Çarşamba, Mayıs 27, 2026

Şaşırma Refleksini Kaybedenler Ülkesi

Kişisel olarak “şaşırma ve irkilme” hissimizi kaybetmekten korkarım. Olağanüstü bir şey olduğunda, pek çok insanın “şaşırmıyorum” ya da “buna mı şaşırıyorsun” havasında sarkastik bir gösteri yaptığına hemen hepimiz şahit olmuşuzdur. Her birimiz, yaşanan kaosa karşı akıl ve ruh sağlığımızı koruyabilmek için ironiye, şakaya ya da zekâ gösterisine başvuruyor, işin içine “damağımıza göre” farklı ölçülerde öfkeyi de katıyoruz. “Niye şaşırıyorsun” deniyor ya, hayır işte… İnsansak, farkındaysak kanıksayamayız. Şaşırmaktan vazgeçemeyiz. Her ne olursa olsun, saçmalık karşısında irkilerek kendimizi savunmak zorundayız.

Global popüler kültüre bakarak şunu söylemek mümkün: Modern siyasetin en büyük başarısı insanları ikna etmek değil, sürekli huzursuz etmek. Sürekli bir kriz, sürekli bir gürültü, bitmeyen bir “acil durum” hissiyle yaşıyoruz. İnsan neye öfkeleneceğini, neyi ciddiye alacağını, hangi felaketi takip edeceğini şaşırıyor.

Daha tuhafı şu: Kaos artık bir arıza gibi değil, doğrudan yönetim biçimi gibi işliyor. Gündem öyle hızla değişiyor ki hiçbir şeyin anlamı tam oluşmadan bir sonrakine geçiliyor. İnsanlar meseleleri tartışmıyor artık; yalnızca taraflara ayrılıyor.

Yozlaşma sadece kötü şeylerin yaşanması değildir. Daha kötüsü, insanların kötü olana alışmasıdır. İnsanlar artık “Böyle olmamalı” demek yerine “Zaten her şey veya herkes böyle” demeye başlıyor. Çürümenin gerçek zaferi burada galiba.

Sakin bir mahallede yaşıyorum; öyle sessiz ki gece sokaktan geçen insanların ayak tıkırtısını duyabiliyorsunuz. Ama hemen her geceyarısı, kenar mahallelerden birileri vadinin ortasındaki köprüye gelip ucuz arabalarıyla spin atıyor, çıstak çıstak büyük bir gürültü çıkarıyor. Sonra da gerçekten hiç şaşmıyor, “a..na koyum Çankaya” diye bağırarak uzaklaşıyorlar. Kenar mahallede büyümüş bir çocuk ve ergen olarak yapmaya çalıştıkları şeyi biraz olsun anlayabiliyorum aslında.

Askerde bir albay vardı. “Askerlik mi yapıyorsunuz lan siz?” diyerek bize kafayı takmıştı. Geceyarısı evinden kalkıp geliyor, saldırı alarmları çaldırıyor, bizi tatbikata kaldırıyordu. İki hafta içinde gece saat ikiyle beş arasında dört ya da beş kez zamana karşı yarıştırıldık. Bir süre sonra o kadar gerildik ki, gerçekten tatbikat var mı, yok mu ayırt edemez olmuştuk. O tatbikatlar olmasa ne kaybederdik? O lümpenler Çankaya’ya küfredince ne oldu? O kaoslar bize ne kattı, ne katıyor?

Büyük bir siyasi partiyi kapatmaya çalışıyorlar. Bir liderini içeri attılar, diğerini de atacak gibiler. Demokratik bir seçim olacak mı, artık ondan bile çok emin değiliz. Şaşırıyor muyuz? İlk kez mi oluyor? Hayır diyemeyiz. Sürekli alarm sesi çalan bir binada yaşıyor gibiyiz. Üstelik ortada gerçekten anlamlı bir gerekçe de yok çoğu zaman. İnsan ister istemez soruyor: Niye durmadan yeni bir krizle uyanıyoruz? İnsanlar uzun süre korkuyla, öfkeyle ve alarm hissiyle yönetilebilir mi?

Geçen hafta, “Sosyal medyanın da etkisiyle siyaset giderek dev bir sinir sistemi simülasyonuna dönüştü. Herkes her şeye anında tepki vermek zorunda hissediyor” diye yazmışım. O zaman daha çok çağın doğal akışını anlatmaya çalışıyordum. Bugün ise birileri çıktı, topluma doğrudan bir “kaos tatbikatı” yaptırmaya başladı gibi geliyor bana. Üstelik uzaktan değil, tepki vermemizi isteyerek, burnumuzun dibine kadar sokularak.

Tabii ki sokağa çıkacağız, demokrasi neden yaşadığımız şeyden daha iyi bir sistemdir diye en temel hakları anlatmaya çalışacağız. Çünkü hepimiz bundan daha iyisine layığız. Çocuklarımız sürekli gerilim üreten bir atmosferde yaşamamalı.

Evet, öyle bir noktaya çekiliyoruz ki düşünmek yavaşlık gibi görülüyor. Durup sessiz kalmak bile şüpheli sayılıyor. Çünkü kaotik dönemlerde insanın ilk kaybettiği şey çoğu zaman fikri değil, tonu oluyor. Kabalık ve şuursuzluk karşısında insanlığımızı, ölçümüzü, dilimizi ve muhakememizi yitiriyoruz.

Yazının başına, şaşırma ve irkilme refleksine dönüyorum. Bence şunu hep hatırda tutmalıyız: “Yaşadığımız yer ne kadar bozuksa düzgün olma mecburiyeti o kadar büyüktür.” Çünkü bugün mesele yalnızca kötü politikalar değil, insanın kendi zihinsel dengesini koruyabilmesi. Belki de insanın kendisini koruyabilmesinin tek yolu, gürültünün ritmine kapılmadan direnebilmesidir.

Salı, Mayıs 26, 2026

Solak

Evvelsi gün Agah Özgüç’ün “Şiirlerle Sinema” kitabında (Habora, 1966) rastladım. Özgüç, anladığım kadarıyla Yalnızlar Rıhtımı filmini beğenmemiş, şöyle diyor: “Y.R. (1959) şiirsel anlatımı olan filmlerdendir, örneğin yağmurlu sokaklar, ıslak rıhtımlar, bir pavyonda akordiyonistin (Yavuz Yalınkılıç) öldürülüşü… Ne var ki bütün bu ustaca düzenlenmiş şiirli mizansenlere karşılık, filmdeki hikâye solak, kişiler de gerçek dışıdır, olumsuzdur.”

Yerli bulmamış Özgüç, gerçekçi saymamış. Biraz da küçümseyerek üstünü çizmiş gibi geliyor bana. Ben o fasılda değilim. Yağmurlu sokaklar, rıhtımlar, akordeon sesi, pavyonlar… Rekin (Teksoy) abi, kendiyle de tatlı tatlı gırgır geçerek o yıllardaki “Fransız filmi”, “sanat filmi” klişelerini anlatırken hepsini sıralamıştı bir akşam sofrasında. Genç insanlar hepsi, arıyorlar, taklit ediyorlar, başka türlüsünü bilemiyorlar. Üstelik Attila İlhan’ın yazdığı bir senaryodan söz ediyoruz; epey poz, biraz şiir, biraz karanlık romantizm olmayacak da ne olacak? Adam okuduğu dizeyi bitirince kırmızı atkısını geriye savuruyormuş…

Ben başka bir yere takıldım. Alıntıladığım paragrafta “hikâye solak” diyor. Şaşırdım. Muhtemelen “soluk” yazacaktı, dizgi hatası oldu diye düşündüm önce. Sonra durdum. Acaba dedim, gerçekten “solak” mı yazılmıştı? “Solcu”, “fazla sol”, “sakıncalı” gibi imalı bir dil mi kuruluyordu? 1960’ların Türkiyesi’nde insanın aklına her şey geliyor.

Sonra kendi kendime “saçmalama, soluk o soluk” diye gülerek güne devam ettim.

Bazı dönemlerde bazı sözcükler, zamanın ruhunu fazlasıyla taşır. “Cringe”, “cool, “sömürgecilik,”, “yapı”, “patolojik narsist” şimdiki zamanın sözcükleri mesela… Ne olduklarını biliyor, çoğu zaman tartışmıyoruz bile. Altmışlı yıllarda ise “sol” başka türlü yankılanıyordu. Vedat Türkali’nin, Attila İlhan’ın Yeşilçam’da dolaştığı; “sol” kelimesinin bile insanı tedirgin etmeye yettiği zamanlardı bunlar.

Belki gerçekten basit bir matbaa hatasıydı. Belki de değildi. Her iki halde de dizgiyi yapan matbaa işçisini bile endişelendirebilirdi. Maazallah, karakola çekilebilirdi. İnsan bazen eski bir sinema kitabındaki tek bir kelimeden bile memleketin ruh halini sezebiliyor. Hımm.

Böyleyken böyle Romalılar.

Not: Bu yazıyı daha önce yazdığımda şöyle yorumlar yapıldı. Tashih olmadığı, "solak" sözcüğünün gündelik dilde bizatihi olumsuz anlamda kullanıldığı söylendi. Benzer olmasa yakın bir düzlemde soyut denmek istendiği, yanlış yazıldığı da eklendi. Solak sözcüğünün apolitik bir yerden konuşarak "ters" anlamında kullanıldığını sanmıyorum. Külhani ve erkek bir tonla konuşan bir yazarın bağlamı bildiğinden kendimce eminim. Soyut sözcüğünün ise gazetelerde kullanılacak kadar yaygınlaşmasının 1970'lerde yaşandığını düşünüyorum. 

Pazartesi, Mayıs 25, 2026

Genç bir ressamın iş başvurusu

Sahaflardan elime geçti. Ankara Atatürk Lisesi öğrencisi bir genç, 1949 yılında Türkiye Yayınevi’nin sahibi Tahsin Demiray’a iş isteyen bir mektup yazmış. Hoşuma gitti.

Uzun yıllar boyunca amatör ve profesyonel çizerlerle mektuplaştım, galiba biraz da onları hatırlattığı için sakladım bu mektubu. Genç ressam adayı, Ankara’daki sınırlılıklardan, geçim sıkıntısından ve durmadan çalışma isteğinden söz ediyor. Seri resimler yapabildiğini anlatıyor, hikâye isterse resimleyebileceğini söylüyor, hatta birkaç örnek gönderdiğini ekliyor. Neredeyse küçük bir ajans gibi davranıyor. On altı-on yedi yaşında biri için dikkat çekici. Hem mahcup hem iddialı bir tonu var.

Az zamanda tanınmış ressamlar sınıfına yükselebilirim” diyor mesela.

İnsanın içini hafifçe burkan bir cümle bu. Firuz ve Sururi ile kıyaslamış kendisini. Takip ediyor ve biliyor. Saf ve dokunaklı bir özgüven taşıyor. Devamını ise az çok biliyoruz. Basında tutunamadı görünüyor; en azından bugün ismen hatırlanmıyor. Türkiye’de çizgi ve basın dünyasının tarihi biraz da böyle kaybolmuş heveslerin tarihidir. Yetenek tek başına yetmez çünkü. Sebat, iştah ve rutin içinde çalışabilme gücü gerekir. Çoğu genç ressam adayı, hayatın daha garanti yollarına sapar.

Bazılarıysa yıllarca çalışır ama yine de unutulur.

Mektubun kendisi de güzel ayrıca. Zarfın üstünde “Bay Tahsin Demiray” yazıyor. Artık kimse kimseye pek öyle “Bay” demiyor. İyi mi oldu kötü mü oldu, ayrı mesele. Kelimenin kendisiyle birlikte başka bir mesafe duygusu da kayboldu demek istiyorum. Resmî ama kişisel, ciddi ama biraz da mahcup bir hitap biçimi.

Posta damgaları, dikkatli el yazısı, “cevabınızı lütfen unutmayınız” cümlesi… Hepsi başka bir çalışma ve sabır dünyasına ait görünüyor şimdi.


Pazar, Mayıs 24, 2026

Kızıl Düşman

Refik Korkud (Yiğitbaş), Yassıada duruşmalarından anladığımız kadarıyla Demokrat Parti iktidarından maddi destek alan, Türkiye Fikir Ajansı üzerinden propaganda kitapları yayımlayan bir “memurdu”. Muhtemelen İstihbarat ve Özel Harp çevreleri için çalışıyordu. Örtülü ödenekten beslenerek yirmiye yakın kitap yayımlamış, sonra da ortadan kaybolmuştu diyelim. Pek parlak bir anti komünist ya da kuvvetli bir ideolog olduğu da söylenemez; kitaplarında ciddi bir fikir örgüsü ya da dikkat çekici bir polemik yok.

Aslında bu yazıyı kitapların kendisi için değil, reklam veren kurumları görünce duyduğum şaşkınlık nedeniyle yazıyorum. Sayfaları karıştırdıkça insanın karşısına devletin yarısı çıkıyor: Ziraat Bankası, Petrol Ofisi, PTT, Spor Toto, Halk Bankası, Vakıflar Bankası, Etibank, Sümerbank, MKE, İller Bankası…

Demek ki mesele yalnızca örtülü ödenekten gizlice aktarılan paralar değilmiş. Bir emirle, kamu kurumlarının reklam bütçeleri de devreye sokulmuş. Kitabın arka sayfaları ilanlarla dolu. Anti komünizm burada bir “dava” olmaktan çok, dağıtılan bütçeler etrafında oluşmuş bir sadakat ekonomisine benziyor.

İnsanın aklına şu geliyor: Bu kurumların yöneticileri gerçekten bu kitapların iyi olduğuna mı inanıyordu? Sanmıyorum. Daha çok, dönemin siyasal ikliminde yanlış tarafta görünmek istememiş gibiler. Çünkü korku bazen ideolojiden daha örgütlü çalışır.

Cumartesi, Mayıs 23, 2026

Hüzzamlı Bir Kaçış Dekoru

Ratip Tahir’in (Burak) ellili yıllarda Yeni Sabah gazetesinde tefrika edilmiş “Bir Yemin Uğruna” isimli bir çizgi romanı vardır. Gazete yönetimiyle anlaşmazlığa düşerek ayrıldığı için hikâye Şahap Ayhan tarafından şıpın işi tamamlanmıştır. Çizgi romanın bazı sayfaları elime geçti, tekrar okuyayım istedim.

Seçtiğim panellere (karelere) bakarak bütünüyle romantik bir hikâye sanmayın sakın. Hoş, Ratip Tahir harem hayatıyla ilgili epeyce hikâye çizdi aslında, ağırbaşlı erkekleri ve kadınları resmetmeyi sevdiğini hep hissettirdi.

Hikâyeyi okurken “Ratip Tahir ne anlatmak istiyor?” diye düşündüm. Bir dönem çok popüler olmuş, çizgi romanın yaygınlaşmasını sağlayan işlerden söz ediyoruz. Evet, hamaset dolu tarihî hikâyeler anlattı, abarttı, estetize etti vesaire ama ona özgü bir tarih duygusu da vardı, ben ona takıldım.

Bence epey tuhaf, hibrit ve bugün artık kaybolmuş bir “hayalî Osmanlı” resmediyor. Tam tarih resmi değil bu, oryantalist kartpostal da değil. Bir çeşit yerli pulp fantazyası kuruyor. Öncelikle herkes çok güzel ya da çok yakışıklı. Vakur ve ağırbaşlı görünüyorlar. Erkekler mutlaka teatral, kadınlar hem masum hem erotik.

Mekânlara daha önce bu kadar dikkat kesilmemiştim. Meşrutiyet konaklarını andıran bir dekor hayal etmiş gibi geliyor bana. Harem mi yoksa konağın salonu mu ayırt edemiyoruz. Sonra garip bir hisle şunu düşündüm: Tam da ellili yıllarda bir tiyatro oyunu ya da yerli film nasıl kostümlendirilip dekore edilirse, Ratip Tahir de öyle çiziyor. Zaten döneminin makbulünü ve ortalamasını iyi bildiği için başarılı.

Yani burası Osmanlı değil aslında. “Osmanlı gibi görünen bir Hollywood stüdyosu.” Çünkü hikâye algımızı, hele o yıllarda, büyük ölçüde Hollywood belirliyor. Önemli bir farkla: Ratip Tahir’in haremi Batılı oryantalist ressamların haremleri kadar çıplak ve saldırgan değil. Daha “mahcup erotizm” kuruyor, ellili yılların popüler kültür ahlakıyla filtrelenmiş bir tensellik istifliyor. Göğüs dekoltesi var ama aynı anda bir edep de korunuyor. Tam bir Babıâli dengesi.

Ratip Tahir, kendisinden sonra gelen çizerler tarafından alaturka ve “yavaş” bulunurdu. Oysa onun derdi kahraman yaratmaktan çok atmosfer kurmaktı. Çizgi roman sayfasından ziyade “resimle roman” hissi üretiyordu. Belki de bu yüzden çizdiği insanlar karakterden çok “illüstrasyon figürü” gibi görünür.

Üstelik o yıllarda renk meselesi bizim okuru da çizgi romanımızı da derinden etkiliyordu. Ratip Tahir’in tam sayfaları sahiden bir çığır açar. Bugün için ne yaptığını ayrıca önemseyebiliriz ama o tarihte kirli yeşiller, soluk morlar, mat altın sarıları ya da yaşlanmış pembe tonları bilinçli bir estetik tercih gibi durmuyordu belki. Baskı tekniğinin sonucu gibiydiler. Ama farkında olmadan o dünyanın psikolojisini de kuruyorlardı. Her şey biraz yorgun, biraz tozlu, biraz rüya gibi görünüyordu.

Sahne seçimleri de ilginç. Paylaştığım saç tarama sahnesine bakalım. Teknik olarak ortada hiçbir “olay” yok ama sahne erotik çalışıyor. Çünkü bedeni değil, hayranlığı dolaşıma sokuyor. Bir kadının başka kadınlar tarafından seyredilmesi, hazırlanması, güzelliğinin törenselleştirilmesini resmediyor bize.

Erkek figürleri ise neredeyse operatik. İnce bıyıkları, teatral bakışları, kostüm gibi duran kıyafetleri ve sürekli poz veren bedenleriyle gerçek görünmüyorlar. Ratip Tahir bize sürekli bir çokluk sunuyor: Haremde perde çok, yastık çok, kumaş çok, mücevher çok, bakış çok. Bütün o fazlalıkla, o yılların sıkışan Türkiye’sine saltanatlı ve hüzzamlı bir kaçış dekoru kuruyordu. Cumhuriyet Türkiyesi’nin geçmişe bakarken kurduğu rüyayı resmediyordu.

Not: Seçtiğim panelleri temizleyerek paylaştım, seksen yıllık gazete kağıtları pek de iyi görünmüyordu çünkü. 

Cuma, Mayıs 22, 2026

Patronu değiliz

Global popüler kültürde Visibility Burnout (görünürlük tükenmişliği) ya da Performative Fatigue (performans yorgunluğu) gibi kavramlar dolaşıyor son zamanlarda. Sürekli fikir belirtme, anında tepki verme, her olaya bir espri yetiştirme ve ne olursa olsun “online kalma” baskısından doğan yeni bir tükenmişlik biçimi bu. İnsan çalışmaktan değil, durmaksızın kendisinin “editörü” olmaktan yoruluyor. “Şimdi ne söylesem, neyi paylaşsam, bu olaya nasıl bir yorum versem?” stresi. Henüz tam adı konmamış, sözlüklerde yeri ayrılmamış yeni nesil bir “felç” (kitlenme) hali.

Bana ilginç gelen şu: İnsan bedenen ya da ruhen yorulur, ev taşırsınız, tez yazarsınız, sabahladığınız işler ve zamanlar olur ve mecazen “geberirsiniz.” Buradaki mesele fiziksel efor değil. Mesele, sürekli bir şey “yayınlamak” zorunda hissetmek. Eskiden insan mesai bitiminde işten çıkınca yorulurdu, şimdi 7/24 kendi kişiliğinin sosyal medya yöneticisi olmaktan yoruluyor.

Bir arkadaşım var, tatlı bir nerd’tür ve gündemin dibini görmeden yaşayamıyor. Uyanır uyanmaz kendi deyişiyle “reaksiyon mesaisine” başlıyor. Sosyal medyada sürekli aktüel ve hızlı olmak zorunda hissettiği için, bu durumun trajikomikliğini de kendiyle alay ederek idare ediyor. Oysa mizah doğası gereği spontane bir şeydir, sosyal medya komikliği ise bunu planlı ve mekanik bir sahne performansına çevirdi. Artık çoğu insan düşünmüyor, refleks gösteriyor. Çünkü reaksiyon ekonomisinde hız, düşünceden daha değerli hale geldi.

Sessiz kalmanın bile riskli görüldüğü bir düzende, sırf görünür kalmak için konuşuluyor. İnsan da giderek kendi hayatına dışarıdan bakan bir gözlemciye dönüşüyor: Ne kadar öfkeli göründüğünü, ironinin dozunu, hangi fotoğrafın daha iyi çalışacağını hesaplayan kendi editörüne… Herkes kendi hayatının filmini, teaser’ını, mottosunu ve aforizmasını üretiyor artık.

Üstelik bu yük yalnızca sıradan kullanıcıların omuzlarında değil. Yazarlar, akademisyenler, müzisyenler, bağımsız sinemacılar… Eskiden onlardan eser üretmeleri beklenirdi. Şimdi ise görünür, güncel, esprili, siyaseten duyarlı, erişilebilir ve algoritmik olarak aktif olmaları da isteniyor.

İnternet ilk yaygınlaştığında, samimiyet gösteren insanların gerçekten farklı olacağına inanıyorduk Güzel yanılgıymış. Bugün kimse pek öyle bir sahicilik aramıyor artık. Samimiyet hazır gösterilerle, sahicilik ise her şeyi tiye alan ironilerle geçiştirilebiliyor. Önemli olan tek şey, ne pahasına olursa olsun sahnede kalmak.

Neticede hepimizin maaşsız, mesaisiz, istifası olmayan ikinci bir işi var artık. Kendi kendimizin işçisiyiz. Hayır, patronu değiliz Mıstık abi.

Perşembe, Mayıs 21, 2026

Taş gibiymiş memeleri

Bu yazıyı altı yıl önce yazmışım... Bugün tekrar önüme düşen bir fotoğraf vesilesiyle yineliyorum. Bilmeyenler olabilir diyerek hatırlatayım, fotoğraftaki hanımefendi Benli Belkıs namlı bir gece hayatı şöhreti... Uzun yıllar, aşkları ve serüvenleriyle erkeklerin dilinde yaşamış bir meydan okuyucu kadından söz ediyoruz. Fotoğrafta altmış yaşlarında olmalı, her daim bakımlı, kendinden emin ve eskilerin deyişiyle “dirhem yağsız” bir vakarla sahneyi izliyor. Seyredildiğinin farkında, bu farkındalıkla yaşıyor hatta...

Yazıyı niye yazmıştım...

Şaziye Karlıklı'nın Benli Belkıs kitabında (Doğan Kitap, 2018) bir anekdota rastlamıştım. Kitabın sonlarına doğru Çetin Altan'dan bir alıntı vardı. Belkıs'ın son günlerinde, Çetin Altan yaşadığı bir “manşeti” anlatmıştı.

İşte, içki masasında konuşurlarken Belkıs, artık her nedense bluzunu yırtıp Çetin Altan'a göğüslerini gösteriyor ve "bak hala memelerim taş gibi" diyordu...


Belkıs öldüğünde değil, yıllar sonra anlatılan bir hikâyenin kahramanıysa… Üstelik anlatıcısı dışında tek bir tanığı yoksa… İnsan ister istemez durup düşünüyor. Gerçekten yaşanmış bir hatıra mı bu, yoksa kadınlığıyla efsaneleştirilmiş bir figüre sonradan yakıştırılmış bir sahne mi?

Çünkü hikâye ziyadesiyle kusursuz. Fazla “erkek meclisi”ne uygun. Namlı bir gece hayatı kadını, yaşlanmış ama hâlâ meydan okuyan bedeniyle ortaya çıkıyor, bluzunu yırtıyor ve “bak hâlâ taş gibiyim” diyor, deme gereği duyuyor. Sanki magazin hafızasının kadınlardan beklediği son replik buymuş gibi.

Belkıs, yıllarca erkeklerin anlattığı hikâyelerin başrolündeydi. Rejimin “öteki”si, magazinin “orospusu”, erkek muhayyilesinin daimi provokasyonu… Böyle kadınların yaşlılığı bile uslu-edepli anlatılmıyor. Mutlaka bedeniyle, cinselliğiyle, hâlâ arzu uyandırıp uyandırmadığıyla hatırlanması gerekiyor.

Belki gerçekten yaşandı. Belki o bluz gerçekten yırtıldı. Ama bana, yaşanmış bir hatıradan çok, bir dönemin kadınlara bakışını ele veren “gazeteci fantezilerinden” biri gibi geliyor.

İnanmıyorum.
Related Posts with Thumbnails