Yukarıdaki görsel yeni bir şey değil, özgün hiç değil;
farklı estetik akımların bir araya gelmesinden oluşan bir pastiş.
Dört katmanı var.
İlk olarak tipografi: Altmışlı yılların psikedelik poster
sanatından, Wes Wilson, Victor Moscoso gibi tasarımcılardan ilham alınmış.
İkincisi figür ve modayla ilgili: Ortadaki kadın figürünün kıyafeti, dövmeleri
ve aksesuarları 1970’lerin disko-bohem estetiğine ait. Üçüncüsü optik desen:
Sağ tarafı kaplayan spiral-göz kompozisyonu, 60’ların hipnotik op-art poster
geleneğinden geliyor. Dördüncüsü ise bunların hiçbirine ait olmayan bir katman:
gerçek bir coğrafya. Atakule, “gerçek” bir Ankara caddesi, dönemin otomobilleri
ve kurgusal olmayan, somut bir yer.
Bu dört katman tarihte hiçbir zaman aynı anda, aynı elden
çıkmadı. Bir Fillmore afiş tasarımcısı Ankara’yı çizmedi, bir disko modacısı
op-art posterlerle çalışmadı. Atakule zaten bütün bunlardan çok daha sonraki bir
tarihe ait. Bunları aynı düzlemde bir araya getiren şey benim seçimlerim oldu.
Normal şartlarda bu kadar farklı görsel dağarcığı (tipografi
tarihi, moda tarihi, optik sanat, yerel mimari) tek bir kompozisyonda bilinçli
biçimde birleştirmek ciddi bir görsel kültür ve zanaat bilgisi gerektirir.
Yapay zekâyla çalışırken ise teknik icra mesafesi neredeyse sıfırlanıyor.
Ben ressam ya da grafiker değilim. Yaptığım şey bir
“istek” yazmak; seçmek, yan yana getirmek, çıkarmak, yeniden istemek. Bir tür
küratörlük belki. Makine ise tarihsel bilgiyi, teknik beceriyi ve dönemler
arasındaki mesafeyi büyük ölçüde devre dışı bırakıyor. Üstelik bunu ilk kez
benimle de yapmıyor, ne ben biricik ve özgünüm, ne de diğer kullanıcılar.
Fonda doğum tarihimden yüz yıl sonrası, “Ankara 2069”
yazıyor. Yetmişlerin görsel dilini kullanarak geleceği, yani 2069’u tasvir
etmeye kalkışmış gibi göründüğümün farkındayım. Bu, o dönemin geleceğe bakışını
taklit eden bir tür vintage bilimkurgu numarası. Atakule ve eski otomobiller
tanıdık ama afiş sanki 1975’te çizilmiş bir “2069 fantezisi” gibi duruyor.
Tabii burada küçük bir tarih oyunu daha var: Atakule
1975’in Ankara’sına ait değil. Dolayısıyla ortaya çıkan şey yalnızca geçmişin
geleceği hayal etmesi değil, bugünün, geçmişi de geriye doğru yeniden kurması.
1975 hiç yaşanmamış haliyle yeniden üretiliyor.
Her şey karışık, tuhaf ama bir o kadar da yeni duruyor.
“Türler arasında gezinmek” deniyor ya, yapay zekâyla
yaşandığında bu bir emekten çok bir dolaşma hâline dönüşüyor. Kütüphanede
raflar arasında yürür gibi, psikedelik posterden disko modasına, oradan
op-art’a geçebiliyorsunuz. Hiçbiri bizi durdurmuyor, her biri bir öncekiyle
aynı anda erişilebilir durumda.
Yapay zekânın kolaylaştırdığı şey yalnızca teknik değil,
bilişsel: türler arasındaki mesafeyi kapatıyor. Belki de üretilen görselin ne
olduğunu değil, ne olmadığını düşünmek daha doğru.
Bu, otantik bir 1970’ler afişi değil. Çünkü hiçbir zaman
yaşanmamış bir tarihsel anı simüle ediyor. 2069’u 1975’in görsel diliyle hayal
ediyor ama o 1975 de gerçek değil: bugünden geriye doğru kurulmuş, sentetik bir
geçmiş.
Bu, kişisel anlamda bir nostalji de değil. Çünkü burada
döndüğüm şey kendi hatıralarım değil; hiç yaşamadığım bir dönemin film afişleri,
albüm kapakları ve başka medya imgeleri aracılığıyla bana aktarılmış kolektif
bir görsel hafıza var. Frederic Jameson’ın diliyle söylersem, tarihsel derinliği
olmayan bir üslup taklidini kullanıyorum.
Yapay zekânın bu üslupları birbirine karıştırması, zaten
tarihsel olarak kurulmuş olan tür sınırlarını daha görünür kılıyor. Türler
sandığımız kadar katı sınırlarla birbirlerinden ayrılmıyor. Onları birbirinden
ayıran pek çok şey var: dönemler, üretim teknikleri, kurumlar, piyasalar
ve hepsine sonradan verdiğimiz isimler. Ama bütün bunlar bir anda aynı masanın üzerine konulunca
pekâlâ yan yana gelebiliyor. Ortaya yeni bir tür çıkmasa bile, kendi içinde
estetik bir oyunbazlık taşıyan sentetik bir pastiş çıkabiliyor.
Denemek istedim Mıstık abi, biliyorsun arada oynuyorum.
Üstelik herkes oynuyor. Benim gibi pek çok kullanıcının yaptığı, yapay zekâyla
kolaylaştırılan bu edimin adı nedir?
Sanat tarihinde küratör nesneleri yaratmaz; onları seçer,
yan yana koyar, aralarında bir bağlam kurar. Belki buna “küratöryel gezinme” denebilir.
Ya da bir tür dijital flanörlük, hatta üslup flanörlüğü.
DJ’in farklı plaklardan parçaları yan yana getirip yeni
bir bütün kurması gibi, biz kullanıcılar da farklı görsel repertuarlar arasında
dolaşıyor, seçiyor, birbirine ekliyor ve yeniden kombinliyoruz.
Ama bunların hiçbiri tam karşılamıyor sanki.
Belki de henüz adı konmamış bir kültürel pratik bu.
İleride ne denecek bunlara sahiden merak ediyorum.