Çarşamba, Haziran 03, 2026

Adalet Biziz


Popüler kültür, hukuka inanmaz. Daha doğrusu kanunun ve kanun koruyucularının zenginlere ve güçlülere göre çalıştığını “hisseder.” Bu yüzden kendi adaletini kendi dağıtan, gerektiğinde kanunun yerine geçen “kanun koyucu” kahramanları sever. Onlarla ilgili hikâyeler anlatır.

Ben büyürken, bu kahramanlarla ilgili filmlerin “sağcı” olduğunu söyleyen bir literatürle karşılaştım. O güne kadar hiç düşünmediğim bir mantıkla, kahramanın yolculuğunun nasıl faşizan bir yere vardığını anlatıyorlardı. Dirty Harry suçluyu yakalıyor ama kötü adam her defasında salıveriliyordu. Parası vardı, bağlantıları ve görünmez koruyucuları vardı. Kimse onu cezalandıramıyordu. Seyirci olarak biz, yaptıklarının bedelini ödemesini istiyorduk. Harry de gereğini yapıyordu. Çat çat öldürüyordu kötüleri. Vahşice ve her filmin finaline yaraşır bir gösteriyle.

Yıllar sonra fark ettim ki mesele yalnızca Dirty Harry değildi. O filmlerde gördüğüm çelişki, gündelik hayatın içinde de vardı.

Hepimiz hayatlarımızı kompartımanlara ayırarak yaşıyoruz. Türkçe sınavında de-da ayrımına dikkat ediyoruz ama matematik öğretmeninin buna bakmayacağını biliyoruz. Çocuğumuza dürüst olmayı öğretiyor ama mesaiden erken kaçıyoruz. Kayırmacılıktan şikâyet ediyor ama işimizi kolaylaştırmak için bir tanıdık arıyoruz. Büyük ilkelerden bahsederken aynı anda kendi küçük imtiyazlarımızı ya da öfkelerimizi rahatça meşrulaştırabiliyoruz.

Popüler kültür derslerinde gösterdiğim bir fotoğraf vardı. Bir Cezayirli asker, Fransız bayrağını selamlıyordu. Öğrencilerden bunu yorumlamalarını isterdim. On beş yıl önce de Fanon’dan girip emperyalizmden çıkanlar olurdu. Sonra aynı soruyu başka türlü sorardım: “Bu bayrak Türk bayrağı olsa ne hissederdiniz?” Gurur duyarım diyenler çıkınca, sınıf küçük çaplı karışırdı. Öğrencinin kafasının karışması iyidir. İnsanların sempati kurmadan empati yapabilmeleri gerekir. Sıradan hayat bunu pek teşvik etmez. Karşılaşmalar arttıkça farkındalık da artar.

Popüler kültürün intikamcı ve kanun koyucu doğasını yalnızca sağcılıkla açıklamaya çalışmak bana eksik geliyor. Onu bir kompartımana kapatınca mesele çözülmüyor. Çünkü bu duygu, politik kimliklerin çok ötesinde bir yere nüfuz ediyor. Toplumlar adalet ile intikam arasındaki sınırı kaybetmeye meyillidir. “Biz iyiyiz” diyebilmenin en kolay yolu, her zaman bir kötüyü işaret etmektir.

Ders verdiğim yıllarda yaşanan bir linç olayını örnek olarak kullanırdım. Eski öğrencilerimden hatırlayanlar olacaktır. Olayın ayrıntıları çok önemli değil çünkü benzerleri sık yaşanıyor. Bir aile kafede oturuyordu. Kürtçe konuştukları sanıldı. Müşteriler, esnaf, toplanan kalabalık derken olay büyüdü.

Sorularım basitti: Ya o insanlar Kürtçe konuşmuyorsa? Diyelim ki Farsça konuşuyorlarsa? Ya o aile Yunanistan’da yaşayan Türk bir aile olsaydı? Ya kafede oturanlar trans bireyler olsaydı?

Tartışma ilginç biçimde hep aynı noktaya varırdı. Birisi mutlaka o can simidine sarılır ve en uç örneği masaya bırakırdı: “Peki hocam, bu yapılan çocuk istismarcısı birine olsaydı?”

İşte o soru, her şeyin düğümlendiği yerdi.

Çünkü insanlar ilkelerle değil, çoğu zaman aidiyetlerle düşünürler. Kurban değiştikçe adalet anlayışımız da esner, bükülür, başkalaşır. “Sen kimsin?” sorusu, çoğu zaman bir argüman değil, safları sıklaştırma çağrısıdır. Erkeksen erkekleri, Kürtsen Kürtleri, muhafazakârsan muhafazakârları koruduğun varsayılır. Tartışma fikirler üzerinden değil, kimlikler üzerinden yürümeye başlar.

Bugün artık bir öfke algoritmasının içinde yaşıyoruz. Sosyal medyada da sokakta da linç, bize kurban hakkında hiçbir şey söylemezken linç edenler hakkında pek çok şeyi anlatır. Kalabalık birini cezalandırırken, aslında kurbanın suçu üzerinden kendi ahlaki üstünlüğünü ilan eder, kendini kutsar.

Zagor’da okuduğum bir cümleyi aralıklarla kullanırım. Bir Kızılderili, Zagor’a “Hangi hakla bizi kurtarıyorsun?” diye soruyordu. Batman’e yıllardır sorulan soru da aslında aynıdır: “Kanun koyma hakkını sana kim verdi?”, “Senin temiz olduğunu nereden biliyoruz?”

Mesele Polat Alemdar’ın kötüleri öldürmesi değil, o ekranın karşısındaki herkesin, o an birilerini öldürmek, yok etmek istemesi.

İntikam filmleriyle sokaktaki ya da klavyedeki linç arasında sandığımızdan daha büyük bir akrabalık var. İkisinde de mesele suçun ne olduğu veya adaletin tecelli etmesi değil, “biz” dediğimiz grubun kendisini her koşulda haklı ve üstün ilan etme arzusu. Popüler kültür bu vahşi arzuyu icat etmedi, sadece onu görünür hale getiriyor, estetize ediyor.

Kızılderililerin, western filmlerinin sadece ilk yarısını seyredip sonra televizyonu kapattıklarına dair bir hikâye anlatılır. Çünkü filmin o bölümünde henüz onlar kazanıyordur. Doğru mudur bilinmez ama muazzam bir hikâyedir.

Popüler kültür her zaman ve her koşulda “bize” çalışır. Linç de tam olarak böyledir. Bir adalet arayışından çok, kimin yanında durduğumuzu ilan etme biçimidir.

Salı, Haziran 02, 2026

Kınar hanım ve dayak

Kınar Hanım, ilk tiyatrocularımızdan… Müslüman kadınların sahneye çıkmasının uzun süre yasak ya da fiilen imkânsız olduğu bir dönemde ünlenen Ermeni kökenli kadın oyuncularımızdan. Darülbedayi’nin ilk kadrolarında yer alan oyuncuların çoğu gibi o da zamanında çok eleştirilmiş, küçümsenmiş, yeterince teşvik edilmemiş sanatçılarımızdandı diyelim. Geçmişe nostaljiyle baktığımız için öyle hatırlanmıyor ama yirmili yılların yayınlarını karıştırınca bu sertlik hemen hissediliyor.

Seneler önce not almışım, paylaşayım istedim. Karikatürün yayımlandığı Akbaba sayısı artık elimde yok ama 19 Mart 1926 tarihinde, “Tiyatrolarda Perde Arkası” üst başlığıyla çıkmış. Karikatürde Kınar Hanım (Sıvacıyan) ile Reşat Nuri (Güntekin) konuşturuluyor.

Kınar Hanım, “Yeni piyesinizde bana verdiğiniz rolde seyircilerin hoşuna gidecek bir şey var mı?” diye soruyor. Reşat Nuri Bey de güya esprili bir cevap veriyor: “Evet, ilk perdede kocanızdan müthiş bir dayak yiyeceksiniz!..”

Hemen bir parantez açalım. Reşat Nuri, o yıllarda milli oyun yazma ve sahneleme uğraşı içinde “vazifeli” edebiyatçılarımızdan biri. Popüler kültür ve magazin açısından verimli bir ikili seçilmiş demek istiyorum. Hoş, bu espriyi ona yakıştırsalar da zamanının ilerisinde bir romancının bunları söyleyeceğine ihtimal vermiyorum. Reşat Nuri’yi muteberleştirirken, Kınar Hanımı Hacivat’laştıran Yusuf Ziya (Ortaç) olmalı.

Bu kadar zaman geçince insan ister istemez yapılan şakanın gerekçesini düşünüyor. Neden dayak gelmiş akıllarına? Sahneye çıktığı, “evli barklı” bir kadın olarak tiyatroculuk yaptığı, fazla “serbest” bulunduğu için mi? Diğer kadınları “yoldan çıkardığı” için mi? Yoksa Ermeni oluşu hiçbir zaman akıllardan çıkmadığı için mi?

Belki daha iyimser bir yorum yapıp, kaprisli ya da narsist bir oyuncu imajının hicvedildiğini söyleyebiliriz. Oyunu değil, sadece kendi rolünü düşünen bir oyuncuymuş da ondan bu espri yapılmış diyebiliriz…

Kesin cevabı hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Aktüel esprilerin kaderi böyledir, güldürmedikleri anda bağlamlarını kaybederler. Beş yıl sonra bile neden komik bulunduklarını anlamak zorlaşırken, yüz yıl sonra elde yalnızca arkeolojik tortuları kalır. Yine de bu ihtimallerin her birinin, küçük ya da büyük paylarla, aynı esprinin içine sızmış olabileceğini tahmin etmek zor değil.

Ece Ayhan’ın şu dizesini de, moda deyişle, şuraya bırakalım: “üzünç sökün edermiş akşamları ağlarken kuyulara kınar hanım’ın denizlerinden

Not: Kınar Hanım'ın pek fotoğrafı yok, eski ve baskıda çamurlaşmış bir fotoğrafını temizledim. Gerçeği nasıldı çok da bilemeyeceğiz. Karikatürize edildiği yıl, 50 yaşındaymış. Fotoğrafın ise kırklı yaşlarına ait olduğunu tahmin ediyorum. 

Pazartesi, Haziran 01, 2026

Tandem, ahlak ve popüler kültür

Galiba sadece bir kere gördüm, o da çocukluğumun Ankara’sında. İki kişilik bisikletten söz ediyorum. Uzmanı değilim ama bizde sanki hiç yaygınlaşmadı gibi geliyor. Sonradan öğrendim, bu bisiklete “tandem” deniyormuş. Kelimeyi futboldan biliyordum, böylesi de bir anlamı varmış.

Fotoğrafı ilk gördüğümde “şimdiki zamanda” bir kadınla erkeğin tandem kullandıklarını, sokaklarımızda dolaştıklarını hayal ettim... Dolaşsalardı küçük çaplı bir facia çıkardı sanki ortaya...Voleybolcuların şortuyla, mayosuyla uğraşanların hop oturup hop kalkacağını tahmin etmek zor değil. Bazı mahalleleri ve ilçeleri düşünerek, birkaç istisna hariç, “mimkin diil” deyip geçelim.

Buradan bir yazı çıkar” diye düşünüp fotoğrafı kenara ayırmıştım. Sonra bir sahafın satış listesindeki başka bir karta rastladım. Meğer benim gördüğüm kare, bir serinin parçasıymış. Tandeme binen genç aşıklar, sonraki kartlarda asabi bir ahlakçı tarafından kovalanıyormuş. Arada ne oluyor bilmiyoruz tabii. Ama belli ki birileri, tandem bisikleti yalnızca ulaşım aracı olarak görmemiş.

Bisiklet Avrupa’da yaygınlaşmaya başladığında, özellikle kadınlar tarafından kullanılınca, başlı başına erotik bir imgeye dönüşmüş. Bisiklet süren kadın merak uyandırıyormuş. Sonradan buna alışılmış diyelim. Ergen hallenmeleri modern hayatın içinde zamanla sıradanlaşıyor. [Teoriden söz ediyorum, “Büyüyemiyoruz” meselesi ayrı.]

Bizden devam edelim. Sosyal medyada bir ara kadın voleybolcuların mayosu üzerinden din, ahlak, modernlik, gericilik, Atatürk, Osmanlı tartışılıyordu. Ama aynı anda, eşzamanlı olarak, Türkiye’den binlerce kadın ve erkek porno içerikleri üretiyor, fan sayfaları açıyor, kendi küçük dijital ekonomilerini kuruyordu.

Bence sosyal medyanın asıl değiştirdiği şey bu. Sosyal, siyasal ve kültürel akışkanlıklar artık aynı merkezde toplanmıyor. Anaakımın baskısından, dilinden ve denetiminden kaçan binlerce şey aynı anda dolaşıma giriyor. Kendine bir sığınak, bir mahalle, küçük bir ülke buluyor.

Sen çıkıp yüz yıl önceki reflekslerle mayoyu, etek boyunu, diz kapağını ahlak meselesi ilan edebilirsin. Kahırlanır, söylenir, hoplayıp zıplayabilirsin. Ama tam o sırada, başka bir yerde, bambaşka bir dünya kuruluyordur bile. Üstelik çoğu zaman farkına bile varamazsın.

İşin zor tarafı da burada başlıyor zaten. Gel de popüler kültürü tek bir yerinden tutup açıklamaya çalış. Artık ortada tek bir kültür ve tek bir mecra yok ki. [2021]


Pazar, Mayıs 31, 2026

Aşka İnanmayan Kıral (!)

Ayhan Işık, popüler kültürümüzde Taçsız Kral olarak bilinen, sonradan Yeşilçam diye anacağımız sinemanın ilk büyük yıldızlarından biri. Döneminin en yüksek ücret alan jönü olduğunu biliyoruz. Yirmili yaşlarının başında sinemaya giriyor. Öncesinde aklında oyunculuk yokmuş. Ressam olmak istiyor, Babıali’de çalışırken bir yandan da Güzel Sanatlar Akademisi’ne devam ediyor. Çalıştığı derginin (Yıldız) açtığı yarışmaya katılıyor. Torpil gibi durduğunun farkındayım ama beyefendi gerçekten de yakışıklı. Oradan aldı yürüdü derler ya, biraz öyle oluyor. Bir yıl geçmeden Lütfi Akad’ın Kanun Namına filmiyle yıldızlaşıyor.

Ben oyunculuğundan önce yaptığı işten, basın ressamlığından söz edeceğim.

Kırklı yılların sonlarında gazetecilik madden pek parlak bir sektör değil. Gazeteler teknolojik yenilenme sıkıntıları yaşıyor, tirajlar da telifler de düşük. Ayhan Işık, Türkiye Yayınevi’nde çalışıyor ya da onlara parça başı işler yapıyor. Yaşını düşününce bu dönemin iki-üç yıl kadar sürdüğünü tahmin ediyorum. Çizgileri pek göz alıcı sayılmaz. Yabancı çizgi romanlardan kopyalar yapıyor, illüstrasyon çiziyor, fotogerçekçi işler üretiyor. Gerçi o yıllarda yaşıtı olan birçok ünlü çizer de henüz olgunluk döneminde değil. Onların çok gerisinde değil, ümit vaad ediyor, henüz harçlık çıkarmanın bi tık üstünde sanki.

Ellili yılların başında Yeni İstanbul gazetesinde yayımlanmış, “Ayhan” imzalı bazı çalışmalarını görmüş ve uzun süre bunların Ayhan Erer’e ait olduğunu sanmıştım. Bu tür işlerde doğal olarak imza kullanılmaz, arada kopyayı yapan imzasını sıkıştırır. Ne ki, Erer’in daha temiz bir çinisi vardı, hatta Şahap Ayhan ile ortak çalışır, Şahap Ayhan’ın desenlerini çinileyerek "Şahap Ayhan Erer" diye imza atarlardı. Benim gördüklerim meğer Ayhan Işık’a aitmiş, İtalyan ya da Fransız soap opera çizgi romanlarından kopyalar yapıyormuş.

Yıllar sonra, 1966’da, artık şöhret olduğu için, aynı gazete bu hikâyelerden birini, Aşka İnanmıyorum’u derleyip toparlayarak albüm-dergi biçiminde yeniden yayımlıyor. Altmışlı yıllarda gazete ve dergi dağıtım ağları geliştiğinden, bayilerde satılacak türden bir yayın üretmeyi tercih etmiş olmalılar. Kitaba göre iyi de satmış ama dergi gibi olduğu için de çarçabuk kaybolmuştur.

Aşka İnanmıyorum'da önce Stefan ile Sandra’nın, sonra da Clod ile Belma’nın aşk çilesini okuyoruz. Ağır ve sarsak ilerleyen bir melodram bu. Önce anne babaların, sonra çocuklarının felaketlerini izliyoruz. Orijinali de çok matah sayılmazmış diyelim. Şehvetle ve kötülükle hareket eden insanların bozduğu bir esenlik dengesini anlatıyor. Öyle ki, hikâye sanki sonsuza kadar sürecek, hiç bitmeyecek gibi duruyor. Ağlamanın ve sinir krizinin eşiğinde gezinen kadınlar, bütün iddialarına rağmen bön ve hödük kalmayı başaran erkekler…

İki küçük not düşmek isterim. Birincisi, gazetelerimiz otuzlu yıllarda yabancı çizgi romanları yerelleştirip Türkçe isimlerle yayımlamayı tercih ederken, nedense sonraki yıllarda bundan vazgeçiyorlar. Oysa Aşka İnanmıyorum pekâlâ Cevdet ile Selma’nın hikâyesi olarak da anlatılabilirmiş. Hikâyede özel bir “yabancılık” yok. Buna rağmen isimleri ve mekânları korumuşlar. Belki yabancı olmak okura daha cazip geliyordu. Zamanın gazete müdürleri ne düşünüyorlardı, bugün bilmek zor.

İkincisi, eserin son panelinde Ayhan Işık değil, “A. Işıyan” imzası var. Gerçek soyadını kullanmış. Bilenler vardır, aslen Ermeni olduğuna dair epey magazin olmuştu. Nubar Terziyan’ın ölümünün ardından yayımladığı duygusal ilan da aynı bağlamda çok konuşulmuştu. Açıkçası bu meseleyle ilgilenmiyorum. Ama şu “what if” hoşuma gidiyor: Eğer sinemaya geçmemiş, gazete ressamı olarak kalmış olsaydı, bugün onu büyük ihtimalle Ayhan Işıyan adıyla bilecektik ve ben de onun ilk dönem çalışmalarından birini anlatıyor olacaktım. Ya yaa Mıstık abi...


Cumartesi, Mayıs 30, 2026

Mendil ve Terleyen Eller

Fotoğraf 1944 yılından. Kadıköy Halkevi’nde küçük bir konser veriliyor. Muhtemelen musiki; sonraki yılların diliyle söyleyelim, “san’at müziği.”

Fotoğrafa dikkatli bakınca insanın gözü ister istemez ayrıntılara kayıyor. Müzisyenlerden biri çocuk yaşta, galiba def ya da bendir, öyle bir şey çalıyor. Salondakilerin ona sempatiyle tebessüm etmiş olduğunu hayal edebiliyorsunuz. Benim dikkatimi solistin duruşu, gövdesine verdiği biçim çekti. Mikrofona mesafesi. Bir elini hafifçe arkaya götürmüş hali… Bugünün diliyle bakınca neredeyse “cool” denebilecek bir sahne tavrı var.

Asıl takıldığım ise elindeki beyaz mendil oldu. İlk bakışta şarkı sözlerinin yazılı olduğu küçük bir kâğıt sandım. Değilmiş. Bildiğiniz mendil. Elbette bunun pratik sebepleri var, sahne ışığı yakıyor, salonlar havasız, mikrofon ilkel, heyecan cabası… Mendil doğrudan işlevsel bir nesneye dönüşüyor, teri silmeye, eli kurulamaya, burnu yoklamaya, dudaktaki nemi almaya yarıyor.

Orhan Boran’ın da elinden mendil eksik olmazdı. Çocukken çok merak ederdim; elleri mi terliyordu, yoksa mendil başlı başına bir kibarlık alameti miydi? O kuşak için mendil biraz da “beyefendilik aksesuarı” galiba. İnsanlar o zamanlar sigara tabakası, çakmak, mendil taşıyorlar. Her biri gündelik hayatın küçük ritüelleri.

Ortaokul yıllarında bir doğum gününe davet edilmiştim. Dans mans olacak, kızlar gelecek, insanın kalbi doğal olarak pırpır ediyor. Saçımı taradıktan sonra babamın çekmecesinden aşırdığım mendili büyük bir özenle arka cebime yerleştirdiğimi hatırlıyorum. Bugünden bakınca küçük bir “amca” gibi giyinmişim aslında; beyefendi gibi görünmeye çalışıyorum. Galiba asıl derdim ellerimin terlemesiydi. Ayy elleri terliyor derlerse korkusu çekiyordum.

Boşa endişelenmişim. O gün, kızların da ellerinin terlediğini öğrendim. Çıkmayı düşündüğüm kızla salınarak konuşurken mendili tamamen unutuvermiştim.

Sadece mendil kaybolmadı, onunla birlikte belirli bir beden dili de kayboldu gibi geliyor bana. Hayıflandığım sanılmasın, sadece değişimi izlemeye çalışıyorum. Görebildiğim kadarıyla günümüz şarkıcılarının elinde artık su şişeleri var; terliyor ve içiyorlar. Ya da sahne önlerine bırakılmış kâğıt havlularla kurulanıyorlar…

Daha “fonksiyonel” ve daha aceleci bir çağdayız. Pratik olan estetik olanı tahtından indirdiğinden beri, sahnede terlemek kimseye dert olmuyor. Kağıt havludan sahne estetiği de çıkmıyor...

Cuma, Mayıs 29, 2026

Çorba içerken de anlatılır hayat...

Epey oluyor… Bozkır’ın ikinci sezonundan sonra bir telefon aldım. Bilmediğim bir numara. Genç olduğu anlaşılan biri, gayet ölçülü bir tonla, arkadaşlarıyla birlikte benimle tanışmak istediklerini söyledi.

Nezaketen hoşbeş ettik. Ankara’da yaşadığımı söyledim, biliyorlarmış. Kendileri İstanbul’daymış. Kalkıp beni görmeye geleceklermiş. Takdir edersiniz, insan böyle bir zahmet karşısında geriliyor. “Aman,” dedim, “o kadar yol, gerek yok. Uygun bir vakit seçeriz, Zoom yaparız.” Yok… Onların derdi benimle rakı içmekmiş.

İçkiyle ilgili bir şöhretim yok. Hani “bu adamın sofrası şendir” denilen biri değilim. Hatta nasıl desem, herkesle içemem. Tanımadığım insanlarla masaya oturmam, sarhoşlara katlanamam. Barlarla meyhanelerle ilgili bir gece hayatım hiç olmadı. Çocuğa bunları lisanımünasiple söyledim. Genç arkadaş, “Hiç merak etmeyin, biz Aleviyiz, içmesini biliriz,” dedi, üstüne tatlı bir Bektaşi deyişi patlattı. Güldürdü beni.

Merak eden olabilir; onlarla rakı filan içmedim. Ama “Sizi hep anlatacağım,” dedim. Tatlı bir hatıra bıraktılar bana.

İçkiyle ilgili zor bir iklimde yaşadığımızdan olabilir, “içmek” ve “demlenmek” üzerine epey geniş bir literatürümüz var. İnsanlar neyi seviyorlarsa ona biraz anlam, biraz derinlik, biraz da asalet katmak istiyorlar galiba. Yok rakı şöyle içilir, yok masada şu yapılmaz, yok “rakı içen kadın candır”… Bitmeyen bir folklor. Erkek kardeşim, “İnsan içiyorsa sarhoş olmak için içiyordur,” der. Fikren katılırım. Dünyanın en tatlı komünistlerinden Emel abla ise, “Buradayız, çünkü birini arıyoruz, yalan söylemeyelim,” derdi. E, ona da katılırım. Hepsi mümkün.

Doğrusu bunların hiçbiriyle özel olarak ilgilenmiyorum. Hikâyesi olan insanlara zaaf gösteren biriyim ben. Sohbeti özlerim. Merak ettiğim insanlarla tanışırım. Ne var ki bunların hepsini rakı olmadan da yapabiliyorum. İçkiyle bir husumetim yok elbette; ama içkiye zaafı olanlardan uzak duracak kadar tecrübeliyim artık. Galiba yaş aldıkça insan, her işi mümkün olduğunca salim kafayla yapmak istiyor.

Rakı masasını bu kadar romantize etmeye gerek yok be Mıstık abi. İnsan bazen ayaküstü konuşurken bile hayatını anlatıyor. Çorba içerken de. Mesele içki değil çünkü. İnsan bulmak, insanla karşılaşmak, iyileşmek ve iyileştirmek.

Perşembe, Mayıs 28, 2026

Buğday tarlası

Bir iki defa yazdım; kendimi kötü hissettiğimde, rüya gibi bir şey gördüğümde ki bu bazen bir gündüz düşü de olabilir, hep bir ormanın içinde oluyorum. Yeşilin her yerden fışkırdığı, ıslak bir zeminde, yağmurun altında sessizce oturuyorum.

Bir süredir kendimi bir buğday tarlasının içinde görmeye başladım. Nedenini bilmiyorum. Rüzgârda salınan başakların çıkardığı hışırtı dışında hiçbir ses olmuyor. Bir süre öylece duruyorum. Sonra bir yamacın aşağısına doğru yürümeye başlıyorum. Görseli de biraz bunu anlatsın diye ürettim.

Babam, bugünün organik tarımcılarına benzeyen bir hayalin peşine düşünce, bundan kırk yıl önce bir “bahçemiz” olmuştu. Gerçi Ankara ağzıyla “bostan” demek daha doğru. Meyve-sebze yetiştiriyor, ağaçlarla, kavaklarla uğraşıyorduk. Benimle kardeşimi ilgilendiren tarafıysa çocuk yaşta ırgat gibi çalışıyor olmamızdı. Toprağı bellemek, gübrelemek, ayrık otlarıyla uğraşmak…

Bu buğday tarlasına nereden kapıldım, bilmiyorum. Bizim bahçenin etrafında böyle yamaçlar, böyle tarlalar yoktu. Ama çocukken, bir yerden bir yere giderken arabanın arka koltuğunda dışarıyı seyrederek hayaller kurardım. Buğday başaklarının arasından aşağı doğru at koşturan bir cengâver düşünürdüm. Bugün bile sinematografik olarak hoşuma gider öyle sahneler. Galiba o zamanlardan kalma bir görüntü bu.

Rüyamda buğday tarlasında yürüdüğümü anlattığım birkaç arkadaşım garip biçimde aynı şeyi sordu: “Yılan çıktı mı?”

Önce her hikâyenin bir kabusa dönüşmesini bekliyorlar sandım. Sonra anladım ki gerçekten korkuyorlar. Başakların arasında olmak bile onları huzursuz ediyor. Bir yılanı şehrin ortasında düşünün mesela; muhtemelen kendini tehdit altında hissederek korkardı. Bilmediğimiz şeylerden dehşetle korkuyoruz.

Benim buğday tarlamsa mecazen bir sığınak. Dünyadan kaçabildiğim, bütün gürültünün sustuğu, sorunların bittiği bir yer.

Elbette böyle bir yer yok. Çocukken inanıyorsunuz buna. Büyüdükçe öyle bir yer olsun istiyorsunuz. Yaşlanınca da hiç olmazsa bir hayal olarak varlığını korusun diye düşünüyorsunuz galiba.

Bu benim çocukluk hayalim belki de. Kendime ait böyle bir yer olsun istiyorum. Kolay çünkü. Oysa sorunlar varsa, göğe de çıksam peşimden gelecekler.


Related Posts with Thumbnails