Pazar, Mart 22, 2026

Suçluyum Pozu

Bir süredir, denk mi geliyor yoksa genel bir eğilimi mi gösteriyor emin olamıyorum ama otuzlu yaşlardaki okur-yazar erkeklerin Philip Roth’tan sıkça söz ettiğini görüyorum. Roth, bugünün güçlü kadın eleştirelliği açısından fazlasıyla “erkek” bulunan ve bu nedenle yoğun biçimde eleştirilen bir yazar. Ne var ki bir Bukowski de değil, çok daha iyi bir yazar; çoğu zaman zayıf, bencil, arzu tarafından sürüklenen ve kendini sürekli hırpalayan erkekler anlatıyor.

Bir yazar ya da eser, olumlu ya da olumsuz anlamda konuşuluyorsa ya yenidir ya da zamanın ruhuna temas eden bir tarafı vardır. Roth’un meselesi, ahlaken sorunlu erkekler: utanan, kendini teşhir eden kahramanlar seçer kendine.

Benim anladığım, en azından okuduklarımdan çıkardığım şu: Roth, erkekleri merhametsiz ama vicdanen huzursuz mahluklar olarak görüyor. Ahlaklı değiller ama ahlaki bir sükûnetleri de yok. Çünkü arzu, onun dünyasında vicdanı bastıran temel yönetici duygu.

Cinsel arzu, ego, hükmetme iştahı, kaybetme korkusu… Bunların toplamı, erkeklerin merhametli davranma kapasitesini zayıflatıyor. Erkek hata yapıyor, neden yaptığını sorguluyor, ama yapmaya da devam ediyor. Roth’un erkeklerinin ahlaki döngüsü tam olarak burada kuruluyor. Merhamet ise çoğunlukla ancak “artık yapamaz” hâle gelindiğinde, yani yaşlılıkta hatırlanan bir şey. Eğer bu bir erdemse, geç kazanılıyor; bir duyguysa, geç hissediliyor. Arzu ile vicdan arasındaki kavgayı ise neredeyse her zaman arzu kazanıyor.

Roth dürüst bir yazar mı, yoksa bu dürüstlüğün pozunu mu yapıyor, açıkçası bu fasıl benim için o denli önemli değil. Dürüst bulunduğu için seviliyor, açık sözlü olduğu için öfke yaratıyor, itiraf ettiği için ilgi çekiyor olabilir.

Bana ilginç gelense şu: merhamet ile suçluluk aynı şey değil. Merhamet, başkasını düşünmeyi ve empati kurmayı gerektirir. Suçluluk ise insanı kendine döndürür; özne yine kendisidir. Bu, temelde nevrotik bir durumdur.

Ve bana kalırsa bu yalnızca Roth’un erkeklerine özgü değil. Günümüz insanını, hatta her türden ilişkiyi tarif edebilecek bir durum. İnsanlar suçluluk duyabiliyor, kendilerini nasıl onaracaklarını hesap ediyorlar ama bir başkasına merhamet etmek, empati kurmak konusunda o kadar da cömert değiller.

Başa dönersek: Roth’un sevilmesinin ya da savunulmasının altında bu nevrotik durumun normalleştirilmesi yatıyor olabilir. Eğer arzularımız merhameti bastırıyorsa, bunu rasyonalize etmek gerekir. Erkekler, ilişkiler ve arzular böyleyse, vicdan üzerine konuşmak da anlamını yitirir. Herkes böyleyse ve bu hâl normalse, suçluluk duygusu çoğu zaman bir pozdan ibaret kalır.

Roth’un erkekleri bizi rahatsız ettiği için değil, fazlasıyla tanıdık geldiği için konuşuluyor. Onları eleştirirken aslında kendimizi aklıyor olabiliriz.

Cumartesi, Mart 21, 2026

Otuz Yıl Önce


Her insanın hayatında biten, bittiği halde ruhen "bitmeyen", kendini hatırlatan bir şeyler olur, neblim işte okul biter, iş biter, şehirden ayrılırsınız, ama zihnin bir köşesi hâlâ orada kalır. Yıllar geçse de bazı anlar, bittiğini sandığınız o zamandan kopup gelir, küçük bir kapı gibi yeniden ve yeniden açılır.

Otuz yıl önce, bir Nevruz gerilimi sırasında askerden terhis oldum. Bitimini günbegün sayarken, hatta tam bir ay kalmışken, askerliği iki ay daha uzatmışlardı. Zaman geçince insan iki ay için “ne ki?” diyebiliyor ama o günlerde gerçekten ağlamaklı olmuştum. Ocak ayındaydık, o mart ayı nasıl geldi, ben bilirim.

Terhis günü de ayrı bir gerilimdi. Çıkan olaylar nedeniyle can güvenliğimiz yok diye bizi bırakmak istememişlerdi. Ne yapacaklarını anlamadığımız için üç arkadaş birbirimize bakıp duruyor, saçma sapan espriler yapıyorduk. “Eylem istihbaratı aldık” diye bir şeyler anlatılıyordu. Oysa çıkıp gideceğiz. Nasıl daralıyordu göğsüm.

Sonunda salacağız dediler. Ama yetmemiş olmalı ki, terhis evrakımı imzalatmak için yanına girdiğim yüzbaşı beni odasında hazırolda bekletti. Hiç abartmıyorum, en az beş dakika yaptı bunu. Belki üç dakikasını tek kelime etmeden, sadece yüzüme bakarak geçirdi. Kalanında da isyankârlığımı diline doladı, marazi bir gevezelikle o anı uzattıkça uzattı. İmzayı atmak istemiyor gibiydi. Kıpırdayamıyordum. Bazı anlar insana çok uzun gelir ya, abartırız. Bu öyle değildi. Yüzbaşı gerçekten uzattı. Bile isteye.

Nizamiyeye doğru attığım her adımı, “bir sebeple bizi bırakmayacaklar” hissiyle yürüdüğümü hatırlıyorum. Askerliği hiç sevmedim. Bir gıdım sempati duymadım. Bende diplomalarla, üniformalarla, mezuniyetlerle, çalışılan kurumlarla ilgili aidiyet duygusu pek yoktur. Yine de her koşulda işimi düzgün yapmaya çalışırım. Zorunluydum, yaptım, bitti.

Uzunca bir süre, evde her sabah uyandığımda asker olmadığımı, koğuşta yatmadığımı, askerliğimin bittiğini hatırlayıp şükrettim. Bazen bir kâbus görürsünüz ya - mesela okuldan mezun olmamışsınızdır ve sizi geri çağırırlar. Ona benzer bir şeydi galiba. Asker olmadığımı hatırladıkça garip, hatta biraz da saçma bir mutlulukla uyumaya devam ediyordum.

Askerlik denildiğinde anlatacak epey hikâyem var. Ama galiba en çok o terhis anını yeniden hissediyorum.

Postalsız yürümek mi hızlandırmıştı beni…

Cuma, Mart 20, 2026

Şapkaa


Hasan Hüseyin, “sen utanmaz mısın arlanmaz mısın / hele bir döndür başını da şu gidişe bak / hele bir döndür başını da şu düzene bak / hele bir döndür başını da şu haline bak” diye seslenirken, hemen ardından soruyordu: “ne tutarsın bu şapkayı başında / ne tutarsın bu başında şapkayı.”

Şapka bir kumaş parçası değildi, bir rejim tartışmasıydı.

Malum, şapkalı siyasetçilerimiz vardı. Çocukken şapka takan erkekleri yaşlı ve kalantor sanırdım. “Kalantor” kelimesi bile artık tedavülden kalktı, kelli felli, sözü geçen adam demekti. Şapka da onların alametifarikasıydı. Şimdi ne kalantor kaldı ne şapka. Oysa bir zamanlar erkek giyiminin en belirleyici parçasıydı. Sadece modası geçmedi, zamanın ruhuna da yenildi.

Bir dönem devrim sayılacak kadar ciddiye alınmıştı: kavuğun yerine fes, fesin yerine şapka. Semboller üzerinden yürüyen bir modernleşme. İnsan tekinin deliliğine örnek çok tabii de bu faslı da akılda tutmak gerek.

Türkiye’nin genç kuşakları altmışlara gelindiğinde şapkayı terk etti. Gençler için şapka “yaşlı işi”, “amca işi”, hatta “alaturka”ydı. Hollywood kahramanlarını da hatırlayalım, orada da şapka ışığını kaybediyordu. Kovboy şapkası mit olarak kaldı, gündelik hayat ise başı açık dolaşmayı seçti.

Bizde okullarda öğrenciler bile yarı askerî şapkalar takardı. Onlar da birer birer lüzumsuzlaştı. Demirel olmasa belki şapka siyaset sahnesinde bu kadar yaşamazdı. Öyle bir noktaya gelindi ki, sağcı siyasetçiler geleneği temsil ediyor diye şapkayı sahiplendi, solcular karşılarına köylü kasketiyle çıktı. Kaypakkaya’nın o meşhur fotoğrafını hatırlayın. Ya da Ecevit’in meydanlarda salladığı siyah kasketi… Şapka ile kasket arasındaki fark, neredeyse ideolojik bir sınır çizgisine dönüştü.

Oysa şapka, bir yandan da Batılı görünmenin, inceliğin, kentli olmanın sembolüydü. Erkekler şapkalarını çıkararak selam verirlerdi birbirlerine. Nostalji yapmıyorum, ama bu jestin şehir hayatından kaybolmasını bir nezaket kaybı olarak görmek mümkün. Başın eğilmesi, şapkanın çıkarılması, karşıdakini tanımanın küçük ama anlamlı bir ritüeliydi.

Ahmet Oktay, Nerval üzerine yazdığı bir şiirde onun morg kayıtlarını sıralar: “Siyah ceket, siyah yakalık, gömlek, flanel yelek, gri-yeşil pantolon, kızıl çoraplar, boyalı ayakkabılar ve siyah şapka…”

Evet, siyah bir şapka. Ölümde bile baştan düşmeyen bir aksesuar.

Kantocu Peruz sahiden yaşadı mı Mıstık abi?


Perşembe, Mart 19, 2026

Hangi Hikâyenin İçindesin?

Bilmeyenler olabilir, gri yakalı (grey-collar) denilen şey, fiziksel emek ağırlıklı işler ile klasik beyaz yakalı meslekler arasında duran işleri ifade eden bir kavramdır. Teknik bilgi ve pratik beceri gerektiren ara mesleklerdir bunlar. Vinç operatörlüğü mesela. En azından meslek yüksekokulu ya da teknik eğitim gerekir. Yapılan iş çoğu zaman makineyle, sistemle veya üretim hattıyla ilişkilidir. Deneyim arttıkça gelir de artar, hatta çok değil on yıl içinde beyaz yakalıları geçmeleri bile mümkündür.

Biraz dikkat kesilince şunu görüyorsunuz: Türkiye’de üniversite mezunu çok fazla, ama teknik ara eleman çok az. Maaşların görece yüksek olmasının nedeni de bu. Piyasa basit bir kuralla çalışır: Az bulunan beceri daha iyi ücret alır. Üstelik birçok gri yakalı iş doğrudan para üretir. Bir otomasyon teknikeri üretim hattını çalıştırır, vinç operatörü iş başına geçti mi şantiye ilerler.

Peki parası bu kadar iyi olmasına rağmen bu meslekler neden cazip bulunmuyor? Ortalama bir mühendisten daha fazla kazanma ihtimaliniz var halbuki. Memleketi ve yaşadığı dönemi merak ederek gözlemleyen biri olarak meslek tercihlerine hep dikkat kesilirim. Kimsenin operatör olmak istememesi, buna karşılık asgari ücretle “security” olmayı tercih etmesi ilginç gelir bana.

Çünkü bu işler vardiyalıdır. Gürültülüdür, tozludur, fiziksel risk içerir. Çoğu zaman dış dünyaya kapalı, epeyce erkek ortamlardır. Bir kadınla karşılaşamazsınız, etraf güzel kokmaz, yaptığınız işin Instagram’da paylaşılabilecek bir cazibesi yoktur. Daha doğrusu… flört edilecek bir ortam değildir. Varsa yoksa endüstriyel otomasyon, robotik bakım, makine arızası. Kapalı bir alandasınız, şehirden, metropolün akışından uzaktasınız.

Hatırlayanlar olabilir, bir ara şimdiki zamanda beyaz yakalıların, içki içtikleri mekânlardaki garsonlardan daha az kazandıklarını yazmıştım. Benzer bir tablo burada da var. Tekniker, mühendisten daha fazla kazanabiliyor. Ama mühendis beyin bir itibarı var. Güvenlikçinin hem gömleği ütülü hem de güneş gözlüğüyle etrafı kesebiliyor. Yetiyor mu?

Demek ki yetiyor.

Veya üniforma, masa ve biraz da “itibar hissi” gerekiyor. İnsanlar daha az kazanmayı ama kendilerini daha önemli hissetmeyi tercih ediyor. Mesele insanın kendini hangi hikâyenin içinde görmek istediğiyle ilgili.

[Not: Tablo, geçen ay çıkan Oksijen gazetesi sayılarından birinde alındı, ne yazık ki tarih veremiyorum, kuş kafesinde zemine serildi.]

Çarşamba, Mart 18, 2026

Küçük bir not

Blogun son üç aydır artan bir etkileşim trafiği olduğunu yazmıştım, bir veri daha paylaşayım, bu ayın ilk yarısında sayfalarına yüz bin kez tıklandı-okundu-bakıldı … Geçici bir durum gibi görünüyor. Öyle olmasını umuyorum. Popüler kültürün işleyişine kafa patlatan eski bir akademisyen, bir senarist ve geniş anlamıyla bir üretici olarak bu yüksek ilgiden hafif tertip endişe duyuyorum. Bir yerde bir “yanlış” ya da “doğru” yapıyor olmalıyım ki, ilgi çekiyorum. Ne yapıyorsam onu yapmaya devam edeceğim. Su akar yatağını bulur misali, işin kısa sürede mevsim normallerine döneceğini düşünüyorum. Günlüğüme not düşmüş oldum: Derin Hakikatler bir ara çok okunmuştu.

Kara Yara


Yapay zeka işleriyle ilgileniyor, öğrenmek için küçük üretimler yapıyorum. Bu da ilk müzik-şarkı denemem. Türkçe vokalin sorun olacağını düşünerek özellikle rap ürettim, türe uygun da bir mambo jambo yaptım diyelim. Denemeye devam...

Salı, Mart 17, 2026

İmza


Merak ederek aldığım bir fotoğraf bu. 1962-65 arası olmalı. Kıyafetler de, camekânlardaki artist resimleri de o yılları işaret ediyor. Kadın kim, mekân neresi, pek de belli değil. Bana Leyla Sayar’ı andırdığı için satın aldım ama ondan da emin değilim.

Fotoğrafa baktıkça kadından çok mekân ilgimi çekmeye başladı. Gerçekten de şahane bir yer. Keşke neresi olduğunu bilseydim ve görebilseydim.

Fotoğrafın hikâyesini tam olarak bilmiyoruz. Diyelim ki kadın gerçekten Leyla Sayar ve hayranlarına fotoğraf imzalıyor. Olmayacak şey değil, camekânların artist fotoğraflarıyla dolu olması bunu düşündürüyor. Ama kenarda oturan kim? Pek hayran gibi durmuyor çünkü… Belki de Leylanımın “yardımcısı”.

Türkiye’de artistlerin fotoğraf imzalaması asıl olarak altmışlı yıllarda yaygınlaşır. Daha önce bunun mümkün olması pek kolay değildir. Çünkü o tarihlerde filmler, dergiler ve gazeteler ilk kez aynı anda bütün ülkede görünür hâle gelir. Popüler kültürün coştuğu, bu ürünlerden kazanılan paranın geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde arttığı ilk dönem de budur.

Seyirci, ürünlerle -örneğin filmlerle- daha sık karşılaştıkça hayranlık ilişkisi kurabilir hâle gelir. Sinemanın magazini de ilk kez bu dönemde gerçek anlamda ortaya çıkar. Basın tarihimizin en ünlü sinema dergileri (örneğin Ses) o yıllarda yayımlanmaya başlar. Artist posterleri ve imzalı fotoğraflar dergilerde yer alır. Hatta oyuncuların adresleri bile (hayranlar fotoğraf isteyebilsin diye) basında yayımlanır olur.

Yeri gelmişken: artist kartpostalları bu tarihten yaklaşık on yıl sonra kitleselleşir. Ama bu ticaretten sinemanın pek faydalanabildiği söylenemez. Ne oyuncular ne de yapım şirketleri bu alanı kendi lehlerine çevirebilmiştir.

Edebiyatta ise durum daha da farklı. Yazarın okurla karşılaşması çok daha zor olduğu için imza günleri ancak kitap fuarlarıyla mümkün olabilmiştir. Bu da sinemadaki hayran kültüründen neredeyse çeyrek asır sonra gerçekleşir.
Related Posts with Thumbnails