Cumartesi, Haziran 27, 2026

Maskeli Çetin Kaptan

Birkaç gün önce Çetin Kaptan’dan söz etmiştim. Rakım Çalapala’nın yazdığı, Ercümend Kalmuk’un çizdiği bir çizgi romandı. Yavrutürk’te yayımlanıyordu.

Otuzlu yıllarda çıktığı için doğal olarak yerli ve milli bir çizgi romandı Çetin Kaptan. Bir o kadar da pedagojikti. Daha önce değindiğim için o faslı geçiyorum.

Bu maskeli hikâyeyi pandemi günlerinde paylaşmıştım.

Çetin Kaptan neden gaz maskesi takıyor? Harçlığından artırıp neden kendine bir gaz maskesi alıyor? Diye sorabilirsiniz. Bunun cevabı dönemin ruhunda saklı.

O yıllarda yeni bir büyük savaşın çıkacağına dair endişe hayli yaygındı. Birinci Dünya Savaşı’nın hafızası hâlâ canlıydı. Gaz saldırıları savaşın en korkutucu sembollerinden biri olmuştu. Uçaklar, bombardımanlar ve zehirli gazlar artık yalnızca askerî meseleler değildi, gündelik hayatın, gazetelerin ve popüler kültürün konusu olmuştu.

Bizdeki çocuk yayıncılığı da büyük ölçüde Fransız örneklerini takip ediyordu. Altmışlı yılların ortalarına kadar memleketin kültürel ve entelektüel yönelimi belirgin biçimde frankofondu. Çocuk dergileri, okul yayınları ve resimli hikâyeler de bundan payını alıyordu. Gaz maskesi imgesinin de büyük ölçüde bu kanaldan geldiğini düşünüyorum.

Bugün gaz maskesi denince akla daha çok Soğuk Savaş gelir. Oysa bu imge çok daha eski. Birinci Dünya Savaşı’ndan başlayarak uzun süre Avrupa popüler kültürünün en tanınan nesnelerinden biri oldu. Çocuk kitaplarında, dergilerde, afişlerde ve oyuncaklarda karşımıza çıkıyordu.

Bizimkiler de Fransızlardan göre göre, “ağaç yaşken eğilir” mantığıyla çocuk kahramanlarına gaz maskesi taktırmış olmalılar.

İşin ilginç yanı, hikâyede maske korkunun değil, gururun nesnesi. Çetin Kaptan onu saklamıyor, iftiharla arkadaşlarına gösteriyor.

Bir dönemin gelecek kaygıları, bir başka dönemin çocuk kahramanının aksesuarına dönüşmüş durumda.

Bakınız Çetin Kaptan, iftiharla maskesini sunar!


Perşembe, Haziran 25, 2026

Veyl Şairlere !

Yakın arkadaşım Az. aradı, ağır bir geeker olduğu için, sosyal medyada gördüğü bir şeyi konuşmak için yapar bunu… Of puf etsem de beni bir sürü saçma şeyden haberdar ettiği için seviyorum konuşmalarımızı… Genel olarak, yüksek perdeden, sloganvari bir cümleyle başlar konuşmalarına, sonra varsayımları giderek mırıltıya dönüşür, kendiyle çelişkiye düşecek ölçüde o ilk cümlesiyle kavga etmeye başlar ve vazgeçer, “abarttım” diyerek normalleşir.

Bu defa şairlere kafayı takmıştı, birinden söz ediyordu ama genelleme yapıyordu. “Salak bunlar” ile “süzme salak bu” arasında gidip gelen bir cümleyle sosyal medyada pozörlük yapan bir şairi (!) diline dolayarak tiradına başladı. Ben başka tür bir geeker olduğum için şunu söylememi bekliyordu:

O mu şair, emin miyiz?” dedim, demesem olmazdı, ihtiyacı vardı, arkadaşız çünkü.

Derinden bir kıkırdama duydum, hoşuna gideceğini biliyordum. Başladı anlatmaya, edebileştirmeden özet geçiyorum, böyle konuşuyor çünkü:

Şiir seviyorum ve imkân buldukça okuyorum ama şairlerle arkadaş olamıyorum, sohbet etmekten söz etmiyorum, derdimi paylaşmak ve iç dökmek gibi bir yakınlık kuramıyorum, daha doğrusu bunu istemiyorum…” dedi.

Hıhıı filan gibi bir ses çıkardım, kesmek istemiyordum…

Şiir seviyorum dedim ama şiir sevenlerle de birarada duramıyorum, şiir alıntılayanlar, konuşurken şiir paylaşanlar, şiir dinlerken hüzünlenenler, şiir dinletileri yapanlar, orada seyirci olarak bulunanlar, onları dinlerken gözleri dolanlar hoşuma gitmiyorlar, onlardan uzaklaşmak, tanışmamak, duymamak-görmemek, kaçmak istiyorum…”

Sevmeme halkasını giderek büyütüyordu, tek tek sayarken tısladığı, huysuzlanmasını gösterdiği vurguları vardı, haz alıyordu.

Komik göründüğümün farkındayım, gel gör ki hissiyat bu, çok sınadım kendimi, abartıyı sevmem, sakin kalayım isterim ama bu konuda yapamıyorum, bu yaştan sonra pek değişemeyeceğim, bunu anladım. Şiire katlanabilirim, şairleri ve şiir severleri sevmiyorum ulan Levent” dedi…

Biraz sustuk, “sen ne diyorsun peki buna?” diye sordu.

Ona başımdan geçen bir hikâye anlattım. Yıllar yıllar önce bir ülkenin şair ve bürokratlarıyla bir yemeğe katılmak zorunda kalmıştım. Yemeğin bir noktasında biri ayağa kalkıp şiir okumaya başladı, alkışlandı, gözleri dolanlar oldu, ilginç gelmişti bu durum, merakla inceledim insanları. Bunun bir başlangıç olduğunu, herkesin sırayla ayağa kalkıp kadeh kaldırarak şiir okuyacağını, her okunan şiirle masadakilerin tarumar olacağını, gözyaşlarının “anbean” artacağını nerden bileceğim.

Daha da fenası, sıra bana geliyordu ve ben ayağa kalkıp vıdıvıdı etmek istemiyordum.

Arkadaşım hikâyeme bayılarak “tam da bu!” “şairlerle masaya oturulmaz, illa büyük sözü-son sözü söylemek isteyen tiplerle sohbet edilmez” filan saydırıyordu.

E?” dedi, “şiir okudun mu?”

Kendimi sözlüye kalkmayı bekler gibi hissettiğimi ve çok gerildiğimi söylerken konu dağıldı, bunu hep yaparım, lafı birdenbire ortaokuldaki müzik dersime, solfej okuma sözlüsüne getirdim.

Solfej okuyanlar sınıfı geçerdi, geçemeyenlerden ağlayanlar yine geçerdi…

Solfej okuyamayanlar ve ağlayamayanlar sınıfta kalırdı dedim.

Az. güldü. Ben de güldüm. O sırada fark ettim ki anlattığım iki hikâye birbirine benziyordu. Birinde şiir okunuyordu, öbüründe solfej. Birinde şairler vardı, öbüründe öğrenciler. Ama ikisinde de insanın üzerinde aynı baskı vardı; doğru yerde etkilenmek, doğru yerde heyecanlanmak, doğru yerde duygulanmak…

Belki Az.’ın derdi şiirle değildi. Belki şiirin etrafında oluşan o iklimleydi. Şiiri değil, şiir karşısında alınan pozları sevmiyordu. Kim bilir.

Sonra zil çaldı, telefonu kapattım, kargocu gelmişti, sonra yine konuşurduk.

Çarşamba, Haziran 24, 2026

Junji Ito anlatıyor: Geleneksel ve Dijital Çizim Üzerine

Geleneksel çizimin en büyük avantajı, ne olursa olsun çizim yaptığınızı iliklerinize kadar hissetmenizdir. Ayrıca dijitalden farklı olarak elinizde kâğıt gibi somut bir nesnenin bulunması, çizimlerin silinip gitmesi korkusunu yaşamadığınız için çok rahatlatıcıdır. Eskiden tarama ucunun kâğıda batıp takılmasından pek hoşlanmazdım ama dijital ekranlı grafik tabletlerin aşırı kaygan yüzeyinde kalemi kontrol edememenin sıkıntısını çeken biri olarak, o takılmaların bile aslında çizim kolaylığı sağlayan bir avantaj olduğunu çok iyi anlamış durumdayım.

Yine de geleneksel çizimlerin dertleri de çoktu. Bazen aldığınız uç bozuk çıkabiliyor, aynı marka ürün olsa bile çizim hissiyatı değişebiliyor ya da mürekkep daha şişe bitmeden kıvamı koyulaşıp çizimi zorlaştırabiliyordu. Mürekkebin kıvamı koyulaştığında çizmek zorlaştığı için eczaneden saf su alıp seyreltirdim. Böyle yapınca çizim yapmak kolaylaşıyordu. Tabii yine de yepyeni açılmış bir şişenin hissiyatını vermiyordu. Ayrıca odanın nem oranından da etkilenir. Hava kuruyken çizgiler daha kolay silikleşir, kesik kesik çıkardı. Bunu fark etmem oldukça uzun sürmüştü.

Kâğıtla ilgili en sevmediğim şey ise, kâğıdın hafifçe dalgalanması yüzünden masadan havaya kalkan kısımlarının olmasıydı. O havada kalan kısma kalemi bastırdığınızda kâğıt çöker ve çizgi yamulur. Kâğıt nem çektiğinde bu dalgalanma ve kabarma iyice kötüleşir. Parmağınızla bastırsanız sorun çözülecekmiş gibi hissedersiniz ama elinizin yağı kâğıda geçerse kâğıt mürekkebi iter. Bu yüzden kâğıda doğrudan dokunmak istemem. Eldiven takmak da bana çok sıkıcı gelir. Bu nedenle kâğıdı bastırıp sabitlemek için mıknatıs mantığıyla çalışan bir alet bile yapmıştım.

Dijitalin en büyük avantajı ise şüphesiz her şeyin düzenlenebilir olmasıdır. Büyütme, küçültme, kes-yapıştır işlemleri, elips çizmek çok kolay. Çizimi ters çevirip anatomik veya orantısal hataları kontrol etmek bile tek bir kısayol tuşuna bakıyor. Ton ekleme ya da doldurma hızı gelenekselle kıyaslanamaz bile. Dezavantajları ise bilgisayar veya donanım sorunları yaşandığında çözümün çok zaman alması, bazen küçük bir dikkatsizlik veya sistem çökmesi yüzünden kaydetmediğiniz verilerin silinip gitmesidir. Hepsinden öte, geleneksel yöntemdeki gibi somut bir eserin ortaya çıkmaması bende huzursuzluk yaratıyor.

Bir de daha önce söylediğim gibi, o kaygan ekranda kalemi kontrol etmenin zorluğu var. Ekrandaki sürtünmeyi artıran koruyucu filmler yapıştırsanız bile bence bu sorun tamamen ortadan kalkmıyor. Ayrıca ekranlı tabletlerin hassasiyeti de hâlâ yeterli değil. Ekrana cetvel koyup düz bir çizgi çizmeye çalıştığınızda çoğunlukla kaymalar yaşanıyor. Keşke cetvelle kusursuz bir şekilde düz çizgi çizebilsek…

[Metin, Çarpık Dünyalar albümünden (Kayıp Kıta, 2026) alıntıdır.]

Çetin Kaptan

Otuzlu yıllardan, ilk çizgi roman kahramanlarımızdan Çetin Kaptan’dan bir sayfa…

Metinler Rakım Çalapala’nın, çizimler Ercümend Kalmuk’un. Avrupa'da o yıllarda üretilen ilk çizgi roman örneklerinden çizgi olarak aşağı kalır yanı yok... Kalmuk, büyük ressamdı; insan ister istemez düşünüyor: Eğer telifler daha yüksek, popüler kültür alanı daha güçlü olsaydı, çizgili anlatılarda çalışmaya devam eder miydi?

Bugün bu sayfalara “ilk çizgi roman örneklerimiz” diye bakıyoruz. Ama üretim niyetini ve gösterilen hassasiyeti düşününce başka bir şey daha görüyoruz. Dönemin asıl meselesi çizgi roman yapmak değil, çocukları ve gençleri yeni rejimin idealleri doğrultusunda biçimlendirmek. “Çocuklarımızı nasıl değiştirebiliriz?” sorusu yalnızca edebiyatı değil, popüler kültürü de belirliyor.

Çizgilerle anlatılan hikâyeler çocukların ilgisini çekiyorsa, o araç mutlaka kullanılmalı. Çetin Kaptan’ın önemi biraz da burada. O sadece bir macera kahramanı değil; erken Cumhuriyet’in eğitim ve kültür politikalarının bir parçası.

Seneler önce Mümtaz Soysal bir söyleşisinde en sevdiği kahramanın Çetin Kaptan olduğunu söylemişti. Demek ki yöntem en azından bazı okurlarda işe yaramış.

Çalapala’nın metinleri kafiyeli ve şiirimsi. Bu tercih de dönemin ruhunu yansıtıyor. O yılların ders kitaplarını, çocuk şiirlerini ve okul müsamerelerini düşününce aynı ton hemen hissediliyor. Cumhuriyet’in kanonik dili biraz da böyle kuruluyor.

Alıntılıyorum: Yıldırım adımlarla tükeniyordu yollar / Ankara yaklaşıyor, otuz kilometre var…” (…) Türk kıyılarını da gezdin mi Çetin? dedi / Atatürk bu sözle ona bir ödev verdi.”

Burada dikkat çekici olan son sahne. Çetin Kaptan’ın yeni serüveni kişisel bir merakın, rastlantının ya da bireysel bir arzunun sonucu olarak başlamıyor. Kahramana görevi Atatürk veriyor. Maceranın yönü devlet tarafından çiziliyor.

Bu yüzden Çetin Kaptan’a yalnızca bir çizgi roman kahramanı olarak bakmak eksik kalıyor. O aynı zamanda erken Cumhuriyet’in çocukluk tasavvurunun, yurttaş yetiştirme arzusunun ve kültürel mühendislik çabasının da önemli belgelerinden biri.

Çetin Kaptan, bir sonraki serüvenine Atatürk’ün direktifiyle başlıyor.

Salı, Haziran 23, 2026

Karikatür


Kurucu karikatürcümüz Cem, 1935 yılında Yedigün dergisine karikatürden ne anladığını tarif etmiş:

Karikatür, san’atın zübdesidir. O da bir heyecan ifade eder. Mizah şekli alması, ifadesinin daha kuvvetli olması için olsa gerektir. Çok büyük ressamlar karikatür yapmışlar ve bir iki çizgiden ibaret olan eserleri san’at ve kuvvet itibariyle en büyük tablolarından hiç de aşağı kalmamış ve ölmez sayılmıştır. Bence beşerin çirkin görebileceği hadiselerin hakiki mahiyetini meydana koyan karikatür mutlaka güldürmez. Onun bir hakikati ifade etmesi, düşündürmesi lazımdır ve karikatür daima müsait bir zemin ve zaman ister.”

Aslında Cem’in sözleri, o dönemde karikatürü tarif eden genel yaklaşımlarla büyük ölçüde benzeşiyor. Örneğin karikatüre sanat payesi vermek ve itibar kazandırmak için büyük ressamlardan söz edilmesi, dönemin metinlerinde sık rastlanan bir savunma refleksi.

Bir başka klişe de karikatürün illaki güldürmek zorunda olmadığı düşüncesi. Karikatürün düşündürmesi gerektiği, hatta güldürmekten çok düşündürmesinin makbul olduğu o yıllarda sıkça tekrarlanıyor. Bugünden bakınca bunlar çok da özgün görüşler sayılmaz, aynı fikirler farklı isimler tarafından defalarca dile getirilmiş.

Alıntının son cümlesi ise bana daha dikkat çekici geliyor. “Karikatür daima müsait bir zemin ve zaman ister” derken sanki karikatüristin siyasi otoriteyle, toplumsal iklimle ve sansürle ilişkisini de tarif ediyor. Her şeyin her zaman çizilemeyeceğini, çizerin biraz da şartlara göre hareket etmek zorunda olduğunu fısıldıyor ve bana kendini tarif ediyor gibi geliyor.

Fakat asıl dikkat çekici olan, Cem’in ilk cümlesi, karikatürü nasıl tanımladığı.

Cem’e göre karikatür, “sanatın zübdesi”dir. Yani sanatın özü, hulâsası, damıtılmış hali. Ardından sanatın bir heyecanı, güçlü bir duyguyu ifade ettiğini söylüyor. Mizah ise bu ifadeyi daha da kuvvetlendiren bir araç.

İlk okuduğumda karikatürün abartı yönünü anlatmaya çalıştığını düşünmüştüm. Sadece o kadar değilmiş. Ona göre sanat, hangi türde olursa olsun, bir duyguyu veya fikri belirginleştirdiği ölçüde sanat oluyor. Karikatür, bu işlemi en açık biçimde sergileyen sanat dallarından biri.

Ben bugün buna “abartı” derdim. Fakat o yıllarda kullanılan sözcük “fazlalık”tı.

Karikatür üzerine yazanlar ve konuşanlar, karikatüristin yaptığı işi çoğu zaman bir şeyi olduğundan fazla göstermek, belirginleştirmek, büyütmek olarak tarif ederlerdi. Bu yüzden gündelik dilde de ölçüyü kaçıran kişiler veya durumlar için “artık kendisi değil, karikatürü olmuş” denirdi.

İşin ilginç yanı şu: Karikatür aslında aynı anda hem eksiltir hem çoğaltır. Ayrıntıları atar, gereksiz olanı budar; ama karakteristik olanı büyütür. Bir burnu uzatır, bir bakışı sertleştirir, bir hareketi aşırılaştırır. Böylece gerçeği olduğu gibi kopyalamak yerine, onun içindeki hakikati daha görünür hale getirmeye çalışır.

Belki de Cem’in “sanatın zübdesi” derken kastettiği şey tam olarak buydu. Karikatür, birkaç çizgiyle, sanatın bütün dallarında bulunan o temel işlemi gerçekleştiriyordu: Hayatın içindeki bir duyguyu, bir karakteri ya da bir hakikati seçip yoğunlaştırmak.

Karikatürün fazlalığı, hakikatin daha görünür hale gelmesi içindir.


Pazartesi, Haziran 22, 2026

Bir kalas bir köprü

Çocukken bir amca sohbetinin içinde kalmıştım. Yağmur yağınca yollarda su birikirdi de niye mazgallardan kanalizasyona akamazdı, niye yollar eğimli değildi, Mimar Sinan ve Osmanlı bu işleri nasıl çözmüştü, Atatürk’ten sonra bu işin niye boku çıkmıştı, Almanya’da neler neler yapıyorlardı falan filan…

Çocuk aklımda o sorun(sal) senelerce yer etmiş, gülerek yazıyorum, ne yapmalı da yağmurla biriken sular şey edilir diye kafa yormuştum. Yanlış olmasın, kafa yordum dediğime bakmayın, herkes gibi ben de nasıl yapılacağını bilmiyor, düşünür gibi yapıp amcalar gibi konuşuyordum. Romantize etmeden, birine veya bir şeye kahretmeden, dualizme başvurmadan konuşamadığımızı o yaşlarda nereden bileceğim. Hoş, bilmeme de gerek yoktu, hayata dair bilmeler öylece akıyordu, akışına bırakmıştım kendimi.

Bugün sosyal medyada dolaşan tartışmaların önemli bir kısmı da o eski amca sohbetlerinden çok farklı değil. Bir fotoğraf, bir video, bir haber kırıntısı görülüyor, birkaç dakika içinde mesele teknik olmaktan çıkıp ahlaki, siyasi ve kültürel bir hükme dönüşüyor. Sorunu anlamaktan çok, onu ait olduğu büyük hikâyeye yerleştirmek istiyoruz.

Belki de insan zihni böyle çalışıyor. Tek tek olaylarla uğraşmak yerine onları bir anlatıya bağlayınca rahatlıyoruz. Yağmur suyu birikiyorsa belediye kötüdür. Eskiden birikmiyorsa eskiler iyidir. Almanya’da birikmiyorsa Almanlar çalışkandır. Her sonucun hazır bir sebebi vardır. Oysa hayat, amca sohbetlerinin sevdiğinden çok daha karmaşık.

Belki nostalji denen şey de tam burada başlıyor, geçmişin daha iyi olmasında değil, geçmişe bakarken ayrıntıları unutup hikâyeleri hatırlamamızda.

Fotoğraf yetmişli yıllardan. Yağmur bol bol yağınca, bir kaldırımdan ötekine kalas atılır, üzerinden tin tin geçilirdi. Oradan aklıma geldi.

[Nostaljik dipnot: Çizgi romanlardan, özellikle Zagor’dan bu sahneleri bilip sevdiğimden kalasta yürümeye bayılırdım. Çiko’nun ayağı kayıp çamurlu suya düşmesi an meselesiydi. Ben Zagor’dum elbette.]

Pazar, Haziran 21, 2026

Meşgale

Meşgalesi olmayan kendini kurcalar.” Arada yazarım, bu söz bizim aile mottomuzdur. Yıllarca her duyduğumda of puf etmiş olsam da hem çok faydasını gördüm hem de bugün buraya gülerek yazıyorum, o kadar içime işlemiş ki, başka türlü bir yaşam pratiği benim için mümkün değilmiş, onu anladım. Bizimkiler insanın huzuru yalnızca edilgen bir mutlulukta değil, anlamlı meşguliyetlerde bulabileceğine inanırlardı. Bize de bunu bellettiler.

Mecazen yazıyorum, “tarla boş durmasın” ya da “sür tarlayı çık” derlerdi. Bunları arkasında devasa bir felsefe saklayarak değil, sadece oyalanmanın, elini taşın altına koymanın iyileştirici gücüne inandıkları için söylüyorlardı belki de. Ama dönüp bakınca, bunun aslında en temel hayatta kalma düsturu olduğunu görebiliyorum.

Bu aralar dijital mecralarda benzer bir cümle dolanıyor: “Ruh bir şeylerle meşgul olmazsa sahibini meşgul eder.” Üstelik söz İmam Gazâlî’ye atfedilmiş. Çeşitli paylaşımlarda onun adıyla servis ediliyor. Aslı astarı var mı bilmiyorum, internetin her sese bir makam uydurma iştahını düşününce bana pek inandırıcı gelmiyor.

Ama cümlenin işaret ettiği o tanıdık sızı baki.

İnsan zihni boşluktan nefret eder. Dışarıya yönelmiş bir uğraş, bir merak, bir sorumluluk kalmadığında dikkat kaçınılmaz olarak içeriye, kendine döner. Bu da çoğu zaman pişmanlığa, kaygıya, sorgulamaya ve kendini yargılamaya yol açar. İnsan bir işe, bir meraka, bir sevdaya ya da bir davaya tutunamazsa, zihni ona kendi karanlık koridorlarını gezdirmeye başlar.

Bu yüzden yürümek, yazmak, okumak, üretmek, bahçeyi bellemek ya da bir hikâyenin peşine düşmek yalnızca vakit öldürmek değildir. Ruhun kendi üzerine kapanmasını, kendi kendini kemirmesini engelleme çabasıdır.

Montaigne’e atfedilen “İşsiz bir zihin, şeytanın çalışma odasıdır” sözü de aynı kuyudan çekilmiş gibi, tasavvuftaki “Kalp boş bırakılırsa nefs ve hevâ (heves) tarafından işgal edilir” uyarısı da. İnsan zihnini ve gönlünü bilinçli olarak iyiyle, yararlı olanla doldurmazsa, o boşluğu rastgele arzular, kuruntular ve geçici hevesler istila eder. Bir evi boş bırakırsanız toz dolar, tarlayı boş bırakırsanız ot basar. Kalbi boş bırakırsanız da nefs ve hevâ yerleşir.

İlginç olan, modern psikolojinin de farklı bir terminolojiyle aynı yere çıkması. Amaçsız ve yönsüz kalan zihin, hemen ruminasyona, yani aynı olumsuz düşünceleri zihinde evirip çevirmeye kayıyor.

Yazıya ailemle başlayıp Gazâlî’ye, tasavvufa ve psikolojiye kadar geldim. Yıllar sonra anlıyorum ki, insan zihnine dair bu kadim gözlem hiç eskimiyor. Belki de insanlık tarihi boyunca değişmeyen yasalardan biri bu: İnsan kendiyle baş başa kaldığında huzur bulmaktan çok, kendisiyle didişmeye başlıyor.

Demem o ki, insan en çok kendinden kaçmaya, en çok kendiyle başa çıkmaya çalışıyor Mıstık Abi.

Related Posts with Thumbnails