Pazar, Haziran 13, 2021

Seç beğen al derken...

Cemal Nadir'in 1936 yılında çizdiği  bir karikatür, zamana ve aktüel eğilimlere göre fikir değiştiren birilerini eleştiriyor olmalı. Benim ilgimi çeken dolaptaki kıyafetlerden birisi. Bir kadın elbisesi var ve üzerinde "Feminizm" yazıyor. 

Cemal Nadir, popüler bir sanatçıydı, bir kanaat önderi miydi derseniz, kolay kolay hayır diyemem. Şunu iyi bildiği aşikar, çoğunluk neye sinirlenir veya neye sempati duyar, işi gereği bilirdi ve iyi bildiği için popülerdi. 

Karikatürdeki erkek, siyah giyinirse faşist, yamalı esvap ile komünist oluyorsa, olduğunu sanıyorsa, o uzun etekle de  feminist olacak veya gibi gözükecek... diye düşünmüş... [Bir parantez açayım, bu espri bana apartma gibi geldi, çünkü bizde siyah giyinmenin böylesi bir karşılığı yok... Batı Avrupa karikatürlerinden ilham alınmış gibi duruyor...]

Uzun etek ve feminizm meselesi bugün dahi değişmiş değil, bir yargı olarak kadınlarla, kadınsılıkla özdeşleştirilmeye devam ediyor. Feminizmin bir mücadele biçimi olduğu, hayatı ve toplumu daha eşitlikçi-daha özgürlükçü bir biçimde dönüştürmeye çalıştığı pek akla gelmiyor. Eşcinselliğe  yönelik bir tahkir biçimi var, o bağlamda eşleştiriliyor. Uzun hikaye...

Cumartesi, Haziran 12, 2021

Aynalar

Lisedeyken, sınıfta akıllı bulduğum bir kız arkadaş, artık niyeyse, "aynalara bakamadığını, aynanın sırlar içerdiğini" filan söylemişti. Benim gibi bir "serüvenci" için söyledikleri alelacayip şeyler değildi, hıhım, o kadar "alacakaranlık" hikayesi okumuşum, tabbikide aynanın gerisinde birileri vardı, baktıkça, o dünyaya dahil oluyordun şu bu...Tür ve "espri" olarak biliyordum, bilmiyor değildim...

Gel gör ki kızın sözleri bana dokundu, korkuttu, düşündürdü, suya battıkça ağırlaşan paçavra gibi hayatıma dahil oldu, epey bir süre aynaya uzun uzun-derin derin bakamaz oldum... Mantıklıyımdır, olabilir diyordum, aynanın gerisinde başka bir dünya olabilir, benzerimiz, aynımız, paralel evrenimiz... o evrenin çıkışı da aynalar... bizler uyurken o "bizler" çıkıp dolaşıyor, buzdolabını açıyor, sokakta japonkale oynuyor... olabilir...

İşi gırgıra vurdum ama ne zaman içinde ayna geçen bir sahne, bir fotoğraf görsem hoşuma giderek kıpırdanıyorum... O sahnenin içinde muammalı bir derinlik var gibi geliyor bana...

Yeşilçam'dan iki fotoğraf seçtim, bence hele sinemamız emeklerken diyelim, kameraman ve fotoğraf direktörleri aynalı sahne istiflemeye bayılmışlar, sanki (gülmeyin çok ayıp) "yemeği gösteren salça" misali ustalıklarını ancak bu türden dırınımlı sahnelerde şey edeceklermiş gibi hallenmişler... 

Filmlerin ne anlattığını boş verin, sadece resimlere bakın, ben mi abartıyorum, muammalı durmuyorlar mı? 

Kan Kalesi

Epey bir zamandır, Hazreti Ali hikayeleri ve "resimlemeleri" topluyorum, belki nafile ama, ileride bu senaryo işlerim biterse "yazarım" diye ümit ediyor, yamacıma-yakınıma istifliyorum. Ferit Öngören'in Kan Kalesi çizdiğini bilmiyordum, 1973 yılında Gün gazetesinde yayımlanmış, rastlayınca sevindim. Öngören'in benzer nitelikteki folklorik çalışmaları kitaplaşırken...acaba dedim, neden Kan Kalesi derlenmemiş... Eserin tamamını görebilmiş değilim, merak ediyorum. 
 

Cuma, Haziran 11, 2021

Uygunsuz

Yelpaze'nin kapaklarına düşkün olduğumu bir iki kez yazdım, çocukken, annemden kalan dergileri karıştırırken, bu hikayesi olan kapaklara uzun uzun bakar, kendimce olup biteni "geliştirirdim", başdöndürücüydü, sahiden rüyalarıma giren kapaklar olurdu. 

Derginin bu kapağını ilginç bularak, yakınlarda sahaflardan satın aldım, meraklısı kapağa kurşun kalemle nal gibi yazılmış 134 rakamından derginin mezata girdiğini anlamıştır zaten...

Kapak ilginç dedim, niye ilginç, erkek öğretmen, öğrencisine kopya veriyor da ondan...Sınıfta başkaları da var ama merkeze romantik bir ikili yerleştirilmiş. Yakışıklı erkek öğretmen, Gilda'yı andıran saçlarıyla genç kadın öğrenci var...Öğretmenin göz ucuyla bakışı, vücudunu perdeleyerek, çevreyi kollayarak uzanan ve cevabı gösteren işaret parmağı, genç kadının endişeli yüzü ve ürkek bakışı belirginleştirilmiş...

Bu resim başka türlü yorumlanabilir mi? Yani öğretmen kopya vermiyor da olabilir değil mi? Yelpaze, hele ön kapakta mutlaka romantizmi, sevdayı ve bir çifti öne çıkarırdı. Sadece öğretmen ile öğrenci aşkı değil, iş hayatından, sosyal hayattan dualistik görünen çiftler arar bulurdu. Yani, öğretmen kopya veriyor ya da vermiyor, ölçemeyiz ama, öğrencisine özel bir ilgi gösteriyordu mutlaka... yoksa o kapağa çıkmazdı (burayı gülerek yazdım).

Dönemin koşullarını atladığımı sanmayın, örneğin tersi olamazdı, benzer bir fikirle kadın öğretmen ile erkek öğrenci resmedilemezdi elbette...Erkek öğretmen ile öğrencisinin evliliği "normal" bulunurdu da, tersi sapkın sayılır ve öğretmenin iş akdinin feshine kadar vardırılırdı.

Oysa zaman değişti, pek çok Batı Avrupa ülkesinde bir öğretmenin öğrencisiyle ilişkisi yanlış, nahoş, uygunsuz, etikdışı ve taciz kapsamında değerlendirilir, not verdiğin birisiyle ilişkide olmak "suç" sayılır oldu. Geçmişte, bu derginin yayımlandığı yıllarda akla bile gelmiyordu. 

Demem o ki, yukarıdaki kapak, yarım asır sonra, yani bugün "correct" olmadığı için kolay kolay çizilemezdi.

Perşembe, Haziran 10, 2021

Böyle başladı

İlk senaryomun kabulü ve dizi olarak yayımlanışının üzerinden on yıl geçti. Bir altı ay öncesi var ama nasıl desem, ne söylesem eksik olur, sahiden işe yaramaz ve dolandırıcı olduklarını sonradan keşfettiğim bir sinemacı çevresinin içindeydim, kaçmak için fırsat arıyordum. Tarihi bir dizi yazıyorduk, yeniçeriler şu bu... Ankara kabadayıları ve Hacettepe mahallesi ile ilgili başka bir teklif gelince bunu bir kaçma fırsatına çevirmiş ve Mor Menekşeler'i sadece on günde yazarak o ekipten  uçarcasına uzaklaşmıştım. 2011 yılı ocak ayı...

Mor Menekşeler, TRT'de yayımlanmıştı ama ilk sahibi Kanal D idi, orada yayımlanacaktı, kanala toplantıya gittiğimiz gün, şirketin o zamanki Ceo'su İrfan Şahin, içeriye girmiş ve bana, bırak bu Mor Menekşeler'i, gel bana polisiye yaz diyerek işi bıraktırmıştı. Meğer, çok inandığı ve uğraştığı bir projesi varmış, senarist bulamıyormuş, yapımcı da hayır diyemeyince, Mor Menekşeler rafa kalktı, ben de Merhamet isimli başka bir senaryo yazmaya başladım. Ekip olarak Merhamet'e başladık... 2011 mart ayı...

Çok değil bir ay içerisinde Yapımcı şirket, popüler dizileriyle başka bir kanala, Doğuş grubuna transfer oldu, ortalık karıştı, şirket, Kanal D ile mahkemelik oldu filan... İrfan Şahin, Merhamet için benimle çalışmaya devam etmek istedi. Ben ne yaptım, bir taşralı ve Ankaralı olarak,  işe birlikte başladığım insanlardan ayrılmayı "ayıp" saydım, çalışamayacağımı söyledim. 

Çok değil on gün içinde Mor Menekşeler, TRT'ye gitti, konuşulan bir senaryoydu, zor olmadı, Kanal D, onun karşısına Keşanlı Ali'yi koydu... Merhamet'i iki bölüm yazmıştım, onu benden satın aldılar... ama iş sonradan başkalarına da yazdırıldı, belki bir yıl sonra filan Kayıp ismiyle yayımlandı, neydi nasıldı hiç seyretmedim... 

Mor Menekşeler, 29 bölüm yayımlandı, ertesi yıl da devam edebilirdi, aynı yapım şirketi, bu kerre de TRT ile anlaşmazlığa düşünce iş "sonlandırıldı" demek daha doğru. Uzun hikayeler, üstün körü anlattım aslında, hasılı, Mor Menekşeler iş ilişkileri ve piyasa konusunda bana ders olacak bir deneyim kazandırdı. Kötü hatıralarım oldu, yapım şirketinin bana üç bölüm borcu kaldı mesela... Neyi yapmamam gerektiğini öğrendim, o günden sonra iş ve telif bakımından "kandırılmadım", "hakkımı" yedirmedim. 

Diziyi tek başıma yazdım, zor olduğu için yardım almaya, başka senaristlerle birlikte çalışmaya çalışmadım değil, mümkün olmadı, geçmiş zaman... tuhaf bir metindi... herkes o dile dahil olamıyordu, ya da deneyimsizdiler, bilemiyorum, olamadı. Hem yayınevinde çalıştım hem de senaryo yazdım, hatta o ara yüksek lisans dersleri dahi veriyordum. Felaket bir yoğunluktu. 

Ben yazdığım işleri geri dönüp seyredemiyorum, Mor Menekşeler'i de o kadar yıldır, tekrar açıp seyretmiş değilim. Öğretici bir iş olmakla birlikte, işin kendisi teatraldi, yavaştı, başka türlü kurabilirdim diye düşündüğüm oldu...Kahretmiyorum, ah vah etmiyorum elbette,  Merhamet'i yazsaydım ne olurdu diye bir what if sorusu sormadım mesela... Yaşandı, geçti, hatıra işte... On yıl olmuş. 

Çarşamba, Haziran 09, 2021

Ellerin günahı ne?

Ellerin günahı ne? bir aldatma hikayesi, o bakımdan ilginç sayılabilir. Karışık başlıyor, başroldeki Zuhal Aktan, eniştesinin ricasıyla ablasını ikna etmek-barıştırmak amacıyla Ankara'dan İstanbul'a geliyor, evli ve bir çocuk annesi biri, Fikret Hakan'ın annesiyle uçakta tanışmışlar filan... Aaa bir bakıyoruz, enişte ile doktor Fikret de arkadaşmışlar, havaalanında böylece karşılaşıyorlar. 

Bu başlangıç, erkek kardeşiyle yengesinin arasını düzeltmek için Moskova'ya gelen Karanina'yı hatırlattı değil mi?

Fikret, kadına görür görmez çarpılıyor, Zuhal de yok mok dese de, kayıtsız kalamıyor ve gel zaman git zaman, gemileri yakıyorlar. Kadının kocası Ankara'dan geliyor ve daha ilk andan bir tuhaflık olduğunu seziyor ama o saatten sonra sular durulmuyor.

Geçmiş zamanın aldatma hikayeleri mutlaka "mutsuz" biter, önce kadın sonra adam intihar ediyorlar. Yetmişli yılların özgür ruhu, bir aldatma hikayesi anlatmaya yetmiş ama finali başkalaştırmaya... ıhh o kadarına benzin bulamamışlar. Hele iş fotoroman olunca...

Vronski-Karanina'nın trajik hikayesi, bizim melodramımızı çok etkilemiş, hele mesele evli kadının aşkı olunca klişe olarak sayısız kez kullanılmıştır, anlayacağınız Zuhal Aktan da kendini trenin önüne atıyor.

Karışık başlıyor demiştim, kısacık hikayede gereksiz biçimde ne işe yaradıkları anlaşılmayan karakterleri okuyoruz önce... e bir yere varıyor mu, varmıyor...Romanı taklit edince, neresinden sadeleştireceklerini bilememişler diyelim. 

Related Posts with Thumbnails