![]() |
Çarşamba, Temmuz 22, 2026
Şayiası Hakikatinden Büyük: Yıldırım Ekipler
Salı, Temmuz 21, 2026
İletişim Kutusundan
![]() |
![]() |
![]() |
Çünkü kültürel hafıza bir arşiv değil, bir dolaşım sistemidir. En önemli olan değil en çok anlatılan, gösterilen ve yeniden üretilen geriye kalır. Antropolojideki ritüel kavramsallaştırmasını düşünün. Tekrar, bir şeyi yalnızca hatırlatmaz, ona önem ve sahicilik izlenimi de kazandırır. Yeterince tekrarlanan anlatı, zamanla hakikatin yerini alabilir.
(…) Sosyal medya insanları kabalaştırdı mı?
Siyaseten romantik cevaplar vermek istemiyorum. Sosyal medya insanları baştan yaratmadı ama kabalığı kolaylaştırdı. Yüz yüze söylenemeyecek sözleri risksiz, karşılıksız ve hatta alkışlanabilir hâle getirdi. Sizin deyişinizle, kabalığın görünürlük maliyetini düşürdü. Kabalık arttı, çünkü bedeli azaldı, ödül olarak getirisi ise çoğaldı diyelim.
(…) Çok iddialı yorumlar yapıyorsunuz. Sizin fikirleriniz değişiyor mu, yoksa eski fikirlerinizi taşıyamayacak kadar yoruldunuz mu?
Sorudaki ayrımı tam olarak anladığımdan emin değilim ama fikirlerim elbette değişiyor. Değişmeyen fikrin sağlam olduğuna değil uzun süredir sınanmadığına inanırım. Genel olarak “cahil” olduğumu düşünürüm. Şıklık olsun diye söylemiyorum bunu. İnsan okudukça ve düşündükçe bildiklerinden çok bilmediklerini fark ediyor. Öğrenme ve düşünme iştahını bu nedenle önemsiyorum. Elbette insan çalışıyorsa yorulur. Fakat bazı fikirlerden vazgeçmek yorgunluk değil, artık onları taşımanın anlamlı olmadığını görmek olabilir. Eski bir fikri terk etmek bazen güçsüzlük değil, düşünmenin doğal sonucu gibi geliyor bana. Dışarıdan nasıl göründüğümü bilemiyorum ama sanıldığı kadar aktüel siyasetle yaşayan biri değilim.
Pazartesi, Temmuz 20, 2026
Sözün İştahı, Hafızanın Yorgunluğu
![]() |
Kürsü yukarıda, dinleyiciler aşağıda; aralarında yalnızca mesafe değil, gerçeklik farkı var. Yukarıda hararet, aşağıda uyku.
Uzun kâğıt tomarı da özellikle anlamlı. Metin, bilgi taşıyan bir araç değil, konuşmacıyla dinleyici arasına giren fiziksel bir engel gibi çizilmiş. Adam halka sesleniyor görünürken aslında metnine, makamına ve kendi sesine sesleniyor.
Benim ilgimi konuşmacının genç, dinleyicilerin ise yaşlı olması çekti. Cemal Nadir’in neden böyle bir karşıtlık kurduğunu düşündüm. Hararet ve iştahı gençlikle, uyku ve yorgunluğu da yaşlılıkla özdeşleştirmeyi elbette anlıyorum ama karikatürü bu yönde istiflemesi bana ilginç geldi.
Bilemiyorum, söz ile tecrübe arasındaki gerilimi de çiziyor olabilir.
Genç konuşmacı henüz sözün dünyayı değiştirebileceğine inanıyor gibi görünüyor. Bedeni öne atılmış, kolu havada, ağzı sonuna kadar açık. Yaşlı dinleyiciler ise büyük ihtimalle bu tür nutukları daha önce defalarca işitmiş insanlar.
Uyku burada yalnızca biyolojik yorgunluk değil; tekrar karşısında refleks gibi gelişmiş bir bağışıklık hâlini vurguluyor olabilir. Konuşmacının heyecanı yenidir, fakat söyledikleri muhtemelen yeni değildir.
Genç adamın gençliği, söylediğinin yeniliğini garanti etmiyor, yaşlıların uykusu da yalnızca yorgunluk anlamına gelmiyor. Konuşmacı söze inanıyor, dinleyiciler ise sözü tanıyor. O hararetle vaat ediyor, onlar benzer vaatleri daha önce işitmiş olmanın ağırlığıyla uyuyorlar. Yukarıda sözün iştahı, aşağıda sözden usanmışlık, belki de inanmaktan yorulmuşluk var.
Böyle bakıldığında karikatürdeki karşıtlık gençlikle yaşlılık arasında değil; heyecanla tecrübe, vaatle hafıza arasında kuruluyor.
Yahu Mıstık abi, okuyor musun yazdıklarımı?
Pazar, Temmuz 19, 2026
Duyurmuş olayım
![]() |
“İletişim Yayınları’ndan bütün kitaplarımla birlikte
ayrıldığımı duyurayım. Yaklaşık otuz beş yıllık bir ilişkiydi. Böyleyken böyle
oldu. E, o zamanlar sosyal medya yoktu Mıstık Abi.”
Yukarıdaki kısa açıklamayı bir hafta önce Facebook ve Twitter
hesaplarımdan yaptım. Sosyal medyada aralıklarla yazarım. Twitter’ı neredeyse
hiç kullanmıyorum; Facebook’ta ise çoğunlukla burada yayımladığım yazılardan
bazılarını paylaşıyorum.
Sosyal medya hakkında yazan ve düşünen biri olarak,
onunla hep mesafeli bir ilişki kurmak istedim. Ayrılığımı orada duyurmamın nedeninin,
yaşadığım linçle ilgili olduğunu tahmin edersiniz.
Genel olarak şu fikri taşıyorum: “Memleketten soğumak
istiyorsan sosyal medyada yorum okuyacaksın, kendinden soğumak istiyorsan o
yorumlara cevap vereceksin.” Bu yaşıma kadar sosyal medyada herhangi bir
tartışmaya girmedim. Bundan sonra da gireceğimi sanmıyorum. Linçlenirken dahi tek
bir kişiye cevap vermedim.
Söz konusu paylaşım üç günün sonunda 750 bin etkileşim
almıştı. Buna karşılık yalnızca yüzde üçü (3) yazıyı tıklamıştı. Dikkat edin,
okumuş değil, bakmış diyorum. Bir süre sonra ilgili yazıyı ve linçlenme hikâyemi
blogumda paylaşacağım.
Bunlar baş edemeyeceğim şeyler değil. Sağlığım yerinde,
çalışabiliyor ve yoluma devam edebiliyorum.
Diğer yandan, yazdığım ve üzerine düşündüğüm pek çok şeyi
kendi üzerimde sınama imkânım oldu. Bu da az şey değil. Arayan, soran herkes
buna şahitlik edebilir. Ayrıntı paylaşmak, kavgada taraf olmak, varsa eğer taraflara
malzeme taşımak istemiyorum.
Yaşananları ilk kez burada duyacak arkadaşlarım olacaktır.
Merak etmesinler, iyiyim. Tek ricam şu: Uzatmayalım, ben hepsini geride
bıraktım. Hayatta gerçekten çok daha önemli şeyler var…
Son olarak kitaplarımla ilgili bir not düşeyim. Henüz
herhangi bir yayınevini aramadım, kimseyle görüşmedim. Çizgili Hayat Kılavuzu ve
Çizgili Kenar Notları gibi derleyeni olduğum çok yazarlı kitapları yeniden
yayımlatmayı düşünmüyorum.
Yazarlarına ayrıca yazacağım. Ancak “Ne oldu, neden oldu?” gürültüsünün sahiden çok zamanımı almasından çekiniyorum. Bir süre sonra kitaplara yoğunlaştığımda bunları da halledeceğim.
Cumartesi, Temmuz 18, 2026
Dijital Cepheler
![]() |
Cuma, Temmuz 17, 2026
Giderim
![]() |
Perşembe, Temmuz 16, 2026
"Diğer" Ferdi Tayfur
![]() |
Bugün neyi nasıl yaptığını, mutfakta neleri değiştirdiğini tam olarak bilemiyoruz. Seslendirdiği filmlerin neredeyse tamamı kaybolmuş durumda, dolayısıyla dublajlarını yeniden dinlemek ya da seyretmek ne yazık ki mümkün değil. Yine de özellikle komedi filmlerindeki başarısı, Arşan Palabıyıkyan’ı (Groucho Marx) ve Lorel-Hardi’yi (Laurel-Hardy) seslendirirken metne kendi mizahını kattığı, doğaçlamalar yaptığı ve esprileri yerelleştirdiği konusunda ortak bir hafıza var.
1946 yılında Şen Çocuk dergisi, Lorel ve Hardi çizgi romanını yayımlarken ilginç bir tercihte bulunmuş. İlk karede yalnızca ünlü komedyen ikilinin değil, Ferdi Tayfur’un da portresine yer vermiş ve altına şu notu düşmüş: “Yazan: Ferdi Tayfur”. Bu tercih, en azından derginin nazarında Tayfur’un Lorel Hardi kadar popüler olduğunu ya da onlarla birlikte hatırlandığını gösteriyor.
Bu konuya girmeyeceğim için geçerken küçük bir not düşeyim. Sayfaların çizeri belirtilmemiş. Balonların önemli bir kısmı okunması güç bir el yazısıyla hazırlanmış, yer yer balonların okuma sıralanışı yanlış istiflenmiş.
Biz, kuru bir çeviri olmayan esprili metinlere dönelim. Tayfur, perdede karakterleri konuştururken yakaladığı ritmi ve fonetiği doğrudan kağıda, yazı diline aktarmış. Balonlardaki harfleme ve vurgular da bu “konuşma” duygusunu destekleyecek biçimde tasarlanmış. İşte asıl ilginç olan nokta da burada başlıyor.
Bir çocuk dergisinde, standart yazı dilini ve imla kurallarını bilinçli olarak terk eden bir metin yayımlanıyor. Dönemin pedagojik hassasiyetleri düşünüldüğünde bu gerçekten de şaşırtıcı bir cesaret. O yıllarda çocukların “yanlış Türkçe” öğreneceği, çizgi romanların dili bozacağı ve okuma alışkanlığını baltalayacağı yönündeki kaygılar epeyce revaçtaydı. Buna rağmen Şen Çocuk, konuşma dilini doğrudan sayfaya taşıyan bu metni basmakta hiçbir beis görmemiş.
Aslında Tayfur’un yaptığı şey teknik olarak “yanlış yazmak” değil, telaffuzu görünür kılmak, yani konuşmayı doğrudan resmetmek. Karakterlerin ağzından çıkan sesleri harf harf taklit ediyor: öledir (öyledir), diyilizdir (değilizdir), aadam (adam), güüzel (güzel), niden (neden) Karınca bile senden akıllıdırmış (akıllıdır), naasel (ne güzel), biliyorsunmu (biliyor musun), şimde (şimdi), birdenbiyre (birdenbire), ne yapceksindir (ne yapacaksın) gibi……
Popülerliğin getirdiği gayriresmî imtiyazlar vardır, bazen kimi katı kuralları esnetebilir, kimi istisnaları mümkün kılabilir. Ferdi Tayfur bu kadar sevilmeseydi, beyazperdede bir ses yıldızına dönüşmeseydi ve her şeyden önemlisi güçlü bir ticari karşılık üretmeseydi, bir çocuk dergisinde bu ölçüde konuşma diline yaslanan bir metne izin verilir miydi? Hiç sanmıyorum.
Unutmamak gerekir ki o yıllarda çocuk dergileri Millî Eğitim’in yakın gözetimi altındaydı. Sorumlu yazı işleri müdürleri çoğu zaman öğretmenlerden seçiliyor, düşük tirajlar nedeniyle yaşayabilmek için okul aboneliklerine ve resmî kurumların desteğine ihtiyaç duyuyorlardı. Dolayısıyla yalnızca ekonomik değil, pedagojik bakımdan da sürekli denetleniyorlardı.
Ferdi Tayfur’un o dönemki şöhreti, devletin ve pedagojinin o gri duvarlarında mecazen küçük bir gedik açmış ve bu dilsel serbestliği mümkün kılmış gibi görünüyor. Bugün bu sayfalara baktığımızda yalnızca eski bir çizgi roman okumuyoruz. Türkiye’de konuşma dilinin böylesine rahatlıkla yazıya dönüştürüldüğü ilk örneklerden biriyle de karşılaşıyoruz.
![]() |









