Salı, Haziran 16, 2026

Aynı Salondaki Yabancılar: Sosyal Medyada Bağlam Çökmesi

Paylaştığım yazılarla ilgili daha önce olmadığı kadar etkileşim aldığımı, kontrolüm dışında geliştiği için tedirginlik duyduğumu yazmıştım. Diğer yandan etki-tepki sürecini de merak ettiğim için kıyısından köşesinden bir “voyeur” (dikizci) gibi deneyimliyorum elbette.

Sosyal medyadaysam genel olarak şu fikri aklımda tutuyordum: “Memleketten soğumak istiyorsan sosyal medyada yorum okuyacaksın, kendinden soğumak istiyorsan bu yorumlara cevap yazacaksın.” Yani özel olarak uzak duruyor, kimseye cevap vermiyor, “hater” ikliminden olabildiğince kaçarak yaşamaya çalışıyorum.

Ne ki, son üç aydır paylaşımlarımın etkileşimi yirmi bin ile iki yüz bin arasında seyretmeye başlayınca, ne yapsam nafile oldu. Hiç tanımadığım insanlardan sahiden garip yorumlar alıyor, küfürler duyuyorum. Üstelik bu yorumlar çoğalınca size mesaj olarak da gelmiyor, kendi yazınıza girip herhangi biri gibi bakarak görebiliyorsunuz ancak.

Bu yazıyı niye yazıyorum? Dijital kültür çalışmalarında son on beş yıldır sıkça tartışılan bir kavram var: Bağlam Çökmesi (Context Collapse). Özellikle sosyal medya krizlerini, dijital linçleri, yanlış anlaşılmaları ve kimlik performanslarını açıklamak için kullanılan anahtar bir kavram.

Sosyal medyada bir paylaşım yapıyorsanız, birbirinden tamamen farklı sosyal gruplara (aile, iş arkadaşları, eski dostlar, yabancılar) aynı anda ulaşmış oluyorsunuz. Eğer yazdıklarınız ayrıca ilgi görüyorsa, şaşmaz biçimde orijinal bağlamından kopuyor, yanlış anlaşılıyor ve popüler olan her gönderi dijital linçe aday hâle geliyor.

Kavramın temel fikri aslında oldukça basit: İnsanlar normal hayatta farklı sosyal ortamlarda farklı biçimlerde konuşur. Aileyle, üniversitedeki meslektaşlarla, yakın arkadaşlarla veya yabancılarla aynı dili kullanmayız. Sosyoloji bunu yıllarca “rol” kavramıyla açıkladı, insanların farklı sahnelerde farklı roller oynandığını ileri sürdü.

Sosyal medya ise bu sahneleri ortadan kaldırdı. Yakın arkadaşlarınız için yaptığınız bir espriyi anneniz de görebiliyor, sizi hiç tanımayan veya sevmeyen biri de...

Bağlam çökmesi tam da burada başlıyor. Sizin ifadeniz kendi bağlamında ironik bir gönderme, dostça bir takılma ya da küçük bir grup şakası olabilir. Ama paylaşım başka bir kitleye ulaştığında bu bağlam kayboluyor. İnsanlar sözünüzü kendi deneyimlerinden, kendi öfkelerinden, kendi kabullerinden hareketle yorumluyor. Dijital ortamın hızında tepki, çoğu zaman anlamanın önüne geçiyor.

Üstelik platformlar görünürlüğü teşvik ediyor. Eskiden bir espri yüz kişiye ulaşırken bugün aynı espri on binlerce kişiye ulaşabiliyor. Algoritmalar da çoğu zaman en çok tepki çeken, insanları öfkelendiren içerikleri öne çıkarıyor. Bu nedenle bağlam çökmesi ile algoritmik yayılım arasında güçlü bir ilişki var.

İlginç olan şu: Bağlam çökmesini anlatan yazılar genellikle mağduriyet hikâyeleri gibi okunuyor. Oysa burada kimsenin kötü niyetli olması gerekmiyor. Bir espriyi yanlış anlayan kişi de çoğu zaman kötü niyetli değil. Sorun, aynı konuşmanın hiç ortak geçmişi olmayan insanlar tarafından dinlenmesi. Her masa kendi hikâyesini, kendi öfkesini ve kendi deneyimini o sözün içine yerleştiriyor.

Sorun şakanın ya da yorumun kendisi değil, onun hiç hedeflenmemiş insanlara ulaşması. Bağlam büyüdü, bağlam başkalaştı. Sosyal medya aslında yeni bir iletişim ortamı yaratmadı, birbirinden ayrı kalması gereken odaları yıkarak bütün konuşmaları aynı salona topladı.

Galiba bu yüzden başıma gelenleri izlerken, küfürleri okurken, yanlış yorumlara şaşırırken başka bir şey öğreniyorum. İnsanlar değişmiyor belki, değişen, sözlerin dolaştığı çevre. Eskiden yazdıklarım belirli bir bağlamın içinde okunuyordu. Şimdi ise her yazı, kendi bağlamını kaybederek yolculuğa çıkıyor.

Sosyal medya yeni bir mahalle kurmadı. Eski mahallelerin duvarlarını yıktı. Nasıl desem bugün yaşadığımız tartışmaların önemli bir kısmı fikir ayrılıklarından değil, normalde aynı odada bulunmaması gereken insanların birbirlerinin konuşmalarını duymasından kaynaklanıyor.

 

Pazartesi, Haziran 15, 2026

Halikarnas Balıkçısı




Halikarnas Balıkçısı’nın Deniz Gurbetçileri kitabına çizdiği illüstrasyonlardan paylaştım. Bu çizimler teknik olarak kazıma (scratchboard) ve ağaç baskı (woodcut/wood engraving) mantığıyla üretilmiş. Çok anlaşılmayabilir, normalde çizimler beyaz kâğıda yapılır, baskıda belirgin gözükmesi için koyu siyahlar ve genellikle çini mürekkebi kullanılır. Bugünkü dijital çizimlerde gölge ise genellikle tonla verilir.

Beyefendi tersini yapmış. Büyük bir siyah yüzey düşünmüş ve ışığı ortaya çıkarmak için beyaz çizgiler “kazımış.” Örneğin yunusun gövdesinde neredeyse hiçbir detay yok. Kütle tamamen siyah bırakılmış, formu yalnızca kenar çizgileri tanımlıyor. Nesneyi çizmek yerine etrafındaki ışığı çizmeyi tercih etmiş. Denizi resmederken yatay çizgiler sakin yüzeyi, eğik çizgiler hareketi, sıklaşan çizgiler karanlığı belirlesin istemiş. Dalgaların ritmiyle gökyüzündeki çizgilerin ritmi birbirine bağlamış ve böylece sahnelerin durağan görünmemesini sağlamış.


Halikarnas Balıkçısı ressamlığıyla hatırlanmaz. Ama sanata olan iştahı, araştırma merakı ve yaptığı işle ilgili yeni yollar deneme isteği bu çizimlerde açıkça hissediliyor. Çok açık biçimde gerçekçilik peşinde değil. Daha çok atmosferle, ışığın yarattığı etkiyle, neredeyse mistik bir aurayla ilgileniyor. Deniz bazen bir canavar, bazen kozmik bir boşluk, bazen de insanı kendine çağıran bir bilinmezlik gibi görünüyor.

Bana kalırsa bu çizimlerin en belirgin yanı tereddütsüzlükleri. Çizgilerde kararsızlık yok, düzeltme telaşı yok, kusursuzluk arayışı yok. Yapılmış ve bırakılmış gibiler. Belki de tam bu yüzden hâlâ canlı görünüyorlar. İçlerinde revizyonla törpülenmemiş, doğrudan kâğıda aktarılmış bir coşku var.


KZ


 

Pazar, Haziran 14, 2026

Bir reklam verir misiniz diyecekti

Eskiden, gazete ve dergi satışlarının çok düşük olduğu yıllarda, yani kabaca 1960 öncesinde, karikatürcüler yalnızca telif gelirleriyle geçinemedikleri için aralıklarla dergi biçiminde albümler yayımlarlardı. Yukarıdaki kapak, tam da bu dönemin ruhunu yansıtan, Necmi Rıza’nın 1951 tarihli Yeni Yaz Albümüne ait.

Bu tür albümler çizerler için bir tercih değil, çoğu zaman ekonomik bir zorunluluktu. Günü kurtarabilmek için mümkün olduğunca her yıl bir yenisini çıkarmaya çalışırlardı.

Yanlış anlaşılmasın, bugün alıştığımız anlamda, dergilerde yayımlanmış popüler işleri sonradan bir araya getirip kitaplaştırmaktan söz etmiyorum.

Şöyle anlatayım: Elimdeki albüm 48+4 sayfa. Bunun 29 sayfası reklam. Yani albüm daha satışa çıkmadan, finansal olarak kendini amorti etmenin ve gelir elde etmenin yolu bulunmuş. Üstelik anlaşıldığı kadarıyla Necmi Rıza reklam toplama işini bizzat üstlenmiş, hatta bazı ilanların karikatürlerini de kendisi çizmiş.

Bugünden bakınca bu oran inanılmaz görünüyor. Bir karikatür albümünün yarıdan fazlasının reklamdan oluşması, şimdi yapılsa muhtemelen okuyucu tarafından “cringe” bulunur ve ciddiye alınmazdı. Oysa o günlerin yayıncılık ekonomisi tamamen farklıydı. Reklam, daha iyi şartlarda ayakta kalmanın değil, doğrudan var olabilmenin şartıydı.

İşin ironik yanı şu: Yetmişli yıllarda yüksek tirajlı mizah dergileri reklam almadan çıkabilmekle övünüyordu. Demek ki yayıncılık tarihinde “çok reklam almak” da, “hiç reklam almamak” da bir itibar göstergesi olabilmiş.

Geçim sıkıntısı değişiyor, boyut değiştiriyor, yöntemler ve teknolojiler farklılaşıyor. Ancak yayıncının ve sanatçının içerik üretebilmek için “fon/para bulma derdi” evrensel bir kural olarak pek değişmiyor. Dün Necmi Rıza’nın bizzat çizdiği reklam sayfaları vardı, bugün ise içerik üreticilerinin sponsorlukları, marka iş birlikleri ve bülten reklamları. Araçlar değişse de mesele mıh gibi aynı kalıyor.

Nur bir muammaydı

Sene 1966. Fotoğrafın arkasındaki nottan, enişteyle cici teyzeye gönderildiğini anlıyoruz. Muhtemelen aile albümünde yıllarca “ne şirin çocukmuş, ay negzel bebekmiş” duygusuyla saklanmış bir kare diyeceksiniz.

Pek güzel, pek safiyane. Ama ben daha o yaşta, dikkat edin, daha ilkokulu bitirmeden hem de, o derece iddialıyım, bu ikiliyi yan yana görseydim, serüvenci bir Türkoğlu olarak aklıma Ayşecik ya da Ayşegül gelmezdi.

Hayır, asla!

O bebeğin içinde mutlaka gizli bir şey olduğundan şüphelenirdim. Bu yaşıma kadar bu konularda hiiç yanılmadım Mıstık abi.

Çocukluğumuzun o eski macera kitaplarında, çizgi romanlarında ve siyah-beyaz filmlerinde böyle masum görünen nesnelerin içinde daima bir sır saklanırdı. Bir mikrofilm, gizli bir harita, kayıp bir kimyasal formül, devlet sırrı, düşman örgütün şifresi…

Dolayısıyla o akça pakça, “ayyy ne şeker vik vik” denilen taşbebişin içinde de İstanbul’u havaya uçuracak manyetizmalı ve son derece habis bir muamma bulunduğuna emin olurdum.

Aynen öyle cınım.

Bir de şu can alıcı sorular var tabii, altını çizerek soruyorum: Bu devasa bebekler neden hep zenginlerin evlerinde olurdu? Neden hep Almancı akrabalar getirirdi?  Niye mutlaka yurt dışından gelmiş olurlardı? Siz daha konuşun sınır ötesini, dış mihrakları… Neden gözleri bu kadar fincan gibi büyüktü?

Ve neden insanı gece tuvalete kalkınca tedirgin edecek ve “Sen hâlâ uyumadın mı?” der gibi bakacak kadar ciddi ve soğuktular?

Soruyorum ya… Belki de Soğuk Savaş’ın en başarılı kültürel operasyonlarından biri, canım memleketimin envayi çeşit evine sessiz sedasız yerleştirilen bu devasa gözlü, telsiz kılıklı, kameralı oyuncaklardı. Mikrofonlu Mıstık abiiii…

Siz daha uyuyun. Siz daha “Aman ne tatlı bir nostalji” diye uyuyun. 

Ben sadece sorular soruyorum.


Cumartesi, Haziran 13, 2026

Ayrılık makası


İnci Birol, ellili yılların en büyük fenomenlerinden biriydi. İddialı bir dansözdü, filmlerde oynadı, ünlü erkeklerle ilişkileri oldu. Gazino haberlerinde, magazin dergilerinde, gece hayatı sütunlarında onun adına mutlaka rastlanırdı, meraklısı özel hayatını ayrıca inceleyebilir. Şimdilerde ise aralıklarla, terekesinden çıkan fotoğraflar satılıyor müzayedelerde...

Bu fotoğrafı kenarlarındaki kesiklerden dolayı satın aldım. İnci Birol, hemen karşısında oturan hemcinsini bırakmış ama masada yanlarında oturan erkekleri makasla kesip atmış. Onları unutmak, hayatından çıkarmak, bir daha görmek istememiş olmalı. İnsani ve trajikomik olduğunu kabul edelim, unutulmuş olsaydı, makasa gerek kalmazdı, değil mi? Biz fotoğrafta “kesikleri” görmeyebiliriz ama İnci Birol her baktığında mutlaka “görüyordu.”

Geçmişte fotoğraf zor bulunan ve pahalı bir şey olduğundan “mutlaka” saklanırdı, resme kıyılamadığından kolayca gözden çıkarılamazdı. Makasla istenmeyenler kesilir, o hatıra yine de elde tutulurdu. Flört edilen “konuşulan” çocuklar, eski nişanlılar, terk edilen arkadaşlar makas yardımıyla fotoğraftan “atılırdı.”

Masada bir de Salem paketi göze çarpıyor. Dönemin Tekel ambargolarında ve döviz kıtlığında bulunması neredeyse imkânsız, mentollü bir Amerikan sigarası... İnci Birol’un kulis hediyelerinden biri miydi, yoksa makasın gazabına uğrayan o muktedir erkeklerden birine mi aitti, insan merak ediyor.

Bu makaslanmış resimlere oldum olası ilgi gösteririm. Fotoğraftaki ablamızı, teyzemizi konuşturmak, onların anlatmadıklarını hayal ederek hikâyeyi tamamlamak, çocukken gittiğim sıkıcı misafir gezmelerini katlanılabilir kılıyordu galiba. Yetişkinler olarak biliyoruz ki, aşkın bedeli her zaman ayrılığın acısını da içerir. Öfke ile nefret, hep aynı cümlede kullanılır ama bana öyle geliyor ki, öfkeyi en çok bizi hayal kırıklığına uğratanlara yöneltiyoruz. Nefret ettiklerimizi geride bırakmak bazen daha kolay, asıl zor olan, bir zamanlar sevmiş olduklarımız.

Bugün ayrılan çiftlerin kapatması gereken çok kanal var, telefon aramalarını, WhatsApp'ı, Messenger'ı engellemek, mesajları, arşivleri, fotoğrafları, videoları birer birer silmek gerekiyor... Eskiden dijital temizlik yoktu, sadece bir ayrılık makası vardı. Mambo jambo yapacağım Mıstık abi, makasın çalıştığı yerde aşk bitmiş olsa bile hikâye henüz bitmemiştir.

Cuma, Haziran 12, 2026

Küçük Adam

İlban Ertem, genç kuşakların, İhsan Oktay Anar’ın ünlü romanı Puslu Kıtalar Atlası’ndan yaptığı uyarlamayla tanıdığı bir çizgi romancı. Daha fazlasını bilenler, Gırgır-Fırt ekolünün önemli isimleri arasında sayıldığını, sadece Gırgır’da değil pek çok dergide yüksek tempoyla durmaksızın çizgi roman ürettiğini, Türkiye’nin en çalışkan çizgi ustalarından biri olduğunu teslim edecektir. Yetenek ve çalışkanlık, genel kanının aksine içiçe geçmiş, birbirinden ayrı düşünülemeyecek kavramlardır. Hele çizgi romanda… Yetenek, başarılı kareler kurmaya, çini ve desen gösterisi yapmaya, göz alıcı sahneler istiflemeye yetebilir ama devamlılık için daha fazlası gerekir. Değil güzel kare, iyi kotarılmış tam bir sayfa bile çizgi romanı kurtarmaz. Çizgi roman, handiyse maraton gibidir, bitirebilmek için nefesiniz, sabrınız ve hayaliniz olması gerekir.  Hayat, dışarıda gürül gürül, dolu dolu yaşanırken siz saatler boyunca masa başında oturarak, tek başınıza, durmaksızın çalışmak, insanların şöyle bir okuyup geçtiği sayfalar için delice bir emek harcamak zorundasınızdır.

Ertem, Gırgır’ın genç çizerlerindendi, derginin nereye varacağı, ne kadar yaşayacağı o yıllarda belli olmadığı için ömrünü çizgi roman üreterek geçireceği uzun bir maceraya girdiğini henüz bilmiyordu. Kişiliğindeki direnç ve özveriyle, çizdikçe kendini geliştirmeye, işine daha çok saygı göstermeye, işi hakkında daha çok düşünmeye ve öğrenmeye başladı. Ertem’in değişimi yakalama iştahı ve yeniye yönelik arayışları çalışmalarından izlenebilir, hatta bana kalırsa, aynı hikâyeler tek tek incelenirse, Türkiye’de yakın dönem çizgi romanın geçirdiği evreler dahi rahatlıkla görülebilir.

Küçük Adam, Ertem’in ilk önemli çalışması (1975). Engin Ergönültaş’ın Zalim Şevki’si ve Nuri Kurtcebe’nin Gaddar Davut’u gibi üretirken öğrenilen, çizgi romanın popüler klişelerinin deneye yanıla geliştirildiği hikâyelerden demek daha doğru. Küçük Adam, kurnazlığından başka hiçbir dikkat çekici özelliği olmayan, sokaktaki ortalama insanın tipleştirilmesi aslında. 1,32 boyunda, başı bitten, üstü başı kirden kurutulmayan, işsiz güçsüz, eğitimsiz, pozdan ve iddiadan başka bir numarası olmayan saf biri, asıl adı bile bu tezatı belirginleştirmek için seçilmiş: Kamil Safdil. Yetimhanede büyüyen, kenar mahallede -muhtemelen o yılların Tophane’sinde- yaşayan bir hayalperest, tipik bir Don Kişot çeşitlemesidir. Pek çok bakımdan kifayetsiz ve cazibesizdir. Yakışıklı olduğuna inanmakta, bönlük ölçüsünde gösterdiği cesaretinden veya külyutmaz havasına rağmen sürekli kafeslenip kandırılmasından dolayı başına işler açılmaktadır. İlk serüveninde bir gazete ilanına başvurarak, “uzun boylu, yakışıklı, uyanık bir genç” arayan kötü adamların tezgâhına düşer. İçine düştüğü entrikanın farkında olmaması dizinin mizah ekseninin belirleyicisidir. Tip olarak, en azından başlangıçta, biraz Oğuz Aral’ın Avanak Avni’sini, biraz da Red Kit’in Joe Dalton’unu andırmaktadır.

Küçük Adam, o yılların bütün Gırgır kahramanları gibi bir yerden diğerine yolculuk etmekte, ülkeden ülkeye, bir tuhaflıktan başka bir alelacayipliğe sürüklenip durmaktadır. İlk serüvende tesadüfen tanıştığı Trakyalı arkadaşı, kendisiyle tezat oluşturan (zayıf-güçlü, temiz-kirli, hınzır-masum) Mestan, değişmez hempası olur. Mestan, Küçük Adam’a göre sakin, ne olup bittiğinin farkında olan temiz kalpli biridir. Kamil’in mantıksız büyüklenmesi, hesapsız meydan okumalarından eser yoktur onda. Küçük Adam, her fırsatta kendini överken, başaramayacağı işlere bulaşırken yanında onu koruyup kollayan Mestan vardır. Kamil, kendisini tehdit eden kötü adama “sen kimsin ve ne haklan bir kahramana silah çekersin” diyebilmekte, başarılması imkânsız bir serüvene “benim gibi tehlikeyi zevk edinmiş bir adama bunlar vız gelir” diyerek atılabilmektedir. Doğal olarak habire çuvallamakta, sakarlık ve basiretsizlik göstermektedir. Mestan bir kahramanın iddiacı ve narsist yönünü taşımasa da arkadaşı için kavgaya ve uğraşa girerek Küçük Adam’ın daimi kurtarıcısı olur. Komik olduğunun farkında olmayan Kamil ile bir kahraman kadar iyi ve güçlü olmasını önemsemeyen, zoraki kahraman Mestan, ilginç bir ikili olurlar. Küçük Adam, sürekli kandırılmakta, Mestan onu sürekli uyarmakta, ikili serüvenin katakullisi içinde birbirlerini ikna etmeye çalışmaktadır. Hiç yerine “İiiç”, hepsi yerine “eepsi” diyen, her lafa “te” ile başlayan Mestan’ın öfkelenmesi, öfkelenince karşı konulmaz bir güce dönüşmesi ayrı bir espridir: “Te be bırakayım mı ağacı buncağızın alnının şakına”, “bırakasın beni parçalayayım şu kapçıkaazlı geçmişi kandilli susakları”.

Yukarıda Küçük Adam serüvenlerindeki gelişimin yerli çizgi romanımızın anlatısal ve estetik dönüşümünü de resmedebileceğini söylemiştik. Ertem, çizgilerini ve hikâyelerini geliştirdikçe, başka bir tarzın arayışlarına girdi. Öncelikle Küçük Adam’ın karakterini derinleştirmeye başladı. Kamil, yaşananların ve nasıl algılandığının farkına varan birine dönüştü örneğin. Bütün o karmaşanın içinde kostaklanarak kahraman ve kurtarıcı gibi dolanan Kamil, birdenbire kendisiyle ve dünyayla ilgili aşikâr bir realiteyle karşılaşmıştı : “Nedir lan sizden çektiğim pis şehir! Yeter be yeter! Herkes üstüme mi basacak? Milletin kaldırım taşı mıyım? İsyan ediyorum be isyan!”. Bunu söyler söylemez, anarşist sanılarak birdenbire yanında zuhur eden polis tarafından derdest ediliyordu. Öncesinde neredeyse apolitik bir yönü vardı dizinin. Bir başka ifadeyle, Ertem, Küçük Adam’daki dümedüz aksiyonu terk ederek toplumsal yergiye, aktüel siyasete ve yaşanan zamana daha fazla yaklaştı. Daha gerçekçi bir tahkiyeye dayanır oldu hikâyeler. Avrupa’da, Güney Amerika’da, uzak şatolarda, dehşetli köşklerde geçen hikâyeler, İstanbul’da, Yeşilçam’da, seks filmleri furyasında, gazinolarda, arabesk âleminde geçer olmuştu. Kamil, yine iş arıyordu, yine başına türlü işler açılıyordu ama işsizlikten bıkmış, kaybetmekten korkan, sahiden küçük adam olduğunu tecrübeyle yaşamış biri olup çıkmıştı. Yanında yamacında Mestan da yoktu, yapayalnız kalmıştı.

Bu değişimin çizgi roman olarak açılımı şuydu: kahraman olgusunun eleştirilmesi, kahramanın kendi aczini fark etmesi, Gırgır geleneğinde bir yapıbozumuna neden oluyordu, kahramanın değil hikâye anlatıcısının (yazar-çizer) öne çıktığı başka bir evreye geçiliyordu. Ertem, Küçük Adam’ı isyan ettirirken sadece kendi kaderinden değil süregelen komik hikâye evreninden de uzaklaşıyordu. Böylelikle, komik de olsa muktedir kahramanlara, iyi-kötü karşıtlığına, serüven klişelerine veda ederek, karakterleri her defasında değişen satirik şehir hikâyeleri anlatmaya başladı. Küçük Adam’ın komik serüvenciliği ve kahraman popülerliğini terk edişi, sadece Ertem’in değil Gırgır’ın hikâyeciliğinin değiştiğini gösteriyordu. Özellikle seksenli yılların ikinci yarısından itibaren hemen tüm çizgi romancılar Ertem’in yolunu izleyerek, çizer olarak kendi isimlerini öne çıkartan, daha karanlık ve gerçekçi hikâyelere yoğunlaştılar. Ertem, böylece, sadece çalışkanlığıyla örnek olmadı, çizgi romancıların sanatçı - hikâyeci (auteur) olarak tanınmalarını sağlayan, bu yolu açan, kolaylaştıran bir öncü oldu.

Related Posts with Thumbnails