Cuma, Temmuz 24, 2026

Erkek Mallığı

Filmler hakkında yorum ve eleştiri okumamaya çalışırım. Münzevi bir hayat yaşamamın da bunda payı olabilir. Her zaman başaramasam da bazen bir film hakkında tek kelime bilmeden salona girebiliyorum. Film ilgimi çekerse, sonradan hakkında yazılanlara ve verilen enformasyona bakıyorum.

Ne var ki Nolan’ın son filmi gibi blockbuster’lar karşısında çaresiz kalıyorum. Hakkında hiçbir şey bilmeden salona girebilmek neredeyse imkânsız çünkü. Fragmanları yaklaşık bir yıldır dönüyor; filmin nasıl çekildiğinden hangi oyuncunun rolü uğruna hangi zanaatı öğrendiğine kadar pek çok şey önümüze boca ediliyor.

Odyssey’i bu hafta Emrah’la birlikte seyrettik. Çok uzun zamandır bir yaz gününde, bir ara seansta büyük bir kalabalıkla film izlememiştim.

Beklentim yüksekti, film beni aynı ölçüde etkilemedi. Oppenheimer’ın epey altında kaldığını düşünüyorum. Hayatım boyunca çok ama çok fazla epik hikâye okuduğum ve seyrettiğim için olabilir; kimi sahnelerin genel performansı bana fena hâlde vasat geldi. Özellikle final bölümü yer yer Malkoçoğlu filmi estetiğine yaklaşıyor. Ana hikâyenin ne anlattığını bilmiyor değilim ama insan yine de başka türlü bir mambo jambo bekliyor.

Destanı günümüze göre revize etmemiş değiller. İnsan türünün “işin bokunu çıkardık” sızlanması, Kabil ile Habil’in hikâyesi, kibir ve küstahlık eleştirisi, dünyanın sağcılaşmasına yönelik bir huzursuzluk elbette var. Hollywood zaten o kadarını yapıyor. “Trump’a bir tek biz direniyoruz” pozu da veriliyor. Yakışıyor da haspaya derler ya, biraz öyle bir durum.

Oyuncuların olağanüstü performans gösterdiği söyleniyor. Bana öyle gelmedi. Kendini aşan bir performans görmedim, hatta oyuncu seçimlerini oldukça klişe buldum.

Film için gerçekten etkileyici bir halkla ilişkiler çalışması yürütülmüş. Her şey çok gerçek çekilmiş, bilgisayar efekti kullanılmamış, dublörlerden mümkün olduğunca kaçınılmış, oyunculardan biri halı dokumayı öğrenmiş vesaire… İnsan ister istemez “Hımm, peki” diyor. Bir filmin nasıl çekildiğine ilişkin enformasyon, filmin kendisinin önüne geçiyorsa… Zanaatkârlığın sergilenmesi, eserin değerinin peşinen kanıtı sayılıyorsa…

Yanlış anlaşılmasın: Tek tek bakıldığında güzel sahneler var. Film etkileyici bir kurguya ve güçlü bir akışkanlığa sahip. Sonuçta pahalı, gösterişli ve ustaca kotarılmış bir Hollywood performansı seyrediyoruz. Tanıtım kampanyasının kaldırdığı toz duman geçtiğinde filmin asıl yeri de belli olacaktır.

“Mutlaka IMAX’te izleyin” yönlendirmesi yapılıyor. Bence hiç gerek yok. Film, büyüklüğünü yalnızca perdenin büyüklüğünden alıyorsa zaten ortada başka bir sorun var demektir.

Filmi seyrettikten sonra yorumlara baktım. Herkesin mitolojiye bu kadar hâkim olduğunu bilmiyordum. Vay, dedim, Mıstık Abi…

Film arasında iki genç kadın konuşuyordu. Biri, kahramanımız için “Tipik erkek mallığı; onun yüzünden insanlar ölüyor, karısı perişan oluyor,” dedi.

Ben filmin kadim kaynaklara ne kadar sadık olduğundan ya da woke kültür tartışmalarından çok, bu tür popüler yorumlarla ilgileniyorum. Çünkü filmleri var eden, onları şimdiki zamana tercüme eden şey biraz da bu yorumlar. Homeros’u bilenlerin ne gördüğünden ziyade, Homeros’u bilmeden filme gelenlerin ne gördüğü daha açıklayıcı olabiliyor.

Destanın kahramanı için eve dönme, iktidarını ve erkekliğini yeniden tesis etme hikâyesi olan yolculuk, salondaki genç kadın için çevresindeki herkesi felakete sürükleyen bir erkeğin bencilliğiydi.

Belki de filmin bugüne gerçekten değdiği yer, Nolan’ın büyük ve özel sözlerinde değil, o genç kadının tek cümlesindeydi.

Perşembe, Temmuz 23, 2026

Asker Gaztesi

Gazetelerin gerçekten var olduğu ve çok sattığı yıllarda askere giden herkes bilir: “Asker gazetesi” diye bir şey vardır. Bunlar, bol kadın fotoğrafı ve erkeklere yönelik içerikleriyle tanınan bulvar gazeteleridir. Sivil hayatta yüksek tirajlı sayılan popüler gazetelerin asker kantinlerinde esamisi okunmaz.

Ben askerken Tan, dönemin en çok satan gazetesi Hürriyet’in üç-beş katı kadar satılıyordu. En azından Ankara’da, Genelkurmay’da durum böyleydi.

Kırklı yıllarda kısa bir süre yayımlanan, erotik içerikli mizah gazetesi Çapkın’ı bir askerin elinde görünce ister istemez kendi askerlik günlerimi hatırladım. Demek ki seksen yıl önce de durum pek farklı değilmiş.

Karşı cinsten insanlarla karşılaşmadan günler, bazen haftalar geçiren genç erkekler bol kadın fotoğraflı yayınlara büyük ilgi gösterir; komutanlar da çoğu zaman buna göz yumardı. Bu gazeteler kantinde satılan sıradan yayınlardan biri değil, askerliğin bastırılmış cinselliğini tahliye eden araçlardı. (O günleri yaşarken ileride böyle bir cümle kuracağımı hiç hayal etmemiştim, Mıstık abi.)

Acemiliğim sırasında erler için “aç aç” denilen, striptizle oryantal arasında seyreden bir gösteri düzenlenmişti. Nöbetçi olduğum için seyredemedim. O zaman bunu kaçırılmış bir fırsat saymıştım. Uzaktan gelen saçma gürültüyü işitmekle yetinmiş, erkek kalabalığının taşkınlığını idare etmeyi bilen kadınları, höt zöt ederek düzeni sağlayan astsubayları, daha doğrusu bütün o tuhaf askerlik âyinini göremediğime üzülmüştüm.

Askerlik, pek böyle hatırlanmaz ama bir tarafıyla cinsel perhiz demektir.

Askerlik folklorunun en eski söylentilerinden biri, yemeklere “şap” katıldığı ve böylece cinsel arzuların bastırıldığıdır. Bunun doğru olup olmaması bir yana, aynı kurumun erotik bir gösteriye izin verebilmesi ya da göz göre göre o gazeteleri sattırması ilk bakışta çelişkili görünür.

Oysa çelişki yalnızca görünüştedir. Cinselliği bastıran kurum, taşma ihtimalini azaltmak için denetimli erotizme kapı açmak zorundadır. Kışlanın ahlakı baştan sona püriten görünür, pratiği ise hayli pragmatiktir. Askerî nizam bile hormonlarla müzakere etmek zorunda kalır.

Çapkın, matbaa teknolojisinin fotoğrafı yeterince iyi basamadığı bir dönemde pin-up tarzı kadın çizimlerine yer veren, cinsellik merkezli erotik metinler neşreden bir yayındı. Hatırladığım kadarıyla bazı sayıları toplatılmış, hakkında müstehcenlik davaları açılmıştı. Benim gençliğimin Tan gazetesine göre edepliydi. Asparagas haberler üretmiyor, o yılların deyişiyle “fantezi” bir evrende, güncele pek dokunmadan “aşk” anlatıyordu.

Tan kadar teşhirci ve iddialı değildi. İki yayın arasında yalnızca yarım asırlık bir zaman farkı yoktu. Çapkın’a dava açılmasına neden olan şeyler artık Tan bakımından suç sayılmıyordu. Öte yandan Tan’ın yayımlandığı yıllarda, Çapkın ölçüsündeki bir erotizmin ticari şansı da kalmamıştı. Asker okurun beğenisi değişmiş, erotizmin estetiği ve dozu başkalaşmıştı.

Tan, içeriğine bakarak konuşursak şaşırtıcı derecede uzun yaşadı. Pek çok insan “Kim alıyor bu gazeteyi?” diye sorardı. Yayın arkaik ve güdük kalmıştı. Ben de kıkırdayarak, “Karargâhlarda satılıyor, askerimiz okuyor,” diye espri yapardım pek anlaşılmazdı.

Türkiye nüfus olarak o kadar büyümüştü ki, burayı gülerek yazıyorum, her yıl yenilenen tezkereci asker okur kitlesi tek başına bir gazeteyi yaşatabiliyordu.

Çarşamba, Temmuz 22, 2026

Şayiası Hakikatinden Büyük: Yıldırım Ekipler

Otuzlu yılların ikinci yarısında, hız ve çabukluk gibi nitelemelerin dillere pelesenk olduğu bir dönemde “Türk Polisi” büyük şehirlerde motosiklet kullanmaya başlıyor. Oluşturulan motorlu ekiplere de “Yıldırım Ekipler” adı veriliyor. Amaç açık: Suç mahalline mümkün olduğunca çabuk intikal etmek, suçlular üzerinde caydırıcı bir etki yaratmak ve devletin modern yüzünü görünür kılmak. Motosiklet yalnızca bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda hızın, teknolojinin ve otoritenin sembolü.

Her şehri bilmiyorum ama Ankara’daki Yıldırım Ekipler Stadyum’un hemen yanında konuşlanıyor. Sadece motosikletler değil, hafif Jeep’ler de filoya katılıyor. Bilmeyenler için söyleyeyim: Eski Ankara, tren istasyonu ile Kale arasında gelişmiştir. Cumhuriyet ise şehri Dışkapı ile Çankaya Köşkü arasına doğru büyütür ve başka bir hat kurar. Yıldırım Ekipler’in Eski Ankara’ya hâkim bir noktaya yerleştirilmesi tesadüf değil demek istiyorum. Kale’nin eteklerinde şaraphaneler, kumarhaneler ve kerhaneler var; kabadayıların hüküm sürdüğü bir Ankara underground’u var. Polis, suçun yoğunlaştığı yerlere mümkün olduğunca hızlı ulaşmak istiyor. Eskilerin deyişiyle, Bentderesi’ne “vınn!” diye iniveriyor.

Yukarıdaki fotoğraf, o ekiplerden birinin -muhtemelen İstanbul’un- gazetelere servis edilmiş tanıtım fotoğraflarından biri. Eski gazeteleri karıştırırsanız motosikletli polis fotoğraflarına, özellikle de böyle sıra sıra dizilmiş toplu karelere sık rastlıyorsunuz. Bu kadar çok yayımlanmaları, yeni teşkilatı tanıtma isteğinin yanı sıra bir tür gövde gösterisine de işaret ediyor. Devlet, vatandaşına “yanındayım” demek isterken, suçluya da “her an karşına çıkabilirim” mesajı veriyor.

Siren sesi, düdük sesi gibi motosikletin gürültüsü de caydırıcılığın bir parçası oluyor. Teknolojinin sağladığı üstünlük, psikolojik üstünlüğe dönüşüyor. Yakın dönemde bilgisayarların, mobese kameralarının ya da yüz tanıma sistemlerinin yarattığı etkiyi düşünün. Bunların hepsi aynı saksıdan çıkıyor: Devletin hem maddi hem de psikolojik olarak daha görünür, daha erişilebilir ve daha hızlı olma arzusu.

“Tahakküm” dediğimizde gündelik dilde biraz geriliriz. Oysa tahakküm yalnızca zor kullanmak değildir, büyük ölçüde rıza ile işler. Bizi koruyup kollaması için devlete bazı haklar devreder, kanunu uygulama yetkisini ona teslim ederiz. Ama aynı anda, o yetkinin sınırlarını aşabileceğinden de korkarız. Koruyucuya ihtiyaç duymakla birlikte onun fazlasıyla güçlenmesinden de hoşlanmayız. Devletle kurduğumuz ilişki biraz da bu medcezir hâlidir.

Telsizin yaygınlaştığı yıllarda bunlara “Radyolu Polisler” deniyordu, o bile ürkütücüydü. Bugün cep telefonlarımız sayesinde nerelere gittiğimiz, kimlerle görüştüğümüz, hangi güzergâhları kullandığımız tespit edilebiliyor ya da en azından buna inanmamız bekleniyor. “Suçlular korksun” deniyor ama aslında hepimiz, bir ölçüde, korkunun dolaşıma sokulduğu bir düzenin içinde yaşıyoruz. Belki de bu yüzden gösteri, korku, ritüel, suç ve teknoloji birbirinden ayrılmıyor. Geceyle gündüz gibi iç içe geçiyorlar. Üstelik çoğu zaman şayiası, hakikatinden daha etkili oluyor.

Ve zihnimize hâlâ o ses düşüyor.

Vınn…

Salı, Temmuz 21, 2026

İletişim Kutusundan

Derin Hakikatler’in sayfa altında bir mesaj kutusu var, oradan küçük mesajlar ve sorular alıyorum. Son üç ayda blogun iletişim kutusundan bana ulaşan bazı soruları ve verdiğim cevapları paylaşmak istedim.

Aslına bakarsanız bazıları özel olarak yazılarla ilgili ve doğrudan yorum olarak yazılabilir türden… Kimileri de genel bir meraka dair diyebilirim. Mesaj sahiplerini mahrem tutarak paylaşım yaptığımı hatırlatayım.

(…) Kendimize ait sandığımız fikirler, yaşadığımız çağın bize empoze ettiği klişeler ve hazır cümleler gibi geliyor bana, katılır mısınız?

Kaçınılmaz olarak öyle. Devletler, gazetelerin ortak bir kamusal dil yarattığını fark ettiklerinde bunu kontrol etmek ve yönlendirmek istiyorlar. Bize ait sandığımız pek çok fikir, çağın ortak ezberlerine dayanıyor aslında. Kendi sesimizle söylediğimiz ve tekrarladığımız için onları kendimizin fikirleri sanıyoruz. Üstelik yaşadığımız dönem, işleyişi itibarıyla emirlerini artık emir kipinde vermiyor. “Çalış” demiyor, “potansiyelini gerçekleştir” diyor. “Tüket” demiyor, “kendini ödüllendir” diyor. “Yalnız kal” demiyor, “sınırlarını koru” diyor. “Rekabet et” demiyor, “kendinin en iyi versiyonu ol” diyor. Böylece dışarıdan gelen baskı, içeriden yükselen gönüllü bir arzu gibi yaşanıyor.

(…) Kendi geçmişinizle karşılaştırırsanız şu an size ne ilginç geliyor? Popüler algılarla ilgili bir karşılaştırma anlamında soruyorum bunu?

Çok zor soru, iyi ya da kötü gibi bir karşıtlık kurmak doğru olmaz. Altmışlı yıllarda Hukuk okumak istiyordu insanlar, ben gençken İktisat… Şimdi de psikoloji mesela. Neden popüler oldu bu meslekler, ben bunu düşünmeyi severim. Zamanı anlamak gibi bir uğraşım var. Olup bitenleri eskiden iyiydi, şimdi çok kötü oldu gibi okumuyorum demek istiyorum. Bir dönem evlenmemek eksiklikti; bugün yanlış insanla kalmak-yaşamak zayıflık sayılıyor. Dün kanaatkârlık erdemdi, bugün bu iddiasızlık olarak kabul ediliyor. Dün kalabalığa uyum sağlamak makbuldü, bugün farklı görünmek neredeyse bir zorunluluğa dönüşmüş durumda. Hemen herkes emekli olup Ege sahiline yerleşmek istiyor mesela. Kimseye de tuhaf gelmiyor bu kolektif arzu. Bir fikrin çok yaygın olması onu yanlış yapmaz elbette. Fakat bize ait olduğunu da kanıtlamaz. İnsanlar fikirlerimden hangileri benim tarafımdan üretilmiş, hangileri ezberlenmiştir diye sormazlar. Başa döneyim, niye sormazlar diye hayıflanmıyorum, sormuyorlar diyorum.

(…) Akbaba ile ilgili yorumlarınızın çoğunda esprilerin Yusuf Ziya Ortaç’a ait olduğunu yazıyorsunuz. Bu sizin yorumunuz mu, yoksa bir bilgiye mi dayanıyor?

Yusuf Ziya Ortaç karikatürlere adını yazdırmıyor, ayrıca imza atmıyor. Akbaba döneminin dergicilik refleksleri daha farklıydı; ortak ya da iki imzalı karikatür anlayışı daha çok Gırgır döneminde yaygınlaşır.

Bununla birlikte Ortaç, bazı yazı ve polemiklerinde esprileri kendisinin bulduğunu, karikatürleri bu esprilere göre çizdirdiğini açıkça söylüyor. Dolayısıyla bu, yalnızca benim yorumum değil; öncelikle Ortaç’ın kendi beyanlarına dayanıyor. Ancak bunun Akbaba’daki her karikatür için kesin olarak doğrulanabileceğini söylemek de mümkün değil. Ortaç, bir polemik neticesinde çizeri korumak için de söylemiş olabilir bunu. Narsisist bir edayla ya da patron büyüklenmesiyle de konuşmuş da diyemiyorum. Hepsi mümkün. “Şu çizdi ama espriyi ben verdim” diyen kendisi.

(…) Pek çok yazınızda tekrar eden bir vurgu var Levent bey. Haklı olmak neden çoğu zaman doğru olmaktan daha çekicidir?

Zor soru. Kesin bir cevabım yok. Ona göre okuyun diyeceğim. Koşullara göre değişebilir ama bence haklı olmak egoyu, doğru olmak ise gerçeği gözetir. Gerçek bazen fikrimizi değiştirmemizi, geri çekilmemizi ya da yanıldığımızı kabul etmemizi ister. Haklılık duygusu ise çoğu zaman yalnızca karşı tarafın yenilmesini bekler. Doğruyu aramak insanı kendisiyle de karşı karşıya getirir, haklı çıkmak içinse karşı koyacak bir rakip bulmak yeterlidir.

(…) Kültürel hafıza neden önemli olanı hatırlamıyor?

Çünkü kültürel hafıza bir arşiv değil, bir dolaşım sistemidir. En önemli olan değil en çok anlatılan, gösterilen ve yeniden üretilen geriye kalır. Antropolojideki ritüel kavramsallaştırmasını düşünün. Tekrar, bir şeyi yalnızca hatırlatmaz, ona önem ve sahicilik izlenimi de kazandırır. Yeterince tekrarlanan anlatı, zamanla hakikatin yerini alabilir.

(…) Sosyal medya insanları kabalaştırdı mı?

Siyaseten romantik cevaplar vermek istemiyorum. Sosyal medya insanları baştan yaratmadı ama kabalığı kolaylaştırdı. Yüz yüze söylenemeyecek sözleri risksiz, karşılıksız ve hatta alkışlanabilir hâle getirdi. Sizin deyişinizle, kabalığın görünürlük maliyetini düşürdü. Kabalık arttı, çünkü bedeli azaldı, ödül olarak getirisi ise çoğaldı diyelim.

(…) Çok iddialı yorumlar yapıyorsunuz. Sizin fikirleriniz değişiyor mu, yoksa eski fikirlerinizi taşıyamayacak kadar yoruldunuz mu?

Sorudaki ayrımı tam olarak anladığımdan emin değilim ama fikirlerim elbette değişiyor. Değişmeyen fikrin sağlam olduğuna değil uzun süredir sınanmadığına inanırım. Genel olarak “cahil” olduğumu düşünürüm. Şıklık olsun diye söylemiyorum bunu. İnsan okudukça ve düşündükçe bildiklerinden çok bilmediklerini fark ediyor. Öğrenme ve düşünme iştahını bu nedenle önemsiyorum. Elbette insan çalışıyorsa yorulur. Fakat bazı fikirlerden vazgeçmek yorgunluk değil, artık onları taşımanın anlamlı olmadığını görmek olabilir. Eski bir fikri terk etmek bazen güçsüzlük değil, düşünmenin doğal sonucu gibi geliyor bana. Dışarıdan nasıl göründüğümü bilemiyorum ama sanıldığı kadar aktüel siyasetle yaşayan biri değilim.


Pazartesi, Temmuz 20, 2026

Sözün İştahı, Hafızanın Yorgunluğu

Elime yeni geçen bir orijinal. Cemal Nadir’in karikatürü konuşmacının yüksek heyecanıyla salonun mutlak ilgisizliği arasındaki karşıtlığı mı anlatıyor? “Çok konuşan adam” mı eleştiriliyor, yoksa bürokratik nutuk taşlaması mı yapılıyor?

Kürsü yukarıda, dinleyiciler aşağıda; aralarında yalnızca mesafe değil, gerçeklik farkı var. Yukarıda hararet, aşağıda uyku.

Uzun kâğıt tomarı da özellikle anlamlı. Metin, bilgi taşıyan bir araç değil, konuşmacıyla dinleyici arasına giren fiziksel bir engel gibi çizilmiş. Adam halka sesleniyor görünürken aslında metnine, makamına ve kendi sesine sesleniyor.

Benim ilgimi konuşmacının genç, dinleyicilerin ise yaşlı olması çekti. Cemal Nadir’in neden böyle bir karşıtlık kurduğunu düşündüm. Hararet ve iştahı gençlikle, uyku ve yorgunluğu da yaşlılıkla özdeşleştirmeyi elbette anlıyorum ama karikatürü bu yönde istiflemesi bana ilginç geldi.

Bilemiyorum, söz ile tecrübe arasındaki gerilimi de çiziyor olabilir.

Genç konuşmacı henüz sözün dünyayı değiştirebileceğine inanıyor gibi görünüyor. Bedeni öne atılmış, kolu havada, ağzı sonuna kadar açık. Yaşlı dinleyiciler ise büyük ihtimalle bu tür nutukları daha önce defalarca işitmiş insanlar.

Uyku burada yalnızca biyolojik yorgunluk değil; tekrar karşısında refleks gibi gelişmiş bir bağışıklık hâlini vurguluyor olabilir. Konuşmacının heyecanı yenidir, fakat söyledikleri muhtemelen yeni değildir.

Genç adamın gençliği, söylediğinin yeniliğini garanti etmiyor, yaşlıların uykusu da yalnızca yorgunluk anlamına gelmiyor. Konuşmacı söze inanıyor, dinleyiciler ise sözü tanıyor. O hararetle vaat ediyor, onlar benzer vaatleri daha önce işitmiş olmanın ağırlığıyla uyuyorlar. Yukarıda sözün iştahı, aşağıda sözden usanmışlık, belki de inanmaktan yorulmuşluk var.

Böyle bakıldığında karikatürdeki karşıtlık gençlikle yaşlılık arasında değil; heyecanla tecrübe, vaatle hafıza arasında kuruluyor.

Yahu Mıstık abi, okuyor musun yazdıklarımı?

Pazar, Temmuz 19, 2026

Duyurmuş olayım

“İletişim Yayınları’ndan bütün kitaplarımla birlikte ayrıldığımı duyurayım. Yaklaşık otuz beş yıllık bir ilişkiydi. Böyleyken böyle oldu. E, o zamanlar sosyal medya yoktu Mıstık Abi.”

Yukarıdaki kısa açıklamayı bir hafta önce Facebook ve Twitter hesaplarımdan yaptım. Sosyal medyada aralıklarla yazarım. Twitter’ı neredeyse hiç kullanmıyorum; Facebook’ta ise çoğunlukla burada yayımladığım yazılardan bazılarını paylaşıyorum.

Sosyal medya hakkında yazan ve düşünen biri olarak, onunla hep mesafeli bir ilişki kurmak istedim. Ayrılığımı orada duyurmamın nedeninin, yaşadığım linçle ilgili olduğunu tahmin edersiniz.

Genel olarak şu fikri taşıyorum: “Memleketten soğumak istiyorsan sosyal medyada yorum okuyacaksın, kendinden soğumak istiyorsan o yorumlara cevap vereceksin.” Bu yaşıma kadar sosyal medyada herhangi bir tartışmaya girmedim. Bundan sonra da gireceğimi sanmıyorum. Linçlenirken dahi tek bir kişiye cevap vermedim.

Söz konusu paylaşım üç günün sonunda 750 bin etkileşim almıştı. Buna karşılık yalnızca yüzde üçü (3) yazıyı tıklamıştı. Dikkat edin, okumuş değil, bakmış diyorum. Bir süre sonra ilgili yazıyı ve linçlenme hikâyemi blogumda paylaşacağım.

Bunlar baş edemeyeceğim şeyler değil. Sağlığım yerinde, çalışabiliyor ve yoluma devam edebiliyorum.

Diğer yandan, yazdığım ve üzerine düşündüğüm pek çok şeyi kendi üzerimde sınama imkânım oldu. Bu da az şey değil. Arayan, soran herkes buna şahitlik edebilir. Ayrıntı paylaşmak, kavgada taraf olmak, varsa eğer taraflara malzeme taşımak istemiyorum.

Yaşananları ilk kez burada duyacak arkadaşlarım olacaktır. Merak etmesinler, iyiyim. Tek ricam şu: Uzatmayalım, ben hepsini geride bıraktım. Hayatta gerçekten çok daha önemli şeyler var…

Son olarak kitaplarımla ilgili bir not düşeyim. Henüz herhangi bir yayınevini aramadım, kimseyle görüşmedim. Çizgili Hayat Kılavuzu ve Çizgili Kenar Notları gibi derleyeni olduğum çok yazarlı kitapları yeniden yayımlatmayı düşünmüyorum.

Yazarlarına ayrıca yazacağım. Ancak “Ne oldu, neden oldu?” gürültüsünün sahiden çok zamanımı almasından çekiniyorum. Bir süre sonra kitaplara yoğunlaştığımda bunları da halledeceğim.

Cumartesi, Temmuz 18, 2026

Dijital Cepheler

Javier Cercas’ın Salamina Askerlerinin çizgi roman uyarlamasında hoşuma giden bir bölüm var. Yaşlı bir adam, savaşların romanlardaki gibi hikâyelerle dolu olup olmadığını soran yazara itiraz ediyor:

Savaşmak için değil. Savaşı anlatmak için savaşa gidenler açısından öyle.”

Tek cümlede önemli bir ayrım yapıyor.

Savaşı yaşayan biri için savaş, korku, açlık, ölüm, bekleyiş ve belirsizlik demektir. Günler, kaçınılmaz olarak birbirine karışır. Kahramanlık kadar rastlantı da vardır işin içinde. Yaşayan için olayın merkezinde deneyim bulunur.

Ama savaş yazıya dönüştüğünde artık başka bir şeye evrilir. Anlatının hammaddesi yaşanmışlıktır. Dağınık ve farklı  olan tecrübeler seçilir, ayıklanır, anlamlandırılır ve sonunda bir hikâye ortaya çıkar. Hemingway bu yüzden hatırlatılıyor. İkili arasındaki konuşmanın odağı, savaşın kendisi değil onun nasıl anlatıldığı.

Okurken aklıma ister istemez çocukluğum geldi. Büyüdüğüm mahallede sıklıkla kavga çıkardı. Teke tek kavgalar olurdu, gruplar sözleşir, boş arsada ya da okulun arkasında birbirine girerdi. Ne ki kimsenin aklına kavganın fotoğrafını çekmek ya da sonradan anlatısını kurmak gelmezdi. Kavga biterdi, en fazla ertesi gün abartılarak yeniden anlatılırdı.

Bugün durum tersine döndü.

Fiziksel çatışmaların yerini büyük ölçüde dijital çatışmalar aldı. Sosyal medyadaki birçok tartışmanın amacı artık karşı tarafı ikna etmek (!) değil. Tartışma, daha sonra paylaşılacak bir ekran görüntüsü üretmek için yapılıyor. Bir sonraki tweet’e, köşe yazısına, YouTube videosuna ya da “Bakın bana ne yazdı” paylaşımına malzeme çıkarılıyor.

Haliyle anlatı, deneyimin önüne geçiyor. İnsanlar yaşadıkları için anlatmıyor, biraz ileri gideceğim, anlatacakları şey olsun diye yaşıyorlar. Hatta kimi zaman tartışmayı çözmek istemiyorlar. Çünkü çözülürse hikâye de bitiyor.

Kışkırtıcı paylaşımlar, hedef gösteren çağrılar, bitmek bilmeyen linçler çoğu zaman bir fikri savunmaktan çok görünürlük üretmenin araçlarına dönüşüyor. Algoritmalar da bunu ödüllendiriyor.

Öfke, itiraz ve kavga daha fazla dikkat çektiği için, tartışmanın kendisi değil, tartışmanın dolaşıma girecek hikâyesi değer kazanıyor. Böylece insanlar haklı çıkmaya değil, paylaşılabilir bir an üretmeye, ikna etmeye değil, anlatacak bir çatışmaya sahip olmaya yöneliyor.

Dijital cephelerin en tuhaf yanı da bu. Cercas’ın yaşlı adamı bugün yaşasaydı belki de aynı cümleyi şöyle kuracaktı: “Tartışmak için değil, tartışmayı anlatmak için dijital cephelere koşanlar açısından öyle.”
Related Posts with Thumbnails