Perşembe, Şubat 26, 2026

Çizgilere Derkenar 41

İnternette rastladım yukarıdaki banta. Yetmişli yıllardan kalma sanılacak kadar “eski” duruyor ama yeni bir iş. Espri arkaik, hatta bilinçli biçimde anlamsız. Erkeklik organı, kadının kararını belirleyen nihai argüman olarak sunulmuş, pornografik bir güç anlatısının karikatür versiyonu çıkmış ortaya.

Burada mesele “ayıp olması” ya da “şok etmesi” değil, anlatının ilkel bir hiyerarşiyi hâlâ işe yarar sanması. Şaşırtıcı olansa, hatırı sayılır bir beğeni almış olması. Feminist yükselişe karşı bir refleks mi, yoksa “inadına” bir sahiplenme mi? Orasını bilemiyorum. 

Kitap satışları düşünce, az baskılı, koleksiyon değeri taşıyan özel albümler çoğaldı. Tarzan da bunlardan biri. Dilimizdeki ilk çeviriye Ersin Burak’ın çizimleri eşlik etmiş. Türle yakinen ilgili olduğumu düşünüyorum ama kitabın varlığını bir yıl gecikmeyle fark ettim, hiç duymamışım.

Çizimler dikkat çekici. Burne Hogarth estetiğine yaslanan bir dinamizmi var. Kitap bazen bir Tarzan romanından çok, bir çizim ve eskiz portfolyosu gibi duruyor. Bu yönü güçlü.

Diğer yandan metin günümüz Türkçesiyle mutlaka notlanmalıymış. Hurufat tercihi de estetik açıdan sorunlu geldi bana, görsel iddiayla tipografi arasında bir uyumsuzluk var. Çok görsel olunca Tarzan yorumlarını içeren çeviriler eklenebilirmiş, albüme çok şey katabilirmiş hissiyle baktım sayfalara. Sevdiğim insanlar ürettiği için yazmasam olmazdı. 

Ellili yıllarda popülerleşen üç boyutlu çizgi romanlar, televizyonla rekabet etme arzusunun ürünüydü. Okura “derinlik” vaadi sunuyorlardı. Teknik adı stereoskopik baskı deniyor buna. Sayfada iki desen üst üste basılıyor, gözlük sağ ve sol göze farklı görüntüyü veriyor, beyin de hacim algısı üretiyor. Teoride zekice pratikte yorucu diyelim.

Yıllardır sahaflarda görürüm, gözlükle okumaya her kalkıştığımda birkaç sayfa sonra pes ederim. Görüntü titreşir, çizgi dağılır, anlatı akışı kesilir. Okunamama hissi kalır geriye. Satmamış olmalarının nedeni tam da bu: Teknik gösteri, anlatının önüne geçmiş.

Seksenli yıllarda basılmış bir örneği, “teknik ilerlemiştir” umuduyla aldım. Nafileymiş. Göz yine yoruluyor ve hikâye kayboluyor.

Çarşamba, Şubat 25, 2026

Nasihat Dinlemeyen Köy

Altı yedi yaşlarında, okumayı yeni söktüğüm günlerde okumuştum bu  “masalsı” kitabı. Yamaçlarındaki ağaçları kesip satarak para hırsına kapılan bir köyün, sonunda aç, biilaç ve çaresiz kalıp göç etmek zorunda kalmasını anlatıyordu. Elinde baltayla ağacı kovalayan köylüyle, yüzündeki dehşetle kaçmaya çalışan biçare ağacın sahnesi hafızama nasıl çakıldıysa… Kapağını görür görmez hatırladım, hiç düşünmeden satın aldım.

Disneyvari bir estetikle çizilmiş o kaçan ağaç beni sarsmıştı. Ağaçların da geceleri yer değiştirebilen canlılar olduğunu hayal ederdim. Hafif korku, hafif merak… Karanlıkta bir gıcırdama, toprağın altında bir sarsıntı, uzaktan gelen bir uğultu. Çocuk aklı işte, doğa bir dekor değil, gizli bir özneydi.

Oysa bir orman köyü ve bir orman köylüsü ağaçla nasıl ilişki kuracağını herkesten iyi bilir. “Azı karar, çoğu zarar” sözünü en iyi onlar tartar. Bize öğretilecek ya, doğa sevgisini öyle abartılı bir pedagojik tona büründürmüşler ki, hayatın içindeki o ölçüyü gölgelemiş aslında.

Bir de Türklerin Orta Asya’dan göç hikâyesi… O yaşta kafamda tuhaf bir bağ kurmuştum: Ağaçları kese kese mümbit toprakların kuraklaştırılması ve ardından gelen büyük göçü düşünmüştüm. “Nasihat Dinlemeyen Köy” ile Orta Asya Göçü’nü birleştirmiştim kendi kendime. Sanki bir tek Ötüken Ormanları kalmıştı da, Karaoğlan bu yüzden bir ormancıya emanet edilmişti. Çocuk zihni, “tarih” ile masalı hiç çekinmeden aynı masaya oturtur. Tarih dediğime de bakmayın, tarih diye okuduk ama efsane diyelim.

Hafıza tam da böyle çalışıyor. Yıllar sonra bir kapak görüyor ve çat diye ortaya çıkıyor: “Ben buradayım,” diyor hatıralar.

Sekiz Kurşun


 

Salı, Şubat 24, 2026

Tenten Faturası

Tenten’le ilgili bir efemera geçti elime. “Tenten İstanbul’da” filmi için kesilmiş bir fatura. Dağıtımcı Ceylan Film, Heybeliada Yeni Sinema’ya iki aylık kiralama bedelini faturalandırmış.

Faturada tek başına Tenten yok. Yanında bir Amerikan filmi daha var: Bizdeki adıyla “Zorro’nun İntikamı”. Bu hangi Zorro bilemiyorum, Zorro, The Avenger (1959) olabilir gibi geldi bana. Neyse faturadaki rakamlar ilginç: Tenten’in kira bedeli daha düşük. Neden? Dolar kurundan mı, kopya maliyetinden mi, yoksa o yıllarda Zorro’nun daha yüksek gişe garantili sayılmasından mı? Kesin konuşmak zor ama piyasa sezgisi çoğu zaman kültürel hiyerarşiyi ele verir, bunu biliyoruz.

Bizde “Tenten İstanbul’da” adıyla oynayan film, 1961 tarihli, Türkiye’de gösterimi iki yıl gecikmiş. O dönem yabancı filmler genellikle merkez ülkelerde dolaşımını tamamladıktan sonra “çevre” pazarlara inebiliyordu. Kopya pahalıydı, dolaşım yavaştı, takvim asimetrikti. Yani biz her filmi geç izliyorduk.

Bu gecikmenin kültürel bir yan ürünü vardı: Popüler yabancı filmlerin rüzgârından ticari olarak yararlanmak için yerli çizgi romanlar ürettirilirdi. Film gelmeden hikâyeyi okurduk. Görüntüden önce metin, perdeden önce kâğıt çıkardı karşımıza. Kültürel tüketim tersine akardı.

Not düşeyim: Safranbolu yakınlarında “Tintin” adını taşıyan, yüz küsur nüfuslu bir köy var. İçine tek bir Tenten ayrıntısı serpiştirseniz (bir duvar resmi, küçük bir vitrin, sembolik bir heykel) turistik bir mikro-anlatıya dönüşebilir. Ya tamam Mıstık abi, esnaflık yapayım dedim, fatura konuşunca aklıma geldi, kaşın gözün oynamasın.

Pazartesi, Şubat 23, 2026

Languishing-Sönümlenme

Biri hâl hatır sorduğunda genellikle “fena değilim” diye cevap veririm. Hatta kimisi bunu “niye iyi değilsin?” diyerek tuhaf bir “iyi ol” baskısına çevirir. Of puf edip “yahu ne iyiyim ne de kötü, çalışıyoruz, idare ediyoruz işte” demek isterim ama mutlaka tebessüm ederek bu faslı geçiştiririm.

Yakınlarda bu “fena değilim” hissiyatının bir dönem ifadesi olarak yaygınlaştığını öğrendim. Sönümlenme, canlılığını yitirme, solmak, durgunlaşmak anlamındaki languish sözcüğü popülerleşmiş. “Languishing” derken bir tür psikolojik sönümlenme kastediliyor. Depresyonda değilsin ama mutlu da değilsin, rutini yaşıyorsun gibi bir şey. Matrak tanımlar yapılmış: “düşük voltajda çalışma hali”, “duygusal rölanti” gibi.

Böyle ifadelerle karşılaşınca heyecanlanıyorum. Çünkü sosyal medyada yazan hemen herkes dünyayla kurduğu ilişkiyi bir moda gibi bu cümlelerle anlatıyor. Bakıyorsun, belirgin bir anksiyeteleri yok, yazarken majör depresyon savrulmaları yok. Farkındalıkları var, popüler olana ilgileri var, işlevsellikleri var ama derinleşemiyorlar. Mecazen söyleyeyim: “Şarjım yok, uzun konuşamıyorum” hâlinde salınıyorlar.

Eskiden bu duygu yok muydu? Elbette vardı. “Tembel” derdik. Okur yazarlar “hafif depresyon” tanısı koyar, kişinin motive olmasını beklerdi. Rölanti dedim ya, “bir sevgilisi olsa”, “bir işe girse” düzelir denirdi.

Oysa languishing yeni bir hissiyat sayılıyor, yeni bir orta sınıf sıkıntısı anlayacağınız. Sosyal medya çağında her birimiz sürekli uyarılıyoruz. Bir haber, bir skandal, bir mesaj, ilginç biri… Mutlaka dikkatimizi çeken bir şey var. O kadar çok ki bunlar, her birine ayırdığımız dikkat de bölünüyor. Bu çokluk zamanın hızlandığı hissini doğuruyor.

Klinik bir tanıdan söz ettiğim sanılmasın, bildiğim bir alan değil. Beni ilgilendiren kültürel bir semptom olması. Okur yazar, iyi eğitimli, etrafındaki vasatlığın farkında olan insanlar arasında gelişen bir durumdan söz ediyorum.

Dikkat edin, hemen hepimiz travmalardan söz ediyoruz. Evet, ziyadesiyle fazla kaygı, fazla korku, fazla üzüntü var. Ama onlara verdiğimiz tepkiler ne? Nötrleşmiş durumdayız. Büyük şeyler de küçük şeyler kadar etkisiz hissediliyor. Her birimiz yapay bir tetikte kalma hâlinde yaşıyoruz. Kirli, vasat ve merhametsiz olanı eleştirip bir sonrakine geçiyoruz. Temiz, derinlikli ya da iyicil olmuyoruz, sadece tepki veriyoruz. Aşırı uyaranlı ama stabil bir hayatın içinde ilerliyoruz.

Arzu meselesine öteden beri dikkat kesildiğim için psikolojik sönümlenmenin haz eşiğiyle ilgili olduğunu düşündüm. Bildiğim yerden bakmak istedim. Beyin hazla çalışır malum. Hazların büyüklüğü kadar seyrekliği de önemlidir. Eskiden hazlar nadirdi: bir buluşma, bir mektup, bir iltifat, bir öpücük, bir kavuşma. Şimdi bunların önemi yok demiyorum, yok kadar az diyorum. Hazlar süreklilik gösteriyor ama küçülüyor. Sürekli ekran kaydırıyoruz, sürekli bildirim alıyoruz, sürekli karşılaşıyor, etkileşim alıyor ve veriyoruz. Beyin bu sürece uyum sağlıyor, kendini korumaya alıyor ve hassasiyetini düşürüyor.

Psikolojik sönümlenme tam da böyle bir şey: İnsan ister gibi yapıyor, kaybetmeden vazgeçiyor, mücadele etmeden sürdürmeye çalışıyor. Büyük laflar etmek istemem ama temel sorunumuz mutluluk eksikliği değil, anlam eşiğinin yükselmesi olabilir. Hiçbir şey yeterince güçlü değil, çünkü her şey sürekli ve her şekilde mevcut. Yeni bir ilişki, yeni bir sanat örüntüsü, yeni bir fikir, yeni bir mesele, yeni bir iş, yeni bir mekân… Say say bitmez. Seçebiliyor, bırakabiliyor, bir üst sürüme geçebiliyoruz. Bana derinleşmenin resmini yapabilir misin diyeceğim Mıstık abi, yazıyı mesajlı bitiriyorum.

Pazar, Şubat 22, 2026

Nilgün

Güzel Marmara. İki adımlık yerkürede bağsız ve yeğni. Saflığın kuş uçuşu. Gören gözler, bilen dudaklar. Sıkıntı sınırında ertelenen acı. Bulamayan Nilgün’ün keder seferi. Üzgün adım, ileri marş! En güzel bekleme odası şiirin. Nilgün Marmara, Türkçenin intihar dizesi. 

 

His-tori


Related Posts with Thumbnails