![]() |
Salı, Mayıs 05, 2026
Tanpınar Miti: Gecikmişliğin Konforu
Pazartesi, Mayıs 04, 2026
Kaldırım Cumhuriyeti
![]() |
Sonunda yakın arkadaşıma gidip meseleyi kimseye duyurmadan, usul usul anlattım. “Böyleyken böyle… Birinden duyarsın, yanlış olur… Yok yani, aklına fenalık gelmesin…” Babamdan öğrendiğim erkeklik terbiyesinin gereğini yerine getiriyordum sanki; yoksa arkadaşına ihanet eden, utanmaz arlanmaz biri sayılacaktım.
O yaşlarda insan kendini sınamak istiyor. Delikanlılık çok konuşulduğu için bir şekilde ispat etme ihtiyacı duyuyorsun.
O zamanlar hayat dersleri de sanki birkaç başlıkta toplanmıştı.
Abiler, dayılar, babalar, kirveler, babayarısılar küçüklerin ruhuna aynı
öğütleri üflüyordu. Üstelik biz de bunları duymaya hazırdık. “Bak oğlum, içki
masasına herkesle oturmayacaksın.” “Arkadaşını iyi seçeceksin, gerektiğinde
karını ona emanet edeceksin.” “Para için seni satan adamdan uzak duracaksın.”
“Eline, beline, diline sahip olacaksın.”
Bu kafiyeli vecizelerin erkeklik tahayyülünü nasıl
kurduğunu sonradan anlıyor insan. Ahlâk, samimiyet, delikanlılık gibi süslü
ambalajlarla dolaşıma sokulan bir karakter terbiyesi vardı ortada. Pozcu ama
etkili bir ruh haliydi bu. Hayatın her alanına sızıyor, “adam gibi adam” olmanın
kodlarını yayıyordu.
Bugün geriye dönüp baktığımda öğrendiklerim için
kahırlanıyor değilim. Yanlış öğretilmiş şeylerin baskısını artık başka bir
farkındalıkla ayırt edebiliyorum. Bunun insana iyi gelen, iç dökücü bir tarafı
da var. Dahası, delikanlılıkla arkadaşlığın aynı trenin vagonları olmadığını
biliyorum artık.
O meydan okuyucu, baskıcı delikanlılığın karşısında arkadaşlık
bazen gerçek bir sığınak olabiliyor. Sadece onun karşısında da değil; ailenin
karşısında da. Çünkü delikanlılığın, aile kutsiyetinden beslendiğini, onun
hiyerarşisini örnek aldığını, genç erkekleri “baba” olmaya hazırladığını
görmemek zor.
Kenar mahallede büyümüş bir çocuk olarak delikanlılığın
hep içindeydim. Kavga etmek, fedakârlık yapmak, meydan okumak, racon kesmek,
birbirini kollamak ve arka çıkmak bu ruhun payandalarıydı. Kan kardeşim, bacım dediğim
insanlar, güzel küfreden, aklı başında demlenen arkadaşlarım vardı.
Birbirimizin gururunu okşuyor, “aşktan” anlıyor, doğrulardan konuşuyor,
kadınlarla aramıza mesafe koyar gibi yapıyorduk.
Cinsel açlık vardı, parasızlık vardı, başarısızlık vardı,
baskıcı ebeveynler vardı. Hepsi üstümüze sinmişti. Biz ne yapıyorduk? Onların
yerine arkadaşlığımızı koyuyorduk. Ben o dönemi hep hayata karışmadan önceki
son istasyon gibi gördüm. Güçsüzlüğe, hamlığa, yokluğa arkadaşlıkla
katlanırsın. Ailenden ve hayattan kaçar, birbirine sığınırsın. Sonra yaş
ilerler; para kazanmak, evlenmek, günü kurtarmak devreye girer. O sığınaktan
çıkılır ve herkes başka yollara dağılır. Trafiğin yoğun olduğu yollarda geri dönüş
yasaktır.
Orta Anadolu’da, “Akrabaya akrab gerek,” derler; akrepli, matrak ama zehirli bir sözdür bu. Hep hoşuma gitmiştir. Ulus (Baker) öldüğünde bir akrabası, “Siz arkadaşısınız, onun adına daha
doğru karar verirsiniz. İnsan akrabasını seçemez ama arkadaşını seçer,” demişti
ve bunu duyduğumda çok etkilenmiştim.
Evet, insan arkadaşını seçer. Olmuyorsa bırakır gider.
Ama amcalar, teyzeler, dayılar, yengeler, kardeşler, anneler, babalar öyle
değildir. Islandıkça ağırlaşan paçavra gibi insanı dibe çekebilirler. Büyük ailedir
onlar.
Ben ergenken bizim evde ne zaman kalabalık toplansa,
babamın hâkimi ve savcısı olduğu bir akraba mahkemesi kurulurdu. Annem şahit makamındaydı.
Biz çocuklar sanık sandalyesinde otururduk. Tembeldik, sorumsuzduk,
başkalarının çocukları neler yapıyordu da biz içler acısıydık. Utandırıyorduk,
beceremiyorduk, olamıyorduk.
Arkadaşlar o zamanlar bana iyi gelirdi. Kaçardım onlara.
Ucundan kıyısından kendim olabileceğim, fikrimi söyleyebileceğim, salak yerine
konmayacağım bir yere… Eşitler arasında iç dökerek, paylaşarak, yakınlık
kurarak, akıl verip akıl alarak nefes aldığım bir yere. O sancılı ergenlik
kaosunda arkadaşlarım bana ailemden daha iyi gelirdi. İnsan bazen sadece
kendisine iyi gelecek bir şeye ihtiyaç duyar. Çünkü büyüyordum ve büyümek kolay
değildi.
Bugün çevremdeki orta sınıftan eğitimli anne babaların
çocuklarının arkadaşı olmamasından korktuklarını duyuyorum. Tek çocukların
sıkıntıları, otomobillerin park yeri sorunu kadar ciddi konuşuluyor artık.
Sadece iyi vakit geçirmek için gerekli olan bir arkadaştan söz etmiyorlar.
Yetişemediklerinin farkındalar. Geçmiş deneyimlerini hatırlıyorlar.
Arkadaşların eksik kalan bir şeyi, en çok da ruhu tamamladığını biliyorlar.
Annem de pek çok anne gibi, “Kim o arkadaş?” derdi ben
arkadaş deyince. Endişeyle, endişesini gizleyen bir huylanmayla… Arkadaş
dediğin insanı ne yollara düşürürdü. Bizim kolektif hafızamızda, çocukları
kaçıran çingeneler gibi, kötü yola düşüren arkadaşlar da vardı.
Oysa bir insanın kişiliğinde, huylarında, eğitiminde aile ve okul kadar arkadaşlarının da payı vardır. Şöyle düşünün: Kişiliğinizde ailenizin payı yüzde kaçtır? Okulunki ne kadardır? Peki arkadaşlıklar neden hiç hesaba katılmaz? Arkadaşlık da öğrenmenin bir parçası değil midir? İnsan bunu sorunca şaşırıyor. Akla gelse şimdiye kadar bir bakanlık bile kurulmuştu.
Pazar, Mayıs 03, 2026
Ticaret ve Kompozisyon
![]() |
![]() |
Cumartesi, Mayıs 02, 2026
Kim kimi seyrediyor?
![]() |
![]() |
Cuma, Mayıs 01, 2026
Meğer susuz kalır imiş balıklar derya içinde
![]() |
Perşembe, Nisan 30, 2026
Ergenlik kaosu
![]() |
Çarşamba, Nisan 29, 2026
Vitray, Bir Bilinç Haritası
![]() |
Bu dönüşümün olumlu bir sonucu da oldu elbette. Eskiden anaakımın dışında kalan kişisel, tuhaf, deneysel anlatılar bugün daha görünür olabildiler. Yeraltı fanzinlerinin, bağımsız çizerlerin, arthouse damarlı işlerin bir zamanlar marjinalize edilen enerjisi artık merkeze daha yakın durabiliyor. Bunu romantik bir zafer öyküsü gibi değil, pazarın daralınca nişleşmesi olarak okumak daha doğru olur. Kitle küçüldükçe ürün özelleşti; çizgi roman da buna uyum sağladı.
Vitray, bu yeni dönemin dikkat çekici örneklerinden biri. Joe Kessler cilalı, pürüzsüz ve profesyonel görünmek isteyen bir albüm yapmamış. Tam tersine, fanzin ruhunu özellikle koruyan bir çizgi dili seçmiş. Eskiz gibi bırakılmış yüzeyler, fazla çizilmiş hissi veren konturlar, yer yer karalanmış alanlar, taşan enerjiler… Sayfalar bitmiş değil de hâlâ oluşuyormuş gibi duruyor. Bu önemli; çünkü anlatılan dünya da tamamlanmış bir dünya değil. Düzenli, berrak ve kendinden emin bir hayat anlatılmıyor...
Karakterler çoğu zaman bir yere gitmekten çok sürükleniyor gibiler. Yürüyorlar, dolaşıyorlar, sapıyorlar, oyalanıyorlar. Bir hedefleri var mı, emin olamıyorsunuz. Bu da albüme güçlü bir rüya hissi veriyor. Mekânların gerçekliği kaygan, zaman duygusu belirsiz görünüyor. Kessler açıklamayı değil, sezdirmeyi tercih ediyor. Bazı çizerler hikâye anlatır; bazıları ruh hali kurar. Kessler ikincilerden.
Renk kullanımı da bunun parçası. Pek çok çizgi romanda renk, estetik makyajdan ibarettir. Burada ise psikolojik bir aygıt gibi çalışıyor. Gerilimleri, kırılmaları, iç sıkışmalarını, geçici ferahlıkları görünür hale getiriyor. Kimi sahnelerde ne olduğundan çok, nasıl hissedildiği önem kazanıyor. Bu da albümü olay odaklı değil deneyim odaklı bir okuma nesnesine dönüştürüyor.
Vitray dört ayrı hikâyeden oluşuyor. İlk bakışta bunların birbirine bağlanmadığı düşünülebilir. Aynı karakterler yok, tek bir olay örgüsü yok, finalde düğümlerin çözüldüğü geleneksel bir bütünlük de yok. Ama kitap başka türden bir birlik öneriyor: tema birliği. Çocukluk, ergenlik, yetişkinlik ve üretimle gelen olgunluk evresi… Yani hikâyeler karakterler üzerinden değil, insan hayatının dönemleri üzerinden konuşuyor.
David Lynch çağrışımları var, mantığın tam işlemediği sahneler, rüyayı andıran geçişler, sembolik ama açıklanmayan yoğunluk, bir yere varamayan hareket duygusu… Ancak önemli bir ayrım var. Lynch çoğu zaman seyirciyi karanlık bir tünele sokar ve ışığı kapatır. Kessler ise daha nefes alınabilir, hatta yer yer umutlu bir yere ulaşıyor.
Günümüz alternatif anlatılarında sık rastlanan nihilist ya da umutsuz kapanışlar yerine, daha açık, daha iyimser bir son tercih edilmiş. Bugün için umudu ciddiye almak bazen karamsarlıktan daha cesur bir tavır sayılabilir. Kessler, çizgi romanı bu yönde kullanabilmeyi denemiş, pürüzlü, kaotik ve tam da bu yüzden akılda kalıcı bir iş ortaya koymuş.
Yanlış anlaşılmasın, ben albümü bir imkânı kullandığı için sevdim, piyasa ve yüksek sanat algısına karşı farklı bir şey denediği için önemsiyor ve ilham verici buluyorum.
![]() |









.jpg)
