Pazartesi, Mayıs 18, 2026

Balonların Sessizliği

Çocukken çizgi romanlarda herkesin ünlem işaretiyle biten cümlelerle konuşması ilgimi çekerdi. Herkes heyecanlıydı, birazdan daha büyük bir şey olacakmış gibi konuşuyordu. Edebiyatta bu kadar çok ünlem yoktu, çizgi romanlar “adeta” bağırıyordu. Yaşım ilerledikçe, türe daha farklı bir gözle baktıkça, okuduğum balonları orijinalleriyle kıyaslamaya başladım. Batı’daki nitelikli metin işçiliğini ve esere doğrudan katkı sunan kaligrafi tercihlerini gördükçe, bizde uzun yıllar “kafaya göre” yapılan çeviri ve balonlamanın yerli çizgi romana ne denli irtifa kaybettirdiğini daha iyi anlıyorsunuz.

Bizim çizgi roman geleneğimizin kaligrafiyi anlatımın organik bir parçası olarak kullandığını söylemek kolay değil. Önemli eserlerimizin ilk olarak gazetelerde tefrika edilmesi, asıl amacı okuru o köşede daha fazla tutmak olan bir yayıncılık refleksi doğurdu. Bu yüzden de “anlatım kutusu” dediğimiz, metne dayalı betimleyiciliğe fazlasıyla yüklenildi. Öyle ki, çizerin binbir emekle resmettiği sahne, hemen altındaki kutuda ayrıca yazıyla anlatılıyordu.

Yıllar içinde konuştuğum pek çok yerli çizerin, okurun metin olmadan sadece panellere (karelere) bakarak sahneyi anlayamayacağına inandığını fark ettim. Sırf “okur anlamaz” kaygısıyla, görsele sürekli anlam pekiştirici metinler boca ediliyordu. Çizim, tek başına yeterli bir anlatıcı sayılmıyordu. Yazı, resmi denetleyen ve ona güvenmeyen ikinci bir otorite gibi çalışıyordu.

Örneğin Sezgin Burak’ın Tarkan’ında görseli geliştiren değil, onu harfiyen açıklayan uzun betimlemeler vardır. Çizgi roman teorisindeki karşılığıyla bunlar “tekrarlayıcı (duplicative) metinlerdir.” Aslında gereksiz birer fazlalıktırlar. O betimleme kutularını çıkarsanız bile eser anlamından hiçbir şey kaybetmez, çünkü görsel ardışıklık zaten kendi hikâyesini doğru biçimde kurmaktadır.

Benim kuşağım, çizgi romanda anlatım kutularının vasiliği olmadan da hikâye anlatılabileceğini ilk kez Giancarlo Berardi’nin Ken Parker’ından öğrendi desek yeridir. Berardi, “az sonra”, “tam o esnada” gibi okuru çocuk yerine koyan bağlayıcı anlatım kutularını kullanmadan, daha sinematografik (Visual Ellipsis) bir anlatım kurmuştu. Zamanın ve mekânın değişimini gösteren o didaktik ibareler olmadan da paneller arasında pekâlâ geçiş yapılabiliyordu.

Anlatım kutularının bu ilkel işlevi değiştikçe, “iç ses” kullanımı da evrildi. Önce düşünce balonunun yerini alan bir geçiş dönemi yaşandı, ardından çizgi romanı daha edebi hale getiren yeni bir estetik gelişti. 1980 sonrası Amerikan çizgi romanında, o eski düşünce balonları ve kuru anlatım kutuları artık fazla “karikatürize”(cartoony)  bulunuyordu. Sertleşen, yetişkinleşen ve kara film estetiğine yaklaşan grafik romanlar, kahramanın iç sesini öne çıkardı. Anlatım kutuları, artık sinemadaki dış ses (voice over) tekniği gibi, karakterlerin kendileriyle hesaplaştığı edebi itiraf alanlarına dönüştü.

Seksenli yıllarla birlikte düşünce balonları, yerini bu iç ses kutularına bırakarak arkaik bir anlatım biçimi haline geldi. Eskiden okura karakterin zihnini doğrudan açma kolaylığı sağladığı düşünülürdü, oysa fazla açıklayıcıydı ve zamanla anlatıyı hantallaştırdığı kabul edildi. Karakterin ne düşündüğünü yazarak dikte etmek yerine, bunu göstermenin daha rafine yolları vardı. Bu yeni yaklaşımda sinema dilinin etkisini göz ardı edemeyiz. Malum, kamera karakterin zihnini tepesinde beliren bulutlarla açıklamaz, bakışla, sessizlikle ya da kadrajla ima eder.

İşin bir de “lettering grammar” (kaligrafi grameri) denilen teknik boyutu var ki, doğrudan okurun algısını yönetir. Çizgi romanda gözün panel içindeki hareketi önceden hesaplanır. İlk konuşan karakterin balonu genellikle sol üste yerleştirilir, yanıt veren karakterinki ise sağa ve biraz daha aşağıya istiflenir. Bu okuma yönü ve hiyerarşi bozulursa, sahnenin ritmi de çöker. Balon içindeki metin, ovalin merkezine dengeli oturmalı, harfler nefes almalıdır. Balonun kuyruğu karakteri işaret eder ama ağzının içine kadar girmemelidir. Unutulmamalıdır ki iyi bir çizgi romanda metin balona değil, balon metne göre çizilir. Balonlar mümkün olduğunca yukarıda tutulur ki alt taraftaki görsel dünya boğulmasın. Fısıltılar kesik çizgilerle, bağırmalar ise patlayan asimetrik formlarla verilir.

Temelde konuşma balonu “şimdi”ye ve karaktere aittir, dramatik anın, diyalog ritminin ta kendisidir. Anlatım kutusu ise geçmiş zamana veya dışarıya aittir, bir anlatıcıya ait yorumlar barındırabilir, zaman atlatabilir, daha edebi bir ton taşıyabilir. Kısacası balon sahnenin içindeki sesi temsil eder, anlatım kutusu ise sahnenin dışından gelen yankıyı.

Bu kuralların kusursuz işlemesi, okurun onları fark etmemesi içindir. İyi bir balonlama ve kaligrafi, doğası gereği görünmez olmak zorundadır. Eğer okur hikâyeyi takip ederken balonun biçimine, yerleşimine ya da hatasına takılıyorsa, orada anlatıyı sakatlayan bir zaafiyet var demektir.

Belki de bu yüzden, çocukluğumuzun o durmaksızın bağıran çizgi romanlarından sonra, balonların yerini doğru tasarlanmış bir sessizliğe bıraktığı modern çizgi romanları okumak bizi sanata biraz daha yaklaştırıyor.


Not: Yazıyı çizgi romanlarımın kaligrafisini yapan arkadaşım Elif (Kut) için yazdım. Bu konunun konuşulmamasına içerliyordu. Kendi adıma ileride meseleyi geliştirebilir, devam edebilirim gibi geliyor. Bir de yanlış olmasın, düşünce balonları mizahi çizgi romanlarda ve mangalarda kullanılmaya devam ediyor. Ben biraz "bize" ve bizi etkileyenlere bakarak bir yorum yaptım. 

Pazar, Mayıs 17, 2026

Devamını yazıyorum


Otuz yıl önce “Türkiye’de Çizgi Roman” isimli bir kitabım yayımlandı. İlk çalışmam olduğu için türlü naiflikler ve yavanlıklar içeriyordu ama bana sahiden akademi yolunu açtı. Hayatımın uzunca bir dönemini üniversitede çalışarak sürdürebildiysem, o ilk kitabın sayesinde oldu. En azından ben  “minnetle” öyle hissettim.

Yıllar içinde o kitabın devamını yazmak, başka türlü yorumlamak, aynı metne daha farklı bir “tarih” dizgesi kurabilmeyi hep istedim. İnsan zamanla yalnızca bilgi biriktirmiyor, bakışı da değişiyor çünkü. Otuz yıl önce gördüğünüzle bugün gördüğünüz aynı olmuyor. Ama iş yoğunluğu, hayatın savrulmaları, ilgilerin değişmesi, belki de planlı çalışamamak yüzünden bunu bir türlü gerçekleştiremedim.

Bu ayın başında bu kitabın bir tür devamı ya da yeni bir yorumunu yazmaya giriştim. Bir borç ya da mecburiyet gibi hissettiğim şeyi, yazarak “kapatmak” istiyordum. Nihayet başlayabildim.

Bilenler için yeni değil ama ben hemen her metnimi elle ve deftere yazarak tamamlıyorum. İşler beklediğim gibi giderse, Temmuz sonunda bitirmeyi, kitap olarak bu yıl içinde yayımlatmayı hedefliyorum. Böyleyken böyle Romalılar…

Cumartesi, Mayıs 16, 2026

Seyrüsefer Defteri 179

++ Big Mistakes Sea1 Ep5 ve 6'yı seyrettim (29 Nisan).++ Los colonos (2023) ezber bozan gerçekçi havası itibarıyla ilginç, tahkiye başka türlü işleyebilirmiş, belgesele yakın durmak istemiş (28 Nisan).++ Big Mistakes Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (27 Nisan).++ AlphaMales Sea5 Ep5 ve 6'yı seyrettim (26 Nisan).++ The Bourne Identity (2002) temposu halen güçlü ama zamana yenilmiş estetiği ve gişe standartları fark ediliyor (25 Nisan).++ Big Mistakes Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (24 Nisan).++ AlphaMales Sea5 Ep3 ve 4'ü seyrettim (23 Nisan).++ Love & Death Sea1 Ep5 ve 6'yı seyrettim (22 Nisan).++ Once Upon a Time in... Hollywood (2019) tekrar seyredince film değil sahne seyrediyor insan, sonra da filmin önüne geçen sahneler olması üzerine düşünüyor (21 Nisan).++ 180 (2026) malzemeyi kullanma biçimi, gerçeği kurma tarzı ilginç yoksa epeyce vasat altı (2o Nisan).++ AlphaMales Sea5 Ep1 ve 2'yi seyrettim (19 Nisan).++ Lidia Poet Sea3 Ep1 ve 2'yi seyrettim (18 Nisan).++ İstanbul Seyahati (16-17 Nisan).++ Balls Up (2026) mizahi olarak kötü, oyuncu enerjisi de kurulamamış (15 Nisan).++ Love & Death Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (14 Nisan).++ Vladimir Ep3 ve 4'ü seyrettim (13 Nisan).++ How to Make a Killing (2026) Tuna ve Emrah'la gittik, önce arkaik göründü, epey eksiği var ama finali beğendim (12 Nisan).++ Düğün Evi (2025) fena halde kötü, ileride bir gün Amazon'da yayımlanan kötü komedi filmleri diye bir kategori olacak (11 Nisan).++ Crime 101 (2026) oldschool iş olmuş, iyi kadro, derinliği güzel, türün hakkını vermiş (10 Nisan).++ Hard Rain (1998) yağmur ve sel altında hırsız-polis ekseni, o kadar çok karavana kurşun atılıyor ki (9 Nisan).++ Young Sherlock Sea1 Ep5 ve 6'yı seyrettim (8 Nisan).++ Vendo cara la pelle (1968) ayın westerni, trash ve pulp, Shane taklidi (7 Nisan).++ The Housemaid (2025) filmde hem bir şey var, hem de hiç yok gibi, Sweeney oynamasa konuşulur muydu, o kadar emin değilim, bana ilginç gelmedi (6 Nisan).++ Scarpetta Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (5 Nisan).++Young Sherlock Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (4 Nisan).++Thrash (2026) ayın fırtına ve köpek balığı filmi, vasat altı (3 Nisan).++ Bad Company (1972) alternatif western yorumu, gerçekçiliği ve bence büyüme hallerini anlatabilme mahareti nedeniyle nefis film (2 Nisan).++ Lidia Poet Sea2 Ep7 ve 8'i seyrettim (1 Nisan).++

Cuma, Mayıs 15, 2026

Güzel Şeyler Listesi

Flaubert yaparmış, güzel şeyleri listelermiş, yirmili yaşlarımın başındaki beni de etkilemiş olmalı ki taklit etmişim. Şimdi düşünüyorum da, bu tür listeler aslında epeyce hüzünlüdür, kaybolmak üzere olan şeylerin envanteri gibidirler. Çok da anlamadan melankoliye kapılmışım.

Bir iki eski-yeni arkadaşımla konuştum, genel olarak böyle bir listeyi “hayatı yaşamaya değer kılan şeyler” gibi anladılar. Küçük mutluluk katalogları ya da kişisel sığınaklar gibi de okunabilirler halbuki. Yirmi yaşındaki listemde “Ayaş domatesi” var ama hemen yanında “kalbi hızlandıran şeyler” yazmışım. Neyi kastettiğimi bilmiyorum artık, biraz edepsiz, biraz edebi görünmek istemişim galiba. “Yeşil çoraplı kız” da var mesela. Pek hatırlamadığım bir genç kadını listeye katmışım. Şimdiki hafızamda var mı yok mu kategorisinde halbuki.

Şimdi olsa nasıl bir liste yapardım diye düşündüm. Mutlaka “çilek” yazardım. Gece benim sokaktan yürüyerek geçen insanların ayakkabı tıkırtılarını seviyorum. Bir arkadaşım eski çizgi romanların arasından çıkan ekmek kırıntıları dedi, bir başkası kedi gurultusu. Bir başkası plak cızırtısı. Dünyanın en şahane müziğinin, kimsenin artık hatırlamadığı bir dizinin jeneriği olduğunu söyleyen bile oldu. Bir saat sonra “Frigo Buz” yazdı aynı arkadaş.

Walter Benjamin, çocukluk hatıraları ve oyuncaklardan girip, kaybolmadan önce tutulmaya çalışılan şeylerden söz eder. Abdülhak Şinasi Hisar’ın şehir estetiğini, Selim İleri’nin buruk cümlelerini, Tanpınar’ın eski bir şarkının etrafında dolaşan boşluk hissini de aynı heybeye koyabiliriz. Henüz çürümemiş şeyler var demek istiyorlar Mıstık abi.

Dün gece bir arkadaşım, “Sığınak mı arıyorsun?” diye yazdı. Algoritmik kaostan, nostalji bağımlılığından filan söz etti uzun uzun. Payladı beni. Sonra da aynı konuşmanın ortasına annesi vefat ettiği için tadamayacağı yemekleri bıraktı. İnsan en çok kendi çelişkilerini saklayamıyor galiba. Kimse üzgünüm diyemiyor ama herkes bir “kayıpla” konuşuyor.

Eco’ya göre liste yapmak biraz da sonsuzluk karşısında paniklemek anlamına geliyor. Dünyayı toparlamak, elde tutmak, dağılmasını geciktirmek istiyoruz belki de. Dünya çok hızlı değiştiğinden yaralarımızı pansumanlıyoruz. Böyle bir listeleme yapıyoruz çünkü bazı şeylerin kaybolduğunu bir türlü kabul etmek istemiyoruz.

Benim bilmem kaç yıl arayla tuttuğum kayıtlar, nesnelerin fiziksel varlığından ziyade, onlara yüklediğim duygusal belleğin birer dökümü elbette. Gelecekten korkuyoruz. Bugüne geçmişin gücüyle direnebileceğimizi düşünüyoruz. Belki sevdiğimiz şeyleri önemseyince daha değerli insanlar olacağımıza bile inanıyoruz.

Laf uzamasın, kırmızı mürekkepli kalemlerden bahsetmiş miydim? Güzel şeyler kurşun kalemle yazılamaz elbette…

Perşembe, Mayıs 14, 2026

İki Üşütük

Gırgır, 1980’de, dokuzuncu yaşını kutlarken, gündelik hayatta ölümlerin çoğalarak normalleştiği başka bir dönemimizde, bütün popüler kahramanlarını birbirlerini dövüp paralarken resmederek kapağına taşımış: “yıldönümlerini günümüzün modasına uygun olarak kutlayan Gırgır Takımı” diyerek bir açıklama yazmıştı. Utanmaz Adam, Korna’nın boğazını sıkarken, omzunda testereyle kafasını kesen Zihni Sinir vardı veya Bediş, Hasan’ın Saksısı’nı, Korna’ya patlatmak üzereydi. Dokuz ayrı çizgi roman kahramanı birbirleriyle kıyasıya dövüşüyorlardı. Avni, Avanak Avni, Hasbi Tembeler, Gaddar Davut vs… O kapakta Altan Erbulak ile Orhan Alev’in kendilerini tipleştirdiği İki Üşütük te yer alıyordu. Bir başka deyişle kapakta kavga edenler arasında iki yazar-çizer vardı.

Yaşadığımız dönemde, mizah dergilerinde, çizgi romanlarımızda, yazar ve çizerlerin kendilerini tipleştirmeleri okur için alışıldık bir durum olabilir. Geçmişte, bu denli rağbet gören bir eğilim değildi, anlaşıldığı kadarıyla uygun da görülmüyordu. Hikâyenin kendisi ya da mesele edilen olgu, eserin üreticisinden daha önemli sayılıyordu, öyle ki, kimin ürettiği dahi o derece hayati değildi. Çizgi tarihimizin ilk dönemlerine baktığımızda, tek tük örnekler yok değil, örneğin Cemal Nadir, kendisini aralıklarla çizerdi. Gırgır’la ilintili düşünürsek, Oğuz Aral, ilk dönemlerinden itibaren her çalışmasında kendisini hikâyelere kattı. Hakeza, Altan Erbulak, gazetelerin ön sayfasında günlük siyasi karikatürler çizerken bile, kendisini çizgileştirirdi. Aral ile birlikte, 1950’li yıllarda, Yeni Sabah gazetesinde günlük bantlar çizerlerken, birbirlerinin öykülerine tip olarak dâhil olurlardı. Gırgır’a kadar kendilerini en çok çizen iki isim, sanıyorum Aral ve Erbulak’tır. Tiyatroya yakınlıkları, tek kişilik sahne performansları yapmaları, geniş anlamıyla oyunculukları, bu eğilimlerinde etkili olmuş olabilir. Okura “bu hikâyeyi size anlatan benim” demenin, kendini komikleştirmenin veya kahramanlaştırmanın garip bir tarafı yok kuşkusuz, demek istediğim onlar aracılığıyla yaygınlaşarak normalleştiler. Buna rağmen tersi de oldu, örneğin Engin Ergönültaş, ne kendisini çizdi ne de bir başkasının kendisini çizmesine izin verdi.

İlk kez 1978 yılında yayımlanan İki Üşütük, Gırgır’ın mutfağını anlatan bir çizgi romandı. Altan Erbulak ile Gırgır tarzı çizgi romanların ünlü senaristi Orhan Alev’i tipleştiriyordu. İkili, haşarı oğlan çocukları gibiydiler, sürekli işten kaytarıyor, Oğuz Aral’ı kandırmaya, Dürdane isimli güzel dergi sekreterini tavlamaya çalışıyor, aralarında rekabete giriyor, Çaycı Kambiz’in tuzaklarına düşüyorlardı. İlk dönem İki Üşütük, klasik anlamda bir çizgi roman sayılmazdı. Süreklilik taşıyan bir olay örgüsünden çok, Erbulak’ın çizdiği bağımsız absürd esprilere dayanıyordu. Günümüz dergilerinde on yıllardır süren esprici-çizer ortaklıklarının tipik bir örneğiydi. Hatta, bana kalırsa, o başlangıçtaki espriler, absürd mizahın o dönem için yenilikçi örnekleriydi, elindeki silahı polise teslim eden adam “çok sarhoştum, ne yaptığımı hatırlamıyorum. Kapıyı iki yerinden vurdum, cezam neyse razıyım” derken arkada iki yerinden vurulmuş, menteşelerinden çıkmış, acıyla kıvranan kapı görülüyordu. Eskimo, evinden çıkarak “kapatın şu sayfayı donuyoruz” diye bağırıyordu. Sonraları bu absürd havadan uzaklaşıldı, dergiyle uyumlu olarak televisüel espriler çoğaldı, dizi, aktüele ve hafiften erotizme yaslanan bir komiklikle kendini yeniden biçimlendirdi.

Altan Erbulak, diziyi çizerken elli yaşındaydı, bir başka deyişle o yıllarda pek çoğu yirmili yaşlarda olan Gırgır kadrosunun en yaşlı isimlerinden biriydi, örneğin birlikte çalıştığı Orhan Alev’den yirmi bir yaş büyüktü. Öte yandan dizide ya da Gırgır’ın içinde kimseyle bir yaş hiyerarşisi kurmuyor, rekabete girmiyor, mesleki hırslara kapılmıyordu. Her zaman çok yoğun ve çalışkandı, enerjik ve pozitifti, işini yapıyor ve bir başka işe yetişmek için tekrar koşuyordu. İki Üşütük yayımlanırken eş zamanlı olarak gazinolarda komedyen olarak sahneye çıkıyor, televizyonda canlı yayında karikatür çiziyor, tiyatro oyunlarında rol alıyor, gazetelere günlük-haftalık iş yetiştiriyordu. Erbulak, uzun bir dönem, açık ara, ülkenin en ünlü çizeriydi, sempati dolu ilgi çekici bir popülerliğe sahipti: “Kendimi [aynada] ilk gördüğümde öyle güldüm, öyle güldüm ki… Bu surat olsa olsa karikatür olur dedim ve başladım çizmeye” diyordu. Bugün dahi, o ölçüde sevilen ve bilinen, farklı mecralarda kendini kabul ettirebilen bir başka çizgi üreticimiz yok.  İki Üşütük, ister istemez, böylesi bir tanınırlığın izlerini taşıyordu. Açıkçası, dizi biraz da Erbulak’ın kişisel köşesi gibiydi. Aralıklarla Üşütükler adıyla yayımlanıyor, Orhan Alev dışında başkaları da espri veriyor, hikâyede ona hempalık ediyordu. Erbulak’ın gündelik hayatı ve televizyon yıldızlığı hikâyelere dâhil edilmekle birlikte dizinin amacı derginin çalışanlarını komikleştirerek kahramanlaştırmak, okurla yakınlaşabilmek, samimi bir dil kurabilmek olduğu için Erbulak’ın asıl işi çizerlik gibi gösteriliyordu. Buna göre diğer işler para içindi, geçiciydi, önemsizdi. Gerek Erbulak gerek Orhan Alev, kıt kanaat geçinen, tembel ve hazcı iki kafadar gibi anlatılıyorlardı, hafiften saftılar, kolay kandırılıyor, kolay çuvallıyorlardı. Sevimli ve iyimser, kin tutmayacak kadar naif ve balık hafızalıydılar.

Dizinin mizahı, tiyatro kökenli komedyenlerin televizyonda yaptıkları skeçleri, hatta Yeşilçam’ın ikili komiklerini andırıyordu. Erbulak, gazinolarda ve televizyonda benzer espriler yapıyor; siyasete, genel ahlaka, tabulara veya underground denebilecek bir koyuluğa hiç bulaşmıyordu. Orhan Alev de bu tarzın uzun yıllar en önemli üreticilerinden biri oldu. Öyle ki, Gırgır’ın kimilerince Mad dergisine benzetilmesinde pay sahibi olduğu iddia edilebilir. Popüler figürleri ve klişeleri makaraya alan, sözden çok hareket komiği kullanan ve güzel kadınlar karşısında aptal erkek kahramanların aczine odaklanan bir mizah anlayışı vardı. Amerikan tarzı, sürpriz son kareli, tek etkiye odaklanan komik çizgi hikâyelerin yaygınlaşmasında katkısı büyüktü. Doksanlı yıllarda, özel tv kanallarının açılmasıyla mizah dergileri büyük tiraj kaybederken gerekçe olarak Gırgır tarzı mizahın (gevşeyen sansürle birlikte) televizyona taşınması gösteriliyordu. Mizah dergileri o tarihten sonra televizyonda anlatılmayanı anlatma tercihinde bulunarak esprilerini başkalaştırdılar. İki Üşütük, bizatihi kendisi televizyon yıldızı ünlü bir üreticisi olan, beyazcamın parodileştirildiği yılların çizgi romanıydı. Bugün o esprilerin çoğu eskimiş görünebilir. Ama Gırgır’ın insan yüzü hâlâ büyük ölçüde Altan Erbulak’ın çizgilerinden hatırlanıyor . Gırgır yazar ve çizerleri, en çok Erbulak’ın fırçasıyla çizgileştirildiler desek yanlış olmaz. Erbulak, 1988 yılında vefat edince, dergi mutfağını anlatan başka çizgi romanlar kullanıldı ve galiba onların en ünlüsü, arada Üşütükler’e espri veren Hasan Kaçan’ın, Ergün Gündüz’le birlikte yaptığı Hasan ile Ergün oldu, mizah mantığı büyük ölçüde aynıydı.


Çarşamba, Mayıs 13, 2026

Gürültüde Yazmak

Akademisyen değilim. Doktora eğitimim var ama üniversiteden istifa edeli neredeyse yirmi yıl oldu. O dönemki akademik yoğunlaşmanın kıyısında bile değilim artık. Burada yaptığım şey daha çok düşünmek, çağrışımlar kurmak, bazen birbirine uzak görünen şeyler arasında bağlantılar aramak. Kendime ve okuyanlara zihin açıcı bir perspektif sunabiliyorsam ne ala.

Biraz da yaptığım işlerin baskısından çıkabilmek için yazıyorum. Popüler kültür hakkında düşünüyor, yazıyor ve konuşuyorum. Bu alanın doğası gereği kesin yargılar üretilebileceğine inanmıyorum. Aynı bağlam içinde size çelişkili görünebilecek yorumlar yapabilirim. Bunun bir kısmı düşünme arayışlarımdan, bir kısmı da popüler kültürün kendi hareketli yapısından kaynaklanıyor.

Üstelik zaman sürekli değişiyor. İçerikler artık yalnızca bilgiyle değil; öfke, hüzün, kıskançlık, şefkat gibi duyguların tetikleme gücüyle dolaşıma giriyor. Sürekli dikkatimizi çekmeye çalışan metinlerle karşılaşıyoruz. Bir süre sonra bütün dünyanın aynı tonda konuştuğunu sanıyoruz. Algoritmik bir yorgunluk içindeyiz. Durmadan yönlendirildiğimiz, sürekli bir şeylerin önerildiği bir ortamda, kendi merakımızdan ve arzumuzdan bile şüphe eder hale geliyoruz.

Geçmiş hakkında yazıyorum örneğin, ama bunu “eski güzel günler” duygusuyla yapmıyorum. Yine de öyle anlaşılabilirim. Çünkü nostalji enflasyonu içinde yaşıyoruz. Geçmişi bir hatıradan çok dekor gibi görmeye başladık.

Benzer bir durum gündelik duygular için de geçerli. İnsanlarda genel bir beğenmeme hali hâkim. Her şeye karşı hafif alaycı, mesafeli ve “cool” bir poz var. Üstelik o poz zamanla insanın gerçek duygusunu ifade edemediği bir kabuğa dönüşüyor. Kişisel olarak bundan etkilenmemeye çalışıyorum. Ne böyle görünmek isterim ne de dünyaya oradan bakmak hoşuma gider.

Günlük tadında yazılar yazıyorsanız, zamanın ruhundan ve algoritmik “sokaktan” etkilenmeniz kaçınılmaz. Yazdıklarım için “doğal”, “samimi”, “filtresiz” gibi iddialı laflar edemem. Siz kendinizi korusanız bile okur, gündem, dolaşım biçimleri ve platformlar yazının içine sızıyor. Bir bakmışsınız, hiç konuşmayı düşünmediğiniz şeyler sizin de meseleniz haline gelmiş.

Genel olarak kapalı bir hayat yaşıyorum. Sosyal medyayı çok sınırlı kullanıyor ve takip ediyorum. Bunu bir avantaj ya da mazeret olarak söylemiyorum. Çok farklı şeyler hakkında yazdığımı iddia edemem ama az insanın ilgilendiği şeyler üzerine düşündüğümü biliyorum. Burayı hafif gülümseyerek bitireyim: Belki de bu, benim küçük avantajım. Ya da bahanem. İkisi birbirine bazen fazlasıyla benziyor.

13 Mayıs


Doğum günüm sebebiyle şımarma hakkımı kullanıyorum Mıstık abi. Müzik Yıldıray Gügen/Bozkır ilk sezon jeneriği... Oyuncuları tanıyorsun, arada bir yerde seni de kattım, kızma lütfen... 

Related Posts with Thumbnails