![]() |
Pazar, Mart 15, 2026
Tevazu Performansı
Cumartesi, Mart 14, 2026
Zihinsel Geviş
![]() |
“Teşvikle yazar olunmaz, yazıyormuş işte sosyal medyada, yazsın silsin oynasın” demek istedim ama demedim tabii…
Yaş ilerledikçe insan, yaptığı işle, karşılaştığı duygusal ya da dürtüsel tepkilerle ilgili bir deneyim kazanıyor. Daha önce pek farkına varmadığı meselelerle tekrar tekrar yüzleştikçe onları nasıl yorumlayacağını öğreniyor. Yıllar boyunca epeyce zeki ve yaratıcı insanla arkadaşlık ettiğimi, bir kısmıyla birlikte çalıştığımı ya da bunu denediğimi düşünüyorum.
Zeki olmak, ister istemez bir kimliklendirme biçimi. Bazı insanların zeki olduğunu hemen hissederiz, parlak bir ifadelerini, dikkat çekici bir tepkilerini görür, onlarla tanışır ve arkadaş oluruz. Ne var ki zaman içinde aynı insanların, üretim iddialarına rağmen bir şey üretmediklerini, bir ürünle sınanmak istemediklerini de fark edebiliriz. Çünkü üretim eleştirilmek demektir, açık bir başarısızlık ihtimalidir ve eninde sonunda gerçek bir ölçüme tabi olmaktır.
Bu insanların bir kısmında perfeksiyonizm gibi görünen bir taraf vardır ama mesele tam olarak bu değildir. Yıllarca editörlük yaptım, “yazar” potansiyelini görebildiğimi düşünüyorum. Bazı insanlara yazmaları için ısrar ettiğim de olmuştur. Benim ısrarım hoşlarına gider ama ısrar onlara yetmez ve bir noktadan ileriye geçemezler. Yazdıklarını beğenmez, basit ve klişe bulur, daha iyisini yapanların olduğunu düşünür ve “bu yeterince iyi değil” diyerek geri çekilirler. Önceleri motivasyona ihtiyaçları olduğunu düşünür, ısrar ederdim.
Bugün artık bunun bir psikolojik eşik olduğunu biliyorum. Yıllar boyunca pek çok örneğini gördüğüm, kimileriyle de yakınlaştığım için bunun bir ruminasyon sorunu olduğunu öğrendim. Haydaa, bu da nereden çıktı diyebilirsiniz. Bir insan yazıyor ve siliyorsa, istiyor ve istemiyorsa mesele yalnızca kararsızlık değildir. Ruminasyon, aynı düşüncelerin zihinde tekrar tekrar dönmesi durumudur. İnsan bir konuyu düşünmeyi bırakmak istese bile zihin onu sürekli yeniden üretir. Bunun bir çağ hastalığı olduğunu düşünüyorum. Bana kavramı ilk anlatan biri bunu “zihinsel geviş getirme” diye tarif etmişti, o zaman pek anlamamıştım. Meğer Latince ruminare (geviş getirmek) kökünden geliyormuş.
Hepimiz sıkıntılı dönemler yaşamışızdır, bir türlü uykuya dalamayız, kalkar dolanırız. Ruminasyon ise zihnin duramaması, çözüm üretemeyip yalnızca düşünce döngüsü yaşaması ve bunun geçici dönemlerde değil, neredeyse sürekli hale gelmesi demektir. Normal insanlar problemi analiz eder, bir karar alır ve bırakırlar. Ruminasyon yaşayanlar ise bitimsiz bir analiz içinde kalırlar. Uykuya dalamaz, çoğu zaman ancak ilaçla uyuyabilirler. Bu durum doğal olarak depresyon, anksiyete bozuklukları, içe dönüklük, insomnia ve buna bağlı obsesif düşünceler üretir.
Yukarıda kendi hayatımdan bir editör-yazar ilişkisi deneyimi anlattım. Yıllar önce Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde lisansüstü öğrencilere ve akademisyenlere bir konuşma yapmıştım. Editör olarak yazarlarla ilişkimi anlattıkça salonda yakınlık gösteren gülüşmeler olmuştu. Konuştukça anladım ki yaptığım işi terapist-danışan ilişkisine benzetmişlerdi. Farkındalığımı artıran garip bir hatıradır benim için.
Ruminasyonu dengeleyebilen biri yazabiliyor, ürettiğini paylaşabiliyor ve risk alabiliyor. Bu dengeyi kuramayanlar ise en iyi ihtimalle sosyal medyada zekâ gösterisi yaparak, aptallığı teşhir ederek, alay ederek yaşıyorlar. Çok iyi yorumlar yapıyor, sonra ortadan kayboluyor, paylaşımlarını siliyor, kim olduklarını gizliyorlar. Bir genelleme yapıyorum, birini kastetmiyorum. Herkesin yazar olması, her zeki insanın yazması gerekmiyor. Ama yazmak insanın kendini ifade ederek rahatlamasını sağlıyor, ruminasyonu azaltmak başka, yazar olmak başka şeyler…
Yazar olmasını çok istediğim biri “beynim kapanmıyor” dediğinde, onun ancak ilaç alarak uyuyabildiğini, ürtiker benzeri stres tepkileri yaşadığını, sakinleştiriciler kullandığını, hatta alkol ya da başka türden bağımlılık sorunları olabileceğini tahmin ediyorum. Deneyim böyle bir şey.
Evet, bu tür insanlar entelektüel tepkilerle varolurlar. Hikâyeleri ilginçtir, insan hikâyelerine zaafı olan biri için merak uyandırıcıdırlar. Ama arkadaşlık ölçüsünde bir yakınlık kuramayacağımı -kurmamam gerektiğini- tecrübeyle biliyorum. Onları sağaltamayacağımı, değiştiremeyeceğimi de. Doktor ya da bakıcı değilseniz bu özveriyi ancak sevgilinize ya da çok sevdiğiniz birine gösterebilirsiniz. İnanın, o bile bir yerde sönümlenir.
Yazının başına dönüyorum. Arkadaşıma “yüksek ruminasyon ihtimali bile beni yoruyor” dedim. Anlamadı haliyle. “Düşündüğün kadar enerjik değilim, kimseye kılavuzluk edecek, motive edecek, yarenlik sürdürecek halde değilim” dedim, onu anladı.
Yüksek ruminasyon için çağ hastalığı demiş miydim, Mıstık abi…
![]() |
Cuma, Mart 13, 2026
Eşeğe Binen Arzu
![]() |
İstanbullular için bir sayfiye yeri olarak Büyükada'nın ağaçlıklarının "sürprizleri" ve adada gezerken eşeğe binen güzel kadınları popüler “manzaralar” olarak dergilerde sıkça kullanılır. Akbaba’nın sahibi Yusuf Ziya Ortaç’ın Ada’da yaşıyor olması bu tekrarın yaygınlaşmasında etkili olmuş olabilir.
Eşek, Anadolu ikonografisinde ve haliyle mizahımızda epeyce yer tutar. Cahilliği, saflığı, taşralılığı, yoksulluğu ve inadı sembolize eder ama açıkça konuşulmayan bir biçimde bedensel güç ve cinsel iştahla da ilişkilendirilir. Halk anlatılarında ve argoda eşek açıkça fallik bir çağrışıma sahiptir. Bu nedenle masum bir taşıyıcı değildir, anlam yüklü bir semboldür.
İdealize edilen şehirli güzel kadını eşekle birlikte resmetmek, onu “medeniyet”ten doğaya, merkezden taşraya doğru itmeye yarar. Ata değil eşeğe bindirilmesi tesadüf değildir. At aristokrasinin ve kontrolün simgesiyken eşek gündelikliğin, kabalığın ve grotesk bedenin hayvanıdır. Erkek çizer için burada aşağılayıcı ama aynı anda erotize edici bir gerilim üretme imkanı doğar. Böylece kadın hem taşralılaştırılır hem seyirlik hâle getirilir. Şehirli erotizm sofistike bir mesafeyle temsil edilirken, eşeğe bindirilmiş beden daha doğrudan, daha bedensel, daha imalı bir cinsellik üretir.
![]() |
Belki de mesele tam olarak burada düğümleniyor: eşeğe bindirilmiş kadın figürü, mizahın masum yüzüyle dolaşıma sokulan ama aslında karmaşık bir bakış rejimini taşıyan bir imgedir. Taşralılaştırma ile erotizasyon aynı karede buluşur, küçümseme ile arzu birbirini besler. Gülme, bu çelişkinin üzerini örten ince bir tül gibi işlevselleşir. Kadın hem “doğaya” yaklaştırılır hem de o doğallığın içinden seyredilir kılınır. Bugün geriye dönüp baktığımızda, bu resimler yalnızca nostaljik bir Ada manzarası değil erkek egemen bakışın mizah aracılığıyla kendini normalleştirme biçimidir.
Mizah dergilerine ve esprilere bakarken, onları incelerken daima şu soruyu akılda tutmalıyız: Biz gerçekten neye gülüyorduk? Gülüyorduk, evet. Ama aynı anda bakıyorduk. Ve o bakış masum değildi.
![]() |
Perşembe, Mart 12, 2026
Bekar Odası
Çarşamba, Mart 11, 2026
Tuhaf bir kalabalık
![]() |
En iyisi teşekkür edip kenara çekilmek. İşimde gücümde, kendi halinde bir Romalıyım. Gayemiz sevenler ayrılmasın, yanlış mıyım Mıstık abi? Sen de kardeşini tahkir, tezyif ve tacizlerden koru, rica ediyorum.
[Not: Görsel, "kapşon dursun kel görünmesin" ilüstrasyon serisinden...]













