Ben çocukken, onlu yaşlarımdan söz ediyorum, Ankara’da,
Ulus’ta “ispirtocular” vardı. Hal’in arkasında, Sobacılar Sokak civarında
dolanır, oralarda yatar kalkarlardı. Çöplerden bir şeyler toplar, kâğıtçılara
satar, denk gelirse gelip geçenden para dilenirlerdi. Doğal olarak her
gördüğümde korkardım onlardan. İspirto içmek ne demek, çocuk aklıma hem garip hem
dehşetli gelirdi.
Sadece ispirto da değil, para bulurlarsa eczaneden
Optalidon alırlardı. İkisi bir arada yapar, gömülürlerdi. Anafartalar Caddesi’nde
salya sümük, hırlaya hırlaşa yürür, naralar atar, en sonunda iki seksen yere
serilirlerdi. Onları mutlaka kusarken, işerken, içerken ya da sızmak üzere bir
halde görürdünüz.
Bir gün matrak bir şey oldu. Yine tırsarak yanlarından
geçiyordum. O günün koşullarına göre kalburüstü giyinmiş bir adamdan yardım
isterken rastladım onlara. Yine sarhoştular. Biri yayıldığı yerden hafif
doğrulmuş, sesini kibarlaştırarak şöyle dedi: “Kurtar bizi sayın abim.”
Yıllarca “Kurtar bizi sayın abim” diye diye bunun
taklidini yaptım. Galiba o rahatsız edici hallerle ancak böyle baş
edebiliyordum, hicvederek, komikleştirerek.
Bir de üzerimde ailemdeki marazlı çalışma ahlakının
etkisi vardı. Onlara bakarken “Nasıl yaşıyorlar?” diye değil, “Nasıl
geçiniyorlar?” diye düşündüğümü hatırlıyorum.
Ne naletsin orta sınıf ahlakı.
Aradan kaç yıl geçti. Hâlâ biri “kurtar bizi” dediğinde
içimde gülmekle kızmak arası bir duygu belirir. E sen çalış, çabala, niye seni
kurtarsınlar?
Neyzen Tevfik’e atfedilen bir fıkra vardır. Tarzan filmini
izlemişler, “Nasıl buldun?” diye sormuşlar. Neyzen de Tarzan ile Ceyn'i
kastederek, "kurtaran s.kiyor" demiş. E tamam, “Erkek” Neyzen'den politically
correct bir cevap beklemiyorduk zaten. Ama fıkrayı anlatan akıl, kurtaranın
niyetinin çoğu zaman kurtarmakla sınırlı olmadığını söylemek istiyordu. Ben
bunu bir Gıbrıslıdan dinlemiştim.
Bir gün mahallede benim için garip bir şey yaşandı. Yine
çocuğuz. Akran zulmü diyelim. Bir grup çocuk yaşıtlarından birini eski çöp varillerinden
birine koymuş, asfaltta tangır tungur yuvarlıyorlar. Ne mağduru tanıyorum ne de
zalimleri.
O kadar çizgi romanını boşa okumamışım. Koşarak gittim,
varili durdurdum, çatır çatır o yılık ağızlı “kötülerle” yumruklaştım ve çocuğu
varilden çıkardım. Yani kurtardım.
Ne mi oldu?
Çocuğun üstünü başını düzeltirken, “Bırak!” diye beni
ittirip bir tokat attı. Başı dönüyordu, yalpalayarak uzaklaştı. Donup
kalmıştım. Sonunu düşünmeden girdiğim bir serüven, mutlu sonla bitmemişti.
Hayat bana o gün nasıl bir ders vermişti, hâlâ tam anlayabilmiş
değilim. Evrenin mesajı belki şuydu: “İşin gücün yok mu lan değişik?”
Bunu Neyzen’e mi sormalı, yoksa Neyzen fıkrasını uydurana
mı, bilemiyorum. İspirtoculara sorsam muhtemelen benden para isterlerdi. Annem ise
daha pratik bir yere bağlar ve şöyle derdi: “Yazdığın dizide bölüm başına kaç para
verecekler?”
Bazen diyorum ki, kurtulsak iyi olacak. Neyden, demeyin…
bir şeyden işte.
Ama mümkünse biri bizi kurtarmasın.