![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
Film, tarihî filmler furyasında Muzaffer Arslan ile Hürrem Erman’ın ortak yapımcılığında çekilmiş. Sol baştaki Tunç Başaran henüz 28 yaşında, gencecik. Kadın oyuncu Tijen Par.
Bir de not düşeyim: Suat Yalaz’ın, başka filmlerde oynadığı için Kartal Tibet’i kendisine ihanet etmekle suçladığı malum. Oysa Fatih’in Fedaisi, daha ilk Karaoğlan filminin ardından çekiliyor. Aynı yıl, aynı mekânlarda, hikâyesi Bizans’ta geçen Baybora’nın Oğlu da çekilecek. Anlaşılan Tibet’in başka filmlerde oynaması, Karaoğlan’ın daha ilk günlerinden beri var. Galiba işler iyi giderken bunun adı henüz “ihanet” değilmiş diyelim.
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
“Gır”, sözlüklerde laf anlamında geçiyor... Ama nötr
“söz” değil: gevezeliğe, palavraya, hoşbeşe, muhabbete yakın bir laf.
Biliyorsunuz, birileri çok konuşup iş üretmediğinde “laf!” der kızarız... Sanki
o türden bir laf... Partaval gibi...
Gır, 19. yüzyılın sonundaki argo sözlüklerinde karşımıza
çıkıyor. A. Fikri'nin 1889-90'da yayımlanan, ilk argo sözlüğümüz sayılan Lugat-ı
Garibe’sinde “yalan, uydurma” diye geçiyor. Otuzlu yıllarda Osman Cemal Kaygılı'nın
Resimli Şark için hazırladığı Argo Sözlüğü'nde ise “söz, sohbet, muhabbet,
yalan söz, partaval” denmiş. Kaygılı, “gırcı” için “yalancı”, “gırlaşmak” için “tatlı
dille sohbet etmek” yazmış.
Süpürgeden önce, otuzlu yıllarda balıkçılıkta kullanılan
bir ağa ve bu ağla avlanan teknelere de gırgır deniyor. Bir mekanizmanın
çıkardığı sesin adıyken, zamanla mizahileşmiş sanki. 1960'larda İzmir'de
üretilmeye başlanan Gırgır süpürgesinin reklamlarında “GırGır giren evde dırdır
olmaz” ve “GırGır girdi dırdır bitti” sloganları kullanılmış; kulağa hayli
matrak geliyor, espri olarak da yaygınlaştığı tahmin edilebilir.
Sözlüklerdeki kullanıma bakarsak gır’ın yalan ve boş laf
gibi olumsuz anlamlardan sohbet ve eğlence gibi olumlu anlamlara doğru
kayabildiğini de görüyoruz. Bu, sözcüğün ironiyle de kullanıldığını gösteriyor:
gır atmak / gır kaynatmak (konuşmak, sohbet etmek), gırlaşmak (sohbet etmek),
gır geçmek (konuşmak, şakalaşmak, alaya almak), gırgır (şamata, eğlence, neşeli
sohbet), gırgır adam/kadın (hoşsohbet, oyunbaz, güldüren kişi). Alaya alma
anlamının, makara sesinden “makaraya almak” deyimine uzanan bir benzetmeden
geldiği de düşünülüyor.
Gır’ın sözcük olarak en sevdiğim kullanımı ise şu: “Aptal
dersen, oo gırla!” derken aptalın çok, bol miktarda olduğu vurgulanır.
Kısacası “gır”, yaklaşık yüz elli yıldır bir yerlerde ses
çıkarıyor: bazen makara sesi, bazen boş laf, bazen palavra, bazen hoşbeş, bazen
şamata. Balık tutuyor, ev süpürüyor ve sonunda bir mizah dergisine isim oluyor.
“Gır” seyahati diyelim... Laf çok, “gırla!”
![]() |
Makbuzdaki tutar 5.882 TL. Bu brüt rakam; 882 TL stopaj düşülünce Soyöz'ün eline net 5.000 TL geçmiş. 1982 başındaki kura göre 5.882 TL yaklaşık 43,74 dolar ediyor. Madem bugüne göre düşüneceğiz, bir de o doların satın alma gücünü bugüne taşıyalım. ABD TÜFE endeksini esas aldığımızda yaklaşık 155 dolar çıkıyor.
Yani 11 Ocak 1982'de bir çizere ödenen 5.882 liralık telif, o gün yaklaşık 44 dolar ederken 2026 dolarının satın alma gücüyle 150-160 dolar civarında diyebiliriz. Bugünkü kurla çevirdiğimizde de kabaca 7.500 TL ediyor.
Asgari ücret ne kadarmış diye aklınıza gelebilir. O tarihte 16 yaş üstü için aylık brüt asgari ücret 10.000 TL imiş. 12 Eylül sonrası olduğu için bu tutar 1 Mayıs 1981 ile 31 Aralık 1982 arasında değişmemiş.
Demek ki tek bir kitap kapağı için ödenen 5.882 TL, aylık brüt asgari ücretin yaklaşık yüzde 59'una denk geliyor. Aynı oranı bugünkü brüt asgari ücrete uygularsak 19-20 bin TL civarında bir karşılık çıkıyor.
Bir de memur maaşıyla bakalım. 1982 için TBMM tutanaklarında en düşük net memur aylığı 14.670 TL olarak veriliyor. Maaş net olduğu için burada telifin net tutarını esas alalım: Soyöz'ün eline geçen 5.000 TL bunun yaklaşık yüzde 34'ü. Bugünkü en düşük memur maaşı konusunda karşıma epeyce farklı rakamlar çıktı. Anadolu Ajansı'nın verdiği 70.224 TL'yi doğru kabul edersek aynı oran yaklaşık 24 bin TL ediyor.
Görüldüğü gibi iş biraz karışıyor. Kırk dört yıllık yüksek enflasyonlu Türkiye ekonomisinde “bugünkü karşılık” dediğimiz şey, hangi ölçüyü kullandığımıza göre değişiyor. Doların satın alma gücünden gidersek yaklaşık 7.500 TL, asgari ücretle kıyaslarsak 19-20 bin TL, en düşük memur maaşıyla kıyaslarsak 24 bin TL çıkıyor. O yüzden “bugünün parasıyla şu kadardır” diye kesin bir rakam söylemek pek mümkün değil. Gelirle kıyaslayarak kabaca 20-25 bin TL demek bana daha akla yatkın geliyor.
Ben 2018’de editörlüğü bıraktığım için bugün bir kitap kapağı illüstrasyonuna ne kadar ödendiğini, piyasanın nerelerde seyrettiğini hiç bilmiyorum. Doların satın alma gücü üzerinden bulduğumuz 7.500 TL’ye bakarsak, sanıyorum bugün de bu civarda bir şeyler ödeniyordur; öyleyse pek bir şey değişmemiş denebilir.
Ne ki farklı da yorumlanabilir. Çünkü elimizdeki makbuzun söylediği daha somut bir şey var: 1982’de tek bir kapak illüstrasyonu için aylık asgari ücretin yaklaşık yüzde 59’u ödenmiş. Hiç de fena değil, demek istiyorum.
Geçim derdi, meslek zorlukları ve yapay zekâ ekseninde günümüze dair bir karşılaştırma yapmayacağım. Belge üzerinden tarihsel bir veri paylaşmış oldum. Meraklısına.