![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
Persepolis uzun süre bir tür siyasi tanıklık metni gibi okundu. Özellikle Batı dünyasında, İran’ı ve İslamcı radikalizmi anlamak isteyenlerin başvurduğu bir kitaba dönüştü. Satrapi’nin başarısını yalnızca bu ilgiyle açıklamaya kalktığımızda, kitabın asıl gücünü gözden kaçırıyoruz.
Satrapi, Persepolis’te kendisini bir kahraman gibi anlatmaz. Haklı çıkmaya çalışmaz. Korkularını, kibirlerini, bencilliklerini, pişmanlıklarını gizlemez. Çocuk gevezeliğini, genç taşkınlığını, kimi zaman başkalarını inciten ergen hoyratlığını saklamaz. Okurla arasına mesafe koymaz. Belki de bu yüzden kitap, İran hakkında yazılmış pek çok kitaptan daha fazla insana ulaşabildi. İnsanlar o sayfalarda yalnızca İran’ı değil, kendilerini de gördüler.
Ölümünden sonra onun hakkında yine İran’dan, siyasetten ve yasaklardan söz edeceğiz. Bunlar kaçınılmaz. Ama ben Satrapi’yi kendisini kahramanlaştırmayan, kusurlarını saklamayan, okuruna tepeden bakmayan nadir auteurlerden biri olduğu için hatırlayacağım.
Persepolis’te karşımıza büyük bir siyasi manifesto çıkmıyor, aksine, hayata karşı merakını hiç kaybetmemiş, inatçı, hınzır ve canlı bir ses yükseliyor. Onun yazarını, sevdiği adamı kaybedince hayata küstüğü söylenen bir Fars masal kahramanını kaybettik.
![]() |
![]() |
Ankara, 1916’daki o büyük yangın sonrasında epey küçülse de, 1920’lerde bambaşka bir şeye dönüşme fırsatı yakalıyor. İttihatçıların başkenti, İstanbul’dan Anadolu’nun ortasına taşıma fikri düşünüldüğünde, kentin yaşadıkları pek de sürpriz değil. Her şeyiyle yepyeni olacak ve bütün ülkeye modellik edecek bir projeye dönüştürülüyor. Hoş, hayal edilen tam olarak gerçekleşmiyor, şehir ne olabilecekse o oluyor. Kapitalizmle yüzleşmek ve o büyük arzu nesneleriyle rekabet edebilmek hiç kolay değil.
Üstelik ilk başta hayal edilen Ankara da kendi içinde epey “tuhaf” ve ütopik. Örneğin, şehrin tam ortasına herkesin kirlilerini yakayabileceği koca bir kamusal çamaşırhane kurmak istemişler. Gelecekteki nüfus artışına dair tahminler ise sahiden gülümsetiyor, kentin yüz bin nüfusa ulaşabileceğine bile inanmamışlar. Her evin kendi bahçesi-serası olsun, herkes ürettiğini tüketsin gibi cidden ilginç tasarımlar varmış hayallerinde. Romantik, gri, perhizci, disiplin ve adanmışlık içeren bir teşhir kültürüyle bunu sunmuşlar... Elbette her dönemin algısı, iddiası ve doğruları farklı, bugünden bakarak o günleri küçümsediğim düşünülmesin. Benim asıl ilgimi çeken şey zamanın iklimi, o dönüştürme iddiası ve bunun propagandası.
İkinci aşamada ise yüzeyleri özellikle parçaladım. Bina cephelerini, kaldırımları, yol yüzeylerini ve gölgeleri doğal biçimlerinden çıkararak başkalaştırdım. Doğallık yerine üçgenler, yamuklar, diyagonaller ve büyük geometrik alanlar oluşturmak istedim.
Özetle, modernist bir tonda, konstrüktivist grafik tasarımı ve kamusal sanat estetiğini çağrıştıran, 1923 Ankara’sını anlatan, taşıyan ve abartan avangard bir görsel dil aradım diyebilirim. Bir bakıma Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki o radikal dönüştürme arzusunu, bugünün görsel dünyasıyla yeniden kurmaya çalıştım. İnkılapçıların yaptığı gibi şehri fiziksel olarak yeniden tasarlamıyorum elbette. Yalnızca o günkü heyecanı, o müdahale iştahını ve biraz da işin naifliğini ödünç alıyorum. Sonuçta ortaya çıkan şey ne tarihsel bir rekonstrüksiyon ne de mimari bir proje. Bunlar daha çok, Ankara’nın hiç yaşanmamış bir paralel evrenine ait kartpostallar.
Oynuyorum Mıstık abi, kaşın gözün oynamasın rica ediyorum.
Ben büyürken, bu kahramanlarla ilgili filmlerin “sağcı”
olduğunu söyleyen bir literatürle karşılaştım. O güne kadar hiç düşünmediğim
bir mantıkla, kahramanın yolculuğunun nasıl faşizan bir yere vardığını
anlatıyorlardı. Dirty Harry suçluyu yakalıyor ama kötü adam her defasında
salıveriliyordu. Parası vardı, bağlantıları ve görünmez koruyucuları vardı.
Kimse onu cezalandıramıyordu. Seyirci olarak biz, yaptıklarının bedelini
ödemesini istiyorduk. Harry de gereğini yapıyordu. Çat çat öldürüyordu
kötüleri. Vahşice ve her filmin finaline yaraşır bir gösteriyle.
Yıllar sonra fark ettim ki mesele yalnızca Dirty Harry
değildi. O filmlerde gördüğüm çelişki, gündelik hayatın içinde de vardı.
Hepimiz hayatlarımızı kompartımanlara ayırarak yaşıyoruz.
Türkçe sınavında de-da ayrımına dikkat ediyoruz ama matematik öğretmeninin buna
bakmayacağını biliyoruz. Çocuğumuza dürüst olmayı öğretiyor ama mesaiden erken
kaçıyoruz. Kayırmacılıktan şikâyet ediyor ama işimizi kolaylaştırmak için bir
tanıdık arıyoruz. Büyük ilkelerden bahsederken aynı anda kendi küçük
imtiyazlarımızı ya da öfkelerimizi rahatça meşrulaştırabiliyoruz.
Popüler kültür derslerinde gösterdiğim bir fotoğraf
vardı. Bir Cezayirli asker, Fransız bayrağını selamlıyordu. Öğrencilerden bunu
yorumlamalarını isterdim. On beş yıl önce de Fanon’dan girip emperyalizmden
çıkanlar olurdu. Sonra aynı soruyu başka türlü sorardım: “Bu bayrak Türk
bayrağı olsa ne hissederdiniz?” Gurur duyarım diyenler çıkınca, sınıf küçük çaplı karışırdı. Öğrencinin
kafasının karışması iyidir. İnsanların sempati kurmadan empati yapabilmeleri
gerekir. Sıradan hayat bunu pek teşvik etmez. Karşılaşmalar arttıkça farkındalık
da artar.
![]() |
Ders verdiğim yıllarda yaşanan bir linç olayını örnek
olarak kullanırdım. Eski öğrencilerimden hatırlayanlar olacaktır. Olayın
ayrıntıları çok önemli değil çünkü benzerleri sık yaşanıyor. Bir aile kafede
oturuyordu. Kürtçe konuştukları sanıldı. Müşteriler, esnaf, toplanan kalabalık
derken olay büyüdü.
Sorularım basitti: Ya o insanlar Kürtçe konuşmuyorsa?
Diyelim ki Farsça konuşuyorlarsa? Ya o aile Yunanistan’da yaşayan Türk bir aile
olsaydı? Ya kafede oturanlar trans bireyler olsaydı?
Tartışma ilginç biçimde hep aynı noktaya varırdı. Birisi
mutlaka o can simidine sarılır ve en uç örneği masaya bırakırdı: “Peki hocam,
bu yapılan çocuk istismarcısı birine olsaydı?”
İşte o soru, her şeyin düğümlendiği yerdi.
Çünkü insanlar ilkelerle değil, çoğu zaman aidiyetlerle
düşünürler. Kurban değiştikçe adalet anlayışımız da esner, bükülür,
başkalaşır. “Sen kimsin?” sorusu, çoğu zaman bir argüman değil, safları
sıklaştırma çağrısıdır. Erkeksen erkekleri, Kürtsen Kürtleri, muhafazakârsan
muhafazakârları koruduğun varsayılır. Tartışma fikirler üzerinden değil,
kimlikler üzerinden yürümeye başlar.
Bugün artık bir öfke algoritmasının içinde yaşıyoruz.
Sosyal medyada da sokakta da linç, bize kurban hakkında hiçbir şey söylemezken
linç edenler hakkında pek çok şeyi anlatır. Kalabalık birini cezalandırırken,
aslında kurbanın suçu üzerinden kendi ahlaki üstünlüğünü ilan eder, kendini
kutsar.
Zagor’da okuduğum bir cümleyi aralıklarla kullanırım. Bir
Kızılderili, Zagor’a “Hangi hakla bizi kurtarıyorsun?” diye soruyordu. Batman’e
yıllardır sorulan soru da aslında aynıdır: “Kanun koyma hakkını sana kim
verdi?”, “Senin temiz olduğunu nereden biliyoruz?”
Mesele Polat Alemdar’ın kötüleri öldürmesi değil, o
ekranın karşısındaki herkesin, o an birilerini öldürmek, yok etmek istemesi.
İntikam filmleriyle sokaktaki ya da klavyedeki linç
arasında sandığımızdan daha büyük bir akrabalık var. İkisinde de mesele suçun
ne olduğu veya adaletin tecelli etmesi değil, “biz” dediğimiz grubun kendisini
her koşulda haklı ve üstün ilan etme arzusu. Popüler kültür bu vahşi arzuyu
icat etmedi, sadece onu görünür hale getiriyor, estetize ediyor.
Kızılderililerin, western filmlerinin sadece ilk yarısını
seyredip sonra televizyonu kapattıklarına dair bir hikâye anlatılır. Çünkü
filmin o bölümünde henüz onlar kazanıyordur. Doğru mudur bilinmez ama muazzam
bir hikâyedir.
Popüler kültür her zaman ve her koşulda “bize” çalışır.
Linç de tam olarak böyledir. Bir adalet arayışından çok, kimin yanında
durduğumuzu ilan etme biçimidir.
![]() |
![]() |
Kınar Hanım, ilk tiyatrocularımızdan… Müslüman kadınların
sahneye çıkmasının uzun süre yasak ya da fiilen imkânsız olduğu bir dönemde
ünlenen Ermeni kökenli kadın oyuncularımızdan. Darülbedayi’nin ilk kadrolarında
yer alan oyuncuların çoğu gibi o da zamanında çok eleştirilmiş, küçümsenmiş,
yeterince teşvik edilmemiş sanatçılarımızdandı diyelim. Geçmişe nostaljiyle
baktığımız için öyle hatırlanmıyor ama yirmili yılların yayınlarını
karıştırınca bu sertlik hemen hissediliyor.
Seneler önce not almışım, paylaşayım istedim. Karikatürün
yayımlandığı Akbaba sayısı artık elimde yok ama 19 Mart 1926 tarihinde,
“Tiyatrolarda Perde Arkası” üst başlığıyla çıkmış. Karikatürde Kınar Hanım (Sıvacıyan) ile
Reşat Nuri (Güntekin) konuşturuluyor.
Kınar Hanım, “Yeni piyesinizde bana verdiğiniz rolde
seyircilerin hoşuna gidecek bir şey var mı?” diye soruyor. Reşat Nuri Bey de
güya esprili bir cevap veriyor: “Evet, ilk perdede kocanızdan müthiş bir dayak
yiyeceksiniz!..”
Hemen bir parantez açalım. Reşat Nuri, o yıllarda milli
oyun yazma ve sahneleme uğraşı içinde “vazifeli” edebiyatçılarımızdan biri.
Popüler kültür ve magazin açısından verimli bir ikili seçilmiş demek istiyorum.
Hoş, bu espriyi ona yakıştırsalar da zamanının ilerisinde bir romancının
bunları söyleyeceğine ihtimal vermiyorum. Reşat Nuri’yi muteberleştirirken,
Kınar Hanımı Hacivat’laştıran Yusuf Ziya (Ortaç) olmalı.
Bu kadar zaman geçince insan ister istemez yapılan
şakanın gerekçesini düşünüyor. Neden dayak gelmiş akıllarına? Sahneye çıktığı,
“evli barklı” bir kadın olarak tiyatroculuk yaptığı, fazla “serbest” bulunduğu
için mi? Diğer kadınları “yoldan çıkardığı” için mi? Yoksa Ermeni oluşu hiçbir
zaman akıllardan çıkmadığı için mi?
Belki daha iyimser bir yorum yapıp, kaprisli ya da
narsist bir oyuncu imajının hicvedildiğini söyleyebiliriz. Oyunu değil, sadece
kendi rolünü düşünen bir oyuncuymuş da ondan bu espri yapılmış diyebiliriz…
Kesin cevabı hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Aktüel
esprilerin kaderi böyledir, güldürmedikleri anda bağlamlarını kaybederler.
Beş yıl sonra bile neden komik bulunduklarını anlamak zorlaşırken, yüz yıl
sonra elde yalnızca arkeolojik tortuları kalır. Yine de bu ihtimallerin her
birinin, küçük ya da büyük paylarla, aynı esprinin içine sızmış olabileceğini
tahmin etmek zor değil.
Ece Ayhan’ın şu dizesini de, moda deyişle, şuraya
bırakalım: “üzünç sökün edermiş akşamları ağlarken kuyulara kınar hanım’ın
denizlerinden”
![]() |
![]() |
Fotoğrafı ilk gördüğümde “şimdiki zamanda” bir kadınla erkeğin
tandem kullandıklarını, sokaklarımızda dolaştıklarını hayal ettim... Dolaşsalardı küçük
çaplı bir facia çıkardı sanki ortaya...Voleybolcuların şortuyla, mayosuyla
uğraşanların hop oturup hop kalkacağını tahmin etmek zor değil. Bazı
mahalleleri ve ilçeleri düşünerek, birkaç istisna hariç, “mimkin diil” deyip
geçelim.
“Buradan bir yazı çıkar” diye düşünüp fotoğrafı kenara ayırmıştım.
Sonra bir sahafın satış listesindeki başka bir karta rastladım. Meğer benim gördüğüm
kare, bir serinin parçasıymış. Tandeme binen genç aşıklar, sonraki kartlarda
asabi bir ahlakçı tarafından kovalanıyormuş. Arada ne oluyor bilmiyoruz tabii.
Ama belli ki birileri, tandem bisikleti yalnızca ulaşım aracı olarak görmemiş.
Bisiklet Avrupa’da yaygınlaşmaya başladığında,
özellikle kadınlar tarafından kullanılınca, başlı başına erotik bir imgeye
dönüşmüş. Bisiklet süren kadın merak uyandırıyormuş. Sonradan buna alışılmış
diyelim. Ergen hallenmeleri modern hayatın içinde zamanla sıradanlaşıyor. [Teoriden
söz ediyorum, “Büyüyemiyoruz” meselesi ayrı.]
Bizden devam edelim. Sosyal medyada bir ara kadın
voleybolcuların mayosu üzerinden din, ahlak, modernlik, gericilik, Atatürk,
Osmanlı tartışılıyordu. Ama aynı anda, eşzamanlı olarak, Türkiye’den binlerce
kadın ve erkek porno içerikleri üretiyor, fan sayfaları açıyor, kendi küçük
dijital ekonomilerini kuruyordu.
Bence sosyal medyanın asıl değiştirdiği şey bu. Sosyal,
siyasal ve kültürel akışkanlıklar artık aynı merkezde toplanmıyor. Anaakımın
baskısından, dilinden ve denetiminden kaçan binlerce şey aynı anda dolaşıma
giriyor. Kendine bir sığınak, bir mahalle, küçük bir ülke buluyor.
Sen çıkıp yüz yıl önceki reflekslerle mayoyu, etek boyunu,
diz kapağını ahlak meselesi ilan edebilirsin. Kahırlanır, söylenir, hoplayıp
zıplayabilirsin. Ama tam o sırada, başka bir yerde, bambaşka bir dünya kuruluyordur
bile. Üstelik çoğu zaman farkına bile varamazsın.
İşin zor tarafı da burada başlıyor zaten. Gel de popüler
kültürü tek bir yerinden tutup açıklamaya çalış. Artık ortada tek bir kültür ve tek bir mecra yok ki. [2021]
![]() |