Çarşamba, Mayıs 06, 2026

Records





Plak dinlemek ses kalitesiyle ilgili bir mesele ya da tercih değil. Teknik bir tartışmadan (sıcak ses, analog derinlik, dijital kaybı filan) daha fazlası gibi geliyor bana. Belki de zamanla ilişki kurma biçimimize dair bir şey.

Streaming çağında müzik sonsuz, görünmez ve değersizleşmeye çok açık biçimde çok fazla faş etmiş durumda. Plak ise hâlâ bir nesne. Yer kaplıyor, çiziliyor, ağırlaşıyor, taşınması zor. Burayı gülümseyerek yazıyorum, tam da bu yüzden hatıra üretiyor.

John Peel’in o meşhur lafı biraz bu yüzden bu kadar seviliyor sanırım: “Hayatın kendisinde yüzey gürültüsü var.” Plağın hafif çıtırtısı, kusuru gizlemeye çalışmıyor. Dijital dünya pürüzsüzlük vaat ediyor, plak ise yaşanmışlık hissi.

Sadece yaşanmışlık da değil, yavaşlığı da özlüyor olabiliriz.

Not: Görselleri Mıstık abi için ürettim, yetmişli yıllar plak kapaklarından çıkmış gibi duran bir modelle…

Utanmaz Adam'ın Koşusu

Salı, Mayıs 05, 2026

Tanpınar Miti: Gecikmişliğin Konforu

Tanpınar neden öldükten sonra daha çok okundu? Edebiyat sohbetlerinin demirbaşıdır bu soru. İnsan, bir kalıbın içine girdiğini hemen sezemiyor; sürekli tekrar eden bir ezberin dişlileri arasına sıkıştığını fark edemiyor: “Ahmet Hamdi Tanpınar yaşarken neden yeterince ilgi görmedi de, ölümünden sonra kıymete bindi?”

Kesin bir cevabı yok bunun; dolayısıyla her yanıt ister istemez spekülatif. Yine de mesele iki ana hatta toplanabilir.

Birincisi, Tanpınar’ın “hoca” kimliği. Edebiyat çevreleri, akademisyeni yazar olarak ciddiye almakta çoğu zaman isteksizdir. Bunun arkasında hem alan içi hiyerarşiyi koruma dürtüsü, hem de hafif bir anti-entelektüel refleks vardır. Akademisyen yazar, “fazla terbiyeli”, “fazla ölçülü” ve dolayısıyla risk almayan biri olarak kodlanır. Bir adım ileri gidelim: “sası” bulunur. Sanki eleştiri yazsa, ders verse daha yerinde olacakmış gibi düşünülür. Bu durum, sadece Tanpınar’a özgü değil demek istiyorum, yapısal bir mesafeden söz ediyorum.

İkincisi, Tanpınar’ın yazarlık persona’sı. Belirgin bir içe dönüklük ve geri çekilme hâli var. Edebiyatın narsisizmin yüksek oktanlı yakıtı olduğu düşünülürse, bu ciddi bir dezavantaj. Gürültü çıkaranın, kendini dayatanın parladığı bir ortamda, temkinli bir ses hızla geri plana düşer. Bugün de tablo çok farklı değil: Okur çoğu zaman metne değil, metnin etrafında kopan gürültüye tepki verir.

Üçüncü bir boyut eklemek mümkün: o da zamanın eleği. Yazar hayattayken kimliği, konumu ve ilişkileri metnin önüne geçer; öldükten sonra geriye esas olarak metin kalır. Bugün Tanpınar okuyanların önemli bir kısmı, onun akademik kariyerini ya da dönemsel angaryalarını bilmez; doğrudan metinle temas eder. Bu da gecikmiş bir karşılaşma etkisi üretir.

Elbette bunlar meselenin “hakikati” değil. Zaten böyle bir hakikat de yok. Asıl mesele, edebiyat çevrelerinin kendi mitlerini nasıl ürettiği. Ben daha çok şuna takılıyorum: Bu soru neden bu kadar yaygın? Neden farklı kuşaklar aynı formülle düşünüp konuşuyor? Bu artık bireysel bir merak değil; dolaşıma girmiş, sorgulanmayan bir ezber sanki.

Belki Tanpınar’a duyulan hayranlık, bu soruyu ahlaki bir çelişkiye dönüştürüyor. “Geç fark edilmiş değer” anlatısı, soruyu sorana da bir tür değerbilirlik, hatta ince zevk atfediyor. Ama asıl ilginç olan, bu sorunun nasıl bu kadar kolay kamusallaştığı. Üniversite müfredatında tekrar edilen bir klişenin zamanla genelleşmesi mi bu? Yoksa eleştiri yazılarının ve popüler edebiyat söyleminin ürettiği bir ezber mi?

Bazen bir sorunun kendisi, cevabından daha fazla şey söyler. Tanpınar örneğinde de mesele, onun neden geç okunduğu değil; bizim bu gecikme hikâyesini neden bu kadar sevdiğimiz. Belki de asıl ihtiyacımız olan, okunup okunmaması değil “geç kalmışlık” duygusunun kendisi.

Pazartesi, Mayıs 04, 2026

Kaldırım Cumhuriyeti

Ortaokulda, yakın arkadaşımın kız kardeşinin beni sevdiğini öğrenmiştim. En küçük kardeşleri gelip, “Lan,” demişti, “bu seni seviyor.” Hoşuma gitmişti elbette ama mesele beni tuhaf bir çıkmaza sokuyordu: Bir yanda hoşlanılmanın gururu, öte yanda arkadaşlık yasaları. Uykum kaçacak kadar dertlenmiştim. 

Sonunda yakın arkadaşıma gidip meseleyi kimseye duyurmadan, usul usul anlattım. “Böyleyken böyle… Birinden duyarsın, yanlış olur… Yok yani, aklına fenalık gelmesin…” Babamdan öğrendiğim erkeklik terbiyesinin gereğini yerine getiriyordum sanki; yoksa arkadaşına ihanet eden, utanmaz arlanmaz biri sayılacaktım.

O yaşlarda insan kendini sınamak istiyor. Delikanlılık çok konuşulduğu için bir şekilde ispat etme ihtiyacı duyuyorsun.

O zamanlar hayat dersleri de sanki birkaç başlıkta toplanmıştı. Abiler, dayılar, babalar, kirveler, babayarısılar küçüklerin ruhuna aynı öğütleri üflüyordu. Üstelik biz de bunları duymaya hazırdık. “Bak oğlum, içki masasına herkesle oturmayacaksın.” “Arkadaşını iyi seçeceksin, gerektiğinde karını ona emanet edeceksin.” “Para için seni satan adamdan uzak duracaksın.” “Eline, beline, diline sahip olacaksın.

Bu kafiyeli vecizelerin erkeklik tahayyülünü nasıl kurduğunu sonradan anlıyor insan. Ahlâk, samimiyet, delikanlılık gibi süslü ambalajlarla dolaşıma sokulan bir karakter terbiyesi vardı ortada. Pozcu ama etkili bir ruh haliydi bu. Hayatın her alanına sızıyor, “adam gibi adam” olmanın kodlarını yayıyordu.

Bugün geriye dönüp baktığımda öğrendiklerim için kahırlanıyor değilim. Yanlış öğretilmiş şeylerin baskısını artık başka bir farkındalıkla ayırt edebiliyorum. Bunun insana iyi gelen, iç dökücü bir tarafı da var. Dahası, delikanlılıkla arkadaşlığın aynı trenin vagonları olmadığını biliyorum artık.

O meydan okuyucu, baskıcı delikanlılığın karşısında arkadaşlık bazen gerçek bir sığınak olabiliyor. Sadece onun karşısında da değil; ailenin karşısında da. Çünkü delikanlılığın, aile kutsiyetinden beslendiğini, onun hiyerarşisini örnek aldığını, genç erkekleri “baba” olmaya hazırladığını görmemek zor.

Kenar mahallede büyümüş bir çocuk olarak delikanlılığın hep içindeydim. Kavga etmek, fedakârlık yapmak, meydan okumak, racon kesmek, birbirini kollamak ve arka çıkmak bu ruhun payandalarıydı. Kan kardeşim, bacım dediğim insanlar, güzel küfreden, aklı başında demlenen arkadaşlarım vardı. Birbirimizin gururunu okşuyor, “aşktan” anlıyor, doğrulardan konuşuyor, kadınlarla aramıza mesafe koyar gibi yapıyorduk.

Cinsel açlık vardı, parasızlık vardı, başarısızlık vardı, baskıcı ebeveynler vardı. Hepsi üstümüze sinmişti. Biz ne yapıyorduk? Onların yerine arkadaşlığımızı koyuyorduk. Ben o dönemi hep hayata karışmadan önceki son istasyon gibi gördüm. Güçsüzlüğe, hamlığa, yokluğa arkadaşlıkla katlanırsın. Ailenden ve hayattan kaçar, birbirine sığınırsın. Sonra yaş ilerler; para kazanmak, evlenmek, günü kurtarmak devreye girer. O sığınaktan çıkılır ve herkes başka yollara dağılır. Trafiğin yoğun olduğu yollarda geri dönüş yasaktır.

Orta Anadolu’da, “Akrabaya akrab gerek,” derler; akrepli, matrak ama zehirli bir sözdür bu. Hep hoşuma gitmiştir. Ulus  (Baker) öldüğünde bir akrabası, “Siz arkadaşısınız, onun adına daha doğru karar verirsiniz. İnsan akrabasını seçemez ama arkadaşını seçer,” demişti ve bunu duyduğumda çok etkilenmiştim.

Evet, insan arkadaşını seçer. Olmuyorsa bırakır gider. Ama amcalar, teyzeler, dayılar, yengeler, kardeşler, anneler, babalar öyle değildir. Islandıkça ağırlaşan paçavra gibi insanı dibe çekebilirler. Büyük ailedir onlar.

Ben ergenken bizim evde ne zaman kalabalık toplansa, babamın hâkimi ve savcısı olduğu bir akraba mahkemesi kurulurdu. Annem şahit makamındaydı. Biz çocuklar sanık sandalyesinde otururduk. Tembeldik, sorumsuzduk, başkalarının çocukları neler yapıyordu da biz içler acısıydık. Utandırıyorduk, beceremiyorduk, olamıyorduk.

Arkadaşlar o zamanlar bana iyi gelirdi. Kaçardım onlara. Ucundan kıyısından kendim olabileceğim, fikrimi söyleyebileceğim, salak yerine konmayacağım bir yere… Eşitler arasında iç dökerek, paylaşarak, yakınlık kurarak, akıl verip akıl alarak nefes aldığım bir yere. O sancılı ergenlik kaosunda arkadaşlarım bana ailemden daha iyi gelirdi. İnsan bazen sadece kendisine iyi gelecek bir şeye ihtiyaç duyar. Çünkü büyüyordum ve büyümek kolay değildi.

Bugün çevremdeki orta sınıftan eğitimli anne babaların çocuklarının arkadaşı olmamasından korktuklarını duyuyorum. Tek çocukların sıkıntıları, otomobillerin park yeri sorunu kadar ciddi konuşuluyor artık. Sadece iyi vakit geçirmek için gerekli olan bir arkadaştan söz etmiyorlar. Yetişemediklerinin farkındalar. Geçmiş deneyimlerini hatırlıyorlar. Arkadaşların eksik kalan bir şeyi, en çok da ruhu tamamladığını biliyorlar.

Annem de pek çok anne gibi, “Kim o arkadaş?” derdi ben arkadaş deyince. Endişeyle, endişesini gizleyen bir huylanmayla… Arkadaş dediğin insanı ne yollara düşürürdü. Bizim kolektif hafızamızda, çocukları kaçıran çingeneler gibi, kötü yola düşüren arkadaşlar da vardı.

Oysa bir insanın kişiliğinde, huylarında, eğitiminde aile ve okul kadar arkadaşlarının da payı vardır. Şöyle düşünün: Kişiliğinizde ailenizin payı yüzde kaçtır? Okulunki ne kadardır? Peki arkadaşlıklar neden hiç hesaba katılmaz? Arkadaşlık da öğrenmenin bir parçası değil midir? İnsan bunu sorunca şaşırıyor. Akla gelse şimdiye kadar bir bakanlık bile kurulmuştu.

Pazar, Mayıs 03, 2026

Ticaret ve Kompozisyon

Ortaokula başladığımda müfredatta yalnızca tek bir seçmeli ders vardı. Üstelik öyle bugünkü gibi dönem dönem değişen bir şey de değildi; okula başlarken, daha ilk günden seçiliyor ve üç yıl boyunca kader gibi peşini bırakmıyordu.

Babamla annem, benim sanatla, yazıyla, “sanat sepet” diye küçümsedikleri işlerle uğraşmamı bir gün olsun istemedikleri için fikrimi sormaya gerek duymadılar. Doğrudan gidip beni “Ticaret” dersine yazdırdılar.

Diğer seçenek ise Kompozisyon’du. Türkçe dersinin bir uzantısı sayılabilecek, yazıyla ilgili bir dersti. Ticaret ise bildiğin muhasebe: defter, hesap, rakamlar, kayıt, cetvel… Ortaokul çocuğuna esnaf stajı. E babam, Ticaret Lisesi mezunu ve esnaf, daha ne olacak?

Buraya küçük bir not düşeyim: İlkokul ikinci sınıfta Kovboylar adlı, kırk beş defter sayfası süren bir roman yazmışım. Dehşet bi şey! Yani ortada emare vardı yani, tınmadılar bile! Gülmezsen sevinirim Mıstık abi!

Neyse, ortaokula dönelim. O ders saatlerinde sınıf ikiye ayrılırdı. Sevdiğim, kafa dengi ne kadar arkadaşım varsa Kompozisyon’a giderdi. Ben ise kös kös Ticaret sınıfında oturur, muhasebe eziyeti çekerdim. E peki Kompozisyon çok parlak, hayat değiştiren bir ders miydi? Muhtemelen değildi. Ama bana daha yakın, daha kolay gelirdi. 

Zaten o yıllarda Türkçe sınavlarında en az dört puanlık kompozisyon sorusu olurdu; ben de mambo jambo yazıp rahatça sınıfı geçerdim. İnsan bazen yeteneğinin nerede olduğunu çocukken bile bilir. E biliyordum Romalılar! Aaa!

Bugün dönüp baktığımda canımı sıkan şey, hayatımın ilk seçmeli dersini seçememiş olmam değil. Fikrimin sorulmasına bile gerek görülmemiş olması. Asıl ukde orada duruyor.

Sonra ne oldu? E yazarak geçiniyorum işte.


Cumartesi, Mayıs 02, 2026

Kim kimi seyrediyor?

Tarihi çizgi romanların erkek kahramanları ne zaman bir su kenarına inse, istisnasız biçimde suda yıkanan kadınlarla karşılaşırdık. Su kenarı erotizmin ve çıplaklığın mecburi adresiydi. Sanki o kadınlar kahramanın rotasını önceden biliyor, nöbet tutuyor, bizimki yaklaşırken telaşla toplaşıyorlardı. Yıkanan amcalar, teyzeler, çocuklar değil; illa ki etine dolgun, genç kadınlar olurdu... 

Erkeklerin hiç yıkanmadığı, sadece at üstünde toz toprak içinde, “pis pis” dolandığını hiç konuşmuyoruz.

Malum, hamam kültürü bizim kolektif bilinçaltımızın, yerel erotizmin ve fantezilerin derin kaynaklarından biri. Masumane bir nostaljiden söz etmiyorum.

Büyüdüğüm mahallede, hali vakti yerinde bir ailenin zihinsel engelli bir oğulları vardı. Her zaman ütülü takım elbiseler içinde, ağır başlı tavrıyla dışarıdan bakıldığında tam bir “beyefendi” profili çizerdi. Gel gör ki, mahalle kahvesinin dangozları türlü çakallıklarla onu sarakaya alır, özellikle de ablaları hakkında konuştururlardı. Çocuk, o ilgi odağı olmanın yarattığı garip tatminle, kapı deliğinden neler gördüğünü uzun uzun, en ince ayrıntısına kadar anlatırdı. Hayatın ne kadar acımasız olduğunu, mahremiyetin nasıl bir teşhir aracına dönüştürülebildiğini insan yaşayarak öğreniyor.

Ablaların banyo yaptılar mı lan?” sorusu, aradan geçen onca zamana rağmen dün gibi aklımda…

Yukarıdaki resmi bilmiyordum, meğer yıkanan kadınları gözetleyen bir Pan tasviri varmış; şeytani, kötücül ve şehevi.

Ne ki, az sonra Karaoğlan çıkıp, uğru mudur, hırlı mıdır tınmadan o sefili pataküte tepeleyecek, tepeler tepelemez de kızların en güzeliyle Frankfurt Okulu’nu, sosyal medyanın öfke algoritmasını filan tartışmaya başlayacak… Çok okuduk biz bunları…

Kim Karaoğlan, kim Pan, kim uğru… ve asıl kim kimi seyrediyor?

Cuma, Mayıs 01, 2026

Meğer susuz kalır imiş balıklar derya içinde


Bir insana savunma hakkı tanımadan ceza verirseniz, orada hakkaniyet kalmaz. Kendini savunabilmek, hakkını savunabilmek, insan olmanın ve birlikte yaşamanın temel şartlarından biridir.

Suç varsa ceza olabilir, ama suçlama varsa önce savunma hakkı vardır. Her suçlananı peşinen mahkûm eden anlayış, hukukun değil öfkenin anlayışıdır. Savunma hakkının olmadığı yerde hukuk yoktur, adil yargılanma yoktur. Bu yalnızca modern hukuk sistemlerinin değil, insanlık tarihinin, büyük inanç geleneklerinin ve ortak vicdanın da kabul ettiği bir ilkedir.

Adil yargılanma hakkı sadece bugünün değil, dünün ve yarının da meselesidir. Zaman değişir, iktidarlar değişir, çoğunluklar değişir ama adalet ihtiyacı değişmez. Bir insana savunma hakkı tanımadan verilen her ceza, geride mağdurlar, tanıklar ve unutulmayan kırgınlıklar bırakır.

Bir toplum intikam duygusuyla hareket etmeye başlarsa, orada medeniyet aşınır, ahlak geriler. Çünkü intikam ile adalet aynı şey değildir. Adalet öç almaz. Adalet taraf tutmaz. Adalet çoğaltılmış husumet üretmez. Adalet, öfkenin değil ölçünün yanındadır.

İnsan hayatını güzelleştiren şey, insanın insana yaptığı iyiliktir. Hukuk ve adalet de bunun için vardır: korkutmak için değil, korumak için.

Not: Yazıyı altı yıl önce yazmışım, 1 Mayıs vesilesiyle yinelemek istedim. Meraklısı için fotoğraf, Stanley Kubrick’in 1946 yılında henüz 17 yaşındayken Look dergisinde çalıştığı dönemde çektiği "Life and Love in the New York Subway" (New York Metrosunda Yaşam ve Aşk) adlı meşhur serisinin bir parçası.

Related Posts with Thumbnails