Yakın arkadaşım Az. aradı, ağır bir geeker olduğu için, sosyal
medyada gördüğü bir şeyi konuşmak için yapar bunu… Of puf etsem de beni bir
sürü saçma şeyden haberdar ettiği için seviyorum konuşmalarımızı… Genel olarak,
yüksek perdeden, sloganvari bir cümleyle başlar konuşmalarına, sonra
varsayımları giderek mırıltıya dönüşür, kendiyle çelişkiye düşecek ölçüde o ilk
cümlesiyle kavga etmeye başlar ve vazgeçer, “abarttım” diyerek normalleşir.
Bu defa şairlere kafayı takmıştı, birinden söz ediyordu ama
genelleme yapıyordu. “Salak bunlar” ile “süzme salak bu” arasında gidip gelen
bir cümleyle sosyal medyada pozörlük yapan bir şairi (!) diline dolayarak
tiradına başladı. Ben başka tür bir geeker olduğum için şunu söylememi
bekliyordu:
“O mu şair, emin miyiz?” dedim, demesem olmazdı, ihtiyacı vardı,
arkadaşız çünkü.
Derinden bir kıkırdama duydum, hoşuna gideceğini biliyordum.
Başladı anlatmaya, edebileştirmeden özet geçiyorum, böyle konuşuyor çünkü:
“Şiir seviyorum ve imkân buldukça okuyorum ama şairlerle arkadaş
olamıyorum, sohbet etmekten söz etmiyorum, derdimi paylaşmak ve iç dökmek gibi
bir yakınlık kuramıyorum, daha doğrusu bunu istemiyorum…” dedi.
Hıhıı filan gibi bir ses çıkardım, kesmek istemiyordum…
“Şiir seviyorum dedim ama şiir sevenlerle de birarada duramıyorum,
şiir alıntılayanlar, konuşurken şiir paylaşanlar, şiir dinlerken hüzünlenenler,
şiir dinletileri yapanlar, orada seyirci olarak bulunanlar, onları dinlerken
gözleri dolanlar hoşuma gitmiyorlar, onlardan uzaklaşmak, tanışmamak,
duymamak-görmemek, kaçmak istiyorum…”
Sevmeme halkasını giderek büyütüyordu, tek tek sayarken tısladığı,
huysuzlanmasını gösterdiği vurguları vardı, haz alıyordu.
“Komik göründüğümün farkındayım, gel gör ki hissiyat bu, çok
sınadım kendimi, abartıyı sevmem, sakin kalayım isterim ama bu konuda
yapamıyorum, bu yaştan sonra pek değişemeyeceğim, bunu anladım. Şiire
katlanabilirim, şairleri ve şiir severleri sevmiyorum ulan Levent” dedi…
Biraz sustuk, “sen ne diyorsun peki buna?” diye sordu.
Ona başımdan geçen bir hikâye anlattım. Yıllar yıllar önce bir
ülkenin şair ve bürokratlarıyla bir yemeğe katılmak zorunda kalmıştım. Yemeğin
bir noktasında biri ayağa kalkıp şiir okumaya başladı, alkışlandı, gözleri
dolanlar oldu, ilginç gelmişti bu durum, merakla inceledim insanları. Bunun bir
başlangıç olduğunu, herkesin sırayla ayağa kalkıp kadeh kaldırarak şiir
okuyacağını, her okunan şiirle masadakilerin tarumar olacağını, gözyaşlarının “anbean”
artacağını nerden bileceğim.
Daha da fenası, sıra bana geliyordu ve ben ayağa kalkıp vıdıvıdı
etmek istemiyordum.
Arkadaşım hikâyeme bayılarak “tam da bu!” “şairlerle masaya
oturulmaz, illa büyük sözü-son sözü söylemek isteyen tiplerle sohbet edilmez”
filan saydırıyordu.
“E?” dedi, “şiir okudun mu?”
Kendimi sözlüye kalkmayı bekler gibi hissettiğimi ve çok
gerildiğimi söylerken konu dağıldı, bunu hep yaparım, lafı birdenbire ortaokuldaki
müzik dersime, solfej okuma sözlüsüne getirdim.
Solfej okuyanlar sınıfı geçerdi, geçemeyenlerden ağlayanlar yine
geçerdi…
Solfej okuyamayanlar ve ağlayamayanlar sınıfta kalırdı dedim.
Az. güldü. Ben de güldüm. O sırada fark ettim ki anlattığım iki
hikâye birbirine benziyordu. Birinde şiir okunuyordu, öbüründe solfej. Birinde
şairler vardı, öbüründe öğrenciler. Ama ikisinde de insanın üzerinde aynı baskı
vardı; doğru yerde etkilenmek, doğru yerde heyecanlanmak, doğru yerde
duygulanmak…
Belki Az.’ın derdi şiirle değildi. Belki şiirin etrafında oluşan o
iklimleydi. Şiiri değil, şiir karşısında alınan pozları sevmiyordu. Kim bilir.
Sonra zil çaldı, telefonu kapattım, kargocu gelmişti, sonra yine
konuşurduk.