Pazartesi, Haziran 24, 2024

Kaçış

Yaptığım iş nedeniyle eve kapanmam-dış dünyadan uzaklaşmam gerekiyor, başka türlü iş bitmiyor çünkü, uzun ve tempolu çalışmalar olunca, herhangi bir dağılmayı, odak sapmasını kaldırmıyor yaptığım işler demek daha doğru... Buna "saplantılı" kişiliğimi, şu işi bitireyim de hayatımdan çıksın-rahatlayayım takıntımı da ekleyeyim... 

Hal bu olunca, iş bitene kadar çok az sayıda insan görüyor-sosyal hayata sahiden çok az karışıyorum. Yakınmak gibi anlaşılmasın, bir hayat tercihi olarak bunu bile isteye "yaşıyorum". 

Yaşıyorum dedim, yaşlanıyorum da... Eskiden aynı anda birkaç işi birden sürdürür, bunu çok insanlı-çok etkileşimli sürdürürdüm, artık istemiyor ve galiba yapamıyorum.

İç dökme gibi oldu ama derdim o değil, yeni gelişen ve yoğunlaşan bir alışkanlığımdan söz edeceğim... İş bittiği zaman, genellikle bir bölüm senaryosunu ve sezon yazımını bitirdiğimde yapar oldum bunu... Rahatlamak, aklımı başka bir tarafa evriltmek beni ferahlatıyor, oksijen almak gibi hatta...

İş bittiğinde beni tanımayan ve esasen çevremden olmayan birileriyle konuşuyorum... Aralıklarla sosyal medyadan birileriyle yazıştığım filan da oldu ama sonradan fark ettim ki, dolaylı bir iletişim olması beni kesmiyor ve daha önemlisi, beni tanımayan biri olması çok daha iyi geliyor bana... 

İş konuşmak, dizilerden filmlerden konuşmak filan istemiyorum çünkü... Bir "yazar", bir "akademisyen" ya da bir "senarist" olarak beni bilmeyen birileriyle muhabbet etmek, yaptığım işlerle ilgilenmeyen ve önemsemeyen bambaşka birileriyle lakırdı çevirmek baktım ki beni rahatlatıyor... 

Kulağa tuhaf gelebilir ama evime dönmeden-yeniden çalışmaya başlamadan önce "başkalarıyla" konuşmak-tanışmak-karşılaşmak istiyorum, üstelik bunu uzun dostluklara çevirmek gibi bir niyetle de yapmıyorum, bir aylak gibi geziniyorum, bir voyör gibi izliyorum, bir yolcu gibi laf açıp-kısa kesip yoluma devam ediyorum... 

Hayatımın bir döneminde yapabilirsem eğer, tüm ülkeyi özellikle taşrayı gezeceğim, yollara-uzak şehirlere, dağ başlarına, kenarlara gideceğim...Galiba diyorum bunu yapacak vakti ve enerjiyi bulamayıp, onun hayaliyle yaşadığımdan... şehrin kenarlarıyla yetiniyorum.

Pazar, Haziran 23, 2024

Kafka’ya Gri Yakışır


-->Kafka, sözcük seçimleri, oyunbaz cümleleri ve farklı göndermeleri nedeniyle çevirmenleri her zaman zorlamıştır. Die Verwandlung adlı kısa romanı, tercüme edildiği her dilde küçük ya da büyük bir tartışma yaratmıştır örneğin. Türkçede Değişim ya da Dönüşüm adıyla yayınlandığını hatırlatırım. Bir tür başkalaşmadan söz edildiği için ‘dönüşüm’ daha uygun görünüyor ama farklı adlandırmalar yapılmış. Yakınlarda aynı romanın Dönüşüm adıyla bir çizgi roman uyarlaması çıktı (Yurt Yayınları, 2010), İngilizceden çevrildiğinden, alt başlık olarak The Metamorphosis yazılmış. Türkçede başkalaşım anlamında kullanılıyor metamorfoz.

Romanın ilk cümlesinde geçen ‘ungeziefer’ sözcüğünün çevirisi de tartışmalıdır. Kafka, bir haşereden belki bir böcekten söz ediyor ama insekt dememiş özellikle. İğrenilen, uzak durulan, insanı rahatsız eden bir ‘şeyle’ okuru baş başa bırakıyor. Türkçe çevirilerde böcek denilmiş genellikle, bunu eksik bulan ve uzun uzadıya tartışan çevirmenler vardır. Çizgi roman uyarlamasının böylesi bir sorunu yok. Çünkü Gregor Samsa’nın sıkıntılı rüyasından uyandığında neye dönüştüğü zaten ‘gösteriliyor’. Zırh gibi sert sırtı, boğum boğum karnı olan şeyi, uyarlamayı yapan çizer Peter Kuper’in tahayyülüyle görüyoruz. Bir hamamböceği mi? Evet, olabilir.

Çocukluğumda, yetmişli yılların TRT günlerinde, hafızamda yer eden bir tartışma programı izlemiştim. Tartışmacılardan biri, beni düşündüren ve yıllarca aklımda cevap yetiştirdiğim bir iddia öne sürmüştü. Çizgi roman çocukların hayal kurmasını engelliyordu, ‘öyle güzel kar yağıyordu ki’ cümlesi resmedilmemeliydi ve zaten resmedilemezdi buna göre. Dünyanın en iyi ressamı bile bunu başaramazdı, çizgi roman edebiyata ikame edilirse çocukların hayal güçleri kadükleşecekti. İlkokuldaydım, Adana’da yaşayan bir mektup arkadaşım hiç kar görmediğini, hep kartopu oynamak istediğini yazmış, bana kar yağdığında neler yaptığımı sormuştu. Arkadaşımın hayalindeki kış resmine ne kadar katkım olmuştur bilemem ama uzun uzadıya anlatmıştım kızakla nasıl kaydığımı, buz yüzünden yokuş çıkamayan otomobilleri, zincirleri… Kardanadam’ın kömür karası gözlerini… Yıllar sonra, aklım başka türden bir feylesofluğa meylettiğinde fark etmiştim. Dil, ne kadar kapsayabilir ki gerçekliği? Benim kış hikâyem gerçeği mi ‘resmediyordu’ yoksa okuduğum kitaplar, seyrettiğim filmler ya da dinlediğim hatıralardan damıtılmış melez bir tahayyül müydü? Bilirsiniz, Don Quijote başka bir gerçeklikte yaşadığı için komiktir. Hayal âleminde dolanır, olağandışı olana hemencecik seyirtiverir. Oysa ‘hay Allah nelere inanıyor’ dediğimiz trajikomik adam bir edebiyat kahramanıdır; romanların içinde kaybolan ‘şövalyeyi’ anlatan bir romanı okumaktayızdır, bunu unuturuz. Çünkü roman kendi gerçeklik düzlemini kurmuş, yarattığı vehimle bizi fethetmiştir. ‘Öyle güzel bir gerçeklik yağmaktadır ki’ Don Quijote’nin üstüne, ince ince…

Samsa’nın bir sabah birdenbire bir ‘ungeziefer’e dönüşmesi olağandışıdır. Onun sahiden bir böcek olup olmaması çok da önemli değildir Kafka için. Bize bu dönüşümün gerekçesini anlatmaz, her nasılsa olmuştur işte. Samsa, durumunu kabullenir, yeni hayat şartlarına göre yaşamaya başlar. Ailesi başlangıçta bu felakete üzülse de giderek arka odadaki o böcekten kurtulmaya çalışır olur, acıma hislerini kaybetmişlerdir. Roman öyle bir yönlendirir ki bizi başlangıçtaki olağandışı dönüşümü önemsemez oluruz, dönüşüm ‘gerçektir’, hepimizin başına gelecek kadar sıradandır. Lukacs, Macaristan 1956’da tutuklanınca, yorumlarında yanıldığını fark ederek yanı başında dikilen subaya dönüp “Kafka ne kadar gerçekçiymiş” dediği rivayet edilir, bu hadisenin sahiden yaşanmış olması gerekir mi doğrusu emin değilim.

Çizgi romanlar, fantastik olanın içinde büyüyüp serpilmiştir. ‘Gerçeği başka yerde arayın’ diyen bir düzlemde var olmuşlardır. Samsa’nın neye dönüştüğünü okura bırakan bir muğlâklığa başvurulmaz o sebeple, basit ya da sakil diyelim, o ölçüde teşhircidirler. Kafka’nın Dönüşüm’deki olağanüstülükle başlayıp normalleşen anlatım seyri çizgi romanlarda genellikle ters yönde işler. Peter Parker’ı laboratuardaki örümcek ısırdığı için olağanüstü birine dönüşmüştür vs. Kafka’nın çevirisini tartışanlar ya da çizgi romanı azımsayanlar, uyarlamadan muhtemelen hoşlanmayacaklardır ama ben yine de onlara alternatif çizgi roman dünyasındaki Kafka ilgisinden söz etmek isterim. 1970’li yıllardan itibaren yükselen entelektüel arayışlarda, sonraki Grafik Roman akımında önemli referanslardan biri olmuştur Kafka. Örneğin uyarlamanın çizeri 1958 doğumlu Peter Kuper, neredeyse otuzbeş yıldır çizgi roman dünyasında varolan bir sanatçı, Kafkaesk olarak tanımlanabilecek bir tarzı var. Zaten sadece Dönüşüm’ü değil Kafka’nın pek çok hikâyesinin çizgi roman uyarlamasını da yaptı (Give İt Up, 1995). Bir fikir verir mi bilmiyorum ama Upton Sinclair uyarlamaları da yaptı. Bizde Şikago Mezbahaları adıyla yayınlanan The Jungle’ın nasıl bir roman olduğunu bilenler bilmeyenlere anlatsın. Kuper, anaakım çizgi roman anlatılarının dışında duran, modern medyanın bizi içine gömdüğü klişelerle didişen, otoriteyle uzlaşmayan, galipler ve yönetenlere güvenmeyen bir yerde durarak anlatır anlatacağını. Bir başka ifadeyle Kafka ya da Sinclar’i, tarzına yakın bulduğu için uyarlıyor çizgi romana. Çalışması, Kafka ve Dönüşüm olduğu için Türkçede yayınlanıyor ama Peter Kuper’in de bir yaratıcı olduğu unutulmamalı. Bu uyarlamaları ticari nedenlerle kotarmış değil, ilk günlerinden itibaren benzer nitelikte hikâyeler üretiyor. Doğrusu hiçbir zaman çok satar bir isim olmadı, röportajlarından ve üretimlerinden anlaşıldığı kadarıyla bunu da pek umursamıyor. Karanlık kareleri seviyor, özellikli bir sevimsizlik kullanıyor. Korku, endişe, sıkıntı, kasvet çıkıyor sayfalarından. Bana sorarsanız Kuper, ‘öyle güzel yağıyordu ki kar” resmini çizemez (!) ama onun için huzursuzluğun ressamıdır diyebilirim, üstelik Kafka’ya da yakışır bu grilik.

Radikal Kitap, 13.8.2010

Cumartesi, Haziran 22, 2024

Doktor


İnsan gençken, dünyayı değiştireceğine inanıyor, sanıyor ki neşeyle iştahla azimle çalışarak geçer gideriz, altederiz... Vasatların her zaman galip geldiğini öğrenmek de büyümek faslından halbuki... Büyümek, büyük laflarla, büyük siyasetle...pozla ve aslında hiç öğrenmeden...

Yeats diyor ya, "genç olsaydım yeniden diyor..." sarılsaydım o genç kıza...

Sanat olmasa delirirdik doktor, idare ediyoruz...

Cuma, Haziran 21, 2024

Resimdeki Kadın


Yukarıdaki kitap görseli fotoromanın popüler olduğu günlerden... Hürriyet'in yan yayınlarından olan magazin gazetesi Kelebek'ten çıkan fotoromanlardan biri...Muhtemelen 1977 yılından... Haldun Dormen yazıp yönettiği için aldım. Melodram sanmıştım meğer polisiyeymiş... Üstelik, başroldeki polis komiseri rolünde çizgi romancı olarak hayatı boyunca benzer nitelikte işler üreten Süleyman Turan varmış...


Hikaye ünlü bir mankenin (Sezer Güvenirgil) evinde (yüzü tanınmayacak biçimde yaralanmış bir halde) ölü bulunmasıyla başlıyor, Komiserimiz geliyor ve önce cesedi bulan evin hizmetçisiyle sonra nişanlısı ve yakın bir erkek arkadaşıyla konuşarak "tahkikata" başlıyor. Karşı komşunun aşkına karşılık bulamadığı için kalbi kırılmış delikanlı oğlu da dahil oluyor işin içine...

Dormen, garip bir şey yapmış, tiyatrodan gelme bir alışkanlıkla, bütün hikayeyi, kısa flashbackler dışında evin salonunda geçirmiş. Komiserimiz, cinayeti araştırdıkça, salondaki fotoğrafa aşık oluyor, evden bir türlü gidemiyor, orada sabahlamaya, hafif hafif içmeye dahi başlıyor. İyi anlatılamamış olsa da enteresan...

Derken, kız bir gece ortaya çıkıyor, meğer ölmemiş, meğer ölen bir başka manken arkadaşıymış... Resme aşık olan sarhoş komiserimiz onu kanlı canlı karşısında görünce hayal gördüğünü sanıyor, arkadaşı onu görünce düşüp bayılıyor, hizmetçi fenalaşıyor vs vs...

Dormen, teatral bir sürpriz yapmakla birlikte finali yükseltememiş, olduramamış... Pek de güçlü olmayan bir öldürme motivasyonu olan bir katil çıkartmış ortaya...

Maksadım, onca yıl sonra "pulp" bir işi "eleştirmek" değil, doğal olarak yüksek bir beklentiyle okumadım kitabı... İlginç yönleri olmakla birlikte kaçırılmış bir hikaye olarak ilgimi çektiği için yazdım bunları...

Perşembe, Haziran 20, 2024

Jurnalci


Ataç'ı "Jurnalci" olarak damgalayan bir yazı çıkıyor Son Mavi dergisinde... Attila İlhan imzasıyla çıktığına göre onu Milli Şef İnönü ile özdeştiren "kıyıcı" bir yazı olmalı. Ataç, Jurnalci sayılmaktan hoşlanmadığı gibi öfkeyle karışık bir mutsuzluk duyuyor. 

Bir iki gün sonra dergiyi çıkartan genç ile yolda tesadüfen karşılaşıyor. Geçip gidecekken genç ısrarla selam veriyor, dayanamayıp geri dönüyor ve dergisinde kendisine niçin Jurnalci dedirttiğini soruyor. Son Mavi'nin sahibi yazıyı İlhan'ın gönderdiğini, yayımlamamazlık edemediğini söyleyip sorumluluğu üzerinden atıyor. Ataç, haliyle buna daha fazla içerliyor. Özetliyorum, ahlaksızım ki bana Jurnalci diyorsun ama sonra da selamı eksik etmiyorsun. Eğer öyleysem niye selam veriyorsun, yok değilsem niye beni itham ediyorsun...diyerek söyleniyor. 

Mesele orada kalmıyor, bir ay sonra Attila İlhan yeni çıkan şiir kitabını imzalayıp Ataç'a yolluyor. Yine özetliyorum, jurnalci yaftasıyla beni ahlaksız sayıyorsun ama tanıtımını yapmam için kitabını yolluyor, bana "sayın" diyerek ithafta bulunuyorsun diyerek tekrar kızıyor.


Tartışmayı okuyunca bir iki şey düşündüm: birincisi, evet, Ataç polemikçiydi, hatta sinirliydi ama bir başka yazarı (kendisine yapıldığı gibi) siyaseten ihbar ettiğini hatırlamıyorum. İkincisi, Ataç'ın başka yazılarında rastlarız bu duruma, sırf polemik olsun diye, sırf hoşlarına gitti diye tartışanları, söz söyleyenleri ciddiye almıyordu. Bunu nasıl tarif etmeli bilmiyorum, "kayıkçı kavgası" mı, "pozörlük" mü emin değilim... gerek basın tarihi gerek edebiyat tarihi bu tür sözde "kavgalarla" doludur, kavgacılar için bu saatten sonra yanyana gelmezler sanırsınız, bir bakarsınız canciğer kol koladırlar. Dikkat çekmek, tasarlanmış bir kavganın yıldızı olmak, kavgadan daha hayatidir onlar için... 

Meraklısı,  Ataç'ın 1953-55 Güncesinde bu tartışmanın ayrıntıları okuyabilir veya Turgay Gönenç, Dost'un Eylül 1972 sayısında yazmıştı bu polemiği...ayrıca bakabilir.

Tartışmanın enikonu ne olduğunu tam bilmiyorum, ama kendimi Ataç'a yakın hissettim, ne desek boş, kavganın haysiyetli bir tarafı vardır, kavga ediyorsan, söylediğinin arkasında duracaksın, veya "hasmına" kitabını göndermeyeceksin, ayıp çünkü, hiç olmadı, meramını anlatacak bir mektup yazacak veya gidip yüz yüze görüşeceksin... Yoksa böyle "rezil" ederler seni. 

İtiraf ediyorum, kendinden "Kaptan" diye bahseden biri bana oldum olası komik gelir. O da ayrı lakırdı...Geçelim.

Çarşamba, Haziran 19, 2024

O kadar çok

Çizgi: Berat Pekmezci
 

Günlük tutmak


15 ya da 16 yaşımdan beri günlük tutuyorum. Epeyce zaman sonra fark ettim ki bana terapi türü bir faydası oluyordu, pek çok şeyin üstesinden yazarak geliyordum.

Üç dört gündür, evde ofiste bir seri kitap arıyor ve bulamıyorum. Doğal olarak aradıkça, geçmişten kalan, kutulayıp kaldırdığım, unuttuğum bir dünya malzemeyle karşılaştım. Askerlikte yazdığım defterlerimi de o hengamede buldum, bir sayfasını hafif sansürleyerek paylaşacağım.


Günlük yazmak neyse de ... o yazdığını tekrar okumak insana şöyle iyi geliyor, nelere üzülmüşüm, ne abartmışım diyebiliyorsunuz...Bu da kötü değil, "yenisi de geçer" hissi veriyor insana...
Related Posts with Thumbnails