Sosyal medyada sadece
Facebook kullandığımı, orada da
sadece blog yazılarımı paylaştığımı daha önce yazmıştım. Mecranın büyüklüğüne
bağlı olarak bazı yazılar sahiden yüksek görüntüleme ve etkileşim alabiliyor. Ben
benzer şeyler yazıp benzer konularla ilgilenirken bazı paylaşımların birdenbire
yayılması, bu akışın nasıl işlediğine dair merakımı çoğaltıyor.
Son paylaşımlardan biri 540 bin görüntülemeyi geçti. Daha
önce benzer nitelikli bir yazı da 426 binin üzerine çıkmıştı. İkisi de eski bir
fotoğraftan hareketle yazılmıştı; ikisinde de cinsellikle ilişkili insanlara ahlaki
hüküm verme imkânı tanıyan bir sahne vardı.
Rakamların ne kadarının okumaya karşılık geldiğini
bilmiyorum. Asıl dikkatimi çeken, istatistiklerde takipçi olmayanların oranının
yüzde 98-99 olması. Yazı, beni takip etmeyen, muhtemelen ismimle ilk kez
karşılaşan insanların önüne çıkıyor. Yeni bir okur bu. Beni tanımıyor, ben de onu
tanımıyorum.
Son yazıda, masanın üzerinde oturan bir dansözün
çevresindeki erkekleri, onların bakışlarını ve geride tef tutan kadını
yorumlamıştım. Müzikle birlikte durmuş gibi görünen bir anı, arzuyla paranın
birbirine karıştığı bir yakınlığı anlatmaya çalışmıştım. Paylaşıma gelen
yorumların önemli bir kısmı “iğrenç”, “rezalet”, “ahlaksızlık” çevresinde
gelişti. Kimseye cevap vermedim. Büyük bir mesai gerektirdiği için normalde de yorumlara
cevap vermek istemiyorum; hele beni hiç bilmeyen bir kalabalıkla baş
edemeyeceğimi biliyorum.
Biraz neler yazıldığını anlatayım. Baktığım yorumların en
az yedisinde dansözün çocuk olduğu söyleniyordu. On beş diyen vardı, on altı
diyen vardı. Fotoğraftan yaşını bilmiyoruz ama yorumlarda bu belirsizlik
çabucak ortadan kalkıyordu. Erkeklerin evli, çocuklu, evlerinde namus bekçiliği
yapan insanlar olduğundan da emin olanlar vardı. Birisi, adamın evindeki
karısının yüz otuz kilo olduğunu bile yazmıştı. Fotoğrafta olmayan kadının
kilosu dahi biliniyordu.
Aynı fotoğraftan birbirine zıt sonuçlar çıkıyordu. Biri
eğitimsizlikten söz ediyor, bir başkası eskiden insanların daha rahat
eğlenebildiğini anlatıyor, diğeri dininin kadına verdiği değeri hatırlatıyordu.
Kadına acıyan bazı yorumlar, yaptığı işi “bir kadının yapabileceği en rezil iş”
diye tarif ediyordu. Acımayla aşağılamanın birbirine bu kadar kolay karışması
ilginçti.
Metne itiraz edenler de vardı. “Romantik romantik hikâye
anlatıyorsun”, “edebiyatla süsleyip güzelleştirmişsin” diyorlardı. Bunları
okumadan yazılmış tepkiler sayamam. Anlatımımı fark etmiş, ona kızmışlardı.
Benim sahneyi anlatışımla onların benden beklediği kınama arasında bir mesafe
vardı.
Bir yorumcu ise her yorumdan para kazandığıma inanıyor,
fotoğrafı bunun için paylaştığımı söylüyordu. Onun hikâyesinde benim niyetim de
kazancım da belliydi. Fotoğraftaki insanları anlatırken kendim de hakkında
hikâye kurulan birine dönüşmüştüm.
Elbette hepsi böyle değildi. Sulukule’yi hatırlayanlar,
bir romanı ananlar, fotoğraf okumasını beğenenler de vardı. Tanıdığım biri,
“Kravatlı beylerden biri dedem çıkacak diye bekliyorum” esprisi yaptı. Geçmişle
arasına akrabalık ihtimalini koymuştu.
Yeni okurlarla karşılaşmak denince insanın aklına güzel
şeyler geliyor. Öyle de olabilir. Ama bu kalabalık karşılaşmalarda kendimi
sohbetin içinde hissedemiyorum. Ne yaptığım ve niçin yaptığım çoktan
kararlaştırılmış oluyor. Söze girecek olsam önce yorum başına para
kazanmadığımı, sonra fotoğraftakilerin yaşlarını ve hayatlarını bilmediğimi
anlatmam gerekecekti. Pavyonları iyi bildiğimi düşünenlere kendimi açıklayacak,
dansözleri değil dansöz seyredenleri seyretmeyi tercih ettiğimi söyleyecektim.
Diyecektim de diyecektim Mıstık Abi. Yazıya ne zaman sıra gelirdi, bilmiyorum.
Yaptığım senaryo ve dizi işleri nedeniyle fanlarla,
yüksek seyir ve takip oranlarıyla ilk kez karşılaşıyor değilim. Ama orada
dijital platformların, televizyon kanallarının, yapım şirketlerinin, reklam
ajanslarının, menajerlerin, oyuncuların çaba ve etkileriyle ilerleyen bir
sürecin içinde oluyorsunuz. Burada kendi hesabımdan paylaştığım bir yazının
çevresinde oluşan kalabalıkla doğrudan karşı karşıyayım.
Yorumlara bakınca, yazının kurduğu bağlamın kolaylıkla
geri plana düştüğünü görüyorum. Fotoğraf, herkesin kendi meselesini konuşabildiği
bir alan açıyor. Kimi geçmiş özlemini, kimi siyasi kanaatini, kimi ahlak
anlayışını “açıklıyor.” Benim başka bir şey anlatıyor olmam, bunları
konuşmalarına engel olmuyor.
Bir sonuca varmadım elbette; yokluyor, deniyor, neyin
popülerleştirildiğini anlamaya çalışıyorum.