![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
Köpekler öyle değildir mesela. Biri bağırırsa onlar da havlar. Sen koşarsan onlar da koşar. Beyazlık temizlik demek ya, beyaz kediler yaşadıkları dünyanın kirli olduğunu bilir ama oraya ait değilmiş gibi davranırlar. “Salak mısın?” der gibi bakıp yollarına giderler.
Galiba bu kayıtsızlık onları estetik olarak güçlü yapıyor. Ya da ben romantize ediyorum. Her şeyin bağırdığı, herkesin poz verdiği bir çağdayız. İnsanlar sürekli bir şey hissettiklerini kanıtlamaya çalışıyor. Beyaz kediler ise bütün bu aşırılığın ortasında sanki başka bir frekanstan gelmiş gibi duruyor. Sanırım beni çeken şey biraz da bu cool halleri.
Bana hep bir tür hayalet gibi geldikleri için çizimlerde siyah-beyaz ya da stippling estetiği kullandım. Bir dedektif kadar bıkkın ve anlamaktan yorulmuş, bir femme fatale kadar mesafeli ve cazibeli durabiliyorlar.
Mıstık abinin hatırına jeneriklik kadınlar seçtim. Bazen pulp, bazen noir, bazen oryantalist bir fantezi, bazen punk bir yalnızlık içinde güzel kadınlar ve beyaz kediler çizdim. “Neye bakıyorsunuz?” der gibi onlar da bize baksın istedim. Figürler ne kadar yapay, teatral ya da erotize edilmiş olursa olsun, yanındaki beyaz kedi sahneyi bir anda gündelikleştiriyor. Sanki bizden önce burada yaşamış, bizden sonra da yaşamaya devam edecekmiş gibi.
Bilenler çıkacaktır; bütünüyle doğru değil ama şehir efsanesi de sayılmaz, beyaz kedilerin işitme sorunlarına yatkın olduğu söylenir. Özellikle mavi gözlü olduklarında bu ihtimal artar. İnsan bunu öğrenince, o kayıtsız ve cool halleri başka türlü görünmeye başlıyor. Dünyanın gürültüsünü gerçekten duymuyor olabilirler belki de.
Ya da ben, onların sessizliğine fazla anlam yüklüyorum. Dağılabiliriz.
![]() |
Afrodit’ten “şehvet mabudesi” diye söz ediyor. Zoi’yi,
Bizans’ı “muhteşem bir umumhaneye” çeviren kadın olarak anlatıyor. Helen’i
“fuhşuyla Troya muharebelerine sebep olan kadın” diye tarif ediyor. Lukreçya
ise onun satırlarında, fuhuş ve cinayet bahçelerinde açmış masum bir çiçeğe
dönüşüyor.
Reşat Ekrem skandal anlatmak istiyor. Bunu da çoğu zaman
abartılı, kışkırtıcı, ucuz heyecanı seven bir üslupla yapıyor. Fakat dikkat
çekici başka bir taraf daha var: Anlatılan kadınların hiçbiri Türk ya da
Müslüman değil.
Gazete tarihçilerinin aktüele olan meyilleri, ticari
kaygıları, durmaksızın yazmak zorunda oluşları, o ajitatif dili bir ölçüde
açıklıyor aslında. Dehşetli bir iştahla yazıyorlar; sürekli köpürten,
kışkırtan, dikkat çekmek isteyen bir dili normalleştiriyorlar da diyebilirdim.
Bu tarafı o kadar da şaşırtıcı gelmiyor bana.
Asıl ilginç olan başka bir yerde başlıyor. Reşat
Ekrem’in, tamamen erkeklerden oluşan Babıali dünyasında, kadınları küçümseyen
bir neşeyle yazması… Hüseyin Rahmi’de, Nahid Sırrı’da da rastlanan o huzursuz
ton. Çünkü bu yalnızca tahkir değil. İçinde imrenme, haset, kırgınlık ve
bastırılmış bir hayranlık da taşıyor. Öfkeli ama aynı zamanda mağlup bir “erkeklik”
hali bu; kadınları küçümseyerek erkekler dünyasının onayına sığınan, orada
kendine bir yer açmaya çalışan huzursuz bir erkeklik.
Acaba bu “kadın tahkiri”, bazı yazarları dönemin
heteronormatif erkek gazetecileriyle ruhsal bir ortak paydada buluşturup onlara
geçici bir konfor alanı mı sağlıyordu? Bu nahoşluğun ne kadar farkındaydılar?
![]() |
Uygarlık tarihinde insanın ilk düşmanı “kurtlar” olmuş, kurt ve köpeğin evcilleştirilmesi biraz ondan. Onları evcilleştirirlerse doğaya hükmedeceklerine inanmışlar. Bu kadar kurt efsanesi de oradan geliyor. İşte boz renkli bir kurtla Ötüken’den çıkan Türkler, kurt sütü içen Romalılar, kurtların büyüttüğü yarı vahşi kahramanlar filan… Sonra galiba en çok “sıçan” onu çok ürkütmüş, iğrenmiş, hastalık taşıdığını düşünerek ona çok saldırmış. Geceleri insanlar uyurken ortaya çıktıkları için tiksintiyle karışık bir dehşet hissi duymuş. Veba hastalığıyla özdeşleştirilmiş ve her türlü pejoratif nitelemenin içinde kullanılmış.
Sonrası modern dönem düşmanları, mikrop ve virüs. Pandemi sırasında sokaktayım, en az otuz kilo kitap taşıyorum, ofise yürüyorum. Kaç pencere açıldı, “maskeni takkkk!” diye kaç kişi bağırdı bilemezsiniz. Hepi topu dört yüz metre, yük taşıyorum, of puf işte, maskemi takmadım. O gün insanlar sadece virüsten değil, kurallara uymayanın yarattığı o “belirsizlikten” korkuyordu. Korku, kısa sürede ahlaki bir öfkeye dönüşmüştü. İnsanlar sadece korunmaya çalışmıyor, korkmayanları da cezalandırmak istiyordu.
Eskiden ormandan bekliyorduk düşmanı, şimdi algoritmanın, sermayenin, devletin, örgütlerin, lobilerin, gizli ağların içinde saklandığına inanıyoruz. İnsan zihni, başına gelen büyük felaketlerin rastlantısal olduğuna inanmak istemiyor. Çünkü rastlantı daha korkutucu. Deprem oluyor, salgın çıkıyor, ekonomik kriz geliyor, hayat altüst oluyor ama hepsinin ardında kimselerin olmaması fikri daha korkutucu geliyor insana. O yüzden iştahla bir fail arıyoruz. Gizli bir akıl, görünmeyen bir merkez, bir “yapı”…
Dün kurtlardı, sıçanlardı, cadılardı. Sonra komünistler, yabancılar, göçmenler, virüsler oldu. İnsan değişiyor ama zihnin çalışma biçimi çok değişmiyor. Belirsizlik büyüdükçe görünmez düşmanlara daha fazla ihtiyaç duyuyoruz. İnsan korkusunu soyut halde taşımakta zorlanıyor. Ona bir yüz, bir gövde, bir isim vermek istiyor. Çünkü birilerini suçlayabilirsek, dünyanın yeniden açıklanabilir hale geldiğine inanıyoruz.
Herkesin ağzındaki “yapı” dediğimiz şeyin asıl gücü burada. Hayatın karmaşasını sadeleştiriyor. Dağınık korkuları tek bir hikâyede topluyor. Her şeyi birbirine bağlayan gizli bir akıl olduğuna inanırsak, kaos biraz olsun katlanılır hale geliyor.
![]() |
Bizim çizgi roman geleneğimizin kaligrafiyi anlatımın organik bir parçası olarak kullandığını söylemek kolay değil. Önemli eserlerimizin ilk olarak gazetelerde tefrika edilmesi, asıl amacı okuru o köşede daha fazla tutmak olan bir yayıncılık refleksi doğurdu. Bu yüzden de “anlatım kutusu” dediğimiz, metne dayalı betimleyiciliğe fazlasıyla yüklenildi. Öyle ki, çizerin binbir emekle resmettiği sahne, hemen altındaki kutuda ayrıca yazıyla anlatılıyordu.
Yıllar içinde konuştuğum pek çok yerli çizerin, okurun metin olmadan sadece panellere (karelere) bakarak sahneyi anlayamayacağına inandığını fark ettim. Sırf “okur anlamaz” kaygısıyla, görsele sürekli anlam pekiştirici metinler boca ediliyordu. Çizim, tek başına yeterli bir anlatıcı sayılmıyordu. Yazı, resmi denetleyen ve ona güvenmeyen ikinci bir otorite gibi çalışıyordu.
Örneğin Sezgin Burak’ın Tarkan’ında görseli geliştiren değil, onu harfiyen açıklayan uzun betimlemeler vardır. Çizgi roman teorisindeki karşılığıyla bunlar “tekrarlayıcı (duplicative) metinlerdir.” Aslında gereksiz birer fazlalıktırlar. O betimleme kutularını çıkarsanız bile eser anlamından hiçbir şey kaybetmez, çünkü görsel ardışıklık zaten kendi hikâyesini doğru biçimde kurmaktadır.
Benim kuşağım, çizgi romanda anlatım kutularının vasiliği olmadan da hikâye anlatılabileceğini ilk kez Giancarlo Berardi’nin Ken Parker’ından öğrendi desek yeridir. Berardi, “az sonra”, “tam o esnada” gibi okuru çocuk yerine koyan bağlayıcı anlatım kutularını kullanmadan, daha sinematografik (Visual Ellipsis) bir anlatım kurmuştu. Zamanın ve mekânın değişimini gösteren o didaktik ibareler olmadan da paneller arasında pekâlâ geçiş yapılabiliyordu.
Anlatım kutularının bu ilkel işlevi değiştikçe, “iç ses” kullanımı da evrildi. Önce düşünce balonunun yerini alan bir geçiş dönemi yaşandı, ardından çizgi romanı daha edebi hale getiren yeni bir estetik gelişti. 1980 sonrası Amerikan çizgi romanında, o eski düşünce balonları ve kuru anlatım kutuları artık fazla “karikatürize”(cartoony) bulunuyordu. Sertleşen, yetişkinleşen ve kara film estetiğine yaklaşan grafik romanlar, kahramanın iç sesini öne çıkardı. Anlatım kutuları, artık sinemadaki dış ses (voice over) tekniği gibi, karakterlerin kendileriyle hesaplaştığı edebi itiraf alanlarına dönüştü.
![]() |
İşin bir de “lettering grammar” (kaligrafi grameri) denilen teknik boyutu var ki, doğrudan okurun algısını yönetir. Çizgi romanda gözün panel içindeki hareketi önceden hesaplanır. İlk konuşan karakterin balonu genellikle sol üste yerleştirilir, yanıt veren karakterinki ise sağa ve biraz daha aşağıya istiflenir. Bu okuma yönü ve hiyerarşi bozulursa, sahnenin ritmi de çöker. Balon içindeki metin, ovalin merkezine dengeli oturmalı, harfler nefes almalıdır. Balonun kuyruğu karakteri işaret eder ama ağzının içine kadar girmemelidir. Unutulmamalıdır ki iyi bir çizgi romanda metin balona değil, balon metne göre çizilir. Balonlar mümkün olduğunca yukarıda tutulur ki alt taraftaki görsel dünya boğulmasın. Fısıltılar kesik çizgilerle, bağırmalar ise patlayan asimetrik formlarla verilir.
Temelde konuşma balonu “şimdi”ye ve karaktere aittir, dramatik anın, diyalog ritminin ta kendisidir. Anlatım kutusu ise geçmiş zamana veya dışarıya aittir, bir anlatıcıya ait yorumlar barındırabilir, zaman atlatabilir, daha edebi bir ton taşıyabilir. Kısacası balon sahnenin içindeki sesi temsil eder, anlatım kutusu ise sahnenin dışından gelen yankıyı.
Bu kuralların kusursuz işlemesi, okurun onları fark etmemesi içindir. İyi bir balonlama ve kaligrafi, doğası gereği görünmez olmak zorundadır. Eğer okur hikâyeyi takip ederken balonun biçimine, yerleşimine ya da hatasına takılıyorsa, orada anlatıyı sakatlayan bir zaafiyet var demektir.
Belki de bu yüzden, çocukluğumuzun o durmaksızın bağıran çizgi romanlarından sonra, balonların yerini doğru tasarlanmış bir sessizliğe bıraktığı modern çizgi romanları okumak bizi sanata biraz daha yaklaştırıyor.
![]() |
Yıllar içinde o kitabın devamını yazmak, başka türlü
yorumlamak, aynı metne daha farklı bir “tarih” dizgesi kurabilmeyi hep istedim.
İnsan zamanla yalnızca bilgi biriktirmiyor, bakışı da değişiyor çünkü. Otuz yıl
önce gördüğünüzle bugün gördüğünüz aynı olmuyor. Ama iş yoğunluğu, hayatın
savrulmaları, ilgilerin değişmesi, belki de planlı çalışamamak yüzünden bunu
bir türlü gerçekleştiremedim.
Bu ayın başında bu kitabın bir tür devamı ya da yeni bir
yorumunu yazmaya giriştim. Bir borç ya da mecburiyet gibi hissettiğim şeyi,
yazarak “kapatmak” istiyordum. Nihayet başlayabildim.
Bilenler için yeni değil ama ben hemen her metnimi elle
ve deftere yazarak tamamlıyorum. İşler beklediğim gibi giderse, Temmuz sonunda
bitirmeyi, kitap olarak bu yıl içinde yayımlatmayı hedefliyorum. Böyleyken
böyle Romalılar…