![]() |
Deveyi bedevilerle düşünmeye, çöle yerleştirmeye alışığız. Oysa deve, yaşadığımız şehirlerin eski sakinlerinden biri. Hayatımda belki iki üç kez deve görmüşümdür. Tarihî Ankara evlerinde develerin girebileceği ahırlar var. Yükle gelen develer şehir hayatının vazgeçilmez unsurlarıymış. Kervanlar onlarsız düşünülemezmiş. Tarihe merakınız varsa deveyle ilgili sayısız ticari belgeyle karşılaşıyorsunuz. Eşek gibi çalıştım deriz ya, bana develer de öyle gelir.
Rudyard Kipling’in “İşte Öyle Hikâyeler” kitabında ise deve çalışmayı reddeder. Diğer hayvanlar onun işini de yapmak zorunda kalır. Bunun üzerine deve cezalandırılır ve sırtında hörgücü belirir. Çalışmadığı üç günü telafi edebilmesi için artık yemeden çalışabilecektir. Hayvanın bedeninde bizim tuhaf bulduğumuz şey, tembelliğinin cezası olmuştur filan.
Nietzsche’nin “Böyle Söyledi Zerdüşt” kitabındaki deve ise en ağır yükü kendisi ister. Ruhun deveye, ardından aslana ve çocuğa dönüşmesi anlatılırken deve, taşıyabildikleriyle gücünü sınar. Birinde çalışmadığı için başına iş açılıyor, diğerinde ne kadar ağır iş varsa ona coşkuyla talip oluyor.
Refik Halid’in develerle ilgili tatlı bir yazısı var. Karagümrük ve Edirnekapı semtlerinde daracık, yılankavi sokaklardan, alçacık evlerin arasından geçen yüklü deve katarlarını anlatırken beni güldüren bir ayrıntı verir. Develerin başlarını ikinci kat pencereleriyle aynı hizada hatırlıyor. Hayvanı manzaradan çıkarıp komşuluk mesafesine getiren bir resim oluşuyor insanın kafasında. Evinde rehavet içinde kahveni yudumlarken hemen önünden zavallı bir deve yük taşıyarak geçiyor.
Böylece deveye tembel, çalışkan ve komik demiş olduk. Devenin sırtına yükle birlikte karakter de yüklüyoruz. Sabırlı, kinci, mağrur, çirkin, mübarek, aptal… Hayvanın yaptıklarıyla bizim onda görmek istediklerimiz birbirine karışıyor.
Hörgücünde su değil yağ depoluyormuş mesela. Bizim eğrilik, kusur ya da komiklik gördüğümüz beden, hayvanın hayatını sürdürmesini sağlıyor. Biz yine de karşısına geçip boynuna, sırtına bakıyor, neresi doğru ki diye gülüyoruz. Deveye fikrini soracak değiliz ya, Mıstık Abi…
Deveyi görmeden deveyle düşünebiliyoruz. Dilde dünya kadar deyim var deveyle ilgili. “Devede kulak” diyoruz, mübalâğa edenlere “Yok, devenin başı!” diye karşılık veriyoruz. “Pireyi deve yapmak” var, aynı fasıldan… Zor işler için “deveye hendek atlatmak” denir. Ben inat ettiğimde, kafayı taktığımda dedemden duymuştum: “Ya deve, ya deveci, ya üstündeki hacı!”
Develer sokaklardan çekilse de dilimizde yaşıyor. Deveyle hiç karşılaşmamış milyonlarca insan onunla ilgili deyimleri kullanıyor. Neye benzediğini az buçuk bilmek yetiyor, ne kadar yük taşıdığını, ne yiyip içtiğini, nasıl yaşadığını bilmemize gerek kalmıyor. Hayvanın adını anarak birbirimize laf yetiştiriyoruz.
Yalnız, duygusal olarak bütün bu yakıştırmaları bir tutamıyorum. Dedemin bana potuk demesi de bir benzetmeydi ama orada başka bir his vardı. Öksüz ve yetim büyümüş, on iki yaşına geldiğinde ailesinden tek bir Allah’ın kulu kalmamış bir adamın torununu sevme biçimiydi. Deve yavrusunda neyi sevimli bulduğunu bilmiyorum. Boyumu mu, sakarlığımı mı benzetiyordu, onu da soramam artık.
Potuk pek bilinmiyor belki. Ben anlamını biliyorum ama kelimeyi duyunca gözümün önüne bir deve yavrusu değil dedem geliyor.












