Cuma, Ekim 09, 2026

Fotokopiden Çıkan Yirmi Üç Yaş Kesinliği

Yazının fotokopisi nasıl elime geçti hatırlamıyorum. Dün evde küçük bir tasfiyeye daha girişmiştim, o arada karşıma çıktı. Close Up dergisinin Aralık 1933 sayısında yayımlanan, Marie Seton imzalı “Turkish Prelude” başlıklı bir yazıdan söz ediyorum. Bir iki yorumu ilgimi çekti, paylaşmak istedim.

Yazarımız, Hollywood karşıtı bir bakışla sinemamızı değerlendiriyor. Yakın Doğu ülkeleri, Hollywood’un yaygaracı reklamcılığının köreltici etkisinden kurtulabilirlerse kendi sinema sanayilerini geliştirebilir, diye düşünüyor. Türkiye’den de ümitli ama siyasi bağımsızlığın sinemadaki Amerikan hâkimiyetini ortadan kaldırmadığını söylüyor. Verdiği örnek güzel:

“Fairbanks’in eski sessiz filmi Bağdat Hırsızı, yazın kavurucu sıcağında İstanbul’da hiç de azımsanmayacak sayıda seyirci çekebilirken, aynı caddenin öte yanında Pabst’ın nefis Üç Kuruşluk Opera’sı bir avuç sokak çocuğuna, canı sıkılmış Türk hanımlarına ve bana gösterilmektedir.”

Demek ki hanımefendi İstanbul’da sinemaları da dolaşmış. Seyircinin tercihlerinden pek memnun kalmamış ama memleketin gidişatına güveniyor. Türkiye’nin “Kemal Paşa’nın önderliğinde yeni bir bilinç kazanmış; kadınlarını özgürleştirmiş, eski Türk kulluğunun simgesi olan fesi kaldırmış, Amerikalı misyonerlerin faaliyetlerini sınırlandırmış” olduğunu söylüyor. Bütün bu değişimin, Sovyet Rusya’dakine benzer biçimde, sinemaya kaynaklık edebileceğini düşünüyor.

İster istemez Muhsin Ertuğrul filmlerinden söz ediyor. Bir Millet Uyanıyor’da, erken dönem Rus filmlerini hatırlatan bir güç buluyor. Tiplerin seçimini ve simge kullanımını Sovyet sinemasıyla ilişkilendirse de filmi Eisenstein ya da Pudovkin’in duygusal inandırıcılığından yoksun görüyor. Yine de burada geliştirilebilecek bir imkân var ona göre. Türkiye’deki toplumsal dönüşümden güçlü ve özgün bir sinema çıkabilir.

Bu yüzden Muhsin Ertuğrul’un ticari operetlere yönelmesine hayıflanıyor: “Muhsin’in kaderinin de, Batılılaştırılmış müziği ve mayolu güzellerden oluşan korosuyla Alman etkisi taşıyan bir Türk opereti geliştirmek olduğu anlaşılmaktadır.”

Seton’ın ölçüsü belli: Cumhuriyet’in sinemasından, Sovyet örneğindeki gibi modernleşmeyi estetik bir güce dönüştürmesini bekliyor. Filmlere bakarken biraz da görmek istediği sinemayı tarif ediyor.

Beni asıl duraklatan, İstanbul hakkında söyledikleri oldu. İpekçilerin stüdyolarını “yeni Türkiye’nin doğmakta olduğu Ankara ya da İzmir yerine, ulusal bir karakterden yoksun bir şehir olan İstanbul’da” kurmalarını büyük bir talihsizlik sayıyor. Sinemanın nasıl olması gerektiği kadar, nerede yapılması gerektiği hakkında da kesin bir fikri var.

Bu kadar içeriden konuşması, hani neredeyse Ankaralı bir inkılapçı gibi hüküm vermesi, hatta daha ileri gideyim, Sovyetik bir komünisti hatırlatması bana Marie Seton’u merak ettirdi. İlk anda mahlas kullanan bir Türk izlenimi verdi. İstanbul’u bir kalemde silip Ankara’yla İzmir’i yeni Türkiye’nin adresi olarak göstermesini beklemiyordum.

Kim olduğuna bakınca başka bir profil çıktı karşıma. Marie Seton, Britanyalı bir eleştirmen; 1910 doğumlu, yani bu yazı yayımlandığında henüz yirmi üç yaşında. Sonradan Eisenstein ve Satyajit Ray üzerine biyografiler yazacak. Üstelik yazıyı kaleme aldığı yıllarda Eisenstein’la görüşüyor, Sovyet sinemasıyla doğrudan teması var.

Bu bilgi, yazının sesini biraz daha anlaşılır kılıyor. Türkiye’de gördüğü değişimin beyazperdede de karşılığını arıyor. Bulamayınca operetleri, yapımcıları, hatta İstanbul’u eleştiriyor. Başta Türkiye’yi bu kadar iyi bilmesine şaşırmıştım. Şimdi, bildikleri kadar beklentilerinin kesinliği de ilginç geldi bana. Vay dedim Mıstık abi, yirmi üç yaşında, başka bir memlekette, nasıl bir sinema doğması gerektiğinden son derece emin.

Not: Seton’un aynı yılın Temmuz ayında İstanbul’da olduğunu, Milliyet’te kendisiyle bir röportaj yapıldığını da keşfettim (20 Temmuz 1933). İpek Film Stüdyosu’nu ziyaret etmiş; İstanbul’dan sonra Atina’ya, oradan da diğer Balkan memleketlerine gideceğini söylüyor. Anlaşılan, farklı ülkelerin sinema ve tiyatro hayatını toplumsal değişimleriyle birlikte incelemek niyetinde: “Balkan ve bilhassa Türkiye gibi yeni ve genç memleketlerin sinema ve tiyatro hayatı ile alâkadar oluyorum, çünkü tiyatro ve sinema hayatının inkişafı [gelişimi] daima içtimai [toplumsal] hayatın inkişafı ile muvazi [paralel] olarak yürüyor.”

Perşembe, Ekim 08, 2026

Nostalji Aşuresi

 

Bir yürüyüş arkadaşımız, geçen yıl biraz da durup dururken, Erol Evgin’i bir sembol olarak göstererek onun geçen zaman içerisinde nasıl iyicil bir yerde durduğunu anlattı. Heyecanını dinledik aslında. Daha önce de tekrarladığı bir yorum muydu, yoksa o an mı geliştirdi, bilemiyorum. Konuşurken çocukluğuna, lise yıllarına, mutsuz hissettiği bir otobüs yolculuğuna falan da götürdü bizi. Erol Evgin, ona göre, sadece iyiliği değil zarafeti, kaybolmaya yüz tutmuş bir romantizmi temsil ediyordu.

Anlattığı şeylerin bende aynı karşılığı olmadığı için sonradan şunu düşündüm: Yiyeceklerin eskiden daha güzel, filmlerin daha sahici ya da karikatürlerin daha komik olduğunu söyleyenlerden, eski mahallelerini, öğretmenlerini, arsada oynanan futbolu övenlerden ne farkı vardı?

Geçenlerde Jeannette Cooperman’ın Common Reader’da yayımlanan bir makalesini okuyunca bu konuşmayı yeniden hatırladım. Bu yazıyı da biraz onun açtığı soruların peşinden giderek yazıyorum. Cooperman, kendi nostaljisini sorgularken geçmişe duyduğumuz özlemin içinden neyi ayıklayabileceğimizi irdeliyor.

Değişim, kendinden önce gelen kimi şeyleri önemsizleştiriyor, giderek hayatımızdan çıkarıyor. Nostalji, bazen özlediğimizi kabul etmek, kaybedilene hakkını teslim etmek oluyor. Bazen de geçmişe duyduğumuz yakınlık, bugünü peşinen değersiz bulmamıza yol açıyor.

Editörlük yaptığım yıllarda, kitap fuarlarından birinde takım elbiseli bir “beyefendi” yanıma yaklaşıp “Levent Bey, ne zaman gerçek edebiyat yayımlayacaksınız?” dedi. Kültür endüstrisinde çalışıyorsanız “yetersiz ve eksik” olma eleştirisiyle sürekli karşılaşırsınız. Güler yüzle “Sizin için gerçek edebiyatçılar kimler?” diye sordum. “1960 öncesi doğanlar” dedi. Öfkeliydi bence. Şimdi düşünüyorum da belki o öfkenin içinde, değer verdiği şeylerin kaybolduğunu düşünmenin hüznü de vardı.

Yürüyüş arkadaşımızla bu okurun geçmişle kurdukları ilişki birbirine benziyor ama aynı yere varmıyor. Biri sevdiği bir şarkıcıda bulduğu iyiliği anlatıyor, diğeri doğum tarihinden bir edebiyat ölçüsü çıkarıyordu. Birinin heyecanını dinliyorduk, ötekine göreyse edebiyatın kapısına çoktan kilit vurulmuştu.

Cooperman’ın aktardığı bir New Yorker yazısı, bugünün nostaljisini farklı dönemlerin heveslerinin üst üste yığıldığı, tarihsel göndermelerin birbirine karıştığı bir hamburger gibi tarif ediyor. Bir aşure veya bir keşmekeş sanki. Her şey ait olduğu dönemden kopmuş biçimde sosyal medyada geziniyor ve her biri bir tık yakınımızda duruyor. Bir dönemin şarkısını, başka bir dönemin kıyafetini, bambaşka bir dönemin sokak fotoğrafını aynı geçmişin parçalarıymış gibi sevebiliyoruz.

Erol Evgin’i anlatan arkadaşımız Evgin’den neredeyse elli yaş küçük, “1960 öncesi doğanlar” diyen beyefendi de o gün en fazla otuzundaydı. Elbette bir şarkıcıyla yaşıt olmadan onun şarkılarıyla büyüyebilir, doğumumuzdan çok önce yazılmış kitaplarla kendimizi anlatabiliriz. İlginç olan, seçtiğimiz bu insanları ve eserleri zamanla bütün bir dönemin temsilcisine dönüştürmemiz. Erol Evgin’in zarafetinden, eskiden insanların daha zarif olduğu sonucuna ne kadar kolay geçiyoruz?

Sosyal medya kaotik bir yerse, üzüm üzüme baka baka kararır misali, onun nostaljisi de ister istemez ona benzeyecek. Ama tuhaflık da burada: Bu karmakarışık malzemeden daha sakin, daha düzenli, daha sade bir geçmiş çıkarıyoruz. Seçilmiş ayrıntılarla yeniden kurulan geçmiş, yaşanırken olduğundan daha anlaşılır görünüyor. Neyi hatırlamak istediğimizi seçiyoruz artık, gerisi kadrajın dışında kalıyor.

Belki de her şey elimizin altında olduğu, seçeneklerimiz çoğaldığı için beklentimiz yükseliyor, daha kolay mutsuz oluyoruz. Geçmişin sadeliğine, ne olduğunu bildiğimiz ya da bildiğimizi sandığımız dünyaya sığınıyoruz.

Elbette sığınabiliriz. Ama güzel hatıraları bütün bir dönemin gerçeği saydığımızda yanılıyoruz. Eski bir filmin estetik sadeliğinden, o yıllarda hayatın daha basit ve kolay olduğu sonucunu çıkardığımızda da öyle.

Geçmişteki bir şeye dokunurken şimdi nasıl yaşamak istediğimizi de tarif ediyoruz. Arkadaşımız Erol Evgin’i anlatırken belki çevresinde daha çok iyilik, zarafet ve romantizm görmek istediğini söylüyordu.

İyilik ya da nitelikli edebiyat belirli bir zamana ait değil; bugün de varlar. Onları geçmişe atfetmek, bugün aramaktan vazgeçmek anlamına gelebiliyor. Soru şu Mıstık abi: Zarafeti bugün başka birinde gördüğümüzde tanıyabilecek miyiz? Yoksa ona da değer vermek için geçmişte kalmasını mı bekleyeceğiz?

Çarşamba, Ekim 07, 2026

Tıkıtıkı tık


 

Dergi de çıksın!

Otuzların sonu ya da kırklar olmalı; gençler topluca fotoğraf çektirmişler. Ortada okul üniformasını andıran biri var, belki bir okul gezisi, deniz kenarı, belki bir pazar günü. Hepsi erkek. Öndekilerin elinde o yılların popüler mizah dergilerinden "Karikatür" var, göstermek istemişler.

İnsan, bir dergiyi neden fotoğrafa dahil etmek istediklerini merak ediyor.

Derginin açık ve kameraya dönük tutulması, görünmesinin istendiğini düşündürüyor. Bunun ortak bir okurluğu mu, sevdikleri bir karikatürü mü, yoksa o an aralarında dönen bir espiriyi mi temsil ettiğini bilemiyoruz.

Bence asıl ilginç olan, derginin bu arkadaşlık içindeki yeri. Birlikte güldükleri şey de hatırada kalsın istemiş olabilirler. Keşke derginin orada bulunmasını anlamlı kılan hikâyeyi hiç değilse fotoğrafın arka yüzüne yazıp bize bıraksalarmış.

Abarttığımı kabul ediyorum Mıstık abi.

Salı, Ekim 06, 2026

Yarının Haberi


 

Seyrüsefer Defteri 183

++ El problema final (2026) Ep3 ve 4'ü seyrettim (30 Eylül).++ Drakula İstanbul'da (1953) temizlenince ilginçliği belirginleşmiş, özgünlüğünü tartışmıyorum, başarılı sahneleri var, zamanına göre bizim sinemamızın ilerisinde (29 Eylül).++ El problema final (2026) Ep1 ve 2'yi seyrettim (28 Eylül).++ Unabomber (2026) bir temposu var, öğrenciliğine odaklanmışlar, doğru insanlarla karşılaşsa bunlar olmazdı yavanlığına düşmüşler (26 Eylül).++ Hot Pursuit (2015) yarım yarım bir şeyler, vasat altı komedi (25 Eylül).++  Lanterns (2026) Sea1 Ep5 ve 6'yı seyrettim (24 Eylül).++ The Gentleman Sea2 Ep7 ve 8'i seyrettim (23 Eylül).++ İzmir gezisi (16-19 Eylül).++ The Gentleman Sea2 Ep5 ve 6'yı seyrettim (15 Eylül).++  Senaryo Kampı (11-14 Eylül).++ The Whisper Man (2026) dizi olsa derinleşirmiş, çok karaktere zaman yetmemiş (10 Eylül).++ Dix pour cent, le film (2026) seyrettiriyor ama çok da parlak denemez (9 Eylül).++ The Gentleman Sea2 Ep3 ve 4'ü seyrettim (8 Eylül).++ Lanterns (2026) Sea1 Ep4'ü seyrettim (7 Eylül).++ 53 domingos (2026) Tiyatrodan uyarlama olduğu anlaşılıyor, kendini o gözle seyrettiriyor (6 Eylül).++ Street Kings (2008) ikinci seyredişim, artık klişeye dönmüş entrikası güzel, Whitaker'ın final performansı müthiş, Keanu tam oturmuyor deliduman polise (5 Eylül).++ The Gentleman Sea2 Ep1 ve 2'yi seyrettim (4 Eylül).++ Adalet (2023) bayaa kötü, vasat altı bile değil sanki (3 Eylül).++ Parçalı Yıllar (2025) iddiasını karşılamıyor, anakronik ve arkaik tutumu filmi an be an düşürüyor (2 Eylül).++ 

Pazartesi, Ekim 05, 2026

Çizgilere Derkenar 47

Sıklıkla karşılaştığım bir yanlışlığı düzelteyim. Yukarıdaki fotoğrafın Karaoğlan filmlerinden birine ait olduğu sanılıyor. Üstelik yalnız bu kare değil, aynı filmden pek çok fotoğraf müzayedelerde bu yanlış bilgiyle satılıyor. Oysa fotoğraf, Tunç Başaran’ın yönettiği Fatih’in Fedaisi (1966) filminden. Anladığım kadarıyla Kartal Tibet’i kostümlü görünce filmi Karaoğlan, yanındaki yapımcı Muzaffer Arslan’ı da Suat Yalaz sanıyorlar.

Film, tarihî filmler furyasında Muzaffer Arslan ile Hürrem Erman’ın ortak yapımcılığında çekilmiş. Sol baştaki Tunç Başaran henüz 28 yaşında, gencecik. Kadın oyuncu Tijen Par.

Bir de not düşeyim: Suat Yalaz’ın, başka filmlerde oynadığı için Kartal Tibet’i kendisine ihanet etmekle suçladığı malum. Oysa Fatih’in Fedaisi, daha ilk Karaoğlan filminin ardından çekiliyor. Aynı yıl, aynı mekânlarda, hikâyesi Bizans’ta geçen Baybora’nın Oğlu da çekilecek. Anlaşılan Tibet’in başka filmlerde oynaması, Karaoğlan’ın daha ilk günlerinden beri var. Galiba işler iyi giderken bunun adı henüz “ihanet” değilmiş diyelim.

Pulhan Yayınları, Mickey Mouse’u Miki adıyla yayımlamaya hazırlanırken öğretmenlere yönelik bir tanıtım kampanyası yapıyor. Yukarıdaki görsel, bu amaçla hazırlanmış bir broşürden. Derginin 3 Ocak 1962’de çıkmaya başlayacağı duyuruluyor.

Broşürde Disney yayınlarının dünyadaki başarısı anlatılıyor; Avrupa’dan, Japonya’dan, Hindistan’dan söz ediliyor ama tiraj yalnız Mısır için veriliyor: Arapça Miki elli binin üzerinde basılıyormuş. İnsan merak ediyor, neden özellikle Mısır? Bana, tirajını geçebileceklerini düşündükleri bir örneği seçmişler gibi geldi. Belki de ellerinde rakam bulunan tek örnek buydu.

Oysa yayıncılıkta model aldığımız İtalya ve Fransa’da Disney çizgi romanları sahiden çok satıyor. İtalya’da Topolino’nun tirajı o yıllarda üç yüz bine yakın; 1976’da 750 bine ulaşıyor. Avrupa’nın başarısı övülüyor, ama rakam vermek için Mısır tercih ediliyor. Belki de insan örnek aldıklarıyla değil, geçebilecekleriyle yarışmak istiyor.

Orhan Tunçdemir’in çıkardığı korku dergisi İmdaaat’in ilk sayı kapağı (1962). Az basılan, az satan ve kısa sürede kapanan bir yayın. Bugünse zor bulunduğu için koleksiyon değeri yüksek; elde kalan nüshaları yüksek fiyatlara satılıyor.

Altmışlı yılların dergi ve gazetelerinde kullanılan kâğıtların kalitesi çok düşük. Geçen zamana yenilmek üzereler diyelim. Buna bir de İstanbul’un nemini ekleyin, yayınlar pinçik pinçik dökülüyor. Derginin kendisi “çamur” gibi, kirli ve eprimiş; sayfaları açarken elinizde dağılacak durumda. Bu yaşıma kadar sağlam bir örneğini görmüş değilim.

Asıl merak ettiğimse dergiden çok, yayıncısı ve içerikteki kopya çizimleri de yapan Orhan Tunçdemir. Çizgileri, tercihleri, pulp’a bakışı bana tuhaf ve eksantrik geliyor. Keşke iki çift laf edebilecek kadar tanısaydım.

Meraklısı için not: İmdaat'ın tam koleksiyonunu görebilmiş değilim. Otuz yıl önce ellili yıllarda çıkan Voodoo dergisini andırdığını, onu temel aldığını düşünürdüm. 
Related Posts with Thumbnails