Perşembe, Kasım 05, 2026

Eksik düğme, Fazla Sakal

“Bizim memlekette san’atın ve san’atkârın muayyen [kesin, belirli] bir üniforması var: Şarlo’nun kıyafeti” demiş Yusuf Ziya… Defterime 7 Mayıs 1931 diye not etmişim. Hangi dergi, hangi gazete belli değil; muhtemelen Akbaba’nın başyazısından. Şöyle devam ediyor: “Eğer ceketinizde üç düğmeniz eksikse alelade bir şairsiniz. Beş düğmeniz eksikse epeyce kuvvetli bir sanatkârsınız. Hiç düğmeniz yoksa, tıraşınız bir karış uzamışsa üstatsınız.”

Ortaç’ın tarzı böyledir, abartacak ve kanırtacak ki okurun dikkatini çeksin… “Eksik düğmeler bu san’at üniformasının rütbeleri, apoletleri… Sanatkârın san’at derecesi onlardan belli olacak.”

Elhak, eksik düğmeden başlayıp üstatlığa kadar vardıran bir sanat hiyerarşisi okuyoruz. Kimi kastediyor belli değil. Belki o yılların Akbaba’yla kavgalı genç şairlerini… Ama bu satırlarda ne yazdıklarından, ne yaptıklarından söz ediyor. Tek bildiğimiz eksik düğmeleri olduğu. Ortaç önce birilerine bir sanatçı kıyafeti biçiyor, sonra da onlarla alay ediyor. Terzilik asıl onun kafasında…

Gerçi o kıyafeti bile isteye giyenler de yok değildi. Bazen kalıbı başkası biçiyor, bazen insan kendisi giyiyor üstüne.

Üniversitenin ilk sınıfında, Uygarlık Tarihi dersini veren rahmetli Engin Özgen Hocayı ilk gördüğümde hemen keçi sakalına takılmıştım. O dönemlerde popüler kültür bu sakalı Yahudilere, kötü adamlara, patronlara, kibirlilere, “entel” denilen yarı aydınlara yakıştırıyordu. Şimdi de çok farklı değil. Engin Hoca arkeoloji alanının önemli isimlerindendi. Benim gözümde o klişeyi ciddiye almayacak biriydi. Sırf o yüzden daha ilk anda bana cesur gelmişti. Onun bunları düşünüp düşünmediğini bilmiyordum tabii. Ben de sakalından cesaret çıkartıyordum işte… Şimdi bakınca, ben de bir sakala bakıp insan okuyormuşum. Sadece iyiye yoruyormuşum.

O yaşlarda bıyıklıydım. Bütün hocalarım bana o bıyıkla diplomat olamayacağımı söylerdi. Dışişleri sınavını kazanamazmışım, bıyıklıları elerlermiş filan… Bıyık modern değildi, taşraydı, Asya’ydı, şu bu… Atatürk bıyıklarını kesmişti… Üstelik bıyığın biçiminden kimin sağcı, kimin solcu olduğu da okunurdu. O kadar saçma geliyordu ki söylenenler. Daha sınava girmeden bıyığımla elenmiştim.

Şimdi sakallıyım. İlk bıraktığımda anneme “Levent AKP’li mi oldu?” diye sormuşlar. Annemden siyasi görüşümü değil, sakalımın açıklamasını istiyorlardı herhalde. Kılın tüyün yeri değişse de okuma alışkanlığı değişmiyordu.

Walter Lippmann, Public Opinion’da (1922) “Çoğu zaman önce görüp sonra tanımlamayız; önce tanımlar, sonra görürüz” diye yazmış. Yusuf Ziya’nın sanatçısı da hazır, hocalarımın diplomatı da… Geriye insanı o tarife yerleştirmek kalıyor. İnsan bazen başkalarının kafasındaki resme benzememek için uğraşıyor, bazen de farkında olmadan ona benzemeye.

Hep beraber yuvarlanıyoruz işte. Kiminin düğmesi eksik, kiminin sakalı bıyığı fazla. Birbirimize bakıp durmadan bir şeyler anlıyoruz. Bazen sormaya bile gerek kalmıyor, şıp diye anlıyoruz Mıstık abi. Eksikti fazlaydı, meseleydi değildi, geçiyor ömrümüz…

Yusuf Ziya Ortaç

Çarşamba, Kasım 04, 2026

Bak!



 

Seyrüsefer Defteri 184

Senaryo Kampı (27-31 Ekim).++ Gajab Raat (2026) saçma bir kalabalığı var, ama polisin bu kadar kirli anlatılması bana her zaman ilginç geliyor (26 Ekim).++ Behzat Ç Sez4 Ep1 ve 2'yi seyrettim (25 Ekim).++ Contra el huracán (2026) Netflix yavanlığında, bir numarası olduğundan değil Latin işi diye izledim (24 Ekim).++ Gracias, equipo (2026) ne olacağı baştan belli olan komedilerden, bu kadar yaşlı görmek de ilginç aslında, üstelik Netflix'de (23 Ekim).++ Organize İşler Karun Hazinesi Ep7 ve 8'i seyrettim (22 Ekim).++ Mystic River (2003) bile isteye iyi film kontenjanından yeniden izledim (21 Ekim).++ Organize İşler Karun Hazinesi Ep5 ve 6'yi seyrettim (20 Ekim).++Mobland Sea2 Ep1 ve 2'yi seyrettim (19 Ekim).++ Organize İşler Karun Hazinesi Ep3 ve 4'ü seyrettim (18 Ekim).++Animals (2026) bir yere kadar malzeme var, buradan bir şey çıkacak sandım, gazete makalesi çıktı, hele final bloğu tam bir gevezelik olmuş (17 Ekim).++ Organize İşler Karun Hazinesi Ep1 ve 2'yi seyrettim (16 Ekim).++ Below Sea 1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (15 Ekim).++ Lanterns (2026) Sea1 Ep7 ve 8'i seyrettim (11 Ekim).++ Bugsy (1991) iyi film kontenjanından tekrar seyredildi, WB gösterisi (10 Ekim).++ Kayıp Zaman İzlemesi Ep7 ve 8'i seyrettim (9 Ekim).++ Emrah ve Tuna ile birlikte Digger'a (2026) gittim (7 Ekim).++ Senaryo Kampı (4-6 Ekim).++ East of Eden Ep1 ve 2'yi seyrettim (3 Ekim).++ Kayıp Zaman İzlemesi Ep5 ve 6'yı seyrettim (1 Ekim).++



Salı, Kasım 03, 2026

350 Bin Baskıyla Zarar

1979 baharında Oğuz Aral, Gırgır’ın fiyatını üç liradan dört liraya çıkarırken okurlara bir açıklama yapıyor: “Tam bir aydır Gırgır 350 bin baskı sayısına rağmen zarar ediyor.” 

Yüz binlerce basılan ve satan popüler bir mizah dergisi nasıl zarar eder? Üstelik kendi yağıyla kavrulmaya çalışan bir dergiden söz etmiyoruz. Gırgır, Haldun Simavi’nin basın grubunun yayını; arkasında büyük bir sermaye, matbaa ve dağıtım imkânları var.

Aral, 350 bin baskıdan söz ediyor; aynı yazının sonunda da satışın 320 binin üzerinde olduğunu belirtiyor. Rakamlar derginin kendi beyanları. İade yüzde 10'un altında; genelde yüzde 30-35 civarında olduğunu düşünürsek sahiden çok yüksek bir satış oranı. Ama basılan her nüshanın kâğıdı, mürekkebi ve baskısı ödeniyor, satılan nüshanın kapak fiyatı da bütünüyle yayıncıya kalmıyor. Dolayısıyla çok satmak, tek başına kâr edildiğini göstermiyor.

Aral’ın asıl itirazı, gazetelerle mizah dergilerine aynı kâğıdın farklı koşullarda satılması. 4 Mart 1979’da Başbakan Ecevit’e yayımladıkları açık mektupta bunu anlatmışlar. Gazetelere tanınan indirimden yararlanamıyorlar, üstelik kâğıt, günlük gazetelerin ihtiyacı karşılandıktan sonra kalırsa diğer yayınlara veriliyor. Yani hem aynı malzemeyi daha pahalıya alıyorlar hem de ihtiyaç duydukları anda bulamıyorlar.

Fark az buz değil. Cumhuriyet’in 24 Şubat 1979 tarihli haberine göre bobin gazete kâğıdının indirimli ton fiyatı 9 bin, indirimsiz fiyatı 17 bin lira. Gırgır’ın fiilen hangi kâğıdı, kimden ve kaça aldığını bilmiyoruz ama farkın ölçeğini görmek için varsayımsal bir hesap yapabiliriz. Bir nüshada 50 gram kâğıt kullanıldığını düşünelim; ölçülmüş değil, seçilmiş bir değer. 350 bin nüsha için 17,5 ton kâğıt gerekir. Ton başına 8 bin liralık fark, fireyi katmadan bir sayıda 140 bin liraya ulaşır. Bu da 320 bin satış üzerinden nüsha başına yaklaşık 44 kuruş demek. Üç liraya satılan bir yayında dikkate değer bir maliyet.

Ama araştırmanın düğümlendiği yer bundan sonra başlıyor. Aral, bir liralık zammın büyük bölümünün dağıtımcıya gideceğini, geriye kalanın kâğıt ve diğer malzeme zamlarını ancak karşılayacağını söylüyor.

Dağıtımcı payını doğrudan yayıncının kazancı sayamayız; taşıma, bayilik, tahsilat gibi giderler var. Öte yandan büyük bir basın grubunun yayını söz konusu olduğunda, derginin hesabıyla grubun hesabını da birbirinden ayırmak gerekiyor. Dağıtım gelirinin ne kadarının aynı sermaye grubunda kaldığını bilmiyoruz. Ancak grup içindeki bir şirkete yapılan ödeme, derginin hesabında gider, diğer şirketin hesabında gelir olabilir. Bu gelir de bütünüyle kâr değildir elbette. Yine de Gırgır’ın zarar etmesiyle, onu yayımlayan grubun Gırgır üzerinden başka gelirler elde etmesi birbirini dışlamaz.

Bu yüzden Aral’ın açıklamasını ne peşinen reddedebiliriz ne de bir bilanço yerine koyabiliriz. Okuduğumuz şey, bir yayın yönetmeninin hem hükümete baskı yapmak hem de fiyat artışını okuruna anlatmak için yazdığı metin. Üstelik Aral, açık mektupta yayıncının zamdan sonra daha az satışla da kâr edebileceğini, kâr etmezse dergiyi kapatacağını söylüyor. Demek ki savunduğu şey, derginin ucuz kalıp geniş bir okur kitlesine ulaşması.

Bence asıl gerilim burada. Gırgır, gazetelere göre dezavantajlı kâğıt koşullarından şikâyet ederken bağımsız bir mizah dergisinin sahip olamayacağı imkânlarla yayımlanıyor. Gazetelerle dergiler arasındaki kâğıt fiyatı farkı belgelenebiliyor; bu farkın Gırgır’ın hesabında ne büyüklükte bir zarara yol açtığını ise bilmiyoruz. Aral’ın şikâyetinin maddi bir karşılığı var ama bunu anlatırken kurulan “güçlükle ayakta duran dergi” iddiası ayrıca tartışılmalı. “Zarar ediyoruz” cümlesi, arkasındaki büyük basın işletmesini unutturmamalı çünkü.

Pazartesi, Kasım 02, 2026

İnsan Sarrafıyız Mıstık Abi

Global popüler kültürde sık rastladığım üç adlandırmadan söz edeceğim: “performatif erkek”, “tradwife” ve “pick-me”. İnsanlar uzun açıklamalara ihtiyaç duymadan bu tipleri tanıdıklarını düşünüyor, şakalarını yapıyor ve çevrelerindeki kişilere yakıştırabiliyor. Üçü de kadınlığın ve erkekliğin nasıl sergilendiğine ilişkin tartışmaların parçası. Kimi zaman rolün sahiciliği, kimi zaman önerdiği hayat sorgulanıyor.

“Performatif erkeği duydum da diğerleri nereden çıktı, bana ODTÜ’lü gibi konuşma” diyeceksin Mıstık Abi, onu da biliyorum. Kadınların ilgisini kazanmak için duyarlı, kültürlü ve feminist görünmeye çalışan birini ikimiz de tanıyoruz. En azından böyle yaptığını düşündüğümüz birini.

Benim ilgilendiğim, bu adlandırmaların nasıl birer tipe dönüştüğü. Sözcük bir karakteri, karakter de bütün bir hikâyeyi çağırıyor. Mizah açısından önemli olan bu sıkıştırma: Birkaç eşya, hareket ve replikle insan karikatürleşebiliyor.

Bir arkadaşım, performatif erkek denince bez çantalı birini hayal ettiğini söyledi. Tradwife denince de aklına Instagram geliyormuş: Mutfağında ekmek yapan, şıkır şıkır bir kadın. Birinde çanta, diğerinde mutfak; hikâyenin geri kalanını biz tamamlıyoruz.

Tradwife, geleneksel eşliği ve kadınla erkeğin ayrı görevler üstlendiği aile düzenini arzu edilir bir hayat olarak sunanlar için kullanılıyor. Evinde yemek yapan herkesten söz etmiyoruz. Rolün özellikle vurgulandığı, bir hayat önerisine dönüştürüldüğü bir sunum var burada. Gündelik ev işi, kaybedilmiş bir mutluluğun işareti olarak sahneleniyor. Hamurun nasıl açıldığını görsek de evdeki iş bölümünün nasıl yaşandığını bilmiyoruz.

Pick-me ise erkeklerin onayını kazanmak için kendini diğer kadınlardan üstün göstermeye çalışanlara yöneltiliyor. “Ben diğer kadınlar gibi değilim” iddiası belirleyici. Geleneksel eş rolünü benimsemek şart değil. Kadınları fazla talepkâr veya anlaşılmaz bulduğunu söyleyerek kendine ayrıcalıklı bir yer açmak da aynı işe yarayabiliyor: Başkalarını küçültüp seçilmeye değer olduğunu göstermek.

Performatif erkek ve pick-me çoğunlukla başkasına yöneltilen suçlamalar. Tradwife ise sahiplenilen bir kimlik de olabiliyor. Birinde “Sen aslında busun” deniyor, diğerinde kişi “Ben buyum” diyebiliyor.

Davranışların hepsi yeni değil. Dikkatimi çeken, adlarının küresel dolaşımdan hazır gelmesi ve çoğu zaman çevrilmeden kullanılması. Sözcüğü bilmek, o konuşmanın içinde olmak demek. Mıstık Abi’nin itirazı biraz da buna. Bilenler arasında ise “Ben de böyle biriyle karşılaştım” duygusuyla ortaklık kuruluyor. Mizah da bu tanışıklıktan besleniyor.

Birine “maganda” ya da “entel” dediğimizde olduğu gibi, adlandırma bazen açıklama ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Neyi kaba, neyi yapmacık bulduğumuzu ilan ediyor, dinleyenlerden aynı şakaya katılmalarını bekliyoruz. Ama bir tipi tanımakla bir insanı tanımak aynı şey değil. Bez çantalı arkadaşın duyarlılığı sahici mi, bilmiyoruz. Yine de niyetinden emin konuşuyoruz. İtiraz ederse rolünü sürdürdüğünü, susarsa yakalandığını düşünüyoruz.

Bu adlandırmaları feminist eleştirinin popülerleşmesiyle birlikte düşünmek mümkün. Kadınların deneyimlerini azımsayan eleştiriler de var, eşitlik taleplerine karşı geleneksel rolleri yücelten tepkiler de. Aynı etiket karşıt tutumlara hizmet edebiliyor: Performatif erkek, bir yerde duyarlılık pozunu, başka bir yerde “yumuşak erkeği” alaya almaya yarıyor. Bir kadının tercihleri, başka kadınları küçümseyip küçümsemediğine bakılmadan pick-me suçlamasına yetebiliyor. Cinsiyet kalıplarını sorgulayan mizah, nasıl erkek ve kadın olunacağını yeniden tarif etmeye başlayabiliyor.

Etiketi yapıştıran bizler de sahneye çıkıyoruz elbette. Başkasının duyarlılık, kültür veya mutluluk gösterisini teşhir ederken kendi kolay kandırılmazlığımızı sergiliyoruz. “Bana sökmez, ben bunları tanırım” demek istiyoruz. Bunun da beğenilmesini bekliyoruz.

Bu yazı aynı şeyi yapmıyor desem yalan olur: Üç tip seçtim, aksesuarlarını sıraladım, okurdan tanımasını bekledim. Bunu itiraf edince kuyudan çıktım mı, bilmiyorum. Arz ederim Mıstık Abi, eve bir Siyam yavrusu geldi, onunla uğraşmaktan pek yazamıyorum. Bu da bir yazar pozu sayılır ama kedinin haberi yok.

Pazar, Kasım 01, 2026

Üçüncülük Kürsüsünü Kim Kurdu?

Yıllar boyunca Gırgır’ın dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi olduğu o kadar çok tekrarlandı ki zamanla derginin adının yanına ilişen bir unvana dönüştü. Önünde Amerikan Mad ve Sovyet Krokodil dergileri varmış. Sıralama da akılda kalıcı: Soğuk Savaş’ın iki süper devletinin ardından biz geliyoruz. Peki, kim saymış, hangi yılın satışlarını karşılaştırmış, hangi dergileri hesaba katmış? Bu soruların cevabı pek verilmiyor.

Arada yazıyorum, bu abartının bu kadar çok sahiplenilmesini, hiç tartışılmadan kabul görmesini eleştiriyor, kendimce hicvediyorum ama popülerleşmiş bir inanış olduğu için değişeceğini de pek sanmıyorum.

Bu iddianın, Gırgır’ın da yayıncısı Haldun Simavi’nin sahibi olduğu, o yılların en çok satan gazetesi Günaydın tarafından üretildiğini pek çok defa yazmıştım. O yıllarda okuduğum haberi de hatırlıyorum. Bir gazete taraması yaparak bulup çıkarmak gerekiyor.

Yakınlarda iddiayla ilgili bir belge buldum. Onun izini sürerek başka belgelere de ulaştım. Hem onları hem de tahminlerimi paylaşacağım.

Yetmişli yıllarda kâğıdın gazetelere indirimli, mizah dergilerine ise daha pahalıya satılmasını öngören bir düzenleme varmış. Oğuz Aral’ın 4 Mart 1979’da Ecevit’e hitaben yayımladığı açık mektupta bu durumdan şikâyet ediliyor. Mektupta ayrıca Gırgır’ın, Guardian ve BBC’nin yayınlarına dayanılarak, dünyanın üçüncü büyük mizah dergisi olduğu söyleniyor.

BBC kayıtlarına henüz ulaşamadım ama Guardian’ın 31 Ocak 1979 tarihli sayısında bir haber buldum. “Cartoon Comment” başlıklı kısa yazı, Gırgır’ı Mad ve Krokodil’in ardından dünyanın “en başarılı üçüncü mizah dergisi” olarak tanıtıyor. İngilizcesi “third most successful”.

En çok satan demiyor. Başarıyla ticari başarının kastedilmiş olması mümkün elbette, fakat metinde tek bir satış rakamı yok. Karşılaştırma tablosu yok, araştırmanın kim tarafından ve nasıl yapıldığı yok. Kısacası ortada bir sıralama var, hesabı görünmüyor.

Yazının geri kalanı da bir tiraj araştırmasına benzemiyor. Oğuz Aral’ın bıyığından, Türklerin bıyık altından gülmesinden, ülkenin krizi büyürken Gırgır’ın tirajının yükselmesinden söz ediliyor. Aral uzun boylu, zayıf, içine kapanık biri olarak tarif edilmiş. Odası sade ve süslemesizmiş; kardeşi (Tekin Aral) de koridorun ilerisindeki odada Fırt’ı yönetiyormuş. Bunlar dergiye uğramış, Aral’la konuşmuş bir gazetecinin izlenimleri gibi duruyor.

Yazı imzasız. Bununla birlikte sayfanın tamamını görünce bir isimle karşılaşıyoruz: Michael Simmons. Guardian’ın Türkiye özel dosyasının girişini o yazmış. Gırgır’la ilgili kutu da hemen yanında yer alıyor. Bu, kısa yazının da ona ait olabileceğini düşündürüyor. Kesin imza yerine geçmez ama sonraki yıllarda Aral’la yaptığı röportajları okuyunca ihtimal güçleniyor.

Simmons, 1984’te Yılmaz Güney’le Oğuz Aral’ı aynı yazıda buluşturmuş. Biri Türkiye’den ayrılmış, diğeri kalmış; sanatla siyasal baskı arasındaki ilişkiyi bu iki isim üzerinden anlatıyor. 1986’da yeniden Aral’a dönüyor. Bu defa cezaevlerinden Gırgır’a gönderilen karikatürleri, mahpuslara yollanan çizim malzemelerini, sergi ve kitap çalışmasını anlatıyor. Gırgır’a ilgisi süreklilik taşıyor; dergiyi, siyasi baskıya rağmen mizahıyla Türkiye’de ifade özgürlüğünü savunabilen bir mecra olarak görüyor. Bu iki röportajda tirajın yarım milyona yaklaştığı da yazılmış. Ancak rakamın kaynağı belirtilmiyor.

İhtimal olarak akla şu da geliyor. Üçüncülük iddiasını görüşme sırasında bizzat Aral söylemiş olabilir mi? Muhabir de bunu ayrıca sınamadan yazısının girişine taşımış olabilir mi? Olabilir. Elimizde görüşme notu veya kayıt bulunmadığı için bunu olmuş bitmiş gibi anlatamayız. Ama “Guardian yazdı” derken, Guardian’ın bilgiyi nereden aldığını da sormamız gerekiyor.

Aynı soruyu o dönem Türkiye’de soran da olmuş. Erdoğan Sevgin, TV’de 7 Gün’ün 5 Mart 1979 tarihli sayısında, Oğuz Aral’ın konuk olduğu televizyon programını eleştiriyor. Aktardığına göre sunucu, bir İngiliz gazetesinin yaptığı araştırmadan söz ederek Gırgır’ın tiraj bakımından dünya üçüncüsü olduğunu söylüyor; Aral da bunu onaylıyor. Guardian’daki kısa tanıtım yazısı, burada “araştırma” olmuş; “en başarılı” ifadesi de tiraj sıralamasına dönüşmüş. Aral’ın bir gün önce yayımlanan açık mektubunda da “en başarılı” ifadesi “üçüncü büyük” olmuştu. Demek ki bir ay içinde iddia daha kesin bir biçim kazanmış ve bu kaymada Aral’ın kendi sözlerinin de payı var.

Günaydın’ın eski sayılarına bakmak gerekiyor dedim yukarıda. İddianın Günaydın’da Guardian’dan önce mi, sonra mı çıktığını anlamak için bu gerekli. Günaydın, İngilizlerin haberini mi aktardı, yoksa zaten kullandığı bir tanıtım cümlesine dışarıdan destek mi buldu? Benim daha önce Günaydın’a bağladığım başlangıcı, tarihli kupürünü ortaya koymadan burada kesinleştirmem doğru olmaz.

Şimdilik söyleyebileceğim şu: Guardian, 1979’da Gırgır’ı üçüncü sıraya koymuş. Fakat bulduğumuz yazı, bu sıralamanın karşılaştırmalı bir satış araştırmasına dayandığını göstermiyor. İddianın Oğuz Aral ile yapılan bir görüşmeden çıkarak Guardian’a, oradan Aral’ın açık mektubuna ve TRT ekranına, en sonunda da derginin kendi tanıtımına dönmüş olması mümkün. Benim hissim bu yönde. Böyle bir dolaşımda insanın kendi sözü, bir süre sonra kendisine dışarıdan verilmiş bir başarı belgesi gibi geri gelebilir.

Gırgır’ın başarısını anlamak için dünya üçüncülüğüne ihtiyacımız var mı, hep söylüyorum, bence yok. Okurları arasından çizerler yetiştirmiş, çok sayıda insanın çizerek geçinmesini sağlamış, geniş bir okuma alışkanlığı yaratmış bir dergiden söz ediyoruz. Bunları anlatmak için epey malzememiz var. Üçüncülük kürsüsünün ise kim tarafından kurulduğunu hâlâ araştırıyoruz.

Cumartesi, Ekim 31, 2026

Umurumda Değil! ve Beklenen Küstahlık!

Değerli ressam Yüksel Arslan’ın bir “hayranıyla” yaptığı mektuplaşmaları derlemişler, Galeri Nev’den çıkmış, kısacık bir şey, bilmiyordum, yeni keşfettim. İddialı cevapları var… İddialı derken, Arslan üslup olarak şaşırtmayı seviyor, önemsediğini ve önemsemediğini mutlaka yüksek sesle vurguluyor. Kendisini de coşturan bir neşesi ve öfkesi var.

Kitapları, resimlerden ve diğer sanatlardan daha fazla önemsediğini sürekli tekrar ediyor örneğin… Bir feylesof seçtiğini, onu ve onun hakkında yazılmış her şeyi okuyarak tükettiğini anlatıyor. Sergilere ise kerhen gidiyor, üstünkörü geziyor, o denli önemsemiyor filan…

Sürnormal bir mizah. Adabımuaşerete atılan bir yumruk. Huzursuz edici bir edepsizlik. Niçe kırbacı ve Marx’ın sakalı… Hepsinden çok temaşa ihtiyacı…

Görseldeki alıntıyı bu sebeple seçtim: “Umurumda değil” diye bağırıyor. Umurunda olmadığını bizim de bilmemizi, üstelik biraz irkilerek öğrenmemizi istiyor. Ama neyin umurunda olduğunu da söylemekten geri durmuyor: tarih öncesi ve etnografya salonlarında zevkle dolanıyor.

Edebiyatçılardan biliyorum, yaşıtlarını, dönemdaşlarını okumayan çok sayıda romancı, hikâyeci tanıyorum. Bile isteye okumamaktan söz ediyorum; bunun içinde azımsamak, yok saymak, uzak durmak gibi hisler var… İnsan kendisini korumak için de okumayabilir, başkasının yaptığından etkilenmek istemeyebilir. Ama okumadığını ilan ettiğinde başka bir şey de yapıyor, kendisine bir yer tarif ediyor. Neleri okumaya değer bulduğunu, kimleri hesaba katmadığını söylüyor.

Üniversitede çalışırken, yakınlarda kaybettiğimiz şöhretli bir sosyolog hocam vardı. Bir gün dekanlık, öğrencilere verilmek üzere, derslerle ilgili kaynakça ve okuma önerileri istedi. O da bölüm toplantısında Tommiks’ten, bir gazete haberinden, eski bir şarkıdan, Cin Ali’nin bir bölümünden filan söz ederek kaynak metinlerini anlatan bir gösteri yaptı.

Akademik hayatın eksiklerini, yavanlığını, yeknesaklığını yaşayan bizler için tatlı bir isyandı bu, sempati duyuyorduk. Kaynakça istemekte kendi başına bir tuhaflık yoktu elbette. Biz hocanın o talebi vesile ederek toplantıyı bir gösteriye çevirmesinden hoşlanmıştık. Hepimizi usandıran bir ciddiyeti hafife alıyor, bize de gülme fırsatı veriyordu. Peki, öğrencilerin okuyacağı metinler ne olmuştu? Hafızamda o kısmı yok. Sadece gösteriyi hatırlıyorum.

Malum, aptallığın teşhirinin bir eğlenceye, teatral bir gösteriye dönüştürüldüğü bir devirdeyiz. Twitter en çok bu işe yarıyor sanki… Salaklıkları anlatan, “hayır, öyle değildi” diyen, önüne gelene cahil diyen bilmemne hocalar var hayatımızda. Nasıl yargı dağıttı, nasıl haddini bildirdi, nasıl “dövdü” diyerek gösteriler seyrediyoruz onlardan. Söylenenin doğruluğu yanlışlığı kadar, karşıdakinin ne hale düşürüldüğüyle de ilgileniyoruz. Hocanın kaynakçası gibi, söylenenler çarçabuk unutuluyor, gösteri kalıyor.

Hepsinden tek tek sıkılıyorum ama hocanın gösterisini gülümseyerek hatırlıyorum. Arslan’ın müze salonlarından koşarak geçişini hoşuma giderek hayal ediyorum. Sevdiğimin küstahlığında neşe ve isyan buluyor, ötekininkinde kendini beğenmişlik görüyor olabilirim. Yine de gösteri tekrarlandıkça bir şey değişiyor. Kimin neye kızacağını, kimi küçümseyeceğini, hangi sözle alkış alacağını önceden biliyoruz. Şaşırtmasını beklediğimiz insan, beklediğimizi yapıyor.

Yüksel Arslan'ın sürreal patakütelerini Andre Breton yok yere keşfetmemiş. Arslan, bugün hayatta olsaydı ve hatta yirmili yaşlarında olsaydı… Herkesin birbirini şaşırtmaya, sarsmaya, susturmaya çalıştığı sosyal medya kalabalığında ne yapardı? “Büyük” gösteriyi nasıl bozardı? Bozabilir miydi?

Cevabım yok.