![]() |
Önce nedir bu kültürel hafıza, onu hatırlatayım. Bir memleketin geçmişten seçerek taşıdığı, kolektif biçimde öğrendiği ve hatırladığı, sonraki kuşaklara aktardığı anlatılara, imgelere ve alışkanlıklara kültürel hafıza diyoruz. Kitaplarda, filmlerde, şarkılarda, anıtlarda, törenlerde ve aile hikâyelerinde yaşayan bir şey bu. Geçmişte olan her şeyi saklamaz, bazılarını öne çıkarır, bazılarını değiştirir, bazılarını unutur. Geçmişi anlatırken bugün kim olduğumuza dair bir fikir de inşa eder.
Soruya dönelim. Hatırlanmak için önemli olmak yetmiyor. Kültürel hafızanın iki katmanı var. Bir yanda anlatılan, gösterilen, yeniden üretilen şeyler, öbür yanda bir yerde kayıtlı duran ama açıp bakılmayı bekleyen şeyler. Aleida Assmann birincisine kanon, ikincisine arşiv diyor. Geriye ne kalır, her zaman en önemli olan değil, dolaşımda kalan kalır. Hatta bazen tersinden söylemek daha doğru: Bir şey önemli olduğu için hatırlanmıyor, hatırlandığı için önemli görünüyor. Antropolojideki ritüel kavramsallaştırmasını düşünün: Tekrar, bir şeyi yalnızca hatırlatmaz, ona önem ve sahicilik izlenimi de kazandırır.
Peki bir şey neden, nasıl dolaşıma girer? Bugünkü bir ihtiyaca cevap veriyorsa, hikâyeye dönüşebiliyorsa ve onu taşıyan biri ya da bir kurum varsa girebilir. Bir de taşıyıcının ömrü meselesi var: Kitap saklanır, dergi ve gazete atılır. Mizah dergileri yüz binlerce satıldı, ama çok okunan şey çoğu zaman en az saklanan şeydir.
Peki, neyi hatırlayacağımıza kim karar veriyor?
Aslına bakarsanız, karar vermek isteyen çok, ama tek bir karar mercii yok. Bazen sayısız küçük tercihin toplamı sonradan tek bir karar gibi görünüyor. Devletler, müfredat, anıtlar, bayramlar ve arşiv politikalarıyla geçmişin nasıl hatırlanacağını yönlendirmeye çalışır. Aileler, mahalleler, inanç toplulukları, yayıncılar ve sanatçılar da kendi geçmiş anlatılarını taşır, resmî anlatıyı destekleyebilir, değiştirebilir veya ona itiraz edebilirler. Bir de pek görünmeyen ara kademe var: editörler, antoloji hazırlayanlar, arşivciler, televizyon programcıları, bugün de algoritmalar.
Örnek olarak sürekli yineliyorum: Gırgır’ın “dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi” olduğu anlatılır. Hangi yıl, hangi dergiler arasında, hangi tiraj verileriyle yapılmış bir sıralama bu? Anlatı dolaşırken bu sorular geride kalıyor. Gazeteci, okur, eski çalışan aynı bilgiyi birbirinden devralıyor, tekrarlandıkça birbirlerini doğruluyormuş gibi görünüyorlar. Oysa bir iddianın çok sayıda yerde karşımıza çıkması, birbirinden bağımsız kaynaklarla doğrulandığı anlamına gelmiyor. Bazen yalnızca aynı şeyi birbirimizden öğrenmiş oluyoruz.
Hatırlamak ve unutmak bahsinde genellikle devlet sorumlu gösterilir ama sivil olan da kendiliğinden özgür ve çoğulcu değildir. Ailenin, cemaatin veya piyasanın da susturduğu hikâyeler, tekrarladığı kalıplar vardır. Yayıncılıkta neyin yeniden basılacağını çoğu zaman bir ilke değil, telif durumu, maliyet ve o günkü ilgi belirler. Yeşilçam diye hatırladığımız şeyin sınırlarını da büyük ölçüde televizyonların tekrar tekrar gösterdiği filmler çiziyor. Bu yüzden mesele yalnızca hafızayı kimin kontrol ettiği değil, kimin anlatısının yayılabildiği ve kiminkinin duyulmadığıdır. Kontrol hiçbir zaman tam değildir, fakat herkesin hatırlatma gücü de eşit değildir.
Nostalji geçmişi koruyor mu, değiştiriyor mu?
İkisini birden yapıyor: Nesneyi koruyor, çoğu zaman bağlamını siliyor. Koleksiyoncular, sahaflar, tıpkıbasımlar pek çok malzemeyi çöpe gitmekten kurtardı, bunda nostaljinin de önemli payı var. Ama kurtarılan şey sıklıkla “güzel günler” paketinin içinde geri geliyor, sınıf çatışmaları, sömürü, yoksulluk paketin dışında kalıyor. Çünkü nostalji olaydan çok duyguyu hatırlar. İnsan çoğu zaman döneme değil, o dönemdeki kendi gençliğine özlem duyar. Yaşamadıkları seksenlerin, doksanların nostaljisini yapan gençler de gösteriyor ki nostalji yalnızca hatıralardan değil, dolaşımdaki imgelerden de besleniyor. Yani bir şeyi ancak değiştirerek koruyoruz.
Unutulan bir şeyi yeniden bulmak, hafızaya geri getirmeye yeter mi?
Haliyle yetmez. Arşivde bulunmakla toplumsal hayatta karşılık bulmak farklı şeylerdir. Bulunanın yeniden okunması, anlatılması, tartışılması, yani arşivden çıkıp dolaşıma girmesi gerekiyor. Bugün sosyal medyada ve popüler kültürde konuşulmayan bir şeyin geniş kitlelerce hatırlanması çok zor. Ama sosyal medya da tek başına yetmiyor: Dolaşıma sokuyor, kalıcılaşmasını garanti etmiyor, hızlı parlayan şeyler hızla sönüyor. Kalıcılık için bir çapa gerekiyor: yeniden baskı, müfredat, yıldönümü, müze gibi şeyler. Üstelik geri gelen şey aynı şey olarak gelmiyor, bugünün sorusuyla okunuyor, bir ölçüde yeniden icat ediliyor.
Geçenlerde Ramiz Gökçe’nin 1947 tarihli Tombul Teyze çizimlerini paylaştım. Gelen yorumlarda “BBW” diyen de vardı, “body shaming” üzerinden bakan da, kendi ailesinden bir kadını hatırlayan da. Aynı çizimler bugünün beden, cinsellik ve incitme tartışmalarıyla, okurun kişisel hatıralarıyla buluştu. Çizimi yeniden gösterebiliyoruz ama dönemin bakışını beraberinde getiremiyoruz. Arşivden çıkan malzemenin yeni hayatı biraz da burada bir kere daha başlıyor.
Bugünün tuhaflığı da şu: Kaydetme imkânlarımız durmadan çoğalıyor ama kayıtların çoğalması hatırlamayı garanti etmiyor. Geleceğe ne bıraktığımız kadar, bıraktıklarımıza kimin bakacağı, bakarken ne arayacağı da bir mesele artık.











