Cumartesi, Ağustos 29, 2026

Heyecanın Kafdağına Göçüşü

Yetmişli yılların ortalarında sağcı basın ve yayın çevreleri, çizgi romanla ilgili millici iddialarda bulunmaya başlıyor. Yukarıdaki görsel, bir kitabın önsözü, gördüğüm, okuduğum ilk örnek olduğu için paylaşmak istedim. Doksanlı yılların ilk yarısına kadar süren bir akımdan söz edilebilir sanıyorum. Millî Sinema ya da Millî Edebiyat gibi, çizgi romanı da millîleştirmek, onu siyasi mücadelenin bir aracı olarak yeniden konumlandırmak niyetindeler. Elbette geniş bir etkiden değil, arayışlardan, iddialardan ve tek tük örneklerden söz ediyoruz.

Ülkenin yoğun biçimde politize olduğu bir dönem bu, hemen her şeye siyaset odaklı bakılıyor. Üstelik yalnızca sağcılar değil, solcular arasında da çizgi romanı Amerikan emperyalizminin bir parçası olarak görme fikri, tam o yıllarda günbegün güçlenen popüler bir klişeye dönüşüyor.

[Altmışlı yılların sonunda Refik Erduran ile Turhan Selçuk arasında yaşanan bir polemiği hatırlıyorum mesela. Abdülcanbaz’ın ulusalcı bir kahramana dönüşmesi ve siyasallaşması da yine o yıllarda başlar. Hakeza Ariel Dorfman ile Armand Mattelart’ın Disney eleştirisinin kitap olarak yayımlanması…Engin Ergönültaş’ın Mikrop’ta yayımlandığı Teksas parodisi, nerdeyse o kitaptan çıkar. Sol tarafta anlatılacak tek tek epey hikâye var demek istiyorum.]

Yukarıdaki sunuş yazısı, Genç Osman-Han Buyruğu isimli iki çizgi romanı bir araya getiren kitaptan alınma. Kitap, 1976 (?) yılında Otağ Yayınları tarafından yayımlanmış. Metin, çizgi romanın Türkiye’de nasıl anlaşıldığından söz ediyor ve nasıl kullanılması gerektiğini anlatıyor. Sadi Yaver Ataman’ın yazdığı Genç Osman’ı Hamit Yüksek, Mehmet Taşdiken’in yazdığı Han Buyruğu’nu ise Hasan Karal çizmiş. İkisi de erkekler arasında geçen tarihî savaş hikâyeleri. Sert anlatılar, o sertlikleri nedeniyle bugün ancak +18 ibaresiyle yayımlanabilirler.

Millî çizgi roman akımının çocuklara yönelik örnekleri ise 1977 yılında yayımlanmaya başlayan İleri Yavrutürk dergisiyle denendi. Millî Eğitim Bakanlığının katkılarıyla çıkarılan, enikonu başarılı bir denemeydi. CHP’nin iktidara gelmesiyle yayımının durdurulduğunu düşünüyorum.

Doksanlı yılların başında Kültür Bakanlığı benzer nitelikte bir hamle yaptı, sağcı yazarların senaryoları foto realist tarzlı üreticilere çizdirildi. Kaba bir tahminle, son otuz yılda devlet kurumları tarafından yüzden fazla çizgi roman yayımlanmıştır. Türkiye’de çizgi romandan “en çok telifi kim kazanmıştır” gibi bir soru sorulsaydı, ki vergi verenler olarak bunu sorabiliriz, işte o çizgi romanlardan, kitap değil “resim” telifi alan kişilerdir diyebiliriz.  

İlk iddianın üzerinden yarım asır geçti. Millî çizgi roman üretimlerine topluca bakıldığında, akla yalnızca Dede Korkut’un, Nasrettin Hoca’nın, Ömer Seyfettin’in, Oğuz Kağan’ın falan geldiği görülüyor. Özgün bir hikâye çıkarılamamış, çizgiler çoğu kez “arak” ve sevimsiz kalmış, okur nezdinde zerre kadar ilgi uyandırılamamış. Taşıma suyla değirmen döndürülmüş diyelim.

Siyasetçiler ve bürokratlar doğru bir iş yaptıklarını düşünerek para harcatmışlar, üreticiler de hemşerilikten, sağcılıktan, hempalık ve yarenlikten girip iş üretmiş, para kazanmışlar. Ortaya çıkan kitaplar ise çoğunlukla bedava dağıtılmış ve unutulup gitmiş.

İşin nereye vardığı başka bir yazının konusu, daha ayrıntılı yazmak gerekiyor. Beni asıl ilgilendiren, başlangıçtaki iddia ve enerji. Genç OsmanHan Buyruğu, muhtemelen düşük teliflerle ve daha önce hiç bu yoğunlukta çalışmamış iki genç çizerin emeğiyle ortaya çıkmış. Çizgileri göz alıcı değil, ardışıklık sorunları var, ne var ki işin içindeki heyecan yüksek. Kitabı bugün hâlâ dikkat çekici kılan da biraz bu heyecan.

Sonraki örneklerde kaybolacak olan şey, belki de tam olarak budur: İddia sürmüş, bütçe olağanüstü büyümüş, kurumlar devreye girmiş ama heyecan Kafdağına göç etmiş.

Cuma, Ağustos 28, 2026

Yeşilçam, Gırgır ve "Halk"


Yeşilçam'ın halkın dilini yakaladığına, halkın sineması olduğuna inanmak istiyoruz. Gerek bu filmler üretilirken gerekse daha sonra değerlendirilirken durum sürekli romantize ediliyor. Aslına bakılırsa popüler kültür alanında “başarı” kazanmış hemen her şey benzer biçimde açıklanıyor. Gırgır da çok sattığı için halkın dergisidir, halkın dilini kullandığı için başarılı olmuştur denir…

Buna bütünüyle doğru ya da bütünüyle yanlış demek kolay değil.

Söz konusu olan popüler kültürse, üretim, dağıtım ve alımlamanın iç içe geçtiği karmaşık bir süreçten söz ediyoruz demektir, bu yüzden kesin yargılara varmak sahiden zordur. Yeşilçam'ın ya da Gırgır'ın halkın dilinden yararlandığını elbette söyleyebiliriz. Ama bu dilin öğrenilebilir, taklit edilebilir ve yeniden üretilebilir olduğunu da unutmamak gerekir.

Anlattıkları hayatı yaşamayan, o hayatla neredeyse hiçbir şeyi paylaşmayan profesyoneller de bu dili üretebilir, üretmişlerdir de. Bir gazete, dergi ya da film kitleselleştiğinde, üreticileri hitap ettikleri insanların dilini yalnızca kullanmakla kalmaz, o dili yeniden kurmak, sürdürmek ve geliştirmek zorunda kalırlar. Profesyonellik bunu gerektirir, hatta dayatır.

Üstelik süreç bununla da kalmaz. Taklit yoluyla üretilen ve zamanla aslının önüne geçen bu “yeni” halk dili, eserin ve aracın gücü sayesinde halkı da etkilemeye başlar. Bir deyiş, bir jest, bir argo sözcük ya da bir nakarat gündelik hayata karışır, ağızdan ağıza dolaşır, bir espri ve üslup olarak modaya dönüşür. Başlangıçta yapay ve üretilmiş olabilir ama dönüp dolaşıp o dile yerleşir. Çünkü insanlar yalnızca kendilerine benzeyene değil, popüler olana da meylederler.

Bu yüzden “Yeşilçam halkın dilini kullanırdı” derken temkinli olmamız gerekir. Üç beş başarılı senaristin filmlerde kullandığı nakaratlı, esprili argoyu doğrudan halkın dili saymak yerine, halkın dilinden hareketle kurulmuş yapay bir dizge olarak değerlendirmek daha doğru olabilir. Benzer bir durum Gırgır için de geçerlidir: dergide karşımıza çıkan dil, halkın konuşmalarından süzülmüş, seçilmiş ve sansürün hoş görebileceği ölçüde ehlileştirilmiş bir dildir.

Ne var ki bu üretilmiş dil, yıllar içinde gündelik konuşma dilini de etkilemiştir. Böylece hangisinin kaynak, hangisinin taklit olduğunu ayırmak giderek zorlaşır. Çünkü bu döngü yalnızca “halktan sanatçıya” değil taklit, uyarlama ve yerelleştirme yollarıyla sanatçılar arasında da işler. Turist Ömer'in Raj Kapoor'un avare tipinden, o tipin de Chaplin'in Şarlo'sundan esinlendiğini bilmek bunu değiştirmez. Öztürk Serengil'le özdeşleşen, Mücap Ofluoğlu'nun seslendirmesiyle biçimlenen “Yeşşe” deyişi İsmet İnönü'nün ağzına kadar ulaştığında, hâlâ halktan sanatçıya doğru ilerleyen tek yönlü bir etkiden söz edebilir miyiz? Bu üreticilerin ne kadar “halktan” olduklarını sormanın bile net bir ölçüsü yok.

Peki, aradan yarım asırdan fazla zaman geçtikten sonra bu filmlere ve dergilere bakarak ne söyleyeceğiz? “Halkın dili nasıldı?” sorusuna cevap ararken hangi kaynaklara başvuracağız? Popüler kültürün karmaşıklığından söz ederken tam da bunu kastediyorum.

Halka hitap etmeye çalışmak başka, popüler olmak başka bir şeydir. Temsil başka, gerçeklik başka, tahkiyenin ya da esprinin gücü, maharetli çizgiler, oyuncunun pırıltısı ise bambaşka şeylerdir.

Bunları birbirine karıştırdığımızda başarıyı açıklamış olmuyoruz. Yalnızca başarıya, hoşumuza giden romantik bir “yerli ve millî” hikâye uyduruyoruz. Herkesin “ayna” dediği meğer makinaymış Mıstık abi.

Perşembe, Ağustos 27, 2026

Son Okuduklarım 116

Gülen Kuklalar, Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ve Nizamülmülk’ün yer aldığı oryantal bir hikâye. Amin Maalouf’un Semerkant’ından sonra döneme yönelik tuhaf bir ilgi oluştu. Zaten serüven edebiyatı da Haşhaşileri ve Alamut Kalesi’ni oldum olası sever.

Çocukluğumdan bu yana döneme dair belki elli, belki daha fazla roman okumuş, film seyretmişimdir. Albümün minyatür havasını ve renkleri kullanma biçimini beğendim. Hikâyenin akışı da güzel; özellikle Hayyam ile Sabbah’ın konuşmaları ilgi çekici olmuş. Hemen her zaman şeytani, mutlak bir kötü olarak resmedilen Hasan Sabbah, burada şaşırtıcı ölçüde insani ve makul anlatılmış. Yılın ilginç albümlerinden biri.

Pervane, çok satan bir romanmış, bilmiyordum. Animasyon uyarlaması yapılmış, Oscar’a aday olmuş, onu da bilmiyordum. Üstelik benim okuduğum albüm de romanın değil, bu animasyonun çizgi roman uyarlamasıymış. Meğer çok sayıda ödül almış ve dünya çapında ilgi görmüş.

Hikâye, Afgan bir kız çocuğunun erkek kılığına girerek ailesini kurtarma çabasını anlatıyor. Hüzünlü, mutlu sonu olmamasına rağmen iyimserliğini koruyan güzel bir anlatı. Afganistan’daki kadınların ve kız çocuklarının dramatik hayatlarından damıtılmış, son derece yalın bir akışa sahip. Evet, belirgin biçimde oryantal bir niteliği var; geniş ilgi görmesini biraz da buna borçlu.

Quentin Tarantino: Grafik Bir Biyografi, ünlü yönetmenin hayatından kesitler anlatan “iyimser” bir çalışma. Çizgiler pek parlak değil. Hele hikâyede bu kadar çok ünlü oyuncu yer alınca insan ister istemez bir benzerlik arıyor. Fotoğraf gerçekçiliği beklemiyorum ama biraz benzeseler iyi olurmuş; bunu her zaman tutturamamışlar.

Senaryo ve hikâyenin akışı daha başarılı. Albümün Tarantino filmleri gibi “geveze” olması istenmiş; karakterler -çoğu zaten ünlü- tirat ölçüsünde uzun uzun konuşuyor. Ben “perde arkasına”, çatışmalara ve hayal kırıklıklarına da değinilmesini beklerdim. Buna hiç yanaşmamışlar bile.

Geceyarısından Sonra, Gaëlle Geniller’in ödüllü albümü. Frankofon estetiğine yakın görünse de tiplemeler manga tarzında çizilmiş. Melankolik bir hikâyesi var: Resim restorasyonu yapan genç bir sanatçı, yedi yaşındaki oğluyla birlikte çocukluğunun geçtiği malikaneye gider ve orada hayalet hikâyelerini andıran muammalı olaylar yaşamaya başlar.

Bir korku hikâyesi gibi kurulsa da iyicil bir akışı var. Özellikle küçük çocuğun sakinliği iyi resmedilmiş. Babanın, oğlunun yaşındayken aynı evde ürkütücü şeyler yaşadığını, onlarla yüzleşmeye zorlandığını ve günbegün hatırlayarak iyileştiğini okuyoruz. Geniller, ne olmuş, neden olmuş, pek cevap vermiyor, açıklamayı okura bırakıyor.

Çarşamba, Ağustos 26, 2026

Zagor, "yerli ve milli"


Seyretmemiştim, nasıl uyarladıklarını az çok tahmin edebiliyorsunuz zaten. Böylesi bir filmden insanın beklentisi küçük espriler, türlü tuhaflıklar yakalamak oluyor. 

Zagor'un "Heyytt" diye nara atması, Çiko'nun "Dağ başını duman almış"ı söylemesi, etli butlu bir kadının poposunun gözükmesi, kapakta olmasına karşın filmde herhangi bir kızılderilinin görünmemesi filan...  Muhabbet açan hoşluklar. Kıkırdatıyor...

Senaryo haliyle dağınık. Bir ara Dünyanın Ucundaki Fener’in hikâyesine bile dönüyor… Çiko’yu ve sahilde ortaya çıkan Kaptan Kid’i beğendim. Kazmakürek Bill sanki daha iyi düşünülebilirmiş. (Neler diyorum!)

1971’de çekilmiş. Yeşilçam çoktan renkliye geçmişken film siyah-beyaz kalan azınlıktan. Bugünün parasıyla 10-15 bin avro arası bir para harcanmış olmalı. (Neler diyorum 2.)

Son söz: Feri Cansel, Ece Cansel için ne düşünüyordu acaba? Acebaa…

Ayrık Bacak








Çocukluğumdan beri bana komik gelir. Filmlerde kamera, önde duran bir kadının ya da erkeğin ayrık bacaklarının arasından ileriye bakar. Uzaktan biri geliyordur; düello olacaktır, biri karşısındakini bekliyordur, tehdit yaklaşmaktadır vesaire…

Anlaşılan bu açı bir dönem yönetmenlerin pek hoşuna gitmiş. İştahla tekrarlanmış, tekrarlandıkça klişeleşmiş. Dikkat edilirse trash sinemasında daha sık görülür ve zamanla neredeyse ona bırakılır.

Kişisel olarak kameranın kendisini bu kadar hissettirmesini, özel bir amacı yoksa, anlamsız bulurum. Yönetmen ısrarla “Ben buradayım, bakın ne acayip bir açı buldum” demeye başladığında, hikâyenin önüne geçmeye başlar. Seyirci artık sahneye değil, sahnenin nasıl çekildiğine bakıyordur.

Ben hikâye anlatan ve anlatırken kendini unutturan auteur’leri severim. Elbette yönetmenin üslubu vardır, hatta olmalıdır; ama üslup, hikâyenin yakasına yapışıp “Beni de görün” diye bağırmaya başladığında başka bir şeye dönüşür.

Bu ayrık bacak planlarının kuşkusuz grotesk bir erotizmi de var. Ön plandaki beden devleşir, uzaktaki insan küçülür; bacaklar bir tür çerçeveye, hatta kapıya dönüşür. Bakış ister istemez cinselleşir. Hele kamera yere yaklaştıkça görüntü biraz fetişistik, biraz tehditkâr, biraz da komik bir hâl alır.

Belki ilk kullanıldığında şaşırtıcıydı. İkinci, üçüncü kullanımında hâlâ işe yarıyordu. Sonra of puf

Grotesk bir erotizm işte. Lüzumsuz. Böyleyken böyle Mıstık abi

Salı, Ağustos 25, 2026

Yeryüzünün Belleği

Kütüphanelerde yeterince vakit geçirdiyseniz ya da bir nedenle arşivlerde çalıştıysanız, kısa süre içinde şunu fark edersiniz: Bazı yayınları kolaylıkla bulamazsınız. Hangi yayınlar diye soracaksın biliyorum, Mıstık abi.

Birincisi, rejime muhalif sayılan yayınlar. Çalıştığım için biliyorum: Aziz Nesin, Sabahattin Ali ve Rıfat Ilgaz’ın çıkardığı Markopaşa’yı kütüphanelerde tam koleksiyon hâlinde bulmanız neredeyse imkânsızdır. Oysa her yayının bir nüshasının yasa gereği Millî Kütüphane’ye teslim edilmesi gerekir. Buna rağmen koleksiyon korunamamıştır. Muhtemelen sakıncalı bulunmuş, belki şikâyet edilmiş, belki de memurlar başlarına iş açılmasından korkmuştur.

Aynı yıllarda çıkan Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’su da uzun süre böyleydi. Üzerinde çalışırken özel koleksiyonlara başvurmak zorunda kalmış, hiçbir kütüphanede eksiksiz bir koleksiyona ulaşamamıştım. Yakın dönemin siyaseti sayesinde şimdi tıpkıbasımı bile yapıldı, çünkü artık sakıncalı değil, makbul.

Burada ilginç olan, rejimin düşmanlarının da değişmiş olması. Komünist olmak eskisi kadar ürpertmiyor artık, her komüniste “vatan haini” muamelesi yapılmıyor. Buna karşılık Kürt olmak, “PKK’lı” sayılmak, suçlar hiyerarşisinde çoktan en başa geçti. Yani bulunamayan yayınlar siyaseten değişti. Çünkü bu bir iktidarın kararıdır ve iktidarlar er ya da geç değişir.

İkincisi ise hiç değişmeyen bir suç kategorisine dayanıyor: Çizgi romanlar, foto romanlar, erotik yayınlar, magazin dergileri… Bunlar tehlikeli sayıldıkları için değil, “önemsiz” sayıldıkları için kaybolurlar. Kimse onları kolaylıkla yasaklamaz, kimse bu zahmete dahi girmez. Küçümsenirler, ucuz ve faydasız bulunurlar, koleksiyon hâlinde derlenmeye değer görülmezler. Kütüphanede bulunsalar bile okuyucuya çıkarılmaz, bir depoya atılır ya da ilk fırsatta elden çıkarılırlar.

İşte tam burada iki ayrı sansür biçiminin ortak paydası ortaya çıkıyor: Her ikisinin de arkasında, neyin tehlikeli, neyin önemsiz olduğuna karar veren, adı konmamış ve zamanın ruhuyla hemhâl olmuş bir zihniyet var. Birinde karar bir bakanlık genelgesiyle ya da bir mahkeme kararıyla alınır. Diğerinde hiçbir kararname yoktur, sadece bir memurun, bir kütüphanecinin, bir kültür bekçisinin “Buna yer ayırmaya değmez,” sezgisi vardır. Ne ki sonuç aynıdır: Her iki hâlde de yokmuş gibi davranılır. Rafta yer vermeyerek bir şeyi tarihten silmek, üstelik bunu hiçbir kanunu çiğnemeden yapabilmekten söz ediyorum.

Bunu en çıplak hâliyle bir depoda gördüm. Henüz lisans öğrencisiydim, “Türkiye’de Çizgi Roman” kitabımı yazıyordum. Millî Kütüphane’de dergi olarak neye elimi atsam bulamıyordum. Görevlilere sorduğumda ya “Yok,” diyorlardı ya da “Vardır ama birini çıkarmaya kalkarsak başa çıkamayız,” gibi tuhaf cevaplar veriyorlardı. O zaman ne demek istediklerini anlamamıştım.

Sonunda beni bir biçimde sevmiş olmalılar ki depolarda çalışmama izin verdiler. Önce biri, sonra bir başkası derken, “Senin aradıklarının çoğu şurada,” dedikleri yere kadar geldim. Bir pulp yayın mezarlığına gireceğimi bilmiyordum.

O depoda hayatım boyunca unutamayacağım bir manzarayla karşılaştım. Bir basketbol sahası büyüklüğündeki alan tıka basa ucuz yayınlarla doluydu. Millî Kütüphane, 1960 sonrasında yaşanan yayın patlamasıyla baş edememiş, değersiz saydığı her şeyi bu depoya yığmıştı. Adım atabilmek için yerdeki dergilerin üzerine basmak zorundaydınız. Attığım her adımda daha önce hiç görmediğim bir dergiyle karşılaşıyor, dünyanın tozunu yutuyor, arada hırsızlık hayalleri kuruyordum.

Alain Resnais, 1956 tarihli Toute la mémoire du monde belgeselinde Fransa Millî Kütüphanesi’ni, insanlığın bütün hafızasını toplamaya çalışan devasa ve tekinsiz bir makine gibi gösteriyordu. Benim gördüğüm depo ise bu rüyanın karanlık yüzüydü: Hafızaya alınmış ama hatırlanmaya değer bulunmamış şeylerin mezarlığı.

Kütüphaneler için “yeryüzünün ve memleketin belleği” derler. O gün görerek anladım ki bu bellek hiçbir zaman tarafsız değil, her zaman birilerinin neyin hatırlanmaya değer olduğuna ilişkin verdiği kararların ürünü. Neyin değerli olduğuna karar veren memurları, öğretmenleri ve akademisyenleri, sansürü ve kültür seçicilerini, “büyük edebiyat” ile “gerçek sanat” denilen şeyleri düşünürüm hep.

Bir dönemin çok satan dergileri, asparagas gazeteleri, komplocu hezeyanları, erkek magazinleri, cinai palavraları, lanet olası Merihlileri, terbiyesiz hikâyeleri ve diğer bütün fantezileri o belleğe hiç dâhil edilmedi, Mıstık abi. Ne bir kararname engelledi onları ne de bir mahkeme. Sadece kimse zahmet etmedi.

Sansürün en etkili biçimi belki de budur: Yasaklamaya bile gerek duymadan, sessizce yok saymak.

Related Posts with Thumbnails