Pazar, Mart 29, 2026

Okur mu, Reaksiyon mu?


Bir süredir blogdaki yüksek etkileşim artışından söz ediyordum ama iş orada kalmadı. İki yıldır direniyordum fakat arkadaş sayısındaki sınıra dayanınca Facebook beni ister istemez “profesyonel mod”a geçirdi. Hal böyle olunca, sosyal medyadaki yazılarım günde ortalama yirmi bin civarında etkileşim almaya başladı. Paylaştığım görsele bakarsanız, sadece üç gün önce Facebook’ta yayımladığım bir blog yazımın istatistikleri, tek başına 150 bin etkileşimi geçti mesela.

Ben sadece bloguma yazıyor, o yazıları aralıklarla Facebook’ta ve çok nadir olarak Twitter’da paylaşıyorum. Yani aslına bakılırsa blog dışında yokum. Bu yüksek trafik, yazılarımın artık geniş bir kamusal dolaşıma girdiğini gösteriyor. Biliyorum, ölçek büyüdükçe işler değişir, sertleşir ve gürültü kaçınılmaz hale gelir. Bu yoğun ilgi bir “rage bait” (öfke tuzağı) değil belki ama bir noktada “rage” üretecek, bana yönelik bir tepki doğuracak, farkındayım. Dijitalin mantığı böyle işliyor: Evinize ne kadar çok misafir gelirse, çöpünüz de o kadar artar.

Haliyle, yüksek reaksiyonlu ama içi boş yorumlarla, saçma tepkilerle muhatap olmaya başladım. Sadece başlığa bakıp ya da ilk cümleyi yarım yamalak okuyup tetiklenen bir kitle bu. Malumunuz, insanlar artık okumuyor, tepki veriyorlar.

Yazılar daha çok kişiye ulaştığında acı bir gerçeği fark ediyorsun: Okur artmıyor, sadece kalabalık büyüyor. Okuyan kişiyle tepki veren kişi çoğu zaman aynı değil. Metin yerinde duruyor ama etrafında oluşan uğultu her geçen gün yükseliyor.

Ben hâlâ aynı tarzda yazıyorum, meselelerim aynı, mesafem aynı. Değişen tek şey okurun ölçeği. Bu aralar kimle konuşsam bunu anlatıyorum. Kalabalık büyüdükçe anlam dağılıyor. Yazıları yazan kişi olarak bu ilginin neden bu kadar agresif bir şekilde arttığını hem merak ediyor hem de biraz endişeyle izliyorum.

Merak, iştah, ürkeklik ve karşılaşma heyecanı gibi zıt hislerle ilerlermiş. Ben de bu meseleyi geçici bir ilgi olarak görüyor (ve öyle olmasını umuyor), bir çeşit sosyal deney yaşadığımı düşünüyorum.

Böyleyken böyle Mıstık abi.

Uygun Fiyata Cantek

Galip Tekin’in öykülerine dayanarak hazırlanan Acayip Hikâyeler dizisi, yarımşar saatlik bölümlerden oluşuyordu (2012). Dizinin 7. bölümünde Galip Abi, bana küçük bir gönderme yapmıştı.

Duymuştum ama kaydına ulaşamamıştım.

Bilimkurgu temalı hikâyede, çocuklarına yetenek satın almak isteyen bir ailenin karşısına karaborsacı bir satıcı çıkıyor. Adı Levent. Elindeki “ürünleri” sayarken, uygun fiyata “Cantek” bile bulunduğunu söylüyor. Bir süre “Cantek, Cantek” diye tekrarlayıp duruyorlar. Matrak bir sahne.

Galip Abi’yle hayatımda sadece iki kez karşılaştım; birinde epey uzun konuşmuştuk. Sonrasında bir-iki telefon görüşmesi… Hepsi bu.

Sempatiyle yapılmış küçük bir oyunbazlık. Zamansız gidişinden sonra bana bir hatıra kaldı. Üstelik ne diziyi ne de bu göndermeyi birlikte konuşabildik. Muhtemelen birlikte gülecektik. Onu da kaçırmış oldum.

Cumartesi, Mart 28, 2026

Rage Bait (2)

Daha önce “rage bait” kavramı hakkında yazmıştım. Türkçesiyle öfke yemlemesi, öfkeyi ham madde olarak kullanan, onu durmaksızın üreten ve çoğaltan bir mekanizmayı tarif ediyor. Geçen gün bir arkadaşım “İnsanlar neden bu kadar öfkeli diye sormayı bıraktım artık,” dedi, “Asıl soru şu: Biz neden bu öfke patlamalarını izliyoruz?”

Çünkü rage bait artık tek başına servis edilen bir içerik değil, izleyicinin gönüllü katılımıyla tamamlanan bir kolektif performans. Birinin kışkırtması ne kadar sistemin parçasıysa, bir başkasının buna misliyle karşılık vermesi de bunun bir başka parçası. Öfke fena halde bulaşıcıdır, daha da önemlisi, düşünmeye veya sakin kalmaya kıyasla çok daha “zahmetsizdir.” Düşünmek zaman ister, mesafe koymak sabır gerektirir. Öfke ise derhal ve yüksek sesle üretilebilir.

Bu patlamalar yalnızca dijital bir davranış bozukluğu değil, devasa bir dikkat ekonomisi sorunu. Günümüz insanı sürekli uyarılma halinde, fragmente olmuş bir dikkatle ve düşmüş eşiklerle yaşıyor. Böyle bir iklimde sakin, ölçülü ve katmanlı bir içeriğin rage bait enerjisiyle rekabet etme şansı yok. Gürültülü olan her zaman kazanıyor. Daha doğrusu, gürültüye bağımlı hale gelmiş bir zihin, sessizliği artık bir dinlenme alanı değil, tahammül edilemez bir “boşluk” olarak algılıyor. Bu yüzden rage bait sadece yazılımların değil, bizzat bizim zihinsel alışkanlıklarımızın bir sonucu.

Arkadaşıma şunu önerdim: Bir süre felaket haberlerini, hatta genel olarak sosyal medyayı nadasa bırak. Sen baktıkça akışın o “zehirle” doluyor, algoritma sakinleşmene izin vermiyor. Bir süre sonra dünyanın sadece öfkelilerden, mağdurlardan, aptallardan ve yalancılardan ibaret olduğuna ikna oluyorsun. Oysa gerçek hayatın dokusu bu kadar lineer değil.

(Biliyorum, yazarken romantize ettim Mıstık abi, lineer demedim mesela)

Şunu kabul etmeliyiz: Meseleye sadece ahlaki bir yerden yaklaşmak pek işe yaramıyor. Hatta bazen “yapmayın” çağrısı, yeni bir öfke dalgasına malzeme veriyor. Çünkü sistem öfkeyi ödüllendiriyor. Ortada bir ödül (etkileşim, görünürlük, onay) varsa, o davranış mutlaka tekrar eder. Daha sert, daha radikal ve daha tahrik edici olanın “kazandığı” bir düzende, makul olan her şey merkezin dışına itilir. Normlar aşınır: Dün infial yaratan bir kabalık, bugün sıradan bir içerik haline gelir.

Peki, bu döngü kırılabilir mi? Teoride mümkün, pratikte ise külfetli bir irade sınavı. Çünkü bu bir üretim meselesi olduğu kadar, bir tüketim tercihi. Algoritmalar neyi tüketeceğimizi dikte ediyor, üretim de bu talebe göre şekilleniyor. Rage bait’e karşı en etkili refleks, tepki vermemek, yani oyunu kuralına göre oynamayı reddetmek. Ancak haksızlık hissi ve o anlık deşarj arzusu o kadar kolay dizginlenemiyor. Sistem tam da bu insani zaafı tetiklemek üzere optimize edilmiş durumda.

Benim görebildiğim en gerçekçi çıkış yolu şu: Algoritmayı bir “niyet” değil, bir matematiksel model olarak görmek. Karşımıza çıkan provokasyonun bireysel bir sapkınlıktan ziyade, teşvik edilen bir veri trafiği olduğunu kabul etmek.

Bu kabul, öfkeyi tamamen yok etmez belki ama onunla kurduğumuz ilişkiyi kökten değiştirir. Dünyayı “asla olmaması gerekenlerin yaşandığı bir yer” olarak görüp sürekli sarsılmak yerine, olup bitenleri mekanizmasıyla anlamaya çalışarak aramıza bir mesafe koyabiliriz. Öfke dünyayı değiştirmiyor, sadece bizi içeriden-ruhen tüketiyor.

Eğer bir şey öğreneceksek, neye tepki vereceğimizi değil, neye tepki vermeyeceğimizi öğrenmeliyiz. Çünkü rage bait’in tek yakıtı bizim ona atfettiğimiz değerdir.

Ve değer görmeyen hiçbir canavar büyümez. (Siyaseten romantik bir final cümlesi ekledim Mıstık abi, sen ejderha sürücülerine selam söyle)


Cuma, Mart 27, 2026

Söyle Bana

Yapay zekâdaki gelişmeleri yakından izliyor, fırsat buldukça animasyon üretmeye çalışıyorum. “Üretmek” dediğim de çoğu zaman iş rutininden kaçıp programların içinde oyalanmak aslında. Asıl amacım, kendimi taze tutmak, imkânları öğrenmek, sonuçtan çok, araçlarla temas halinde kalmak.

Bir süredir ses programlarına sardım. Artık teknik olarak-en azından belli bir düzeyde şarkı üretmek mümkün. Ben de kısa filmlerime müzik ekleyebilmek için bu alana yöneldim. Şimdilik gördüğüm şu: Türkçe söyleyişler hâlâ aksıyor, yerel müzik türleri ise ya hiç yok ya da yüzeysel taklitler halinde. En temel sorunsa şu: ses, kulağa hâlâ “yapay” geliyor. Üstelik bu yapaylık yalnızca teknik değil, estetik olarak da klişe üretmeye meyilli bir yapı var ortada.

Benim derdim sonuçtan çok süreç olduğu için meseleyi biraz tersinden kurcalıyorum. Örneğin rap müzisyenlerin diksiyon ve yorumlarını modelleyerek o yönde denemeler yapıyorum. Yanlış anlaşılmasın, iyi bir rap dinleyicisi değilim. Zaten mesele o değil. Mesele, mevcut araçların sınırını görmek. Şu an için, kafamdaki müziği doğrudan üretmek mümkün görünmüyor. Belki ileride gerçek bir vokalle bu boşluğu kapatabilirim. Ama şimdilik insan sesi ile makine sesi arasındaki fark kapanmayacak. Rap ile daha az sırıtıyor sadece…

İşin ironik tarafı şu: denemelerim böyle sürerse bir “rap albümü” birikecek gibi duruyor. Elbette şaka yapıyorum-hadsizlik etmek gibi bir niyetim yok. Müziği daha çok yazarken kullanıyorum, senaryoya başlarken atmosfer kurmak, ritim yakalamak için yoğun olarak dinliyorum. Dizi işlerimde söz yazdığım, müzikle ilgili yönlendirmelerde bulunduğum oldu. Ama teknik anlamda kendimi amatör bile saymam.

Mesele, teknolojinin bize vaat ettiği hız ile sanatın talep ettiği yoğunluk arasındaki gerilimde düğümleniyor. Yapay zekâ, üretimi demokratikleştirirken aynı anda estetik deneyimi standartlaştırma riski de taşıyor. Araçlar çoğaldıkça ifade derinleşmiyor, tersine, çoğu zaman yüzeye doğru çekiliyor. Bu yüzden asıl sınav teknik yeterlilikte değil, bu araçlarla neyin söylenmeye değer olduğuna karar verebilmekte.

Perşembe, Mart 26, 2026

Güzel İsimlere Gazel

Yürekte Bukağı (Tomris Uyar, 1979), Puslu Kıtalar Atlası (İhsan Oktay Anar, 1995), Canistan (Yusuf Atılgan, 2000), Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (Barış Bıçakçı, 2000), Tuhaf Yıldızlar Dünyaya Bakıyorlar Gözlerini Kırpmadan (Sevgi Özdamar, 2003), Buruk Dünya (Orhon M.Arıburnu, 1985), Ben Ruhi Bey Nasılım (Edip Cansever, 1976), Narla İncire Gazel (Bilge Karasu, 1995), Kınar Hanımın Denizleri (Ece Ayhan, 1959), Ne Kitapsız, Ne Kedisiz (Bilge Karasu, 1994), Gül Mevsimidir (Füruzan, 1985), Kafamda Bir Tuhaflık (Orhan Pamuk, 2016), Fena Halde Leman (Attila İlhan, 1980), Sular Ne Güzelse (Erdal Öz, 1997), Göç Temizliği (Adalet Ağaoğlu, 1985), Gecegezen Kızlar (Tomris Uyar, 1983).

Sevdiğim kitap isimlerini yazdım. Editör olarak pek çok kitaba ister istemez isim seçmişliğim oldu, en azından alternatifler önermişimdir. Nezaketle inat etmişliğim çoktur. Şunu iyi biliyorum: bazı isimler, eserden çok daha ilgi çekici olabilir; okuru çağıran, dürten, hatta hafifçe tahrik eden isimler vardır. Fena Halde Leman’ı ilk gördüğümde gülümsediğimi, Gecegezen Kızlar’ı nedense bilimkurgu tadında bir şey gibi hayal ettiğimi hatırlıyorum.

Umberto Eco kitap adının okuru belirlemesinden hafif huzursuzlanır ama bundan da faydalanmak gerektiğini söylerdi. İsim, okura bir kapı göstermeli ama o kapının ardında ne bulacağını da fısıldamalıdır. Bu yüzden hafif tertip tehlikelidir. Fazla açık bir başlık, kitabı daha baştan tüketir, fazla kapalı olan ise hiç açılmayabilir. İyi başlık tam bu eşikte durur.

Oyunbazlık ederek abartıyorum, Paul Valéry, şiirin asla tamamlanmadığını, yalnızca terk edildiğini söyler ya, iyi bir kitap adı da biraz öyle olmalı. Yazar onu bırakırken okur devralmalı. Başlık, metnin dışında yaşamaya devam etmeli, hatta öyle olmalı ki, metnin kendisinden daha uzun yaşamalı.

Puslu Kıtalar Atlası mesela, daha kapağı açmadan zihinde bir tür “serüven sisi” kurar. Kafamda Bir Tuhaflık, sanki roman değil de insanın kendi kendine söylediği bir cümledir. Bu yüzden işler. Kişisel olarak şairlerin bizim edebiyatımızdaki en güzel kitap isimlerini bulduğuna inanırım. Şiir gibi davranan başlıklar hep onlardan gelir: açıklamayan, çağrıştıran o tatlılıklar… Narla İncire Gazel, Kınar Hanımın Denizleri… Bunlar anlamdan çok tınıyla çalışır. Bir şeyi anlatmazlar, bir şeyin etrafında dolaşırlar.

Elbette iyi bir başlık, iyi bir kitap demektir demiyorum. Hatta başlık, metnin taşıyabileceğinden daha fazlasını vaat ederse okuru kaçırır. Okur o vaatle içeri girer, ama içeride aynı yoğunluğu bulamayabilir. Güzel isim, kötü roman örneği listem de var. Onu yaşlanınca yazarım.

Gabriel García Márquez’in neredeyse rahatsız edici bir dürüstlükle söylediği gibi, kitabı sattıran şey çoğu zaman başlıktır. Editörün içgüdüsü de burada devreye girer: doğru sözcüğü ve tınıyı bulmak. Bence en iyi isim, biraz eksik olmalı, tamamlanmayı bekleyen bir auradan söz ediyorum. İşveli ve kandırıkçı, inatçı ve uzun ömürlü…

Bugün güzel şeyler olsun Mıstık abi…
Related Posts with Thumbnails