![]() |
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Tetikçi
Salı, Temmuz 14, 2026
Bu bana yetiyor
![]() |
O günden beri aralıklarla karşılaşıyoruz. Uzaktan birbirimize el sallıyoruz. Gülen yüzü, taşan neşesi, hiçbir karşılık beklemeyen içtenliği bana iyi geliyor. Dedim ki, hayat, geleceksen böyle gel bana.
Bilenler vardır, bu benim ikinci hayatım. Yirmili yaşlarımın başında geçirdiğim büyük trafik kazasında ölebilirdim. Yaşayacakmışım, bugüne kadar geldik. Alnımdaki izler hâlâ duruyor. Kazanın görünmeyen izleri ise belleğimde kaldı.
O darbeyle birlikte pek çok şeyi unuttum. Eskiden tuhaf bir hafızam vardı. Sınıf arkadaşlarımın okul numaralarını ezbere bilirdim. Güçlü bir görsel belleğim vardı. Bugün dönüp bakınca bunların pek işe yaramayan marifetler olduğunu düşünüyorum ama belleğim dünyayı böyle kaydediyordu. Kazadan sonra o hafızanın büyük kısmı sanki uzaya savruldu, tortularıyla idare ediyorum.
Belki o taksiciyle gerçekten tanışmışımdır. İnsanlar bir doktora ya da mühendise rastladıklarında bunu önemsemeyebilir. Ama her gün bir dizi senaristiyle sohbet etmezsiniz. “Tanıyamadım,” desem, kibirli görüneceğim. “Seni hatırlamıyorum,” cümlesi çoğu zaman, “Sen benim için önemsizsin,” diye yankılanır. Oysa bellek, önem sırasına göre çalışan bir arşiv değildir.
Nörobilim bize belleğin bir kayıt cihazı olmadığını söylüyor. Hatırlamak, çekmeceden dosya çıkarmak değil, geçmişi her seferinde yeniden kurmaktır. Psikoloji de insanların hiç yaşamadıkları olayları gerçekten yaşamış gibi hatırlayabildiklerini gösterdi. Bellek, sandığımız kadar gerçeğe sadık değildir.
Borges’in hiçbir şeyi unutmayan adamını okuduğumda çok şaşırmıştım. Her hatıra onun için öylesine canlıydı ki sonunda düşünemez hâle geliyordu. Hikâyenin içinde Nietzsche’yi hatırlatan bir fikir vardı: Yaşayabilmek için biraz unutabilmek gerekir.
Yıllar geçtikçe unutmanın bir eksiklik değil, bir yetenek olabileceğini düşünmeye başladım. Takılmadan yola devam edebilmek… Belki de insanın en yaratıcı becerilerinden biri olabilir. Eskiden bunu kusur sanırdım. Ya daa yaşadığım kazayı edebî olarak büyütüyorum, Mıstık Abi.
Şimdiki zamanın insanları olarak tuhaf bir paradoksun içindeyiz. Hiçbir kuşak bizim kadar çok fotoğraf çekmedi. Hiçbir kuşak bizim kadar çok mesaj saklamadı. Telefonlarımız geçmişimizin dev arşivlerine dönüşmüş durumda. Her şeyi kaydetmek istiyoruz. Ama bütün bu kayıt bolluğuna rağmen sanki daha az hatırlıyoruz. Çünkü artık hatırlama işini belleğimize değil, cihazlarımıza devrediyoruz.
O taksiciye bir gün bile, “Biz nereden tanışıyoruz?” diye sormayacağım. Cevaplardan daha güzel şeyler de vardır. Birinin sizi sizden daha iyi hatırlaması bunlardan biridir. Hafızanın çözemediği bazı düğümleri nezaket çözer.
Uzaktan birbirimize el sallıyoruz. Bu bana yetiyor.
![]() |
Pazartesi, Temmuz 13, 2026
Seyrüsefer Defteri 180
![]() |
![]() |
Pazar, Temmuz 12, 2026
Rehavet bozucu hareketlerden fütüristler
![]() |
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Şehirli kadınlar ve Amcabey
Cemal Nadir’in Amcabey’inden, ilginç bir bölüm paylaşacağım. Bir vatandaş, Amcabey’le konuşuyor, resmi bir icraatı övüyor. Bu ilk katman, doğrudan Köy Enstitüleri ve gezici köy öğretmenleri lehine bir propaganda. Karikatür, Maarif Vekâleti’nin yeni uygulamasını tanıtıyor. Anlatıcı, devletin hizmetlerini sıralıyor: köy öğretmenleri köy köy dolaşacak, kadınlara dikiş, nakış, çocuk bakımı, hijyen gibi konuları öğretecek. Bu bölümde mizah neredeyse yok, okuyucuya bir kamu politikası aktarılıyor.
Anlayacağınız bant karikatür, gazete haberi ile
propaganda afişi arasında bir yerde duruyor.
Asıl ilginç olan ikinci katman ise Amcabey’in cevabı ile
başlıyor: “Oldu olacak köylü kadınlar da şehirleri dolaşıp hemşirelerine ana
olmanın faziletlerini öğretseler.”
Bugün kulağa tuhaf geliyor ama bu cümle dönemin belirgin bir kültürel gerilimine yaslanıyor. Şehirli kadınlar öncelikle, annelikten uzaklaşmış,
modernleşmenin etkisiyle aile değerlerini ihmal etmiş kişiler olarak
resmediliyorlar. Buna
karşılık köylü kadın, “doğal”, “üretken”, “anneliği bilen” kadın olarak
idealize ediliyor.
Dolayısıyla espri aslında gezici öğretmenleri değil, şehirli
modern kadını hedef alıyor. “Siz köylüye anneliği öğreteceğinizi sanıyorsunuz
ama asıl anneliği siz onlardan öğrenmelisiniz.” demeye getiriyor.
Malum, erken Cumhuriyet’in sık rastlanan çelişkilerinden
biridir: kadınlar kamusal alana davet edilir ama bu davet çoğu zaman annelik
rolünü güçlendirecek biçimde gerekçelendirilir.
Karikatürü ilginç yapan da tam olarak bu. İlk bakışta Köy Enstitüleri üzerine bir karikatür gibi görünürken, aslında şehir-köy, modern-geleneksel ve kadınlık rolleri üzerine dönemin zihniyetini ele veriyor. Mizah, burada eleştirel değil, devlet politikasını destekleyen ve aynı zamanda toplumsal cinsiyet normlarını yeniden üreten bir araç olarak kullanılıyor. Bu yüzden karikatürün tarihsel değeri, güldürme gücünden çok daha yüksek.
Cuma, Temmuz 10, 2026
Şapka ile hatıra
![]() |
Perşembe, Temmuz 09, 2026
Madem Hapse Girecektin
Bir “karı-koca” diyaloğu gibi görünse de, aslında Akbaba’nın parçası olduğu siyasal kültür hakkında da bir şey söylüyor. Alt yazı şöyle: “Mademki hapse girmeyi göze aldın, aptal gibi seçim nutku çekeceğine kasadan birkaç yüz bin lira çekseydin ya!..”
Espri, suçun niteliğini tersyüz ederek kuruluyor. Kadın, kocasının suç işlemesini değil, yanlış suç işlemesini eleştiriyor. Madem sonuç aynı olacak, bari ekonomik olarak kârlı çıkacak bir suç işleseydi! Kocasına “doğruyu” değil, “işe yarayanı” söylüyor. Politik suç işlemek, bu mantığa göre en aptalca suçtur. Çünkü sonunda ceza aynıdır ama cebine hiçbir şey girmez. “Madem hapse gidiyorsun, bari eve para bırak.”
Bir akademisyen arkadaşım bu karikatürü öğrencileriyle tartışmış. Önce onlardan karikatürün hangi dönemde üretildiğini tahmin etmelerini istemiş. İlk çıkarımları şu olmuş: “Seçim konuşması yapmanın, para çalmaktan daha ağır cezalandırıldığı bir dönem olmalı.” Bu yüzden de karikatürü Demokrat Parti dönemine, 1950’li yıllara tarihlemişler.
Kesin cevabı ben de bilmiyorum. Ama bana sorulsa 1960-1962 arasında, yani 27 Mayıs sonrasında yayımlanmış olabileceğini söylerdim.
Karikatür bugün hukuk sistemine dair bir eleştiri gibi de okunabiliyor. Aynı zamanda toplumun suça bakışındaki pragmatizmi, ahlakın yerini fayda hesabının alışını hicvediyor. Öte yandan espriyi kuran kişinin kadın olması da önemli. Aynı cümleyi bir baba oğluna söylese anlam değişirdi. Burada pragmatizmin kadın karakter üzerinden kurulması, karikatüre mizojenik bir ton da yüklüyor.
Arkadaşım, öğrencilerin en çok bunu tartıştığını söyledi. Onlara göre karikatür, kadın düşmanı bir bakışı yeniden üretiyordu.
Eleştirinin odağı da, okuma biçimi de zamanla değişiyor. Necmi Rıza’nın, Yusuf Ziya Ortaç’ın ya da dönemin Akbaba okurlarının aklına muhtemelen böyle bir okuma hiç gelmezdi. Bugün ise aynı karikatür, yalnızca siyasal mizahın değil, toplumsal cinsiyetin de merceğinden okunabiliyor. Bu da eski mizah metinlerinin zaman içinde nasıl yeni anlamlar kazandığını gösteriyor.








