Çarşamba, Ekim 07, 2026

Dergi de çıksın!

Otuzların sonu ya da kırklar olmalı; gençler topluca fotoğraf çektirmişler. Ortada okul üniformasını andıran biri var, belki bir okul gezisi, deniz kenarı, belki bir pazar günü. Hepsi erkek. Öndekilerin elinde o yılların popüler mizah dergilerinden "Karikatür" var, göstermek istemişler.

İnsan, bir dergiyi neden fotoğrafa dahil etmek istediklerini merak ediyor.

Derginin açık ve kameraya dönük tutulması, görünmesinin istendiğini düşündürüyor. Bunun ortak bir okurluğu mu, sevdikleri bir karikatürü mü, yoksa o an aralarında dönen bir espiriyi mi temsil ettiğini bilemiyoruz.

Bence asıl ilginç olan, derginin bu arkadaşlık içindeki yeri. Birlikte güldükleri şey de hatırada kalsın istemiş olabilirler. Keşke derginin orada bulunmasını anlamlı kılan hikâyeyi hiç değilse fotoğrafın arka yüzüne yazıp bize bıraksalarmış.

Abarttığımı kabul ediyorum Mıstık abi.

Salı, Ekim 06, 2026

Yarının Haberi


 

Seyrüsefer Defteri 183

++ El problema final (2026) Ep3 ve 4'ü seyrettim (30 Eylül).++ Drakula İstanbul'da (1953) temizlenince ilginçliği belirginleşmiş, özgünlüğünü tartışmıyorum, başarılı sahneleri var, zamanına göre bizim sinemamızın ilerisinde (29 Eylül).++ El problema final (2026) Ep1 ve 2'yi seyrettim (28 Eylül).++ Unabomber (2026) bir temposu var, öğrenciliğine odaklanmışlar, doğru insanlarla karşılaşsa bunlar olmazdı yavanlığına düşmüşler (26 Eylül).++ Hot Pursuit (2015) yarım yarım bir şeyler, vasat altı komedi (25 Eylül).++  Lanterns (2026) Sea1 Ep5 ve 6'yı seyrettim (24 Eylül).++ The Gentleman Sea2 Ep7 ve 8'i seyrettim (23 Eylül).++ İzmir gezisi (16-19 Eylül).++ The Gentleman Sea2 Ep5 ve 6'yı seyrettim (15 Eylül).++  Senaryo Kampı (11-14 Eylül).++ The Whisper Man (2026) dizi olsa derinleşirmiş, çok karaktere zaman yetmemiş (10 Eylül).++ Dix pour cent, le film (2026) seyrettiriyor ama çok da parlak denemez (9 Eylül).++ The Gentleman Sea2 Ep3 ve 4'ü seyrettim (8 Eylül).++ Lanterns (2026) Sea1 Ep4'ü seyrettim (7 Eylül).++ 53 domingos (2026) Tiyatrodan uyarlama olduğu anlaşılıyor, kendini o gözle seyrettiriyor (6 Eylül).++ Street Kings (2008) ikinci seyredişim, artık klişeye dönmüş entrikası güzel, Whitaker'ın final performansı müthiş, Keanu tam oturmuyor deliduman polise (5 Eylül).++ The Gentleman Sea2 Ep1 ve 2'yi seyrettim (4 Eylül).++ Adalet (2023) bayaa kötü, vasat altı bile değil sanki (3 Eylül).++ Parçalı Yıllar (2025) iddiasını karşılamıyor, anakronik ve arkaik tutumu filmi an be an düşürüyor (2 Eylül).++ 

Pazartesi, Ekim 05, 2026

Çizgilere Derkenar 47

Sıklıkla karşılaştığım bir yanlışlığı düzelteyim. Yukarıdaki fotoğrafın Karaoğlan filmlerinden birine ait olduğu sanılıyor. Üstelik yalnız bu kare değil, aynı filmden pek çok fotoğraf müzayedelerde bu yanlış bilgiyle satılıyor. Oysa fotoğraf, Tunç Başaran’ın yönettiği Fatih’in Fedaisi (1966) filminden. Anladığım kadarıyla Kartal Tibet’i kostümlü görünce filmi Karaoğlan, yanındaki yapımcı Muzaffer Arslan’ı da Suat Yalaz sanıyorlar.

Film, tarihî filmler furyasında Muzaffer Arslan ile Hürrem Erman’ın ortak yapımcılığında çekilmiş. Sol baştaki Tunç Başaran henüz 28 yaşında, gencecik. Kadın oyuncu Tijen Par.

Bir de not düşeyim: Suat Yalaz’ın, başka filmlerde oynadığı için Kartal Tibet’i kendisine ihanet etmekle suçladığı malum. Oysa Fatih’in Fedaisi, daha ilk Karaoğlan filminin ardından çekiliyor. Aynı yıl, aynı mekânlarda, hikâyesi Bizans’ta geçen Baybora’nın Oğlu da çekilecek. Anlaşılan Tibet’in başka filmlerde oynaması, Karaoğlan’ın daha ilk günlerinden beri var. Galiba işler iyi giderken bunun adı henüz “ihanet” değilmiş diyelim.

Pulhan Yayınları, Mickey Mouse’u Miki adıyla yayımlamaya hazırlanırken öğretmenlere yönelik bir tanıtım kampanyası yapıyor. Yukarıdaki görsel, bu amaçla hazırlanmış bir broşürden. Derginin 3 Ocak 1962’de çıkmaya başlayacağı duyuruluyor.

Broşürde Disney yayınlarının dünyadaki başarısı anlatılıyor; Avrupa’dan, Japonya’dan, Hindistan’dan söz ediliyor ama tiraj yalnız Mısır için veriliyor: Arapça Miki elli binin üzerinde basılıyormuş. İnsan merak ediyor, neden özellikle Mısır? Bana, tirajını geçebileceklerini düşündükleri bir örneği seçmişler gibi geldi. Belki de ellerinde rakam bulunan tek örnek buydu.

Oysa yayıncılıkta model aldığımız İtalya ve Fransa’da Disney çizgi romanları sahiden çok satıyor. İtalya’da Topolino’nun tirajı o yıllarda üç yüz bine yakın; 1976’da 750 bine ulaşıyor. Avrupa’nın başarısı övülüyor, ama rakam vermek için Mısır tercih ediliyor. Belki de insan örnek aldıklarıyla değil, geçebilecekleriyle yarışmak istiyor.

Orhan Tunçdemir’in çıkardığı korku dergisi İmdaaat’in ilk sayı kapağı (1962). Az basılan, az satan ve kısa sürede kapanan bir yayın. Bugünse zor bulunduğu için koleksiyon değeri yüksek; elde kalan nüshaları yüksek fiyatlara satılıyor.

Altmışlı yılların dergi ve gazetelerinde kullanılan kâğıtların kalitesi çok düşük. Geçen zamana yenilmek üzereler diyelim. Buna bir de İstanbul’un nemini ekleyin, yayınlar pinçik pinçik dökülüyor. Derginin kendisi “çamur” gibi, kirli ve eprimiş; sayfaları açarken elinizde dağılacak durumda. Bu yaşıma kadar sağlam bir örneğini görmüş değilim.

Asıl merak ettiğimse dergiden çok, yayıncısı ve içerikteki kopya çizimleri de yapan Orhan Tunçdemir. Çizgileri, tercihleri, pulp’a bakışı bana tuhaf ve eksantrik geliyor. Keşke iki çift laf edebilecek kadar tanısaydım.

Meraklısı için not: İmdaat'ın tam koleksiyonunu görebilmiş değilim. Otuz yıl önce ellili yıllarda çıkan Voodoo dergisini andırdığını, onu temel aldığını düşünürdüm. 

Pazar, Ekim 04, 2026

Kahramanlar İyi Kalacak!

Çizgi romanlarımızda gerçeklik algısının kırıldığı, çizerin hikâyeye dahil olup yarattığı dünyayı yorumladığı sahneleri seviyorum. Kahramanların başına ne geleceğini izlerken birden onları yaratan insanla karşılaşıyoruz. Hikâyeyi bir süreliğine durduruyor, bize yaptığını anlatıyor, bazen kendini savunuyor. Yakınlarda Oğuz Aral ile Altan Erbulak arasındaki alışverişi, Aral ile kahramanı Hayk arasında büyüyen enteresan bölümleri yazmıştım.

Seçtiğim bantlar, Bedri Koraman’ın Cici Can’ından, Nisan 1960 tarihli. İlginç kısmı, Altan Erbulak’ın Affan adıyla yine işin içinde bulunması. Erbulak çok sevilen sosyal biri; anlaşılan iyi de bir sohbet arkadaşıymış. Farklı çizerlerin hikâyelerinde, onların karşılarına alıp tartışabildikleri biri olarak beliriyor. Burada da Bedri’yle kahramanların bu kadar iyi olup olamayacağını konuşuyorlar. Oğuz Aral’la yürüttükleri tartışmanın başka bir yönü bu.

Affan’ın itirazı, kahramanların kusursuzluğuna dair. Huriye’nin saflığını, temiz yürekliliğini, dürüstlüğünü sıraladıktan sonra soruyor: Gerçekteki insanlar böyle mi? Bedri’nin cevabı açık: Hayır. Bunun üzerine Affan, kendisi gibi yapmasını, kahramanların karakterlerini değiştirmesini istiyor. Huriye yalancı, kalleş, ahlaksız olsun… Tartışmanın komiği de burada: İyiliğin abartılmasına itiraz ederken kötülüğü abartmaya başlıyor.

Koraman, cevabını yalnızca “İnsanlar böyle olsun istiyorum” diyerek vermiyor. Okurun kahramanlarla kurduğu ilişkiyi açıklamaya çalışıyor. Ona göre herkesin iyi bir tarafı var; daha önemlisi, herkes kendini iyi zannedebiliyor. Okur, kahramanda kendisinde bulunan özellikleri gördüğü kadar, kendisinde olduğuna inanmak istediği meziyetleri de buluyor. Kahramanın iyiliğine inanmak, biraz da kendi iyiliğine inanmak demek.


Bence bantların en ilginç tarafı bu. Koraman’ın insanlara bakışı, kahramanlarına bakışı kadar iyimser değil. İnsanların tutarsızlıklarını, kendilerini temize çıkarma biçimlerini görüyor. Buna rağmen iyi kahramanlar çizmekte ısrar ediyor. Gerçek hayatta herkesin iyi olmadığını bilmekle, hikâyede iyilikten yana olmak arasında bir çelişki görmüyor. “Ben idealden yanayım!” derken kendi tercihini de açıklıyor. Son karede bunu açıkça söylüyor: Huriye ve Cici Can, her ne olursa olsun iyi insan olarak kalacaklar. 

Affan ise “Ben kötü kahramanlar çizeceğim! Sen hayallerinle uğraş!” diye çıkıp gidiyor. Elbette bu sözleri doğrudan Erbulak’ın sanat anlayışı olarak okuyamayız. Konuşan, Koraman’ın çizdiği ve tartışmada karşısına yerleştirdiği Affan. Bedri’nin sözlerini ise Koraman’ın kendi görüşlerine daha yakın buluyorum, tartışmanın kuruluşu ve son sözün ona bırakılması böyle bir okumayı destekliyor. Gerçek bir dostluk, hikâyenin içinde bir fikir ayrılığına dönüşüyor, arkadaşının itirazları sayesinde çizer kendi yorumunu açıklıyor.

Çizgi romancılar, hikâyeye dahil olarak kahramanlarını anlatırken kendilerinin nasıl görülmesini istediklerini de söylüyorlar. Koraman, sevimli tipler çizip geçmediğini, onların neden sevildiğini düşündüğünü gösteriyor. Çizginin ve hikâyenin arkasında bir tercih, bir insan görüşü olduğunu hatırlatıyor.

Ben bir itibar arayışı da görüyorum. Çok okunmak, yaptığınız işin ciddiye alınmasıyla aynı şey değil. Çizgi roman üzerine konuşacak, tercihlerini irdeleyecek bir eleştiri ortamı gelişmediğinde, çizer kendi açıklamasını da hikâyesinin içine yerleştiriyor. Kendi işinin yorumculuğunu üstleniyor. Bu bantlarda, hele o yıllarda, bana biraz da böyle bir yalnızlık varmış gibi geliyor: Okurları var, ama yaptıkları işi konuşacak muhataplarını da kendileri çiziyorlar.



Cumartesi, Ekim 03, 2026

Üstada Hürmetlerimle

Turhan Selçuk'a ait bu orijinali, Refi' Cevad Ulunay'a ithaf ve hediye edildiği için satın aldım. 1961 tarihli. Tarih anlamlı: 15 Ekim seçimlerinden üç hafta sonrası, koalisyon pazarlıklarının ortasında üretilmiş. Afişlerdeki dört parti de meclise giren dört parti. Esprisine bakılırsa Ulunay'ın o yıllardaki muhalif görüşleriyle uyumlu bir karikatür.

Turhan Selçuk'un Ulunay sempatisinin ayrıca hatırlatılması gereken bir yönü var. Ünlü çizgi romanı Abdülcanbaz'ın yaratılmasında Ulunay'ın Sayılı Fırtınalar kitabından ilham aldığı biliniyor. Selçuk'un onu bir hayran ilgisiyle takip ettiği, “üstad” dediği ve saydığı da karikatüre yazdığı ithaftan anlaşılıyor.

Karikatürün orijinalinin yıllar sonra sahaflara nasıl düştüğünü bilemeyiz. Ulunay'ın bu hediyeyi elden çıkardığını düşünüyorum. Benimki sadece bir tahmin elbette…

İşin ilginç tarafı bundan sonrası.

Selçuk, Dost dergisinin Mart 1968 sayısında, Ulunay'ı da dâhil ederek yaşlı ve sağcı yazarları hicveden bir yazı yazıyor. Ulunay aynı yılın sonunda vefat ediyor, o açıdan da üzücü. Selçuk pek yazı yazmadığı için başlı başına ilginç bir metin bu, ama bana daha ilginç gelen, Ulunay'a duyduğu eski hayranlığın artık başka bir şeye dönüştüğünü düşündürmesi oldu. Selçuk ona hâlâ “üstad” diyor, fıkra tekniğini ve dilini övüyor ama bu övgü artık ironinin içinden geliyor. Zanaata saygı sürüyor, siyasi mesafe ise belli ki açılmış.

“Bunların çoğu bizlere hücum eder” derken kendisini siyaseten nasıl tanımladığı çok açık değil. Solcu mu, ilerici mi, antiemperyalist mi? Bugünden kesin bir etiket koymak zor. Dönemin havasını düşünerek, 1968'in milliyetçi-sol refleksleri içinden konuşuyor diyelim.

Yanlış anlaşılmasın, burada birini deşifre etmek, “Bakın, 1961'de böyle söylüyormuş, 1968'de şöyle olmuş” diyerek suçüstü yapmak gibi bir heves taşımıyorum. Defaatle yazdım: gazetecilerin, haliyle karikatüristlerin de siyasetle ilişkileri değişir. Aktüeli yaşayan ve aktüel üzerine söz söyleyen insanların geçmişine dikkat kesilirseniz mutlaka çelişkiler bulursunuz. Bunun bir ölçüde kaçınılmaz olduğunu, hayatın hepimizi pragmatik davranmaya zorladığını düşünüyorum.

Ama bir ayrım yapmak gerekiyor. Sıradan insanın otorite karşısında kendisini korumak, işini yürütmek veya başına bela almamak için pragmatik davranmasıyla, hayatı ve insanları eleştirmeyi meslek edinmiş birinin pragmatizmi aynı şey değil. Gazeteci, yazar ve karikatürist yalnızca hayatın içinde yaşamıyor, başkalarının davranışları hakkında hüküm de veriyor. Başkasının çelişkisini gösteren insanın kendi çelişkilerinin gösterilmesinden muaf olması düşünülemez. Yapmak istediğim o yüzden suçüstü değil, eleştirmenin başkalarına uyguladığı ölçüyü ona da uygulamak.

Turhan Selçuk’un durumu da bu bakımdan eleştirilebilir. 1961’de “Üstad Ulunay’a hürmetlerimle” diyerek karikatürünü armağan ettiği, hayranlık duyduğu anlaşılan bir yazarı, yedi yıl sonra sağcı ve yaşlı yazarlar arasında hicvediyor. Elbette yedi yılda insan değişebilir: Ulunay değişebilir, Selçuk değişebilir, memleket değişebilir. Hele 1961 ile 1968 arasındaki yedi yıl siyaseten hiç de kısa değildir. Bunun kişisel bir kırılmadan mı, fikir değişikliğinden mi, yoksa dönemin siyasal ikliminden mi kaynaklandığını bilemeyiz. Değişimin anlaşılabilir olması ise onu eleştiriden azade kılmaz.

Herkesin birbiriyle sert konuştuğu bir hayatta kimi sözcük ve kavramlara kolayca pejoratif anlamlar yüklüyoruz. Pragmatizm de bunlardan biri. Hainliğin, dönekliğin veya ilkesizliğin başka adıymış gibi kullanılıyor. Oysa pragmatik olmak kendi başına ahlaki bir kusur değil. Korunmak için pragmatik olan var, geçinmek için olan var, havaya uymak için olan var. Mesele kimin, hangi koşullarda, ne pahasına ve neyi unutarak pragmatik davrandığı.

Asıl mesele değişmemizde değil. Değişirken geçmişteki kendimizi unutmakta, başkalarının çelişkilerini kolayca görüp kendimizinkileri görmemekte…

Şaşmaz, sapmaz, dümdüz, dosdoğru ve yanılmaz olduğumuzu sanmamızda.

Not: Karikatürdeki ithaf, 7 Kasım 1961 tarihli. Ulunay ise 4 Kasım 1968’de ölüyor ve 7 Kasım 1968’de defnediliyor. Sen seversin tesadüfleri Mıstık abi.

Cuma, Ekim 02, 2026

Gır Seyahati

Gırgır dergisinin ismini o yıllarda evlerde kullanılan mekanik, fırçalı makaraları olan, yere sürttükçe tozları toparlayan bir temizlik süpürgesinden aldığı söylenir; akla da yatkın geliyor. Ama gırgır, o süpürge olmadan da gündelik dilde yaşayan, tıpkı dırdır, vırvır, cırcır gibi kullanımda olan bir sözcük ve niteleme. Ahmet Vefik Paşa'nın 1876 tarihli sözlüğünden başlayarak 19. yüzyıl kaynaklarında gır ve gırgır makara sesi için kullanılıyor, mide ya da bağırsak sesi olarak da biliniyor.

“Gır”, sözlüklerde laf anlamında geçiyor... Ama nötr “söz” değil: gevezeliğe, palavraya, hoşbeşe, muhabbete yakın bir laf. Biliyorsunuz, birileri çok konuşup iş üretmediğinde “laf!” der kızarız... Sanki o türden bir laf... Partaval gibi...

Gır, 19. yüzyılın sonundaki argo sözlüklerinde karşımıza çıkıyor. A. Fikri'nin 1889-90'da yayımlanan, ilk argo sözlüğümüz sayılan Lugat-ı Garibe’sinde “yalan, uydurma” diye geçiyor. Otuzlu yıllarda Osman Cemal Kaygılı'nın Resimli Şark için hazırladığı Argo Sözlüğü'nde ise “söz, sohbet, muhabbet, yalan söz, partaval” denmiş. Kaygılı, “gırcı” için “yalancı”, “gırlaşmak” için “tatlı dille sohbet etmek” yazmış.

Süpürgeden önce, otuzlu yıllarda balıkçılıkta kullanılan bir ağa ve bu ağla avlanan teknelere de gırgır deniyor. Bir mekanizmanın çıkardığı sesin adıyken, zamanla mizahileşmiş sanki. 1960'larda İzmir'de üretilmeye başlanan Gırgır süpürgesinin reklamlarında “GırGır giren evde dırdır olmaz” ve “GırGır girdi dırdır bitti” sloganları kullanılmış; kulağa hayli matrak geliyor, espri olarak da yaygınlaştığı tahmin edilebilir.

Sözlüklerdeki kullanıma bakarsak gır’ın yalan ve boş laf gibi olumsuz anlamlardan sohbet ve eğlence gibi olumlu anlamlara doğru kayabildiğini de görüyoruz. Bu, sözcüğün ironiyle de kullanıldığını gösteriyor: gır atmak / gır kaynatmak (konuşmak, sohbet etmek), gırlaşmak (sohbet etmek), gır geçmek (konuşmak, şakalaşmak, alaya almak), gırgır (şamata, eğlence, neşeli sohbet), gırgır adam/kadın (hoşsohbet, oyunbaz, güldüren kişi). Alaya alma anlamının, makara sesinden “makaraya almak” deyimine uzanan bir benzetmeden geldiği de düşünülüyor.

Gır’ın sözcük olarak en sevdiğim kullanımı ise şu: “Aptal dersen, oo gırla!” derken aptalın çok, bol miktarda olduğu vurgulanır.

Kısacası “gır”, yaklaşık yüz elli yıldır bir yerlerde ses çıkarıyor: bazen makara sesi, bazen boş laf, bazen palavra, bazen hoşbeş, bazen şamata. Balık tutuyor, ev süpürüyor ve sonunda bir mizah dergisine isim oluyor.

“Gır” seyahati diyelim... Laf çok, “gırla!”

Related Posts with Thumbnails