Salı, Nisan 07, 2026

Son okuduklarım 113

Yok Edici 17, Enki Bilal’in yaratıcılarından biri olduğu bir bilim kurgu çizgi romanı. Malzemesi bol, kendine ait bir evren kuruyor ama hikâye tarafı ciddi biçimde aksıyor. Sorun, zor bir izleğe sahip olması değil, bana daha fazlası gibi geldi, darmadağın bir anlatı okuyoruz. Görsel ardışıklık ve anlatıya ilişkin tahkiye sürekliliğindeki kopukluklar, okuru metnin dışına itiyor. Bilal ile Baranko’nun çizgi anlayışları da birbirini tamamlamaktan ziyade dalgalanma yaratıyor. Ortak bir çalışma olmasına rağmen kabahati Bilal'e yıkmış gibi olmayayım ama Yok Edici 17, büyük ölçüde Bilal’in adıyla hatırlanacak bir iş, daha fazlası yok.

Martin Mystère’in otuzuncu yıl özel sayısı… Seriyi uzun yıllardır takip etmiyorum, bu yüzden biraz özlem, biraz nostalji de işin içine karışmış olabilir. Hoşuma giderek ve severek okudum serüveni. Serinin yaratıcısı Alfredo Castelli, yıl dönümüne yakışır biçimde hikâyeyi 1930’lara taşıyor, dönemin popüler kültürüne yaptığı göndermelerle metni oyunbaz bir alana açıyor. King Kong ve Dick Tracy referansları hemen yakalanıyor. Hafif, eğlenceli ve bilinçli bir pastiş duygusu var.

Adrian Tomine, çağımızın en önemli grafik romancılarından biri. Kısa öykülerden oluşan Öldürmek ve Ölmek, türe ilgi duyan herkes için neredeyse zorunlu bir okuma durağı. Sıradanlığın yarattığı ağırlığı, bunaltıyı ve tekrar hissini bu kadar berrak anlatabilen az sayıda auteur var. Diyalogları öyle güçlü ki, yer yer çizime ihtiyaç duymadan sahneyi kurabiliyor. Kareler arası ritim ve minimalist tasarım zaten ilk bakışta kendini gösteriyor. Yirmi yıl önce yenilikçi olan üslubunun bugün klasikleşmiş olması, etkisinin en somut kanıtı.

Korku Dağı, adının vaat ettiği gibi bir hayalet hikâyeleri antolojisi. Dağcıların karşılaştığı muammalar, lanetli ruhlar, eski korku repertuarı… Başlangıçta ne yeni ne de özellikle etkileyici görünüyor. Ancak ilerledikçe arkaik tonu ve klasik hayalet anlatılarına dönük yeniden yazım denemeleri dikkat çekmeye başlıyor. Yine de finalde bıraktığı izlenim değişmiyor: bu bir “çerez”. Açık konuşalım, çizerlerinden biri Junji Ito olmasa Türkçeye çevrilir miydi, şüpheli.

Pazartesi, Nisan 06, 2026

Rasyonelleştirme Yanılgısı

Hafta başında yarı akademik bir Zoom toplantısına davetliydim. Bazı açılardan hayli ilginçti. Az insanlı bir hayat sürdüren biri olarak kalabalıklar ve özellikle tartışmalar yorucu olduğu kadar yaralayıcı da olabiliyor. Toparlanmam zaman alıyor, çoğu zaman “keşke yalnız kalsaydım” duygusu baskın çıkıyor. Bu kez öyle olmadı. Katılımcıların etkisiyle olmalı, nezaketli bir zeminde ilerleyen bir sohbetti.

Bir popüler kültür üreticisi olarak sosyal medyada işlerime yönelen eleştirileri nasıl karşıladığım soruldu. İçinde bulunduğumuz çağda etkileşim yüksek, erişim sınırsız, agresyon ise hem yoğun hem de neredeyse norm haline gelmiş durumda. İnsanlar bu iklimde nasıl ayakta kalınacağını merak ediyor, deneyim dinliyor, bir tür yön bulmaya çalışıyor.

Açık konuşmak gerekirse kendimi ilgi gören bir “üretici” olarak görmüyorum. Son dönemdeki tuhaf ilgiyi bir kenara bırakırsak, hiçbir zaman çok okunan, çok seyredilen ya da çok yorumlanan biri olmadım. Böyle bir yoğunlukla karşılaşsam benim de rotam şaşabilir.

Toplantıda sosyal medyayı düzenli takip etmediğimi, bilinçli bir mesafe koymaya çalıştığımı söyledim. Bana doğrudan yazılmadıkça ya da biri özellikle haber vermedikçe çoğu gelişmeden habersizim. Yine de tamamen kopuk değilim, daha genç ve meraklıyken takip ediyordum. O dönemde şunu fark ettim: Haksızlığa uğradığımı düşündüğüm an, zihnimde o yorumlara cevap vermeye başlıyordum. Bu da giderek bir zaman ve enerji israfına dönüşüyordu.

Oysa sosyal ilişkilerimde yüzleşmeden yanayım. Bir sorun varsa konuşur, sonuca bağlamaya çalışırım, mesele hayatımdan çıksın isterim. Editörlük yaptığım yıllarda da böyleydim: Mail ya da telefon gelirse geciktirmeden cevaplar, konuyu aklımdan çıkarırdım. Arkadaşlıklarımda da aynı refleks geçerlidir, sürüncemeyi sevmem.

İşin ilginç tarafı şu: Özel hayatımda bu kadar yüzleşmeci iken, sosyal medyada neredeyse hiç cevap vermiyorum. Cevap vermediğimde rahatsızlık duyan biri olmama rağmen, burada kendimi sakınıyor, görmezden geliyor ve bir bakıma “kayboluyorum.”

Toplantıda verdiğim öneriyi yineleyeyim. Hiç “normal” olmayan biriyle yakınlık kurdunuz mu? Böyle bir ilişki içinde, yaşananları uzun süre rasyonelleştirmeye çalışırsınız: “Bir nedeni olmalı” dersiniz. Sonra fark edersiniz ki ortada tutarlı bir neden yoktur, davranışlar dürtüseldir, keyfîdir, tepkiseldir. Onu “normalmiş” gibi okumaya çalıştıkça sadece zaman kaybedersiniz.

Sosyal medyada karşılaştığımız kalabalığı da benzer bir ihtiyatla değerlendirmek gerekiyor. Herkesi “normal” varsaymak zorunda değilsiniz. Hatta çoğu durumda bu varsayım sizi yanıltır. Algoritmik bir öfke rejimi içinde, sözün kaynağı ile etkisi arasındaki bağ ister istemez kopar, karşınıza çıkan ifade, bir niyetin değil bir işleyişin ürünüdür. Bu yüzden her tepkiyi “anlaşılması gereken bir görüş” gibi ele almak zorunda değilsiniz. Aksine, kendinizi korumak istiyorsanız, o sözün hangi psikolojik ve teknik zeminde üretildiğini hatırlamak ve mesafenizi oradan kurmak zorundasınız.


Pazar, Nisan 05, 2026

Data Capital


Sabah erken kalkınca, bir de mutsuz olunca, hele işim yoksa, mutlaka kendime meşgale buluyorum. Herkesin hayata katlanma deneyimi başka...

Pazar paylaşımı benden Mıstık abi... Senin de imkanın varsa eğer, tacizcilere kalp, bize de bahar ver, dünya iyileşsin...

Geçen derslerde video üretelim sohbeti olmuştu, bir tane şıpın işi, 101 ölçüsünde giriş dersi tıngırtısı yapayım istedim. Altını çizerek yazıyorum, metin özellikle basit tutulmuş bir ders notu... Video biter, hoca anlatır metni...

Videodaki sesi ilk kez denedim, kendim de okuyabilirdim, programı kurcalamış oldum.

Marx, İnterneti yaşasaydı, nasıl yorumlardı? İnterneti bir özgürlük alanı olarak değil, yeni bir üretim ve tahakküm biçimi, yeni bir ekosistem olarak okurdu. İki temel soruya odaklanırdı: “Üretim araçları kimin elinde?” ve “Artık-değer nereden sızıyor?”

Kullanıcıların “beğeni”, “kaydırma” ve “paylaşım” aracılığıyla farkında olmadan üreticiye dönüşmesi, boş zamanın, çalışma zamanına sızması ilgisini çekerdi. Hayatın topyekün metalaşması derdi muhtemelen.

Marx’ın düşüncesinde belirleyici olan şey umuttan ziyade çelişkidir. İnternet tam da bu yüzden ilgisini çekerdi: hiyerarşileri aşındırma potansiyeline yoğunlaşırdı. Bilginin dolaşımı, örgütlenme imkânları ve görünürlük, onun gözünde sistemin kendi içinden ürettiği sızıntılar olarak okunabilirdi.

Twitter’da polemiğe girer miydi? Muhtemelen. Ama asıl meselesi tartışmak değil, teşhir etmek olurdu. Hesabı aralıklarla askıya alınırdı diye speküle edebiliriz.

Algoritmaları ideolojik aygıtlar olarak tanımlardı. Görünürlük, erişim ve etkileşim gibi kavramları yeni türden bir sınıf ilişkisi içinde analiz ederdi.

Espriyle bitirelim, Das Kapital 2.0 veya Data Kapital yazar mıydı, bilemeyiz ama yazsaydı meselesi değişmezdi.

Bir yemin uğruna ya rab ne güneşler batıyor

Kare 1
Bilmeyenler için kısa bir girizgâh: Gazetelerin en güçlü medium olduğu bir dönemden söz ediyorum. Radyo var, sinema var ama teknolojik ve ekonomik sınırlılıklar nedeniyle gazeteler kadar yaygın değiller. Gazeteler ise yalnızca haberin değil, edebiyatın ve her türlü popüler sanatın ilk yayımlandığı yerler. Rağbet gören her şeyi bünyelerine alıyor, aldıklarını birkaç kat daha popülerleştiriyorlar. 

Kare 2
1950’li yıllarda gazeteler, hafta sonları renkli pazar ilaveleri vermeye başlıyor, bu ilavelerde de yerli çizgi romanlar yayımlanıyor. Paylaştığım kareler, tam sayfa yayımlanan Bir Yemin Uğruna (1954) isimli çizgi romandan. Türkiye’nin o yıllarda en çok satan gazetelerinden Yeni Sabah’ta yayımlanmış, çizeri ise dönemin açık ara en parlak ismi Ratip Tahir Burak.

Kare 3
Bugünden bakınca bazı şeyleri hatırlatmak gerekiyor. Birincisi, bu çizgi romanlar renkli oldukları için okura bambaşka, neredeyse göz kamaştırıcı geliyor; çünkü gazetelerin kendisi siyah beyaz yayımlanıyor. İkincisi, haftada yalnızca altı kare yayımlanan, buna rağmen ilgiyle takip edilen bir şeyden söz ediyoruz. Bugünle kıyaslayalım: 1990’lardan itibaren mizah dergileri “okur unutur” diye haftaya devam eden tefrikaları istemez olmuştu. Oysa Ratip Tahir sadece altı kare çiziyor, iş ilgiyle takip ediliyor ve en yüksek telifi alıyor.

Kare 4
Üstelik, düşünün altı karede hikâyeyi ne kadar geliştirebilirsiniz? Paylaşılan sahnede yabancı bir kadınla Türk erkeği yürüyüşe çıkıyor; aralarında tutkulu bir gerilim oluşuyor ve reddedilen kadın erkeğin bacaklarına sarılıyor. Bir hafta boyunca yalnızca bu sahneyi okuyorsunuz. Evet, bir duygu çatışması var, bir gerilim var ama bugünün okuruna bakınca ister istemez “bu kadar mı?” diye soruyorsunuz. Demek ki o devrin okuruna bu kadarı yetiyormuş.

Kare 5
Karelerin alt yazılarını bilerek çıkarttım. Çünkü ortada görsel bir ardışıklık var, bir romans yaşandığını metni okumadan da anlayabiliyoruz. Ama alt yazılarla görseller arasında güçlü bir uyum olduğu da söylenemez. Ratip Tahir yazıyı resimlemiyor, tersine, resmin üzerine metin kuruyor. Eğer metni gerçekten resmetseydi, sahneyi farklı çizmesi gerekirdi, alt yazı şöyle: "Genç kız tir tir titreyen küçücük elleriyle delikanlının cepkenine yapıştı, bütün gücüyle sarsarak: 'Senin olmak istiyorum, senin! Bunu anladın hala neden susuyorsun?' diye haykırdı. Şahin'in şaşkınlığı son haddini bulmuş, dili tutulmuştu. 'Duymuyor musun söylediklerimi? Yoksa beni çirkin mi buluyorsun?'.

Genç kadın, delikanlıya kendini adeta sunuyor, hatta dramatik bir hareketle, "esvabının göğüs kısmını kavuşturan ipek kordonları kopartarak taptaze göğsünü açıyor." Biz bunu karede görmüyoruz, tuhaf, frapan, eksajere bir sahneymiş halbuki... Görsel, metnin iddiasını taşımıyor, daha ölçülü, hatta temkinli.

Kare 6
Son kareye bayılıyorum, müthiş erkek Türk'ün fetih rüyasının resmi çünkü... [Marie] özellikle dikkat: kadın erkeğin bacaklarına sarılmış, hıçkırıklar içinde. Bu sahne, neredeyse ham bir fantezinin kristalleşmiş hali. “Fetih” duygusunun görselleştirilmiş bir özeti gibi. Ve evet, bu tek sahne, okuru bir hafta bekletecek kadar güçlü bir cazibe üretiyor.

Cumartesi, Nisan 04, 2026

Damar Çatlağı








Fotoğraflara neredeyse yüzyıllık bir “bakış rejimi”nden seçmeler gibi bakalım. Sokak, kışla, kulüp, kaldırım, sahil… Mekân değişiyor ama kompozisyon değişmiyor: Ortada yürüyen, dans eden bir kadın ve onun çevresinde toplanmış erkek gözleri. Fotoğrafı çekeni de unutmayalım, tüm erkekler kadına “bakıyor.”

Bu fotoğrafları popüler kültür derslerimde paylaşmıştım. Ders notu gibi olmasın ama neler anlattığımı da not düşeyim istedim.

Fotoğraflarda erkek özne, kadını yakalamaya, dondurmaya, arşivlemeye çalışıyor. Kadın yürüyor, erkek duruyor ve bakıyor. Kadın hareketli erkekse sabit ve odaklı. Foucault’nun tarif ettiği anlamda bir gözetim estetiği istiflenmiş, kadın, kamusal alanda dolaşırken bile potansiyel olarak değerlendirilen bir nesneye dönüştürülmüş. Kadınlar, seyirlik bir bedene dönüştürülmüş demek daha doğru. Kadın bedeninin performansı, erkek kolektifinin eğlence ekonomisine hizmet ediyor. Laura Mulvey’in kavramsallaştırdığı “male gaze”in klasik örneği olmuş bazı fotoğraflar. Mulvey, sinema için kamera erkek, seyirci erkek, hikâye de erkek için der ya...

Erkek kalabalığı, kendi arzusunu kolektif olarak teyit ediyor. Bakış, erkekler arasında bir dayanışma dili. Kadına yönelmiş gibi görünen arzu, aslında erkekler arası bir performans: “Gördün mü? Ben de gördüm.” E bu bir tür homososyal onay mekanizması.

Bu fotoğrafların bir kısmı muhtemelen eleştirel niyetle çekilmiş. Sokak fotoğrafçılığı, modernitenin bu çelişkisini teşhir etmek için kullanılmış olabilir.

Peki fotoğafları kim seçti? Bir erkek olarak ben…Bunu da hesap edelim. Erkek gözü yalnızca bakmaz, kadraj kurar. Kadrajı kuran, hikâyeyi de kurar. Ve hikâyeyi kim kuruyorsa, tarih de onun dilinden yazılır.

Bu notların üzerinden en az on beş yıl geçtiğine göre…

Bir ters köşe: Bugün sosyal medyada herkes birbirini gözetliyor. Erkek bakışı hâlâ güçlü ama artık kadınlar da kamerayı tutuyor. Gözetim yataylaştı. İktidar dağıldı mı, yoksa yalnızca biçim mi değiştirdi henüz tam bilmiyoruz.

Related Posts with Thumbnails