![]() |
![]() |
![]() |
Çizmenin değeri yalnızca ortaya çıkan “işte” değil, çizme deneyiminin kendisini de hesaba katmak gerekiyor. Bir şeyle uğraşmak, gözlemlemek, elini geliştirmek, kendini ifade etmek daha önemli bile olabilir… Aynı görünümlü sonucu üretmek bütün bunların karşılığını vermiyor.
Espri, yapay zekânın “çıktı” diye baktığı şeye çizerin bir faaliyet ve hayat tarzı olarak bakmasında saklı. “Benim gibi resim üretebilirsin ama benim resim yapma nedenimi anlamamışsın” demeye getiriyor.
Bir mesleğin geleceğini tehdit edebilecek iddia ile masadaki küçük, huzurlu uğraş arasındaki orantısızlık espriyi kuruyor. Çizmenin bütün meselesi kişisel mutluluk değil elbette geçim derdi var, okurunu bulmak, yayımlanmak, tanınmak hiç yokmuş gibi davranamayız. Ama elhak, bir yönünü iyi anlatmış.
Karikatürün çizeri Sarah Andersen, 1992 doğumlu Amerikalı karikatürist ve çizgi roman yazarı. İnternette yayımladığı Sarah's Scribbles serisiyle tanınıyor. Kitapları da var; bir vampir ile kurtadamın ilişkisini anlattığı Fangs, tanınmış eserlerinden ve Eisner'a aday da gösterildi.
Bu karikatürün önemi biraz da Andersen'le ilgili, çünkü 2023'te iki arkadaşıyla birlikte, eserlerinin izinsiz biçimde kullanıldığı iddiasıyla Stability AI, Midjourney ve DeviantArt'a dava açmıştı.
Dava ne durumda bilmiyorum ama temel eksenini yapay zekânın “kimin eserini, hangi izinle kullandığı ve kimin kazandığı” sorusu oluşturuyor. Anladığım kadarıyla Andersen şu fikirde: “Çizer olarak benim çizgilerimi benden izinsiz kullanarak çizerlerin yerine geçecek bir araç geliştiriyorsunuz; ben istemeden bu araca katkı sağlamış oluyorum. Hem ben para kazanamıyorum hem de meslektaşlarım.” Sanatçının yıllarca biriktirdiği emek, şirketin dilinde “veri” hâline geldiği için dava konusu oldu demek daha doğru.
Bu karikatür burada kalsın, tartışmalar hakkında aralıklarla yazacağım.
![]() |
Bu yazıyı yazmamın sebebi, derginin ve Yusuf Ziya Ortaç’ın siyasal pragmatizmini göstermek değil. Satışla ilgili rakamlar vermiş, önemli bir mizah dergisi kaç satıyordu onu paylaşmak istedim.
Şöyle yazılmış: “Türkiye sınırları içinde, geçen yıl, 1.610.000 Akbaba satışa çıkarılmıştır. İade tutarı 268.213 tür ve yüzde ancak 16’yı bulan çok başarılı bir neticedir. Bu hesapça, 1960 yılında Türkiye’de bir milyon üçyüz kırkbir bin yediyüz seksen yedi Akbaba satılmıştır. Bir dergiyi, en az beş kişi okuduğuna göre, Akbaba’nın nasıl geniş bir okuyucu çoğunluğuna seslendiği belli olur.”
Ne demek istenmiş biraz açalım, bu rakamlara göre 1960 yılında Akbaba 25,800 net satış ortalamasına ulaşmış. Bu tek bir sayının satışı veya ulaşılan kişi sayısı değil yıllık toplamdan hesaplanan bir ortalama. Ben Akbaba’nın satış rakamlarıyla ilgili bir iki kez yazmıştım. Aziz Nesin, ellili yıllarda Akbaba’nın 6-7 bin sattığını, kendisinin gelişiyle yaklaşık bu rakamın 11 bine çıktığını anlatıyor. 1970 yılında her hafta elli bin aileye ulaştıklarını kendileri iddia ediyor. Selçuk Çıkla da Ergin Ortaç’la yaptığı görüşmeye dayanarak kapanış dönemindeki net satışı 14 bin olarak veriyor.
Rakamların doğru olup olmadığını aslında bilmiyoruz; beyan bunlar, abartı payını akılda tutmak gerekiyor. Üstelik farklı yılların satışlarını karşılaştırmak, iki sayıyı yan yana koymakla bitmiyor. Ellili yıllardaki 6-7 bin ile 1960’taki yaklaşık 26 bin arasında belirgin bir artış var. Ama Akbaba’nın yayın dünyasındaki ağırlığı da aynı ölçüde artmış mı? Bunu anlayabilmek için diğer yayınların satışlarına, dağıtımın genişlemesine, derginin fiyatına ve maliyetlerine bakmak gerekiyor. Büyüyen bir pazarda daha çok satarken geride kalmak da mümkün.
Benim merak ettiğim, bu satışın ne kadarının yeni yazar ve çizer yetiştirecek bir imkâna dönüştüğü. Akbaba veya bir başka mizah dergisi, genç bir üreticinin düzenli çalışıp geçinebileceği bir telif düzeni kurabiliyor muydu? Gırgır’la karşılaştırmayı burada yapmak gerekiyor: satışın yanında sermayeyi, ödenen telifleri ve kaç kişiye sürekli iş verilebildiğini de konuşmak. Derginin kaç sattığı önemli ama o satışla kimlerin geçinebildiği daha da önemli.
İlk eşi kimmiş? Kaç kere evlenmiş? Vay vay. Oysa tek evliliği var: üstelik eşi de siyaset dışında kalmış, hiç görünmeyen biri değil. Bunu da bilirler yahu diyor insan.
Google bu soruları kısayol tuşu gibi öne çıkarmış. Kim bilir kaç kişi sordu bunları.
Kiminle evli, kaç kere evlenmiş, ne kadar kazanıyor, kime güveniyor? Mahalleye yeni taşınan biri hakkında sorulabilecek sorular. Ülkeyi yöneten kişiyi de aile, para ve yakınlık ilişkileri üzerinden mi tanımaya çalışıyoruz?
Neredeyse on beş yıl önce lisans öğrencilerine ders anlatıyordum. Konuşurken “Özal” diyorum, herkes not alıyor. Bir noktada anlaşıldı ki Turgut Özal’ın kim olduğunu bilmiyorlar. Siyaset Bilimi öğrencileri üstelik. Sahiden şaşırmıştım. Ben biliyorum ya, herkes biliyor sanıyorum.
Özal'ın kim olduğunu bilmemekle Erdoğan'ın kaç kere evlendiğini bilmemek aynı şey değil elbette. Ama benim şaşkınlığım aynı. Kendi bildiklerimi herkesin bildiğini varsayabiliyorum. Sonra karşıma böyle sorular çıkınca apışıp kalıyorum.
“Ne çok cahil var” refleksiyle dünyaya bakmamaya çalışırım. Yazarken, anlatırken, ders verirken hep aklımda tutarım bunu. Kendi cehaletimi de unutmamaya çalışırım.
İnsan deniyor, kolay değil tabii; arada yoruluyor, evet, hayal kırıklığına uğruyorum. Sonra kendi kendime soruyorum: İnsanlar benim bildiklerimi bilmek zorunda mı?
![]() |
Necip Fazıl da o hengâmede üç sayı süren Borazan isimli bir mizah gazetesi çıkarıyor. Pek parlak bir deneme değil, ayrıca Büyük Doğu'da yaptıklarından belirgin bir farklılık içermiyor. Niye kalkıştığını kesin olarak bilemiyoruz. Para kazanmak veya çok ilgi gören bir mecrada kendini göstermek istemiş olabilir. Ne ki, arkasını getirmemiş…
Kişisel olarak, mutlaka büyük sözler etmek isteyen, hayran arayan, kendisine gülünmesine tahammül edemeyen insanların mizahla ilişkisinde bir eksiklik olduğunu düşünürüm. Başkasını aşağılayarak güldürebilirler elbette ama kendilerini gülmenin dışında tutarlar. Hep başkasının kusurunu gösterenler, kendi kusursuzluğundan emin bir sesle konuşur. Bir yerden sonra espri dinlemekten çok nutuk dinliyormuşum gibi gelir bana…
Yukarıdaki görseli Borazan'dan aldım. Esprisi başlığında: “Fotoğrafla Karikatür.” Fotoğraftakilerden biri Başbakan Recep Peker, diğeri de muhtemelen onun eşi. Ne yapılmak istendiği az çok belli. Çizgiye gerek duyulmamış, fotoğrafın kendisinin karikatür olduğu söylenmiş. Artık kilolarına mı, kıyafetlerine mi, yan yana duruşlarına mı gülmemiz bekleniyor, açıklanmıyor. Sadece bakıp anlamamız, aynı küçümsemede buluşmamız isteniyor. Başlık, bir bakıma gülme talimatı… Üstelik hedefte Peker'den çok yanındaki kadın var gibi: rüzgâra yakalanmış, eteğini toplamaya çalışan kadın.
Eğer şişmanlıksa alay edilen, bunu yalnızca Necip Fazıl'a özgü bir tutum sayamayız. Turgut Özal'a “Çankaya'nın şişmanı, işçi düşmanı” diye bağırılırdı. Siyasi itiraz ve muhalefetin yanına bedenle alay etmeyi de eklerdik. Solcuların çizdiği karikatürlerde patronlar ve kötü adamlar aşırı kilolu olurdu; yoksullar zayıftı, zenginler tombul. Birinin göbeğinde ötekinin açlığını görmemiz beklenirdi. Kilo, yalnızca bedensel bir özellik olmaktan çıkar, açgözlülüğün ve sömürünün işaretine dönüştürülürdü.
Bugün bu karşıtlık eskisi kadar kolay kurulamıyor. Parası olanın bedenine ayıracak zamanı, satın alabileceği hizmetler var. Yağlarını aldırabiliyor, bacaklarını, kalçalarını, belini ve yüzünü inceltmek için türlü cerrahi müdahaleye başvurabiliyor. “Fitnıs”a gidip spor hocalarıyla “treyning” yapabiliyor… İncelmek de ince kalmak da bir imkân meselesi olabiliyor. Bedenlere bakarak karakter ve ahlak okumaya ise devam ediyoruz.
![]() |
Sonra şunu düşündüm: Bu fotoğraf bugün sosyal medyada paylaşılsaydı nasıl karşılanırdı? Alay edenler çıkardı, bundan rahatsız olanlar savunmaya geçerdi, şu bu… Hepimiz sayısız örneğini gördüğümüz için az çok tahmin edebiliriz. Kadının kim olduğunu, nasıl bir hayat yaşadığını bilmeden bedeni hakkında konuşmaya başlardık.
Elbette bu fotoğraftan, o yıllarda insanların bedenleriyle daha barışık yaşadıkları sonucu çıkmaz. Borazan'daki örnek de önümüzde duruyor zaten. Üstelik aile albümüne girecek bir fotoğraf çektirmekle tanımadığınız binlerce insanın önüne çıkmak aynı şey değil. Fotoğrafın muhatapları değişiyor, onlarla birlikte, fotoğraf çektirirken aklımızdan geçenler de…
Kiloluysan fotoğrafını paylaşmadan önce iki kere düşünüyorsun. Karnın görünmüş mü, kolun kalın mı çıkmış, şu açıdan daha mı ince duruyorsun? Daha kimse bir şey söylemeden gelebilecek yorumları hesaplıyor, fotoğraflarını ona göre editliyorsun. İşin ucu kaçmış durumda…
Bir kere daha o kadına bakıyorum. Fotoğrafı çektirirken bunların ne kadarını düşündüğünü bilemem. Ama onun pozunda hoşuma giden rahatlığı, bugün fotoğraf seçerken ne kadar koruyabiliyoruz, emin değilim.