Pazar, Mayıs 10, 2026

Ekmeğimiz öfke

Sosyal medyada oyuncu ve dizi fanlarının yorum, takip ve hayranlıkla dolu eylemleriyle mutlaka karşılaşıyorsunuz. Sevdikleri oyuncuyu trend topic yapmak, daha çok konuşulur kılmak, onu savunmak, varsa eleştirilere cevap vermek, hatta onun için şiddetle kavga etmek… Fanlığın gündelik repertuvarı epey bir zamandır bunlardan oluşuyor. Dijital bir seferberlik gibi bir şey…

Geçtiğimiz günlerde bunun “modern zaman deliliği” olduğunu söyleyenlere rastladım. Çerçevesi, çapı ve etkisi bugün daha büyük olabilir ama bu davranış biçimi yeni değil. Bu tutkulu ve yer yer saldırgan sadakati sadece sosyal medya çağına hapsetmek, meseleyi kolaycı bir yaklaşımla tarihsizleştirmek olur.

Yeşilçam’da da benzer bir seyirci iştahı ve şehveti vardı. Seyirciler, sevdikleri oyuncular için tartışmaya giriyor, taraf tutuyor, hatta açıkça cepheleşiyorlardı.

Altmışlı yılların başında yayımlanan ve Turhan Bozkurt’un sahibi olduğu Sinema dergisi bu açıdan epey zengin bir arşiv sunar. Dergi, sinema-magazin karışımı yapısıyla dönemine göre oldukça yenilikçi bir çizgideydi, özellikle okur mektuplarına geniş yer vermesi dikkat çekici bir farklılıktı.

Bu sayfalar, sadece birer “beğeni” kürsüsü değildi. Okurlar mektuplar yazıyor, rekabetçi, hatta yer yer saldırgan bir dille sevdikleri oyuncuları yüceltirken diğerlerini aşağılıyorlardı. Bu metinler yalnızca birer görüş değil, açık birer taraf beyanıydı.

Paylaştığım görselde, Leyla Sayar’ın söyleşisine gelen iki okur mektubu yer alıyor. Sayar’ın, anlaşıldığı kadarıyla Muhterem Nur ve Belgin Doruk hakkında küçümseyici bir ton kullanması, kimi okurları sinirlendirmiş. İş yalnızca bu oyuncuları savunmakla kalmamış, mektuplar hızla kişisel saldırıya, hatta ahlaki ithamlara kadar genişlemiş. Yazılanlar, bugün X’te (Twitter) gördüğümüz “linç” kültürünün kâğıt üzerindeki ilk prototipleri gibi.

Olup biteni “fanlık” diye okuyabilirsiniz. Ama bir adım geri çekilip bakınca başka bir şey daha görünüyor: kışkırtma.

Derginin bu zehir zemberek mektupları özellikle seçip yayımladığı çok açık. Normalde okur mektubu, yayıncı ile takipçi arasındaki mesafeyi azaltan bir köprüdür. Dergi, bir fazlasını yapıyor, tartışmayı sadece yansıtmıyor, onu pragmatik bir yaklaşımla yeniden inşa ediyor, tarafları belirliyor, gerilimi görünür kılıyor ve dolaşıma sokuyor.

Bugünün diliyle söylersek: erken bir “rage bait” örneğiyle karşı karşıyayız.

Öfke, en hızlı yayılan duygu. Tartışma görünürlük üretir, görünürlük, satış getirir. Altmışlı yılların mektup sayfalarıyla bugünün algoritmaları arasında bu açıdan yapısal bir fark yok. Değişen yalnızca hız ve ölçek.

Bugün “trend topic” olan şeyin dün mektup sayfalarında yaşandığını söylemek abartı değil. Bugünün fanları tweet atıyor, dünün fanları mektup yazıyordu, ama her iki durumda da dolaşıma giren şey duygunun organize edilmesi...

Artık mesele sadece hayranlık değil, öfkenin üretilmesi, paketlenmesi ve dolaşıma sokulması… Öfkenin yanına bir şey katıyoruz…Ekmeğimiz öfke…


Cumartesi, Mayıs 09, 2026

Nerdesin Allah?

Birkaç yıl önce sosyal medyada görmüştüm; bu işlerde kaynak zinciri hızla bozuluyor, kim bulmuş, kim aktarmış karışıyor. Bir hata varsa baştan affola. Levent Gündüz isimli bir arkadaş, Necip Fazıl Kısakürek’in kitaplarına almadığı bi şiirini paylaşmış. 1923’te Yeni Mecmua’da yayımlanmış. Üniversitede çalıştığım yıllarda bu şiir etrafında dönen bir tartışmaya şahit olmuştum. Önce birkaç dize:

(…) Sorsalar varlığın bir sır mı olur? / Kul yükü bu kadar ağır mı olur? / Yükseğe çıkınca öksüzün ahı / Şu derin göklerin sağır mı olur? / Allah’ım derdime dert katan sensin! / Gizlenip kendini aratan sensin! / İsyanım o kadar büyükse eğer / Onu da, beni de yaratan sensin! / Nazarlar önünde perdesin Allah! / Neden bir görünmez yerdesin Allah / Bu dem ta gönülden gelirken sesi / Söylesen nerdesin, nerdesin Allah?

O tartışmada mesele, Necip Fazıl’ın Allah’a olan inancıydı. Dizelerdeki uhrevi ton, derinlik, sevgi kanıtlanmaya çalışılıyor; herkes aynı metni birbirine karşı bir delil gibi kullanıyordu. Tek kelime etmeden, itiraf edeyim “radyo tiyatrosu” gibi dinlemiştim. Siyaseten romantikler öteden beri ilgimi çeker: abartıları, itirazları, kestirimleri, “gözyaşları” ve “kahkahaları”yla baş döndürücü bir insan türüdürler. Üstelik bir yıldızı kutsamak üzere toplaşmış kalabalık, ister istemez ilginçtir. Üstelik okur-yazar kalabalıklar, kendileri dışında herkesi eksik bulmaya meyillidir. O salonda herkes, diğerinin Necip Fazıl’ı “anlamadığını” düşünüyordu.

Şiiri okur okumaz hatırladım, çünkü Sabahattin Ali’de de benzer bir tınıya rastlanır. O gün bu bağlantı kurulmamıştı, belki de ben kaçırdım. Sonradan öğrendiğim şu: Necip Fazıl bu şiiri 1928’den sonra kitaplarına almamış. Neden? Yazdıklarının genel ortalamasının çok altında olduğu söylenemez. Alsaydı ne olurdu? Büyük ihtimalle yine aynı şekilde, Allah sevgisi ve inancı üzerinden okunur, yine uzun uzun konuşulurdu. Bir itibarsızlaşma da yaşamazdı.

Buraya kadar olanı “edebiyat magazini” diye geçiştirmek kolay. Asıl soru başka: Bir yazar neden kendi metnini dolaşımdan çeker? Estetik bir yetersizlik mi, yoksa sonradan kurduğu ideolojik/ruhsal mimariye uymayan bir ton mu? Necip Fazıl’dan söz ediyoruz, kendini adeta bir roman kahramanı gibi kuran, hayatını ve metinlerini bu kurguya göre yeniden düzenleyen bir yazardan.

Almadığına göre -ve bu daha makul görünüyor-o şiiri yazan Necip Fazıl’ı artık sevmiyordu. Daha doğrusu, o eski sesi kendi hikâyesinden sildi. Yazarların metinlerini değil, kendi geçmişlerini de edit ettiğini kabul edersek, bu tercih anlaşılır hale geliyor. Ama şu soruyu da açıkta bırakıyor: Bir yazar, kendi eski benliğini metinlerinden çıkardığında, gerçekten ondan kurtulmuş, hayatından çıkarmış mı olur?

Cuma, Mayıs 08, 2026

Baston: Bir düşmanla ayakta kalmak

Üniversitede ilk çalıştığım yıllarda bizim fakültede ders veren, altmışlı yaşlarının sonlarında iki öğretim üyesi vardı. İkisi de aslen gazeteciydi, en az otuz yıl aynı gazetede çalışmışlardı. İsimlerini vermeyeceğim. Biri felsefe kökenliydi, doktoralıydı, diğeri edebiyatçıydı (!) ve teknik derslere giriyordu. Felsefeci olan, yıllarca yazı işleri müdürü olarak diğerinin amirliğini yapmıştı.

Edebiyatçının felsefeciye duyduğu nefretin benzerine hayatım boyunca rastlamadım. Bir insan bir başkasını sevmeyebilir, huyundan, suyundan, bakışından rahatsız olabilir. Ama bu daha fazla, daha başka bir şeydi. Adı geçince gözleri kızarıyor, kuruyup gidecek gibi oluyordu. O yaşa kadar böylesini görmemiştim, sonrasında da rastlamadım.

Durum sahiden tuhaftı: Birini sevmiyorsun ama onunla çalışmak zorundasın. Hem de yıllarca. İş değiştiriyorsun, üniversiteye giriyorsun, yine aynı adam karşında. Baş döndürücü bir yazgı.

Hocalar ve öğrenciler bu husumeti bilir, gülerek birbirlerine anlatırlardı. Hınzır öğrenciler sırf onları kızdırmak için şehvetle laf taşırdı. Gerilimleriyle herkesi eğlendiren, isimleri birlikte anılan bir ikiliydiler. Yaşlıydılar, yavaştılar; koridorda anıt mezar gibi dolaşıyorlardı. İkisi de süzme sağcıydı, ta Zafer gazetesinden. Siyasi bir ayrılık değildi aralarındaki; “kız meselesi” denirdi, biri öbürünün nişanlısını ayartmış, filan. Yalan dolan tabii. Kimse nedenini bilmez, kıkırdayarak bir şeyler uydururdu.

Felsefeciyle kısa süre aynı odada oturdum. Dal gibi ipinceydi. Kolunda, o yıllarda pek rastlanmayan bir gemici dövmesi vardı. Pos bıyıklı, deli gibi cuara tüttüren, eskilerin “Arap” dediği Ankaralı gazetecilerden. Gençliğini düşününce makara kukara bir adam olduğu seziliyordu. Diğeri daima takım elbiseli, öğretmen edalı, kırılgan, kolay sinirlenen, kolay kahırlanan, daha perhizkâr biriydi. Arada gerilim olunca insan ister istemez karakter farklarına dikkat kesiliyor. Felsefeci umursamıyor gibi görünür, bile isteye bir-iki laf atıp çekilirdi; diğeri çarçabuk zıvanadan çıkarak çıldırırdı. Bir bakardık, adam odasında bam güm bir şeyler kırıyor, bas bas bağırıyor. Yönetim zamanla meseleyi ciddiye almamaya başladı; onları fıkra kahramanı gibi görüyordu.

Sonra, kader kısmet bu ya, aynı anda zorunlu olarak emekli edildiler. Hizmetleri için plaket verilecekti, edebiyatçı, diğeri geliyor diye  törene katılmadı.

Emekliliklerinin üzerinden beş altı yıl geçti. Felsefeci olanın vefat ettiğini duyduk.

Ankara basını üzerine bir belgeselin ham görüntülerini izliyordum. Edebiyatçıyla da konuşmuşlar. Merak edip dinledim. İnanılır gibi değildi: Lafı evirip çevirmiş, yine ona getirmişti. Konuşurken nasıl karardığını, nasıl kızarıp bozardığını görmeliydiniz. Ölmesi yetmemişti sanki. Nefretinden tek bir gıdım eksilmemişti. Söylediklerinin belgesele girmesi mümkün değildi; bağlamı yoktu, soruya cevap vermiyordu. Kendi kendini tüketen, beyhude bir mesaiydi Mıstık abi.

Bir süre “niye” diye düşündüm. Sonra şunu fark ettim: Mesele “Felsefeci” değildi. Adam, kendine bir düşman kurmuştu ve o düşman olmadan ayakta duramıyordu. Nefret, onun son bastonuydu. Adam öldüğünde hikâye bitmemişti. Çünkü hikâyeyi sürdüren şey, adamın kendisi değildi.

Not: Yazıyı beş altı yıl önce yazmıştım, revize ettim.

Perşembe, Mayıs 07, 2026

Direksiyonu kırıyorum


Dün, Onur’un (Özmen) davetiyle Konservatuvara gittim. Eksik olmasın, güzel ağırladı, yeni binayı görmemiştim, gezdirdi. Yukarıdaki fotoğrafı orada gördüm. Hikâyeli oluşu nedeniyle olmalı, bir görselden fazlasına dönüşüp benimle gezinmeye başladı. Adnan Saygun dışında kim kimdir bilmiyorum.

Beni ortadaki kadınla erkeğin bakışması cezbetti galiba. Diğer beş erkek kendi aralarında konuşuyor, dış dünyaya bakıyor ya da her şeye mesafeli duruyorken, bu ikili arasında, fotoğrafın geri kalanındaki resmiliğe tezat oluşturan bir an var gibi duruyor.

Kadın başını hafifçe öne eğmiş. Kontrollü, ölçülü, neredeyse fazlasını vermemeye kararlı. Ellerinin konumlanışı, bedenini tutuş biçimi… Erkek ise ona dönük, bakışı sabit, heyecanla dikkat kesilmiş gibi.

Ama sonra insanın aklına şu düşüyor: ya değilse?

Ya bu senkronizasyon sandığım şey, benim kurduğum bir hikâyeyse. Ya o bakışlar bir yakınlığın değil, birlikte durma zorunluluğunun ürünü ise. Aynı kadraja girmiş iki figürün, aynı ana aitmiş gibi görünmesinden ibaretse.

Buraya kadar mesele fotoğraf gibi duruyor. Değil.

Erkeklerin duruşuna bakıyorum: rahat, dışa açık, kamusal alanın sahibi gibiler. Kadınsa kontrollü, o alanın içinde ama henüz oraya ait değil. Orada bulunuyor ama oraya yerleşmiş değil. Ceketlerin, kravatların ve o ağır taş binanın temsil ettiği o devasa “erkek” dünyasında, kendine ait bir “yer” açmaya çalışıyor gibi.

Ama asıl soru şu: ben ne yapıyorum?

İki insanın bakışını alıp, onu bir hikâyeye dönüştürmeye çalışıyorum. Üstelik bunu neredeyse refleksle yapıyorum. Bir yakınlık icat ediyorum, bir gerilim kuruyorum, bir ihtimal üretiyorum. Sonra o ihtimali fotoğrafın içindeymiş gibi okumaya başlıyorum.

Direksiyonu kırıyorum Mıstık abi: Fotoğraf romantik bir yakınlıktan çok, dönemin toplumsal cinsiyet gerilimini ele veriyor olabilir mi? Yan yanalar ama aynı yerde değiller. Flört diye okunan şey belki de bir tereddüt. Romantizm diye görünen, ölçülmüş bir mesafe.

Ama bu da bir hikâye.

Belki de mesele, fotoğrafın ne anlattığı değil, bizim ona neyi anlattırdığımız. Gülme rica ediyorum.

Hatta daha açık söyleyeyim: Bu fotoğrafa bakan herkes, kendi arzusunu, kendi merakını, kendi hazır kalıplarını içine yerleştiriyor. Aşk görmek isteyen aşk görüyor, gerilim görmek isteyen gerilim. Fotoğraf ise bütün bu yüklemeleri sessizce taşıyor.

O yüzden bu kare, bir anı kaydetmiyor yalnızca. Aynı zamanda bizim bakışımızı da ele veriyor.

Belki de en sahici olan, o kadının ve erkeğin ne yaşadığı değil, bizim onların yerine neyi koymaya hevesli olduğumuz.

Çarşamba, Mayıs 06, 2026

Records





Plak dinlemek ses kalitesiyle ilgili bir mesele ya da tercih değil. Teknik bir tartışmadan (sıcak ses, analog derinlik, dijital kaybı filan) daha fazlası gibi geliyor bana. Belki de zamanla ilişki kurma biçimimize dair bir şey.

Streaming çağında müzik sonsuz, görünmez ve değersizleşmeye çok açık biçimde çok fazla faş etmiş durumda. Plak ise hâlâ bir nesne. Yer kaplıyor, çiziliyor, ağırlaşıyor, taşınması zor. Burayı gülümseyerek yazıyorum, tam da bu yüzden hatıra üretiyor.

John Peel’in o meşhur lafı biraz bu yüzden bu kadar seviliyor sanırım: “Hayatın kendisinde yüzey gürültüsü var.” Plağın hafif çıtırtısı, kusuru gizlemeye çalışmıyor. Dijital dünya pürüzsüzlük vaat ediyor, plak ise yaşanmışlık hissi.

Sadece yaşanmışlık da değil, yavaşlığı da özlüyor olabiliriz.

Not: Görselleri Mıstık abi için ürettim, yetmişli yıllar plak kapaklarından çıkmış gibi duran bir modelle…

Utanmaz Adam'ın Koşusu

Salı, Mayıs 05, 2026

Tanpınar Miti: Gecikmişliğin Konforu

Tanpınar neden öldükten sonra daha çok okundu? Edebiyat sohbetlerinin demirbaşıdır bu soru. İnsan, bir kalıbın içine girdiğini hemen sezemiyor; sürekli tekrar eden bir ezberin dişlileri arasına sıkıştığını fark edemiyor: “Ahmet Hamdi Tanpınar yaşarken neden yeterince ilgi görmedi de, ölümünden sonra kıymete bindi?”

Kesin bir cevabı yok bunun; dolayısıyla her yanıt ister istemez spekülatif. Yine de mesele iki ana hatta toplanabilir.

Birincisi, Tanpınar’ın “hoca” kimliği. Edebiyat çevreleri, akademisyeni yazar olarak ciddiye almakta çoğu zaman isteksizdir. Bunun arkasında hem alan içi hiyerarşiyi koruma dürtüsü, hem de hafif bir anti-entelektüel refleks vardır. Akademisyen yazar, “fazla terbiyeli”, “fazla ölçülü” ve dolayısıyla risk almayan biri olarak kodlanır. Bir adım ileri gidelim: “sası” bulunur. Sanki eleştiri yazsa, ders verse daha yerinde olacakmış gibi düşünülür. Bu durum, sadece Tanpınar’a özgü değil demek istiyorum, yapısal bir mesafeden söz ediyorum.

İkincisi, Tanpınar’ın yazarlık persona’sı. Belirgin bir içe dönüklük ve geri çekilme hâli var. Edebiyatın narsisizmin yüksek oktanlı yakıtı olduğu düşünülürse, bu ciddi bir dezavantaj. Gürültü çıkaranın, kendini dayatanın parladığı bir ortamda, temkinli bir ses hızla geri plana düşer. Bugün de tablo çok farklı değil: Okur çoğu zaman metne değil, metnin etrafında kopan gürültüye tepki verir.

Üçüncü bir boyut eklemek mümkün: o da zamanın eleği. Yazar hayattayken kimliği, konumu ve ilişkileri metnin önüne geçer; öldükten sonra geriye esas olarak metin kalır. Bugün Tanpınar okuyanların önemli bir kısmı, onun akademik kariyerini ya da dönemsel angaryalarını bilmez; doğrudan metinle temas eder. Bu da gecikmiş bir karşılaşma etkisi üretir.

Elbette bunlar meselenin “hakikati” değil. Zaten böyle bir hakikat de yok. Asıl mesele, edebiyat çevrelerinin kendi mitlerini nasıl ürettiği. Ben daha çok şuna takılıyorum: Bu soru neden bu kadar yaygın? Neden farklı kuşaklar aynı formülle düşünüp konuşuyor? Bu artık bireysel bir merak değil; dolaşıma girmiş, sorgulanmayan bir ezber sanki.

Belki Tanpınar’a duyulan hayranlık, bu soruyu ahlaki bir çelişkiye dönüştürüyor. “Geç fark edilmiş değer” anlatısı, soruyu sorana da bir tür değerbilirlik, hatta ince zevk atfediyor. Ama asıl ilginç olan, bu sorunun nasıl bu kadar kolay kamusallaştığı. Üniversite müfredatında tekrar edilen bir klişenin zamanla genelleşmesi mi bu? Yoksa eleştiri yazılarının ve popüler edebiyat söyleminin ürettiği bir ezber mi?

Bazen bir sorunun kendisi, cevabından daha fazla şey söyler. Tanpınar örneğinde de mesele, onun neden geç okunduğu değil; bizim bu gecikme hikâyesini neden bu kadar sevdiğimiz. Belki de asıl ihtiyacımız olan, okunup okunmaması değil “geç kalmışlık” duygusunun kendisi.
Related Posts with Thumbnails