![]() |
Aimée de Jongh’un Kum Günleri, Büyük Buhran yıllarında Amerika’da geçiyor. Albüm, devlet adına “Toz Çanağı” olarak bilinen bölgede yaşananları belgelemek ve kamuoyunun dikkatini buraya çekmekle görevlendirilen genç bir fotoğrafçıyı anlatıyor. Kahramanımız, kuraklığın, toz fırtınalarının ve göç etmek zorunda kalan ailelerin arasında dolaştıkça psikolojisi bozuluyor. Gerçeği gösterebilmek için o gerçeği abartarak fotoğraflamak zorunda kalması da onda giderek ağırlaşan bir vicdan azabına dönüşüyor.
Albüm, ölümlerle ve fotoğrafçının elindeki her şeyi bırakarak bölgeden ayrılmasıyla bitiyor. Sonunda başka bir isimle başka bir hayata başladığını görüyoruz. Uhrevi sayılabilecek bir seçim ama bana hikâyenin içinden çıkan sahici bir yön değişikliği gibi gelmedi.
Bölüm başlarında dönemden gerçek fotoğraflar kullanılmış. Ne var ki bu fotoğrafların her biri o kadar çarpıcı ki çizgilerin, hatta hikâyenin önüne geçiyor. Gerçeği güçlendirmek için albüme alınmışlar ama tam tersine, çizilen dünyanın yetersizliğini görünür kılıyorlar. Fotoğrafların varlığı albümü zenginleştirmekten çok kifayetsizleştirmiş gibi geldi bana.
Alicia Peña’nın Gurk Tavuk albümü, grafik romanda giderek daha görünür hâle gelen kadın deneyimlerini anlatan çalışmalardan biri. Lezbiyen bir çiftin çocuk sahibi olma sürecine odaklanıyor. Yumurtlamayı kestiği hâlde kuluçkaya yatan tavuklara “gurk” deniyor; albüm de adını buradan alıyor. Bu benzetme, iki kadının beklemekten başka bir şey yapamaz hâle gelişlerini ve hayatlarının tek bir ihtimal çevresinde daralmasını iyi anlatıyor.
İki kadın doktorlarla görüşüyor, deniyor, bekliyor, sabrediyor, hayal kırıklığına uğruyor ve yeniden deniyor. Buna “üreme sorunları” demek mi gerekir, yoksa “çocuk sahibi olma süreci” mi, emin değilim. Albümün asıl meselesi de zaten tıbbi sorunlardan çok, uzayan belirsizliğin ve bekleyişin insanı nasıl kuşattığı. Bu duyguyu anlatan nadir hikâyelerden biri. Türkiye’de yayımlanmış olması da bu bakımdan ayrıca ilginç ve önemli.
![]() |
Sonsuzluk Dediğin 6 Gün, Sadi
Güran’ın distopik grafik romanı. Birbirine eklenen kesitler okuyoruz; anlatı
göndermelerle ilerliyor, yer yer şiire yaklaşıyor, edebî epigraflarla
destekleniyor. Yetmişli yıllarda üretilmiş Frankofon “trip” hikâyelerini
andırdığını söyleyebilirim. Hasret çeken, yas tutan, yalnız kalan ve “gezinen”
bir kahramanı izliyoruz.
Albümü okumadan önce bana anlatılanlar şunlardı: Bir “Kadıköy
hikâyesi”ymiş; Boğa’nın boyanması sembolik olarak hatırlanan bölümüymüş,
tipografisi çok ilginçmiş ve Güran’ın hayatından izler taşıyormuş. Doğrusu, bunların
hiçbiri bana anlatıldığı kadar özel gelmedi. Albümün minimalizmi ve romantizmi,
büyük laflar söylemek istemiyormuş gibi yapması daha ilginçti.
Fanzin havası taşıyan bir içe kapanışı var. Galiba asıl
yaptığı, şimdiki zamanın hâllerinden birini anlatmak: dünyayla arasına mesafe
koyan, kendine dönen bir ruh hâlini resmetmek, distopya işin bahanesi.
Alfonso Casas’ın Kafamdaki Canavarlar’ı, bir çizgi romancının travmalarını
ve korkularını, şüphelerini, vesveselerini, sosyal anksiyetesini ve toksik
düşüncelerini anlatıyor. Bunların her biri küçük ve komik birer canavar olarak
onunla birlikte yaşıyor, yaptığı her işe karışıyor, her kararını etkiliyor.
Anlayacağınız, iyimser bir hikâye okuyoruz.
Çeyrek asır önce birkaç karede anlatılabilecek bir mesele,
psikolojinin gündelik hayatımızdaki büyüyen etkisiyle artık başlı başına bir
albüme dönüşebiliyor. Anlatı nereye varıyor derseniz eğer… Malum, psikolojik
olgunluğun ölçülerinden biri de artık insanın ebeveynlerinden şikâyet etmeyi
bırakması sayılır. Bizim kahramanımız da canavarlarını, yani korkularını ve
zaaflarını yok ederek değil, onlarla birlikte yaşamayı öğrenerek iyileşiyor.
Albümü uzatılmış buluyorum ama sevimli olduğunu da kabul ediyorum. Hep büyük şeyler söylemeye zorlandığımız, algoritmaların öfkeyle döndüğü bir dünyada grafik roman yavaşlığın ve sükûnetin anlatım aracına mı dönüşüyor yoksa, Mıstık Abi?









