Salı, Ağustos 11, 2026

Tuhaf Kitaplar (5): Şehvetin Cerrahisi

Selami Münir Yurdatap’ın 1946 tarihli Şehvet Geceleri’ni bir merhumun terekesinden çıkmış erotik romanlar arasında buldum. Pulp romanın neredeyse bütün klasik zaaflarını taşıyor: karakterler durmadan çoğalıyor, sayfalar boyunca hazırlanan olaylar iki paragrafta buharlaşıyor, yazar okuru şaşırtmaya çalışırken hikâyenin ucunu sık sık kaçırıyor. Büyük ihtimalle gazetede tefrika edilmiş olmalı; her bölüm sanki bir önceki gün yazılanlar unutularak kaleme alınmış hissi veriyor.

Roman iki katmanlı ilerliyor. Bir yanda genç işadamı Şadan’ın “bugünde” geçen hikâyesi, öte yanda tesadüfen eline geçen bir günlük. Asıl ilginç olan da bu günlük. Genç bir kadın, ilk cinsel deneyimlerini ve giderek başka kadınlara duyduğu arzuyu son derece açık bir dille anlatıyor. 1946 için şaşırtıcı bir cesaret örneği. Bildiğim kadarıyla kitap hakkında herhangi bir dava da açılmamış.

Benim dikkatimi çeken ise günlüğün kahramanı değil, onun çevresindeki yan karakterlerden biri oldu: Süzan. Romanın bir yerinde Şadan’ın arkadaşları, sıradan bir sohbet havasında Süzan’ın altı ay önce Cerrahpaşa’da ameliyat olduğunu, artık “Süleyman” adını kullandığını anlatıyorlar. Üstelik bunu bir trajedi ya da skandal gibi değil, neredeyse hayranlıkla aktarıyorlar: “Öyle gösterişli bir delikanlı oldu ki görme.”

Bugünden bakınca bu, tuhaf bir anlatı çözümü gibi görünüyor. Kadınlardan hoşlanan bir kadın karakter, romanın ortasında cerrahi bir müdahaleyle erkeğe dönüştürülüyor. Bunun gerçekten tıbbi bir olasılığa dayanıp dayanmadığından çok, anlatıdaki işlevi önemli. Yazar ya döneminin ahlak anlayışı içinde “sakıncalı” görülebilecek bir ilişkiyi anlatılabilir kılmak için bedeni değiştirmeyi seçiyor ya da bunu bilinçli bir sansür önlemi olarak kullanıyor. İki kadın arasındaki ilişki, taraflardan biri erkek ilan edildiği anda ahlaki bakımdan daha güvenli bir zemine taşınmış oluyor.

Her iki ihtimalde de değişen şey arzu değil, onun toplumsal tercümesi. Günlük bölümünde bir kadının başka bir kadına duyduğu istek rahatlıkla yazılabiliyor; ama bu arzunun taraflarından biri kalıcı olarak “erkek” olduğunda aynı ilişki heteroseksüel bir çerçeveye oturuyor ve anlatılması kolaylaşıyor. Şehvet değişmiyor, yalnızca adı değişiyor.

Tam bu noktada bana hep ilginç gelen bir örtüşme var. Ahlakçının şehveti ile şehvetlinin ahlakçılığı çoğu zaman aynı noktada buluşuyor. Şehvet Geceleri bir yandan dönemine göre şaşırtıcı ölçüde cüretkâr; öte yandan bu cüreti sonuna kadar taşıyamadığı yerde en muhafazakâr çözüme başvuruyor. Bunun sansür korkusundan mı, yazarın kendi ahlaki sınırlarından mı kaynaklandığını kesin olarak söylemek zor.

Romanın genelindeki dağınıklık (karakterlerin kaybolup yeniden belirmesi, günlüğün ikinci defterle aniden yön değiştirmesi, Şadan’ın günlüğün yazarının kendi karısı olduğunu öğrenince neredeyse ölmesi) tipik pulp zaafları olarak görülebilir. Ama Süzan/Süleyman meselesi bunlardan biri değil. Tam tersine, anlatının en bilinçli hamlelerinden biri gibi duruyor. Yazar burada dikkatsiz davranmıyor, tam da çözmesi gerektiğini düşündüğü noktada, meseleyi ameliyatla çözüyor.

Bu yüzden Şehvet Geceleri yalnızca ortalama bir pulp roman örneği değil. Aynı zamanda 1946 Türkiye’sinde arzunun hangi koşullarda anlatılabilir sayıldığını gösteren küçük ama öğretici bir belge. Arzu yasak değildir, yeter ki bedenler ve kimlikler onu ahlaken kabul edilebilir bir biçime tercüme edebilsin. Şehvet değişmez, yalnızca adı değiştirilir.


Pazartesi, Ağustos 10, 2026

Efsane Meselesi

Çok az sözcükle konuştuğumuz için mi, yoksa sözcükleri hep aynı bağlamlarda duyduğumuz için mi bilmiyorum; bazı sözcüklerin yan anlamları zamanla kayboluyor. “Efsane” de bunlardan biri.

Bugün herhangi bir şey için “Efsanedir” dendiğinde kimsenin aklına olumsuz bir anlam gelmiyor. Oysa “E, var böyle bir efsane” dediğinizde, aslında anlatılanın abartılı, kuşkulu, hatta pek doğru olmadığını söylüyorsunuz. Ne var ki bu ikinci anlam artık pek anlaşılmıyor; daha doğrusu, insanların aklına gelmiyor.

Tam da mizah dergileri hakkında konuşurken işime yarayan anlam bu.

Bir “efsaneyi” benden beklenen hararetle anlatmadığımda, onu küçümsediğim düşünülüyor. Bu blogu takip edenler defalarca okumuştur: Gırgır’ın dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi olduğu söylenir. Ben de ortada böyle bir sıralama bulunmadığını, bu bilginin doğru olmadığını yazıp dururum. Fakat kimse buna inanmak istemez.

Çünkü mesele yalnızca bir bilginin doğru veya yanlış olması değildir. İnsanlar böyle bir iddiadan vazgeçtiklerinde, geçmişe ilişkin güzel ve gurur verici bir hikâyeyi de kaybedeceklerini düşünürler. Üstelik yıllarca kandırılmış, hiç değilse yönlendirilmiş olabileceklerini kabul etmek zorunda kalırlar. Efsaneler çoğu zaman gerçek oldukları için değil, ihtiyaç duyuldukları için yaşarlar.

Dergiler konusunda eskiden beri romantik ve hararetli bir inanış vardır: Neredeyse bütün dergilerin bir ideal uğruna çıkarıldığı, yaşatıldığı ve sürdürüldüğü varsayılır. Herkes ticaret yapabilir ama dergiciler, yazarlar, çizerler, gazeteciler ve yayıncılar yapmaz; daha doğrusu yapmamalıdır.

Matbaacı sizden para alır. Dağıtımcı sizden para alır. Kâğıt, mürekkep, büro, ulaşım, emek; her şey para karşılığında dolaşıma girer. Ama dergilerin sanki para için çıkmadığı düşünülür.

Niye inanıyoruz buna?

Kendi matbaasında basılan, kendi dağıtım şirketi tarafından dağıtılan, büyük bir yayın tekeli bünyesinde çıkan ve haftada üç yüz bin satan bir Gırgır’ın ne kadar kazandırdığı neden hiç hesap edilmez?

Gırgır neden satıldı? Yüksek kârlı bir yayın olduğu için. 

Gırgır gibi dergiler neden çoğaldı, benzerleri neden üretildi? Elbette kimse masaya oturup yalnızca “Kâr amaçlı bir mizah dergisi çıkaralım” demedi. O dergileri ortaya çıkaran yetenek, heves, itiraz, rekabet, yaratıcılık ve gençlik enerjisiydi. Fakat sonuçta yaşayabilen, sürdürülebilen ve çoğaltılan yayınlar para kazandıranlardı.

Oğuz Aral, Gırgır satıldığında “Madem satacaklardı, bana satsalardı” demişti. Bunu söyleyebiliyordu, çünkü dergiyi satın alabilecek kadar gelir elde etmişti.

Gençler Gırgır’dan neden ayrıldılar? Mikrop, Limon ve Hıbır neden çıktı? Kuşkusuz estetik, siyasal ve kişisel anlaşmazlıklar vardı. Ama daha bağımsız olmak, kendi yayınlarını yönetmek ve öyle ya da böyle daha yüksek ya da daha sürekli bir gelir elde etmek isteği de vardı.

Bugün mizah dergileri yok denecek kadar azsa bunun nedenlerinden biri de az satmalarıdır. Az sattıkları için iyi telif ödeyemiyor, iyi telif ödeyemedikleri için yetenekli insanları bünyelerinde tutamıyorlar. Yetenekli insanlar da emeklerinin karşılığını alabildikleri başka alanlara yöneliyorlar.

Dergileri yalnızca paraya indirgeyip “Aslında hepsi bundan ibaretti” demiyorum. Bu da her şeyi tek bir nedene bağlayan kolaycı bir açıklama olurdu. Sadece, neredeyse hiç konuşulmadığı için parayı ve ekonomik koşulları hatırlatıyorum.

Gırgır dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi değildi demek, bir efsaneye saldırmak değildir. Kimseyi yargılamıyor, buna inanılmasına da şaşırmıyorum.

Doğrusu, iddianın doğru olup olmamasından çok, insanların onun doğru olmasını neden bu kadar çok istedikleri ilgimi çekiyor.

Çünkü bazen bir efsaneyi savunurken geçmişi değil, geçmişe dair kendimizi savunuyoruz.


Pazar, Ağustos 09, 2026

Bir düğün olsa da oynasak

Sesss… Ses bir, ikiii…

Fotoğraf ellili yılların sonunu çağrıştırıyor. Gelinle damadı görünce bir düğünde olduğumuzu kolaylıkla anlıyoruz.

Klarnet eşliğinde dans eden genç kadın fotoğrafın merkezinde. Ama kadrajı asıl ilginçleştiren, arkada dikkatle onu seyreden beyefendi. Bakışı öyle bir yere takılmış ki insan ister istemez fotoğrafı onun gözünden de okumaya başlıyor.

Genç kadının ensesinde birleşmiş elleri, salınan bedeni, kendini müziğe bırakışı… Çekinmiyor, etrafı kollamıyor, “Acaba fazla mı oldum?” diye düşünmüyor. O an yalnızca oynuyor. Belki de bu yüzden oturan adamın bakışı daha görünür hâle geliyor.

Muhtemelen Trakya havaları çalıyor; bana Mastika gibi geldi. Klarnetçi ise belli ki böyle düğünlere yabancı değil. Cebinde mendili. Bahşişini artıracak tempoyu yakalamaya çalışıyor. Meydana önce biri çıkacak, ardından iki, sonra beş… Kırk yılın başında aile arasında kurtlarını dökecek kadınların hangi ritme dayanamayacağını ezbere biliyor afedersin.

Girerken de sormuş “müesse müdürüne”: “Nereli bunlar, damadın tarafı be ya?”

Fotoğraftaki herkes başka bir işle meşgul aslında. Klarnetçi nefesine, kadın oyuna, gelinle damat kendi telaşına… Arkadaki beyefendi ise yalnızca bakıyor. Şehevi diyeceğim, fotoğraf bunu destekliyor ama ispatlamıyor.

Ve insanın aklına o eski ezgi geliyor: Alayım kızıma bir kutu boya, / Boyasın kendini boydan boya…

Fotoğraf susuyor; düğünün uğultusu sürüyor.

Cumartesi, Ağustos 08, 2026

Aslı Gönen
















Fotoğraflar, Aslı Gönen'e ait. 2009'dan 2016'ya kadar farklı yıllara ait ama hepsi aynı ritüeli, aynı yaz sahnesini yakalıyor, o ilgimi çekmişti daha önce. Sanki zaman durmuş da insanlar hep aynı kıyıda, aynı hareketleri tekrarlıyor gibiler. Bakarken biliyoruz o tekrarı, tahmin ediyoruz, şahit olmuşuz, anlıyoruz, hikayeyi tamamlıyoruz. İnsanlar değişse de kıyının aurası ve sayfiyenin rehaveti, yukarıda güneş, aşağıda ayak yakan kumlar, işte onlar değişmiyor. Geçici olanla kalıcı olan arasındaki gerilim için güzel bir zemin.

Birçok karede yüzler yok: bacaklar, sırtlar, silüetler var (su döken çocuk, iskeledeki adam, simit satıcısının yanındaki genç). Kimliksizleştirme, herkesi temsil eden bir “yazlıkçı” figürüne dönüştürüyor insanları. Kalabalık sahneler (denizdeki insanlar, iskeledeki çocuklar) ile tek başına figürler (kumda iz bırakan kadın, tekneye bakan yaşlı adam) arasında gidip geliyor seri ve bireysel anlarla kolektif manzarayı yan yana getiriyor.

Yakın çevrem bilir, o güneşi, o sıcağı hiiiç sevmem… Denizle, kıyıyla ilişkim ancak sabah tenhalığında veya akşam serinliğinde olabilir. Doğrusu kalabalığı da sevmiyorum, evet insanları seyredebilirim, birbirlerine bakanları, gösterenleri, gizleyenleri, yüksek neşeyi, koşuşturan çocukları, sevgilileri, amcaları, teyzeleri… ama o sıcak ve kalabalık biraraya gelince beni fena halde geriyor, kaçma arzusu duyuyorum. Beyaz tenli olduğumdan o güneş beni çarçabuk kavuruyor, aman diyorum, siz gidin, ben gölgede kalırım, bir şeyler okurum.

Gönen'in fotoğraflarını galiba diyorum, bir itme çekme haliyle seviyorum. Tenhalığı, siyah beyaza dönüştürülmüş koyuluğu, akşam saatlerine yaslanan sakinliğini… Bakarken güneşi ensemde hissediyorum hatta.

Pek de sevmediğim bir şeye neden fotoğraf aracılığıyla dönüyorum? Bilemiyorum, belki fotoğrafın benim adına o riski (güneş, kalabalık, ter) üstlenmesi, beni güvenli bir mesafeden o deneyime dahil etmesi olabilir.

Karlı bir yamaç olsa yürümek ve yuvarlanmak isteyebilir, ya da orman fotoğrafları olsa sanıyorum, yürümek, ağaçları dinlemek, oturup düşünmek, bakmak ve görmek iştahı duyabilirdim. Gönen'in fotoğraflarını bir röntgenci gibi izlemek bana yetiyor sanki. Çok sıcak Mıstık abi…

Cuma, Ağustos 07, 2026

Tahammül ve mağduriyetin gaspı

Neden farklı fikirlere ve itirazlara tahammül edemiyoruz? Böyle bir sorunun üzerinde uzlaşabileceğimiz bir cevabı var mı?

Olmayabilir. Ama olmasa da olur, bazı sorular, cevaplarından daha değerlidir. Dünyayı, memleketi, çevremizi, birlikte yaşadığımız insanları, hemşerilerimizi ve komşularımızı tanımak için birebirdirler. Zihin açar, ezber bozar, insanı kendisine de baktırırlar.

Baştaki soruya dönüp, el artırıyorum, yalnızca tahammülsüz değiliz; öfkeliyiz de. Farklı bir fikirle karşılaştığımızda neden hemen geriliyoruz, itirazı saldırı, eleştiriyi hakaret, soruyu düşmanlık sayıyoruz?

Öfkenin her zaman haksızlığa uğramaktan doğduğunu mu sanıyoruz?

Yıllar içinde bende bir his gelişti, haksızlığa uğrayanlar, kendini suçlu hissedenler kadar öfkeli değiller gibi geliyor bana. Haksızlığa uğrayan insan, çoğu zaman başına geleni anlatmak, anlaşılmak ve konuşmak ister. Haksızlık eden ise konuşmanın başlamasından korkar, çünkü söz çoğaldıkça yaptığı şey görünür hâle gelecektir. Bu yüzden anlatanı susturmaya, soruyu değersizleştirmeye, itiraz edeni itibarsızlaştırmaya çalışır.

Hissettiklerimden devam edeyim: Suçlayanlar çoğu zaman yalnızca iddialı değil, telaşlı da geliyor bana. Suçlamazlarsa suçlanacaklarına inanıyorlar sanki. Bu yüzden yüksek sesle konuşur, karşısındakine söz bırakmazlar. Hatta bazen haksızlığa uğrayanın dilini, jestlerini ve mağduriyetini de ödünç alırlar. Yalnızca haklı çıkmaya değil, mağdur rolünü de ele geçirmeye çalışırlar.

Böylece tuhaf bir yer değişimi yaşanır: Haksızlık yapan hesap sorar, haksızlığa uğrayan kendini savunmak zorunda kalır. İtiraz eden suçlu, susturan mağdur olur. Psikolojide buna bir isim bile verilmiş: DARVO diyorlar,  “inkâr et, saldır, sonra mağdur ile faili yer değiştir.” Tam da az önce anlattığım o tuhaf tersine dönüşün adı. Demek ki bu benim tek başıma keşfettiğim bir gözlem değilmiş.

Sen beni dinliyor musun Mıstık abi?

Yahu tamam, elbette her öfkeli insan suçlu, her sakin insan haklı değildir. Mesele sesin yüksekliği değil, sözün neye yöneldiğidir. Ben şuna bakıyorum: İnsan derdini mi anlatmak istiyor, yoksa başkasının konuşmasını mı engellemek? Bir haksızlığı görünür mü kılıyor, yoksa soruyu soranı susturmaya mı çalışıyor?

Belki başlangıçtaki sorunun tek ve kesin bir cevabı yok. Yine de sormaktan vazgeçmemek gerekir. Çünkü sorular bizi tetikte tutar, hadi daha eski ve iddialı bir sözcüğü kullanalım, “aydınlatır.”

Bu yüzden tekrar tekrar başa dönelim: Neden farklı fikirlere ve itirazlara tahammül edemiyoruz?

Perşembe, Ağustos 06, 2026

Seyrüsefer Defteri 181

++ Yeraltı (2012) galiba ikinci seyredişim, güçlü bir oyunculuk var, edebi yapaylığı sürdürebilen yan oyunculuklar da başarılı, Ankara aurayı beslemiş mi emin değilim (31 Temmuz).++ Tezgah (2024) tiyatro oyunu gibi, sakinleştiğinde seyredilir oluyor ama hep aklında "bağırmak" var, zamanın ruhu faslından bakılabilir (30 Temmuz).++  The Sinner Sea4 Ep7 ve 8'i seyrettim (29 Temmuz).++ Deseo (2026) garip bir biçimde malzeme göstermelerine rağmen entrika kuramamış, bir biçimde bağlamışlar (28 Temmuz).++ The Sinner Sea4 Ep5 ve 6'yı seyrettim (26 Temmuz).++ Kasaba Sez1 Ep7 ve 8'i seyrettim (25 Temmuz).++ Elize: Sombras de uma Mulher (2026) gerçek bir olaydan yola çıkılmış galiba, döküdrama gibi duruyor, ileri geri sıçramasa anlatılanlar fena halde düz (24 Temmuz).++ Kasaba Sez1 Ep5 ve 6'yı seyrettim (23 Temmuz).++ Odyssey (2026) Emrah ile gittik, Nolan gösterisi, global pr zaferi, güzel sahneleri olan film (21 Temmuz).++ The Sinner Sea4 Ep3 ve 4'ü seyrettim (20 Temmuz).++ Kasaba Sez1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (18 Temmuz).++ The Sinner Sea4 Ep1 ve 2'yi seyrettim (17 Temmuz).++ Kasaba Sez1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (15 Temmuz).++ Hard Times (1975) Çarls Bırunson karizması, gel de Cüneyt Arkın'ı anma, yavaş akan, dünyanın halinin farkında olan bir "erkek" hikayesi (14 Temmuz).++ Bak Postacı Geliyor (2025) Yüksel Aksu iyimserliği evet izleniyor ama fazla BKM ortalaması olmuş, klişeye kaçmış, tekrara düşmüş (13 Temmuz).++ Little Brother (2026) iyimser komedi, fazla kalabalık, aile nasıl kurulmuş diye bakıyor insan, fazla erkek olmuş (9 Temmuz).++ Three Pines Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (10 Temmuz).++ Under the Banner of Heaven Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (7 Temmuz).++ The Losers (2010) çizgi roman uyarlamasıymış, bana A Takımı taklidi gibi geldi, zamanın gerisinde çocuksu (5 Temmuz).++ Spider Noir Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (4 Temmuz).++ Due Date (2010) sevdiğim iki oyuncu, senaryo daha iyi olsaymış, bu ikili başka bir yere varırmış hissi veren bir komedi (2 Temmuz).++ Spider Noir Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (1 Temmuz).++


Çarşamba, Ağustos 05, 2026

Evden Kovulanlar

Hepimiz şahit olmuşuzdur; siyasi itiş kakış olduğunda, gerilim arttığında söz dönüp dolaşıp karşıtını “yerli ve millî olmamakla” suçlamaya geliyor. Değerlerimiz, milletimiz, maneviyatımız birer birer sıralanıyor.

Niyet belli: Karşısındakini dışlamak, tahkir etmek, “evden” kovmak. Buranın asıl sahibi benim ve benim gibiler demeye getirmek. Ev benim, mahalle benim, şehir benim, ülke benim...

Sen değilsin. Sen bizden değilsin. Bu kadar sık “Kimsin sen?” denmesi de tam olarak bu zihniyetin parçası.

Bunun saçma olması, etkisiz olduğu anlamına gelmiyor elbette. Etkili olduğu, insanlara cahilce bir cesaret verdiği, azınlıkta kalanları korkuttuğu belli. Zaten bu yüzden ısrarla söyleniyor.

Oysa hepimiz bir arada yaşıyoruz. “Bu memleket”, “bu toprak”, “bu ülke”, “bu şehir” gibi lafları ne kadar büyütürsek büyütelim, ne kadar şairanelik katarsak katalım gerçek değişmiyor: Bu memleket birilerinin değil; hele birilerinin tekelinde hiç değil.

Yan yana yaşıyoruz. Vergi ödüyor, aynı okullara gidiyor, aynı sokaklarda yürüyor, eğlenceyi ve yası paylaşıyor, burada yaşıyor ve burada ölüyoruz.

Muhalefeti de buradan kurmak isteyenler, bu dili tersinden yeniden üretmekte ısrar edenler var. “Cahil bunlar” diyerek nasıl bir yere varılamıyorsa, “Asıl bu memleket bizim” diyerek de varılamıyor.

Bir parça bıkkınlıkla yazıyorum.

İktidara karşı “Bu memleket bizim” diyen, tartışmayı kimin daha yerli, daha hakiki, daha fazla sahibi olduğu üzerinden kuran bir muhalefet çoğulcu değil, sağcıdır. Yeni değil, taklitçidir. Öngörülü değil, yetersizdir. Canlı değil, zombidir. Demokratik değil, otoriterdir.

Bu dil başka türlü kurulmalı.

Çünkü mesele memleketin kime ait olduğu değil. Mesele, hiç kimsenin memleketten kovulamayacağı bir siyasal hayat kurabilmek. -2017-

[Yazı burada bitmiş. On yıl önce yazmışım. Ne değişti? Veya değişebilir miydi? Değişebileceğine dair bir umut taşırsak fazlasıyla saflık mı etmiş olurduk?

Birlikte yaşama idealine veya geniş anlamıyla demokratik kamusallığa inanmak, içinde bulunduğumuz koşullar gereği lüzumsuz bir enerji kaybı mı?

Elbette yeni bir şey değilmiş yazdıklarım. Yenilginin koyulaştığı ve demokrasinin otoriter bir biçime dönüştüğü, dünyanın sağcılaştığı, sosyal medyanın öfke algoritmasıyla var olduğu bir dünyada “umut” edebi bir itirazdan fazlası olabiliyor mu Mıstık abi?]

Related Posts with Thumbnails