Perşembe, Şubat 05, 2026

Ayna değil Mecra

Bugün Türkiye’de mizah ile sansür arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz? Önceki dönemlerle kıyasladığınızda ne değişti?

İnternet öncesi dönemde, siyasi otoritenin denetimi altında ama yine de belirli bir özgürlük alanına sahip popüler bir mizah vardı. Bu mizah daha çok yazılı basında yaşar, devlet televizyonunda sınırlı biçimde yer bulurdu. Gırgır bunun tipik örneğidir; çok satardı ve yaygındı, çünkü Türkiye’nin en büyük basın grubunca yayımlanırdı. Hatırlarsanız, özel televizyonların ortaya çıkışıyla birlikte mizah dergileri hızla tiraj kaybetti ve birer birer kapandı. Ardından gelen internet çağı, bu dergileri nostaljik birer hatıraya dönüştürdü. Artık mizah, özel televizyonlarda ve internette varlığını sürdürüyor. Dergiler ne yazık ki, satmıyor artık.

Sansür ise her dönemde, anayasal çerçeveye, ceza kanununa ve kamusal alanın eleştiriye bakışına göre değişen biçimlerde uygulandı. Her zaman değişti yani. Gırgır, Haldun Simavi’nin gücü ve 1961 Anayasası’nın fikir özgürlüğü teminatı sayesinde büyüyebildi. “Yasama, yürütme, yargı ve Simaviler” denilen bir dönemdi o. O yıllarda çok satan Hürriyet ve Günaydın gazeteleri her gelen siyasi iktidara muhalefet edebiliyordu. Bugün ise ne Simaviler var, ne de bağımsız bir basın. Anayasa Mahkemesi bile artık bir erk gibi algılanmayabiliyor. Dolayısıyla dava ve mahkûmiyet sayılarına bakmak, bugünün sansür tablosunu anlamak için yeterli.

Mizah hâlâ toplumu yansıtan bir ayna işlevi görebiliyor mu?

Ben mizahı çok da “ayna” olarak görmüyorum. Çünkü esprilerinizin ve söyleyebileceğinizin sınırlarını, içinde bulunduğunuz yayın mecrası belirliyor. Popüler mizah, çoğunluğun değerlerine yaslanmadan var olamaz. Eskiden seküler ve milliyetçi bir mizah egemendi; Gırgır da bunun ürünüdür. Bugün ise kamusal ruh, dindar ve milliyetçi bir damara sahip. Buna hassasiyet göstermeden geniş kitlelere ulaşamazsınız.

Elbette internette ya da küçük mekânlarda bu çizginin dışında işler yapan, stand-up yapan insanlar var. Ama bakmayın siz, onlar ulusal anlamda popüler değiller, o espri evreniyle de olamazlar; popüler oldukları anda ceza ya da linç riskiyle karşılaşırlar. Bu yüzden bugünün mizahçıları topluma ayna tutmuyor, hatta tutamıyor. Kendi otobiyografik nitelikli evrenlerinde, kendilerine benzeyen seyircilere konuşuyor, kıyılarında dolaştıkları (hatta korktukları) bir toplumdan aralıklarla söz ediyorlar.

Baskı dönemlerinde mizahın rolü değişiyor mu? Daha muhalif mi, daha çekingen mi oluyor?

Mizahçılar da bizim gibi insanlar: ürküyorlar, korkuyorlar, çekiniyorlar. Bir hayatları, aileleri, geçim dertleri var. Onları siyasetle meşbu süper kahramanlar sanmayalım.

Sosyal medya, YouTube ve bağımsız dijital platformlar sansür karşısında yeni bir alan açtı mı?

Evet, açtı. Çünkü siyasi otorite genellikle popüler olana tepki gösterir. Popüler olamayan mecralar onun ilgisini ya da öfkesini o derece çekmez. Bu da oralarda çalışan mizahçılara görece bir özgürlük alanı sağlar. Dikkat ederseniz, televizyona çıkamayan ama internette çok izlenen, daha okur-yazar bir seyirciye hitap eden bir mizah türü gelişti. Bu platformlarda var olma ihtiyacı, yeni isimler ve biçimler doğurdu.

Bugünün mizahında halkın ruh halini ya da kaygılarını temsil eden bir isim veya akım var mı?

Sosyal medya çağında böyle bir “isim”, “akım” ya da “ruh”tan söz etmek güç. Çünkü ortam son derece heterojen, doğası gereği parçalı ve aşk-nefret ikiliğinde aşırı uyarılmış durumda.

Önümüzdeki dönemde Türkiye’de mizahın özgürlük alanı sizce nasıl şekillenecek?

Soru sansür ve yargılamalarla ilgiliyse, bunun cevabı, ilk demokratik genel seçimden sonra verilebilir.

[Söyleşiyi Vaveyla sitesi için Ezgi Görgü yaptı, yazı için link ]

Çarşamba, Şubat 04, 2026

Crumb, Tekvin’i Niye Çizdi?


2009 yılı sonunda çizgi dünyası ve underground alemi adına merak uyandırıcı bir gelişme yaşandı. 1943 doğumlu ünlü çizer [Robert Dennis] Crumb kendisinden beklenmeyecek bir çalışmaya imza atarak Tekvin’in çizgi roman uyarlaması olan bir albüm (The Book of Genesis Illustrated) yayımladı. Hemen tüm dünyada ajanslardan servis edildi bu haber, bizde de çıktı, hatta bir asparagas teyellendi peşisıra: Crumb, Kuran-ı Kerim’i de çizgi romanlaştıracaktı vs. Biri bir albüm yayınlamış ve o dönem Türkiye’de de çizgi roman modası var, denk düştüğünden haber olmuş işte diye düşünmeyin. Ya da Tevrat’a ilişkin bir propagandanın parçası da saymayın derim. Hiç akla getirmeyin demiyorum, İncil ya da Tevrat ilk kez çizgi romana uyarlanmıyor. Pek çok ülkede dini kurumların özellikle geçen yüzyılın ikinci yarısında bizzat çizgi roman yayıncılığı yaptığını, Amerika’da sadece dini değil hayli iddialı anti-komünist çizgi romanları yayınladığını hatırlatabilirim. Din ve çizgi roman hiç sevmemiş değillerdir birbirlerini. Ajansların asıl ilgisini çeken şey, bu uyarlamayı gelmiş geçmiş en ünlü underground sanatçılarından biri olan Crumb’ın yapması. 

The Guardian birkaç yıl önce Crumb’ı ayrıntılı olarak anlatan bir yazı dizisi yayınlamış ve şu spotlarla sunmuştu: “60’ların hippilerinden 90’ların film yapımcılarına ve 21. yüzyıl küratorlerine, her nesil seks saplantılı, beşeriyet düşmanı Rober Crumb’ı yeniden keşfediyor”. Aynı sayfalarda eleştirmen Simon Hattenstone, “Crumb kırk yıldır en aşağılık arzularımızı çiziyor. O profesyonel bir sapık, çizgilerinde boy gösteren utanmaz bir canavar” diye yazmıştı. Kendisi gibi çizer olan karısı Aline’e göre, gülerek söylediğine bakmayın, “cinsiyetçi, ırkçı, Yahudi, kadın düşmanı” olan birinden söz ediyoruz. Altmışlı yılların ortasından beri çiziyor, bir aralar LSD bağımlısıydı, her türlü otoriteye karşı çıkan çalışmalar yayınladı. İri kıyım kadınlar, abazan erkekler, edebsiz edebiyat, grotesk olan her şey hikâyelerinde yer aldı. Kendinden sonra gelen kuşakları -bizdeki çizerleri dahi- derinden etkiledi. Bugün Grafik Roman adlı bir ardışık sanattan söz ediliyorsa Crumb’ın sahiden katkısı büyüktür. Samimiyetle saplantılarını, açmazlarını resmetti. Devlet, kilise, bürokrasi, polis, politikacılar, ebeveynler, aile başta olmak üzere bütün emredenlerle alay etti. Küçük bir anekdot aktarmalıyım, çizgilerini ve neler anlattığını bilenleri şaşırtmayacaktır: Janis Joplin ve Robert Crumb birbirleriyle tanışmak istiyormuş, ortak bir dostları varmış. Davulcu Dave Getz de Crumb’ın onlar için bir albüm kapağı yapıp yapamayacağını merak ediyormuş. Ortak dostları konuyu Crumb’a açınca Crumb, “Tamam, albüm kapağınızı yaparım, ama tek şartım, Janis’le tanıştığım zaman göğsünü mıncıklamak istiyorum” demiş. Albüm çıktıktan sonra verilen bir partide Joplin’le Crumb tanıştırılmış. Crumb, Joplin’in göğsüne yönelmiş ve arzusunu aynen dediği gibi hitama erdirmiş. Joplin, Crumb’a bakıp “Ah, tatlım” demiş. Bu Crumb’ın çok hoşuna gitmiş. Başa dönelim, evet böylesine ergen zekâlı, arzularına gem vuramayan ve ne yalan söylemeli komik, hınzır ve “ahlaksız” biri Tekvin’i çizgi romana uyarlıyor. Vallahi neden diyeceğim, ama kesin cevabını bilmiyorum.

Geçen yaz başlarında ilk kez, Crumb’ın böylesi bir uyarlama üzerinde çalıştığı haberi çıkmıştı. Kendi adıma ironik, eleştirel bir hikâye olacağını düşünmüştüm. Neredeyse eş zamanlı olarak yayıncısı, benim gibi düşünenleri ters köşeye yatırdı: Hayır, Crumb bütünüyle aslına sadık bir uyarlama yapıyordu. Doğrusu kitap çıkana kadar bu sadakat iddiasını ciddiye al(a)madım. Üstelik Tekvin, epeyce zürriyet meselesiyle ilgili olduğu için başka çizer ve mizahçılar tarafından hicvedilmiştir. Velâkin, albüm çıktığında gördük, Crumb yaratılışın ilk 50 bapını bire bir uyarlamış. Bol isim ve aile seceresi vardır, onları dahi o sevimli kaligrafisiyle aktarmış. Âdem ile Havva’nın kandırılmaları, ağaçtaki meyveyi yediklerinde çıplak olduklarını fark etmeleri, örtünmeleri, utanmayı öğrenmeleriyle başlıyor albüm. Habil’in cinayeti, İbrahim’in İsak’ı kurban etme ritüeli, Lut’un kızlarıyla sevişmesi, Sodom ve Gomorra üzerine yağan kükürt ve ateş, Rebeka, Yakup, Hacer, Nuh vd. Gerçekten iddia edildiği gibi sadakatle anlatmış yazılanları. Yine de bir ilginçlikten söz edilebilir: Tekvin’de geçtiği biçimde aktarayım “Tanrı adamı yarattığı günde, onu Tanrı benzeyişinde yaptı”. Crumb, asıl olarak Tanrı’yı çizmiş, öfkelenen, cezalandıran, akıl veren ve plan yapan biri olarak resmetmiş onu. Hakkını yemeyelim, cinsellikle ilgili ölçülü davrandığı, hele geçmiş işleriyle kıyaslandığında hayli sakınarak çizdiği iddia edilebilir ama bu uyarlama yine de her ülkede yayınlanamaz.

Crumb’ın bu uyarlamayı yapmak istemesi, sadakat göstermesi dilimizdeki klişe karşılığıyla “hidayete erdiğini” mi gösteriyor. Bir yaşlanma emaresi, pişmanlık içeren bir hezeyan ya da af dileme mi? Global ölçekli bir din ilgisinin sonucu olarak değerlendirilebilir mi veya. Sanıyorum, Crumb’ın ilk olarak ilgisini çeken şey, sapkın şöhretini bilerek yapılan uyarlama teklifi olması. Bunun cezbedici ve meydan okuyucu bir yönü olduğu muhakkak. Sadakati, profesyonelliğin bir parçası olarak görerek sorun etmemiş, bu da anlaşılıyor. Kafka ya da Bukowski uyarlaması yaparken de benzer bir itina göstermişti. Crumb, albüm hakkında konuşurken agnostik olduğunu söylemiş, anlattıklarından anlayabildiğim kadarıyla dinlere olmasa bile Tanrıya inanan biri. Israrcı da değil, hep öyleydi zaten, başka yönlere ilgi gösterdi çoğu zaman. Yoğunlaşmalardan sıkıldı, “Tanrı”yı uzun uzadıya konuşabilecek biri olmadı. Belki bu konu açıldığında yine ailesinden söz edebilirdi veya dönüp dolaşıp Amerika’ya olan nefretini anlatabilirdi, konuyu başka taraflara çekerek bile isteye dağıtırdı.

Crumb, Tekvin'i resimleme nedenlerinden biri olarak anlatılan hikayelerin ilginçliğini göstermiş, işe başlarken-ki bunu sonradan söylüyor, cinsellik ve şiddet dolu bir hiciv çıkarmaya niyetliymiş ama çalıştıkça bunu yapmasına gerek kalmadığını metinde bu ögelerin ziyadesiyle yer aldığını fark etmiş filan. İnsan, ister istemez Crumb’un üretimlerine bakıyor ve Tekvin’le kıyaslıyor, gözle görülebilir bir fark olduğunu hemen anlıyorsunuz. Tekvin, geçmiş işlerine kıyasla hayli “politically correct” bir çalışma. O sebeple epeyce yuvarlak ve ihtiyatlı konuşmuş dememiz gerekiyor. 

Başka bir soru: mesele, Tekvin’i asla okumayacak ya da önemsemeyecek Crumb okurlarına Tekvin’i okutmak veya bir biçimde Tekvin’i konuşulur kılmak olabilir mi? Olmaz demiyorum ama bunun çok etkili olduğunu düşünmüyorum. Neyi amaçlarsanız amaçlayın bir popüler kültür ürününün nasıl tüketildiği önemlidir, amacı ne olursa olsun, başka bir bağlama sapılması mümkündür çünkü. Tekvin çizgi romanıyla ilgili yorumlarda Crumb’ın geçmişinin belirleyici olduğu anlaşılıyor. En çok Tekvin’de resmedilmiş kadınlardan söz ediliyor örneğin. Okurlar devraldıkları ve alışkın oldukları hınzırlıkları yeniden belirginleştiriyorlar.  

[Bu yazı ilk kez  Birgün Kitap’ın 29.5.2010 tarihli yazısında yer aldı, blogta tekrar yayımlarken bir kez daha elden geçirdim. Yazıda yer alan alıntı ve  anekdotları Serüvenci arkadaşlarımdan Şenol (Bezci) ve Can'a (Yalçınkaya) borçluyum.] 

Çarşaf


Salı, Şubat 03, 2026

"Etkilenmek" (2)

Dün yazdıklarıma devam ediyorum. Tekrara düşmek pahasına yineleyeceğim: İnsanlar fikir değiştirebilir. Buna itirazımız olamaz. Ama fikir değiştirirken dil sertleşiyorsa, ses yükseliyorsa, orada artık düşünceden değil, bir savunma refleksinden söz ediyoruz demektir. Ya da doğrudan agresyondan.

Etkilendim” cümlesi sahiden önemli. Masum görünüyor ama çok şey anlatıyor. Etkilenmek, çoğu zaman düşünmenin yerine geçen bir şey. Zahmetsiz, hızlı, konforlu. Soru sormak yorucu, etkilenmekse rahatlatıcı. Çünkü etkilenirken sorumluluk duymuyoruz. Kararı sen vermiyorsun, sana verilmiş, paketlenmiş, servis edilmiş oluyor.

Lisede münazara yapılıyordu, ben de konuşmacılardan biriydim, “para saadet getirmez” gibi aslında savunulması zor bir tezi savunmam istenmişti. Heyecanla ve iştahla konuştuğum için kazanmıştık. Hitabetin ve lafazanlığın, geniş anlamıyla güzel konuşan insanların ne kadar riskli olabileceğini o vesileyle tecrübe etmiş ve anlamıştım. Doğruyu söyledikleri için değil, doğruyu söylüyormuş hissi verdikleri için tehlikeliydiler. Hitabet içeriğin önüne geçtiğinde, akıl geri çekiliyor. İnsan kendini ikna etme işini bir başkasının sesine devrediyor.

Münazara, seyirci alkışlarıyla ilerlediği için sadece bir fikir savunmamıştım, bir kimlik de sunmuştum. “Biz”i tarif ediyor, “para saadet getirir” diyen “onlar”ı (kötüleri) işaretliyordum. Beni dinleyenlere kimle konuşacaklarını, kimden uzak duracaklarını, hatta kimi küçümseyebileceklerini söylemiş oluyordum.

Abarttığımı düşünmeyin. Bu tehlikeli bir eşik. Çünkü insanı hakikatin peşinden değil, aidiyetin içine doğru sürüklüyor. Bu yüzden “güzel konuşuyor” cümlesi küçümsenecek bir şey değil. Tam tersine, ciddiye alınmalı. Çünkü orada aklın yorgunluğu, sabrın tükenişi ve teslimiyet var.

Belki de asıl sorun şu: düşünmek yalnızlık gerektiren bir eylem. Etkilenmek ise kalabalıkla olur. İnsan bazen yalnız kalmamak için düşünmekten vazgeçebilir. Bir cümlenin sıcaklığı, bir grubun güveni, bir sesin kararlılığı, o yalnızlığı geçici olarak unutturur.

İnsan her şeyi bilemez, her şeyi tartamaz, her konuda kesin fikri olamaz. Bu da normal. Ama düşünmeyi tamamen devretmek başka bir şey. O noktada inanç artık bir arayış değil, bir sığınağa dönüşür. Arkadaşımın, güzel konuşulduğu için değil, ihtiyaç duyduğu için etkilendiğini şimdi daha iyi anlıyorum.

Kendi adıma hep şunu yapmaya çalışıyorum (buraya dikkat, yapabiliyorum demiyorum, bir ideal olarak deniyorum) Kendimi fazla haklı hissettiğimde şüphelenmek istiyorum. Etkilendiğimiz anlarda durabilmek, ses yükseldiğinde geri çekilmek demek bu. Aydınlanmacı görünebilirim ama inanın tam öyle değilim. “Ignoramus” hissiyatına inanırım. Düşüncelerimiz en çok kendimizden fazlasıyla emin olduğumuz anlarda zaaf gösteriyor demek istiyorum.


Pazartesi, Şubat 02, 2026

"Etkilenmek" (1)

Üniversitede ilk karşılaştığım çocuk, bana yekten Leninist olduğunu söylemişti. Günlüğüme yazmışım, kararlı, kendinden emin biri gibi gelmişti. Yıllar sonra sosyal medyada karşıma çıktı: yogaya merak sarmış, Atatürkçü olmuş. O yıllarda Atatürk’e açıkça karşıydı.

İnsan değişir. Yeni şeylerle karşılaşır, bir süre heves eder, sonra usanır. Eskiye döner, fikir değiştirir, vazgeçer, öğrenir, pişman olur. Bu değişimi, “bizimle aynı fikirde değil” diye küçümsemek saçmalık. Hayat öyle işlemiyor.

Beni asıl rahatsız eden, insanın bir şeye inanırken karşıtlarına yönelttiği şiddet ve tahammülsüzlük. Fikir değil, hal. Kanaat değil, hoyratlık eleştirilmeli.

O çocukla sonradan sınıf arkadaşı olduk. Birlikte oturup kalkıyor, birlikte büyüyorduk. Derken bir ara (nasıl oldu hâlâ bilmiyorum) bu ateist çocuk Adnan Hocacı oldu. Namaza başladı, bizimle konuşmaz oldu. Yetmedi, namaz kılmıyor diye üniversite mezunu annesini tokatladığına bile tanık olduk. Şedit, keskin, ürkütücü bir hâl. Neyse ki uzun sürmedi, bir ay sonra tekrar “normale” döndü.

Kırk yıl öncesinden söz ediyorum. Adnan Hoca’yı falan pek bilmiyoruz o zamanlar. Nazlı Ilıcak’ın Bulvar’daki röportajı var sadece, gazete toplatılmış, adam içeri alınmış, o kadar. Görmüş değiliz, tanımıyoruz. Okulda Harun Yahya kitapları dağıtılıyor ama kuşe baskısı dışında elde tutulur bir yanı yok.

Arkadaşa sormuştum, “sen şüpheci bir adamsın, aklını kullanan birisin. Hiç tanımadığın birini dinleyip, inandığın şeylerle ilgisi olmayan bir yola nasıl girersin?” Bana şunu söyledi: “Çok güzel konuşuyor. Etkilendim.”

Üstelemedim ama aklımda kaldı. On sekiz yaşındayım. Bir insanın, birinin “güzel konuşmasından” etkilenip hayatını bu kadar hızlı değiştirmesini aklım almıyor. Merak ediyorum. Bir de ben dinlesem diyorum. Ne anlatabilir? Ne söyleyebilir?

Yıllar geçti. Adnan Hoca bir medya figürüne, bir televizyon karakterine dönüştü. Ne söylediğini, nasıl söylediğini hepimiz gördük. O eski merakımın karşılığı yokmuş; onu da anladım.

Ama mesele Adnan Hoca değil. Mesele şu: öğrenme, inanma, reddetme, kabullenme ve akletme süreçleri, aileden, çevreden, sınıftan, şehirden, büyüme hikâyelerimizden besleniyor. Tek doğru yok, tek yanlış yok. Bunu kabul etmeden konuştuğumuz her şey havada kalıyor.

Belki de asıl soru şu: İnsan ne zaman düşünür ve ne zaman-nasıl teslim olur? Hangi anda akıl devreden çıkar da “etkilenme” direksiyona geçer? Ve belki daha rahatsız edici olanı: Güzel konuşan birine kapılmak, düşünmeyi askıya almak mıdır?


Pazar, Şubat 01, 2026

Yağmur


Son Okuduklarım 110

Timuçin ismi yanıltmasın, beni yanılttı. Cengiz Han’a dair biyografik bir çalışma sanmıştım, oysa aynı adı taşıyan başka bir Moğol karakterin hikâyesiyle karşılaştım. Üstelik anlatı, Cengiz’in hayatından epeyce besleniyor. Sanki farklı bir Cengiz yorumu yapılacakken, olası tepkilerden çekinilip yan bir yola sapılmış. Herkes de bunun farkında gibi duruyor. Türkçe edisyonun yayıncısı da, anlaşılan bu benzerliği ticari bir avantaja çevirmek istemiş, albüm oldukça iddialı bir baskıyla sunulmuş. Görsel tasarım başarılı: göz alıcı çizgiler, ritmi olan ve süreklilik duygusu taşıyan bölümlere sahip. Hikâye ise beni hiç sarmadı. “Bağnazlık mı ediyorum?” diye kendime sorup defalarca baştan başladım, kendimi zorladım. Nafile. Orta Asya steplerinin gerçekçiliğinden eser yok. Bilenler için söyleyeyim: Timuçin’i sanki Jodorowsky yazmış gibi okuyoruz; fantastik tripler, astral yolculuklar, âlemler arası medcezirler, şamanik çıkarımlar… Hepsi var, ama “toprak” yok diyeceğim. 

Moon Deer – Ay Geyiği, Yoann Kavege’in bilim kurgu çizgi romanı. Metnin neredeyse tamamen geri çekildiği, görsel aksiyona yaslanan bir anlatı. Bir kahramanın ve onu izleyen bir başkasının kovalamacasını izliyoruz: biri elindeki yumurtayı korumaya çalışıyor, diğeri onu yok etmeye. Finalde “meğer o yumurta dünyaymış” esprisiyle karşılaşıyoruz, dünyanın yaratımına dair bir mesel okumuş oluyoruz. Eserin görsellikle ciddi bir iddiası var; bunu ne ölçüde karşıladığı tartışmalı. Kapağa iliştirilen “en iyi bilim kurgu çizgi romanı 2022” etiketi, belli ki fikrin parlaklığına oynuyor. Bana kalırsa fikir fazla uzatılmış; buna rağmen derinleşememiş.

Omzumda Kahramanların Yükü, otobiyografik nitelikli  bir ailesi hikâyesi. David Sala, aile anlatısını kullanarak büyümenin yükünü, kaybını ve sessiz kırılmalarını resmediyor. Seçimleri bakımında dili ağır, tonu kederli. Resimlerin donukluğu ve fragmante anlatım, hikâyeyi bilinçli biçimde yavaşlatıyor, okurdan sabır talep eden, kolay teslim olmayan bir anlatı bu. Dede’nin trajedisinin yarattığı yük ve o ağırlığın getirdiği bıkkınlık albüme isim olmuş. Geçmişten sızan küçük anlar var: tortular, yemekli toplantılardan geriye kalan tatlar, yarım bırakılmış bir büyükbaba hikâyesi. Mutluluğun geçiciliği ve hayat yollarının ansızın çatallanması, albümün ruhuna uygun bir atmosfer yaratmış. Çocukluğa ait mutlu aile fotoğraflarının bir anda bozulması ve her birinin farklı yönlere savrulması, duygusal olarak etkileyici olmuş. Üstelik bunu hiç de altını çizmeden yapabilmiş. Albüm, tek tek resim olarak çok “güzel” ama ben akışkanlık arıyorum, benlik değilmiş diyeyim.
Related Posts with Thumbnails