Perşembe, Ekim 29, 2026

Sen hayırdır, değişik?

Seksenli yıllardan bir düğün fotoğrafı. Salonun gedikli fotoğrafçısı masa masa dolaşıp yevmiyesini çıkartmaya çalışmış. Sahaflara düştüğüne göre ya satamamış ya da satmış satmasına da satın alanlardan biri, artık ne olduysa, fotoğraftan vazgeçmiş… Fotoğraflar sahaflara düşünce insanlar hüzünlendiklerini gösteriyor, “çok yazık” der gibi cümleler kuruyorlar.

Seksen küsur yaşındaki annemin fotoğraf albümlerini düşünüyorum da handiyse her resimde tanımadığım dünya kadar akraba hısım var. İleride o fotoğrafları ne yaparım, ben de bilmiyorum; düşünün, o kadar da meraklıyım. Babamdan bir sürü fotoğraf kaldı, çoğuna sosyal tarih ayrıntısıymış gibi bakıyorum. Oysa babam onlara bakarken kederle bir şeyler anlatırdı: “Şu çocuk şöyleydi”, “bu öldü”, “onun ismini hatırlamıyorum” gibi gibi… Aynı fotoğrafa bakıyoruz ama aynı şeyi görmüyoruz.

Demem o ki, sahaflara düşmek kıymet bilmezlik olmayabilir. İnsanlar anasının babasının fotoğraflarını ayırıp hatırlamadıkları, kim olduğunu bilmedikleri insanların fotoğraflarını elden çıkarabilirler. Bana gayet normal geliyor. Sonra benim gibi biri o fotoğrafı alıp saçlara, kıyafetlere, masadaki şişelere bakıyor. Sen de okuyorsun işte Mıstık Abi.

Fotoğraftakileri tanımıyorum ama yaşadıkları zamandan bir şeyler tanıyorum. İki genç kadın, görünen o ki, düğün için allanıp pullanıp süslenmişler, kuaföre gitmişler. Cicili bicili, hanım hanımcık oturuyor, fotoğrafçıya bakıyorlar. Düğün orkestrasının sesini de duyar gibi oluyorum. Hoparlörün makul bir sesle çalıştığı düğün hatırlamadığımdan olsa gerek, fotoğraf çekilmeden hemen önce birbirlerini duyabilmek için eğilip hafif hafif bağırarak konuştuklarını hayal ediyorum. Sonra fotoğrafçı gelmiş, doğrulmuşlar…

Seksenli yılları mutlu geçirdim diyemem. Ondan dolayı abartıyor olabilirim; modasını frapan, üslubunu yavan ve bütün iddiasına rağmen akan zamanı heyecansız bulurum. 12 Eylül diktasının herkesi ürkütüp tedirgin yaşattığına inanırım. Saçlar, kıyafetler bir biçimde geliyordu da punk’ın, New Wave’in kültürel ve siyasi tarafı aynı rahatlıkla dolaşıma giremiyordu diye mambo jambo yapayım.

Genç kadınların saçlarına o yıllarda Ajda veya Serpil Çakmaklı saçı filan denirdi, öyle tarif edilirdi. Ajda Pekkan, bence Simon Le Bon havasında giyinir, saçlarını New Wave tarzında biçimlendirirdi. Kuaförde Duran Duran demenize gerek yoktu, Ajda dediğinizde anlaşılıyordu zaten…

Yukarıdaki genç kadınlara, özellikle soldakinin saçlarına takıldım. Dünyada yalnızca kadınların değil, erkeklerin de kullandığı bir tarzı hatırlatıyor. Bizde erkekler arasında aynı rahatlıkla yaygınlaşmış mıydı? Benim hatırladığım kadarıyla hayır. Belki diyorum, Prekazi saçları onun bir türeviydi. Futbolcular sayesinde, üniseks bir moda olarak değil, düpedüz erkeksi bir tarz olarak yaygınlaşabildi. Şöhretli bir futbolcunun başında görünce başka türlü kabul ediliyordu galiba…

Ben “American Boys” saç kestirmiştim de bir kadın hoca beni tahtaya kaldırıp “Sen hayırdır, değişik?” filan diye aklınca rezil etmişti. Dersle ilgisi yoktu elbette, beni bir suçlu gibi sınıfa teşhir ediyordu. O yaşta insan zaten nasıl göründüğüyle yeterince uğraşıyor; bir de öğretmenin seni herkesin önüne çıkartıp bunu mesele etmesi var.

Bir erkeğin düğündeki genç kadın gibi saçını kestirmesi, o günün yaftasını olduğu gibi yazıyorum, “ibnelik” sayılırdı. Saçın nereden geldiğini, hangi şarkıcıda görüldüğünü bilmek gerekmiyordu; kimin başında olmayacağını herkes biliyordu. Yaz aylarında tatile gelen gurbetçi çocuklarına tuhaf tuhaf bakılırdı, hatırlayın.

Küçük bir kişisel not: Beni sınıfta rezil etmek isteyen biyoloji hocası, on beş yıl sonra filan, salon başkanı olduğum bir sınavda gözetmen olarak karşıma çıktı. Konuşmaz mıyım, liseli Levent’i hatırlamıyordu; aynı geçmişe bakıyor, aynı şeyi görmüyorduk. Ama saçları seksenli yıllardaki Ajda gibiydi. Ona hatıra müzemin nadide bir parçası gibi uzun uzun baktım elbette.

Çarşamba, Ekim 28, 2026

Manzaralar



 

Emek ve Veri

Yapay zekâ (AI) karşıtı bir çizer arkadaşım yukarıdaki espriyi paylaşmıştı, sonradan başkaları tarafından da paylaşıldığını fark ettim. İngilizce bilmeyenler için açıklayayım: Yapay zekâ, çizere “ürettiklerim artık tıpkı seninkilere benziyor” diyor. Çizer, üç kareye yayılan “Bence sen asıl meseleyi kaçırdın” diyor.

Çizmenin değeri yalnızca ortaya çıkan “işte” değil, çizme deneyiminin kendisini de hesaba katmak gerekiyor. Bir şeyle uğraşmak, gözlemlemek, elini geliştirmek, kendini ifade etmek daha önemli bile olabilir… Aynı görünümlü sonucu üretmek bütün bunların karşılığını vermiyor.

Espri, yapay zekânın “çıktı” diye baktığı şeye çizerin bir faaliyet ve hayat tarzı olarak bakmasında saklı. “Benim gibi resim üretebilirsin ama benim resim yapma nedenimi anlamamışsın” demeye getiriyor.

Bir mesleğin geleceğini tehdit edebilecek iddia ile masadaki küçük, huzurlu uğraş arasındaki orantısızlık espriyi kuruyor. Çizmenin bütün meselesi kişisel mutluluk değil elbette geçim derdi var, okurunu bulmak, yayımlanmak, tanınmak hiç yokmuş gibi davranamayız. Ama elhak, bir yönünü iyi anlatmış.

Karikatürün çizeri Sarah Andersen, 1992 doğumlu Amerikalı karikatürist ve çizgi roman yazarı. İnternette yayımladığı Sarah's Scribbles serisiyle tanınıyor. Kitapları da var; bir vampir ile kurtadamın ilişkisini anlattığı Fangs, tanınmış eserlerinden ve Eisner'a aday da gösterildi.

Bu karikatürün önemi biraz da Andersen'le ilgili, çünkü 2023'te iki arkadaşıyla birlikte, eserlerinin izinsiz biçimde kullanıldığı iddiasıyla Stability AI, Midjourney ve DeviantArt'a dava açmıştı.

Dava ne durumda bilmiyorum ama temel eksenini yapay zekânın “kimin eserini, hangi izinle kullandığı ve kimin kazandığı” sorusu oluşturuyor. Anladığım kadarıyla Andersen şu fikirde: “Çizer olarak benim çizgilerimi benden izinsiz kullanarak çizerlerin yerine geçecek bir araç geliştiriyorsunuz; ben istemeden bu araca katkı sağlamış oluyorum. Hem ben para kazanamıyorum hem de meslektaşlarım.” Sanatçının yıllarca biriktirdiği emek, şirketin dilinde “veri” hâline geldiği için dava konusu oldu demek daha doğru.

Bu karikatür burada kalsın, tartışmalar hakkında aralıklarla yazacağım.

Salı, Ekim 27, 2026

Tenten, Corto & the Details of Love Part II


 

Kaç Satıyor?

Önce yukarıdaki görselde ne yazdığını paylaşayım. 27 Mayıs sonrasındayız. Dönemin çok-satar siyasi magazin dergisi Akis Dergisi, bir yıllık baskı, satış, kazanç hesabını ve ödediği gelir vergisini okuyucularına açıklamış. Akbaba da onu izleyerek, satış ve vergi rakamlarını açıklıyor. Akis, siyaseten dürüstlük niyetiyle yapıyor bunu ama Akbaba’nın niyeti, biraz daha farklı sanki. Yassıada davalarında örtülü ödenekten Menderes hükümetinden aldığı paralar nedeniyle konuşuluyor çünkü. Demokrat Parti döneminde Akis’e ve Metin Toker’e ne eleştiriler yaptığı arşivlerde duruyor diyelim.

Bu yazıyı yazmamın sebebi, derginin ve Yusuf Ziya Ortaç’ın siyasal pragmatizmini göstermek değil. Satışla ilgili rakamlar vermiş, önemli bir mizah dergisi kaç satıyordu onu paylaşmak istedim.

Şöyle yazılmış: “Türkiye sınırları içinde, geçen yıl, 1.610.000 Akbaba satışa çıkarılmıştır. İade tutarı 268.213 tür ve yüzde ancak 16’yı bulan çok başarılı bir neticedir. Bu hesapça, 1960 yılında Türkiye’de bir milyon üçyüz kırkbir bin yediyüz seksen yedi Akbaba satılmıştır. Bir dergiyi, en az beş kişi okuduğuna göre, Akbaba’nın nasıl geniş bir okuyucu çoğunluğuna seslendiği belli olur.”

Ne demek istenmiş biraz açalım, bu rakamlara göre 1960 yılında Akbaba 25,800 net satış ortalamasına ulaşmış. Bu tek bir sayının satışı veya ulaşılan kişi sayısı değil yıllık toplamdan hesaplanan bir ortalama. Ben Akbaba’nın satış rakamlarıyla ilgili bir iki kez yazmıştım. Aziz Nesin, ellili yıllarda Akbaba’nın 6-7 bin sattığını, kendisinin gelişiyle yaklaşık bu rakamın 11 bine çıktığını anlatıyor. 1970 yılında her hafta elli bin aileye ulaştıklarını kendileri iddia ediyor. Selçuk Çıkla da Ergin Ortaç’la yaptığı görüşmeye dayanarak kapanış dönemindeki net satışı 14 bin olarak veriyor.

Rakamların doğru olup olmadığını aslında bilmiyoruz; beyan bunlar, abartı payını akılda tutmak gerekiyor. Üstelik farklı yılların satışlarını karşılaştırmak, iki sayıyı yan yana koymakla bitmiyor. Ellili yıllardaki 6-7 bin ile 1960’taki yaklaşık 26 bin arasında belirgin bir artış var. Ama Akbaba’nın yayın dünyasındaki ağırlığı da aynı ölçüde artmış mı? Bunu anlayabilmek için diğer yayınların satışlarına, dağıtımın genişlemesine, derginin fiyatına ve maliyetlerine bakmak gerekiyor. Büyüyen bir pazarda daha çok satarken geride kalmak da mümkün.

Benim merak ettiğim, bu satışın ne kadarının yeni yazar ve çizer yetiştirecek bir imkâna dönüştüğü. Akbaba veya bir başka mizah dergisi, genç bir üreticinin düzenli çalışıp geçinebileceği bir telif düzeni kurabiliyor muydu? Gırgır’la karşılaştırmayı burada yapmak gerekiyor: satışın yanında sermayeyi, ödenen telifleri ve kaç kişiye sürekli iş verilebildiğini de konuşmak. Derginin kaç sattığı önemli ama o satışla kimlerin geçinebildiği daha da önemli.

Pazartesi, Ekim 26, 2026

Diğer Sorular


Otuz küsur yıldır siyasetin içinde biri, yıllardır ülkeyi yönetiyor. Her gün bir konuşması yayınlanıyor, eleştiriliyor, beğeniliyor, hakkında durmadan bir şeyler paylaşılıyor.

İlk eşi kimmiş? Kaç kere evlenmiş? Vay vay. Oysa tek evliliği var: üstelik eşi de siyaset dışında kalmış, hiç görünmeyen biri değil. Bunu da bilirler yahu diyor insan.

Google bu soruları kısayol tuşu gibi öne çıkarmış. Kim bilir kaç kişi sordu bunları.

Kiminle evli, kaç kere evlenmiş, ne kadar kazanıyor, kime güveniyor? Mahalleye yeni taşınan biri hakkında sorulabilecek sorular. Ülkeyi yöneten kişiyi de aile, para ve yakınlık ilişkileri üzerinden mi tanımaya çalışıyoruz?

Neredeyse on beş yıl önce lisans öğrencilerine ders anlatıyordum. Konuşurken “Özal” diyorum, herkes not alıyor. Bir noktada anlaşıldı ki Turgut Özal’ın kim olduğunu bilmiyorlar. Siyaset Bilimi öğrencileri üstelik. Sahiden şaşırmıştım. Ben biliyorum ya, herkes biliyor sanıyorum.

Özal'ın kim olduğunu bilmemekle Erdoğan'ın kaç kere evlendiğini bilmemek aynı şey değil elbette. Ama benim şaşkınlığım aynı. Kendi bildiklerimi herkesin bildiğini varsayabiliyorum. Sonra karşıma böyle sorular çıkınca apışıp kalıyorum.

“Ne çok cahil var” refleksiyle dünyaya bakmamaya çalışırım. Yazarken, anlatırken, ders verirken hep aklımda tutarım bunu. Kendi cehaletimi de unutmamaya çalışırım.

İnsan deniyor, kolay değil tabii; arada yoruluyor, evet, hayal kırıklığına uğruyorum. Sonra kendi kendime soruyorum: İnsanlar benim bildiklerimi bilmek zorunda mı?