![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
Seriye hâkim değilim; vakt-i zamanında “kanarak” okumuş ve bu sebeple nostaljik bir sempati duyuyor da değilim. Edebiyat dünyasında esamisi okunmasa da tahmini satış rakamları yüz milyonun üzerinde olan, iki yüz romanlık bir seriden söz ediyoruz.
İnsan, bu kadar çok dile çevrilmiş ve bu kadar satmış bir serinin neden popüler olduğunu merak ediyor. Üstelik yazarı bir Fransız, küresel popüler kültürde yaygınlaşması İngilizce yazan biri kadar kolay değil.
Okurken hemen anlaşılıyor; Gérard de Villiers sağcı bir yazar, net bir anti-komünist. Kahramanı Malko Linge, şatosunda yaşayan Avusturyalı bir aristokrat. CIA adına geçici görevler üstlenerek ülkeden ülkeye dolaşıyor. CIA mensubu değil, dışarıdan kullanılan, gerektiğinde inkâr edilebilecek bir kiralık “maşa”. Dizi 1965’te, üstelik İstanbul’da başlamış. İlk bakışta Bond taklidi gibi duruyor, çok dil bilen, pragmatik, maharetli, cazibeli alfa erkekler familyasından anlayacağınız.
Her roman aktüel bir uluslararası krizle açılıyor. CIA, Malko’yu bölgeye gönderiyor; cinayetler, takipler, entrikalar ve cinsel gerilimler birbirini izliyor; hikâye de çoğu zaman ahlaken temiz olmayan bir yerde son buluyor.
James Bond’a benziyor dedim ama önemli bir fark var. Bond, bütün muhafazakârlığına rağmen daha “fair”, daha dikkatli ve daha rafine bir estetik taşıyor. Hatta Ian Fleming bile, De Villiers’nin yanında “solda” kalıyor.
Ne kadarı doğru bilmiyorum ama De Villiers’nin yazmadan önce konu ettiği ülkeye gittiği, gazetecilerle ve istihbarat çevreleriyle görüştüğü, topladığı malzemeyi birkaç ay içinde romana dönüştürdüğü söyleniyor. Romanların temel iddiası zaten “perde arkasını” anlatmak. Ajitatif ve frapan bir siyasi dili var. Jeopolitik çözümlemeleri ise Soğuk Savaş klişelerinin ötesine pek geçemiyor. Dünya, CIA ile komünizm arasında oynanan itişmeye indirgenmiş durumda. Tam da bu yüzden bugün için ilginç ve incelenmeye değerler. Irkçı, sömürgeci ve kadın düşmanı okumalara fazlasıyla imkân veriyorlar.
Romanların bu kadar çok satmasında erotize dilinin önemli bir katkısı olduğu su götürmez. Kahramanın gittiği uzak kriz ülkesi ne kadar tehlikeliyse, o kadar çok cinsellik yaşanır gibi bir formüle sahip. Ne ki bu cinsellik hiçbir zaman romantik değil. İlişkinin içinde mutlaka başka bir niyet işliyor. Bilgi ediniliyor, sadakat sınanıyor, taraf değiştiriliyor ya da tuzak kuruluyor. Kimin kiminle yattığı, hikâye entrikasının ayrılmaz bir parçasına dönüşüyor.
Türkiye’de popüler kültür algısında tuhaf bir sığlık var. Bu tür romanların aslında birer “erkek soap operası” olduğu pek hatırlanmıyor. Kadınların hiç yaşayamadıkları aşkları pembe dizilerde ya da romantik romanlarda telafi ettikleri üzerine sayısız yorum yapılıyor. Ama SAS romanlarını ya da bugün televizyonlarda Eşref Rüya gibi dizileri tüketen erkeklerin hangi arzularla, hangi eksikliklerle, hangi fantezilerle mutlu oldukları neredeyse hiç konuşulmuyor. Oysa bunlar da en az romantik diziler kadar birer “kaçış makinesi.”
Sonuç olarak SAS romanları bana çok erkek, çok klişe ve fazlasıyla mekanik geldi. Karakterler derinleşmiyor, aynı jestler, aynı diyaloglar ve aynı cümleler durmadan yineleniyor. Merakımı giderdiler; Soğuk Savaş’ın erkeklik tahayyülünü, popüler kültürünü ve siyasi hayal dünyasını anlamak ve hatırlamak için işlevlerini gördüler. Ama evdeki ilk kitap tasfiyesi sırasında gönül rahatlığıyla elden çıkarabileceğim kitaplar arasında yer alacaklar.
![]() |
![]() |
Eserin yaratıcısı Manfred Schmidt, modern Alman çizgi romanının kurucu isimlerinden biri sayılıyor. Çok küçük yaşlardan itibaren karikatür çizmiş ama en azından başlangıçta çizgi romanla hiç ilgilenmemiş. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan çizgi romanlarıyla karşılaşmış ve gördüklerinden hiç hoşlanmamış: “Karakterler bir şey söylediklerinde ya da düşündüklerinde ağızlarından baloncuklar çıkıyordu. Korkunçtu.”
Bir başka röportajında daha da ileri gidiyor: “Çizgi romanın var olan en aptal edebiyat biçimi olduğunu düşünüyordum. Bu serileri yerin dibine sokmak, acımasızca hicvetmek istiyordum.”
İroni şu ki, aşağılamak için başladığı tür onu hiç ummadığı biçimde şöhretli bir milyoner yapıyor. Hayatı boyunca beş yüz civarında Nick Knatterton serüveni çiziyor. Fakat anlaşılan, giderek kendi yarattığı kahramandan bıkıyor, hatta bunu açıkça söylüyor: “Nick’ten nefret ediyorum.”
Fakat bu nefret, sadece röportajlarda faş eden entelektüel bir kapris olarak kalmıyor, Schmidt nihayetinde radikal bir eyleme geçiyor. Ölümünden iki yıl önce, seksen dört yaşındayken çalışma odasını boşaltıyor ve iki yüz kilo ağırlığındaki özgün Nick Knatterton sayfalarını, yani onlarca yıllık çizimlerini, bir kâğıt geri dönüşüm konteynerine atarak yok ediyor.
Yazıyı tam olarak bu yüzden yazıyorum.
Bir insanın kendisine şöhret ve servet kazandıran eserini kendi elleriyle ortadan kaldırması sahiden ürpertici. Yetmiş yıllık bir çalışma hayatının ürününü bile isteye öğütmek, yalnızca basit bir arşiv temizliği olamaz. Schmidt bunu büyük bir rahatlama olarak anlatmış, sanki çizimlerini değil, yıllardır sırtında taşıdığı bir kimliği “öldürmüş”.
Nick Knatterton, zamanla yaratıcısının eseri olmaktan çıkıp efendisine dönüşmüş olabilir. Başarı bazen insana özgürlük kazandırmaz, aksine onu, sürekli tekrarlamak zorunda bırakan bir role hapseder. Schmidt’in yaşadığı üretim tıkanıklığı da belki bu baskıyla ilişkilidir. İnsan, kendisini var eden şeyden nefret etmeye başladığında, onu yok ederek özgürleşebileceğine inanabilir.
“Nick olmadan günü yaşıyorum,” demiş. Bunun ölmeye yatmak mı, yoksa kendini sağaltan bir ferahlama mı olduğunu bilmek mümkün değil.
Mutsuzluğun ve bıkkınlığın yorgunluğu, sahiden korkunçtur.
Yıllar önce ünlü çizgi romancılarımızdan Faruk Geç de artık çizmek istemediğini anlatırken, “Çalışma masasına oturunca sırtım, eklemlerim ağrımaya başlıyor,” demişti. Bedensel görünen ama aslında psikolojik bir eşikten söz ediyordu. Gerçekten üzülmüştüm.
İster Faruk Geç’in hissettiği o bedensel bıkkınlık olsun, ister Schmidt’in radikal vedası... Günün sonunda, çizgi romanı “en aptal edebiyat biçimi” olarak gören bir adamın, ürettiği her sayfayı bile isteye öğütmesi bana hâlâ trajik geliyor. Kendi geçmişine karşı girişilmiş simgesel bir şiddet, yaratıcı bir intihar ve belki de hayatının en büyük “edebi” gösterisi…
Belki de başından beri çizdiği son Zehir Hafiye macerası buydu: Dedektifin değil, yaratıcısının ortadan kaybolduğu bir final.