Salı, Ağustos 04, 2026

Para ve Enflasyon

Erdoğan Tokatlı’nın yönettiği 1972 tarihli Hakikat filmini seyretmedim. Dolayısıyla fotoğraftaki sahnenin hikâye içindeki yerini ve karakterler arasındaki ilişkiyi bilmiyorum. Beni fotoğrafa baktıran, filmden çok oyuncu İsmail Hakkı Şen’in sol elinde tuttuğu kitap oldu: Emile Burns’un Para ve Enflasyon’u.

Sahnenin bir parodi olarak kurulduğu aşikâr. Şen; kollarını iki yana açmış, ağzını abartılı biçimde aralamış, koyu renk gözlükleri, boynundaki desenli fuları ve gevşek bedeniyle bir “entel”, bir züppe, entelektüel görünmeye çalışan bir pozör taklidi yapıyor. Elindeki kitap da bu karakter tasarımının tesadüfi olmayan parçalarından biri.

Para ve Enflasyon, Köz Yayınları tarafından 1970 yılında yayımlanmış. Yazarı Emile Burns, Türkiye’de daha çok Marksizmi açıklayan giriş kitaplarıyla tanınmış bir İngiliz komünisti. Altmışlı ve yetmişli yıllarda Türkiye yayıncılığının dünyadaki siyasal ve düşünsel literatürü neredeyse telaşla ve açlıkla izlediği bir dönem yaşanıyordu. Yeni yayımlanan kitaplar hızla çevriliyor, sosyalizm, Marksizm, emperyalizm, sınıf ve ekonomi üzerine cep kitapları dolaşıma giriyordu. Burns’un başka eserleri de kısa süre sonra Türkçeye çevrilmeye başlayacaktı.

Peki böyle bir kitap neden bu adamın elinde?

İlk ihtimal, kitabın gerçekten karakterin siyasal veya düşünsel kimliğini göstermesi olabilir. Fakat fotoğrafın görsel grameri buna pek izin vermiyor. Burada kitap okuyan ciddi bir adamdan çok, kitap aracılığıyla ciddiyet taklidi yapan biri var. Kitap, iddia ve içeriğinden koparılmış, gözlük, fular ve başucundaki ciltli kitaplarla aynı dekoratif seviyeye indirilmiş.

İkinci ve bana daha kuvvetli görünen ihtimal, kitabın yalnızca başlığı nedeniyle seçilmiş olması: Para ve Enflasyon. Para zaten Yeşilçam ahlakında hazzedilmeyen, kuşkulu bir şeydir. Paradan söz eden, paraya düşkün olan veya ilişkilerini para üzerinden kuran biri, hiç şaşmaz, hikâye tarafından cezalandırılmayı bekleyen kişidir. Enflasyon ise başlı başına sevimsiz ve trajikomik bir kelime. İki sözcük yan yana geldiğinde, karakterin maddiyatçılığını ve ruhsuzluğunu açıklayan hazır bir karikatür üretir.

Burns’un komünist olması yönetmenin veya senaristin umurunda bile olmayabilir. Çünkü burada konuşması istenen, kitabın içeriği değil, kapağıdır.

Karede bundan biraz daha fazlası yok değil. Moda gözlükler, boyna alelade dolanmış o “anşante” fular, abartılı el ve ağız hareketleri, yatağa jartiyerli siyah çoraplarla yayılmış o gevşeklik… Dönemin görsel kodları içinde bu adam yalnızca entelektüelleştirilmemiş, aynı zamanda kadınsılaştırılmış gibi duruyor. Burada “kadınsı” sözcüğünü biyolojik veya gerçek bir özellik olarak değil, Yeşilçam’ın erkeklik repertuvarı içinde kullanıyorum: narin, edilgen, yapmacık, bedensel güçten ve cinsel inisiyatiften uzak bir tanımlama.

Tam erkek” olmadığı sezdirilen bir karakterle karşı karşıyayız. Fazla okumuş, fazla süslenmiş, fazla konuşmuş veya en azından bunların taklidini yapmış biri. Bu fazlalıklar, Yeşilçam’ın dünyasında bir erkeklik eksikliğinin işaretleri olarak kodlanır demek istiyorum.

Yanındaki Aynur Aydan’ın yüzü ise ona bakarken hafif şaşkın, daha çok da sıkılmış görünüyor. Aydan, yıllar sonra dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’in istifasıyla sonuçlanan ilişkinin tarafı olarak magazin tarihine “bakan düşüren kadın” diye geçecekti. Bu fotoğrafta ise henüz bir bakan düşürmemişse de yanı başında iktidarını çoktan kaybetmiş, toplumsal ve bedensel bir iktidarsızlıkla kuşatılmış bir erkek var.

Yeşilçam’ın erotik komedilerinden ve onların sık sık ödünç aldığı İtalyan modellerinden tanıdığımız bir formülü hatırlayalım: Zengin, yaşlı, züppe veya fazla okumuş erkek, genç ve bedensel erkeklik karşısında kaybeder. Kaybedenlerin kaderi bellidir: maddi gücü vardır ama cinsel kudreti yoktur. Kültürlü görünür ama hayat bilgisi eksiktir.

Anaakım sinema bu karşıtlıkları sever: kötülere karşı iyiler, yaşlılara karşı gençler, yapay olanlara karşı doğal olanlar, aseksüellere karşı seksapeller kazanır. Böyle bir hikâyede Aynur Aydan’ın başroldeki genç ve “hakiki” erkekle vuslata ermesi bizi şaşırtmazdı diyelim.

Belki filmde bunların hiçbiri olmuyordur. Filmi görmeden yaptığım bu okuma, kaçınılmaz olarak tek bir fotoğrafın spekülasyonudur. Ama fotoğrafın anlattığı şey yine de açık: Yeşilçam’da kitap her zaman bilgi veya kültür göstergesi değildir. Bazen tam tersine, karakterin sahicilikten uzaklığını, erkekliğindeki gedikleri ve yaklaşan yenilgisini haber veren bir aksesuardır.

İsmail Hakkı Şen’in elindeki Para ve Enflasyon, okunmak için değil, beyefendiyi deşifre etmek için sahneye katılmıştır.


Pazartesi, Ağustos 03, 2026

Hepimiz Batman'i Tanıyoruz

İnsanlar genellikle popüler tarih yazıları yazdığımı düşünüyor. Geçmişe özlem duyan, yaşadığı zamandan hoşlanmayan biri olduğum sanılıyor. Oysa geçmişten çok popüler kültüre bakıyor, bugünü anlamak adına dönemler arasında kendimce karşılaştırmalar yapıyorum.

Hatta tam aksine, geçmişe olumlu, bugüne olumsuz anlamlar yüklemek hiç ilgimi çekmiyor, fazlasıyla romantik geliyor. Bildiğim, gördüğüm veya bizzat yaşadığım pek çok tarihsel eşik için güzel, anlamsız, tuhaf, ürkütücü ya da dayanılmaz denebilir. Bu tür mukayeseler zihin açıcı olsa da onlardan bir çöküş hikâyesi çıkarmayı pek anlamlı bulmuyorum. İçinde yaşadığımız zamanı dışarıdan seyretmiyoruz çünkü. Onun parçasıyız.

İyi ile kötü arasında basit bir karşıtlık kurmak gibi bir derdim yok. Altmışlı yıllarda insanlar Hukuk okumak istiyordu, ben gençken İktisat gözdeydi, bugünse mesela Psikoloji. Ben, bu mesleklerin neden belirli dönemlerde popülerleştiğini düşünmeyi severim. Genel olarak “akış ve dönüşümü” anlamaya çalışıyorum diyelim. Eğer bunu deniyorsanız, olup bitenleri “eskiden iyiydi, şimdi çok kötü oldu” türünden bir kolaycılıkla açıklamamanız gerektiğini öğreniyorsunuz.

Bir dönem evlenmemek eksiklik sayılıyordu, bugün yanlış insanla “kalmak” zayıflık kabul ediliyor. Dün kanaatkârlık erdemdi, bugün iddiasızlık gibi görülüyor. Dün çoğunluğa uyum sağlamak makbuldü, bugün farklı görünmek neredeyse bir zorunluluğa dönüşmüş durumda. En azından herkes bunu iddia ediyor…

Hemen herkes emekli olup Ege sahiline yerleşmek istiyor mesela. Bu kolektif arzu kimseye tuhaf gelmiyor. Bir fikrin çok yaygın olması onu yanlış yapmaz elbette, fakat gerçekten bize ait olduğunu da kanıtlamaz. İnsanlar, düşüncelerinin hangilerini kendilerinin ürettiğini, hangilerini hazır bulup benimsediğini pek sormuyor. Niçin sormadıklarından yakınmıyorum. Yalnızca sormadıklarını söylüyorum.

Hepimiz bir akışın içindeyiz ve zamanın ruhundan etkileniyoruz. İyilerimiz, kötülerimiz, vasatlarımız, bağırmalarımız, sevinçlerimiz ve üzüntülerimiz çeşitli aralıklarla değişiyor. Sevdiğim komünist bir ablam var; “Eskiden faşist dediklerimiz aslında erkeklermiş,” diyor muzipçe. Babam da son yıllarında iflas etmesini Fetö’ye bağlar olmuştu. Elbette ilgisi yoktu, popüler olana teyellenmek istiyordu. Bir hikâyesi olursa dinleyicileri de olacaktı.

Yürüyüşe giderken dokuz-on iki yaşlarında, Fransızca konuşan, Afrikalı olduklarını düşündüğüm siyah çocuklarla karşılaşıyorum. Beni hep Batman tişörtleriyle gördükleri için olsa gerek, bir keresinde bana “Batman!” diye seslendiler. Ben de gülümseyerek el salladım. Karşılaştıkça bu selamlaşma oyununu sürdürüyoruz.

Türkiye’deyiz. Elli yedi yaşında koca bir adamla on yaşındaki Afrikalı çocuklar, aynı dili konuşamasalar bile global popüler kültürün Amerikalı kahramanına duydukları sempati üzerinden iletişim kurup gülüşebiliyorlar. Sorsak, Fransızca konuşan Afrikalı bir çocuk beyaz adamın kahramanını niye sevsin, deriz değil mi? Falan filan, Mıstık Abi.

Popüler kültürü konuşmak gerçekten kolay değil. Kültürel farklar, cinsel kimlikler, aile tarihleri, etnik aidiyetler, yaşanan şehirler, arkadaşlar, çevreler ve okullar bizi o kadar çok etkiliyor ki… “Popüler kültür korkunççç vasat,” demek neye yarıyor, anlamıyorum.

Popüler kültür yalnızca bir televizyon dizisi, çok satan bir roman ya da Zendaya’nın her büyük filmde oynaması değil elbette. Bizi birbirimize benzeten, birbirimizden ayıran, arzularımızı, korkularımızı, sözlerimizi ve hatta itirazlarımızı biçimlendiren akışın kendisi. Zamanın ruhu dediğimiz şey de büyük ölçüde bu aslında.

Pazar, Ağustos 02, 2026

Kukuriikuu

Gırgır, yüksek satışlara ulaştıkça çalışma başına ödenen telifleri artırıyor, çizerliği bir meslek olarak cazip hâle getiriyordu. Böylelikle yalnızca dergi kadrosu değil, Oğuz Aral’ın itinayla teşvik ettiği ve ilgilendiği amatör çizerlerin sayısı da günbegün artıyordu. Öyle ki Gırgır, çıkışından beş yıl kadar sonra, bütünüyle yeni ve özgün çizgilerden oluşan, yeni bir çizerin yer bulmakta zorlandığı bir dergiye dönüşmüştü. Yeni bir çizerin kadroya alınması, yeni bir çizgi romanın başlaması, yeni bir isme köşe açılması neredeyse imkânsızdı. Sayıları her geçen gün artan çizerler arasında yoğun bir rekabet yaşanıyordu.

Bu rekabetin iki olumlu sonucu oldu. Birincisi, kendilerine yer bulamayan çizerler Gırgır’dan ayrılmak zorunda kalarak farklı dergiler yayımladılar, bu dergiler sayesinde yeni çizgi romanlar ve yeni yetenekler ortaya çıkabildi. İkincisi, Gırgır’ın yıldız çizerlerinden biri yorulup kısa bir ara verdiğinde devreye giren çizerler ve çizgi romanlar, seleflerini aratmayacak ölçüde nitelikli olmak zorundaydı. Beklemenin baskısı ve mevcut çizgileri aşabilme hedefi iştahı artırıyor, derginin yedeklerini hırslandırıyor, bu da beraberinde nitelikli işleri getiriyordu.

Bu bekleme ve rekabet düzeninin en parlak sonuçlarından biri En Kahraman Rıdvan’dı.

Nuri Kurtcebe, Gaddar Davut’a kısa bir ara verdiğinde onun yerine başlayan En Kahraman Rıdvan, tam anlamıyla bir halef-selef örneğiydi. Bülent Arabacıoğlu, kenarda fırsat bekleyenlerden biriydi. O güne değin Gırgır’da yer bulmuş olsa da derginin genel akışı içinde yön verici bir çizer değildi. Üstelik Oğuz Aral’dan çok etkilenen Gırgır çizgicilerinin aksine farklı bir üsluba sahipti. Yıllar içinde giderek belirginleşen biçimde frankofon çizgicileri andırıyordu.

Şöyle söylersem yanlış olmaz: Hem seksenli yıllarda hem de sonrasında Arabacıoğlu kadar açık ve berrak, Fransızların deyişiyle ligne claire’e yakın çizen, her bakımdan Avrupalı duran çok az üreticimiz vardır. Sayılarının bir elin parmaklarını geçtiğini sanmıyorum. Burada rastlantısal bir benzerlikten değil, bilerek, isteyerek ve geliştirerek oturtulmuş bir çizgi tercihinden söz ediyorum.

1980 yılında Gaddar Davut’un yerine başlayan En Kahraman Rıdvan’ın ilk sayfasındaki açılış cümleleri şöyleydi: “Bu ezilmiş domates kılıklı dünya, bir beter dünya idi… Bu beter dünyada haksızlar, kötüler, hırsızlar, üçkâğıtçılar ve Ceyar hep orta hakemin kararıyla galip geliyorlardı (…) ve bir gün Salı’yı kırk beş geçe tüm bu kötülüklere karşı amansız bir savaş açmaya karar verdim.”

Başlangıç itibarıyla tipik bir Gırgır çizgi romanıydı. Serüven edebiyatının epik dili alaşağı ediliyor, kötülerle savaşmaya karar veren aptal kahraman modern bir Don Kişot olarak takdim ediliyordu. Rıdvan, naif ve çocuksu bir hayal âleminde yaşayan, bütün temiz kalpliliğine rağmen bönlük ölçüsünde saf, sakar, sarsak ve beceriksiz bir gençti. Sevdiği çizgi romanlara; Tommiks’e, Teksas’a, Kızılmaske’ye ve Mandrake’ye öykünüyordu. Eyleme ve serüvene atılırken onlardan aldığı ilhamla “Kukuriikuu!” diye bağırıyor, nara atıyordu.

Komik bir tesadüf sonucunda büyük olayların ve meselelerin içine düşüyor, bütün aptal kahramanlar gibi o hengâmenin içinden bir şekilde kötülere galebe çalarak, her defasında onları alt edip sağ salim çıkıyordu.

İlk serüvenin sonunda Rıdvan tip olarak değişti. Hapse düştüğünde tıraş edilen uzun ve seyrek saçları bir daha uzamadı, daha sivri olan burnu yassılaşarak yüzüne yayıldı. Asıl önemli değişim ise çizgilerdeydi. Arabacıoğlu, tarama ucunu daha ekonomik kullanmayı öğrenmiş, kare içi tasarımında tiplemelerini biraz daha büyütmüştü. Ayrıntılı genel çizimleri tercih ediyor, sokağı, caddeyi resmediyor veya büyük insan kalabalıklarının bir arada olduğu panoramik sahneler kuruyordu. Hızlı bir kurgu içinde aksiyonu hikâyenin temeline yerleştiriyordu.

Rıdvan’ın en önemli karakter özelliği inadıydı. Basiretsizliğine rağmen vazgeçmiyor, kavgayı ve uğraşı hiçbir biçimde bırakmıyordu. Gırgır kahramanlarının aksine kadın düşkünü değildi. Kendine model olarak seçtiği çizgi roman kahramanlarının erkek çocuklarına özgü geçici “kız” ve kadın sevmezliği onu da belirlemişti. Kötülerle savaşırken kadınlara ayıracak zamanı yoktu.

Tersinden bakıldığında bu reddiye bizatihi erotizme kaynaklık edebiliyordu. Rıdvan, kadınlardan ilgi gördüğünde ne yapacağını bilmez hâlde saçmalıyor, eli ayağı birbirine dolaşıyordu. Bu gerilim, pek çok serüvende yinelenen esprilerinden biri oldu. Yıllar sonra, 1991’de yayımlanan Afrodistan adlı serüvende rızası dışında bekâretini kaybediyor, cinsel ilişkiye girerek ilk kez “millî” oluyordu. Dönemin erkeklik mizahının olağanlaştırdığı bu sahne, bugün bakıldığında rıza meselesini bütünüyle tersine çeviren bir cinsel saldırı komedisi olarak da okunabilir.

Arabacıoğlu, Kurtcebe’den aldığı sayfaları üç yıl sonra, 1983’te yine ona bıraktı. Altı ay kadar süren Apollo Ahmet yeni bir çizgi romandı ama Gaddar Davut kadar ışığı ve potansiyeli olan bir hikâye değildi. Oysa En Kahraman Rıdvan, Gırgır okurunun sevdiği, rağbet gören bir çizgi roman olmuştu. Yeniden yayımlanmaya başladığında 1986 ortalarına kadar aralıksız çizildi. Arabacıoğlu, sonradan bir iki kısa hikâye çizse de Rıdvan’a asıl dönüşünü 1989’da, Gırgır’dan ayrılıp Hıbır’a geçtikten sonra yaptı.

En Kahraman Rıdvan, özellikle 1983-1993 yılları arasında, öncesinde yükselen, sonrasında azalan bir ivmeyle, ülkenin en popüler bir iki çizgi romanından biriydi. Arkaik ve trash denebilecek bir bilimkurgu evrenine, Sakıp Sabancı, Turgut Özal ve Rıdvan Dilmen gibi döneminin ünlülerini önemseyen yüksek bir magazin ilgisine; erotik komedileri çağrıştıran bir cinsel cazibeye ve süratli, bu süratin hakkını veren bir ardışıklığa sahipti.

Gırgır üreticilerinin hemen hepsinde az ya da çok görülen, kimi zaman artıp kimi zaman azalan çizme arzusu ve bıkkınlık Arabacıoğlu’nda neredeyse hiç yoktu. En azından sayfalarında görülmüyordu. Her zaman ölçülmüş, iyi hesap edilmiş, temposu düşmeyen çizgilerle üretiyordu sayfasını. Son anda yetiştirilen tek tek sayfalardan çok, sanki bütünü önceden yazılmış, çizilmiş ve tamamlanmış serüvenler teslim ediyordu.

Arabacıoğlu’nun çalışma disiplini her zaman yüksekti. Şöyle bir kıyaslama açıklayıcı olabilir: Gırgır döneminde pek çok çizgi roman üretildi. Kimileri popüler oldu, kimileri yıllarca hatırlandı ama hiçbiri En Kahraman Rıdvan kadar uzun süre çizilmedi, hiçbiri onun kadar çok serüvenle günümüze ulaşmadı.

Rıdvan’ın “en kahramanlığı”, kötülere karşı kazandığı zaferlerden çok, Türkiye’de süreklilik kazanabilmiş az sayıdaki mizah çizgi romanından biri olmasındaydı.

 


Cumartesi, Ağustos 01, 2026

Popüler şiir

Kırklı yılların sonunda yayımlanan muhafazakâr edebiyat gazetelerinden Edebiyat Âlemi, 8 Aralık 1949 tarihli sayısında Yahya Kemal’e genişçe yer vermiş ve şairin bugün de en çok bilinen iki şiirini, “Sessiz Gemi” ile “Rindlerin Akşamı”nı birlikte yayımlamış.

Popüler kültürün (ve dolayısıyla bir eserin yaygınlaşma ile eskime hızının) teknolojiye bağlı olarak çok daha yavaş seyrettiği yıllardan söz ediyoruz. Bir kültür ürünü dolaşıma yavaş giriyor, yavaş yaygınlaşıyor ve yine yavaş bir biçimde gözden düşüyordu.

Unutmayalım, edebiyat zaten büyük ölçüde bir azınlık ilgisi ve sahiplenmesidir. Bu sınırlı alanın içinden bir şiirin sıyrılarak geniş kesimlere ulaşması pek öyle kolay değildir. Fakat bir kez yaygınlık kazandığında, bugünkünden çok daha uzun süre dolaşımda kalabilir. Dergilerde, antolojilerde ve okul kitaplarında tekrar tekrar basılır, ezberlenir, radyoda okunur, bestelenir ve kuşaktan kuşağa aktarılır.

Nitekim Edebiyat Âlemi’nin seçtiği iki şiir bugün de yaşıyor. Yahya Kemal denildiğinde akla ilk gelen dizelerin önemli bir bölümü bu şiirlerden çıkıyor. Gazetenin seçimini bugün yadırgamıyor olmamız, yalnızca editörlerinin isabetini değil, sonradan oluşan kanonun sürekliliğini de gösteriyor.

Bence Yahya Kemal’in genç okurlar arasındaki asıl popülerliği 1940-1960 yılları arasında oluştu. Yeni alfabeyle yetişen ve Cumhuriyet döneminde edebiyat alanında söz sahibi olmaya başlayan kuşak, yakın geçmişin şiiri içinden kendine göre bir seçki yaptı. Yahya Kemal’in her yazdığı bu imbikten geçemedi. Birkaç şiir öne çıktı, diğerleri daha çok edebiyat tarihinin ve uzman okurun alanında bırakıldı.

Gazetenin neredeyse seksen yıl önce yaptığı seçimleri yadırgamadığımı fark edince şunu düşündüm: O dönemde ve onu izleyen yıllarda başka hangi şiirler popülerdi, bunlardan hangileri bugüne kalabildi?

Yanlış anlaşılmasın, dikkatli ve düzenli bir şiir okuru değilim. Burada şiirlerin niteliği ya da memleket şiirini temsil kabiliyetleri üzerine hüküm vermeyeceğim. Yıllar boyunca kitaplarda, dergilerde, filmlerde ve şarkılarda karşıma çıkan şiirlerden hareketle bir çıkarım yapacağım.

1940’ların sonundan 1960’lara uzanan dönemin kalıcı şiirleri arasında Attilâ İlhan’ın “Sisler Bulvarı”nı, Özdemir Asaf’ın “Lavinia”sını, Melih Cevdet Anday’ın “Düzenli Dünya”sını, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Karadut”unu ve Behçet Necatigil’in “Evler”ini sayabilirim. Eksik olabilir ama popüler hafızaya başvurarak aklıma gelenleri sıralıyorum zaten.

Bu şiirlerin kalıcılığında yalnızca basılı edebiyatın değil, başka mecralara geçebilmelerinin de önemli payı var. Özellikle bestelenen şiirler, şiir okurunun çok ötesinde bir dinleyici kitlesine ulaştı. Ben büyürken pek çok şairin tanınırlığını sağlayan şey şiir kitaplarından çok şarkılardı. Sabahattin Ali’nin şiirleri popüler müzik tarafından tekrar tekrar sahiplenilmeseydi, bugün aynı yaygınlıkta okunur ve hatırlanır mıydı, emin değilim.

Bir dönem buna şiir plakları ve şiir kasetleri eklendi. Daha sonra müzik eşliğinde şiir okunan gösteriler, bar programları ve “şiir dinletileri” çıktı. Şair yalnızca yazan kişi olmaktan çıkıp sahnede sesini ve kişiliğini sergileyen bir icracıya dönüştü. Şiir de kitaptaki metin olmaktan çıkarak gösterinin, müziğin ve yıldız kültürünün parçası hâline geldi.

Kültür endüstrisi içinde bir eserin bir mecradan diğerine geçmesi, dolaşım alanını ister istemez genişletiyor. “Sessiz Gemi” ve “Rindlerin Akşamı” da bestelendi, yıllar boyunca çalındı ve söylendi. Öyle ki birçok insan şarkıyı söylerken şiirin Yahya Kemal’e ait olduğunu bilmeyebiliyor. Şiir yaşamaya devam ediyor ama şairin adı böylece eserden ayrılabiliyor.

Bugün ise haliyle başka bir aşamadayız. Bir şiirin popülerleşmesi için şiir kitabının çok satması gerekmiyor. Sosyal medyada dolaşıma giren birkaç dize, şairinden ve şiirin bütününden koparak milyonlarca insana ulaşabiliyor. Eskiden şarkı, şiiri kitaptan koparıyordu, şimdi bunu alıntı görselleri, kısa videolar ve algoritmalar yapıyor.

Bu durum şiirin yaşadığı anlamına mı geliyor, yoksa yalnızca birkaç dizesinin hayatta kaldığını mı gösteriyor?

Belki de bugün popüler olan şey şiir değil, şiirden koparılmış ve kolayca tüketilebilir hâle getirilmiş olan cümledir. Yahya Kemal’in şiirleri bütün olarak ezberleniyordu, bugünse bir şiir, telefon ekranında üç saniyede kaydırılabilecek tek bir dizeye indirgeniyor. Şiirin dolaşımı hızlanırken ömrü kısalıyor, şairin tanınırlığı artarken şiirin bütünü görünmezleşiyor.

Cuma, Temmuz 31, 2026

Dört Çok Okunan

Derin Hakikatler’in bir etkileşim ortalaması vardı, yazdığım yazının karşılığını az çok tahmin ediyordum. Yıllardır neyin-nasıl okunduğunu deneye-yanıla öğrendiğim için yazılara gösterilen ve gösterilmeyen ilgiyi az buçuk anlıyordum.  

Son aylarda blog garip bir ilgiyle karşılaşınca, yeni ya da eski bir yazının hangi gerekçelerle çok okunduğunu artık bilemiyorum.

Üstelik popülerliği ölçebilmek, bir filmi, bir diziyi ya da bir şarkıyı değerlendirebilmek sahiden kolay değil. “Tutar bu” diyemiyorum artık. Editörlük yaparken, kitaplara dair satış tahmini yapardım. Hiç fena değildim ama tutturma yüzdem varsa eğer yüzde yetmiş bile değildi.

Blogta bazen altı yedi yıl önce yayımlanmış eski bir yazı birden keşfedilebiliyor, ne vesileyle bulunuyor ve okunuyor anlamıyorsunuz.

Son üç ayda çok okunan iki eski iki görece yeni yazıyı, meraklısına diyerek paylaşmış olayım.

İki eski yazıdan biri erotik romanlar yazan ve çeviren Balamur hakkında, diğeri Red Kit çevirilerine dair… Yenilerse biri Utanmaz Adam ile ilgili. Diğeri “meşgalesi olmayan kendini kurcalar” faslını tartışıyor.

Sahil Boyu

Dedemin kartpostalları arasından çıktı. Muhtemelen İstanbul’dan bir sahil görüntüsü. Tenhalığı ve kumsalın ferahlığı güzel. Polisin üniformasına bakılırsa 1920’li yılların sonlarını düşündürüyor. 1933’ten sonraki bir tarihte çekildiğini sanmıyorum ama elimdeki tek ipucu da bu.

O yıllarda bu tür yerlere bugünkü anlamıyla plaj değil, daha geniş bir ifadeyle banyo deniyor. Peki banyoya kimler gidiyor? Mayo dediğin her yerde satılmıyor, satılsa da lüks sayılıyor çünkü.

Eski sahil fotoğraflarına bakarken mayolular kadar, denize çamaşırlarıyla girenleri de ararım. Geçmiş hep nezahet, zarafet ve kibarlıkla anlatılır ya… Gerçekten öyle miydi diye bakınırım. Aslında cevabını bildiğim bir soruyu yeniden sormak gibi bir takıntı. Geçmişe değil, geçmiş hakkında anlatılan hikâyeye güvenmiyorum Mıstık abi.

Fotoğrafta hepi topu otuz kişi var. Kalabalığın en yoğun olduğu yerdeyse bir polis dolaşıyor. Fotoğrafçıdan bile kuşkulanmış olabilir, “Neyi çekiyor bu beyefendi?” diye kıyıya kadar inip volta atmış olması ihtimal dışı gelmiyor bana. Benim seçebildiğim kadarıyla mayolu kadın sayısı üç. Geri kalanların çoğu elbiseli. Meraklılar da mayoluların etrafında toplanmış.

Ankara’yla ilgili yıllardır anlatılır, 1923-1950 arasında kasketlilerin, köylülerin, yoksul kıyafetlilerin Yenişehir’e sokulmadığı söylenir. Doğrudur, değildir, o tartışmaya girmeyeceğim. Ama fotoğraftaki eli belinde dolaşan polis efendi, donuyla denize giren çocukları görünce ne düşünüyordu acaba? Falih Rıfkı’nın yıllarca tekrarlanan, sloganlaştırılan gazete manşetini hatırlayalım: “Halk sahile indi, vatandaş denize giremedi.” Buradaki “vatandaş” elbette okumuş yazmış orta sınıf bürokratlar ve aileleriydi.

Plaj da deniz de modernleşmenin vitrinlerinden biriydi. Ama istenen, herkesin kendi bildiği gibi yaşayacağı bir modernlik değil, ahlaklı, faziletli ve kontrol altında tutulan bir modernlikti.

1938 tarihli Cemal Nadir karikatürü tam da bunu anlatıyor. “Dün” bölümünde beyefendi hanımefendinin elini zarafetle tutuyor, “Seni ölesiye seviyorum,” diyor. “Bugün”de ise mayolu çift var. Apaş kılıklı, hamhalat delikanlı sigara içen sosyetik güzele bu kez “Seni öldüresiye seviyorum,” diyor. Klişeler tanıdık: sarışın kadın, “testosteron kokan” bıyıklı erkek… İkisi de “ahlak bozuldu” fikrini resmetmek için sahneye sürülmüş.

Karikatürdeki “dün” gerçekten öyle miydi?

İşte nostalji tam burada başlıyor. Eski fotoğraflara bakınca yalnızca kumsalın ferahlığını görüyoruz. Polisleri, meraklı bakışları, ahlak nöbetlerini, sınırları görmezden geliyoruz. Dünü bugünden daha zarif, daha kibar, daha masum ilan ediyoruz.

Nostalji öyle kaypak bir şey ki… Geçmişi değil, geçmiş hakkında anlatılan masalı özlüyoruz.


Perşembe, Temmuz 30, 2026

Karnına hüfledi, muska yazdı

Çeyrek yüzyıl öncesine nazaran bambaşka bir ahlak ikliminde yaşıyoruz. Aralıklarla geçmişten örnekler paylaşıyorum; bugün yayımlanması neredeyse imkânsız görünen işlerle karşılaşınca insan ister istemez mukayese ediyor. Herkesin buna vereceği hüküm farklıdır elbette ama değişimin kendisi inkâr edilemez.

Yukarıdaki fotoroman böyle örneklerden biri. Tahminen altmışlı yılların ikinci yarısından… Kendince erotik bir iddiası var ve bir din adamının kendisinden medet uman bir kadını taciz etmesini hafif, hatta eğlenceli bir tonla hikâyeleştiriyor. Bugünün “normallerinden” bakınca yalnızca tuhaf değil, ürkütücü de görünüyor.

Eski gazetelerle vakit geçirmiş herkes bilir; sayfalar çevrildikçe üfürükçü, muskacı, cinci hocalarla ilgili haberler eksik olmaz. Çocuğu olmayan kadınlar, koca bulamayan genç kızlar, hastalar, çaresizlik içinde bir hocaya gitmiş, sonra tacize uğramışlardır… Haberlerin doğru olup olmadığını tartışmıyorum.

Benim dikkatimi çeken iki şey var. Birincisi, muhabirler bu haberleri çoğu zaman hafif müstehcen, okuru kışkırtan bir dille anlatırdı. Sanki polis-adliye haberi ile erotik magazin arasında gidip gelen bir anlatı kurulurdu. Orhan Kemal’in üfürükçü hocaları anlattığı sayfaları okurken de aynı duyguya kapılırım. Gazetecilik ile popüler edebiyat arasında tuhaf bir etkileşim vardı be Mıstık abi.

İkincisi, üfürükçü haberlerini yalnızca sansasyonel polis vakaları olarak değil, seküler modernleşmenin kültürel repertuvarının bir parçası olarak okumak gerekiyor. Dinî otoriteyi sıradanlaştıran, onun karizmasını zedeleyen, hatta alaya açan anlatılardır bunlar. Üstelik cinsel düşkünlük, yalnızca kişiyi değil, temsil ettiği kurumu ve dünya görüşünü de küçük düşürmeye yarayan güçlü bir simgedir. Seküler modernleşme anlatılarında kullanılan öğretmen-imam karşıtlığından çok da farklı değil bu haberler.

Bugün aynı hikâyeyi aynı biçimde “anlatmak” ise pek mümkün görünmüyor. Bunun tek nedeni siyasal kutuplaşma ya da hukuki yaptırım ihtimali değil. Toplumun cinsel tacize bakışı da değişti. Altmışlı yıllarda okurun hem gülerek hem de hafif erotik bir merakla takip ettiği böyle bir hikâye, bugün öncelikle güç ilişkisi, rıza ve mağduriyet üzerinden okunacaktır. Dolayısıyla değişen yalnızca sansür rejimi değil; ahlak rejiminin kendisi de kökten değişti.

Bu yüzden bu fotoromana yalnızca nostaljik bir tuhaflık olarak bakmayın. Aynı zamanda Türkiye’nin sekülerleşme tarihine, popüler basının ticari reflekslerine ve cinselliğin kamusal temsilinin nasıl dönüştüğüne dair küçük ama oldukça öğretici bir belge olarak da bakın. Birkaç karelik bu hikâye, göründüğünden çok daha fazla şey anlatıyor.

Related Posts with Thumbnails