yüzden asıl sınav teknik yeterlilikte değil, bu araçlarla
neyin söylenmeye değer olduğuna karar verebilmekte.








