Popüler kültür, hukuka inanmaz. Daha doğrusu kanunun ve kanun koruyucularının zenginlere ve güçlülere göre çalıştığını “hisseder.” Bu yüzden kendi adaletini kendi dağıtan, gerektiğinde kanunun yerine geçen “kanun koyucu” kahramanları sever. Onlarla ilgili hikâyeler anlatır.
Ben büyürken, bu kahramanlarla ilgili filmlerin “sağcı”
olduğunu söyleyen bir literatürle karşılaştım. O güne kadar hiç düşünmediğim
bir mantıkla, kahramanın yolculuğunun nasıl faşizan bir yere vardığını
anlatıyorlardı. Dirty Harry suçluyu yakalıyor ama kötü adam her defasında
salıveriliyordu. Parası vardı, bağlantıları ve görünmez koruyucuları vardı.
Kimse onu cezalandıramıyordu. Seyirci olarak biz, yaptıklarının bedelini
ödemesini istiyorduk. Harry de gereğini yapıyordu. Çat çat öldürüyordu
kötüleri. Vahşice ve her filmin finaline yaraşır bir gösteriyle.
Yıllar sonra fark ettim ki mesele yalnızca Dirty Harry
değildi. O filmlerde gördüğüm çelişki, gündelik hayatın içinde de vardı.
Hepimiz hayatlarımızı kompartımanlara ayırarak yaşıyoruz.
Türkçe sınavında de-da ayrımına dikkat ediyoruz ama matematik öğretmeninin buna
bakmayacağını biliyoruz. Çocuğumuza dürüst olmayı öğretiyor ama mesaiden erken
kaçıyoruz. Kayırmacılıktan şikâyet ediyor ama işimizi kolaylaştırmak için bir
tanıdık arıyoruz. Büyük ilkelerden bahsederken aynı anda kendi küçük
imtiyazlarımızı ya da öfkelerimizi rahatça meşrulaştırabiliyoruz.
Popüler kültür derslerinde gösterdiğim bir fotoğraf
vardı. Bir Cezayirli asker, Fransız bayrağını selamlıyordu. Öğrencilerden bunu
yorumlamalarını isterdim. On beş yıl önce de Fanon’dan girip emperyalizmden
çıkanlar olurdu. Sonra aynı soruyu başka türlü sorardım: “Bu bayrak Türk
bayrağı olsa ne hissederdiniz?” Gurur duyarım diyenler çıkınca, sınıf küçük çaplı karışırdı. Öğrencinin
kafasının karışması iyidir. İnsanların sempati kurmadan empati yapabilmeleri
gerekir. Sıradan hayat bunu pek teşvik etmez. Karşılaşmalar arttıkça farkındalık
da artar.
![]() |
Ders verdiğim yıllarda yaşanan bir linç olayını örnek
olarak kullanırdım. Eski öğrencilerimden hatırlayanlar olacaktır. Olayın
ayrıntıları çok önemli değil çünkü benzerleri sık yaşanıyor. Bir aile kafede
oturuyordu. Kürtçe konuştukları sanıldı. Müşteriler, esnaf, toplanan kalabalık
derken olay büyüdü.
Sorularım basitti: Ya o insanlar Kürtçe konuşmuyorsa?
Diyelim ki Farsça konuşuyorlarsa? Ya o aile Yunanistan’da yaşayan Türk bir aile
olsaydı? Ya kafede oturanlar trans bireyler olsaydı?
Tartışma ilginç biçimde hep aynı noktaya varırdı. Birisi
mutlaka o can simidine sarılır ve en uç örneği masaya bırakırdı: “Peki hocam,
bu yapılan çocuk istismarcısı birine olsaydı?”
İşte o soru, her şeyin düğümlendiği yerdi.
Çünkü insanlar ilkelerle değil, çoğu zaman aidiyetlerle
düşünürler. Kurban değiştikçe adalet anlayışımız da esner, bükülür,
başkalaşır. “Sen kimsin?” sorusu, çoğu zaman bir argüman değil, safları
sıklaştırma çağrısıdır. Erkeksen erkekleri, Kürtsen Kürtleri, muhafazakârsan
muhafazakârları koruduğun varsayılır. Tartışma fikirler üzerinden değil,
kimlikler üzerinden yürümeye başlar.
Bugün artık bir öfke algoritmasının içinde yaşıyoruz.
Sosyal medyada da sokakta da linç, bize kurban hakkında hiçbir şey söylemezken
linç edenler hakkında pek çok şeyi anlatır. Kalabalık birini cezalandırırken,
aslında kurbanın suçu üzerinden kendi ahlaki üstünlüğünü ilan eder, kendini
kutsar.
Zagor’da okuduğum bir cümleyi aralıklarla kullanırım. Bir
Kızılderili, Zagor’a “Hangi hakla bizi kurtarıyorsun?” diye soruyordu. Batman’e
yıllardır sorulan soru da aslında aynıdır: “Kanun koyma hakkını sana kim
verdi?”, “Senin temiz olduğunu nereden biliyoruz?”
Mesele Polat Alemdar’ın kötüleri öldürmesi değil, o
ekranın karşısındaki herkesin, o an birilerini öldürmek, yok etmek istemesi.
İntikam filmleriyle sokaktaki ya da klavyedeki linç
arasında sandığımızdan daha büyük bir akrabalık var. İkisinde de mesele suçun
ne olduğu veya adaletin tecelli etmesi değil, “biz” dediğimiz grubun kendisini
her koşulda haklı ve üstün ilan etme arzusu. Popüler kültür bu vahşi arzuyu
icat etmedi, sadece onu görünür hale getiriyor, estetize ediyor.
Kızılderililerin, western filmlerinin sadece ilk yarısını
seyredip sonra televizyonu kapattıklarına dair bir hikâye anlatılır. Çünkü
filmin o bölümünde henüz onlar kazanıyordur. Doğru mudur bilinmez ama muazzam
bir hikâyedir.
Popüler kültür her zaman ve her koşulda “bize” çalışır.
Linç de tam olarak böyledir. Bir adalet arayışından çok, kimin yanında
durduğumuzu ilan etme biçimidir.
![]() |












