![]() |
Pazartesi, Temmuz 27, 2026
Kıyıda Bekleyen Fotoğraf
Pazar, Temmuz 26, 2026
Erkekler neden SAS okur?
Önce bir itirafla başlayayım. Birkaç ay öncesine kadar hiç SAS romanı okumamıştım. Görürdüm, ilgi duyduğum pulp kitaplar arasında denk gelirdi ama elime dahi almamıştım. Yakınlarda, uygun fiyata epeycesini bir arada bulunca açgözlülükle satın alıverdim.
Seriye hâkim değilim; vakt-i zamanında “kanarak” okumuş ve bu sebeple nostaljik bir sempati duyuyor da değilim. Edebiyat dünyasında esamisi okunmasa da tahmini satış rakamları yüz milyonun üzerinde olan, iki yüz romanlık bir seriden söz ediyoruz.
İnsan, bu kadar çok dile çevrilmiş ve bu kadar satmış bir serinin neden popüler olduğunu merak ediyor. Üstelik yazarı bir Fransız, küresel popüler kültürde yaygınlaşması İngilizce yazan biri kadar kolay değil.
Okurken hemen anlaşılıyor; Gérard de Villiers sağcı bir yazar, net bir anti-komünist. Kahramanı Malko Linge, şatosunda yaşayan Avusturyalı bir aristokrat. CIA adına geçici görevler üstlenerek ülkeden ülkeye dolaşıyor. CIA mensubu değil, dışarıdan kullanılan, gerektiğinde inkâr edilebilecek bir kiralık “maşa”. Dizi 1965’te, üstelik İstanbul’da başlamış. İlk bakışta Bond taklidi gibi duruyor, çok dil bilen, pragmatik, maharetli, cazibeli alfa erkekler familyasından anlayacağınız.
Her roman aktüel bir uluslararası krizle açılıyor. CIA, Malko’yu bölgeye gönderiyor; cinayetler, takipler, entrikalar ve cinsel gerilimler birbirini izliyor; hikâye de çoğu zaman ahlaken temiz olmayan bir yerde son buluyor.
James Bond’a benziyor dedim ama önemli bir fark var. Bond, bütün muhafazakârlığına rağmen daha “fair”, daha dikkatli ve daha rafine bir estetik taşıyor. Hatta Ian Fleming bile, De Villiers’nin yanında “solda” kalıyor.
Ne kadarı doğru bilmiyorum ama De Villiers’nin yazmadan önce konu ettiği ülkeye gittiği, gazetecilerle ve istihbarat çevreleriyle görüştüğü, topladığı malzemeyi birkaç ay içinde romana dönüştürdüğü söyleniyor. Romanların temel iddiası zaten “perde arkasını” anlatmak. Ajitatif ve frapan bir siyasi dili var. Jeopolitik çözümlemeleri ise Soğuk Savaş klişelerinin ötesine pek geçemiyor. Dünya, CIA ile komünizm arasında oynanan itişmeye indirgenmiş durumda. Tam da bu yüzden bugün için ilginç ve incelenmeye değerler. Irkçı, sömürgeci ve kadın düşmanı okumalara fazlasıyla imkân veriyorlar.
Romanların bu kadar çok satmasında erotize dilinin önemli bir katkısı olduğu su götürmez. Kahramanın gittiği uzak kriz ülkesi ne kadar tehlikeliyse, o kadar çok cinsellik yaşanır gibi bir formüle sahip. Ne ki bu cinsellik hiçbir zaman romantik değil. İlişkinin içinde mutlaka başka bir niyet işliyor. Bilgi ediniliyor, sadakat sınanıyor, taraf değiştiriliyor ya da tuzak kuruluyor. Kimin kiminle yattığı, hikâye entrikasının ayrılmaz bir parçasına dönüşüyor.
Türkiye’de popüler kültür algısında tuhaf bir sığlık var. Bu tür romanların aslında birer “erkek soap operası” olduğu pek hatırlanmıyor. Kadınların hiç yaşayamadıkları aşkları pembe dizilerde ya da romantik romanlarda telafi ettikleri üzerine sayısız yorum yapılıyor. Ama SAS romanlarını ya da bugün televizyonlarda Eşref Rüya gibi dizileri tüketen erkeklerin hangi arzularla, hangi eksikliklerle, hangi fantezilerle mutlu oldukları neredeyse hiç konuşulmuyor. Oysa bunlar da en az romantik diziler kadar birer “kaçış makinesi.”
Sonuç olarak SAS romanları bana çok erkek, çok klişe ve fazlasıyla mekanik geldi. Karakterler derinleşmiyor, aynı jestler, aynı diyaloglar ve aynı cümleler durmadan yineleniyor. Merakımı giderdiler; Soğuk Savaş’ın erkeklik tahayyülünü, popüler kültürünü ve siyasi hayal dünyasını anlamak ve hatırlamak için işlevlerini gördüler. Ama evdeki ilk kitap tasfiyesi sırasında gönül rahatlığıyla elden çıkarabileceğim kitaplar arasında yer alacaklar.
![]() |
Cumartesi, Temmuz 25, 2026
Eserini öğüten Adam: Zehir Hafiye'nin İntiharı
![]() |
Eserin yaratıcısı Manfred Schmidt, modern Alman çizgi romanının kurucu isimlerinden biri sayılıyor. Çok küçük yaşlardan itibaren karikatür çizmiş ama en azından başlangıçta çizgi romanla hiç ilgilenmemiş. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan çizgi romanlarıyla karşılaşmış ve gördüklerinden hiç hoşlanmamış: “Karakterler bir şey söylediklerinde ya da düşündüklerinde ağızlarından baloncuklar çıkıyordu. Korkunçtu.”
Bir başka röportajında daha da ileri gidiyor: “Çizgi romanın var olan en aptal edebiyat biçimi olduğunu düşünüyordum. Bu serileri yerin dibine sokmak, acımasızca hicvetmek istiyordum.”
İroni şu ki, aşağılamak için başladığı tür onu hiç ummadığı biçimde şöhretli bir milyoner yapıyor. Hayatı boyunca beş yüz civarında Nick Knatterton serüveni çiziyor. Fakat anlaşılan, giderek kendi yarattığı kahramandan bıkıyor, hatta bunu açıkça söylüyor: “Nick’ten nefret ediyorum.”
Fakat bu nefret, sadece röportajlarda faş eden entelektüel bir kapris olarak kalmıyor, Schmidt nihayetinde radikal bir eyleme geçiyor. Ölümünden iki yıl önce, seksen dört yaşındayken çalışma odasını boşaltıyor ve iki yüz kilo ağırlığındaki özgün Nick Knatterton sayfalarını, yani onlarca yıllık çizimlerini, bir kâğıt geri dönüşüm konteynerine atarak yok ediyor.
Yazıyı tam olarak bu yüzden yazıyorum.
Bir insanın kendisine şöhret ve servet kazandıran eserini kendi elleriyle ortadan kaldırması sahiden ürpertici. Yetmiş yıllık bir çalışma hayatının ürününü bile isteye öğütmek, yalnızca basit bir arşiv temizliği olamaz. Schmidt bunu büyük bir rahatlama olarak anlatmış, sanki çizimlerini değil, yıllardır sırtında taşıdığı bir kimliği “öldürmüş”.
Nick Knatterton, zamanla yaratıcısının eseri olmaktan çıkıp efendisine dönüşmüş olabilir. Başarı bazen insana özgürlük kazandırmaz, aksine onu, sürekli tekrarlamak zorunda bırakan bir role hapseder. Schmidt’in yaşadığı üretim tıkanıklığı da belki bu baskıyla ilişkilidir. İnsan, kendisini var eden şeyden nefret etmeye başladığında, onu yok ederek özgürleşebileceğine inanabilir.
“Nick olmadan günü yaşıyorum,” demiş. Bunun ölmeye yatmak mı, yoksa kendini sağaltan bir ferahlama mı olduğunu bilmek mümkün değil.
Mutsuzluğun ve bıkkınlığın yorgunluğu, sahiden korkunçtur.
Yıllar önce ünlü çizgi romancılarımızdan Faruk Geç de artık çizmek istemediğini anlatırken, “Çalışma masasına oturunca sırtım, eklemlerim ağrımaya başlıyor,” demişti. Bedensel görünen ama aslında psikolojik bir eşikten söz ediyordu. Gerçekten üzülmüştüm.
İster Faruk Geç’in hissettiği o bedensel bıkkınlık olsun, ister Schmidt’in radikal vedası... Günün sonunda, çizgi romanı “en aptal edebiyat biçimi” olarak gören bir adamın, ürettiği her sayfayı bile isteye öğütmesi bana hâlâ trajik geliyor. Kendi geçmişine karşı girişilmiş simgesel bir şiddet, yaratıcı bir intihar ve belki de hayatının en büyük “edebi” gösterisi…
Belki de başından beri çizdiği son Zehir Hafiye macerası buydu: Dedektifin değil, yaratıcısının ortadan kaybolduğu bir final.
Cuma, Temmuz 24, 2026
Erkek Mallığı
![]() |
Ne var ki Nolan’ın son filmi gibi blockbuster’lar karşısında çaresiz kalıyorum. Hakkında hiçbir şey bilmeden salona girebilmek neredeyse imkânsız çünkü. Fragmanları yaklaşık bir yıldır dönüyor; filmin nasıl çekildiğinden hangi oyuncunun rolü uğruna hangi zanaatı öğrendiğine kadar pek çok şey önümüze boca ediliyor.
Odyssey’i bu hafta Emrah’la birlikte seyrettik. Çok uzun zamandır bir yaz gününde, bir ara seansta büyük bir kalabalıkla film izlememiştim.
Beklentim yüksekti, film beni aynı ölçüde etkilemedi. Oppenheimer’ın epey altında kaldığını düşünüyorum. Hayatım boyunca çok ama çok fazla epik hikâye okuduğum ve seyrettiğim için olabilir; kimi sahnelerin genel performansı bana fena hâlde vasat geldi. Özellikle final bölümü yer yer Malkoçoğlu filmi estetiğine yaklaşıyor. Ana hikâyenin ne anlattığını bilmiyor değilim ama insan yine de başka türlü bir mambo jambo bekliyor.
Destanı günümüze göre revize etmemiş değiller. İnsan türünün “işin bokunu çıkardık” sızlanması, Kabil ile Habil’in hikâyesi, kibir ve küstahlık eleştirisi, dünyanın sağcılaşmasına yönelik bir huzursuzluk elbette var. Hollywood zaten o kadarını yapıyor. “Trump’a bir tek biz direniyoruz” pozu da veriliyor. Yakışıyor da haspaya derler ya, biraz öyle bir durum.
Oyuncuların olağanüstü performans gösterdiği söyleniyor. Bana öyle gelmedi. Kendini aşan bir performans görmedim, hatta oyuncu seçimlerini oldukça klişe buldum.
Film için gerçekten etkileyici bir halkla ilişkiler çalışması yürütülmüş. Her şey çok gerçek çekilmiş, bilgisayar efekti kullanılmamış, dublörlerden mümkün olduğunca kaçınılmış, oyunculardan biri halı dokumayı öğrenmiş vesaire… İnsan ister istemez “Hımm, peki” diyor. Bir filmin nasıl çekildiğine ilişkin enformasyon, filmin kendisinin önüne geçiyorsa… Zanaatkârlığın sergilenmesi, eserin değerinin peşinen kanıtı sayılıyorsa…
Yanlış anlaşılmasın: Tek tek bakıldığında güzel sahneler var. Film etkileyici bir kurguya ve güçlü bir akışkanlığa sahip. Sonuçta pahalı, gösterişli ve ustaca kotarılmış bir Hollywood performansı seyrediyoruz. Tanıtım kampanyasının kaldırdığı toz duman geçtiğinde filmin asıl yeri de belli olacaktır.
“Mutlaka IMAX’te izleyin” yönlendirmesi yapılıyor. Bence hiç gerek yok. Film, büyüklüğünü yalnızca perdenin büyüklüğünden alıyorsa zaten ortada başka bir sorun var demektir.
Filmi seyrettikten sonra yorumlara baktım. Herkesin mitolojiye bu kadar hâkim olduğunu bilmiyordum. Vay, dedim, Mıstık Abi…
Film arasında iki genç kadın konuşuyordu. Biri, kahramanımız için “Tipik erkek mallığı; onun yüzünden insanlar ölüyor, karısı perişan oluyor,” dedi.
Ben filmin kadim kaynaklara ne kadar sadık olduğundan ya da woke kültür tartışmalarından çok, bu tür popüler yorumlarla ilgileniyorum. Çünkü filmleri var eden, onları şimdiki zamana tercüme eden şey biraz da bu yorumlar. Homeros’u bilenlerin ne gördüğünden ziyade, Homeros’u bilmeden filme gelenlerin ne gördüğü daha açıklayıcı olabiliyor.
Destanın kahramanı için eve dönme, iktidarını ve erkekliğini yeniden tesis etme hikâyesi olan yolculuk, salondaki genç kadın için çevresindeki herkesi felakete sürükleyen bir erkeğin bencilliğiydi.
Belki de filmin bugüne gerçekten değdiği yer, Nolan’ın büyük ve özel sözlerinde değil, o genç kadının tek cümlesindeydi.
Perşembe, Temmuz 23, 2026
Asker Gaztesi
![]() |
Ben askerken Tan, dönemin en çok satan gazetesi Hürriyet’in üç-beş katı kadar satılıyordu. En azından Ankara’da, Genelkurmay’da durum böyleydi.
Kırklı yıllarda kısa bir süre yayımlanan, erotik içerikli mizah gazetesi Çapkın’ı bir askerin elinde görünce ister istemez kendi askerlik günlerimi hatırladım. Demek ki seksen yıl önce de durum pek farklı değilmiş.
Karşı cinsten insanlarla karşılaşmadan günler, bazen haftalar geçiren genç erkekler bol kadın fotoğraflı yayınlara büyük ilgi gösterir; komutanlar da çoğu zaman buna göz yumardı. Bu gazeteler kantinde satılan sıradan yayınlardan biri değil, askerliğin bastırılmış cinselliğini tahliye eden araçlardı. (O günleri yaşarken ileride böyle bir cümle kuracağımı hiç hayal etmemiştim, Mıstık abi.)
Acemiliğim sırasında erler için “aç aç” denilen, striptizle oryantal arasında seyreden bir gösteri düzenlenmişti. Nöbetçi olduğum için seyredemedim. O zaman bunu kaçırılmış bir fırsat saymıştım. Uzaktan gelen saçma gürültüyü işitmekle yetinmiş, erkek kalabalığının taşkınlığını idare etmeyi bilen kadınları, höt zöt ederek düzeni sağlayan astsubayları, daha doğrusu bütün o tuhaf askerlik âyinini göremediğime üzülmüştüm.
Askerlik, pek böyle hatırlanmaz ama bir tarafıyla cinsel perhiz demektir.
Askerlik folklorunun en eski söylentilerinden biri, yemeklere “şap” katıldığı ve böylece cinsel arzuların bastırıldığıdır. Bunun doğru olup olmaması bir yana, aynı kurumun erotik bir gösteriye izin verebilmesi ya da göz göre göre o gazeteleri sattırması ilk bakışta çelişkili görünür.
Oysa çelişki yalnızca görünüştedir. Cinselliği bastıran kurum, taşma ihtimalini azaltmak için denetimli erotizme kapı açmak zorundadır. Kışlanın ahlakı baştan sona püriten görünür, pratiği ise hayli pragmatiktir. Askerî nizam bile hormonlarla müzakere etmek zorunda kalır.
Çapkın, matbaa teknolojisinin fotoğrafı yeterince iyi basamadığı bir dönemde pin-up tarzı kadın çizimlerine yer veren, cinsellik merkezli erotik metinler neşreden bir yayındı. Hatırladığım kadarıyla bazı sayıları toplatılmış, hakkında müstehcenlik davaları açılmıştı. Benim gençliğimin Tan gazetesine göre edepliydi. Asparagas haberler üretmiyor, o yılların deyişiyle “fantezi” bir evrende, güncele pek dokunmadan “aşk” anlatıyordu.
Tan kadar teşhirci ve iddialı değildi. İki yayın arasında yalnızca yarım asırlık bir zaman farkı yoktu. Çapkın’a dava açılmasına neden olan şeyler artık Tan bakımından suç sayılmıyordu. Öte yandan Tan’ın yayımlandığı yıllarda, Çapkın ölçüsündeki bir erotizmin ticari şansı da kalmamıştı. Asker okurun beğenisi değişmiş, erotizmin estetiği ve dozu başkalaşmıştı.
Tan, içeriğine bakarak konuşursak şaşırtıcı derecede uzun yaşadı. Pek çok insan “Kim alıyor bu gazeteyi?” diye sorardı. Yayın arkaik ve güdük kalmıştı. Ben de kıkırdayarak, “Karargâhlarda satılıyor, askerimiz okuyor,” diye espri yapardım pek anlaşılmazdı.
Türkiye nüfus olarak o kadar büyümüştü ki, burayı gülerek yazıyorum, her yıl yenilenen tezkereci asker okur kitlesi tek başına bir gazeteyi yaşatabiliyordu.
Çarşamba, Temmuz 22, 2026
Şayiası Hakikatinden Büyük: Yıldırım Ekipler
![]() |
Salı, Temmuz 21, 2026
İletişim Kutusundan
![]() |
![]() |
![]() |
Çünkü kültürel hafıza bir arşiv değil, bir dolaşım sistemidir. En önemli olan değil en çok anlatılan, gösterilen ve yeniden üretilen geriye kalır. Antropolojideki ritüel kavramsallaştırmasını düşünün. Tekrar, bir şeyi yalnızca hatırlatmaz, ona önem ve sahicilik izlenimi de kazandırır. Yeterince tekrarlanan anlatı, zamanla hakikatin yerini alabilir.
(…) Sosyal medya insanları kabalaştırdı mı?
Siyaseten romantik cevaplar vermek istemiyorum. Sosyal medya insanları baştan yaratmadı ama kabalığı kolaylaştırdı. Yüz yüze söylenemeyecek sözleri risksiz, karşılıksız ve hatta alkışlanabilir hâle getirdi. Sizin deyişinizle, kabalığın görünürlük maliyetini düşürdü. Kabalık arttı, çünkü bedeli azaldı, ödül olarak getirisi ise çoğaldı diyelim.
(…) Çok iddialı yorumlar yapıyorsunuz. Sizin fikirleriniz değişiyor mu, yoksa eski fikirlerinizi taşıyamayacak kadar yoruldunuz mu?
Sorudaki ayrımı tam olarak anladığımdan emin değilim ama fikirlerim elbette değişiyor. Değişmeyen fikrin sağlam olduğuna değil uzun süredir sınanmadığına inanırım. Genel olarak “cahil” olduğumu düşünürüm. Şıklık olsun diye söylemiyorum bunu. İnsan okudukça ve düşündükçe bildiklerinden çok bilmediklerini fark ediyor. Öğrenme ve düşünme iştahını bu nedenle önemsiyorum. Elbette insan çalışıyorsa yorulur. Fakat bazı fikirlerden vazgeçmek yorgunluk değil, artık onları taşımanın anlamlı olmadığını görmek olabilir. Eski bir fikri terk etmek bazen güçsüzlük değil, düşünmenin doğal sonucu gibi geliyor bana. Dışarıdan nasıl göründüğümü bilemiyorum ama sanıldığı kadar aktüel siyasetle yaşayan biri değilim.









