Salı, Eylül 29, 2026

Sokaktan Eve Kaçan Çizgi Romanlar (II)

Doksanlı yılların ikinci yarısından sonra çizgi romanlar, hemen fark edilmeyecek biçimde bir kez daha evrildiler. Zaman ve mekân giderek artan ölçüde anlatılan hikâyelerin önemli bir parçası olmuştu. Artık apartmanlar modernliğin ve zenginliğin bir göstergesi değildi: yeni ve az değillerdi, eskimiş, kirlenmiş, her yeri kaplamışlardı. Çizgi romanların mekânı giderek o apartmanların içleri oldu. Ev içlerini göstermek, evi başlı başına bir dünya olarak kurmak, başat bir anlatı eğilimi haline geldi.

Üstelik piyasa ekonomisinin genişlemesiyle ev içini cazip kılacak bir tüketim formu oluşmuş, erkeğin bile evde bulunmasını normalleştirecek satın alma imkânları gelişmişti. İnsanlar kendi karakterlerini temsil ettiğini düşündükleri eşyaları, bibloları, resimleri, mobilyaları satın alıyor, evlerini kendilerine özgü biçimde tasarlamak istiyorlardı. Ev, sahibinin kimliğini anlatan bir tür “home text”, okunabilir bir kişilik metni haline geliyordu. Dışarıdaki hayat çizgi romanları etkiliyor, ev içleri ayrıntılı olarak resmediliyor, kahramanlar kişiliklerini niteleyen “home text” ayrıntılarıyla anlatılıyordu. Oky, Çarpışma’yı anlatırken ev içinde bizi gezdiriyor, kahve kupalarını, diş fırçalarını, hatıra eşyalarını, kedileri, duvardaki resimleri illa ki gösteriyordu.

Gırgır’ın sokağa çıkan, şehri keşfeden kahramanları değişen zamanla birlikte eve dönüyordu. Geçmişte kadınlarla, arzularla ve serüvenle karşılaşılan şehir, korkutucu bir metropol olmuştu. Hikâyeler gerçekçileştikçe inandırıcılık eşiği de yükseliyordu. Şehir artık insanı özgür kılmıyordu. Bir zamanlar kalabalığın içinde kaybolmayı özgürlük olarak yaşayan insanlar, şimdi kaybolmaktan ve yalnız kalmaktan korkmaya başlamışlardı.

Kahramanlar artık kendine çaresizce çıkış arayan, sınıf atlamaya çalışan, alt sınıflardan gelme, çoğu taşralı ve yalnız erkekler değildi. Orta sınıftan, okuryazar birileriydi, iş güç sahibiydiler, kaybedecek bir şeyleri vardı. Ruhun yeni hastalıkları denilen korku, endişe ve güvensizlik ise hiç olmadığı kadar yükselmişti. Ev bir sığınaktı, yakın çevre ve bilindik yerler bir sığınaktı ama dışarısı tek kelimeyle tekinsizdi.

Evden kaçan ve kurtulmaya çalışan kahramanlar artık sokaktan eve kaçıyor, taksilere biniyor, bir an evvel kendilerini eve atıyor, evde uzun uzun konuşuyor, dışarıya çıkmadan yaşıyorlardı. Çizgili Tişört’ün kahramanı şehrin kenarlarına, bir matbaaya gitmek zorunda kaldığında büyük endişe duyuyor, çarçabuk işini bitirip oradan uzaklaşmak istiyordu. Şehir yaşamı bir tür “surviving” olmuştu, hayatta kalabilmek için şehri bilmek gerekiyordu.

Bunun getirisi karamsar bir yeni gerçekçilikti. En naifinden en gerçekçisine kadar çizgi romanlarımızı etkileyen bu yeni gerçekçiliğin temel motiflerinden biri kurnazlıktı. Karakterler ne yaşarlarsa yaşasınlar kurnazlıkla egolarını koruyor, kaotik bir hayatın içinde ayakta kalmaya çalışıyorlardı. Belki de bu, aptal kahramanların mizahının neden bittiğini de açıklıyor. Eski mizahın aptalı dünyayı anlayamadığı için komikti, yeni dünyanın kahramanıysa hayatta kalabilmek için dünyayı anlamak, hatta herkesten biraz daha erken anlamak zorundaydı.

Eski çizgi roman kahramanı dünyayı değiştirmeye giderken, bugünün kahramanı dünyanın kendisini değiştirmesinden korunmaya çalışıyor. Zamanın çizgi romanları bugün böyle akıyor diyelim.


Pazartesi, Eylül 28, 2026

Ayhan Abi

Ayhan Abi’yi [Ataman] yirmili yaşlarımın başından beri tanıyorum. Fanzin çıkarıyordum, eksik sayılar için bana telefonla ulaşmıştı. Sohbet etmiş, sonra yüz yüze de görüşüp arkadaş olmuştuk.

İyi bir koleksiyoncuydu; çizgi romandan polisiyeye, “pulp” olan her şeyi okur, toplar, peşine düşerdi. Emekli olduktan sonra sahaflığa başlamıştı. Dükkânı Devr-i Alem evden çıktığımda uğradığım yerlerden biri oldu hep.

İyicil, egosuz, herkesle konuşabilen, kimseye yukarıdan bakmayan, dünya tatlısı bir insandı. Gülünce gözleri kaybolur, sevdiği bir şeyi anlatırken duyduğu hazzı karşısındakine de geçirirdi. Yeni bir hikâyeyi okuyacağı ya da seyredeceği için heyecan duyan, çocuk ruhlu romantiklerden biriydi.

Sevenlerine, oğullarına ve ailesine sabır diliyorum. Çok ama çok üzgünüm.

Sokaktan Eve Kaçan Çizgi Romanlar (I)

Hep geçmişten, hafızalarda yer etmiş çizgi romanlardan söz ediyorum. Bu defa bir istisna yaparak değişen çizgi algısından ve hikâye yapısından bahsedeceğim. Biraz geçmişe, biraz bugüne giderek bir karşılaştırma yapacağım.

Her dönemin bir çizgi anlayışı olur, çizgi ve tür tercihlerini, hikâye temposunu, karakterlerin niteliklerini, anlatım biçimlerini belirler. Üreticiler de ister istemez bu anlayışa uyum sağlarlar. Popülerlik ve telif getirisi büyük ölçüde bu uyumlulukla ilgilidir. Yayıncılar ve okurlar, üreticilerden popüler olanı -ki popüler olan çoğu insana yeniymiş gibi gelir- yeniden isterler. Türkiye’de yıllarca Oğuz Aral’ın çizgisi ve hikâye anlayışı popülerdi. Bu yalnızca pek çok çizerin onun yetiştirmesi ve öğrencisi olmasıyla açıklanamaz elbette. Çoksatar ve ilgi gören her tarz yinelenir, taklit edilir ve çeşitlendirilir. Telif getirisi ve popüler olan çizgi anlayışı, “görünmez bir el” gibi bütün eğilimleri ve çizgi romanları istifler.

Seksenli yıllara kadar şehir ve iç mekânlar çizgi romanlarda kendini pek gösteremedi, anlatının bir unsuru olarak var olamadı örneğin. Çizgi romanların nerede geçtiği o denli önemsenmiyor, fondaki ayrıntılar akla gelmiyor, karelerde kendine yer bulamıyordu. Bu bir eksiklik olarak da görülmüyordu. Her çizer buna göre çiziyordu, önemli olan kahramanın eylemiydi, serüvenin nerede geçtiği o denli mühim değildi. Garip bir biçimde bütün kahramanlar başka ülkelerde, başka diyarlarda serüvenler yaşıyor ama o ülkeler, o kültürler kendilerini gösteremiyordu. Utanmaz Adam Paris’te veya Berlin’deydi ama bir iki kare dışında o şehrin Paris mi Berlin mi olduğu hiç anlaşılmıyordu. İç mekânlar ayrıntısızdı, yerel ve otantik özellikler sınırlıydı, belgeselci tutum yok gibiydi.

Yanlış anlaşılmasın, mesele Paris ya da Berlin’le ilgili görsel doküman veya inandırıcılık eksikliği değildi. Mekânın ve şehrin anlatısal bir önemi yoktu demek istiyorum. Cemal Nadir, 1946’da Amcabey ile Tarzan’ı İstanbul caddelerinde resmederken çevredeki apartmanlar her yer olabilecek bir anonimlikteydi. Turhan Selçuk’un 1959’da Abdülcanbaz’da, İstanbul caddeleri genişletilirken çizdikleri de benzer bir anonimliğe dayanıyordu. Dümdüz bir sembol gibi çizilmiş, birbirinden hiçbir farkı olmayan binalardan kurulu bir sokak sunuyordu bize. Gerçeklik vehmi hikâyenin kendisiyle, kahramanın yapıp ettikleriyle ilgili olarak kurulduğundan, sadece o önemsendiğinden diğer her şey gereksiz bir teferruat sayılıyordu.

Seksenli yıllardan itibaren bu yaklaşım değişti. Gırgır’ın genç çizerleri çizgi roman yapma şansına ulaştıklarında, kendilerinden önceki kuşağın yazıp çizdiklerinin üstüne çıkma arzusuyla üretiyor, çalışmalarına daha önce görülmemiş ayrıntılar katmak istiyorlardı. O güne değin Gırgır kahramanları kenar mahallelerden geliyor ve hikâyeleri sokaklarda geçiyordu ama ne gecekondular ne de sokaklar adam akıllı gözüküyordu. Turhan Selçuk’un apartmanları gibi gecekondular da küçük sembollerdi. Gerçekçi değillerdi, o evlerin duvarlarında ne vardı, eşyalar, mutfaklar, danteller, çerçevelerdeki resimler nasıldı bilinmiyordu.

Oysa yeni çizgi romancılar sokakları çizerken kalabalıkları, vitrinleri, binaları, arabaları bütün gerçekçiliğiyle resmetmeyi deniyorlardı. Binalar ve insanlar birbirinden ayrışıyor, hepsinin teker teker karakteri ve farklı görünümleri oluyordu. Bu ayrıntıcı yenilenmenin yanı sıra başka bir şey daha yaptılar: Kareler arası ardışıklık ilkesini farklı bir biçimde kullanmaya başladılar. Geçmişte balon ya da anlatım kutusu içermeyen karelere neredeyse hiç rastlanmazken, artık birbirini izleyen ve ancak o ardışıklık içinde anlam kazanan sessiz kareler kullanılmaya başlanmıştı. Ayrıntılı genel planlardan yakın plana doğru ilerleyen, adeta zoom etkisi yaratan sayfalar kurulabiliyordu. Çizerin gözü, bir başka deyişle kameranın gözü değişmişti. Kare içi sahnelerin sadece kahramana odaklandığı, ne yapıp edip ona döndüğü, ona göre belirlendiği çizgi anlayışı geride kalıyordu.

Bülent Arabacıoğlu arka planları ve şehri mutlaka ayrıntılı çiziyor, zor sahneler kurarak insan kalabalıklarını iddialı bir biçimde hikâyelerine katıyordu. Yetmişli yıllarda gecekonduları uzaktan bir sembol gibi sunan Engin Ergönültaş, yirmi yıl sonra onların içine giriyor, onları daha yakından göstermeye başlıyordu. Çatıları, balkon demirlerini, rüzgârda sallanan çamaşırları, sokağa bakan kadınları, gezinen kedileri, aylakları başka türlü resmediyordu. Çizerlik rekabeti arttıkça kalabalık ve çizilmesi zor panoramik sahneler hikâyelere yayıldı.

Yarın devam edeceğim…

Pazar, Eylül 27, 2026

İsyan


 

il vampiro

Anlatacaklarımın yalnızca benim başıma geldiğini sanmıyorum, kimle konuşsam benzer bir hatırası var çünkü…

Büyüdüğüm mahallede bir halk kütüphanesi vardı. Bir apartmanın giriş katında, küçücük bir yer… İlkokul ve ortaokul çocuklarının ödevlerini yapmasını kolaylaştıran bin beş yüz kitaplık, akıllara ziyan bir kıtlık içinde, izbe bir kütüphane düşünün.

Mecburen gidiyordum, çünkü raflarında okumamıza izin verilen serüven kitapları vardı. En fazla dokuz on yaşındayım, gün aşırı kitap almaya gidiyorum. Şişedeki Mesaj, Limandaki Yabancı ve Lancelot…

Kütüphane görevlisi kadın, kitapları okumadığımdan şüphelenmiş olmalı ki bir gün beni durdurdu. İade ettiğim kitabı eline aldı, bir kaşı havada, romanla ilgili saçma sapan sorular sormaya başladı. Garip bir “Okudun mu bakalım?” sahnesiydi. Çocuksunuz, “Ne münasebet?” diyemiyor, aldığınız terbiye gereği sorulara cevap veriyorsunuz. Sorguya çekilmek kimin hoşuna gider ki? Beni öyle germişti ki bir süre kütüphaneye gidemedim.

Altı üstü kartona damga vuruyor. Bırak çocuk gelsin gitsin, alışsın sevsin, gezinsin, sana ne? Okumamış olsa ne yazar? Beni küstürecek ki işi azalsın… Senelerce o kadına gıcık oldum. Üstelik bunca zaman onun herhangi bir şey okuduğunu da görmemiştim, masasında örgü örüyordu.

Sorsan kitapları seviyordu. İşi buydu. “Okumak lazımdı”, “Halk cahildi” vesaire…

İyilik, diğerkâmlık, sevmek, hayal kurmak filan ta buralardan başlıyor. Hep düşmandan, hıyanetten, teröristten, reröröden bahsediliyor ya… Bence o kadının bizi hizaya çekmesi, höt zötle çocukları korkutması, yağmacılığın, gaspın ve terörün beslendiği yerden besleniyordu: Elindeki küçücük iktidarı, karşısındakini sindirmek için kullanmaktan.

Gerçekten o ölçüde bir şeydi. Çünkü çocukken sizi kitaplardan soğutan biri, yalnızca canınızı sıkmış olmaz, hayal kurabileceğiniz bir dünyanın kapısını da yüzünüze kapatır.

Cumartesi, Eylül 26, 2026

Sıkıcı, ilginç ve diğer şeyler

Yıllar oluyor, belki on beş yılı geçti, bir öğrencim “Başıma bi şey gelmeyecekse, Nuri Bilge Ceylan çok sıkıcı” dedi. Yüksek lisans dersindeydik, bir tartışma çıkacak diye bekledim, olmadı.

Böyle sıkışma anlarında insanlar hemen “bana göre değil” diye başlayıp “sevenleri anlayabiliyorum ama -siz de beni anlayın- ben sevmiyorum” savunmasına geçiyorlar. Tartışma böylece sonlanıyor; “bu da benim zevkim” dendi mi herkes duruyor. Zevkler tartışılmaz, peki ama üzerlerine de mi konuşulmaz?

“Sıkıcı” nitelemesi de elbette bir klişe. Zamanın ruhunu taşıdığı için hoşuma gidiyor. Sırf tartışma çıksın diye “Madem sana göre sıkıcı, e peki başka kimler sıkıcı olabilir?” diye sordum. Öğrenciler önce “ders kaynayacak” refleksiyle kıpırdadılar, sonra neden iştahlandığımı anlayamayınca bir süre kalakaldılar.

Baktılar ki ben ısrarcıyım, oyuna katılıp “sıkıcı” olanları sıralamaya başladılar. Malum, Türkiye’nin en sıkıcı insanı “sayılan” Orhan Pamuk hemen listenin başına yazıldı. Ardından başkaları geldi. Onları anmayacağım, hemen hepsi o günlerde gündemde olan, bugünse unutulmuş isimlerdi.

Ceylan ve Pamuk bugün de sıkıcı bulunuyorlar. Niye diye sorsak, altında galiba en çok anti-entelektüelizm buluruz. Aralıklarla Orhan Pamuk nefreti hakkında yazarım, bilmediğim bir şey değil… Ama o gün başka bir şeye takılmıştım. “Neden sıkıcı?” diye sorduğumda “çok tekdüze”, “sası”, “bir şey olmuyor” filan deniyordu. Bu cevapların doğru olup olmamasından çok, birbirlerine nasıl bağlandıkları ilgimi çekiyordu. Bir şey olmuyorsa tekdüzeydi, tekdüzeyse sıkıcıydı, sıkıcıysa zaman kaybıydı, zaman kaybıysa ilgi göstermeye değmezdi. Bir eseri ilginç bulmak için ondan ne beklediğimiz de bu cevapların içinde saklıydı.

“İlginç” sözcüğünü ben de çok kullanıyorum, hepimiz çok kullanıyoruz. İlginç ile sıkıcı, birbirinin karşısına yerleştirdiğimiz iki niteleme olmuş durumda. Ceylan ve Pamuk bence sıkıcı filan değiller ama haklarında böylesine yaygın bir yargı varsa, düşünmek ve tartışmak gerekir. Üstelik geniş bir beğeni ve nefret ağından beslenerek klişeleşmiş yargılar bunlar. Mesele yalnızca “seyrettim ve sıkıldım” ya da “okudum ve sıkıldım” değil. Neleri sıkıcı bulacağımızı, kimlerden sıkılmanın makbul olduğunu da birbirimizden öğreniyoruz, beğeniye de sıkılmaya da popülerlik hükmediyor.

Öğrencimin söze “başıma bi şey gelmeyecekse” diye başlaması da bunun bir parçasıydı. Daha kimse itiraz etmeden savunmaya geçmişti. Ceylan’ı beğenmesi gerektiğini düşünüyor gibiydi, beğenmediğini söylemek için kendisine bir alan açıyordu. “Bana göre değil” o alanı sağlıyor ama ardından konuşmayı da bitiriyordu.

O gün derste bir sonuca varamadık haliyle. Zaten hepimizin aynı şeyleri ilginç ya da sıkıcı bulmasını beklemiyordum. Fark etmelerini istediğim, bu iki sözcüğün ne kadar çok şeyin yerine geçtiğiydi. “Sıkıcı” dediğimizde bir açıklama yapmış sayılıyorduk. Oysa merakımız tam da orada başlamalı.

Cuma, Eylül 25, 2026

Kaç kitap?

Ferit Edgü ile 1965 yılında yapılmış bir söyleşiye rastladım. Edgü, kitapseverliğini vurgulamak istemiş ve “On yaşındayken elli altmış kitaplık bir kütüphanem vardı,” demiş. Doğum tarihi 1936. On yaş dediğimiz 1946, büyük savaşın hemen sonrası, kıtlık yılları, kitaba ulaşmanın bugünkü kadar kolay olmadığı zamanlar…

Çocukça bir rekabetle yazıyorum, gülmeyin: On yaşımdayken, eh, benim de o kadar kitabım vardı diyebilirim. Çizgi romanları hiç saymıyorum. Zaten onları kitap yerine koyan yoktu…

İnsan kitapla nasıl tanışır? Evvela evde ve ailede karşılaşırsınız. Evde yoksa okulda ya da kütüphanede… Şu anda sahaflık yapan bir yazar arkadaşım, değil evlerinde, yaşadığı köyde tek bir kitap bile olmadığını anlatmıştı. Sonra kitapla karşılaşınca nasıl bir açlıkla saldırdığını…

Başka bir örnek: Seneler önce ünlü bir yazarımız, röportajında henüz on üç yaşındayken Don Quijote’un tam çevirisini okuduğunu söylemişti. O yaşta ben neler okuyordum diye düşünmüştüm. Don Quijote okuyan yazarın çok ünlü bir babası vardı ve yaşadıkları evde birkaç dil konuşuluyordu filan… Edgü’nün babası da bir Osmanlı paşasının torunuymuş.

Kültürel sermaye böyle bir şey. Doğarken sizden önceki kuşaktan bir miras alıyorsunuz.

Bizim evde daha çok serüven romanları vardı. Babam her iş seyahatine çıktığında yolda okumak üzere kitap satın alırdı. Eve döndüğünde bavulundan çıkan romanları günlerce dallardım. E Yayınları favorisiydi, döner dolaşır onları alırdı. Eş dostla arada kitaplar konuşulurdu ama sanat ve edebiyattan çok heyecan ve gerilim mesele edilirdi.

Yanlış anlaşılmasın, bu siyaseten veya kültürel olarak bir reddiyecilikle filan yapılmazdı. Şöyle anlatayım: Babam ölümünden iki ay evveline kadar günde iki üç film seyrederdi. Benden daima “heyecanlı olsun” diye romanlar isterdi. O filmlerin ve romanların ortak noktası “edebîlik” değildi. Festival filmlerini, sanat sinemasını, ödüllü kitapları umursamazdı. Onları satın almaz, seyretmez, geçiştirirdi. Kitabı ve sinemayı bir eğlence olarak görüyordu. Ancak o kadardı, daha fazla değil.

Ama galiba bana bıraktığı kültürel sermayenin bir parçası da buydu: hikâye merakı, serüven iştahı, anlatılan bir şeyin arkasından gitme arzusu.

Kültürel sermaye dedim, insan o sermayeyle hayata başlıyor ama o birikimi bile isteye reddedebiliyor da. İllaki sahiplenecek diye bir kural yok demek istiyorum. Kitaplardan nefret eden çok sayıda yazar ve akademisyen çocuğu tanıyorum. Nasıl evinde hiç kitabı olmayan bir çocuk, ailesine benzemeden bir kitap kurduna dönüşebiliyorsa tersi de mümkün.

Yine de kitapların liberter bir dünyanın kapılarını aralayabildiğine inanıyorum. Romantize ediyor olabilirim. Üstelik sadece “büyük edebiyat” değil, serüven romanları da yapabilir bunu. Okunanlar tuvalette çıkmaz veya uzayda kaybolmaz yani. Bir yerlerde birikir. İnsanı mutlaka daha iyi, daha akıllı veya daha hoşgörülü yapmaz belki ama başka hayatların, başka insanların, başka ihtimallerin varlığını gösterir. Bu bile az şey değil.

Sayılara, kitap sayılarına gelince…

Kendimce hep şunu düşünürüm: 19. yüzyılda ortalama bir entelektüel, hayatı boyunca kaç kitapla karşılaşabiliyor ve kaçını okuyabiliyordu? Bugünle karşılaştırıldığında çok çok az.

On altı yaşımda filan, seksenli yıllardayken, çıkan her Türkçe romanı okuyacağım gibi bir hevese kapılmıştım. Şimdi komik geliyor ama sahiden bunu yapabileceğinizi düşünüyordunuz. Pek kitap çıkmıyordu çünkü.

İşte o azlık -kıtlık mı demeli- bizi bir yandan kötü kitaplara mahkûm ediyordu ama öte yandan, bana şiir ezberleten Türkçe öğretmenlerimin deyişiyle, “sindire sindire” okuyorduk. O yıllardan pek çok roman hâlâ kanlı canlı aklımdadır.

Sonra fotokopi çıktı, dünya kadar kitabı kopyalamaya başladım. Ardından dijital makinelerle sayfaların fotoğraflarını çekmeye, internetten indirmeye koyuldum. Şimdi elimin altında okunmayı bekleyen dünya kadar şey var. Tabii ki çok okuyorum ama eskisi kadar “sindirerek” okuyor muyum, emin değilim.

Belki değişen tam da budur. Bir zamanlar mesele kitaba ulaşmaktı, şimdi hangi kitaba yetişeceğimizi düşünüyoruz.

Bu yüzden yaşadığımız çağda “On yaşımdayken şu kadar kitabım vardı” demenin eskisi kadar anlamı kaldı mı, bilmiyorum. Oğlumun on yaşındayken benden de Edgü’den de fazla kitabı vardı. Ama onlara sarılıp uyumadı. Başka eğlenceleri vardı ve onları daha fazla önemsiyordu.

Demek ki mesele insanın on yaşındayken kaç kitabı olduğu değilmiş. Belki de kaçının içine girebildiğimiz, yaşayabildiğimiz…miş.

Related Posts with Thumbnails