![]() |
Pazar, Temmuz 12, 2026
Rehavet bozucu hareketlerden fütüristler
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Şehirli kadınlar ve Amcabey
Cemal Nadir’in Amcabey’inden, ilginç bir bölüm paylaşacağım. Bir vatandaş, Amcabey’le konuşuyor, resmi bir icraatı övüyor. Bu ilk katman, doğrudan Köy Enstitüleri ve gezici köy öğretmenleri lehine bir propaganda. Karikatür, Maarif Vekâleti’nin yeni uygulamasını tanıtıyor. Anlatıcı, devletin hizmetlerini sıralıyor: köy öğretmenleri köy köy dolaşacak, kadınlara dikiş, nakış, çocuk bakımı, hijyen gibi konuları öğretecek. Bu bölümde mizah neredeyse yok, okuyucuya bir kamu politikası aktarılıyor.
Anlayacağınız bant karikatür, gazete haberi ile
propaganda afişi arasında bir yerde duruyor.
Asıl ilginç olan ikinci katman ise Amcabey’in cevabı ile
başlıyor: “Oldu olacak köylü kadınlar da şehirleri dolaşıp hemşirelerine ana
olmanın faziletlerini öğretseler.”
Bugün kulağa tuhaf geliyor ama bu cümle dönemin belirgin bir kültürel gerilimine yaslanıyor. Şehirli kadınlar öncelikle, annelikten uzaklaşmış,
modernleşmenin etkisiyle aile değerlerini ihmal etmiş kişiler olarak
resmediliyorlar. Buna
karşılık köylü kadın, “doğal”, “üretken”, “anneliği bilen” kadın olarak
idealize ediliyor.
Dolayısıyla espri aslında gezici öğretmenleri değil, şehirli
modern kadını hedef alıyor. “Siz köylüye anneliği öğreteceğinizi sanıyorsunuz
ama asıl anneliği siz onlardan öğrenmelisiniz.” demeye getiriyor.
Malum, erken Cumhuriyet’in sık rastlanan çelişkilerinden
biridir: kadınlar kamusal alana davet edilir ama bu davet çoğu zaman annelik
rolünü güçlendirecek biçimde gerekçelendirilir.
Karikatürü ilginç yapan da tam olarak bu. İlk bakışta Köy Enstitüleri üzerine bir karikatür gibi görünürken, aslında şehir-köy, modern-geleneksel ve kadınlık rolleri üzerine dönemin zihniyetini ele veriyor. Mizah, burada eleştirel değil, devlet politikasını destekleyen ve aynı zamanda toplumsal cinsiyet normlarını yeniden üreten bir araç olarak kullanılıyor. Bu yüzden karikatürün tarihsel değeri, güldürme gücünden çok daha yüksek.
Cuma, Temmuz 10, 2026
Şapka ile hatıra
![]() |
Perşembe, Temmuz 09, 2026
Madem Hapse Girecektin
Bir “karı-koca” diyaloğu gibi görünse de, aslında Akbaba’nın parçası olduğu siyasal kültür hakkında da bir şey söylüyor. Alt yazı şöyle: “Mademki hapse girmeyi göze aldın, aptal gibi seçim nutku çekeceğine kasadan birkaç yüz bin lira çekseydin ya!..”
Espri, suçun niteliğini tersyüz ederek kuruluyor. Kadın, kocasının suç işlemesini değil, yanlış suç işlemesini eleştiriyor. Madem sonuç aynı olacak, bari ekonomik olarak kârlı çıkacak bir suç işleseydi! Kocasına “doğruyu” değil, “işe yarayanı” söylüyor. Politik suç işlemek, bu mantığa göre en aptalca suçtur. Çünkü sonunda ceza aynıdır ama cebine hiçbir şey girmez. “Madem hapse gidiyorsun, bari eve para bırak.”
Bir akademisyen arkadaşım bu karikatürü öğrencileriyle tartışmış. Önce onlardan karikatürün hangi dönemde üretildiğini tahmin etmelerini istemiş. İlk çıkarımları şu olmuş: “Seçim konuşması yapmanın, para çalmaktan daha ağır cezalandırıldığı bir dönem olmalı.” Bu yüzden de karikatürü Demokrat Parti dönemine, 1950’li yıllara tarihlemişler.
Kesin cevabı ben de bilmiyorum. Ama bana sorulsa 1960-1962 arasında, yani 27 Mayıs sonrasında yayımlanmış olabileceğini söylerdim.
Karikatür bugün hukuk sistemine dair bir eleştiri gibi de okunabiliyor. Aynı zamanda toplumun suça bakışındaki pragmatizmi, ahlakın yerini fayda hesabının alışını hicvediyor. Öte yandan espriyi kuran kişinin kadın olması da önemli. Aynı cümleyi bir baba oğluna söylese anlam değişirdi. Burada pragmatizmin kadın karakter üzerinden kurulması, karikatüre mizojenik bir ton da yüklüyor.
Arkadaşım, öğrencilerin en çok bunu tartıştığını söyledi. Onlara göre karikatür, kadın düşmanı bir bakışı yeniden üretiyordu.
Eleştirinin odağı da, okuma biçimi de zamanla değişiyor. Necmi Rıza’nın, Yusuf Ziya Ortaç’ın ya da dönemin Akbaba okurlarının aklına muhtemelen böyle bir okuma hiç gelmezdi. Bugün ise aynı karikatür, yalnızca siyasal mizahın değil, toplumsal cinsiyetin de merceğinden okunabiliyor. Bu da eski mizah metinlerinin zaman içinde nasıl yeni anlamlar kazandığını gösteriyor.
Çarşamba, Temmuz 08, 2026
Son Okuduklarım 115
![]() |
![]() |
![]() |
Bob Dylan’ın Nobel Konuşması birkaç açıdan hoşuma gitti. Dylan, kendisini etkileyen üç kitabı; Moby Dick, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok ve Odysseia üzerinden anlatıyor. Bunları yalnızca şarkılarına ilham veren metinler olarak anmıyor; doğru yerlerden girerek, güçlü gözlemlerle yorumluyor. Özellikle Moby Dick üzerine söyledikleri, sanki bir Bob Dylan şarkısı gibi ritmik ve lezzetli akıyor.
Nada’nın yeni kapsül albümü, Nicolas Pegon imzalı Humma. Yine bir “trip” hikâyesi okuyoruz. Önsözden öğrendiğimize göre Pegon, Orta Çağ’da “çavdar mahmuzu” mantarından zehirlenen bir din adamıyla günümüzde LSD kullanan bir bağımlıyı aynı halüsinasyonun içinde buluşturmayı denemiş. Aynı rüyada uyanıp karşılaşan bu iki karakter önce şaşırıyor, ardından büyük laflar etmeye başlıyor. Kapsül albümleri biraz böyle ilerliyor: underground bir tavırla üretiliyor, sınırlı bir okura sesleniyor, dünyayla hesaplaşmayı estetik bir manifesto olarak benimsiyor. Herkes için değil belki ama kendi dilini kurmaya çalışan ilginç bir seri. Okumaya devam.
Salı, Temmuz 07, 2026
Mizah ontolojik olarak politiktir
![]() |
Mizahla gülme genellikle karıştırılır. İnsanlar pek çok nedenle güler, ayağı takılıp düşen birine de gülebiliriz, gıdıklanınca, korkunca, şaşırınca da gülebiliriz. Bu mizah değildir. Mizah, çelişkileri görünür kılan, güldürürken dünyayı yeniden yorumlayan kültürel bir anlatım biçimidir. Bu yüzden içinde mutlaka bir mesafe, bir eleştiri ve bilinçli bir yeniden çerçeveleme vardır. Her komik şey mizah değildir. Birinin attan düşmesi komik olabilir ama ancak o düşme hayatın ya da iktidarın çelişkilerini görünür hâle getiriyorsa mizaha dönüşür.
- Bir yandan Göktaş’ın gösterisi politik bir taşlama olarak da değerlendirildi. Sizce mizah ve politika arasında nasıl bir ilişki var? Mizah zaman zaman ‘politize’ mi oluyor yoksa doğası gereği politikanın parçası mı?
Siyaset dediğimiz şey sadece partiler, siyasetçiler ya da seçimler değildir; toplumsal güç ilişkilerinin bütünüdür. Böyle bakınca mizah ontolojik olarak politiktir. Kime güldüğümüz, kimi güldürmediğimiz, neyin söylenebilir neyin söylenemez olduğu zaten politik kararlardır.
Mizahçılar sık sık apolitik olmakla eleştirilir, her esprinin doğrudan iktidarı hedef alması beklenir. Bu kısıtlayıcı bir beklentidir. Çünkü aileyi, cinsiyet rollerini, öğretmenleri, amirleri, bürokrasiyi, dini ya da gündelik hayatı anlatırken de mevcut düzen hakkında bir pozisyon almış olursunuz. Bu sebeple “mizah politikleşti” demek yerine, kimi dönemlerde mizahın politik yönü daha görünür olabiliyor demek daha doğru.
- Peki mizahın politikayla ilintisi nasıl dönemlerde, hangi parametrelerle daha belirgin hâle geliyor? Buraya dair farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda nasıl örnekler görüyoruz?
Epeyce doğru ama yine “eski” olan bir klişe yorum var. Deniyor ki, mizahın politik yönü özellikle toplumun gerildiği dönemlerde belirginleşiyor. İşte sansür arttığında, ifade alanları daraldığında, insanlar doğrudan söyleyemediklerini mizahla söylemeye başlıyor. Çünkü mizah dolaylı konuşmanın en gelişmiş biçimlerinden biri. Bu görüş yanlış değil ama eksik. Demokratik dönemlerde de mizah apolitikleşmez, yalnızca hedefini değiştirir. Tüketim kültürünü, popüler kültürü ve gündelik hayatı eleştirir. Yani hedef değişse de eleştirel damar kaybolmaz. Üstelik bu yorumlar, sosyal medya çağından önceydi. Yetmişlerde mizah dergileri yüz binlerce kişiye aynı anda sesleniyordu. Bugünün mizahı, sosyal medya sayesinde mikro kamusallıklarda dolaşıyor. Popüler olmak artık mizahın yaşamasının şartı değil ama popülerleştiğiniz anda çok farklı seyircinin, dolayısıyla tartışmanın ve baskının konusu oluyorsunuz.
- Mizah bir yandan da elbette yaratıcılıkla, ‘zekâyla’ sık sık ilişkilendiriliyor. Özellikle de otoritenin kendini daha fazla hissettirdiği, baskı zamanlarında mizah nasıl araçlaşıyor? Mizah üretiminin kendisi de nasıl biçim değiştiriyor?
Klasik cevap şudur: Baskı dönemlerinde mizah daha yaratıcı olmak zorunda kalır. Çünkü doğrudan söyleyemediğiniz şeyi ima ederek anlatmanız gerekir. Mecazlar, çağrışımlar, göndermeler, alegoriler, semboller çoğalır. Ortaoyuncuları oynadıkları yere göre aynı espriyi değiştirirdi. Sarayla mahalle kahvesinde aynı mizah yapılamazdı.
Kenan Evren’i 1983’te esprileştirmekle bugün eleştirmek arasında dünya kadar fark var. Mizahçıların da aileleri, geçim dertleri ve her insan gibi korkularının olduğunu kolay unutuyoruz. Mizah için hep bir hoşgörü anlatısı kurulur. Nasrettin Hoca, Timur’u hoşgörmese ne olur ki ama Timur, Nasrettin’i hoşgörmese sonu hocanın ölümü olur.
Baskı arttıkça mizah çoğu zaman daha zeki ve daha ironik bir hâle gelir ama aynı zamanda daha tedirgin de olur. Şifrelerle konuşmaya başlar. Aynı şifreyi bilenler güler, bilmeyenler sadece bir espri dinlediğini sanır.
- Stand-up da aslında sözlü anlatının modern biçimi olarak hayatımıza girdi. Yukarıda anlattıklarınızı düşününce stand-up ve seyirciyle komedyenin kurduğu ilişki mizah-politika ikilisinin neresinde duruyor?
Stand-up, hep vardı ama sosyal medya çağıyla, televizyona alternatif olan mecralarda güçlendi. Stand-up’ın en önemli özelliği aracısız olması ve mikro kamusallıklar üretebilmesidir. Komedyen doğrudan seyirciyle konuşur, ortak kahkaha da ortak bir deneyim yaratır. Stand-up’ın politik etkisi de buradan geliyor. İnsanlar sadece şakaya gülmüyor, aynı zamanda salondaki diğer insanların da aynı şeye güldüğünü görüyorlar. Bu ortak kahkaha, toplumsal bir deneyim üretiyor. Ne ki, böyle bir mizah, popülerleşirse mutlaka tepki görür, genel çoğunluk bu mizaha şaşırır, otorite huzursuzlanır. Popülerleşen mizah ise çoğu zaman daha yoğun bir denetim ve tepkiyle karşılaşır.
- “Mizah yaşadığı yere benzer” diyorsunuz. Bugünün Türkiye’sini düşündüğümüzde mizahımız neye benziyor?
Mizah, içinde bulunduğu kabın şeklini alır. Bugün o kabın adı sosyal medya. Gırgır’la televizyonu eleştiriyor ve ona dikkat kesiliyordu. Gırgır’dan sonra mizah dergileri televizyonda anlatılmayanın mizahını yapmaya başladılar. Son yirmi yıldır, mizah dergilerinin belirlediği ortak kamusal mizah dili büyük ölçüde dağıldı. Onun yerini sosyal medya, kısa videolar, meme kültürü ve stand-up aldı. Bu durum, sadece bize özgü değil, global popüler kültür de bu yönde gelişti.
Diğer yandan ekonomik ve siyasal gerilim mizahı sertleştirirken, stand-up kendiyle alay eden, kırılgan ama yüksek farkındalıklı yeni bir komedyen kuşağı yarattı. Esprilerini siyasetin sertliğine, sosyal medyanın öfke algoritmasına, toplumun karamsarlığına karşı kurarak konuşan “çocuklarla” tanıştık. Mırıl mırıl kıkırdıyorlar diyelim.
Mizahın temel işlevi değişmedi. Yasakları, korkuları ve çelişkileri görünür kılmaya devam ediyor. Bir toplumun mizahına bakarak yalnızca neye güldüğünü değil, neden korktuğunu, neyi arzuladığını ve hangi çelişkilerle yaşadığını da anlayabilirsiniz.
![]() |
Pazartesi, Temmuz 06, 2026
Çizgilere Derkenar 44
![]() |
![]() |
![]() |
Bu birkaç satır, yalnızca bir okur mektubu değil; 1980’lerin sonunda Cumhuriyet çevresinde oluşan muhalif okur kültürünün, dünyayı sürekli siyaset üzerinden okuma iştahının küçük ama çok canlı bir belgesi. Karikatürün yalnızca güldürmediğini, gündelik hayatın dilini de şekillendirdiğini gösteren hoş bir belge.
![]() |
Bugün için epeyce tuhaf görünen bir erkek
esprisi kurulmuş. Memur görünümlü, orta yaşlı, halim selim bir beyefendi, ipek
çorabın yasaklanmasına sevinerek şöyle diyor: “Allah razı
olsun şu kanunu çıkarandan, bu sayede et yüzü gördük.”
Kapağı bütünüyle kaplayan bacaklar düşünülürse, “et yüzü”nden kastedilenin
kadın bedeni olduğu açık. Adam, gözünü diktiği bacaklara bakarak konuşuyor
çünkü.
İlginç olan şu: Mizah dergileri elli yıl sonra, doksanlarda, bu türden bir kadın açlığını artık kendileriyle özdeşleştirmeyecek; onu “maganda”, “kıro”, “şehre yeni gelmiş göçmen” tipine yükleyecekti. Yani bu kapağın mahcup memuru, birkaç on yıl sonra aynı dergilerin karikatürlerinde o magandalardan ürken, onlardan rahatsız olan kentli beyefendiye dönüşecekti. Demem o ki, erkek bakışı ortadan kalkmıyor sadece taşıyıcısı değişiyordu. Aynı mizah, kendi arzusunu önce normalleştiriyor, sonra onu başka bir toplumsal tipe ihale ediyordu.











