Çarşamba, Mart 11, 2026

Tuhaf bir kalabalık

Derin Hakikatler, aşağı yukarı üç aydır beklenmedik biçimde yüksek ilgi görüyor. Nedenini bilmiyorum ama yirmi yılın en yüksek oranlarına ulaştı; günde beş bin civarında etkileşim almaya başladı. Buna sevinmeli miyim, yoksa biraz ürkmeli miyim, doğrusu bilemiyorum.

En iyisi teşekkür edip kenara çekilmek. İşimde gücümde, kendi halinde bir Romalıyım. Gayemiz sevenler ayrılmasın, yanlış mıyım Mıstık abi? Sen de kardeşini tahkir, tezyif ve tacizlerden koru, rica ediyorum.

[Not: Görsel, "kapşon dursun kel görünmesin" ilüstrasyon serisinden...]

Distorsiyon















Evreğen

Salı, Mart 10, 2026

Kurtar Bizi

Ben çocukken, onlu yaşlarımdan söz ediyorum, Ankara’da, Ulus’ta “ispirtocular” vardı. Hal’in arkasında, Sobacılar Sokak civarında dolanır, oralarda yatar kalkarlardı. Çöplerden bir şeyler toplar, kâğıtçılara satar, denk gelirse gelip geçenden para dilenirlerdi. Doğal olarak her gördüğümde korkardım onlardan. İspirto içmek ne demek, çocuk aklıma hem garip hem dehşetli gelirdi.

Sadece ispirto da değil, para bulurlarsa eczaneden Optalidon alırlardı. İkisi bir arada yapar, gömülürlerdi. Anafartalar Caddesi’nde salya sümük, hırlaya hırlaşa yürür, naralar atar, en sonunda iki seksen yere serilirlerdi. Onları mutlaka kusarken, işerken, içerken ya da sızmak üzere bir halde görürdünüz.

Bir gün matrak bir şey oldu. Yine tırsarak yanlarından geçiyordum. O günün koşullarına göre kalburüstü giyinmiş bir adamdan yardım isterken rastladım onlara. Yine sarhoştular. Biri yayıldığı yerden hafif doğrulmuş, sesini kibarlaştırarak şöyle dedi: “Kurtar bizi sayın abim.”

Yıllarca “Kurtar bizi sayın abim” diye diye bunun taklidini yaptım. Galiba o rahatsız edici hallerle ancak böyle baş edebiliyordum, hicvederek, komikleştirerek.

Bir de üzerimde ailemdeki marazlı çalışma ahlakının etkisi vardı. Onlara bakarken “Nasıl yaşıyorlar?” diye değil, “Nasıl geçiniyorlar?” diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Ne naletsin orta sınıf ahlakı.


Aradan kaç yıl geçti. Hâlâ biri “kurtar bizi” dediğinde içimde gülmekle kızmak arası bir duygu belirir. E sen çalış, çabala, niye seni kurtarsınlar?

Neyzen Tevfik’e atfedilen bir fıkra vardır. Tarzan filmini izlemişler, “Nasıl buldun?” diye sormuşlar. Neyzen de Tarzan ile Ceyn'i kastederek, "kurtaran s.kiyor" demiş. E tamam, “Erkek” Neyzen'den politically correct bir cevap beklemiyorduk zaten. Ama fıkrayı anlatan akıl, kurtaranın niyetinin çoğu zaman kurtarmakla sınırlı olmadığını söylemek istiyordu. Ben bunu bir Gıbrıslıdan dinlemiştim.

Bir gün mahallede benim için garip bir şey yaşandı. Yine çocuğuz. Akran zulmü diyelim. Bir grup çocuk yaşıtlarından birini eski çöp varillerinden birine koymuş, asfaltta tangır tungur yuvarlıyorlar. Ne mağduru tanıyorum ne de zalimleri.

O kadar çizgi romanını boşa okumamışım. Koşarak gittim, varili durdurdum, çatır çatır o yılık ağızlı “kötülerle” yumruklaştım ve çocuğu varilden çıkardım. Yani kurtardım.

Ne mi oldu?

Çocuğun üstünü başını düzeltirken, “Bırak!” diye beni ittirip bir tokat attı. Başı dönüyordu, yalpalayarak uzaklaştı. Donup kalmıştım. Sonunu düşünmeden girdiğim bir serüven, mutlu sonla bitmemişti.

Hayat bana o gün nasıl bir ders vermişti, hâlâ tam anlayabilmiş değilim. Evrenin mesajı belki şuydu: “İşin gücün yok mu lan değişik?”

Bunu Neyzen’e mi sormalı, yoksa Neyzen fıkrasını uydurana mı, bilemiyorum. İspirtoculara sorsam muhtemelen benden para isterlerdi. Annem ise daha pratik bir yere bağlar ve şöyle derdi: “Yazdığın dizide bölüm başına kaç para verecekler?”

Bazen diyorum ki, kurtulsak iyi olacak. Neyden, demeyin… bir şeyden işte.

Ama mümkünse biri bizi kurtarmasın.


Pazartesi, Mart 09, 2026

Mano Fico ya da Nah!

Bizdeki “nah” işareti -yani elin yumruk yapılıp başparmağın işaret ve orta parmak arasından çıkarılması- Latin dillerinde “mano fico” (incir eli) olarak biliniyor. Latince ficus, incir demek. Ama Roma argosunda aynı kelime kadın cinsel organı için kullanılan bir mecazmış. Anlaşılan o ki jest, cinsel birleşmeye gönderme yapan bir sembol olarak görülüyordu. Orta parmak göstermek gibi doğrudan saldırgan değil, daha komik, daha grotesk bir tarafı var.

Sembolün Roma’dan çıktığı düşünülüyor. Bugün İtalya’da hâlâ biliniyor, İspanyollar ve Portekizliler aracılığıyla Latin Amerika’ya da taşınmış. Yayılma rotası epey ilginç görünüyor.

Bilenler vardır, Doğu Avrupa’da -özellikle Slav kültürlerinde bu hareket “sana hiçbir şey yok”, “hadi oradan” gibi küçümseyici bir anlamda kullanılıyor. Bizde de “nah” benzer bir tınıyla yapılıyor zaten. Birini kızdırmak, karşılık vermek, biraz da rahatlamak var hareketin içinde. Bir bakıma görselleştirilmiş bir küfür demek gerekiyor.

Bizde pek bilinmediği için şaşırtıcı gelebilir ama Romalılar bu işareti şeytandan korunmak için de kullanıyormuş. Nazar boncuğu gibi düşünün: evlere asılan, kolye ya da muska olarak taşınan küçük “incir eli” tılsımları varmış. İçindeki grotesk göndermenin şeytanı bile şaşırtıp kaçıracağına inanıyorlarmış. “Müstehcen olan şey kötülüğü korkutur” fikri doğrusu epeyce matrak.

İslam ve daha geniş olarak Akdeniz halk kültüründe de aynı mantıkla çalışan semboller var. Doğrudan aynı jest değil ama benzer bir düşünceyle çalışıyor: beden veya el sembolleriyle nazarı ve kötülüğü uzaklaştırmak. Bizdeki Hamsa, yani Fatma’nın Eli, ortasında göz olan o el figürü mesela. Kapılara asılır, kötülüğe “dur” denir. Göz ve el birleşimi, nazarla göz göze gelip onu geri çevirmek fikrine dayanıyor.

“Nah” işaretinin bir zamanlar böyle koruyucu bir işlevi olduğunu öğrenince aklıma şu geldi: Nazar değmesin diye tükürür gibi “tu tu tu” yapılır ya… O da aslında aynı mantık. Kötü enerjiyi bozmak, dikkatini dağıtmak amacı taşıyor. Komik mi? Evet.

Bu tür jest ve sembollere genel olarak apotropaik (kötülük kovucu) deniyor. “Nah” işaretinin böyle bir işleve sahip olması mizahi açıdan enteresan değil de nedir yani, Mıstık abi.

Pazar, Mart 08, 2026

Nazım ve Cemal Nadir


Cemal Nadir’in Amcabey bantında rastladım Nazım’a… Amcabey, üç şairle plaja inmiş; “işte deniz, işte güneş, işte kadın” diyerek her birinden birer şiir istemiş. Şairler: Nazım, Abdülhak Hamit ve Orhan Seyfi.


Cemal Nadir, üç ismin poetikasından hareketle dizeler “uydurmuş”. Olmuş mu, olmamış mı derseniz eğer… Aktüel esprilerin üzerinden neredeyse bir asır geçmiş, bugünden o nüansları kavramaya çalışmak pek de akıl karı değil. O faslı geçiyorum. Nazım’a atfedilen “Gözleri siyah kadın, o kadar güzelsin ki…” dizesini “dişlerimle kanatıp…” diye sürdürmek teknik olarak elbette mümkün ama tonun bilinçli bir sertleştirmeye yaslandığı açık.

Benim ilk ilgimi çeken, şiir parodilerinden çok görsel tercihler oldu. Tiplemeler… Abdülhak Hamit, dönemin “şair-i azamı” olmasından dolayı çizgide ona daha temkinli, hatta saygılı bir mesafe var. Orhan Seyfi hem mesai arkadaşı hem Akbaba’daki patronlarından biri, neşeli, sevimli, zararsız bir portre tercih edilmiş. Nazım ise sinirli, yumruğundan yıldızlar fışkıran, sert ve huşunet yüklü bir figür olarak karikatürize edilmiş.

Bu tercih salt mizah refleksi mi yoksa dönemin ideolojik gerilimlerinin bir izdüşümü mü? Karikatür her zaman abartır ama abartının yönü tesadüf değildir. Nazım’ın muhalif enerjisi, daha o yıllarda bile onu “tehlikeli coşku” kategorisine yerleştirmiş görünüyor. Parodi edilen dizeleri o gözle okuyunca ton değişiyor: çürüyen gözler, yorulan asab, dişlenen gerdanlar, sürülen kanlar… Bir grotesk doz artışı istenmiş. Pıyy...

Nazım’ın şiirindeki gerilimin sadece şiddet imgesiyle açıklanamayacağını biliyoruz. Lirizmle politik öfkenin, erotizmle devrimci retoriğin iç içe geçtiği bir dili her zaman olmasa da kullanırdı. Karikatür ise bu çoğulluğu budayıp “tehlikeli şair” şablonuna indirgiyor. Popüler kültür piyasası böyle çalışır: tekrar edilen imge, zamanla metnin (ve orijinalin) yerini alır. Şair okunmadan tanınır, dize duyulmadan hüküm verilir. Klişe tam da böyle kurulur, karmaşıklığın yerine hızla tüketilebilir bir tip yerleştirilir. Nazım’ın muhalif enerjisi, bu bantta estetik bir fazlalık değil, kontrol edilmesi gereken bir aşırılık gibi resmedilmiş demek istiyorum.

Bir not: Bu bantın asıl cazibesi ya da gerilim odağı mı demeli, fondaki güzel kadın olmalıymış. Çizim o potansiyeli taşımıyor. Kompozisyonun görsel dengesi zayıf, figür dağılımı ve arka plan ilişkisinde bir eksiklik var. İyi bir gazete editörü “zanaat ve anlam eksikliği” gereği bu “işi” yeniden çizdirirdi. Gazete temposu buna izin vermemiş olabilir ama Cemal Nadir bu bantı kitabına alırken elden geçirseymiş, işin hem esprinin hedefi hem estetik bütünlüğü daha berrak olurmuş.



8M


Biz, bağıranları seviyoruz, sırf bu yüzden, edebiyattan siyasete, salondan sokağa her yerde -bazen pozla bazen gerçekten- çığlık atıyoruz. 

İnternet herkesi sanatçı, yazar, düşünür, gazeteci, yorumcu yaptığı için çığlıklarımız da çoğaldı. 

Dikkat çekmek, düşüncenin esasından çok daha önemli bir hale geldi, eskiden önemli değildi demiyorum, elbette önemliydi... dikkat çekme iştahı esasın "bağrını yaktı" diyorum.

Gün, güzel geçsin...
Related Posts with Thumbnails