“
Hater” kavramı, sosyal medyayla hayatımıza yerleşen ve
giderek yaygınlaşan bir etiket. İlk bakışta, başkasının görünürlüğünden
rahatsız olup onu aşağılayanları tarif etmek için kullanılıyor. Psikolojik açıdan
bakıldığında ise, kendi iç huzursuzluğunu başkasına yönelterek rahatlamaya
çalışan insan tipine işaret ediyor. Geçtiğimiz günlerde birinin “
hater” için “
haset
eden” ifadesini kullandığına rastladım. Başkaları da benzer şekilde kullanıyormuş.
Ancak bu tanım, meseleyi bütünüyle karşılamıyor.
“Hater” nitelemesinin içinde haset, küçümseme, sürekli
olumsuzluk vurgusu, popüler olana tepki ve performatif bir internet dili var. Sadece
haset diyerek bunu açıklayamayız. Kimileri “hazımsız” diyor ama saldırganlık
boyutu eklenmedikçe bu da eksik kalıyor.
Üniversitede çalıştığım yıllarda, kırk yaşına gelmeden
popülerleşen akademisyen neredeyse yok gibiydi. Doktora, doçentlik, yayın
süreçleri… Görünür olmak zaman ve emek isterdi. Sosyal medya ise itibarın ve
popülerliğin ölçülerini değiştirdi. Meslek, makam, deneyim ve birikim artık çoğu
zaman görünürlüğün gerisinde kalıyor. Esas belirleyici olan, ekranda ne kadar
yer kapladığınız.
İnternetin ilk dönemlerinde, herkesin söz hakkına sahip
olacağı bir demokratikleşme hayali kuruluyordu. Kaostan söz edenler vardı elbette,
fakat sahnenin bu kadar kalabalıklaşacağını ve dikkat sürelerinin bu hızla
tükeneceğini pek az kişi öngörebildi.
Bugün bu devasa sahnede, üreten değil aşağılayan daha
hızlı fark ediliyor. Çünkü birini aşağı çekmek, kendini yukarı taşımaktan daha
az maliyetli. İnsan psikolojisi olumsuza karşı her zaman daha duyarlı. Nezaket,
soğukkanlılık ya da ölçülü bir tavır çoğu zaman akılda kalmıyor. Takdir edildiği
söylenebilir ama asıl ilgiyi öfke ve küçümseme topluyor. Algoritmalar da bunu
teşvik ediyor.
İnsanların yüz yüze kuramayacağı cümleleri sosyal medyada
kolayca yazabilmesi, “çevrimiçi çekincesizlik” etkisiyle ilgili. Fiziksel
sonuçla karşılaşmama düşüncesi, utanma duygusunun zayıflaması ve anonimliğin
verdiği sahte güç hissi, sert ve yıkıcı ifadeleri kolaylaştırıyor. Birini ifşa
etmek, rezil etmek ya da ezmek dikkat çekici bir gösteriye dönüşebiliyor.
Anonimlik, gerçek hayatta kendini yetersiz hisseden bazı insanlar için telafi alanı
da yaratıyor.
Sosyal medya aynı zamanda bitmeyen bir mutluluk ve başarı
vitrini sunuyor. Yorumlara bakıldığında, “herkes bizden daha iyi yaşıyor” duygusunun
ürettiği hınç görülebiliyor. Linç kültürü normalleşiyor, çoğu zaman mizah kılığına
giriyor. Bu yüzden “hater” dediğimiz şey, yalnızca bireysel bir ahlak sorunu
değil, dijital düzenin beslediği bir davranış biçimi haline geldi.
Başa dönersek: Hater ile haset aynı şey değil. Haset daha
içe dönük, sessiz ve çoğu zaman gizlenen bir duygudur. Hater ise görünmek ister,
tepki vermeden duramaz. Siz bir mutluluğa haset edebilirsiniz, ama hater o
mutlulukla alay eder, onu küçümser. Haset acı verir. Hater ise o acıyı değersizleştirme
yoluyla bastırır. Kendini kötü hissetmek yerine, çoğu zaman haklı olduğunu
düşünür.
Aktüel örneklerden uzak durmayı tercih ederim ama şunu söylemek
gerekiyor: Hater kültürü, gündelik hayattaki şiddet dilini enikonu besliyor.
İnsanlar şiddetin kaynağını dizilerde, filmlerde ya da dış etkilerde arıyor,
fakat parçası oldukları, hatta bizzat ürettikleri dijital linç kültürünün
etkisini çoğu zaman hesaba katmıyorlar.