Vittorio Giardino'nun İspanya İç Savaşı ile sahiden güzel bir çalışması vardır, nedense bizim yayıncıların pek aklına gelmiyor. Çeşitli dillerde yayımlanmasına karşın en azından benim gördüğüm en kapsamlı edisyon İspanya'da çıktı. Giardino, ona bir önsöz yazmış, aşağıdaki iç dökme, ona ait.
Bu kitap, İspanya İç Savaşı’na ve özellikle Katalonya’ya
adanmıştır.
Bir İtalyanın İspanya İç Savaşı’yla bu kadar ilgilenmesi
garip görünebilir, özellikle de mesleği tarihçilik değilse ve onu bu çatışmaya
bağlayan ailevi nedenleri yoksa. Oysa biraz yakından bakıldığında nedenler
oldukça açıktır.
İtalya’da da 8 Eylül 1943’ten sonra bir iç savaş yaşandı.
Bu savaş, daha büyük olan Dünya Savaşı’nın gölgesinde kaldığı için yurtdışında
pek bilinmez. Ancak taraflar ve idealler açısından bakıldığında, 1943 İtalya’sı
ile 1936 İspanya’sı arasında büyük farklar yoktu. Hatta İspanya İç Savaşı’nda
savaşan birçok İtalyan, daha sonra İtalya’daki savaşta da mücadele etmeyi
sürdürdü.
Ama bugün, yetmiş yıl sonra, bu olaylarla ilgilenmek için
hâlâ geçerli nedenler var mı? Hatıraları canlı tutma görevi dışında? O
çatışmayı besleyen ideolojiler artık ortadan kaybolmuş ve dünya inanılmaz
ölçüde değişmiş görünüyor.
Yine de o dönemde ortaya çıkan bazı temel sorular hâlâ
aynı:
Özgürlük adalet olmadan var olabilir mi? Ya da adalet
özgürlük olmadan? Demokrasi gerçekten nedir? Nasıl savunulabilir ve nasıl
savunulmalıdır?
Bu soruların cevaplarını bildiğimi hiçbir zaman iddia
etmedim. Ama sorular hâlâ karşımızda duruyor, dün olduğu gibi bugün de bizi
düşünmeye zorluyorlar. Onları görmezden gelemeyiz, görmezden gelmemeliyiz,
çünkü dünya bugün de, yetmiş yıl önce olduğu gibi, yanlış cevapların döktüğü
kanla sarsılmaktadır.
Ben, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından doğan kuşağa
mensubum. Bu nedenle, şanslı sayılırım, hiç savaş yaşamadım.
Ama zulüm, korku, açlık ve soğuk üzerine anlatılan
hikâyeler çocukluğumu doldurdu. Bir çocuğun kulaklarında bu hikâyeler hem
anlaşılmaz hem de büyüleyiciydi.
Gerçi bunlar İspanya İç Savaşı’nın değil, başka bir
savaşın hikâyeleriydi. Fakat onları, göz rengimi ya da saç rengimi miras alır
gibi, o savaşları yaşamış insanlardan miras aldım. Bu yüzden, istesem de
istemesem de, onların anılarının bir kısmının bu kitaba da sızması
kaçınılmazdı.
İspanya İç Savaşı’nı birkaç yıl sonra, gençlik çağımda,
yazarlar aracılığıyla tanıdım: Orwell, Malraux, Hemingway, Koestler, Dos
Passos, Machado, Bernanos, Canetti, Auden… Bunlardan bazıları yalnızca yazmakla
yetinmedi, İspanya’ya gidip savaştılar, hatta bazıları orada öldü.
Kitaplardan, tanıklıklardan, fotoğraflardan ve dönemin
film kayıtlarından edindiğim izlenim şuydu: Bu savaş hem kahramanlıklarla hem
de alçaklıklarla dolu, iki tarafın da acımasızlıklar işlediği korkunç bir
savaştı. Ayrıca şehirlerin bombalandığı ve sivillerin ilk kez açıkça askerî
hedef olarak görüldüğü savaşlardan biriydi.
Bu hikâye bugün bile yakıcıdır. Avrupa’da, utanılacak bir
şey yapmamış, unutulması gereken utanç verici bir geçmişe sahip olmayan
neredeyse hiçbir ülke yoktur.
Ama unutulmaması gereken başka bir şey daha vardır:
Sonunda askerler, gericiler ve darbeciler kazandı, diktatörlük kuruldu ve
herkes buna uyum sağladı. Belki zorunluluktan, belki sağduyu adına, insanlar
“gerçekçi” olmayı seçtiler.
Ama Picasso öyle yapmadı.
Miró yapmadı, Alberti yapmadı, Neruda yapmadı.
Yenildiler, ama teslim olmadılar.
¡No pasarán! (“Geçemeyecekler!”) dediler.
Kazananlar alaycı biçimde cevap verdi: “Geçtik bile.”
Ama bugün bile, her birimiz için geçmemesi gereken şeyler
vardır. Geçmeyi başarsalar bile, benim yardımımla olmayacak. Benim rızamla
olmayacak. Hatta benim sessizliğimle bile olmayacak.
Söylemesi kolay. Elbette kimsenin, benim de dahil olduğum
şekilde, böyle bir sınavla karşılaşmamasını dilerim. Böyle bir durumda gereken
cesareti gösterebileceğimden hiç emin değilim.
Ama o sınava zorla sokulan ve geri adım atmayan insanlar
vardı. O savaşta yenildiler.
Bu kitapla asıl olarak onlara saygı duruşunda bulunmaya
çalıştım.
Onları unutmadım.