Salı, Temmuz 21, 2026

İletişim Kutusundan

Derin Hakikatler’in sayfa altında bir mesaj kutusu var, oradan küçük mesajlar ve sorular alıyorum. Son üç ayda blogun iletişim kutusundan bana ulaşan bazı soruları ve verdiğim cevapları paylaşmak istedim.

Aslına bakarsanız bazıları özel olarak yazılarla ilgili ve doğrudan yorum olarak yazılabilir türden… Kimileri de genel bir meraka dair diyebilirim. Mesaj sahiplerini mahrem tutarak paylaşım yaptığımı hatırlatayım.

(…) Kendimize ait sandığımız fikirler, yaşadığımız çağın bize empoze ettiği klişeler ve hazır cümleler gibi geliyor bana, katılır mısınız?

Kaçınılmaz olarak öyle. Devletler, gazetelerin ortak bir kamusal dil yarattığını fark ettiklerinde bunu kontrol etmek ve yönlendirmek istiyorlar. Bize ait sandığımız pek çok fikir, çağın ortak ezberlerine dayanıyor aslında. Kendi sesimizle söylediğimiz ve tekrarladığımız için onları kendimizin fikirleri sanıyoruz. Üstelik yaşadığımız dönem, işleyişi itibarıyla emirlerini artık emir kipinde vermiyor. “Çalış” demiyor, “potansiyelini gerçekleştir” diyor. “Tüket” demiyor, “kendini ödüllendir” diyor. “Yalnız kal” demiyor, “sınırlarını koru” diyor. “Rekabet et” demiyor, “kendinin en iyi versiyonu ol” diyor. Böylece dışarıdan gelen baskı, içeriden yükselen gönüllü bir arzu gibi yaşanıyor.

(…) Kendi geçmişinizle karşılaştırırsanız şu an size ne ilginç geliyor? Popüler algılarla ilgili bir karşılaştırma anlamında soruyorum bunu?

Çok zor soru, iyi ya da kötü gibi bir karşıtlık kurmak doğru olmaz. Altmışlı yıllarda Hukuk okumak istiyordu insanlar, ben gençken İktisat… Şimdi de psikoloji mesela. Neden popüler oldu bu meslekler, ben bunu düşünmeyi severim. Zamanı anlamak gibi bir uğraşım var. Olup bitenleri eskiden iyiydi, şimdi çok kötü oldu gibi okumuyorum demek istiyorum. Bir dönem evlenmemek eksiklikti; bugün yanlış insanla kalmak-yaşamak zayıflık sayılıyor. Dün kanaatkârlık erdemdi, bugün bu iddiasızlık olarak kabul ediliyor. Dün kalabalığa uyum sağlamak makbuldü, bugün farklı görünmek neredeyse bir zorunluluğa dönüşmüş durumda. Hemen herkes emekli olup Ege sahiline yerleşmek istiyor mesela. Kimseye de tuhaf gelmiyor bu kolektif arzu. Bir fikrin çok yaygın olması onu yanlış yapmaz elbette. Fakat bize ait olduğunu da kanıtlamaz. İnsanlar fikirlerimden hangileri benim tarafımdan üretilmiş, hangileri ezberlenmiştir diye sormazlar. Başa döneyim, niye sormazlar diye hayıflanmıyorum, sormuyorlar diyorum.

(…) Akbaba ile ilgili yorumlarınızın çoğunda esprilerin Yusuf Ziya Ortaç’a ait olduğunu yazıyorsunuz. Bu sizin yorumunuz mu, yoksa bir bilgiye mi dayanıyor?

Yusuf Ziya Ortaç karikatürlere adını yazdırmıyor, ayrıca imza atmıyor. Akbaba döneminin dergicilik refleksleri daha farklıydı; ortak ya da iki imzalı karikatür anlayışı daha çok Gırgır döneminde yaygınlaşır.

Bununla birlikte Ortaç, bazı yazı ve polemiklerinde esprileri kendisinin bulduğunu, karikatürleri bu esprilere göre çizdirdiğini açıkça söylüyor. Dolayısıyla bu, yalnızca benim yorumum değil; öncelikle Ortaç’ın kendi beyanlarına dayanıyor. Ancak bunun Akbaba’daki her karikatür için kesin olarak doğrulanabileceğini söylemek de mümkün değil. Ortaç, bir polemik neticesinde çizeri korumak için de söylemiş olabilir bunu. Narsisist bir edayla ya da patron büyüklenmesiyle de konuşmuş da diyemiyorum. Hepsi mümkün. “Şu çizdi ama espriyi ben verdim” diyen kendisi.

(…) Pek çok yazınızda tekrar eden bir vurgu var Levent bey. Haklı olmak neden çoğu zaman doğru olmaktan daha çekicidir?

Zor soru. Kesin bir cevabım yok. Ona göre okuyun diyeceğim. Koşullara göre değişebilir ama bence haklı olmak egoyu, doğru olmak ise gerçeği gözetir. Gerçek bazen fikrimizi değiştirmemizi, geri çekilmemizi ya da yanıldığımızı kabul etmemizi ister. Haklılık duygusu ise çoğu zaman yalnızca karşı tarafın yenilmesini bekler. Doğruyu aramak insanı kendisiyle de karşı karşıya getirir, haklı çıkmak içinse karşı koyacak bir rakip bulmak yeterlidir.

(…) Kültürel hafıza neden önemli olanı hatırlamıyor?

Çünkü kültürel hafıza bir arşiv değil, bir dolaşım sistemidir. En önemli olan değil en çok anlatılan, gösterilen ve yeniden üretilen geriye kalır. Antropolojideki ritüel kavramsallaştırmasını düşünün. Tekrar, bir şeyi yalnızca hatırlatmaz, ona önem ve sahicilik izlenimi de kazandırır. Yeterince tekrarlanan anlatı, zamanla hakikatin yerini alabilir.

(…) Sosyal medya insanları kabalaştırdı mı?

Siyaseten romantik cevaplar vermek istemiyorum. Sosyal medya insanları baştan yaratmadı ama kabalığı kolaylaştırdı. Yüz yüze söylenemeyecek sözleri risksiz, karşılıksız ve hatta alkışlanabilir hâle getirdi. Sizin deyişinizle, kabalığın görünürlük maliyetini düşürdü. Kabalık arttı, çünkü bedeli azaldı, ödül olarak getirisi ise çoğaldı diyelim.

(…) Çok iddialı yorumlar yapıyorsunuz. Sizin fikirleriniz değişiyor mu, yoksa eski fikirlerinizi taşıyamayacak kadar yoruldunuz mu?

Sorudaki ayrımı tam olarak anladığımdan emin değilim ama fikirlerim elbette değişiyor. Değişmeyen fikrin sağlam olduğuna değil uzun süredir sınanmadığına inanırım. Genel olarak “cahil” olduğumu düşünürüm. Şıklık olsun diye söylemiyorum bunu. İnsan okudukça ve düşündükçe bildiklerinden çok bilmediklerini fark ediyor. Öğrenme ve düşünme iştahını bu nedenle önemsiyorum. Elbette insan çalışıyorsa yorulur. Fakat bazı fikirlerden vazgeçmek yorgunluk değil, artık onları taşımanın anlamlı olmadığını görmek olabilir. Eski bir fikri terk etmek bazen güçsüzlük değil, düşünmenin doğal sonucu gibi geliyor bana. Dışarıdan nasıl göründüğümü bilemiyorum ama sanıldığı kadar aktüel siyasetle yaşayan biri değilim.


Pazartesi, Temmuz 20, 2026

Sözün İştahı, Hafızanın Yorgunluğu

Elime yeni geçen bir orijinal. Cemal Nadir’in karikatürü konuşmacının yüksek heyecanıyla salonun mutlak ilgisizliği arasındaki karşıtlığı mı anlatıyor? “Çok konuşan adam” mı eleştiriliyor, yoksa bürokratik nutuk taşlaması mı yapılıyor?

Kürsü yukarıda, dinleyiciler aşağıda; aralarında yalnızca mesafe değil, gerçeklik farkı var. Yukarıda hararet, aşağıda uyku.

Uzun kâğıt tomarı da özellikle anlamlı. Metin, bilgi taşıyan bir araç değil, konuşmacıyla dinleyici arasına giren fiziksel bir engel gibi çizilmiş. Adam halka sesleniyor görünürken aslında metnine, makamına ve kendi sesine sesleniyor.

Benim ilgimi konuşmacının genç, dinleyicilerin ise yaşlı olması çekti. Cemal Nadir’in neden böyle bir karşıtlık kurduğunu düşündüm. Hararet ve iştahı gençlikle, uyku ve yorgunluğu da yaşlılıkla özdeşleştirmeyi elbette anlıyorum ama karikatürü bu yönde istiflemesi bana ilginç geldi.

Bilemiyorum, söz ile tecrübe arasındaki gerilimi de çiziyor olabilir.

Genç konuşmacı henüz sözün dünyayı değiştirebileceğine inanıyor gibi görünüyor. Bedeni öne atılmış, kolu havada, ağzı sonuna kadar açık. Yaşlı dinleyiciler ise büyük ihtimalle bu tür nutukları daha önce defalarca işitmiş insanlar.

Uyku burada yalnızca biyolojik yorgunluk değil; tekrar karşısında refleks gibi gelişmiş bir bağışıklık hâlini vurguluyor olabilir. Konuşmacının heyecanı yenidir, fakat söyledikleri muhtemelen yeni değildir.

Genç adamın gençliği, söylediğinin yeniliğini garanti etmiyor, yaşlıların uykusu da yalnızca yorgunluk anlamına gelmiyor. Konuşmacı söze inanıyor, dinleyiciler ise sözü tanıyor. O hararetle vaat ediyor, onlar benzer vaatleri daha önce işitmiş olmanın ağırlığıyla uyuyorlar. Yukarıda sözün iştahı, aşağıda sözden usanmışlık, belki de inanmaktan yorulmuşluk var.

Böyle bakıldığında karikatürdeki karşıtlık gençlikle yaşlılık arasında değil; heyecanla tecrübe, vaatle hafıza arasında kuruluyor.

Yahu Mıstık abi, okuyor musun yazdıklarımı?

Pazar, Temmuz 19, 2026

Duyurmuş olayım

“İletişim Yayınları’ndan bütün kitaplarımla birlikte ayrıldığımı duyurayım. Yaklaşık otuz beş yıllık bir ilişkiydi. Böyleyken böyle oldu. E, o zamanlar sosyal medya yoktu Mıstık Abi.”

Yukarıdaki kısa açıklamayı bir hafta önce Facebook ve Twitter hesaplarımdan yaptım. Sosyal medyada aralıklarla yazarım. Twitter’ı neredeyse hiç kullanmıyorum; Facebook’ta ise çoğunlukla burada yayımladığım yazılardan bazılarını paylaşıyorum.

Sosyal medya hakkında yazan ve düşünen biri olarak, onunla hep mesafeli bir ilişki kurmak istedim. Ayrılığımı orada duyurmamın nedeninin, yaşadığım linçle ilgili olduğunu tahmin edersiniz.

Genel olarak şu fikri taşıyorum: “Memleketten soğumak istiyorsan sosyal medyada yorum okuyacaksın, kendinden soğumak istiyorsan o yorumlara cevap vereceksin.” Bu yaşıma kadar sosyal medyada herhangi bir tartışmaya girmedim. Bundan sonra da gireceğimi sanmıyorum. Linçlenirken dahi tek bir kişiye cevap vermedim.

Söz konusu paylaşım üç günün sonunda 750 bin etkileşim almıştı. Buna karşılık yalnızca yüzde üçü (3) yazıyı tıklamıştı. Dikkat edin, okumuş değil, bakmış diyorum. Bir süre sonra ilgili yazıyı ve linçlenme hikâyemi blogumda paylaşacağım.

Bunlar baş edemeyeceğim şeyler değil. Sağlığım yerinde, çalışabiliyor ve yoluma devam edebiliyorum.

Diğer yandan, yazdığım ve üzerine düşündüğüm pek çok şeyi kendi üzerimde sınama imkânım oldu. Bu da az şey değil. Arayan, soran herkes buna şahitlik edebilir. Ayrıntı paylaşmak, kavgada taraf olmak, varsa eğer taraflara malzeme taşımak istemiyorum.

Yaşananları ilk kez burada duyacak arkadaşlarım olacaktır. Merak etmesinler, iyiyim. Tek ricam şu: Uzatmayalım, ben hepsini geride bıraktım. Hayatta gerçekten çok daha önemli şeyler var…

Son olarak kitaplarımla ilgili bir not düşeyim. Henüz herhangi bir yayınevini aramadım, kimseyle görüşmedim. Çizgili Hayat Kılavuzu ve Çizgili Kenar Notları gibi derleyeni olduğum çok yazarlı kitapları yeniden yayımlatmayı düşünmüyorum.

Yazarlarına ayrıca yazacağım. Ancak “Ne oldu, neden oldu?” gürültüsünün sahiden çok zamanımı almasından çekiniyorum. Bir süre sonra kitaplara yoğunlaştığımda bunları da halledeceğim.

Cumartesi, Temmuz 18, 2026

Dijital Cepheler

Javier Cercas’ın Salamina Askerlerinin çizgi roman uyarlamasında hoşuma giden bir bölüm var. Yaşlı bir adam, savaşların romanlardaki gibi hikâyelerle dolu olup olmadığını soran yazara itiraz ediyor:

Savaşmak için değil. Savaşı anlatmak için savaşa gidenler açısından öyle.”

Tek cümlede önemli bir ayrım yapıyor.

Savaşı yaşayan biri için savaş, korku, açlık, ölüm, bekleyiş ve belirsizlik demektir. Günler, kaçınılmaz olarak birbirine karışır. Kahramanlık kadar rastlantı da vardır işin içinde. Yaşayan için olayın merkezinde deneyim bulunur.

Ama savaş yazıya dönüştüğünde artık başka bir şeye evrilir. Anlatının hammaddesi yaşanmışlıktır. Dağınık ve farklı  olan tecrübeler seçilir, ayıklanır, anlamlandırılır ve sonunda bir hikâye ortaya çıkar. Hemingway bu yüzden hatırlatılıyor. İkili arasındaki konuşmanın odağı, savaşın kendisi değil onun nasıl anlatıldığı.

Okurken aklıma ister istemez çocukluğum geldi. Büyüdüğüm mahallede sıklıkla kavga çıkardı. Teke tek kavgalar olurdu, gruplar sözleşir, boş arsada ya da okulun arkasında birbirine girerdi. Ne ki kimsenin aklına kavganın fotoğrafını çekmek ya da sonradan anlatısını kurmak gelmezdi. Kavga biterdi, en fazla ertesi gün abartılarak yeniden anlatılırdı.

Bugün durum tersine döndü.

Fiziksel çatışmaların yerini büyük ölçüde dijital çatışmalar aldı. Sosyal medyadaki birçok tartışmanın amacı artık karşı tarafı ikna etmek (!) değil. Tartışma, daha sonra paylaşılacak bir ekran görüntüsü üretmek için yapılıyor. Bir sonraki tweet’e, köşe yazısına, YouTube videosuna ya da “Bakın bana ne yazdı” paylaşımına malzeme çıkarılıyor.

Haliyle anlatı, deneyimin önüne geçiyor. İnsanlar yaşadıkları için anlatmıyor, biraz ileri gideceğim, anlatacakları şey olsun diye yaşıyorlar. Hatta kimi zaman tartışmayı çözmek istemiyorlar. Çünkü çözülürse hikâye de bitiyor.

Kışkırtıcı paylaşımlar, hedef gösteren çağrılar, bitmek bilmeyen linçler çoğu zaman bir fikri savunmaktan çok görünürlük üretmenin araçlarına dönüşüyor. Algoritmalar da bunu ödüllendiriyor.

Öfke, itiraz ve kavga daha fazla dikkat çektiği için, tartışmanın kendisi değil, tartışmanın dolaşıma girecek hikâyesi değer kazanıyor. Böylece insanlar haklı çıkmaya değil, paylaşılabilir bir an üretmeye, ikna etmeye değil, anlatacak bir çatışmaya sahip olmaya yöneliyor.

Dijital cephelerin en tuhaf yanı da bu. Cercas’ın yaşlı adamı bugün yaşasaydı belki de aynı cümleyi şöyle kuracaktı: “Tartışmak için değil, tartışmayı anlatmak için dijital cephelere koşanlar açısından öyle.”

Cuma, Temmuz 17, 2026

Giderim

Görsele ilk baktığınızda, popüler kültürün en pürüzsüz ikonlarından birini görüyorsunuz: Uzay Yolu’nun saf mantığı, soğukkanlılığı ve rasyonelliği temsil eden ikonik karakteri Mister Spock. Elinde ise Amerikan tarzı bir seçim kampanyasından fırlamış, üzerinde “Mr. Spock for President” yazan bir pankart var.

Altına şunu yazdığımı farz edin: “Beyden bir at istedim, verirse biner giderim, vermezse döner giderim.”

Ne anlam çıkar bu görsel ve yazıdan?

İlk bakışta seçimle ya da siyasetle ilgili bir gönderme gibi okunabilir. Slogandan dolayı okur, doğrudan ya da dolaylı bir pragmatizm sezebilir. “Kim kazanırsa ona göre pozisyon alırım” diyen de vardır bu okumada, “İstediğim olmazsa sessizce çekilirim, kavga etmem” diyen de. Kadercilikle fırsatçılık arasında salınan bir tavır görebilir. İnsanlar çoğu zaman bir davaya, lidere ya da fikre bağlı görünür ama bağlılıklarının sınırı genellikle kişisel beklentileridir. Beklenti karşılanırsa destek sürer, karşılanmazsa uzaklaşırlar.

Ama Spock’ın zekası ve meşhur rasyonelliğiyle bakarsanız, aynı söz bambaşka bir anlam kazanır. Bu, fırsatçılık değil, koşullara uyum sağlamanın en yalın ifadesidir. Spock için gurur, kırgınlık ya da “Bana neden at vermediler?” diye hayıflanmak gereksiz duygusal gürültülerdir. Denklem gayet basittir: Yol alınacaktır. At varsa daha hızlı gidilir yoksa eğer tıpış tıpış yürünür. “Vermezse döner giderim” sözü, küskünlüğü değil, başka bir yolu seçme serinkanlılığını anlatır.

Ben ise yazdığım sözü ilk duyduğumdan beri Yörük kültüründen hareketle farklı bir tonda anladım. Hiçbir yere kök salmayan, kimseye eyvallahı olmayan bir özgürlük arayışı olarak okudum… Güce, saraya ya da beye bağlı olmamanın, gitme özgürlüğünü her an cebinde taşımanın verdiği o muazzam minnetsizlik duygusu olarak…

Belki de bu yüzden söz bana Spock’ı hatırlattı. Çünkü Spock’ın asıl tavrı, “Buraya mecbur değilim, benim evrenim burayla sınırlı değil” diyebilmektir.

Görselle sloganı yan yana getirmemin hikâyesi de tam olarak bu.

Perşembe, Temmuz 16, 2026

"Diğer" Ferdi Tayfur

Popüler kültür tarihimizde iki Ferdi Tayfur var. İlki, “zamana yenildiği” için ikincisi kadar hatırlanmıyor. Dublaj ve seslendirme tarihimizin öncü isimlerinden olan bu ilk Ferdi Tayfur, yaratıcı zekâsı, nevi şahsına münhasır karakteri ve özel hayatıyla döneminin en ilgi çekici figürlerinden biriydi. 

Bugün neyi nasıl yaptığını, mutfakta neleri değiştirdiğini tam olarak bilemiyoruz. Seslendirdiği filmlerin neredeyse tamamı kaybolmuş durumda, dolayısıyla dublajlarını yeniden dinlemek ya da seyretmek ne yazık ki mümkün değil. Yine de özellikle komedi filmlerindeki başarısı, Arşan Palabıyıkyan’ı (Groucho Marx) ve Lorel-Hardi’yi (Laurel-Hardy) seslendirirken metne kendi mizahını kattığı, doğaçlamalar yaptığı ve esprileri yerelleştirdiği konusunda ortak bir hafıza var.

1946 yılında Şen Çocuk dergisi, Lorel ve Hardi çizgi romanını yayımlarken ilginç bir tercihte bulunmuş. İlk karede yalnızca ünlü komedyen ikilinin değil, Ferdi Tayfur’un da portresine yer vermiş ve altına şu notu düşmüş: “Yazan: Ferdi Tayfur”. Bu tercih, en azından derginin nazarında Tayfur’un Lorel Hardi kadar popüler olduğunu ya da onlarla birlikte hatırlandığını gösteriyor.

Bu konuya girmeyeceğim için geçerken küçük bir not düşeyim. Sayfaların çizeri belirtilmemiş. Balonların önemli bir kısmı okunması güç bir el yazısıyla hazırlanmış, yer yer balonların okuma sıralanışı yanlış istiflenmiş.

Biz, kuru bir çeviri olmayan esprili metinlere dönelim. Tayfur, perdede karakterleri konuştururken yakaladığı ritmi ve fonetiği doğrudan kağıda, yazı diline aktarmış. Balonlardaki harfleme ve vurgular da bu “konuşma” duygusunu destekleyecek biçimde tasarlanmış. İşte asıl ilginç olan nokta da burada başlıyor.

Bir çocuk dergisinde, standart yazı dilini ve imla kurallarını bilinçli olarak terk eden bir metin yayımlanıyor. Dönemin pedagojik hassasiyetleri düşünüldüğünde bu gerçekten de şaşırtıcı bir cesaret. O yıllarda çocukların “yanlış Türkçe” öğreneceği, çizgi romanların dili bozacağı ve okuma alışkanlığını baltalayacağı yönündeki kaygılar epeyce revaçtaydı. Buna rağmen Şen Çocuk, konuşma dilini doğrudan sayfaya taşıyan bu metni basmakta hiçbir beis görmemiş.

Aslında Tayfur’un yaptığı şey teknik olarak “yanlış yazmak” değil, telaffuzu görünür kılmak, yani konuşmayı doğrudan resmetmek. Karakterlerin ağzından çıkan sesleri harf harf taklit ediyor: öledir (öyledir), diyilizdir (değilizdir), aadam (adam), güüzel (güzel), niden (neden) Karınca bile senden akıllıdırmış (akıllıdır), naasel (ne güzel), biliyorsunmu (biliyor musun), şimde (şimdi), birdenbiyre (birdenbire), ne yapceksindir (ne yapacaksın) gibi……

Popülerliğin getirdiği gayriresmî imtiyazlar vardır, bazen kimi katı kuralları esnetebilir, kimi istisnaları mümkün kılabilir. Ferdi Tayfur bu kadar sevilmeseydi, beyazperdede bir ses yıldızına dönüşmeseydi ve her şeyden önemlisi güçlü bir ticari karşılık üretmeseydi, bir çocuk dergisinde bu ölçüde konuşma diline yaslanan bir metne izin verilir miydi? Hiç sanmıyorum.

Unutmamak gerekir ki o yıllarda çocuk dergileri Millî Eğitim’in yakın gözetimi altındaydı. Sorumlu yazı işleri müdürleri çoğu zaman öğretmenlerden seçiliyor, düşük tirajlar nedeniyle yaşayabilmek için okul aboneliklerine ve resmî kurumların desteğine ihtiyaç duyuyorlardı. Dolayısıyla yalnızca ekonomik değil, pedagojik bakımdan da sürekli denetleniyorlardı.

Ferdi Tayfur’un o dönemki şöhreti, devletin ve pedagojinin o gri duvarlarında mecazen küçük bir gedik açmış ve bu dilsel serbestliği mümkün kılmış gibi görünüyor.  Bugün bu sayfalara baktığımızda yalnızca eski bir çizgi roman okumuyoruz. Türkiye’de konuşma dilinin böylesine rahatlıkla yazıya dönüştürüldüğü ilk örneklerden biriyle de karşılaşıyoruz.


Çarşamba, Temmuz 15, 2026

Tetikçi

Şükran Güngör, Çolpan İlhan’ın sigarasını yakıyor. Bir filmden mi bilmiyorum ama “filim gibi” olduğu aşikâr. Ben ergenken, bizden büyük abilerin kadınların sigarasını yakmak için fırsat kolladıklarını, çakmağı uzatırken göz göze gelmeye çalıştıklarını, kadının elinin ellerine değmesini bir işaret saydıklarını biliyorum. Romantik görünüyordu ama içinde belli belirsiz bir erotik gerilim de vardı. Filim gibi derken, filmlerdeki kadınla erkeğin zarafeti, hasbihali ve halleşmesi taklit ediliyordu. Her şey filim gibi yaşansın isteniyordu, olacaksa artistçe, biraz meydan okuyarak olmalıydı.

Sigara o yıllarda yalnızca sigara değildi zaten. Bir aksesuar, bir jest, bazen bir kişilik beyanıydı. Paketten sigara çıkarışınız, çakmağı tutuşunuz, dumanı üfleyişiniz bile bir şey anlatıyordu. Yeşilçam bunu çok iyi kullanıyordu. Jönün sigarası başka, kötü kadının sigarası başka, temiz kalpli yancıların bambaşkaydı. Dumanın içinden karakter inşa ediliyordu. Seyirci de bu dili okuyordu. Sigara içmek kadar, sigarayı nasıl içtiğiniz önemliydi.

Benim sigarayla pek işim olmadı. Ama kenar mahallede cuara tüttürmenin ne manaya geldiğini anlamıyor değildim. Sigara, yetişkin olmanın, çocukluktan çıkmanın alametlerinden biriydi. Doğal olarak ben de başladım. Rakının yanında, türkü söylerken, dünyaya ve sağcılara kahrederken filan… Tütünün kendisinden hoşlanmadığım için olabilir, bu pozdan çabuk vazgeçtim…

Burayı gülerek yazıyorum, etrafımda sigara içen genç kızlar olsaydı, belki devam da edebilirdim. Hayatı sürükleyen, deveranlar yaratan en büyük tetikçinin arzu olduğuna inanıyorum. İnsan yalnızca sahip olmak istemiyor, arzulanmak da istiyor. Hatta çoğu zaman nesnelerin kendisini değil, onların temsil ettiği hayatı arzuluyor. Sigara da biraz böyleydi demek istiyorum. Tütün içmekten çok, yetişkin görünmek, filmlerdeki kahramanlara benzemek, birilerinin dikkatini çekmek meselesiydi. Sahip olma, fethetme, baştan çıkarma isteği kadın erkek her birimizi etkiliyor. Sinemayı da etkiliyor, sinema aracılığıyla bizi de. Göz göre göre kışkırtılıyoruz, doğrusu biraz da kışkırtılmak istiyoruz. Sen ironiyi anladın Mıstık abi.

Aşağıda sinemamızdan Melahat İçli’nin bir pozunu paylaştım. Seyredildiğini bilmenin rahatlığıyla sigarasını yakıyor. İstimini almış, kendinden emin, biraz da külhani… Her hikâyeye lazım olan o meşum kadın tipi vardır ya, arzunun yüzü bazen tam da böyle görünür.


Related Posts with Thumbnails