Vakti zamanında
Arzu Film tarafından
üretilen Hababam
Sınıfı seriyali
gerçekten bir “
klasik” midir?
Sinematografik tercihleri
ve dramatik yapısı düşünülürse
ve ayrıca Rıfat Ilgaz’ın aynı adlı yapıtındaki mizahın edebi düzeyiyle kıyaslanırsa,
seriyali tereddütsüz “
klasik” ilan etmek iddialı olabilir. Hatta yerli
güldürü sinemasının
ve mizah yazınının başka
örneklerine karşı haksızlık
bile sayılabilir.
Ne
var ki bu cümlelere duygusal tepkiler vererek itiraz edenlerin sayısı onaylayanlardan fazla
olacaktır. Film
neredeyse bir yıl
vizyonda kalmış, TRT
gösterimleri yıllarca
konuşulmuş, özel
televizyonlarda defalarca yüksek
reytinglerle yayınlanmıştır. Devam filmleri ilki kadar güçlü olmasa da benzer
bir dolaşım alanını her
zaman bulmuştur. En az üç kuşak tarafından
izlenmiş, beğeni dalgalansa da gündemden hiç düşmemiştir. Türk
sinemasında bu ölçekte
süreklilik yakalamış ikinci bir seriyal göstermek zordur. Bu noktadan sonra ona “klasik” dememek de kolay
değildir.
Burada
belirleyici olan filmin estetik nitelikleri veya seyircinin kendinden bir parça bulması değil. Asıl mesele, filmin memleketin
kolektif hafızasında yer etmiş olması.
Özellikle 1990’lardan
itibaren, alışık olmadığımız
bir hız rejimi ve kesintisiz bir imge bombardımanı altında yaşıyoruz. Üç
gün önce dinlediğimiz bir şarkıyı, kahkahalarla
izlediğimiz bir oyuncuyu, hararetle
tartışılan bir yazarı, hatta
büyük bir olayı
bile çabucak unutuyoruz. Her
şey süratle “anı”ya dönüşüyor. Üç gün önce yaşanmış bir şeyi, sanki yıllar
öncesine aitmiş gibi hatırlıyoruz.
Bu yoğun nostalji dalgası boşuna değil. Hatırlama kapasitemiz
daraldıkça, temellere sarılıyoruz.
Cumhuriyet tarihi de,
dil devrimi
nedeniyle sınırlı
bir hafızaya yaslanıyor.
1928 öncesi
uzmanlık gerektiriyor,
sonrası ise hepi topu birkaç
kuşaklık bir birikim.
“Klasik”
dediğimiz ve ortaklaşa hatırladığımız şeyler bu dar banttan çıkıyor. Hababam Sınıfı da o bantta ilk akla gelenlerden biri.
Çoğu insan bu filmlere bakarken çocukluğunu hatırlıyor. Filmin gerçekten ne kadar komik
olduğu ya da Ilgaz’ın
metninden ne ölçüde koptuğu ikinci planda kalıyor. Sahneleri ezbere anlatanlar aslında kısa pantolonlu hallerini hatırlıyorlar. Film,
estetik bir tartışmanın değil bir aidiyet duygusunun nesnesi haline geliyor.
Bu
anlamda Hababam Sınıfı, başka popüler referanslarla (Metin Oktay, Onuncu Yıl Marşı, Gırgır ve Türkan Şoray ile) aynı kümeye yerleşir.
Bunlar yalnızca birer film, futbolcu, marş, dergi ya da oyuncu değil, cumhuriyet
folklorunun ortak
paydalarıdır.
Türkan Şoray, beyazperdede göründüğü ilk andan itibaren her dönemin kadını olmayı
başarmış bir figür. Onuncu
Yıl Marşı, gururda da
öfkede de akla gelen bir
cumhuriyet amentüsü.
Metin Oktay, onu
hiç izlememiş kuşakların belleğinde bile yaşayan bir efsane. Gırgır, “dünyanın en çok satan
üçüncü mizah dergisi” iddiasıyla
gurur duyulan bir sembol.
Bu
figürler kuşakları (ebeveynlerle çocukları) aynı masada buluşturuyor. Üzerinde uzlaşılmış
folklorik malzemeler
bunlar. Birçok olay, isim ve gelişme
zamanla silinirken, onların hatırda kalmasının nedeni tam da budur: estetik
kusursuzlukları değil, hafızadaki yerleri.
Dolayısıyla
açılış soru belki de yanlış kurulmuştur. Hababam Sınıfı klasik midir? Eğer
“klasik”ten anladığımız şey estetik yetkinlikse bu enikonu tartışılır. Ama
“klasik”, kolektif hafızada sabitlenmiş, kuşaklar arası aktarımı mümkün kılmış
bir kültürel düğüm noktasıysa, cevabı çoktan verilmiştir.
[Not: Yazıyı 2004 yılında Milliyet gazetesine yazmışım, bu kadar yıl sonra revize etmemin sebebi Derin Hakikatler'in yirminci yaşını doldurmasıyla ilgili...Blogta ilk kullandığım yazılardan biriymiş, revize ettim elbette.]