Cuma, Haziran 19, 2026

Geçmişten Gelen Hayalet

Kartpostal, arkasındaki el yazısının tarihine bakılırsa 1918’den kalma. Demek ki o yıllarda basılmış. Uzmanı sayılmam ama bu tür kartlara “sevda kartları” deniyor. Alman ve Fransız firmaları bunları İstanbul’da, İskenderiye’de, Kudüs’te pazarlıyormuş. Oryantal romantizmin müşterileri büyük ihtimalle şehirli Müslümanlardı. Bugüne kadar ulaşabildiğine göre de epey satılmış ve sevilmiş olmalı.

Bu görseli neden seçtim? Hafif erotik bir tınısı olduğunun farkındayım. Ama ilgimi çeken asıl mesele, öpüşenlerin dönemin geç Osmanlı kuşağından birer Müslüman olarak resmedilmesi. Fes ve geç Osmanlı imgeleri bugün muhafazakâr bir tonla yeniden icat edildiği için, bu kartpostal birçok kişiye önce bir provokasyon gibi geliyor. Huzursuz edici bulunuyor, hatta ayıp sayılıyor. Kime göstersem, resmi yüz yıl öncesinin dünyası içinde değil, bugünün siyasi iklimi içinde yorumluyor. “Bunu görseler sinirlenirler” diyen çok oluyor.

Oysa bütün bunlar “bugün” oluyor. Biz, yüz yıldan daha eski bir illüstrasyona bakıp yargı dağıtıyoruz, geçmişe bugünün ölçüleriyle hüküm veriyoruz.

Biliyorsunuz, festen önce kavuk vardı. Bir dönem kavuk geleneksel dünyanın simgesiydi, sonra modernleşmenin gereği olarak fes teşvik edildi. O yılların muhafazakârları için fes giyenler Avrupa hayranıydı, alafrangaydı, kozmopolitti. Yukarıdaki çift de muhtemelen tam böyle görülürdü. Muhtemelen “dejenere” bulunurdu. Hatta “modern”, “hain” “kozmopolit” ve “gayri milliydi” desem, abartmış mu olurum?

İşin ilginç yanı şu: Bugün Osmanlı denince gözleri dolan, fesle fotoğraf çektiren romantiklerin tarihsel karşılıkları büyük ihtimalle fesliler değil, kavuklulardı. İmgelerin tarafları değişiyor ama imgeler üzerinden yürütülen mücadele pek değişmiyor.

Popüler kültürü anlamanın zorluğu da burada başlıyor. Çünkü imgeler yalnızca üretildikleri döneme ait değiller. Zaman içinde yeni anlamlar kazanıyorlar. Elli yıl önce Münif Fehim ya da Salih Erimez benzer sahneleri rahatlıkla çizebiliyordu. Çizdikleri bugün olduğu kadar ideolojik bir kavga unsuru haline gelmiyordu. Sorun resmedilenlerde değil, resmedilenlere bakan gözlerdeydi.

Popüler kültür ürünlerinin hızla tüketilip unutulduğu söylenir. Doğru tabii. Yine de ben biraz mambo jambo yaparak, bütünüyle kaybolmadıklarını, hayalete dönüştüklerini düşünmeyi seviyorum. Ortadan çekiliyor, görünmez oluyorlar ama bir yerlerde varlıklarını sürdürüyorlar. Sonra hiç beklenmedik bir anda yeniden dolaşıma girip ikinci hayatlarını yaşamaya başlıyorlar. Mecazen reenkarne oluyorlar. Bu kartpostal da bana biraz bunu hatırlatıyor. Yüz yıl önce basılmış bir sevda resmi, bugün yeniden karşımıza çıktığında artık aynı resim olmuyor, çizgiler aynı kalsa bile anlam başkalaşıyor diyelim. Çünkü kartpostal geçmişten gelen bir hayalet, ona bakan gözler ise bugüne ait. Belki de popüler kültürün asıl marifeti budur: Aynı manzarayı her kuşağa farklı bir hikâye anlatarak geri getirmek.


Perşembe, Haziran 18, 2026

Dümdüm tek!

Masadaki erkeklerin neredeyse tamamı aynı noktaya bakıyor. Gözler sahnede, rakseden dansözde. Yüzlerde merak, hayranlık, şehevi bir dikkat, biraz da o eski gazino gecelerine özgü kendinden geçme hali var. Fotoğrafın ritmini onlar kuruyor. Dümtek, dümdüm tek…

Fotoğrafta dansöz dışında kameraya doğrudan bakan tek bir kişi var. Sanki herkes aynı kolektif rüyanın içindeyken o, başka bir gerçekliğin farkına varmış gibi. Belki de fotoğrafçı sahneye yaklaştığında merceği ilk fark eden oydu. Belki sadece merak etti, belki de sahnedeki gösterinin dışında gelişen tek ilginç şey, fotoğrafın çekilme anıydı.

Dansözün bakışı da var. O, önündeki seyircileri neredeyse hiç umursamıyor. Sırtı dönük, başı hafifçe yana çevrilmiş. Bütün salon ona kilitlenmişken o, gözlerini kameraya dikmiş. Bir anlığına gösterinin dışına çıkmış gibi. Sahnenin değil, fotoğrafın farkında.

Bu fotoğrafı seviyorum.

Çünkü kadraj aslında bakışların yönü hakkında. Kim kime bakıyor? Kim kimi görüyor? Kim, kimin gözünde var oluyor?

Belki de bu yüzden fotoğrafa her baktığımda zihnimde saatler sonrasının perdesi açılıyor.

Müzik çoktan susmuş. Masalar boşalmış, şişeler toplanmış. Az önce kalabalıktan görünmeyen o derme çatma tahta sandalyeler ortaya çıkmış. Beyaz örtüler nemlenmiş, kirlenmiş. Ay ışığı altında kendi yalnızlığına terk edilmiş bir yazlık gazino duruyor karşımızda.

Sonra yağmuru ekliyorum sahneye.

Birkaç saat önce alkışların, çalgıcıların, kahkahaların ve rakı kadehlerinin işgal ettiği yerde artık yalnızca yağmurun sesi var. Sicim gibi yağıyor. Herkesin iştahla gözlerini diktiği sahne şimdi bomboş.

Dansöz yok. Seyirciler yok. Fotoğrafçı yok.

Sadece yaşlıca bir kadın var. Tek başına bir masaya oturmuş, çay içiyor. Başı önde, hafif kamburu çıkmış. Yağmurun altında öylece duruyor.

Hikâye değişiyor.

Dümtek, dümdüm tek…

Çarşamba, Haziran 17, 2026

Yan yana gelmeleri gerekiyordu

Altan Erbulak ve Adalet Cimcoz, 1955 Akademi Balosu’nda…

Okuduklarımız, seyrettiklerimiz, hayranı olduğumuz eserler bizi kolayca yanıltabilir. Eserle onu yaratan kişi her zaman aynı şey değildir. Bazen yazdıklarından çok daha neşeli, bazen anlattıklarından çok daha karanlık, bazen de tam tersi insanlarla karşılaşırız. Bu yüzden bir sanatçıyı yalnızca eserlerinden tanıdığımızı sanmak çoğu zaman yanıltıcıdır.

Bunları niye yazdım? Çünkü bana sorarsanız, enerjileri nedeniyle sempati duyduğum iki insan, Adalet Cimcoz ile Altan Erbulak, bu fotoğrafta yan yana gelmiş ve dans ediyorlar. Nasıl da güleçler… Fotoğrafa bakarken insan ister istemez onların seslerini, kahkahalarını, birbirlerine söyledikleri esprileri hayal ediyor.

Bu kareyi daha önce görmemiştim. Ama 1950’ler üzerine bir hikâye yazsaydım, herhalde bu ikiliyi mutlaka aynı sahneye koyardım. Çünkü bazı insanlar yalnızca yaptıkları işlerle değil, taşıdıkları hayat enerjisiyle de birbirlerine yakışıyorlar. Bu fotoğraf da tam olarak onu gösteriyor. Altan Erbulak ve Adalet Cimcoz’un birkaç dakikalığına aynı ritimde dönüp durdukları bir hatırayı değil sadece, bir dönemin neşesini, zarafetini ve kaybolmuş hafifliğini de saklıyor.

Yön


 

Salı, Haziran 16, 2026

Aynı Salondaki Yabancılar: Sosyal Medyada Bağlam Çökmesi

Paylaştığım yazılarla ilgili daha önce olmadığı kadar etkileşim aldığımı, kontrolüm dışında geliştiği için tedirginlik duyduğumu yazmıştım. Diğer yandan etki-tepki sürecini de merak ettiğim için kıyısından köşesinden bir “voyeur” (dikizci) gibi deneyimliyorum elbette.

Sosyal medyadaysam genel olarak şu fikri aklımda tutuyordum: “Memleketten soğumak istiyorsan sosyal medyada yorum okuyacaksın, kendinden soğumak istiyorsan bu yorumlara cevap yazacaksın.” Yani özel olarak uzak duruyor, kimseye cevap vermiyor, “hater” ikliminden olabildiğince kaçarak yaşamaya çalışıyorum.

Ne ki, son üç aydır paylaşımlarımın etkileşimi yirmi bin ile iki yüz bin arasında seyretmeye başlayınca, ne yapsam nafile oldu. Hiç tanımadığım insanlardan sahiden garip yorumlar alıyor, küfürler duyuyorum. Üstelik bu yorumlar çoğalınca size mesaj olarak da gelmiyor, kendi yazınıza girip herhangi biri gibi bakarak görebiliyorsunuz ancak.

Bu yazıyı niye yazıyorum? Dijital kültür çalışmalarında son on beş yıldır sıkça tartışılan bir kavram var: Bağlam Çökmesi (Context Collapse). Özellikle sosyal medya krizlerini, dijital linçleri, yanlış anlaşılmaları ve kimlik performanslarını açıklamak için kullanılan anahtar bir kavram.

Sosyal medyada bir paylaşım yapıyorsanız, birbirinden tamamen farklı sosyal gruplara (aile, iş arkadaşları, eski dostlar, yabancılar) aynı anda ulaşmış oluyorsunuz. Eğer yazdıklarınız ayrıca ilgi görüyorsa, şaşmaz biçimde orijinal bağlamından kopuyor, yanlış anlaşılıyor ve popüler olan her gönderi dijital linçe aday hâle geliyor.

Kavramın temel fikri aslında oldukça basit: İnsanlar normal hayatta farklı sosyal ortamlarda farklı biçimlerde konuşur. Aileyle, üniversitedeki meslektaşlarla, yakın arkadaşlarla veya yabancılarla aynı dili kullanmayız. Sosyoloji bunu yıllarca “rol” kavramıyla açıkladı, insanların farklı sahnelerde farklı roller oynandığını ileri sürdü.

Sosyal medya ise bu sahneleri ortadan kaldırdı. Yakın arkadaşlarınız için yaptığınız bir espriyi anneniz de görebiliyor, sizi hiç tanımayan veya sevmeyen biri de...

Bağlam çökmesi tam da burada başlıyor. Sizin ifadeniz kendi bağlamında ironik bir gönderme, dostça bir takılma ya da küçük bir grup şakası olabilir. Ama paylaşım başka bir kitleye ulaştığında bu bağlam kayboluyor. İnsanlar sözünüzü kendi deneyimlerinden, kendi öfkelerinden, kendi kabullerinden hareketle yorumluyor. Dijital ortamın hızında tepki, çoğu zaman anlamanın önüne geçiyor.

Üstelik platformlar görünürlüğü teşvik ediyor. Eskiden bir espri yüz kişiye ulaşırken bugün aynı espri on binlerce kişiye ulaşabiliyor. Algoritmalar da çoğu zaman en çok tepki çeken, insanları öfkelendiren içerikleri öne çıkarıyor. Bu nedenle bağlam çökmesi ile algoritmik yayılım arasında güçlü bir ilişki var.

İlginç olan şu: Bağlam çökmesini anlatan yazılar genellikle mağduriyet hikâyeleri gibi okunuyor. Oysa burada kimsenin kötü niyetli olması gerekmiyor. Bir espriyi yanlış anlayan kişi de çoğu zaman kötü niyetli değil. Sorun, aynı konuşmanın hiç ortak geçmişi olmayan insanlar tarafından dinlenmesi. Her masa kendi hikâyesini, kendi öfkesini ve kendi deneyimini o sözün içine yerleştiriyor.

Sorun şakanın ya da yorumun kendisi değil, onun hiç hedeflenmemiş insanlara ulaşması. Bağlam büyüdü, bağlam başkalaştı. Sosyal medya aslında yeni bir iletişim ortamı yaratmadı, birbirinden ayrı kalması gereken odaları yıkarak bütün konuşmaları aynı salona topladı.

Galiba bu yüzden başıma gelenleri izlerken, küfürleri okurken, yanlış yorumlara şaşırırken başka bir şey öğreniyorum. İnsanlar değişmiyor belki, değişen, sözlerin dolaştığı çevre. Eskiden yazdıklarım belirli bir bağlamın içinde okunuyordu. Şimdi ise her yazı, kendi bağlamını kaybederek yolculuğa çıkıyor.

Sosyal medya yeni bir mahalle kurmadı. Eski mahallelerin duvarlarını yıktı. Nasıl desem bugün yaşadığımız tartışmaların önemli bir kısmı fikir ayrılıklarından değil, normalde aynı odada bulunmaması gereken insanların birbirlerinin konuşmalarını duymasından kaynaklanıyor.

 

Pazartesi, Haziran 15, 2026

Halikarnas Balıkçısı




Halikarnas Balıkçısı’nın Deniz Gurbetçileri kitabına çizdiği illüstrasyonlardan paylaştım. Bu çizimler teknik olarak kazıma (scratchboard) ve ağaç baskı (woodcut/wood engraving) mantığıyla üretilmiş. Çok anlaşılmayabilir, normalde çizimler beyaz kâğıda yapılır, baskıda belirgin gözükmesi için koyu siyahlar ve genellikle çini mürekkebi kullanılır. Bugünkü dijital çizimlerde gölge ise genellikle tonla verilir.

Beyefendi tersini yapmış. Büyük bir siyah yüzey düşünmüş ve ışığı ortaya çıkarmak için beyaz çizgiler “kazımış.” Örneğin yunusun gövdesinde neredeyse hiçbir detay yok. Kütle tamamen siyah bırakılmış, formu yalnızca kenar çizgileri tanımlıyor. Nesneyi çizmek yerine etrafındaki ışığı çizmeyi tercih etmiş. Denizi resmederken yatay çizgiler sakin yüzeyi, eğik çizgiler hareketi, sıklaşan çizgiler karanlığı belirlesin istemiş. Dalgaların ritmiyle gökyüzündeki çizgilerin ritmi birbirine bağlamış ve böylece sahnelerin durağan görünmemesini sağlamış.


Halikarnas Balıkçısı ressamlığıyla hatırlanmaz. Ama sanata olan iştahı, araştırma merakı ve yaptığı işle ilgili yeni yollar deneme isteği bu çizimlerde açıkça hissediliyor. Çok açık biçimde gerçekçilik peşinde değil. Daha çok atmosferle, ışığın yarattığı etkiyle, neredeyse mistik bir aurayla ilgileniyor. Deniz bazen bir canavar, bazen kozmik bir boşluk, bazen de insanı kendine çağıran bir bilinmezlik gibi görünüyor.

Bana kalırsa bu çizimlerin en belirgin yanı tereddütsüzlükleri. Çizgilerde kararsızlık yok, düzeltme telaşı yok, kusursuzluk arayışı yok. Yapılmış ve bırakılmış gibiler. Belki de tam bu yüzden hâlâ canlı görünüyorlar. İçlerinde revizyonla törpülenmemiş, doğrudan kâğıda aktarılmış bir coşku var.


KZ


 

Related Posts with Thumbnails