Otuz yıldan fazla oldu. Üniversite öğrencisiyken Limon
ekibinin bir söyleşisini dinlemiştim. Kemal Aratan merak edilen biriydi. O
yıllarda fotoğrafını pek gören olmadığı için kimdir, nasıldır bilinmezdi.
Seyircilerden biri onu sormuştu. Sahnede masaya yayılmış, uyuklayan, uzun ince
kollu biri elini kaldırıp kendini belli etmişti. Onca ışığın, onca seyircinin
önünde bir rock yıldızı gibi uyuklaması, kendisine gösterilen merakı o el
hareketiyle geçiştirmesi ister istemez hepimizin ilgisini çekmişti.Mizah dergileriyle popülerlik kazanmış, son kırk yılın en
önemli birkaç çizerinden biriydi Aratan. Kendinden sonra gelen kuşakları onun
kadar etkileyen bir başka çizer olmayabilir. Üstelik gençlere editöryal “abilik”
etmişliği yoktu. Bunu yalnızca çizdikleriyle başarmıştı. Moebius çinilemesi,
Manara kadınları, Don Martin ve Franquin tiplemeleri, Engin Ergönültaş
ayrıntıcılığı karelerinde yan yana dururdu. Maharetli bir sentezciydi. Sevdiği
ustaların her birini seçebiliyordunuz ama sayfa baştan aşağı Aratan’dı.
Büyük bir yetenek olduğu daha ilk işlerinden belliydi.
Çizgisini bir bukalemun gibi birbirinden farklı üsluplara uydurabilir, her
seferinde çizmekten aldığı zevki hissettirirdi. Çinisini yenileme arzusu, sahne
kurarken gösterdiği özen, çizme iştahı hep göz alıcıydı.
Çizgili dergiler geniş kadrolarla çıkar, çizerler
arasında yaşanmışlığa, maharete ve yaşa göre bir hiyerarşi kurulur. Herkesten
her şeyi çizmesi istenmez. Kapağı içlerinden
özel biri çizer, vakit daralırken, baskıya giderken yapar bunu.
Hızlı, güzel ve farklı çizeceğini bilirsiniz. Gösterişlidir, yenilikçidir,
pratiktir. Kapağa baktırır o çizer. Gazete tezgâhında dikkat çekmesi istenir.
Kemal Aratan, o cezbedici çizgilere sahip bir çizer oldu hep. Sabah bilmeyen
ömürlerdendi. Geceleri masa başında kamburunu çıkararak senelerce çizdi. Öyle
ki o olmadan büyük bir mizah dergisi düşünülemezdi. Çizerliğin şahikası varsa
oralarda bir yerde gezindi.
Galiba Aratan’ın süreklilik gösteren ilk çizgi romanı İhtiyatsız
Adam’dı (Limon, 1987). Bir polisiye parodisiydi. Bir iki
sayfa içinde “Bu kez nasıl kurtulacak?” dedirten bir işleyişi vardı. İhtiyatsız
Adam bir düşmanıyla karşılaşır ya da onun tuzağına düşer, ölümden akıllara
ziyan bir hamleyle kurtulurdu. Bana bizde de çok sevilmiş Alman çizgi romanı Zehir
Hafiye’yi (Nick Knatterton) hatırlatır. Sherlock Holmes, Süpermen ve Dick Tracy
karışımı bu hafiyeyi Bedri Koraman Tekir Hafiye, Osman Filiz Hafiyeler Kıralı
adıyla taklit etmişti. İhtiyatsız Adam’da da saplantılı kötüler, garip isimler,
tuhaf icatlar, tekinsiz silahlar eksik
olmazdı. James Bond sarkastizmine mizahla bakıldığını
düşünün. Kahramanımızın kurşunları “sektiren” iki kuzu dişi, ayaklarında üç
parmağı, hatıralarını okuduğu sergüzeşt dedeleri vardı. Onun dünyasında her
köşe başında soygun için bekleyen eli sopalı haydutlara, biteviye intikam
peşinde koşan kötülere, tuhaf ölümlere rastlanırdı.
Aratan, Gırgır’dan ayrılıp Limon’u kuran ekipteydi.
Gırgır’ın satışından sonra Oğuz Aral’ın ekibine destek vermek için dönüp yeni
çıkan Dıgıl’a iş üretti. Bu dönemin en popüler çalışması, Galip Tekin’in
senaryosunu yazdığı Vah Vahap Vah oldu (Dıgıl, 1989). O yıllarda “maganda”
hikâyeleri revaçtaydı. Vahap, cinsel açlık içinde kadınlara saldıran,
saldırdıkça da kadına dönüşen hoyrat ve cahil bir erkekti. Aratan yine o yıllarda
Metin Kaçan’ın yazdığı, sonradan albüm olarak da yayımlanan İstedikleri Yere
Gidenler’i çizdi (Leman, 1992). Hikâye
olarak ziyadesiyle dağınık, uyuşturucu tribini andıran ama çok güzel
çizilmiş bir çizgi romandı. İlgi çeken ve hatırlanan işlerinden Manara’dan La Declic
uyarlaması Çıt (Limon, 1991), Galip Tekin’in yazdığı En Alttakiler (Limon/LeMan,
1991-2) de sayılabilir. Sonra bir
dönem hiç çizmedi de, dergilerden uzaklaştı, neredeyse kayboldu.
Aratan’ın edebiyata ilgi duyduğunu, roman yazmak
istediğini de düşünerek Engin Ergönültaş’la karşılaşmasını önemsiyorum. Pişmiş
Kelle’de daha sakin öyküler çizdi. Ergönültaş’ın yazdığı, bugün pek
hatırlanmayan eşcinsel dedektif dizisi “Kesin Bulurum” da (1993), pek çok
çizere ilham veren “Bi Gece Daha” da (1994) o günlerin işi.
Mizah dergilerinde üretilmiş en başarılı on çizgi romanı
saymaya kalksak sanıyorum okur, koleksiyoncu ya da üretici, pek çok insanın
listesine Bi Gece Daha girer. Dizi, özgünlüğünü ve sürekliliğini büyük ölçüde
Pişmiş Kelle’ye borçluydu. Dergi, popüler mizah yayıncılığının kalıplarını
kullanmakla birlikte marjinal ve avangart işlere yer veriyordu. Ergönültaş’ın
editoryal tercihleri ve serbest fikirliliği sayesinde bugün ana akıma yerleşmiş
anlatı biçimleri ve espriler o tarihlerde dergide hayat bulabilmişti. Galiba
ilhamın ihtiyacı olan şey huzur ve sükûnet. Çizerin kendisini hikâyesinin
merkezine aldığı böyle kişisel, sarkastik bir anlatı Gırgır’da bir heves olarak denenebilirdi
belki, ama bu kadar uzun ömürlü olamazdı. Bi Gece Daha, Pişmiş Kelle’de nefes
alıp verebilmiş işlerden biriydi.
Dergi çalışanlarının, arkadaş çevresinin, gelip
gidenlerin, eşin dostun, okurların anlattığı hikâyelerden oluşuyordu Bi Gece
Daha. Her bölümün ilk karesinde dergi çalışanlarını baskı öncesindeki gece bir
arada görürdük. Herkes bir yandan işini tamamlar, bir yandan laflardı. Birisi
“Bir hikâyem var” veya “Biri anlatmıştı” diye söze girer, böylece onun
anlattığı hikâyeyi okurduk. Sonra bir başkası, sonra bir diğeri. Lafın karnı
yok misali, hikâyeler birbirini takip eder, o haftanın köşesi tamamlanırdı.
Nasıl hikâyelerdi? Hepsine iki üç karede biten kısa ve
tok fıkralar denebilir. Bir çocukluk hatırası, bir hayal kırıklığı, tuhaf bir
rastlantı, bir kaçamak, nemrut bir amca… Hikâyeciler vaktiyle utanıp
sıkıldıkları, dumura uğradıkları, bugünse gülüp geçebildikleri şeyleri
anlatırlardı. Arada kadınlar da söze girerdi ama muhabbet daha çok erkekler
arasında dönerdi. Cinsellik, argo, hınzırlık da o muhabbetin doğal dolantısıydı.
Hikâyeler değişse de asıl hikâyeciler dergi çalışanlarıydı. Kendilerini
anlatır, Aratan’ın çizgileriyle resmedilirlerdi. Okurun onlarla yakınlık
kurmasında dergi mutfağını ve çizerlerin mahremiyetini böyle içeriden
görmesinin payı vardı elbette. Aratan’ın
çizerken en mutlu olduğu işin Bi Gece Daha olduğuna inanıyorum.
Sayfaları çevirirken kıkırdayan çizerleri duyabiliyordunuz. Ter kokusunu,
sigara dumanını.
Aratan, yaşıtlarının çoğunun aksine çizmeye devam eden
ustalardandı. Otuz yıl önce bir rock yıldızı gibi tanınırken bugünlere gelmek,
düşük teliflerle az satan dergilerde çizmeyi sürdürmek, bir de ruhen sağlam
kalabilmek cidden kolay değil. Askerdeyken emekli bir kurmay albayla bir kitap
işinde çalışmak durumunda kalmıştım. Garip bir tesadüf eseri, Aratan’ın intihar
eden subay babasının yakın arkadaşıydı. Bana o trajik günleri, bir yetimin
büyüme hikâyesini anlatmıştı. Kemal Aratan’ın tutunma çabasını, çizerek
katlanma enerjisini, sessizliğini, koyulaşmasını
ve seyrelmesini o günden sonra hep farklı yorumladım.