Biri hâl hatır sorduğunda genellikle “
fena değilim” diye cevap
veririm. Hatta kimisi bunu
“niye iyi değilsin?” diyerek tuhaf bir “
iyi ol”
baskısına çevirir. Of puf edip “
yahu ne iyiyim ne de kötü, çalışıyoruz, idare
ediyoruz işte” demek isterim ama mutlaka tebessüm ederek bu faslı geçiştiririm.
Yakınlarda bu “fena değilim” hissiyatının bir dönem
ifadesi olarak yaygınlaştığını öğrendim. Sönümlenme, canlılığını yitirme,
solmak, durgunlaşmak anlamındaki languish sözcüğü popülerleşmiş. “Languishing”
derken bir tür psikolojik sönümlenme kastediliyor. Depresyonda değilsin ama
mutlu da değilsin, rutini yaşıyorsun gibi bir şey. Matrak tanımlar yapılmış:
“düşük voltajda çalışma hali”, “duygusal rölanti” gibi.
Böyle ifadelerle karşılaşınca heyecanlanıyorum. Çünkü
sosyal medyada yazan hemen herkes dünyayla kurduğu ilişkiyi bir moda gibi bu
cümlelerle anlatıyor. Bakıyorsun, belirgin bir anksiyeteleri yok, yazarken
majör depresyon savrulmaları yok. Farkındalıkları var, popüler olana ilgileri
var, işlevsellikleri var ama derinleşemiyorlar. Mecazen söyleyeyim: “Şarjım
yok, uzun konuşamıyorum” hâlinde salınıyorlar.
Eskiden bu duygu yok muydu? Elbette vardı. “Tembel”
derdik. Okur yazarlar “hafif depresyon” tanısı koyar, kişinin motive olmasını beklerdi.
Rölanti dedim ya, “bir sevgilisi olsa”, “bir işe girse” düzelir denirdi.
Oysa languishing yeni bir hissiyat sayılıyor, yeni bir
orta sınıf sıkıntısı anlayacağınız. Sosyal medya çağında her birimiz sürekli
uyarılıyoruz. Bir haber, bir skandal, bir mesaj, ilginç biri… Mutlaka
dikkatimizi çeken bir şey var. O kadar çok ki bunlar, her birine ayırdığımız
dikkat de bölünüyor. Bu çokluk zamanın hızlandığı hissini doğuruyor.
Klinik bir tanıdan söz ettiğim sanılmasın, bildiğim bir alan
değil. Beni ilgilendiren kültürel bir semptom olması. Okur yazar, iyi eğitimli,
etrafındaki vasatlığın farkında olan insanlar arasında gelişen bir durumdan söz
ediyorum.
Dikkat edin, hemen hepimiz travmalardan söz ediyoruz.
Evet, ziyadesiyle fazla kaygı, fazla korku, fazla üzüntü var. Ama onlara
verdiğimiz tepkiler ne? Nötrleşmiş durumdayız. Büyük şeyler de küçük şeyler
kadar etkisiz hissediliyor. Her birimiz yapay bir tetikte kalma hâlinde
yaşıyoruz. Kirli, vasat ve merhametsiz olanı eleştirip bir sonrakine geçiyoruz.
Temiz, derinlikli ya da iyicil olmuyoruz, sadece tepki veriyoruz. Aşırı
uyaranlı ama stabil bir hayatın içinde ilerliyoruz.
Arzu meselesine öteden beri dikkat kesildiğim için
psikolojik sönümlenmenin haz eşiğiyle ilgili olduğunu düşündüm. Bildiğim yerden
bakmak istedim. Beyin hazla çalışır malum. Hazların büyüklüğü kadar seyrekliği
de önemlidir. Eskiden hazlar nadirdi: bir buluşma, bir mektup, bir iltifat, bir
öpücük, bir kavuşma. Şimdi bunların önemi yok demiyorum, yok kadar az diyorum.
Hazlar süreklilik gösteriyor ama küçülüyor. Sürekli ekran kaydırıyoruz, sürekli
bildirim alıyoruz, sürekli karşılaşıyor, etkileşim alıyor ve veriyoruz. Beyin
bu sürece uyum sağlıyor, kendini korumaya alıyor ve hassasiyetini düşürüyor.
Psikolojik sönümlenme tam da böyle bir şey: İnsan ister
gibi yapıyor, kaybetmeden vazgeçiyor, mücadele etmeden sürdürmeye çalışıyor.
Büyük laflar etmek istemem ama temel sorunumuz mutluluk eksikliği değil, anlam
eşiğinin yükselmesi olabilir. Hiçbir şey yeterince güçlü değil, çünkü her şey
sürekli ve her şekilde mevcut. Yeni bir ilişki, yeni bir sanat örüntüsü, yeni
bir fikir, yeni bir mesele, yeni bir iş, yeni bir mekân… Say say bitmez.
Seçebiliyor, bırakabiliyor, bir üst sürüme geçebiliyoruz. Bana derinleşmenin
resmini yapabilir misin diyeceğim Mıstık abi, yazıyı mesajlı bitiriyorum.