Çarşamba, Şubat 11, 2026

Algoritmanın Mahkemesi

Aktüel gündemden olabildiğince uzak durduğum için Epstein skandalına birebir vakıf olduğumu söyleyemem. Uzun yıllardır konuşulduğu için elbette bir kanaatim vardı: hukuken bitecek, ahlaken sürecek, siyaseten ise asla bir yere varmayacaktı. Meramımı açayım:

Epstein sadece bir isim. Tehlikeli ve tekinsiz biri, fakat asıl mesele, dahil olduğu networkle ilgili. Suçun kendisi kadar, o suçun sürdürülebildiği (suçluya dokunulamayan) bir yapıdan söz ediyoruz. Skandalı ortaya çıkartan medya bu yapıyı görünürleştirebilir ama sonlandıramaz. Çünkü medya okur için değil, reklamveren için “çıkar”, her koşulda sermaye ve siyaset baskısı altındadır.

Mahkemeler de o networkü yargılayamaz. Hukuk, iddialarla değil, açık, ispat edilebilir ve tahrif edilmemiş delillerle ilerler. “Bulunamayan” görüntülerle, “herkes biliyordu” türü iddialarla karar veremez. Bu tür dosyalar ahlaken yıkıcıdır ama hukuken kırılgandır. Panama Papers ya da WikiLeaks’te ne olduğunu hatırlayalım: büyük ifşalara karşın yapısal bir sonuç alınamadı.

Gerçek bir adaletin bir meşruiyet krizi yaratacağını kabul edersek, neden bir yere varılmadığını da anlarız. Adalet, siyasi ve iktisadi güçle karşılaştığında ürkekleşir. Dikkat ederseniz, kimse gerçeği doğrudan inkâr etmiyor, onu bir gürültüye boğuyor.

İddialar sürerken ve çoğalırken, yeni skandallarla odak dağılırken “nasıl olsa bir şey çıkmayacak” duygusu yerleşir. Şimdiki zaman gündemlerinin “kısa” olduğunu bilen siyasi iktidarlar, geçen zamanı doğal bir sansür aracı olarak kullanır, her şeyin “geçip gideceğini” bilirler. Birkaç mahkûmiyetle, birkaç günah keçisiyle dosyalar kapatılır.

Buraya kadar söylediklerimle çelişkili gibi görünen bir soruyla devam edeyim: Epstein öldüyse ya da öldürüldüyse, bu skandallar yıllar sonra neden yeniden konuşuluyor? Bu sorunun cevabı, içinde yaşadığımız zamanın ruhuyla ilgili.

Yeniden gündeme gelişini sadece Trump’a yönelik haklı hoşnutsuzlukla açıklamak yetersiz olur. Asıl mesele şu ki Epstein’in dahil olduğu networke fiilen hiçbir şey olmadı. Kimse bedel ödemedi. Bu yüzden arşivler tek tuşla paylaşılıyor. Eski videolar, demeçler, çelişkiler hatırlatılıyor. Dosya bu defa kamusal alanda yeniden “yargılanıyor.”

Bugünün insanları, anlatılanla yaşanan arasındaki farkı gördükçe fazlasıyla “dürtüselleşiyorlar”, lütfen şu iki cümlenin neden her dilde yaygınlaştığını düşünün: “öyle hissediyorum” “[gerçeği, ruhu, esası] görüyorum” cümlelerinin bu kadar popülerleşmesi tesadüf değil. İnsanlar artık daha az kanıtla ikna oluyor, öfke algoritmalarının normalleştirdiği bir ortamda daha kolay hesap soruyor ve resmî açıklamalara her zamankinden az güveniyor.

Epstein dosyasının adaletin sınırlarını ve “gerçek” denen şeyin kim tarafından tanımlandığını gösterdiği için küresel bir kriz olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu dosya kapanmayacak, hatırlatılarak yargılamaya devam edilecek. Bu nedenle önümüzdeki on yıl içinde epeyce şeyi değiştirecek bir eşikte olduğumuzu düşünüyorum. Bu baskı karşısında “oyuncular” mutlaka değişecektir. Cinsel istismarda bulunan elit suçlular ve onlara dokunamayan yargı zaafiyeti siyaseti ve haliyle popüler kültürü fazlasıyla hırpalayacaktır. Yeni bir “gerçek” tanımı yapılacak ister istemez. 


Salı, Şubat 10, 2026

Seyrüsefer Defteri 176

A Knight of the Seven Kingdoms Sea 1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (31 Ocak).++ The Running Man (1987) iş için seyrettim, gişe vasatı nasıl da erimiş gitmiş (30 Ocak).++ Fallout Sea2 Ep3 ve 4'ü seyrettim (29 Ocak).++Nine Perfect Strangers Sea1 Ep5 ve 6'yı seyrettim (28 Ocak).++Daehongsu (2025) Netflix filmi, görseli başarılı ama o kadar (27 Ocak).++ The Four Seasons Sea1, 2 ve 3'ü seyrettim (26 Ocak).++ His & Hers Sea1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (25 Ocak).++ Der Tiger (2025) ilk olarak meselesiz ve ikinci olarak iddiasına rağmen gerçekçi değil, en çok oralardan ritmini kaybediyor (24 Ocak).++ His & Hers Sea1 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (23 Ocak).++ Nine Perfect Strangers Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (22 Ocak).++ Il falsario (2025) iddiası ve enerjisi var ama bir yerde vazgeçmiş sanki, düşük bütçeli filme dönmüş (21 Ocak) ++ His & Hers Sea1 Ep.1 ve 2' yi seyrettim (20 Ocak).++ Rip (2026) son yarım saati pek olmamış, gerçekçiliği zorlayan yerleri var ama entrikasını sevdim (19 Ocak).++ People we meet on Vacation (2026) iş gereği izlediğim filmlerden, vasat bir romantik film, Netflix daha kötülerini de ürettiği için yine iyi diyoruz (18 Ocak).++ Alpha Males Sea4 Ep5 ve 6'yı seyrettim (16 Ocak).++ Vicdansız Sez1 Ep.9 ve 10'u seyrettim (15 Ocak) ++  Alpha Males Sea4 Ep3 ve 4'ü seyrettim (14 Ocak).++ Fallout Sea2 Ep1 ve 2'yi seyrettim (12 Ocak).++ 6th Day (2000) iş için seyredilen filmlerden, pek parlak değilmiş iyice eskimiş (11 Ocak).++ Alpha Males Sea4 Ep1 ve 2'yi seyrettim (9 Ocak).++ Vicdansız Sez1 Ep.7 ve 8'i seyrettim (8 Ocak) ++  Sicilia Express Sea1 Ep.3, 4, 5 ve 6 'yi seyrettim (7 Ocak).++Nobody 2 (2025) düşük maliyetli aile işi aksiyon, herhangi bir gerilimi yok (5 Ocak).++ Arayış Sez1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (4 Ocak).++ Nine Perfect Strangers Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (3 Ocak).++ Total Recall (1990) film eskimiş ama hikaye halen çok güzel (2 Ocak).++ Vicdansız Sez1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (1 Ocak)++

Pazartesi, Şubat 09, 2026

Yahu!

Geçtiğimiz günlerde bir edebiyat öğretmeni, bulunduğum ortamda, “yahu”nun “ya hu” olarak ayrı yazılması gerektiğini söyledi. Bir şey demedim, dil kavgalarını çoğunlukla zaman kaybı olarak görüyorum. Dil kullanımla yaşar ve değişir. “Öldürdüler”, “Türkçemizi yozlaştırdılar” filan… Ben bu ağıtlara hiç dahil olamadım.

Ya hu” neden ayrı yazılmalı diye sormadım, sorsam saldırı gibi görebilirdi, sınandığını sanılabilirdi, üstelik bu yeni vurgu o öğretmene özgü bir ayrıksılık da değil, pek çok yerde rastlıyorum. Eskiden böyle bir hassasiyet yoktu, bunu içinde yaşadığımız din temelli dönüşümle ilişkilendirmek gerekiyor.

Görünen o ki, bir yanlış, gerekçelendirilerek “kural” gibi dolaşıma sokulmuş.

Anladığım kadarıyla birileri, hep olur, bir köken fetişizmiyle bir çıkarımda bulunmuş, demişler ki bunun aslı “ya hu”dan geliyor. Etimoloji ve imla, etimoloji ile gündelik dildeki söyleyiş kolay karıştırılıyor. Malum, “ben böyle hissediyorum”u artık “ben böyle düşünüyorum”dan daha sık duyuyoruz. Oysa “hissetmek” norm üretmez.

Pazartesi için “Pazar ertesi” demiyoruz mesela. “Yahu” Türkçede ünlemleşmiş, anlamı dünyevileşmiş, fonetik olarak tek kelime olmuş bir sözcük. Yani “yahu” derken “Ey O [Allah]” denmiyor. Bu bir ünlem, bir hitap değil. Çizgi romanlarla büyüyenler o ünlemi iyi bilir. Balonun içindeki sestir o, dua filan değildir. Sokağın diliyle tekkenin dili karıştırılıyor. Espri olarak “yuh” diyeceğim, yetmiş yıl önce “yuha” yazmam gerekirdi. Dil böyle bir şeydir.

Yahu’nun başına gelenleri imla tartışması sanmayın. Bu, dil üzerinden yürüyen daha geniş ölçekli kültürel ve politik konumlanışın bir sonucu. Büyüdüğüm yıllarda (bugün de büyük ölçüde öyledir) sağcılar “halk”, solcular “millet” demezdi, kelimeler tarafını belli ederdi. Burada da benzer bir şey oluyor. Günlük dilde yaygınlaşmış bir ünlem, kutsallaştırılıyor, seküler bir kullanım, tasavvufi bir kökene bağlanıyor. Ortada dili koruma çabası yok, estetik bir poz var. Etimoloji, anlamı açıklamak için değil, bugüne ait bir hassasiyeti meşrulaştırmak için araçsallaştırılıyor. Yani tartışma dil hakkında değil, dil bahane.

Pazar, Şubat 08, 2026

İyi İlüstrasyon

İlüstrasyona ve genel olarak çizgili sanatlara ilgi gösterdiğim malumunuz… Blogta geniş bir yer tutuyorlar. Yirmi küsur yıldır, istisnasız her gün en az yarım saat çeşitli sanatçıların neler çizdiğini inceliyor, onları takip ediyorum.

İlginç ve iyi” olanı nasıl ayırt ettiğimi biri bana sorsa ne cevap veririm diye düşündüm. İyi bir ilüstrasyonu nasıl tanımlarım? Pek yapmadığım bir şeyi yapacağım, akademik olarak ne denmiş, nasıl denmiş diye bakmadan, kendimce mantık yürüteceğim. Affola.

Öncelikle baktığımız şeyin anlamlandırılabilir olması gerekir. İlüstrasyonun odağı net ve okunabilir değilse, baştan kusurlu bir iş çıkmıştır. İkincisi, kompozisyon ve resim içi istif bir dengeye dayanmalıdır. Ne fazlalık ne eksiklik hissi vermemelidir. İyi bir ilüstrasyon bilinçli bir kalabalık ya da bilinçli bir tenhalık içerir: işi olmayan oraya giremez. Üçüncüsü, ışığın nereden baktığı iyi belirlenmelidir. Işık, formu tarif etmek içindir. Yanlış ışık, güzeli öldürür.

Dördüncüsü, kime sorsanız “anatomi” der ama söz konusu olan sadece kas bilgisi değildir. Mesele yapısal tutarlılık ve devamlılıktır. Bilerek bozulmuş anatomi tarzın işaretidir, bilmeden bozulanı tarif etmeye gerek yoktur. Beşincisi, işçilik bir zanaat tutarlılığı gerektirir. Kararsızlık anlatıyı düşürür. Çizgi, doku, renk ve fon aynı geminin yolcuları olmalıdır. Altıncısı, ne anlattığını bilme meselesidir. Niyetiniz, ne anlattığınızı belirlemiyorsa o ilüstrasyon olmamıştır. Ne söylediğini bilmeyen iş, sadece dekor üretir.

Ve bence en önemlisi şu: iyi bir ilüstrasyon bir gerilim yaratmalıdır. Merak uyandırmalı, hatırlanmalı, tekrar baktırmalıdır. Bakarken geçip gittiğimizin farkındayım. Her şeye bakıyoruz, neredeyse hiçbir şeye odaklanamıyoruz. “Bir ilüstrasyona neden vakit ayıralım ki?” diyebilirsiniz. Görünce anlarsınız. Çünkü iyi bir ilüstrasyon baktırır.

Söyleyeceklerim bu kadar Romalılar. Dağılabiliriz.

Ruhhattı 13





 

Cumartesi, Şubat 07, 2026

Yağmacılar

6-7 Eylül ile ilgili Yalçın Çetin imzalı 29 Eylül 1955 tarihli Akbaba kapağı... 

Yataktaki çiftimiz konuşuyorlar, galiba erkek soruyor ve cevaplıyor: "Gece sokağa çıkma yasağının en çok neye faydası olacak dersin?" diyor ve espriyi yapıştırıyor "Nüfusumuzun çoğalmasına!"

İnsanlar katledilmiş, evleri yağmalanmış, tecavüz, hırsızlık, darp olmuş, bu sebeple şehirde gece sokağa çıkma yasağı getirilmiş...Akbaba, paralel evrende kıkırdıyor... 

Mağdurlar Türk olsaydı, bu espri yapılabilir miydi?

Acaba diyorum, olup bitene karşı ırkçı bir sevinç de var mı işin içinde? Nüfusumuz filan demişler çünkü...

Yazıya  "Yağmacılar" ismini seçtim, kim onlar diye sormaya gerek var mı, e işte yağmacılar bu espriyi üretenler, yayanlar, gülenler ve umursamayanlar, unutanlar desem, ne kadar abartmış olurum...

Related Posts with Thumbnails