Pazartesi, Haziran 01, 2026

Tandem, ahlak ve popüler kültür

Galiba sadece bir kere gördüm, o da çocukluğumun Ankara’sında. İki kişilik bisikletten söz ediyorum. Uzmanı değilim ama bizde sanki hiç yaygınlaşmadı gibi geliyor. Sonradan öğrendim, bu bisiklete “tandem” deniyormuş. Kelimeyi futboldan biliyordum, böylesi de bir anlamı varmış.

Fotoğrafı ilk gördüğümde “şimdiki zamanda” bir kadınla erkeğin tandem kullandıklarını, sokaklarımızda dolaştıklarını hayal ettim... Dolaşsalardı küçük çaplı bir facia çıkardı sanki ortaya...Voleybolcuların şortuyla, mayosuyla uğraşanların hop oturup hop kalkacağını tahmin etmek zor değil. Bazı mahalleleri ve ilçeleri düşünerek, birkaç istisna hariç, “mimkin diil” deyip geçelim.

Buradan bir yazı çıkar” diye düşünüp fotoğrafı kenara ayırmıştım. Sonra bir sahafın satış listesindeki başka bir karta rastladım. Meğer benim gördüğüm kare, bir serinin parçasıymış. Tandeme binen genç aşıklar, sonraki kartlarda asabi bir ahlakçı tarafından kovalanıyormuş. Arada ne oluyor bilmiyoruz tabii. Ama belli ki birileri, tandem bisikleti yalnızca ulaşım aracı olarak görmemiş.

Bisiklet Avrupa’da yaygınlaşmaya başladığında, özellikle kadınlar tarafından kullanılınca, başlı başına erotik bir imgeye dönüşmüş. Bisiklet süren kadın merak uyandırıyormuş. Sonradan buna alışılmış diyelim. Ergen hallenmeleri modern hayatın içinde zamanla sıradanlaşıyor. [Teoriden söz ediyorum, “Büyüyemiyoruz” meselesi ayrı.]

Bizden devam edelim. Sosyal medyada bir ara kadın voleybolcuların mayosu üzerinden din, ahlak, modernlik, gericilik, Atatürk, Osmanlı tartışılıyordu. Ama aynı anda, eşzamanlı olarak, Türkiye’den binlerce kadın ve erkek porno içerikleri üretiyor, fan sayfaları açıyor, kendi küçük dijital ekonomilerini kuruyordu.

Bence sosyal medyanın asıl değiştirdiği şey bu. Sosyal, siyasal ve kültürel akışkanlıklar artık aynı merkezde toplanmıyor. Anaakımın baskısından, dilinden ve denetiminden kaçan binlerce şey aynı anda dolaşıma giriyor. Kendine bir sığınak, bir mahalle, küçük bir ülke buluyor.

Sen çıkıp yüz yıl önceki reflekslerle mayoyu, etek boyunu, diz kapağını ahlak meselesi ilan edebilirsin. Kahırlanır, söylenir, hoplayıp zıplayabilirsin. Ama tam o sırada, başka bir yerde, bambaşka bir dünya kuruluyordur bile. Üstelik çoğu zaman farkına bile varamazsın.

İşin zor tarafı da burada başlıyor zaten. Gel de popüler kültürü tek bir yerinden tutup açıklamaya çalış. Artık ortada tek bir kültür ve tek bir mecra yok ki. [2021]


Pazar, Mayıs 31, 2026

Aşka İnanmayan Kıral (!)

Ayhan Işık, popüler kültürümüzde Taçsız Kral olarak bilinen, sonradan Yeşilçam diye anacağımız sinemanın ilk büyük yıldızlarından biri. Döneminin en yüksek ücret alan jönü olduğunu biliyoruz. Yirmili yaşlarının başında sinemaya giriyor. Öncesinde aklında oyunculuk yokmuş. Ressam olmak istiyor, Babıali’de çalışırken bir yandan da Güzel Sanatlar Akademisi’ne devam ediyor. Çalıştığı derginin (Yıldız) açtığı yarışmaya katılıyor. Torpil gibi durduğunun farkındayım ama beyefendi gerçekten de yakışıklı. Oradan aldı yürüdü derler ya, biraz öyle oluyor. Bir yıl geçmeden Lütfi Akad’ın Kanun Namına filmiyle yıldızlaşıyor.

Ben oyunculuğundan önce yaptığı işten, basın ressamlığından söz edeceğim.

Kırklı yılların sonlarında gazetecilik madden pek parlak bir sektör değil. Gazeteler teknolojik yenilenme sıkıntıları yaşıyor, tirajlar da telifler de düşük. Ayhan Işık, Türkiye Yayınevi’nde çalışıyor ya da onlara parça başı işler yapıyor. Yaşını düşününce bu dönemin iki-üç yıl kadar sürdüğünü tahmin ediyorum. Çizgileri pek göz alıcı sayılmaz. Yabancı çizgi romanlardan kopyalar yapıyor, illüstrasyon çiziyor, fotogerçekçi işler üretiyor. Gerçi o yıllarda yaşıtı olan birçok ünlü çizer de henüz olgunluk döneminde değil. Onların çok gerisinde değil, ümit vaad ediyor, henüz harçlık çıkarmanın bi tık üstünde sanki.

Ellili yılların başında Yeni İstanbul gazetesinde yayımlanmış, “Ayhan” imzalı bazı çalışmalarını görmüş ve uzun süre bunların Ayhan Erer’e ait olduğunu sanmıştım. Bu tür işlerde doğal olarak imza kullanılmaz, arada kopyayı yapan imzasını sıkıştırır. Ne ki, Erer’in daha temiz bir çinisi vardı, hatta Şahap Ayhan ile ortak çalışır, Şahap Ayhan’ın desenlerini çinileyerek "Şahap Ayhan Erer" diye imza atarlardı. Benim gördüklerim meğer Ayhan Işık’a aitmiş, İtalyan ya da Fransız soap opera çizgi romanlarından kopyalar yapıyormuş.

Yıllar sonra, 1966’da, artık şöhret olduğu için, aynı gazete bu hikâyelerden birini, Aşka İnanmıyorum’u derleyip toparlayarak albüm-dergi biçiminde yeniden yayımlıyor. Altmışlı yıllarda gazete ve dergi dağıtım ağları geliştiğinden, bayilerde satılacak türden bir yayın üretmeyi tercih etmiş olmalılar. Kitaba göre iyi de satmış ama dergi gibi olduğu için de çarçabuk kaybolmuştur.

Aşka İnanmıyorum'da önce Stefan ile Sandra’nın, sonra da Clod ile Belma’nın aşk çilesini okuyoruz. Ağır ve sarsak ilerleyen bir melodram bu. Önce anne babaların, sonra çocuklarının felaketlerini izliyoruz. Orijinali de çok matah sayılmazmış diyelim. Şehvetle ve kötülükle hareket eden insanların bozduğu bir esenlik dengesini anlatıyor. Öyle ki, hikâye sanki sonsuza kadar sürecek, hiç bitmeyecek gibi duruyor. Ağlamanın ve sinir krizinin eşiğinde gezinen kadınlar, bütün iddialarına rağmen bön ve hödük kalmayı başaran erkekler…

İki küçük not düşmek isterim. Birincisi, gazetelerimiz otuzlu yıllarda yabancı çizgi romanları yerelleştirip Türkçe isimlerle yayımlamayı tercih ederken, nedense sonraki yıllarda bundan vazgeçiyorlar. Oysa Aşka İnanmıyorum pekâlâ Cevdet ile Selma’nın hikâyesi olarak da anlatılabilirmiş. Hikâyede özel bir “yabancılık” yok. Buna rağmen isimleri ve mekânları korumuşlar. Belki yabancı olmak okura daha cazip geliyordu. Zamanın gazete müdürleri ne düşünüyorlardı, bugün bilmek zor.

İkincisi, eserin son panelinde Ayhan Işık değil, “A. Işıyan” imzası var. Gerçek soyadını kullanmış. Bilenler vardır, aslen Ermeni olduğuna dair epey magazin olmuştu. Nubar Terziyan’ın ölümünün ardından yayımladığı duygusal ilan da aynı bağlamda çok konuşulmuştu. Açıkçası bu meseleyle ilgilenmiyorum. Ama şu “what if” hoşuma gidiyor: Eğer sinemaya geçmemiş, gazete ressamı olarak kalmış olsaydı, bugün onu büyük ihtimalle Ayhan Işıyan adıyla bilecektik ve ben de onun ilk dönem çalışmalarından birini anlatıyor olacaktım. Ya yaa Mıstık abi...


Cumartesi, Mayıs 30, 2026

Mendil ve Terleyen Eller

Fotoğraf 1944 yılından. Kadıköy Halkevi’nde küçük bir konser veriliyor. Muhtemelen musiki; sonraki yılların diliyle söyleyelim, “san’at müziği.”

Fotoğrafa dikkatli bakınca insanın gözü ister istemez ayrıntılara kayıyor. Müzisyenlerden biri çocuk yaşta, galiba def ya da bendir, öyle bir şey çalıyor. Salondakilerin ona sempatiyle tebessüm etmiş olduğunu hayal edebiliyorsunuz. Benim dikkatimi solistin duruşu, gövdesine verdiği biçim çekti. Mikrofona mesafesi. Bir elini hafifçe arkaya götürmüş hali… Bugünün diliyle bakınca neredeyse “cool” denebilecek bir sahne tavrı var.

Asıl takıldığım ise elindeki beyaz mendil oldu. İlk bakışta şarkı sözlerinin yazılı olduğu küçük bir kâğıt sandım. Değilmiş. Bildiğiniz mendil. Elbette bunun pratik sebepleri var, sahne ışığı yakıyor, salonlar havasız, mikrofon ilkel, heyecan cabası… Mendil doğrudan işlevsel bir nesneye dönüşüyor, teri silmeye, eli kurulamaya, burnu yoklamaya, dudaktaki nemi almaya yarıyor.

Orhan Boran’ın da elinden mendil eksik olmazdı. Çocukken çok merak ederdim; elleri mi terliyordu, yoksa mendil başlı başına bir kibarlık alameti miydi? O kuşak için mendil biraz da “beyefendilik aksesuarı” galiba. İnsanlar o zamanlar sigara tabakası, çakmak, mendil taşıyorlar. Her biri gündelik hayatın küçük ritüelleri.

Ortaokul yıllarında bir doğum gününe davet edilmiştim. Dans mans olacak, kızlar gelecek, insanın kalbi doğal olarak pırpır ediyor. Saçımı taradıktan sonra babamın çekmecesinden aşırdığım mendili büyük bir özenle arka cebime yerleştirdiğimi hatırlıyorum. Bugünden bakınca küçük bir “amca” gibi giyinmişim aslında; beyefendi gibi görünmeye çalışıyorum. Galiba asıl derdim ellerimin terlemesiydi. Ayy elleri terliyor derlerse korkusu çekiyordum.

Boşa endişelenmişim. O gün, kızların da ellerinin terlediğini öğrendim. Çıkmayı düşündüğüm kızla salınarak konuşurken mendili tamamen unutuvermiştim.

Sadece mendil kaybolmadı, onunla birlikte belirli bir beden dili de kayboldu gibi geliyor bana. Hayıflandığım sanılmasın, sadece değişimi izlemeye çalışıyorum. Görebildiğim kadarıyla günümüz şarkıcılarının elinde artık su şişeleri var; terliyor ve içiyorlar. Ya da sahne önlerine bırakılmış kâğıt havlularla kurulanıyorlar…

Daha “fonksiyonel” ve daha aceleci bir çağdayız. Pratik olan estetik olanı tahtından indirdiğinden beri, sahnede terlemek kimseye dert olmuyor. Kağıt havludan sahne estetiği de çıkmıyor...

Cuma, Mayıs 29, 2026

Çorba içerken de anlatılır hayat...

Epey oluyor… Bozkır’ın ikinci sezonundan sonra bir telefon aldım. Bilmediğim bir numara. Genç olduğu anlaşılan biri, gayet ölçülü bir tonla, arkadaşlarıyla birlikte benimle tanışmak istediklerini söyledi.

Nezaketen hoşbeş ettik. Ankara’da yaşadığımı söyledim, biliyorlarmış. Kendileri İstanbul’daymış. Kalkıp beni görmeye geleceklermiş. Takdir edersiniz, insan böyle bir zahmet karşısında geriliyor. “Aman,” dedim, “o kadar yol, gerek yok. Uygun bir vakit seçeriz, Zoom yaparız.” Yok… Onların derdi benimle rakı içmekmiş.

İçkiyle ilgili bir şöhretim yok. Hani “bu adamın sofrası şendir” denilen biri değilim. Hatta nasıl desem, herkesle içemem. Tanımadığım insanlarla masaya oturmam, sarhoşlara katlanamam. Barlarla meyhanelerle ilgili bir gece hayatım hiç olmadı. Çocuğa bunları lisanımünasiple söyledim. Genç arkadaş, “Hiç merak etmeyin, biz Aleviyiz, içmesini biliriz,” dedi, üstüne tatlı bir Bektaşi deyişi patlattı. Güldürdü beni.

Merak eden olabilir; onlarla rakı filan içmedim. Ama “Sizi hep anlatacağım,” dedim. Tatlı bir hatıra bıraktılar bana.

İçkiyle ilgili zor bir iklimde yaşadığımızdan olabilir, “içmek” ve “demlenmek” üzerine epey geniş bir literatürümüz var. İnsanlar neyi seviyorlarsa ona biraz anlam, biraz derinlik, biraz da asalet katmak istiyorlar galiba. Yok rakı şöyle içilir, yok masada şu yapılmaz, yok “rakı içen kadın candır”… Bitmeyen bir folklor. Erkek kardeşim, “İnsan içiyorsa sarhoş olmak için içiyordur,” der. Fikren katılırım. Dünyanın en tatlı komünistlerinden Emel abla ise, “Buradayız, çünkü birini arıyoruz, yalan söylemeyelim,” derdi. E, ona da katılırım. Hepsi mümkün.

Doğrusu bunların hiçbiriyle özel olarak ilgilenmiyorum. Hikâyesi olan insanlara zaaf gösteren biriyim ben. Sohbeti özlerim. Merak ettiğim insanlarla tanışırım. Ne var ki bunların hepsini rakı olmadan da yapabiliyorum. İçkiyle bir husumetim yok elbette; ama içkiye zaafı olanlardan uzak duracak kadar tecrübeliyim artık. Galiba yaş aldıkça insan, her işi mümkün olduğunca salim kafayla yapmak istiyor.

Rakı masasını bu kadar romantize etmeye gerek yok be Mıstık abi. İnsan bazen ayaküstü konuşurken bile hayatını anlatıyor. Çorba içerken de. Mesele içki değil çünkü. İnsan bulmak, insanla karşılaşmak, iyileşmek ve iyileştirmek.

Perşembe, Mayıs 28, 2026

Buğday tarlası

Bir iki defa yazdım; kendimi kötü hissettiğimde, rüya gibi bir şey gördüğümde ki bu bazen bir gündüz düşü de olabilir, hep bir ormanın içinde oluyorum. Yeşilin her yerden fışkırdığı, ıslak bir zeminde, yağmurun altında sessizce oturuyorum.

Bir süredir kendimi bir buğday tarlasının içinde görmeye başladım. Nedenini bilmiyorum. Rüzgârda salınan başakların çıkardığı hışırtı dışında hiçbir ses olmuyor. Bir süre öylece duruyorum. Sonra bir yamacın aşağısına doğru yürümeye başlıyorum. Görseli de biraz bunu anlatsın diye ürettim.

Babam, bugünün organik tarımcılarına benzeyen bir hayalin peşine düşünce, bundan kırk yıl önce bir “bahçemiz” olmuştu. Gerçi Ankara ağzıyla “bostan” demek daha doğru. Meyve-sebze yetiştiriyor, ağaçlarla, kavaklarla uğraşıyorduk. Benimle kardeşimi ilgilendiren tarafıysa çocuk yaşta ırgat gibi çalışıyor olmamızdı. Toprağı bellemek, gübrelemek, ayrık otlarıyla uğraşmak…

Bu buğday tarlasına nereden kapıldım, bilmiyorum. Bizim bahçenin etrafında böyle yamaçlar, böyle tarlalar yoktu. Ama çocukken, bir yerden bir yere giderken arabanın arka koltuğunda dışarıyı seyrederek hayaller kurardım. Buğday başaklarının arasından aşağı doğru at koşturan bir cengâver düşünürdüm. Bugün bile sinematografik olarak hoşuma gider öyle sahneler. Galiba o zamanlardan kalma bir görüntü bu.

Rüyamda buğday tarlasında yürüdüğümü anlattığım birkaç arkadaşım garip biçimde aynı şeyi sordu: “Yılan çıktı mı?”

Önce her hikâyenin bir kabusa dönüşmesini bekliyorlar sandım. Sonra anladım ki gerçekten korkuyorlar. Başakların arasında olmak bile onları huzursuz ediyor. Bir yılanı şehrin ortasında düşünün mesela; muhtemelen kendini tehdit altında hissederek korkardı. Bilmediğimiz şeylerden dehşetle korkuyoruz.

Benim buğday tarlamsa mecazen bir sığınak. Dünyadan kaçabildiğim, bütün gürültünün sustuğu, sorunların bittiği bir yer.

Elbette böyle bir yer yok. Çocukken inanıyorsunuz buna. Büyüdükçe öyle bir yer olsun istiyorsunuz. Yaşlanınca da hiç olmazsa bir hayal olarak varlığını korusun diye düşünüyorsunuz galiba.

Bu benim çocukluk hayalim belki de. Kendime ait böyle bir yer olsun istiyorum. Kolay çünkü. Oysa sorunlar varsa, göğe de çıksam peşimden gelecekler.


Çarşamba, Mayıs 27, 2026

Şaşırma Refleksini Kaybedenler Ülkesi

Kişisel olarak “şaşırma ve irkilme” hissimizi kaybetmekten korkarım. Olağanüstü bir şey olduğunda, pek çok insanın “şaşırmıyorum” ya da “buna mı şaşırıyorsun” havasında sarkastik bir gösteri yaptığına hemen hepimiz şahit olmuşuzdur. Her birimiz, yaşanan kaosa karşı akıl ve ruh sağlığımızı koruyabilmek için ironiye, şakaya ya da zekâ gösterisine başvuruyor, işin içine “damağımıza göre” farklı ölçülerde öfkeyi de katıyoruz. “Niye şaşırıyorsun” deniyor ya, hayır işte… İnsansak, farkındaysak kanıksayamayız. Şaşırmaktan vazgeçemeyiz. Her ne olursa olsun, saçmalık karşısında irkilerek kendimizi savunmak zorundayız.

Global popüler kültüre bakarak şunu söylemek mümkün: Modern siyasetin en büyük başarısı insanları ikna etmek değil, sürekli huzursuz etmek. Sürekli bir kriz, sürekli bir gürültü, bitmeyen bir “acil durum” hissiyle yaşıyoruz. İnsan neye öfkeleneceğini, neyi ciddiye alacağını, hangi felaketi takip edeceğini şaşırıyor.

Daha tuhafı şu: Kaos artık bir arıza gibi değil, doğrudan yönetim biçimi gibi işliyor. Gündem öyle hızla değişiyor ki hiçbir şeyin anlamı tam oluşmadan bir sonrakine geçiliyor. İnsanlar meseleleri tartışmıyor artık; yalnızca taraflara ayrılıyor.

Yozlaşma sadece kötü şeylerin yaşanması değildir. Daha kötüsü, insanların kötü olana alışmasıdır. İnsanlar artık “Böyle olmamalı” demek yerine “Zaten her şey veya herkes böyle” demeye başlıyor. Çürümenin gerçek zaferi burada galiba.

Sakin bir mahallede yaşıyorum; öyle sessiz ki gece sokaktan geçen insanların ayak tıkırtısını duyabiliyorsunuz. Ama hemen her geceyarısı, kenar mahallelerden birileri vadinin ortasındaki köprüye gelip ucuz arabalarıyla spin atıyor, çıstak çıstak büyük bir gürültü çıkarıyor. Sonra da gerçekten hiç şaşmıyor, “a..na koyum Çankaya” diye bağırarak uzaklaşıyorlar. Kenar mahallede büyümüş bir çocuk ve ergen olarak yapmaya çalıştıkları şeyi biraz olsun anlayabiliyorum aslında.

Askerde bir albay vardı. “Askerlik mi yapıyorsunuz lan siz?” diyerek bize kafayı takmıştı. Geceyarısı evinden kalkıp geliyor, saldırı alarmları çaldırıyor, bizi tatbikata kaldırıyordu. İki hafta içinde gece saat ikiyle beş arasında dört ya da beş kez zamana karşı yarıştırıldık. Bir süre sonra o kadar gerildik ki, gerçekten tatbikat var mı, yok mu ayırt edemez olmuştuk. O tatbikatlar olmasa ne kaybederdik? O lümpenler Çankaya’ya küfredince ne oldu? O kaoslar bize ne kattı, ne katıyor?

Büyük bir siyasi partiyi kapatmaya çalışıyorlar. Bir liderini içeri attılar, diğerini de atacak gibiler. Demokratik bir seçim olacak mı, artık ondan bile çok emin değiliz. Şaşırıyor muyuz? İlk kez mi oluyor? Hayır diyemeyiz. Sürekli alarm sesi çalan bir binada yaşıyor gibiyiz. Üstelik ortada gerçekten anlamlı bir gerekçe de yok çoğu zaman. İnsan ister istemez soruyor: Niye durmadan yeni bir krizle uyanıyoruz? İnsanlar uzun süre korkuyla, öfkeyle ve alarm hissiyle yönetilebilir mi?

Geçen hafta, “Sosyal medyanın da etkisiyle siyaset giderek dev bir sinir sistemi simülasyonuna dönüştü. Herkes her şeye anında tepki vermek zorunda hissediyor” diye yazmışım. O zaman daha çok çağın doğal akışını anlatmaya çalışıyordum. Bugün ise birileri çıktı, topluma doğrudan bir “kaos tatbikatı” yaptırmaya başladı gibi geliyor bana. Üstelik uzaktan değil, tepki vermemizi isteyerek, burnumuzun dibine kadar sokularak.

Tabii ki sokağa çıkacağız, demokrasi neden yaşadığımız şeyden daha iyi bir sistemdir diye en temel hakları anlatmaya çalışacağız. Çünkü hepimiz bundan daha iyisine layığız. Çocuklarımız sürekli gerilim üreten bir atmosferde yaşamamalı.

Evet, öyle bir noktaya çekiliyoruz ki düşünmek yavaşlık gibi görülüyor. Durup sessiz kalmak bile şüpheli sayılıyor. Çünkü kaotik dönemlerde insanın ilk kaybettiği şey çoğu zaman fikri değil, tonu oluyor. Kabalık ve şuursuzluk karşısında insanlığımızı, ölçümüzü, dilimizi ve muhakememizi yitiriyoruz.

Yazının başına, şaşırma ve irkilme refleksine dönüyorum. Bence şunu hep hatırda tutmalıyız: “Yaşadığımız yer ne kadar bozuksa düzgün olma mecburiyeti o kadar büyüktür.” Çünkü bugün mesele yalnızca kötü politikalar değil, insanın kendi zihinsel dengesini koruyabilmesi. Belki de insanın kendisini koruyabilmesinin tek yolu, gürültünün ritmine kapılmadan direnebilmesidir.

Salı, Mayıs 26, 2026

Solak

Evvelsi gün Agah Özgüç’ün “Şiirlerle Sinema” kitabında (Habora, 1966) rastladım. Özgüç, anladığım kadarıyla Yalnızlar Rıhtımı filmini beğenmemiş, şöyle diyor: “Y.R. (1959) şiirsel anlatımı olan filmlerdendir, örneğin yağmurlu sokaklar, ıslak rıhtımlar, bir pavyonda akordiyonistin (Yavuz Yalınkılıç) öldürülüşü… Ne var ki bütün bu ustaca düzenlenmiş şiirli mizansenlere karşılık, filmdeki hikâye solak, kişiler de gerçek dışıdır, olumsuzdur.”

Yerli bulmamış Özgüç, gerçekçi saymamış. Biraz da küçümseyerek üstünü çizmiş gibi geliyor bana. Ben o fasılda değilim. Yağmurlu sokaklar, rıhtımlar, akordeon sesi, pavyonlar… Rekin (Teksoy) abi, kendiyle de tatlı tatlı gırgır geçerek o yıllardaki “Fransız filmi”, “sanat filmi” klişelerini anlatırken hepsini sıralamıştı bir akşam sofrasında. Genç insanlar hepsi, arıyorlar, taklit ediyorlar, başka türlüsünü bilemiyorlar. Üstelik Attila İlhan’ın yazdığı bir senaryodan söz ediyoruz; epey poz, biraz şiir, biraz karanlık romantizm olmayacak da ne olacak? Adam okuduğu dizeyi bitirince kırmızı atkısını geriye savuruyormuş…

Ben başka bir yere takıldım. Alıntıladığım paragrafta “hikâye solak” diyor. Şaşırdım. Muhtemelen “soluk” yazacaktı, dizgi hatası oldu diye düşündüm önce. Sonra durdum. Acaba dedim, gerçekten “solak” mı yazılmıştı? “Solcu”, “fazla sol”, “sakıncalı” gibi imalı bir dil mi kuruluyordu? 1960’ların Türkiyesi’nde insanın aklına her şey geliyor.

Sonra kendi kendime “saçmalama, soluk o soluk” diye gülerek güne devam ettim.

Bazı dönemlerde bazı sözcükler, zamanın ruhunu fazlasıyla taşır. “Cringe”, “cool, “sömürgecilik,”, “yapı”, “patolojik narsist” şimdiki zamanın sözcükleri mesela… Ne olduklarını biliyor, çoğu zaman tartışmıyoruz bile. Altmışlı yıllarda ise “sol” başka türlü yankılanıyordu. Vedat Türkali’nin, Attila İlhan’ın Yeşilçam’da dolaştığı; “sol” kelimesinin bile insanı tedirgin etmeye yettiği zamanlardı bunlar.

Belki gerçekten basit bir matbaa hatasıydı. Belki de değildi. Her iki halde de dizgiyi yapan matbaa işçisini bile endişelendirebilirdi. Maazallah, karakola çekilebilirdi. İnsan bazen eski bir sinema kitabındaki tek bir kelimeden bile memleketin ruh halini sezebiliyor. Hımm.

Böyleyken böyle Romalılar.

Not: Bu yazıyı daha önce yazdığımda şöyle yorumlar yapıldı. Tashih olmadığı, "solak" sözcüğünün gündelik dilde bizatihi olumsuz anlamda kullanıldığı söylendi. Benzer olmasa yakın bir düzlemde soyut denmek istendiği, yanlış yazıldığı da eklendi. Solak sözcüğünün apolitik bir yerden konuşarak "ters" anlamında kullanıldığını sanmıyorum. Külhani ve erkek bir tonla konuşan bir yazarın bağlamı bildiğinden kendimce eminim. Soyut sözcüğünün ise gazetelerde kullanılacak kadar yaygınlaşmasının 1970'lerde yaşandığını düşünüyorum. 
Related Posts with Thumbnails