Cuma, Mart 13, 2026

Eşeğe Binen Arzu

Aralıklarla yazıyorum: mizah dergileri, erotizm tarihimizin en verimli arşivlerinden biridir. Dikkatli bir göz, dergi sayfalarında pek çok tuhaf takıntıya rastlayabilir. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde, neredeyse ilk otuz yıl boyunca idealize edilen kadın figürlerinin eşeğe binerken resmedilmesi bunlardan biri. Bugünden bakınca çok anlaşılmayabilir ama ikonografik düzlemde kolektif bilinçaltını deşifre eden bir tercih bu. Bir erkek eşeğe binerse komik olabilir, kadın bindiğinde ise iş değişir. Artık sadece komik değildir.

İstanbullular için bir sayfiye yeri olarak Büyükada'nın ağaçlıklarının "sürprizleri" ve adada gezerken eşeğe binen güzel kadınları popüler “manzaralar” olarak dergilerde sıkça kullanılır. Akbaba’nın sahibi Yusuf Ziya Ortaç’ın Ada’da yaşıyor olması bu tekrarın yaygınlaşmasında etkili olmuş olabilir.

Eşek, Anadolu ikonografisinde ve haliyle mizahımızda epeyce yer tutar. Cahilliği, saflığı, taşralılığı, yoksulluğu ve inadı sembolize eder ama açıkça konuşulmayan bir biçimde bedensel güç ve cinsel iştahla da ilişkilendirilir.  Halk anlatılarında ve argoda eşek açıkça fallik bir çağrışıma sahiptir. Bu nedenle masum bir taşıyıcı değildir, anlam yüklü bir semboldür.

İdealize edilen şehirli güzel kadını eşekle birlikte resmetmek, onu “medeniyet”ten doğaya, merkezden taşraya doğru itmeye yarar. Ata değil eşeğe bindirilmesi tesadüf değildir. At aristokrasinin ve kontrolün simgesiyken eşek gündelikliğin, kabalığın ve grotesk bedenin hayvanıdır. Erkek çizer için burada aşağılayıcı ama aynı anda erotize edici bir gerilim üretme imkanı doğar. Böylece kadın hem taşralılaştırılır hem seyirlik hâle getirilir. Şehirli erotizm sofistike bir mesafeyle temsil edilirken, eşeğe bindirilmiş beden daha doğrudan, daha bedensel, daha imalı bir cinsellik üretir.

Ortaya çıkan imge, hem küçümseyen hem arzulayan bir bakışın ürünüdür. Mizahın gülme perdesi bu gerilimi meşrulaştırır. Gülerken aynı anda "bakılır." Alay, arzuyu gizlemenin en eski yöntemlerinden biridir.

Belki de mesele tam olarak burada düğümleniyor: eşeğe bindirilmiş kadın figürü, mizahın masum yüzüyle dolaşıma sokulan ama aslında karmaşık bir bakış rejimini taşıyan bir imgedir. Taşralılaştırma ile erotizasyon aynı karede buluşur, küçümseme ile arzu birbirini besler. Gülme, bu çelişkinin üzerini örten ince bir tül gibi işlevselleşir. Kadın hem “doğaya” yaklaştırılır hem de o doğallığın içinden seyredilir kılınır. Bugün geriye dönüp baktığımızda, bu resimler yalnızca nostaljik bir Ada manzarası değil erkek egemen bakışın mizah aracılığıyla kendini normalleştirme biçimidir.

Mizah dergilerine ve esprilere bakarken, onları incelerken daima şu soruyu akılda tutmalıyız: Biz gerçekten neye gülüyorduk? Gülüyorduk, evet. Ama aynı anda bakıyorduk. Ve o bakış masum değildi.

Not: Görsel seçimlerini özellikle bağlamın dışından seçtim, pastoral olanları tercih ettim ve özgün üretimleri renklendirdim, ilk görsel zaten by LeCe üretimi...

Perşembe, Mart 12, 2026

Bekar Odası

Fotoğraf, bir dönemin arzu rejimini, erkeklik pedagojisini ve popüler kültürün gündelik hayattaki izdüşümlerini belgelemesi bakımından ilginç.

Demir karyola, düz renkli duvar, minimal eşya düzeni mekâna neredeyse yatakhane estetiği kazandırıyor. Yatakta kaykılarak uzanmış erkek figür, traşı ve bedensel duruşuyla bir askeri andırıyor. Ne ki, askeriye o resimleri duvara astırmaz. Hepsi yarı çıplak kadın fotoğrafları…

Adam yalnızlığını imgelerle doldurmuş, yatağını arzu mekanına çevirmiş, fiziksel yoksunluğunu, görsel bollukla telafi etmeye çalışmış. Duvar, yalnızca fiziksel bir sınır değil, öznenin dünyayla kurduğu ilişkinin görsel arayüzü hâline gelmiş. Erkek özne, kamusal dolaşımdaki kadın imgelerini özel alanda kendisi için yeniden biraraya getirmiş. Patetik elbette. Hayranlık panosundan ziyade bir yalnızlık haritası gibi duruyor yaptığı şey.

Fotoğrafın merkezinde açık biçimde bir “erkek bakışı” (male gaze) var. Dergi kültürü, kadın bedenini estetize edilmiş bir tüketim nesnesi olarak paketler, erkekler de bu hazır kurguyu içselleştirir. Kadın figürleri özne değil, seyir nesnesi olarak konumlandırılmıştır. Böylece arzu, doğal veya içgüdüsel bir duygu olmaktan çıkar, kültürel olarak öğretilmiş ve tekrarlanan bir pratiğe dönüşür.

Diğer yandan fotoğrafın kendisi de bir meta-temsil üretir. Erkek, kadın imgelerine bakarken, biz de o erkeği izleriz. Bakış çok katmanlı hâle gelir: kadın, erkek, fotoğrafçı ve izleyici. Her katman bir öncekini çerçeveler ve konumlandırır. Böylece fotoğraf, yalnızca bir odayı ya da karyolayı değil, bakışın dolaşımını ve temsil ekonomisini kayda geçirir.

Duvara asılan yalnızca kadın imgeleri-fotoğrafları değil, erkekliğin nasıl kurulacağına dair bir yol haritası sayılabilir. Bugün sosyal medyada algoritmaların tekrar tekrar önümüze düşürdüğü görsellerle duvardaki fotoğraflar arasında bir süreklilik olduğunun farkındayız değil mi? “Hey Grok, bu kadını vikvik?” der miydi bu asker traşlı arkadaş? Elinde ayfon, ekran kaydırır mıydı?

Çarşamba, Mart 11, 2026

Tuhaf bir kalabalık

Derin Hakikatler, aşağı yukarı üç aydır beklenmedik biçimde yüksek ilgi görüyor. Nedenini bilmiyorum ama yirmi yılın en yüksek oranlarına ulaştı; günde beş bin civarında etkileşim almaya başladı. Buna sevinmeli miyim, yoksa biraz ürkmeli miyim, doğrusu bilemiyorum.

En iyisi teşekkür edip kenara çekilmek. İşimde gücümde, kendi halinde bir Romalıyım. Gayemiz sevenler ayrılmasın, yanlış mıyım Mıstık abi? Sen de kardeşini tahkir, tezyif ve tacizlerden koru, rica ediyorum.

[Not: Görsel, "kapşon dursun kel görünmesin" ilüstrasyon serisinden...]

Distorsiyon















Evreğen

Salı, Mart 10, 2026

Kurtar Bizi

Ben çocukken, onlu yaşlarımdan söz ediyorum, Ankara’da, Ulus’ta “ispirtocular” vardı. Hal’in arkasında, Sobacılar Sokak civarında dolanır, oralarda yatar kalkarlardı. Çöplerden bir şeyler toplar, kâğıtçılara satar, denk gelirse gelip geçenden para dilenirlerdi. Doğal olarak her gördüğümde korkardım onlardan. İspirto içmek ne demek, çocuk aklıma hem garip hem dehşetli gelirdi.

Sadece ispirto da değil, para bulurlarsa eczaneden Optalidon alırlardı. İkisi bir arada yapar, gömülürlerdi. Anafartalar Caddesi’nde salya sümük, hırlaya hırlaşa yürür, naralar atar, en sonunda iki seksen yere serilirlerdi. Onları mutlaka kusarken, işerken, içerken ya da sızmak üzere bir halde görürdünüz.

Bir gün matrak bir şey oldu. Yine tırsarak yanlarından geçiyordum. O günün koşullarına göre kalburüstü giyinmiş bir adamdan yardım isterken rastladım onlara. Yine sarhoştular. Biri yayıldığı yerden hafif doğrulmuş, sesini kibarlaştırarak şöyle dedi: “Kurtar bizi sayın abim.”

Yıllarca “Kurtar bizi sayın abim” diye diye bunun taklidini yaptım. Galiba o rahatsız edici hallerle ancak böyle baş edebiliyordum, hicvederek, komikleştirerek.

Bir de üzerimde ailemdeki marazlı çalışma ahlakının etkisi vardı. Onlara bakarken “Nasıl yaşıyorlar?” diye değil, “Nasıl geçiniyorlar?” diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Ne naletsin orta sınıf ahlakı.


Aradan kaç yıl geçti. Hâlâ biri “kurtar bizi” dediğinde içimde gülmekle kızmak arası bir duygu belirir. E sen çalış, çabala, niye seni kurtarsınlar?

Neyzen Tevfik’e atfedilen bir fıkra vardır. Tarzan filmini izlemişler, “Nasıl buldun?” diye sormuşlar. Neyzen de Tarzan ile Ceyn'i kastederek, "kurtaran s.kiyor" demiş. E tamam, “Erkek” Neyzen'den politically correct bir cevap beklemiyorduk zaten. Ama fıkrayı anlatan akıl, kurtaranın niyetinin çoğu zaman kurtarmakla sınırlı olmadığını söylemek istiyordu. Ben bunu bir Gıbrıslıdan dinlemiştim.

Bir gün mahallede benim için garip bir şey yaşandı. Yine çocuğuz. Akran zulmü diyelim. Bir grup çocuk yaşıtlarından birini eski çöp varillerinden birine koymuş, asfaltta tangır tungur yuvarlıyorlar. Ne mağduru tanıyorum ne de zalimleri.

O kadar çizgi romanını boşa okumamışım. Koşarak gittim, varili durdurdum, çatır çatır o yılık ağızlı “kötülerle” yumruklaştım ve çocuğu varilden çıkardım. Yani kurtardım.

Ne mi oldu?

Çocuğun üstünü başını düzeltirken, “Bırak!” diye beni ittirip bir tokat attı. Başı dönüyordu, yalpalayarak uzaklaştı. Donup kalmıştım. Sonunu düşünmeden girdiğim bir serüven, mutlu sonla bitmemişti.

Hayat bana o gün nasıl bir ders vermişti, hâlâ tam anlayabilmiş değilim. Evrenin mesajı belki şuydu: “İşin gücün yok mu lan değişik?”

Bunu Neyzen’e mi sormalı, yoksa Neyzen fıkrasını uydurana mı, bilemiyorum. İspirtoculara sorsam muhtemelen benden para isterlerdi. Annem ise daha pratik bir yere bağlar ve şöyle derdi: “Yazdığın dizide bölüm başına kaç para verecekler?”

Bazen diyorum ki, kurtulsak iyi olacak. Neyden, demeyin… bir şeyden işte.

Ama mümkünse biri bizi kurtarmasın.


Pazartesi, Mart 09, 2026

Mano Fico ya da Nah!

Bizdeki “nah” işareti -yani elin yumruk yapılıp başparmağın işaret ve orta parmak arasından çıkarılması- Latin dillerinde “mano fico” (incir eli) olarak biliniyor. Latince ficus, incir demek. Ama Roma argosunda aynı kelime kadın cinsel organı için kullanılan bir mecazmış. Anlaşılan o ki jest, cinsel birleşmeye gönderme yapan bir sembol olarak görülüyordu. Orta parmak göstermek gibi doğrudan saldırgan değil, daha komik, daha grotesk bir tarafı var.

Sembolün Roma’dan çıktığı düşünülüyor. Bugün İtalya’da hâlâ biliniyor, İspanyollar ve Portekizliler aracılığıyla Latin Amerika’ya da taşınmış. Yayılma rotası epey ilginç görünüyor.

Bilenler vardır, Doğu Avrupa’da -özellikle Slav kültürlerinde bu hareket “sana hiçbir şey yok”, “hadi oradan” gibi küçümseyici bir anlamda kullanılıyor. Bizde de “nah” benzer bir tınıyla yapılıyor zaten. Birini kızdırmak, karşılık vermek, biraz da rahatlamak var hareketin içinde. Bir bakıma görselleştirilmiş bir küfür demek gerekiyor.

Bizde pek bilinmediği için şaşırtıcı gelebilir ama Romalılar bu işareti şeytandan korunmak için de kullanıyormuş. Nazar boncuğu gibi düşünün: evlere asılan, kolye ya da muska olarak taşınan küçük “incir eli” tılsımları varmış. İçindeki grotesk göndermenin şeytanı bile şaşırtıp kaçıracağına inanıyorlarmış. “Müstehcen olan şey kötülüğü korkutur” fikri doğrusu epeyce matrak.

İslam ve daha geniş olarak Akdeniz halk kültüründe de aynı mantıkla çalışan semboller var. Doğrudan aynı jest değil ama benzer bir düşünceyle çalışıyor: beden veya el sembolleriyle nazarı ve kötülüğü uzaklaştırmak. Bizdeki Hamsa, yani Fatma’nın Eli, ortasında göz olan o el figürü mesela. Kapılara asılır, kötülüğe “dur” denir. Göz ve el birleşimi, nazarla göz göze gelip onu geri çevirmek fikrine dayanıyor.

“Nah” işaretinin bir zamanlar böyle koruyucu bir işlevi olduğunu öğrenince aklıma şu geldi: Nazar değmesin diye tükürür gibi “tu tu tu” yapılır ya… O da aslında aynı mantık. Kötü enerjiyi bozmak, dikkatini dağıtmak amacı taşıyor. Komik mi? Evet.

Bu tür jest ve sembollere genel olarak apotropaik (kötülük kovucu) deniyor. “Nah” işaretinin böyle bir işleve sahip olması mizahi açıdan enteresan değil de nedir yani, Mıstık abi.

Related Posts with Thumbnails