Çarşamba, Temmuz 01, 2026

Takım elbise

Bir mahkeme fotoğrafı. Ünlü kabadayı Dündar Kılıç, tane tane savunmasını veriyor, arz ediyor. Üzerinden çok zaman geçti, bugün genç kuşaklar hatırlamayabilir. Bir dönemin en tanınmış suçlularındandı. Hakkında türlü efsaneler dolaşırdı; hapisteyken Yılmaz Güney’i etkilediği söylenirdi ya da tam tersi onun Güney’den solculuğu öğrendiği filan… Bunlar biraz memleket işi yakıştırmalardır. “Son Kabadayı” gibi unvanlarla romantize edilen kanun koyuculardan biriydi işte. Suçluydu.

Ne ki, en azından benim dünyamda onun gibi kabadayıların suçları, adli bir vaka gibi anlatılmıyordu.

Ankaralı-Hacettepeli bir aileden geldiğim için, bizim evde sıklıkla konuşulurdu. İstimlak edilmesiyle dağılan mahalle hafızasının içinde yaşamayı sürdürürdü. Büyükler anlatırdı. Babamın arkadaşları anlatırdı. İlk yazdığım dizide de o mahallenin sesini uzaktan uzağa konuşturmuştum.

Kılıç, Hacettepeli Kabadayı Mehmet’in çevresindeki delikanlılardan biriymiş. Hergele Meydanı’nda Altındağlı Kürt Cemali’nin öldürülmesinde adı geçenlerden. O cinayet sonrasında kanlılarından korkup İstanbul’a kaçtığı anlatılır. Meraklısı bakabilir, olay dönemin gazetelerinde geniş yer bulur. Hatta Haldun Taner’in, Keşanlı Ali’nin dünyasını kurarken Kürt Cemali ve Altındağ hikâyelerinden beslendiği söylenir. Ustamız buralara kadar geliyor, geziyor, konuşuyor, dinliyor.

Ama fotoğrafa bakınca benim dikkatimi çeken bunlar değil. Tek kelimeyle ve öncelikle takım elbise.

Mahkemeler, düğünler, görücüler, asker uğurlamaları, mülakatlar… İnsanları hizaya çeken bazı yerler vardır. Oralara çıkarken herkes kendine bir cila çeker. Daha adaplı görünmek, daha saygın hissettirmek, sözünün dinlenmesini sağlamak ister. Mahkemeler de öyle yerlerdir.

Ben çocukken Anafartalar’daki Büyük Adliye’de davalar için takım elbise kiralayan bir Kırıkkaleli vardı. İnsanlar mahkemeye çıkarken ondan elbise alırdı. Mübaşirlerle, kâtiplerle, adliye esnafıyla konuşanlar bilir, mahkemeye çıkmak başlı başına bir performanstır. Kostüm gerekir. Çünkü o takım elbise, sadece bir kıyafet değil, ceza indirimi dilenen dilsiz bir savunma makamıdır. “Hakim bey…” diye başlayan konuşmalar hazırlanır, affınıza sığınıyorum diye devam eden tiratlar ezberlenirdi. Hatta işin ustaları gençlere öğüt verirdi:

“Mümkünse ağlayacaksın oğlummm.”

Dündar Kılıç’ı anlatan çok, ben de hem okudum hem dinledim. Kitaplarından birinde de vardır. Mealen aktarayım; kız kardeşi fırından ekmek alıyor, oğlanın biri de onun peşinden gidiyor. Konuşacak, belki flörtleşecek. Dündar Kılıç pat diye oğlanın karşısına çıkıp, hayırdır bile demeden elindeki usturayla kulağını kesiyor. Hikaye bu kadar. Ne uzun bir gerekçe var ne de vicdan muhasebesi. Okuyunca-dinleyince, vay dememiz mi gerekiyor, ne kadar sahici, ne kadar büyük bir racon... Oysa sadece vahşi ve çiğ bir şiddet.

İşte o adam şimdi bu fotoğrafta, mahkeme salonunda, ölçülü hareketlerle konuşuyor. Usturasız, makinasız. Takım elbisesini giymiş. Kol düğmelerini takmış. Ses tonunu ayarlamış. Çünkü sokakta hükmü verenle mahkeme salonunda hükmü veren aynı kişi değil.

Fotoğrafın asıl hikâyesi bence burada başlıyor.

Yıllarca kendi mahallesinde, kendi çevresinde “devlet gibi” yaşayan, hesap soran, ceza veren, racon kesen adam, gerçek devletin karşısına çıkınca efendileşiyor. Hukukun önünde değil belki ama hükmün sahibinin önünde dal gibi eğiliyor.

Fotoğrafta Dündar Kılıç var ama ben daha çok kol düğmelerine bakıyorum. Bir de arkadakilere. Abilerini izleyen kopuklara.

Ön tarafta iktidarı sönümlenen bir kabadayı, arka tarafta ise iktidarın nasıl kurulacağını öğrenmeye çalışan bebeler. Mahkeme salonu, aynı kadraj içinde hem raconun hem de raconun sınırlarının görüldüğü yere dönüşüyor. Sokakta usturanın kestiği hükmü, salonda iki küçük kol düğmesi bağlıyor.

Salı, Haziran 30, 2026

Ankara Balinaları

Geçemeyecekler!

Vittorio Giardino'nun İspanya İç Savaşı ile sahiden güzel bir çalışması vardır, nedense bizim yayıncıların pek aklına gelmiyor. Çeşitli dillerde yayımlanmasına karşın en azından benim gördüğüm en kapsamlı edisyon İspanya'da çıktı. Giardino, ona bir önsöz yazmış, aşağıdaki iç dökme, ona ait.

Bu kitap, İspanya İç Savaşı’na ve özellikle Katalonya’ya adanmıştır.

Bir İtalyanın İspanya İç Savaşı’yla bu kadar ilgilenmesi garip görünebilir, özellikle de mesleği tarihçilik değilse ve onu bu çatışmaya bağlayan ailevi nedenleri yoksa. Oysa biraz yakından bakıldığında nedenler oldukça açıktır.

İtalya’da da 8 Eylül 1943’ten sonra bir iç savaş yaşandı. Bu savaş, daha büyük olan Dünya Savaşı’nın gölgesinde kaldığı için yurtdışında pek bilinmez. Ancak taraflar ve idealler açısından bakıldığında, 1943 İtalya’sı ile 1936 İspanya’sı arasında büyük farklar yoktu. Hatta İspanya İç Savaşı’nda savaşan birçok İtalyan, daha sonra İtalya’daki savaşta da mücadele etmeyi sürdürdü.

Ama bugün, yetmiş yıl sonra, bu olaylarla ilgilenmek için hâlâ geçerli nedenler var mı? Hatıraları canlı tutma görevi dışında? O çatışmayı besleyen ideolojiler artık ortadan kaybolmuş ve dünya inanılmaz ölçüde değişmiş görünüyor.

Yine de o dönemde ortaya çıkan bazı temel sorular hâlâ aynı:

Özgürlük adalet olmadan var olabilir mi? Ya da adalet özgürlük olmadan? Demokrasi gerçekten nedir? Nasıl savunulabilir ve nasıl savunulmalıdır?

Bu soruların cevaplarını bildiğimi hiçbir zaman iddia etmedim. Ama sorular hâlâ karşımızda duruyor, dün olduğu gibi bugün de bizi düşünmeye zorluyorlar. Onları görmezden gelemeyiz, görmezden gelmemeliyiz, çünkü dünya bugün de, yetmiş yıl önce olduğu gibi, yanlış cevapların döktüğü kanla sarsılmaktadır.

Ben, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından doğan kuşağa mensubum. Bu nedenle, şanslı sayılırım, hiç savaş yaşamadım.

Ama zulüm, korku, açlık ve soğuk üzerine anlatılan hikâyeler çocukluğumu doldurdu. Bir çocuğun kulaklarında bu hikâyeler hem anlaşılmaz hem de büyüleyiciydi.

Gerçi bunlar İspanya İç Savaşı’nın değil, başka bir savaşın hikâyeleriydi. Fakat onları, göz rengimi ya da saç rengimi miras alır gibi, o savaşları yaşamış insanlardan miras aldım. Bu yüzden, istesem de istemesem de, onların anılarının bir kısmının bu kitaba da sızması kaçınılmazdı.

İspanya İç Savaşı’nı birkaç yıl sonra, gençlik çağımda, yazarlar aracılığıyla tanıdım: Orwell, Malraux, Hemingway, Koestler, Dos Passos, Machado, Bernanos, Canetti, Auden… Bunlardan bazıları yalnızca yazmakla yetinmedi, İspanya’ya gidip savaştılar, hatta bazıları orada öldü.

Kitaplardan, tanıklıklardan, fotoğraflardan ve dönemin film kayıtlarından edindiğim izlenim şuydu: Bu savaş hem kahramanlıklarla hem de alçaklıklarla dolu, iki tarafın da acımasızlıklar işlediği korkunç bir savaştı. Ayrıca şehirlerin bombalandığı ve sivillerin ilk kez açıkça askerî hedef olarak görüldüğü savaşlardan biriydi.

Bu hikâye bugün bile yakıcıdır. Avrupa’da, utanılacak bir şey yapmamış, unutulması gereken utanç verici bir geçmişe sahip olmayan neredeyse hiçbir ülke yoktur.

Ama unutulmaması gereken başka bir şey daha vardır: Sonunda askerler, gericiler ve darbeciler kazandı, diktatörlük kuruldu ve herkes buna uyum sağladı. Belki zorunluluktan, belki sağduyu adına, insanlar “gerçekçi” olmayı seçtiler.

Ama Picasso öyle yapmadı.

Miró yapmadı, Alberti yapmadı, Neruda yapmadı. Yenildiler, ama teslim olmadılar.

¡No pasarán! (“Geçemeyecekler!”) dediler.

Kazananlar alaycı biçimde cevap verdi: “Geçtik bile.”

Ama bugün bile, her birimiz için geçmemesi gereken şeyler vardır. Geçmeyi başarsalar bile, benim yardımımla olmayacak. Benim rızamla olmayacak. Hatta benim sessizliğimle bile olmayacak.

Söylemesi kolay. Elbette kimsenin, benim de dahil olduğum şekilde, böyle bir sınavla karşılaşmamasını dilerim. Böyle bir durumda gereken cesareti gösterebileceğimden hiç emin değilim.

Ama o sınava zorla sokulan ve geri adım atmayan insanlar vardı. O savaşta yenildiler.

Bu kitapla asıl olarak onlara saygı duruşunda bulunmaya çalıştım.

Onları unutmadım.


Pazartesi, Haziran 29, 2026

Bir oyun parkı olarak Ankara

Az evvel apartman görevlisi kapımı çaldı. NATO Zirvesi nedeniyle yolların kapatılacağını, bu yüzden de işe gelemeyeceğini, çöpleri bizim atmamız gerekebileceğini söyledi.

O kadar saçma bir konuşma ki… Hayır, cümlelerin her biri tek başına makul. Yan yana geldiklerinde tuhaf bir gerçeküstülük hissi yaratıyorlar. NATO ve apartmanın çöpleri…

Yolların kapatılacağını, iç uçuşların iptal edileceğini, yayaların bile geçişine izin verilmeyeceğini, Macron koşabilsin diye Eymir Gölü’nün Fransızlara teslim edileceğini… Ankara’nın birkaç günlüğüne bir oyun parkına dönüşeceğini…

Ben bunu hayal edemezdim. Yazamazdım. “Yok artık” derdim. “Bu kadar saçmalığa kimse inanmaz” diye düşünürdüm.

Ama gerçekliğin böyle bir derdi yok. Bazen kurmacanın cesaret edemeyeceği şeyleri rahatlıkla yapıyor.

Kristof Kolomb, Bahamalar’da yerlileri görünce günlüğüne şöyle yazmış:

“Silah taşımıyorlar, hatta silahın ne olduğunu bile bilmiyorlar. Bunlardan iyi köle olur. Adaya elli kişi gelsek hepsine sahip olur, istediğimiz her şeyi yaptırabiliriz.”

Bu satırlar, keşif anlatılarının masum bir merakla değil, saf bir iktidar duygusuyla yazıldığını gösteriyor.

Birkaç devlet başkanı rahat hareket etsin diye bir kentin gündelik hayatının askıya alınması, ister istemez bana Kolomb’u hatırlattı.

Galiba insanı asıl şaşırtan da bu eşik.

Apartman görevlisinin çöp uyarısıyla Kristof Kolomb’un günlüğü arasında bir bağ kurulabileceğini ben de düşünmezdim.

Sinirliyim Mıstık abi.

Pazar, Haziran 28, 2026

Beş çok okunan

Blogta yazılarımı Facebook üzerinden aralıklarla yeniden paylaşıyorum. Mecranın eski popülerliği kalmamış olsa da, daha önce de yazdığım gibi, bu paylaşımlar son dönemde beklediğimden çok daha yüksek ilgi görmeye başladı.

Grafikte, son üç ayda (26 Mart–26 Haziran) en çok ilgi gören beş yazıyı ve onların görüntülenme ile etkileşim sayılarını bir araya getirdim. Sadece bu beş yazının ulaştığı rakamlar bile benim için oldukça dikkat çekici.

Şimdi biraz merakla bunların nedenlerini anlamaya çalışıyorum. Neden bazı yazılar diğerlerinden çok daha fazla okundu? Konusu mu, kullandığım fotoğraf mı, başlığı mı, yazının ritmi mi, yoksa tamamen algoritmanın kaprisi mi?

Bunu çözmeye çalışmak benim için başlı başına yeni bir uğraşa dönüştü. Bana yeni bir oyuncak çıktı desem yalan olmaz.

En çok okunan yazı

Tatlı

Altı yıl oldu babamı kaybedeli. Hemen her gün bir şekilde hesaplaşıyorum onunla. Öyle oluyormuş meğer, ebeveynlerin ardından mutlaka konuşuluyormuş, bitmiyormuş meseleler. Ben de konuşuyorum, iyi ve kötü hatıraları birer birer çağırarak, bana haksızlık ettiğini düşünerek, söylenerek, bazen de onu anlamaya çalışarak.

Sosyal medyada anne ve baba kayıpları çoğu zaman büyük bir özlemle, övgüyle ve romantizmle anlatılıyor. Ne kadarı gerçekten öyle, ne kadarı bir tür poz, bilemiyorum. Büyümek de çocuk yetiştirmek de sancılı işler. Bu ilişkinin sürekli toz pembe anlatılması bana pek inandırıcı gelmiyor.

Babamın tekrar tekrar anlattığı askerlik hatıraları vardı. Bunları yazmasını istemiş, onu inatçı bir ısrarla teşvik etmiştim. Uzun uğraşlardan sonra yazdı da. Ama okuyunca epey hayal kırıklığına uğramıştım. Anlattığı hikâyeler değildi onlar. Yazdıkları donuktu. “Gittik, geldik, şu oldu, sonra bu oldu…” İnsanlar vardı ama karakter yoktu. Olaylar vardı ama gerilim yoktu. Her şey yaşanmış ama kimse yaşamamış gibiydi.

“Baba,” demiştim, “buradaki insanların hiç mi zaafı yok? Hiç mi hata yapmadılar? Hiç mi kötü bir şey olmadı?”

Hiç unutmuyorum cevabını: “Birileri okur ve üzülebilir. Geçmiş gitmiş, unutmak lazım.”

O zaman da tuhaf gelmişti bana. Kim okuyacaktı ki? Galiba yazdıklarını bir tek ben okudum.

Aradan yıllar geçti. Anne ve babaları hakkında yazılanlara bakınca aynı duyguyu hissediyorum. Sanki herkes birileri okur ve üzülür diye yazıyor. Kırgınlıklar çıkarılıyor metinden. Öfkeler törpüleniyor. Hayal kırıklıkları ayıklanıyor. Geriye sevgi kalıyor, özlem kalıyor, fedakârlık kalıyor.

Oysa gerçek hayat böyle değil.

Anne-babalar çocuklarını severler ama bazen üzerler de. Çocuklar anne-babalarını severler ama bazen öfkelenirler de. Aynı evde yıllarca yaşayan insanların hikâyesi biraz sevgi, biraz hayranlık, biraz kırgınlık, biraz da hesaplaşmadan oluşur.

Demem o ki yaş aldıkça insanlar gerçeği değil, gerçeğin kimseyi incitmeyecek versiyonunu anlatmaya başlıyorlar. Özlediğimiz kişileri değil, hatırlamayı tercih ettiğimiz kişileri resmediyoruz galiba Mıstık abi. Böyleyken böyle demek istiyorum.

Bu arada Dedeme selam söyle Baba, iki çift lafı eksik etme lütfen. Öksüz ve yetimdi, bir başına kimsesiz… Cantek işte. Konuşun derim.

Cumartesi, Haziran 27, 2026

Maskeli Çetin Kaptan

Birkaç gün önce Çetin Kaptan’dan söz etmiştim. Rakım Çalapala’nın yazdığı, Ercümend Kalmuk’un çizdiği bir çizgi romandı. Yavrutürk’te yayımlanıyordu.

Otuzlu yıllarda çıktığı için doğal olarak yerli ve milli bir çizgi romandı Çetin Kaptan. Bir o kadar da pedagojikti. Daha önce değindiğim için o faslı geçiyorum.

Bu maskeli hikâyeyi pandemi günlerinde paylaşmıştım.

Çetin Kaptan neden gaz maskesi takıyor? Harçlığından artırıp neden kendine bir gaz maskesi alıyor? Diye sorabilirsiniz. Bunun cevabı dönemin ruhunda saklı.

O yıllarda yeni bir büyük savaşın çıkacağına dair endişe hayli yaygındı. Birinci Dünya Savaşı’nın hafızası hâlâ canlıydı. Gaz saldırıları savaşın en korkutucu sembollerinden biri olmuştu. Uçaklar, bombardımanlar ve zehirli gazlar artık yalnızca askerî meseleler değildi, gündelik hayatın, gazetelerin ve popüler kültürün konusu olmuştu.

Bizdeki çocuk yayıncılığı da büyük ölçüde Fransız örneklerini takip ediyordu. Altmışlı yılların ortalarına kadar memleketin kültürel ve entelektüel yönelimi belirgin biçimde frankofondu. Çocuk dergileri, okul yayınları ve resimli hikâyeler de bundan payını alıyordu. Gaz maskesi imgesinin de büyük ölçüde bu kanaldan geldiğini düşünüyorum.

Bugün gaz maskesi denince akla daha çok Soğuk Savaş gelir. Oysa bu imge çok daha eski. Birinci Dünya Savaşı’ndan başlayarak uzun süre Avrupa popüler kültürünün en tanınan nesnelerinden biri oldu. Çocuk kitaplarında, dergilerde, afişlerde ve oyuncaklarda karşımıza çıkıyordu.

Bizimkiler de Fransızlardan göre göre, “ağaç yaşken eğilir” mantığıyla çocuk kahramanlarına gaz maskesi taktırmış olmalılar.

İşin ilginç yanı, hikâyede maske korkunun değil, gururun nesnesi. Çetin Kaptan onu saklamıyor, iftiharla arkadaşlarına gösteriyor.

Bir dönemin gelecek kaygıları, bir başka dönemin çocuk kahramanının aksesuarına dönüşmüş durumda.

Bakınız Çetin Kaptan, iftiharla maskesini sunar!


Related Posts with Thumbnails