Cumartesi, Mayıs 16, 2026
Seyrüsefer Defteri 179
Cuma, Mayıs 15, 2026
Güzel Şeyler Listesi
Bir iki eski-yeni arkadaşımla konuştum, genel olarak böyle bir listeyi “hayatı yaşamaya değer kılan şeyler” gibi anladılar. Küçük mutluluk katalogları ya da kişisel sığınaklar gibi de okunabilirler halbuki. Yirmi yaşındaki listemde “Ayaş domatesi” var ama hemen yanında “kalbi hızlandıran şeyler” yazmışım. Neyi kastettiğimi bilmiyorum artık, biraz edepsiz, biraz edebi görünmek istemişim galiba. “Yeşil çoraplı kız” da var mesela. Pek hatırlamadığım bir genç kadını listeye katmışım. Şimdiki hafızamda var mı yok mu kategorisinde halbuki.
Şimdi olsa nasıl bir liste yapardım diye düşündüm. Mutlaka “çilek” yazardım. Gece benim sokaktan yürüyerek geçen insanların ayakkabı tıkırtılarını seviyorum. Bir arkadaşım eski çizgi romanların arasından çıkan ekmek kırıntıları dedi, bir başkası kedi gurultusu. Bir başkası plak cızırtısı. Dünyanın en şahane müziğinin, kimsenin artık hatırlamadığı bir dizinin jeneriği olduğunu söyleyen bile oldu. Bir saat sonra “Frigo Buz” yazdı aynı arkadaş.
Walter Benjamin, çocukluk hatıraları ve oyuncaklardan girip, kaybolmadan önce tutulmaya çalışılan şeylerden söz eder. Abdülhak Şinasi Hisar’ın şehir estetiğini, Selim İleri’nin buruk cümlelerini, Tanpınar’ın eski bir şarkının etrafında dolaşan boşluk hissini de aynı heybeye koyabiliriz. Henüz çürümemiş şeyler var demek istiyorlar Mıstık abi.
Dün gece bir arkadaşım, “Sığınak mı arıyorsun?” diye yazdı. Algoritmik kaostan, nostalji bağımlılığından filan söz etti uzun uzun. Payladı beni. Sonra da aynı konuşmanın ortasına annesi vefat ettiği için tadamayacağı yemekleri bıraktı. İnsan en çok kendi çelişkilerini saklayamıyor galiba. Kimse üzgünüm diyemiyor ama herkes bir “kayıpla” konuşuyor.
Eco’ya göre liste yapmak biraz da sonsuzluk karşısında paniklemek anlamına geliyor. Dünyayı toparlamak, elde tutmak, dağılmasını geciktirmek istiyoruz belki de. Dünya çok hızlı değiştiğinden yaralarımızı pansumanlıyoruz. Böyle bir listeleme yapıyoruz çünkü bazı şeylerin kaybolduğunu bir türlü kabul etmek istemiyoruz.
Benim bilmem kaç yıl arayla tuttuğum kayıtlar, nesnelerin fiziksel varlığından ziyade, onlara yüklediğim duygusal belleğin birer dökümü elbette. Gelecekten korkuyoruz. Bugüne geçmişin gücüyle direnebileceğimizi düşünüyoruz. Belki sevdiğimiz şeyleri önemseyince daha değerli insanlar olacağımıza bile inanıyoruz.
Laf uzamasın, kırmızı mürekkepli kalemlerden bahsetmiş miydim? Güzel şeyler kurşun kalemle yazılamaz elbette…
Perşembe, Mayıs 14, 2026
İki Üşütük
![]() |
Yaşadığımız dönemde, mizah dergilerinde, çizgi romanlarımızda, yazar ve çizerlerin kendilerini tipleştirmeleri okur için alışıldık bir durum olabilir. Geçmişte, bu denli rağbet gören bir eğilim değildi, anlaşıldığı kadarıyla uygun da görülmüyordu. Hikâyenin kendisi ya da mesele edilen olgu, eserin üreticisinden daha önemli sayılıyordu, öyle ki, kimin ürettiği dahi o derece hayati değildi. Çizgi tarihimizin ilk dönemlerine baktığımızda, tek tük örnekler yok değil, örneğin Cemal Nadir, kendisini aralıklarla çizerdi. Gırgır’la ilintili düşünürsek, Oğuz Aral, ilk dönemlerinden itibaren her çalışmasında kendisini hikâyelere kattı. Hakeza, Altan Erbulak, gazetelerin ön sayfasında günlük siyasi karikatürler çizerken bile, kendisini çizgileştirirdi. Aral ile birlikte, 1950’li yıllarda, Yeni Sabah gazetesinde günlük bantlar çizerlerken, birbirlerinin öykülerine tip olarak dâhil olurlardı. Gırgır’a kadar kendilerini en çok çizen iki isim, sanıyorum Aral ve Erbulak’tır. Tiyatroya yakınlıkları, tek kişilik sahne performansları yapmaları, geniş anlamıyla oyunculukları, bu eğilimlerinde etkili olmuş olabilir. Okura “bu hikâyeyi size anlatan benim” demenin, kendini komikleştirmenin veya kahramanlaştırmanın garip bir tarafı yok kuşkusuz, demek istediğim onlar aracılığıyla yaygınlaşarak normalleştiler. Buna rağmen tersi de oldu, örneğin Engin Ergönültaş, ne kendisini çizdi ne de bir başkasının kendisini çizmesine izin verdi.
İlk kez 1978 yılında yayımlanan İki Üşütük, Gırgır’ın mutfağını anlatan bir çizgi romandı. Altan Erbulak ile Gırgır tarzı çizgi romanların ünlü senaristi Orhan Alev’i tipleştiriyordu. İkili, haşarı oğlan çocukları gibiydiler, sürekli işten kaytarıyor, Oğuz Aral’ı kandırmaya, Dürdane isimli güzel dergi sekreterini tavlamaya çalışıyor, aralarında rekabete giriyor, Çaycı Kambiz’in tuzaklarına düşüyorlardı. İlk dönem İki Üşütük, klasik anlamda bir çizgi roman sayılmazdı. Süreklilik taşıyan bir olay örgüsünden çok, Erbulak’ın çizdiği bağımsız absürd esprilere dayanıyordu. Günümüz dergilerinde on yıllardır süren esprici-çizer ortaklıklarının tipik bir örneğiydi. Hatta, bana kalırsa, o başlangıçtaki espriler, absürd mizahın o dönem için yenilikçi örnekleriydi, elindeki silahı polise teslim eden adam “çok sarhoştum, ne yaptığımı hatırlamıyorum. Kapıyı iki yerinden vurdum, cezam neyse razıyım” derken arkada iki yerinden vurulmuş, menteşelerinden çıkmış, acıyla kıvranan kapı görülüyordu. Eskimo, evinden çıkarak “kapatın şu sayfayı donuyoruz” diye bağırıyordu. Sonraları bu absürd havadan uzaklaşıldı, dergiyle uyumlu olarak televisüel espriler çoğaldı, dizi, aktüele ve hafiften erotizme yaslanan bir komiklikle kendini yeniden biçimlendirdi.
![]() |
Dizinin mizahı, tiyatro kökenli komedyenlerin televizyonda yaptıkları skeçleri, hatta Yeşilçam’ın ikili komiklerini andırıyordu. Erbulak, gazinolarda ve televizyonda benzer espriler yapıyor; siyasete, genel ahlaka, tabulara veya underground denebilecek bir koyuluğa hiç bulaşmıyordu. Orhan Alev de bu tarzın uzun yıllar en önemli üreticilerinden biri oldu. Öyle ki, Gırgır’ın kimilerince Mad dergisine benzetilmesinde pay sahibi olduğu iddia edilebilir. Popüler figürleri ve klişeleri makaraya alan, sözden çok hareket komiği kullanan ve güzel kadınlar karşısında aptal erkek kahramanların aczine odaklanan bir mizah anlayışı vardı. Amerikan tarzı, sürpriz son kareli, tek etkiye odaklanan komik çizgi hikâyelerin yaygınlaşmasında katkısı büyüktü. Doksanlı yıllarda, özel tv kanallarının açılmasıyla mizah dergileri büyük tiraj kaybederken gerekçe olarak Gırgır tarzı mizahın (gevşeyen sansürle birlikte) televizyona taşınması gösteriliyordu. Mizah dergileri o tarihten sonra televizyonda anlatılmayanı anlatma tercihinde bulunarak esprilerini başkalaştırdılar. İki Üşütük, bizatihi kendisi televizyon yıldızı ünlü bir üreticisi olan, beyazcamın parodileştirildiği yılların çizgi romanıydı. Bugün o esprilerin çoğu eskimiş görünebilir. Ama Gırgır’ın insan yüzü hâlâ büyük ölçüde Altan Erbulak’ın çizgilerinden hatırlanıyor . Gırgır yazar ve çizerleri, en çok Erbulak’ın fırçasıyla çizgileştirildiler desek yanlış olmaz. Erbulak, 1988 yılında vefat edince, dergi mutfağını anlatan başka çizgi romanlar kullanıldı ve galiba onların en ünlüsü, arada Üşütükler’e espri veren Hasan Kaçan’ın, Ergün Gündüz’le birlikte yaptığı Hasan ile Ergün oldu, mizah mantığı büyük ölçüde aynıydı.
![]() |
Çarşamba, Mayıs 13, 2026
Gürültüde Yazmak
![]() |
Biraz da yaptığım işlerin baskısından çıkabilmek için yazıyorum. Popüler kültür hakkında düşünüyor, yazıyor ve konuşuyorum. Bu alanın doğası gereği kesin yargılar üretilebileceğine inanmıyorum. Aynı bağlam içinde size çelişkili görünebilecek yorumlar yapabilirim. Bunun bir kısmı düşünme arayışlarımdan, bir kısmı da popüler kültürün kendi hareketli yapısından kaynaklanıyor.
Üstelik zaman sürekli değişiyor. İçerikler artık yalnızca bilgiyle değil; öfke, hüzün, kıskançlık, şefkat gibi duyguların tetikleme gücüyle dolaşıma giriyor. Sürekli dikkatimizi çekmeye çalışan metinlerle karşılaşıyoruz. Bir süre sonra bütün dünyanın aynı tonda konuştuğunu sanıyoruz. Algoritmik bir yorgunluk içindeyiz. Durmadan yönlendirildiğimiz, sürekli bir şeylerin önerildiği bir ortamda, kendi merakımızdan ve arzumuzdan bile şüphe eder hale geliyoruz.
Geçmiş hakkında yazıyorum örneğin, ama bunu “eski güzel günler” duygusuyla yapmıyorum. Yine de öyle anlaşılabilirim. Çünkü nostalji enflasyonu içinde yaşıyoruz. Geçmişi bir hatıradan çok dekor gibi görmeye başladık.
Benzer bir durum gündelik duygular için de geçerli. İnsanlarda genel bir beğenmeme hali hâkim. Her şeye karşı hafif alaycı, mesafeli ve “cool” bir poz var. Üstelik o poz zamanla insanın gerçek duygusunu ifade edemediği bir kabuğa dönüşüyor. Kişisel olarak bundan etkilenmemeye çalışıyorum. Ne böyle görünmek isterim ne de dünyaya oradan bakmak hoşuma gider.
Günlük tadında yazılar yazıyorsanız, zamanın ruhundan ve algoritmik “sokaktan” etkilenmeniz kaçınılmaz. Yazdıklarım için “doğal”, “samimi”, “filtresiz” gibi iddialı laflar edemem. Siz kendinizi korusanız bile okur, gündem, dolaşım biçimleri ve platformlar yazının içine sızıyor. Bir bakmışsınız, hiç konuşmayı düşünmediğiniz şeyler sizin de meseleniz haline gelmiş.
Genel olarak kapalı bir hayat yaşıyorum. Sosyal medyayı çok sınırlı kullanıyor ve takip ediyorum. Bunu bir avantaj ya da mazeret olarak söylemiyorum. Çok farklı şeyler hakkında yazdığımı iddia edemem ama az insanın ilgilendiği şeyler üzerine düşündüğümü biliyorum. Burayı hafif gülümseyerek bitireyim: Belki de bu, benim küçük avantajım. Ya da bahanem. İkisi birbirine bazen fazlasıyla benziyor.
13 Mayıs
Doğum günüm sebebiyle şımarma hakkımı kullanıyorum Mıstık abi. Müzik Yıldıray Gügen/Bozkır ilk sezon jeneriği... Oyuncuları tanıyorsun, arada bir yerde seni de kattım, kızma lütfen...
Salı, Mayıs 12, 2026
Sen Kimseyi Sevemezsin
![]() |
Yeni gelmeyebilir, aşk acısı anlatıyor, şarkılar üç aşağı beş yukarı bunları söylüyor diyebilirsiniz. Bana ilginç gelen sevgiliye dair bir karakter hükmü vermesi. Neredeyse bir beddua gibi ilerliyor. “Beni kaybettin” demiyor; “sen zaten sevme kapasitesine sahip değilsin” diyor. Seven kişi, terk edilince yalnızca üzülmüyor, karşı tarafın ruhsal yetersizliğini ilan ediyor.
“Rüzgarların önünde kuru bir yaprak gibi sürükleneceksin” imgesi de bu yüzden güçlü. Yaprak burada sadece yalnızlığı değil, iradesizliği temsil ediyor. Kökü yok. Ağırlığı yok. Yön duygusu yok. Şarkıdaki cezalandırıcı öfke de burada ortaya çıkıyor. “Sevgisizsin” ile yetinilmiyor; “kişiliksizsin” deniyor. Bir kalbe, bir değere, bir insana tutunamayan kişinin sürekli yeni heyecanların peşinde sürükleneceğine inanılıyor.
Bizim şarkılarımızda buna sık rastlarız, bir insanın sevme biçiminin onun ahlâkını, derinliğini, hatta insanlık kapasitesini gösterdiğine inanıyoruz. “Şefkat nedir, aşk nedir? Ömrünce bunu bilmeyeceksin” cümlesi neredeyse bir mahkeme ilamı gibi. Karşı taraf sadece kötü sevgili değil duygusal olarak eksik ve habis bir varlık olarak işaretleniyor. Sevememek, bir tür yazgı sanki. Mutsuz kalacaksın. Merhamet bilmiyorsun!
Şarkı boyunca hiçbir dönüş ihtimali bırakılmıyor. Modern ilişkilerde çiftler birbirlerine mutlaka “belki bir gün anlarsın” deme gereği duyarlar. Şarkıdaysa kesin hüküm var. Bu da sözleri melodramatik yaptığı kadar sertleştiriyor. Bir çeşit duygusal idam fermanı gibi çalışıyor.
Hipnotik dedim. Aynı dizelerin biteviye dönmesi teknik olarak yavan görünebilir ama çok kesin biçimde hipnotik bir etki yaratıyor. Sanki anlatıcı karşısındakini ikna etmeye değil, lanetlemeye çalışıyor. Tekrar arttıkça sözler mantıklı bir argümandan çıkıp ilene ilene mırıldanan bir büyücünün sözleri gibi ritüele dönüşüyor.
Bugün sanat müziğini rahvan bir tempo, ağır perdeler, kristal kadehler ve televizyon karşısında uyuklayan ebeveynlerle hatırlıyoruz. Oysa Zeki Müren bu şarkıyı söylediğinde mesele nostalji değil, doğrudan popüler kültürdü. Zamane oydu. Şarkı yaşıyormuş Mıstık abi, onu diyorum…
Eskinin melodramı bugün psikoloji diliyle konuşuyor sadece. Dün “şefkat nedir bilmeyeceksin” deniyordu, bugün “empati yoksunusun” deniyor. Dün “rüzgâr önünde sürükleneceksin” vardı, bugün “bağlanma problemi yaşıyorsun”. Terminoloji değişti, mahkeme aynı mahkeme.
Pazartesi, Mayıs 11, 2026
Karımla Entelektüel Olmadığı için Evlendim
![]() |
“E ne yazacaksın?” derseniz; kıkırdayarak “Konforlu Cehalet” hakkında mambo jambo yapacağım derim. Kültürel sermayesini duygusal bir altıpatlar gibi kullananlardan, modern sanat karşısında teatral krizlere girenlerden, kadını ya bir “müze objesi” ya da bir “tehdit” olarak görenlerden… Kısacası, Dali’nin bıyığıyla erkek egosu arasında sıkışıp kalanlardan söz edeceğim.
İnsanın Shazam gibi gözlerini kapatıp “Lütfen şunları götürün!” diyesi geliyor. Of puf.
Abartarak şaka yapıyorum Mıstık abi.
Ne ki mesele şu: Eğer bir şey bizim alışık olduğumuz o güvenli “doğru-yanlış” şablonuna uymuyorsa, onu hemen “anlamsız” ilan ediyoruz. Çünkü anlamak yorucu bir mesai, küçümsemek ise maliyetsiz ve çok ucuz. Gözlerimizi kapatırsak sürrealizm bizi bulamaz sanıyoruz.
Süper kahramanın sürrealizm karşısındaki paniği en azından dürüst. Adam gördüğü şeyi anlamıyor ve korkuyor. Entelektüel erkek figürümüz ise anlamadığı şeyi küçümseyerek kontrol etmeye çalışıyor. “Beni anlamasın ama bana hayran olsun” arzusu mu bu, yoksa sürekli sınanmaktan duyulan yorgunluk mu, orası karışık.”
Sürrealizmden cidden kaçabiliriz ama o “her şeyi bilen” ego en gerçeküstü tablodan bile daha korkutucu olabilir.
![]() |
.png)





