Çarşamba, Mayıs 13, 2026

Gürültüde Yazmak

Akademisyen değilim. Doktora eğitimim var ama üniversiteden istifa edeli neredeyse yirmi yıl oldu. O dönemki akademik yoğunlaşmanın kıyısında bile değilim artık. Burada yaptığım şey daha çok düşünmek, çağrışımlar kurmak, bazen birbirine uzak görünen şeyler arasında bağlantılar aramak. Kendime ve okuyanlara zihin açıcı bir perspektif sunabiliyorsam ne ala.

Biraz da yaptığım işlerin baskısından çıkabilmek için yazıyorum. Popüler kültür hakkında düşünüyor, yazıyor ve konuşuyorum. Bu alanın doğası gereği kesin yargılar üretilebileceğine inanmıyorum. Aynı bağlam içinde size çelişkili görünebilecek yorumlar yapabilirim. Bunun bir kısmı düşünme arayışlarımdan, bir kısmı da popüler kültürün kendi hareketli yapısından kaynaklanıyor.

Üstelik zaman sürekli değişiyor. İçerikler artık yalnızca bilgiyle değil; öfke, hüzün, kıskançlık, şefkat gibi duyguların tetikleme gücüyle dolaşıma giriyor. Sürekli dikkatimizi çekmeye çalışan metinlerle karşılaşıyoruz. Bir süre sonra bütün dünyanın aynı tonda konuştuğunu sanıyoruz. Algoritmik bir yorgunluk içindeyiz. Durmadan yönlendirildiğimiz, sürekli bir şeylerin önerildiği bir ortamda, kendi merakımızdan ve arzumuzdan bile şüphe eder hale geliyoruz.

Geçmiş hakkında yazıyorum örneğin, ama bunu “eski güzel günler” duygusuyla yapmıyorum. Yine de öyle anlaşılabilirim. Çünkü nostalji enflasyonu içinde yaşıyoruz. Geçmişi bir hatıradan çok dekor gibi görmeye başladık.

Benzer bir durum gündelik duygular için de geçerli. İnsanlarda genel bir beğenmeme hali hâkim. Her şeye karşı hafif alaycı, mesafeli ve “cool” bir poz var. Üstelik o poz zamanla insanın gerçek duygusunu ifade edemediği bir kabuğa dönüşüyor. Kişisel olarak bundan etkilenmemeye çalışıyorum. Ne böyle görünmek isterim ne de dünyaya oradan bakmak hoşuma gider.

Günlük tadında yazılar yazıyorsanız, zamanın ruhundan ve algoritmik “sokaktan” etkilenmeniz kaçınılmaz. Yazdıklarım için “doğal”, “samimi”, “filtresiz” gibi iddialı laflar edemem. Siz kendinizi korusanız bile okur, gündem, dolaşım biçimleri ve platformlar yazının içine sızıyor. Bir bakmışsınız, hiç konuşmayı düşünmediğiniz şeyler sizin de meseleniz haline gelmiş.

Genel olarak kapalı bir hayat yaşıyorum. Sosyal medyayı çok sınırlı kullanıyor ve takip ediyorum. Bunu bir avantaj ya da mazeret olarak söylemiyorum. Çok farklı şeyler hakkında yazdığımı iddia edemem ama az insanın ilgilendiği şeyler üzerine düşündüğümü biliyorum. Burayı hafif gülümseyerek bitireyim: Belki de bu, benim küçük avantajım. Ya da bahanem. İkisi birbirine bazen fazlasıyla benziyor.

13 Mayıs


Doğum günüm sebebiyle şımarma hakkımı kullanıyorum Mıstık abi. Müzik Yıldıray Gügen/Bozkır ilk sezon jeneriği... Oyuncuları tanıyorsun, arada bir yerde seni de kattım, kızma lütfen... 

Salı, Mayıs 12, 2026

Sen Kimseyi Sevemezsin

Bu aralar Zeki Müren’den dinlediğim bir şarkıya takıldım, tuhaf, tekrarı ve söyleyiş biçimi nedeniyle olabilir bana hipnotik geliyor. “Sen kimseyi sevemezsin / Sevmeyeceksin” diye başlıyor, “Rüzgarların önünde kuru bir yaprak gibi / Sürüklenecek, sürükleneceksin” ile devam ediyor.

Yeni gelmeyebilir, aşk acısı anlatıyor, şarkılar üç aşağı beş yukarı bunları söylüyor diyebilirsiniz. Bana ilginç gelen sevgiliye dair bir karakter hükmü vermesi. Neredeyse bir beddua gibi ilerliyor. “Beni kaybettin” demiyor; “sen zaten sevme kapasitesine sahip değilsin” diyor. Seven kişi, terk edilince yalnızca üzülmüyor, karşı tarafın ruhsal yetersizliğini ilan ediyor.

Rüzgarların önünde kuru bir yaprak gibi sürükleneceksin” imgesi de bu yüzden güçlü. Yaprak burada sadece yalnızlığı değil, iradesizliği temsil ediyor. Kökü yok. Ağırlığı yok. Yön duygusu yok. Şarkıdaki cezalandırıcı öfke de burada ortaya çıkıyor. “Sevgisizsin” ile yetinilmiyor; “kişiliksizsin” deniyor. Bir kalbe, bir değere, bir insana tutunamayan kişinin sürekli yeni heyecanların peşinde sürükleneceğine inanılıyor.

Bizim şarkılarımızda buna sık rastlarız, bir insanın sevme biçiminin onun ahlâkını, derinliğini, hatta insanlık kapasitesini gösterdiğine inanıyoruz. “Şefkat nedir, aşk nedir? Ömrünce bunu bilmeyeceksin” cümlesi neredeyse bir mahkeme ilamı gibi. Karşı taraf sadece kötü sevgili değil duygusal olarak eksik ve habis bir varlık olarak işaretleniyor. Sevememek, bir tür yazgı sanki. Mutsuz kalacaksın. Merhamet bilmiyorsun!

Şarkı boyunca hiçbir dönüş ihtimali bırakılmıyor. Modern ilişkilerde çiftler birbirlerine mutlaka “belki bir gün anlarsın” deme gereği duyarlar. Şarkıdaysa kesin hüküm var. Bu da sözleri melodramatik yaptığı kadar sertleştiriyor. Bir çeşit duygusal idam fermanı gibi çalışıyor.

Hipnotik dedim. Aynı dizelerin biteviye dönmesi teknik olarak yavan görünebilir ama çok kesin biçimde hipnotik bir etki yaratıyor. Sanki anlatıcı karşısındakini ikna etmeye değil, lanetlemeye çalışıyor. Tekrar arttıkça sözler mantıklı bir argümandan çıkıp ilene ilene mırıldanan bir büyücünün sözleri gibi ritüele dönüşüyor.

Bugün sanat müziğini rahvan bir tempo, ağır perdeler, kristal kadehler ve televizyon karşısında uyuklayan ebeveynlerle hatırlıyoruz. Oysa Zeki Müren bu şarkıyı söylediğinde mesele nostalji değil, doğrudan popüler kültürdü. Zamane oydu. Şarkı yaşıyormuş Mıstık abi, onu diyorum…

Eskinin melodramı bugün psikoloji diliyle konuşuyor sadece. Dün “şefkat nedir bilmeyeceksin” deniyordu, bugün “empati yoksunusun” deniyor. Dün “rüzgâr önünde sürükleneceksin” vardı, bugün “bağlanma problemi yaşıyorsun”. Terminoloji değişti, mahkeme aynı mahkeme.

Pazartesi, Mayıs 11, 2026

Karımla Entelektüel Olmadığı için Evlendim

İki görselle daha önce karşılaşmış olabilirsiniz, biri Shazam’ın gerçeküstücülük karşısındaki çocuksu dehşeti, diğeri Attila İlhan’ın bugün yazılsa sosyal medyayı bir haftalığına ateşe verecek o meşhur vecizesi.

E ne yazacaksın?” derseniz; kıkırdayarak “Konforlu Cehalet” hakkında mambo jambo yapacağım derim. Kültürel sermayesini duygusal bir altıpatlar gibi kullananlardan, modern sanat karşısında teatral krizlere girenlerden, kadını ya bir “müze objesi” ya da bir “tehdit” olarak görenlerden… Kısacası, Dali’nin bıyığıyla erkek egosu arasında sıkışıp kalanlardan söz edeceğim.

İnsanın Shazam gibi gözlerini kapatıp “Lütfen şunları götürün!” diyesi geliyor. Of puf.

Abartarak şaka yapıyorum Mıstık abi.

Ne ki mesele şu: Eğer bir şey bizim alışık olduğumuz o güvenli “doğru-yanlış” şablonuna uymuyorsa, onu hemen “anlamsız” ilan ediyoruz. Çünkü anlamak yorucu bir mesai, küçümsemek ise maliyetsiz ve çok ucuz. Gözlerimizi kapatırsak sürrealizm bizi bulamaz sanıyoruz.

Süper kahramanın sürrealizm karşısındaki paniği en azından dürüst. Adam gördüğü şeyi anlamıyor ve korkuyor. Entelektüel erkek figürümüz ise anlamadığı şeyi küçümseyerek kontrol etmeye çalışıyor. “Beni anlamasın ama bana hayran olsun” arzusu mu bu, yoksa sürekli sınanmaktan duyulan yorgunluk mu, orası karışık.”

Sürrealizmden cidden kaçabiliriz ama o “her şeyi bilen” ego en gerçeküstü tablodan bile daha korkutucu olabilir.

Pazar, Mayıs 10, 2026

Ekmeğimiz öfke

Sosyal medyada oyuncu ve dizi fanlarının yorum, takip ve hayranlıkla dolu eylemleriyle mutlaka karşılaşıyorsunuz. Sevdikleri oyuncuyu trend topic yapmak, daha çok konuşulur kılmak, onu savunmak, varsa eleştirilere cevap vermek, hatta onun için şiddetle kavga etmek… Fanlığın gündelik repertuvarı epey bir zamandır bunlardan oluşuyor. Dijital bir seferberlik gibi bir şey…

Geçtiğimiz günlerde bunun “modern zaman deliliği” olduğunu söyleyenlere rastladım. Çerçevesi, çapı ve etkisi bugün daha büyük olabilir ama bu davranış biçimi yeni değil. Bu tutkulu ve yer yer saldırgan sadakati sadece sosyal medya çağına hapsetmek, meseleyi kolaycı bir yaklaşımla tarihsizleştirmek olur.

Yeşilçam’da da benzer bir seyirci iştahı ve şehveti vardı. Seyirciler, sevdikleri oyuncular için tartışmaya giriyor, taraf tutuyor, hatta açıkça cepheleşiyorlardı.

Altmışlı yılların başında yayımlanan ve Turhan Bozkurt’un sahibi olduğu Sinema dergisi bu açıdan epey zengin bir arşiv sunar. Dergi, sinema-magazin karışımı yapısıyla dönemine göre oldukça yenilikçi bir çizgideydi, özellikle okur mektuplarına geniş yer vermesi dikkat çekici bir farklılıktı.

Bu sayfalar, sadece birer “beğeni” kürsüsü değildi. Okurlar mektuplar yazıyor, rekabetçi, hatta yer yer saldırgan bir dille sevdikleri oyuncuları yüceltirken diğerlerini aşağılıyorlardı. Bu metinler yalnızca birer görüş değil, açık birer taraf beyanıydı.

Paylaştığım görselde, Leyla Sayar’ın söyleşisine gelen iki okur mektubu yer alıyor. Sayar’ın, anlaşıldığı kadarıyla Muhterem Nur ve Belgin Doruk hakkında küçümseyici bir ton kullanması, kimi okurları sinirlendirmiş. İş yalnızca bu oyuncuları savunmakla kalmamış, mektuplar hızla kişisel saldırıya, hatta ahlaki ithamlara kadar genişlemiş. Yazılanlar, bugün X’te (Twitter) gördüğümüz “linç” kültürünün kâğıt üzerindeki ilk prototipleri gibi.

Olup biteni “fanlık” diye okuyabilirsiniz. Ama bir adım geri çekilip bakınca başka bir şey daha görünüyor: kışkırtma.

Derginin bu zehir zemberek mektupları özellikle seçip yayımladığı çok açık. Normalde okur mektubu, yayıncı ile takipçi arasındaki mesafeyi azaltan bir köprüdür. Dergi, bir fazlasını yapıyor, tartışmayı sadece yansıtmıyor, onu pragmatik bir yaklaşımla yeniden inşa ediyor, tarafları belirliyor, gerilimi görünür kılıyor ve dolaşıma sokuyor.

Bugünün diliyle söylersek: erken bir “rage bait” örneğiyle karşı karşıyayız.

Öfke, en hızlı yayılan duygu. Tartışma görünürlük üretir, görünürlük, satış getirir. Altmışlı yılların mektup sayfalarıyla bugünün algoritmaları arasında bu açıdan yapısal bir fark yok. Değişen yalnızca hız ve ölçek.

Bugün “trend topic” olan şeyin dün mektup sayfalarında yaşandığını söylemek abartı değil. Bugünün fanları tweet atıyor, dünün fanları mektup yazıyordu, ama her iki durumda da dolaşıma giren şey duygunun organize edilmesi...

Artık mesele sadece hayranlık değil, öfkenin üretilmesi, paketlenmesi ve dolaşıma sokulması… Öfkenin yanına bir şey katıyoruz…Ekmeğimiz öfke…


Cumartesi, Mayıs 09, 2026

Nerdesin Allah?

Birkaç yıl önce sosyal medyada görmüştüm; bu işlerde kaynak zinciri hızla bozuluyor, kim bulmuş, kim aktarmış karışıyor. Bir hata varsa baştan affola. Levent Gündüz isimli bir arkadaş, Necip Fazıl Kısakürek’in kitaplarına almadığı bi şiirini paylaşmış. 1923’te Yeni Mecmua’da yayımlanmış. Üniversitede çalıştığım yıllarda bu şiir etrafında dönen bir tartışmaya şahit olmuştum. Önce birkaç dize:

(…) Sorsalar varlığın bir sır mı olur? / Kul yükü bu kadar ağır mı olur? / Yükseğe çıkınca öksüzün ahı / Şu derin göklerin sağır mı olur? / Allah’ım derdime dert katan sensin! / Gizlenip kendini aratan sensin! / İsyanım o kadar büyükse eğer / Onu da, beni de yaratan sensin! / Nazarlar önünde perdesin Allah! / Neden bir görünmez yerdesin Allah / Bu dem ta gönülden gelirken sesi / Söylesen nerdesin, nerdesin Allah?

O tartışmada mesele, Necip Fazıl’ın Allah’a olan inancıydı. Dizelerdeki uhrevi ton, derinlik, sevgi kanıtlanmaya çalışılıyor; herkes aynı metni birbirine karşı bir delil gibi kullanıyordu. Tek kelime etmeden, itiraf edeyim “radyo tiyatrosu” gibi dinlemiştim. Siyaseten romantikler öteden beri ilgimi çeker: abartıları, itirazları, kestirimleri, “gözyaşları” ve “kahkahaları”yla baş döndürücü bir insan türüdürler. Üstelik bir yıldızı kutsamak üzere toplaşmış kalabalık, ister istemez ilginçtir. Üstelik okur-yazar kalabalıklar, kendileri dışında herkesi eksik bulmaya meyillidir. O salonda herkes, diğerinin Necip Fazıl’ı “anlamadığını” düşünüyordu.

Şiiri okur okumaz hatırladım, çünkü Sabahattin Ali’de de benzer bir tınıya rastlanır. O gün bu bağlantı kurulmamıştı, belki de ben kaçırdım. Sonradan öğrendiğim şu: Necip Fazıl bu şiiri 1928’den sonra kitaplarına almamış. Neden? Yazdıklarının genel ortalamasının çok altında olduğu söylenemez. Alsaydı ne olurdu? Büyük ihtimalle yine aynı şekilde, Allah sevgisi ve inancı üzerinden okunur, yine uzun uzun konuşulurdu. Bir itibarsızlaşma da yaşamazdı.

Buraya kadar olanı “edebiyat magazini” diye geçiştirmek kolay. Asıl soru başka: Bir yazar neden kendi metnini dolaşımdan çeker? Estetik bir yetersizlik mi, yoksa sonradan kurduğu ideolojik/ruhsal mimariye uymayan bir ton mu? Necip Fazıl’dan söz ediyoruz, kendini adeta bir roman kahramanı gibi kuran, hayatını ve metinlerini bu kurguya göre yeniden düzenleyen bir yazardan.

Almadığına göre -ve bu daha makul görünüyor-o şiiri yazan Necip Fazıl’ı artık sevmiyordu. Daha doğrusu, o eski sesi kendi hikâyesinden sildi. Yazarların metinlerini değil, kendi geçmişlerini de edit ettiğini kabul edersek, bu tercih anlaşılır hale geliyor. Ama şu soruyu da açıkta bırakıyor: Bir yazar, kendi eski benliğini metinlerinden çıkardığında, gerçekten ondan kurtulmuş, hayatından çıkarmış mı olur?

Cuma, Mayıs 08, 2026

Baston: Bir düşmanla ayakta kalmak

Üniversitede ilk çalıştığım yıllarda bizim fakültede ders veren, altmışlı yaşlarının sonlarında iki öğretim üyesi vardı. İkisi de aslen gazeteciydi, en az otuz yıl aynı gazetede çalışmışlardı. İsimlerini vermeyeceğim. Biri felsefe kökenliydi, doktoralıydı, diğeri edebiyatçıydı (!) ve teknik derslere giriyordu. Felsefeci olan, yıllarca yazı işleri müdürü olarak diğerinin amirliğini yapmıştı.

Edebiyatçının felsefeciye duyduğu nefretin benzerine hayatım boyunca rastlamadım. Bir insan bir başkasını sevmeyebilir, huyundan, suyundan, bakışından rahatsız olabilir. Ama bu daha fazla, daha başka bir şeydi. Adı geçince gözleri kızarıyor, kuruyup gidecek gibi oluyordu. O yaşa kadar böylesini görmemiştim, sonrasında da rastlamadım.

Durum sahiden tuhaftı: Birini sevmiyorsun ama onunla çalışmak zorundasın. Hem de yıllarca. İş değiştiriyorsun, üniversiteye giriyorsun, yine aynı adam karşında. Baş döndürücü bir yazgı.

Hocalar ve öğrenciler bu husumeti bilir, gülerek birbirlerine anlatırlardı. Hınzır öğrenciler sırf onları kızdırmak için şehvetle laf taşırdı. Gerilimleriyle herkesi eğlendiren, isimleri birlikte anılan bir ikiliydiler. Yaşlıydılar, yavaştılar; koridorda anıt mezar gibi dolaşıyorlardı. İkisi de süzme sağcıydı, ta Zafer gazetesinden. Siyasi bir ayrılık değildi aralarındaki; “kız meselesi” denirdi, biri öbürünün nişanlısını ayartmış, filan. Yalan dolan tabii. Kimse nedenini bilmez, kıkırdayarak bir şeyler uydururdu.

Felsefeciyle kısa süre aynı odada oturdum. Dal gibi ipinceydi. Kolunda, o yıllarda pek rastlanmayan bir gemici dövmesi vardı. Pos bıyıklı, deli gibi cuara tüttüren, eskilerin “Arap” dediği Ankaralı gazetecilerden. Gençliğini düşününce makara kukara bir adam olduğu seziliyordu. Diğeri daima takım elbiseli, öğretmen edalı, kırılgan, kolay sinirlenen, kolay kahırlanan, daha perhizkâr biriydi. Arada gerilim olunca insan ister istemez karakter farklarına dikkat kesiliyor. Felsefeci umursamıyor gibi görünür, bile isteye bir-iki laf atıp çekilirdi; diğeri çarçabuk zıvanadan çıkarak çıldırırdı. Bir bakardık, adam odasında bam güm bir şeyler kırıyor, bas bas bağırıyor. Yönetim zamanla meseleyi ciddiye almamaya başladı; onları fıkra kahramanı gibi görüyordu.

Sonra, kader kısmet bu ya, aynı anda zorunlu olarak emekli edildiler. Hizmetleri için plaket verilecekti, edebiyatçı, diğeri geliyor diye  törene katılmadı.

Emekliliklerinin üzerinden beş altı yıl geçti. Felsefeci olanın vefat ettiğini duyduk.

Ankara basını üzerine bir belgeselin ham görüntülerini izliyordum. Edebiyatçıyla da konuşmuşlar. Merak edip dinledim. İnanılır gibi değildi: Lafı evirip çevirmiş, yine ona getirmişti. Konuşurken nasıl karardığını, nasıl kızarıp bozardığını görmeliydiniz. Ölmesi yetmemişti sanki. Nefretinden tek bir gıdım eksilmemişti. Söylediklerinin belgesele girmesi mümkün değildi; bağlamı yoktu, soruya cevap vermiyordu. Kendi kendini tüketen, beyhude bir mesaiydi Mıstık abi.

Bir süre “niye” diye düşündüm. Sonra şunu fark ettim: Mesele “Felsefeci” değildi. Adam, kendine bir düşman kurmuştu ve o düşman olmadan ayakta duramıyordu. Nefret, onun son bastonuydu. Adam öldüğünde hikâye bitmemişti. Çünkü hikâyeyi sürdüren şey, adamın kendisi değildi.

Not: Yazıyı beş altı yıl önce yazmıştım, revize ettim.

Related Posts with Thumbnails