![]() |
Cuma, Nisan 03, 2026
Yokluğun Kralı
Perşembe, Nisan 02, 2026
Wont forget
İlgilisi hatırlayacaktır, bir süredir yapay zekâ programlarını kurcalıyor, özellikle ses üretimine takılarak küçük denemeler yapıyorum. Kısa şarkılar, üstüne eklenen basit animasyonlar… Arada paylaştığım şeyler bunlar. Daha önce programların Türkçe söyleyişte tökezlediğini yazmıştım.
Öğrenme hevesiyle bu kez İngilizce bir deneme yaptım. Sonuç, teknik olarak daha “derli toplu” bir iş oldu.
Yapay zekâ, yazdığım sözleri Leonard Cohen ve Bob Dylan hattına yakın bulduğunu söylüyor. Bunu ciddiye almak için bir neden yok, kullanıcıyı gaza getiren küçük enjeksiyonlar bunlar. Kimsenin bir şeye uzun süre odaklanamadığı bir zeminde, araçların da bizi diri tutacak şekilde tasarlandığını görmek zor değil.
Ortaya çıkan ürünlerin mevcut üretimleri ve bir “aurayı” taklit ettiğini ayrıca belirtmeye bile gerek yok. Yapay zekâ burada yaratmıyor, iyi bir dinleyici gibi hatırlıyor, eşleştiriyor ve yeniden kuruyor.
Mıstık abi, Bon Jovi vardı, hatırlar mısın?
Çarşamba, Nisan 01, 2026
Şiirimiz Karadır Abiler
![]() |
Salı, Mart 31, 2026
Rage Bait (3): Algoritma Zihnimize Sızdığında
![]() |
Asıl tehlike, ekranı kaydırdığımızda başlıyor. İçerik aşağıya aksa da zihni terk etmiyor, işte o noktada rage bait, ruminasyona dönüşüyor. Lafı evirip çevirip ruminasyona getirerek şimdiki zaman insanı olduğumu da göstermiş oldum, Mıstık abi.
Ruminasyon, zihnin aynı huzursuz edici düşünceyi tekrar tekrar çiğnemesi demek. Sosyal medyada karşılaştığımız o provokatif cümle veya video, etkisini asıl biz ekranı kapattıktan sonra gösteriyor. Rage bait kibriti çakıyor, ruminasyon ise o yangına sürekli odun taşıyor.
Burada beynimiz, aslında dijital algoritmaların bir simülasyonuna (!) dönüşüyor. Platformlar benzer içerikleri nasıl önümüze yığıyorsa, biz de aynı öfke dolu düşünceyi içeride kendimize tekrarlatıyoruz. Algoritma bir noktadan sonra içselleşiyor, platformun kurduğu o kısır döngüyü, zihin kendi başına üretmeye başlıyor.
Bu yüzden asıl mesele sadece ne izlediğimiz değil, izledikten sonra zihnimizde neyi misafir ettiğimiz oluyor. Rage bait’in en büyük başarısı, bizi saatler süren bir zihinsel mesaiye mahkûm edebilmesi. Görünürlük sadece “beğeni” sayılarında değil, zihnimizin koridorlarında devam ediyor çünkü.
Rage bait bir içerik stratejisiyse, ruminasyon onun zihinsel faturası olabilir.
Peki, bu iklimde ruminasyon seviyesi hiç düşmüyorsa, bedeli kim ödüyor? Çevrenize bir bakın. Uykusuzluk çeken, zihnini susturmak için desteğe ihtiyaç duyan veya sakinleşmek için yapay yollar arayan insanların sayısı tesadüf mü? Belki abartıyorum, ama en azından benim gördüğüm, kendi iç sesinin gürültüsünden kaçamayanların sayısı hiç de az değil.
Yürüyüş arkadaşlarımdan biri hepimize şunu sordu: “Telefonu kapattıktan kaç dakika sonra, telefonda gördüklerinizle tartışmayı bırakabiliyorsunuz?”
Cevap vermek kolay olmadı. Çünkü mesele artık ne izlediğimiz değil, izlediklerimizin ne kadar süre bizimle kaldığı. Ve galiba çoğumuz, telefonu kapattığımız halde tartışmayı sürdürüyoruz.
![]() |
Pazartesi, Mart 30, 2026
Call-Out Kültürü ve Büyük Yazar
![]() |
![]() |
Pazar, Mart 29, 2026
Okur mu, Reaksiyon mu?
![]() |
Bir süredir blogdaki yüksek etkileşim artışından söz ediyordum ama iş orada kalmadı. İki yıldır direniyordum fakat arkadaş sayısındaki sınıra dayanınca Facebook beni ister istemez “profesyonel mod”a geçirdi. Hal böyle olunca, sosyal medyadaki yazılarım günde ortalama yirmi bin civarında etkileşim almaya başladı. Paylaştığım görsele bakarsanız, sadece üç gün önce Facebook’ta yayımladığım bir blog yazımın istatistikleri, tek başına 150 bin etkileşimi geçti mesela.
Ben sadece bloguma yazıyor, o yazıları aralıklarla Facebook’ta ve çok nadir olarak Twitter’da paylaşıyorum. Yani aslına bakılırsa blog dışında yokum. Bu yüksek trafik, yazılarımın artık geniş bir kamusal dolaşıma girdiğini gösteriyor. Biliyorum, ölçek büyüdükçe işler değişir, sertleşir ve gürültü kaçınılmaz hale gelir. Bu yoğun ilgi bir “rage bait” (öfke tuzağı) değil belki ama bir noktada “rage” üretecek, bana yönelik bir tepki doğuracak, farkındayım. Dijitalin mantığı böyle işliyor: Evinize ne kadar çok misafir gelirse, çöpünüz de o kadar artar.
Haliyle, yüksek reaksiyonlu ama içi boş yorumlarla, saçma tepkilerle muhatap olmaya başladım. Sadece başlığa bakıp ya da ilk cümleyi yarım yamalak okuyup tetiklenen bir kitle bu. Malumunuz, insanlar artık okumuyor, tepki veriyorlar.
Yazılar daha çok kişiye ulaştığında acı bir gerçeği fark ediyorsun: Okur artmıyor, sadece kalabalık büyüyor. Okuyan kişiyle tepki veren kişi çoğu zaman aynı değil. Metin yerinde duruyor ama etrafında oluşan uğultu her geçen gün yükseliyor.
Ben hâlâ aynı tarzda yazıyorum, meselelerim aynı, mesafem aynı. Değişen tek şey okurun ölçeği. Bu aralar kimle konuşsam bunu anlatıyorum. Kalabalık büyüdükçe anlam dağılıyor. Yazıları yazan kişi olarak bu ilginin neden bu kadar agresif bir şekilde arttığını hem merak ediyor hem de biraz endişeyle izliyorum.
Merak, iştah, ürkeklik ve karşılaşma heyecanı gibi zıt hislerle ilerlermiş. Ben de bu meseleyi geçici bir ilgi olarak görüyor (ve öyle olmasını umuyor), bir çeşit sosyal deney yaşadığımı düşünüyorum.
Böyleyken böyle Mıstık abi.








