Salı, Nisan 14, 2026

İnsaflı Ankara

Eserin kopyası iyi okunmadığı için AI ile yeniden çizim
1944 tarihli bir Cumhuriyet gazetesi sayısında rastladım. Cemal Nadir Güler, uskumrunun pahalılığından şikâyet ediyor. Ama bu, sadece görünen mesele. Asıl derdini bunun üzerinden kuruyor demek daha doğru.

Ankara’da balığın daha ucuza satıldığını öğrenen birinin safça sorduğu soru, esprinin yükünü taşıyor: “Nasıl olur, orada deniz yok ki?” Cevap kısa ve sert: “Deniz yok amma insaf var.”

İlk bakışta alışıldık bir Ankara-İstanbul karşılaştırması. Hatta hafif dozda bir Ankara romantizmi: İstanbul ahlaksız israfken Ankara erdemli perhiz olarak kodlanmış görünüyor, espri ister istemez siyasi bir hiyerarşi kuruyor. Deniz kaynaksa, insaf adaletli dağıtım olabilir mi?

Küçük bir ters köşe deneyelim. 1930’larda İstanbul’un kozmopolitliği, modernliği ve kapitalizmle kurduğu ilişki üzerine sayısız hiciv üretildi. Bu espri de o damarın devamı gibi okunabilir. Ama o zaman şu soruyu sormak gerekir: Aradan onca yıl geçmişken, aynı yapı neden yeniden üretiliyor?


Bunu espri tembelliğiyle açıklamak fazla kolay bir cevap olur. Daha ikna edici olan, zihniyet sürekliliği.

Daha sert bir yerden okuyorum: Cemal Nadir, katıksız bir İnönü hayranı... Yeni Ankara’nın, eski Ankara’dan -özellikle 1938 öncesinden- daha “insaflı” olduğuna inanıyor. Buradaki “insaf”, yalnızca ekonomik bir adalet iması değil politik bir düzen tahayyülü de içeriyor. Yani mesele balık fiyatı değil; merkezî aklın, piyasaya karşı ahlaki üstünlüğüne vurgu yapıyor.

Şu soru bu yüzden kaçınılmaz: Atatürk’ün yakın çevresinde olup da İnönü döneminde aynı ağırlıkla varlığını sürdürebilen kaç isim var?

Her dönem kendi yıldızlarını üretir. Siyasetçiler, gazeteciler, yazarlar, şairler… ve karikatürcüler. Yükselenler kadar sönümlenenler de vardır. Bu yüzden Cemal Nadir’i yalnızca “sevilen bir karikatürist” olarak değil, dönemin güç dengeleri içinde konumlandırarak okumak gerekir.

Kısacası burada bir balık fiyatı esprisi yok. Küçük bir replik üzerinden kurulan, oldukça kapsamlı bir zihniyet beyanı var.

Özel not: Bir Ankaralı olarak iyi bildiğim bir nakarattır: “Ankara nasıl güzel olabilir ki, orada deniz yok…” denir. Belki de bu yüzden, “orada deniz yok ki” diyen o saf karakter, farkında olmadan esprinin en gerçek tarafını belirliyor. Çünkü hiç şaşmıyor, mesele deniz değil, kimin neyin eksik saydığı oluyor.

Uskumru peşinde denize açıldığım günlerden biri... [Atakule kıyıları, Ankara Denizi]


Pazartesi, Nisan 13, 2026

Beğenilmeyen Afiş

Geçtiğimiz günlerde bir müzayededen, kime ait olduğu belirsiz, imzasız bir film afişi orijinali aldım. Daha önce rastladığımı hatırlamadığım bir işti. Elbette bu tür konularda hafıza yanıltıcı olabilir; hele ki sayısız film ve afişle haşır neşir olmuşsanız... Yine de afişe bakarken, “yeni” ve keşfedilmemiş bir şeyle karşı karşıya olduğum hissim güçlüydü.

Afiş elime geçince çizgilerin İbrahim Enez’e ait olduğunu hemen fark ettim. Biraz kurcalayınca da muhtemelen yapımcının tercih etmediği bir taslakla karşı karşıya olduğumu anladım. Enez’in imza atmamasını da buna bağlıyorum; zira bu tür durumlarda çizerin kendini sakınması veya gizlemesi pek istisnai sayılmaz.

Meraklısı için: Filmin yıldızı olan Yıldıray Çınar, altmışlı yıllarda taşranın gözde isimlerinden biri; radyodan parlayıp kısa sürede sinemaya taşınan, yakışıklılığı ve sesiyle öne çıkan bir türkücüydü. Yeşilçam’ın Anadolu’ya açıldığı o dönemde, bu tür filmler esasen türküleri dolaşıma sokmanın, halkla buluşturmanın bir aracıydı, hikâye çoğu zaman bahaneydi.

Afişe dönersem, ben sevdim ama insan niye beğenmemiş diye düşündüm ister istemez. Belki, özellikle Esen Püsküllü’yü ikna edici biçimde kuramamış olabilir, çünkü aynı filmin aşağıda paylaştığım nihai afişinde ise daha dengeli bir kompozisyon, iki karaktere yaklaşan yüzler ve daha “emin” bir çizgi görüyoruz.

Nihai afiş
Dikkat çekici bir diğer nokta ise “Cemo / Gelinin Muradı” isminin her iki afişteki farklı kullanım biçimi... Belki de isim tercihindeki kararsızlık afişin akıbetini etkiledi. 

Kuşkusuz bazen aynı film için birden fazla afiş üretildiği olur ama ben nedense pek ihtimal vermiyorum. Sonra internette Enez'in imzasını atarak ürettiği bir afişe daha rastladım... O afişte Gelinin Muradı ismi hiç kullanılmamış. Garip kere garip. Hasılı, elimdeki çalışmanın neden rafa kalkmış olabileceğini hakkında  spekülasyon yapmaya devam ediyorum.  

Filmle ilgili bir başka afiş daha...


Pazar, Nisan 12, 2026

Eşik ve Tercüme

Fotoğraf, bir eşik anını resmetmiş. Tabelalar ve kıyafetlere bakılırsa, altmışlı yılların sonu gibi duruyor, üç aşağı beş yukarı o zamanlardan. Sıradan bir yol kenarı sahnesi gibi durduğunun farkındayım. Merkezde duran “taşralı”, “göçmen”, “işçi” genç erkeğe bakmamız istenmiş. Oturuşu huzursuz; belli ki fotoğrafçıdan çekinmiş, muhtemelen “rahat ol” diyerek yönlendirilmiş, o yüzden hem gevşemiş hem de gizleyemediği bir gerginlik içinde.

Dizler açık, eller dizlerde ve bekleme halinde. Yanındaki bavul ve çanta ise sahnenin en açık metaforu: gitmeye hazır bekliyor. O arada kalmışlığı vurguluyor. Bütün yol kavşakları az çok böyledir Mıstık abi; cuara üstüne cuara yakanlar, beklerken acımış çayları yarım yarım yudumlayanlar… bayramlık ceketleriyle erkekler…

Tabelalar dönemin ruhunu özetliyor. Memleketten çıkışın, göçün gayriresmî yollarla, aracılarla, dolmuş mantığıyla organize edildiği yıllar. “Acele vize” ifadesi ne tatlı bir palavradır. Yaşayınca anlaşılır: nasıl külfetli, nasıl yakıcı ve aşağılayıcıdır “kaç gündür bekliyoruz sıraları”.

Arka masadakiler, bizim adamın yalnızlığını pekiştirmek için “oradalar” sanki. Aynı kadrajdalar ama farklı dünyalardalar; sohbet, oyun, bekleyiş… belki Fenerbahçe laga luga artık ne konuşuyorlarsa. Görünen taş duvar çıkışsızlık mecazı gibi; karakterin psikolojisini sadece yansıtmıyor, enikonu dayatıyor. “Öğlen arabasıyla yola çıkacağız!”

Şimdi tuhaf bir şey söyleyeceğim: Bu fotoğrafa ilk baktığımda orada oturan adamı bir anlığına “Bob Dylan” sandım. Sahiden Türkiye gibi gelmedi. O kısa yanılgı anında başka bir ihtimali düşündüm: Aynı bavul, aynı bekleyiş, ama başka bir hikâye. Dylan olsa, “yürüyorum işte otoyolda, elimde bavulum” diye mırıldanırdı herhalde. Bizdeyse Mahsuni aynı yerde durup “kara gözlüm nisan ayı gelince / gene yolumuzda gurbet görünür” derdi mesela.

Demek ki mesele benzerlik değilmiş. Aynı pozun iki ayrı dilden tercümesiymiş.

Bu yüzden o ilk yanılgı hiç de saçma gelmiyor artık. Aksine, bu fotoğrafın açtığı gedik tam da orası. Altmışların sonu… Bizde devrimci ozanların, türkülerin yükselişi. Belki de Amerikan folk müziğinin, protest damarın yerli bir karşılığını arıyorduk. 68’in ruhunu ve köklerini yerlileştirme telaşındaydık… Aynı bekleyişi kendi sesimizle söyleme çabasındaydık.

Adam, Dylan’a benzemiyor, biliyorum. Zaten mesele de bu değil. Biz hâlâ kendi hikâyemizi, bir başkasına benzetmeden anlatmayı beceremiyor olabilir miyiz?

Cumartesi, Nisan 11, 2026

Herkes terzi: Güvenli Ölüler

Biri öldüğünde sosyal medya tuhaf bir inatla ayrışıyor, ölüyü kendi ihtiyacına göre bir forma sokarak ya idealleştiriyor ya da azımsayarak aşağılıyor. Aslında herkes işine yarayan bir imgeye onu teyelliyor. E sonra dersen Mıstık abi? Sonra da bunu uzun uzun tartışıyorlar. Of puf.

İşleyiş son derece basit: Biri öldüğünde, yani ona yönelik eleştirinin fiilen gereksizleştiği bir anda, zihin o gerçek insanı silip yerine kendi hikâyesini yerleştiriyor.

Buna posthumous idealization (ölüm sonrası idealizasyon) deniyor. Öleni gerçekte olduğundan daha kusursuz, daha saf, daha “anlamlı” hale getirilmesi süreci. Biliyoruz ki, yaşayan her insan öngörülemezdir; eğer onu zihninizde dondurup sabitlerseniz, onu ancak o zaman “güvenli” birine dönüştürürsünüz. Ölüler itiraz etmez, değişmez, ilişkiyi bozamaz. Bunu en çok anne babalarımıza yaparız. Sorunlu ve yarım kalmış bir ilişkimizi onlar gittikten sonra kusursuzlaştırırız.

Tersi de mümkün. Önce değer verilen biri, ölümünden sonra hınçla önemsizleştirilebilir (posthumous devaluation) ya da düpedüz şeytanlaştırılabilir (posthumous demonization). Bu kez bastırılmış öfke, kendini aklama ihtiyacı ve yine kontrol arzusu devreye girer.

Elbette bunlar gerçek bir sevgiden ya da sahici bir nefretten doğmuyor; daha çok bir poz, bir gösteri. Olsa olsa kaybın estetikleştirilmesi olabilir.

İvan Turgenyev’in Klara Miliç isimli novellası bu durumu neredeyse klinik bir berraklıkla anlatır. Metin, yazarımızın hiç de tarzı olmamasına rağmen gotik bir karanlıkla ilerler: Bir adam, yaşarken ilgilenmediği, hatta reddettiği bir kadına, o kadın öldükten sonra âşık olur. Hikâye bu! İster istemez soruyorsun: E kaçıyordun, korkuyordun, ne oldu da şimdi delirecek kadar bağlandın?

Kadın hayattayken doğrudan ve talepkârdır; adam ısrarla geri durur. İlk bakışta bunu ahlaki bir mesafe sanırız. Oysa mesele başkadır: Kadın, adamın kurduğu steril dünyayı bozma potansiyeline sahiptir. Ölüm bu sorunu çözer. Kadın zararsız hale gelir, böylece idealize edilir, güvenli bir soyutlamaya dönüşür. Adamın yaşadığı şey aşk değil, kontrol altına alınmış bir hayal kurma imkânıdır.

Ölüm sonrası idealizasyon böyle bir şey Mıstık abi. Gerçek insan gider, yerine kullanışlı bir tahayyül gelir. İster yücelt, ister yerin dibine sok, ikisi de aynı amaca hizmet eder. Ve evet, edebiyat bütün bu tuhaflığın ortasında inatçı bir zihin açıcıdır.

Cuma, Nisan 10, 2026

Seyrüsefer Defteri 178

++ Young Sherlock Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (31 Mart).++ Scarpetta Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (30 Mart).++ Peaky Blinders: The Immortal Man (2026) dizinin fanları üzülsünler diye çekilmiş olmalı, hikaye olarak parlak değil. Netflix ilgiyi satın almış (29 Mart).++  Project Hail Mary (2026) Emrah ile gittik, romanı iddialıymış, film sarsak ve fazla holivut, bir yerden sonra sünüyor (28 Mart).++ A Different Man (2024) yer yer ilginç, yer yer absürd, enteresan işmiş (27 Mart).++ Vladimir Ep1 ve 2'yi seyrettim (26 Mart).++ Love & Death Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (25 Mart).++  Tatil (2o-24 Mart).++ Doğru Koca Nasıl Seçilir (2026) Yasemin Sakallıoğlu performansını izledim, sevimli ve enerjik, kadın hikayesi ve mizahı olarak ayrıca dikkat kesildim diyelim (19 Mart).++ War Machine (2026) Uzaylıları beklemiyordum, epey anime mecha olmuş hikaye (18 Mart).++ The Godfather Coda: The Death of Michael Corleone (2020) senaryo değil ama film teknik olarak eski kalmış, en çok o ilginç geldi (17 Mart).++ Django Unchained (2012) siyahi kostaklanmalar, spagetti abartılar, tatlı performanslar ikinci seyredişim (16 Mart).++Dhurandhar The Revenge (2026) pek çok bakımdan enteresan, bazı açılardan bizim diziler gibi bir şey, son kertede seyredilir bir erkek hikayesi (15 Mart).++ The Bluff (2026) aksiyon olarak başarılı, hikayesi vasat, intikam damarı vasat altı (14 Mart).++ Senaryo Kampı (8-13 Mart).++ Zulu (1964) çocukluğumun en şahane serüven filmlerinden biriydi, bugüne kalması boşuna değil (7 Mart).++ Lidia Poet Sea2 Ep5 ve 6'yı seyrettim (6 Mart).++ What Happens in Vegas (2008) iş için seyredilen good feeling romantizmi (5 Mart).++Lidia Poet Sea2 Ep3 ve 4'yı seyrettim (4 Mart).++ Play Dirty (2025) filme kaynaklık eden romanın arkaik olduğunu, hikayeyi büyütemeyeceğini düşünüyordum, haklı çıktım (3 Mart).


Perşembe, Nisan 09, 2026

Sahilde

Fotoğraf büyük ihtimalle altmışlı yıllardan. İlk bakışta denizin ışığı ve cıvıltısıyla dolu bir plaj hatırası gibi duruyor ama değil. Bence kadının üzerindeki kıyafet, mayodan çok eprimiş bir sahne kostümü.

Anladınız işte Romalılar, fotoğrafa bakarken alışkanlıkla hikâye uyduruyorum. Daha yekten ikili arasındaki mesafe ilgimi çekiyor, ne tam yakın ne tam uzaklar. Baba-kız değiller. Aralarında ailevi bir sıcaklıktan çok, profesyonel bir mesafe var. Belirgin bir hiyerarşi diyelim, sert değil ama kabul edilmiş bir işleyiş. Sanki turup ya da kumpanya çalışanları da... Adam, işletme müdürü gibi: patron değil ama patronla çalışan arasında duran, güvenilen, idare eden müşfik biri.

Kızımız ise belli ki “Bilmemne Abi”sine güveniyor; duruşundaki o rahatlık gençliğinden ve sırtını yasladığı bu amcanın koruyuculuğundan... Orhan Kemal anlatsa, “ondan kendisine zarar gelmeyeceğini bildiği için böyle rahat,” diye yazardı.

Bilmemne Abi” elli beşini geçmiş... Yaz sıcağına rağmen beyaz gömleği ve kravatıyla ciddiyetinden ödün vermemiş, sadece Sümerbank ceketini çıkarmış. Sağ elinde belli belirsiz bir yüzük seçiliyor. Bitmek bilmeyen bir nişanlılığın sembolü mü, yoksa “kızları” gazinonun hoyrat müşterilerinden korumak için uydurulmuş bir “evliyiz” halkası mı? Şövalye yüzüğü mü dedin?

Kadın, sanki otuzunu geçmiş...duruşuna bakılırsa işinde yeni değil, sahne tozuna da hayatın sillesine de aşina, boylu, endamlı... Mutlaka bir ara evlenmiş, boşanmış, kurtulmuş, bir başına kalmış…Ne ses ne bir sarılış kalmış geriye. Sonra işte Mıstık abi, aşk giremez içime demiş, yeni hayat dilemiş ve başka türlü başlamış... Erkekleri “sağmayı”, güzelliğini bir maharete dönüştürmeyi öğrenmiş... Hakkında söylenenleri tek tek duymuş, eğik bir fidan gibi. Sarhoş avutmayı, şuh kahkahalarla masaları şenlendirmeyi. Bir ev alacak kadar parası olsa bırakacak bu işleri...

İstanbul plakalı araba Anadolu turneleri için münasip... İstanbul'dan gelen müstesna bir heyecan olarak şehir şehir dolaşacaklar...

Devletimiz her yere asfalt döşemiş, kış bastırmadan geze geze para kazanmak lazım. Hasat zamanı… Nasıl da yakıyor Ağustos güneşi.

Related Posts with Thumbnails