Perşembe, Eylül 24, 2026

Biir tesellli verr!

Benim bu topraklardan ve yaşadıklarımdan çıkardığım şeylerden biri şu: Biz memleket olarak, tek tek bireyler olarak kendimizi çok önemsiyoruz. Hep yazıyorum, bu kadar gökdelen, bu kadar en uzun bayrak direği, bu kadar “en büyük” vurgusu boşuna değil. Sadece Z kuşağı değil, hepimiz “müdür” olmak istiyoruz.

Kendini önemsemek kulağa hoş geliyor olabilir. Tabii ki kendimizi önemseyeceğiz denebilir. Bizi bir şey yapmaya, üretmeye iten temel motivasyonlarımızdan biri benliğimiz ve önemsenme arzumuz. Benim sözünü ettiğim, insanın kendisine dünyada olduğundan daha merkezi bir yer ve değer biçmesi.

Üstelik bunun bir hastalığa dönüşme ihtimalinin de farkındayız. Kişisel ilişkilerimizde başkalarının kibir ve büyüklenme hevesinden şikâyetçi oluruz hep. Birine kızarken burnu havada, elitist, götü kalkmış, kendini ne sanıyor deriz. Kendisiyle alay edebilen insanları ise severiz. Neşe ve mizah, “benlikten” çok daha iyi gelir bize.

Önemsenme iştahıyla acı arasındaki ilişkiye de buradan bakıyorum. Gündelik ilişkilerimizde pek çok insan arkasından konuşulduğunu, yersiz yere eleştirildiğini, göz ardı edildiğini, haksızlığa uğradığını düşünüyor. Bunu iddia ediyor, diline doluyor. Öyle ya da böyle keskinliklerini o “saldırı tahayyülüyle” besliyorlar.

Çünkü kendinizi ne kadar merkeze koyarsanız başkalarının yaptıklarını da o kadar kendinizle ilgili sanıyorsunuz. Birinin susması size karşı susmak oluyor, birinin konuşması size laf sokmak, başarısı sizi geçmek, eleştirisi sizi küçümsemek… Tesadüf azalıyor, niyet çoğalıyor. Yankı vadisinde birileri “manidarrr” diye bağırıyor.

Memlekete dönelim. Medyaya, siyasete, popüler kültüre ve ahalinin ağzına dikkat kesilince de benzer bir zihniyet hemen fark ediliyor. Yabancılar bize güvenilmez geliyor, herkesin düşmanımız olduğuna kolaylıkla inanabiliyoruz. Bizimle aynı fikirde olmayanları Türk düşmanlığıyla, hatta bizden olmamakla suçlayabiliyoruz. Türk dediğime bakmayın, Kürtler de farklı değiller. Havasına suyuna, zeybeğine, halayına… bir başkayız biz Mıstık abi…

Laf uzamasın, çook iyi biliyoruz “büyük resmin” ne olduğunu (!): Oyunlar, kumpaslar, manipülasyonlar hiç bitmiyor. Hep kandırılıyoruz. Çinliler bizi savaşarak değil kurnazlıkla kandırmışlardı, ders kitaplarından öyle hatırlıyorum. Hikâye çok eski yani. Bize deprem bombası attılar mesela.

Yav “niye bizimle uğraşıyorlar?” diye sormuyoruz. Türkiye’nin jeopolitik önemi falan denir. Asya’yla Avrupa arasında köprüdür, Türki devletlere açılan kapıdır, İslam âlemi için modeldir… Yıllardır duyarız bunları. Bir ara bor madeni vardı filan.

Türkiye önemsiz bir ülke demiyorum. Mesele o değil zaten. Mesele, önemli olmakla herkesin sürekli bizimle uğraştığı kanaati arasında kurduğumuz tuhaf ilişki.

Bir ülkenin stratejik önemi olabilir. Başka devletler onun politikalarını etkilemeye, ondan yararlanmaya, önünü kesmeye çalışabilirler. Devletler birbirlerine zaten bunları yapıyorlar. Ama buradan, dünyanın gözünü bize diktiği, herkesin gizli veya açık biçimde bizimle uğraştığı sonucuna nasıl geliyoruz?

Ne dersek diyelim, abarttığımızı hepimiz az çok biliyoruz. Üstelik bütün bunları çoğunlukla biz konuşuyoruz zaten. Soruları biz soruyor, cevapları biz veriyoruz. Büyük ölçüde kendi kendimize konuşuyoruz. Önemsenmek istiyoruz ama yeterince önemsenmiyoruz ve galiba bunun farkındayız.

Avrupa, Avrupa duy sesimizi” psikolojisi milim değişmiş değil. Cümlenin kendisi bile tuhaf aslında. Bizi duy. Bizi gör. Bizi hesaba kat. Biz önemliyiz.

Bu psikolojinin tek tek hepimizi çeşitli ölçülerde etkilediği, mantığımızın içine sızdığı aşikâr değil mi? “Bizimle uğraşıyorlar” ile “benimle uğraşıyorlar” aynı ana babanın çocukları.

Devlet buna inanırsa öğretmen de öğrenci de inanabilir. Fikir dolaşımdadır çünkü: okuldan eve, tivitırdan yeni nesil kahveciye, siyasetten gündelik ilişkilere geçer, biçim değiştirir, her meşrebe uyar. Bir noktada “Türkiye’nin yükselmesini istemiyorlar” olur, başka bir noktada “beni çekemiyorlar”.

Fonda “Bir teselli ver” çalıyor, birilerinin sizinle uğraştığına inanmak acı vericidir ama aynı zamanda o insana bir önem atfeder. Kim sıradan biriyle uğraşır ki? Kim önemsiz bir ülkeye kumpas kurar ki?

Büyük olduğuna” inanan özne için sıradan olmak tahammül edilmesi zor bir şey olsa gerek be abi. “Bana düşman olmaları, beni önemsememelerinden iyidir!”

Çarşamba, Eylül 23, 2026

Fotoromanzi

Faruk Geç’in Günah isimli gazete tefrikasını okudum. Birisi günbegün gazeteden kesip istiflemiş, nereden elime geçmiş hatırlamıyorum. Geç, uzun seneler Hürriyet gazetesi için İtalyan fotoromanlarını birebir çizgiye uyarlayan çalışmalar üretti. Kopyalaması isteniyordu, kopyaladı diyelim.

Akıllı, maharetli, algısı açık bir çizgi romancıydı, dil biliyordu, yurt dışına çıkıp işine yarayan tecrübelerle döndü. Üslubunu değiştirerek yerli hikâyeler anlatmaya başladı, yaptığını da “Gerçek Hayat Hikâyeleri” olarak adlandırdı.

Günah, 1980’de yayımlanmış. Geç’in çizgisi zaten memleket ortalamasının üzerindeydi, dönemi için yeni ve moderni temsil ediyordu. Ne ki, okuyunca anladım, hikâyesi epeyce karışıkmış…

Taşrada başlıyor. İstanbullu zengin bir ailenin oğlu, taşralı bir ailenin güzel kızıyla evlenmek istiyor. Kız yanaşmıyor, İstanbul’a, halasının yanına üniversite okumaya gitmek istiyor filan… Beyefendi fikritakibini, genç kadına yönelik ısrarını sürdürüyor, nihayet evleniyorlar. Sonra adam içkiye düşüyor, karısını yeni işe aldığı sekreteriyle aldatmaya başlıyor. Kadının da etrafında birileri var ama o, hikâyenin “temiz” tarafında kalıyor. Buna rağmen ailesi, günaha girdiğine, kocasını aldattığına inanıyor. Erkek kardeşi, aile adına genç kadını öldürüyor ve hikâye bitiyor.

Bu final bende pek oturmadı. Aile, baştan itibaren o denli sert, baskıcı veya “bağnaz” çizilmiyor, kızlarını okumaya gönderiyorlar örneğin. Elbette bu, şiddete başvurmayacaklarının güvencesi değil ama kızları üzerindeki denetimleri, namus anlayışları, öldürmeye varabilecek tutumları hikâye boyunca yeterince işlenmiyor. Cinayet, gelişmelerin içinden çıkacağına hikâyeyi bitirmek üzere devreye sokulmuş bir çözüm gibi duruyor. Bir de sekreterin sonradan ortaya çıkan gizemli sevgilisi filan var, o kısım unutuluyor…

Faruk Geç, bu evliliği yıkmak istemiş belli ki. Bir ya da iki karakter hariç güvenilecek kimse bırakmaması da ilginç. Genç kadının etrafı kalabalık ama başı sıkıştığında sığınabileceği pek kimse yok.

Şunu anlamıyor değilim: Soap operada evlilik, finalde olursa mutluluk vericidir, hikâyenin başında olursa sürdürülmesi gereken bir meseleye dönüşür. Kurulan denge, kendi başına uzun süre ilgi çekmez, birilerinin veya bir şeylerin o evliliği tehdit etmesi gerekir. Hele gönülsüzce başlanmışsa, aldatma ihtimali daha baştan hikâyenin üzerine kabus gibi düşer. İçki için de benzer bir yorum yapılabilir. Günah’ta içki, bir zafiyetin, yaklaşan felaketin işareti oluyor, adamın elindeki kadehin hikâyede bir vazifesi var.

Genç bir akademisyenken özellikle kadın seyircilerin tepkileriyle ilgili epey soap opera araştırması okumuştum. İlk fark ettiğiniz, seyircinin size “mantıksız” gelen pek çok unsura takılmaması oluyor. Aksiyon filmlerinde kahramanın bir türlü ölmemesi gibi bir şey bu. Kavuşma ihtimali ve ayrılma endişesi, hikâyenin gerçekçiliğinden daha fazla önemsenebiliyor. İnsanlar tutarsızlıkları fark etseler bile sevdikleri karakterin başına ne geleceğini merak ederek izlemeyi sürdürebiliyorlar.

Ben unutulan sevgiliye, hazırlanmamış cinayete takıldım. Hikâyeyi her gün küçük parçalar hâlinde okumanın başka bir ritmi var elbette, beklemek de okumaya dahil oluyor. Elimdeki tefrikayı kesip saklayan kişinin ne düşündüğünü bilmiyorum. Belki o da aynı şeylere takıldı ama ertesi gün gazeteyi açıp genç kadına ne olduğunu öğrenmek istedi. Makası elinden bırakmadığına göre Geç, onu hikâyede tutacak bir şey yapmış demek ki.

Salı, Eylül 22, 2026

Deeproller





Bu yazı niye ilgi gördü?

Arada yazıyorum, Derin Hakikatler yazılarının bir kısmını Facebook’ta paylaşıyorum. Geçen hafta paylaştığım bir yazı, yayınından iki gün sonra 417.683 görüntüleme ve 27.155 etkileşim almıştı. Yazıyı, o yayından birkaç gün sonra burada da yineledim.

Bu kadar ilgi görünce, mesleki deformasyon olabilir, “Bu yazı niye ilgi gördü?” diye meraklandım. Fotoğrafın uyandırdığı mahremiyet merakı bu ilgiyi mutlaka etkilemiştir ama buna benzer başka fotoğraflar da paylaştım, hiçbiri bu kadar ilgi görmemişti.

Rakamlarla ilgili küçük bir ayrımı hatırlatayım: 417 bin görüntüleme, 417 bin kişinin yazının tamamını okuduğu anlamına gelmiyor. Ama ciddi bir ilgi gördüğü açık. Bunun ne kadarının fotoğraftan, ne kadarının metinden geldiğini de bilmiyoruz. Her yüz görüntülemeye karşı yaklaşık 6,5 etkileşim var. X platformunda bu oran daha düşük oluyor; link verilirse kullanıcıların çok daha azı tıklıyor. Linçlendiğim yazıda yazıya tıklama oranı yüzde 3’tü mesela: 750 binde 23 bin civarı. Ki tıklamak da yazının okunduğunu göstermiyor.

Üstelik bu sayılar tekil kişi sayısı değil. Aynı kişinin tekrar bakması veya yazıyla tekrar karşılaşması toplam görüntülemeye katkıda bulunabiliyor. Kaç farklı hesaba ulaşıldığını görmek için ayrı bir ölçü olan erişime bakmak gerekiyor. Elimizde her veri yok demek istiyorum.

Bu yılın başından beri blog yazılarımın çok fazla ilgi gördüğünü, bunun nedenlerini düşündüğümü ve ne zaman sönümleneceğini merak ettiğimi yazmıştım. Algoritmanın bir nedenle beni öne çıkardığını, bunu her yazım için yapmadığını görebiliyorum.

Eldeki popülerleşen yazıya bakarak, yarattığı ilginin gerekçelerine dair ancak tahminde bulunabilirim. Yazı bir fotoğraf yorumu, okurun insan tanıma hevesine alan açıyor. Fotoğraf, seyredeni hemen bir ilişkiyi çözmeye çağırıyor. Üstelik pavyona, cinselliğe ve başkasının özel anına bakmanın çekiciliğini de taşıyor. Nostaljik ayrıntılar var: Maltepe sigarası, kaçak “Amarikan” kot, Almanya’dan gelecek krem… İnsanların bildiği bir dünyayı harekete geçirecek şeyler bunlar. “Biliyorum” ve “hatırlıyorum” deme imkânı sağlıyor.

Ne ki ne söylesem eksik kalır. Bu yoğun ilginin sebeplerini bilmiyorum, algoritmanın işleyişine hâkim değilim ve eldeki verilerden kesin çıkarımlar yapmak pek kolay değil.

Gelelim etkileşim bahsine…

Bu tür yoğun ilgi gören yazılara yapılan yorumları oldum olası cevaplamam. Doğrusu pek de hayırlı şeyler yazılmıyor. Tahkir ve tezyif edici, mansplaining tadında, rekabetçi ve iddiacı yorumlarla karşılaşıyorsunuz. Yazının tam olarak okunmadığını, bir tarafından tutularak had bildirilmek istendiğini anlıyorsunuz.

Yine de ilgimi çeken bir yön var: Bu fotoğrafları paylaştığım için mutlaka ahlaken suçlanıyorum. Özel hayata ve mahremiyete saygı göstermediğim ileri sürülüyor.

Bu, popüler bir yargılama ve akıl yürütme biçimi olduğu için ilgimi çekiyor. İnsanlar çok haklı olduklarına emin olmasalar bu kadar kolay hüküm veremezler.

Oysa son bir buçuk yıldır, bu fotoğrafta olduğu gibi, her defasında yapay zekâ yoluyla insanların yüzlerini değiştiriyorum. Yaptığım şey edebî bir oyun. Fotoğrafları gerçeklik vehmini güçlendirmek için kullanıyor, orijinali tahrif ederek paylaşıyorum. Başka bir deyişle, mahremiyetini ihlal ettiğim sanılan insanların yüzleri, tam da mahremiyetlerini korumak için değiştirilmiş oluyor.

Eveett Mıstık abi, “Ya hayırdır, niye bu kadar çok etkileşim alıyor bu yazılar?” bahsinde vıdı vıdı etmeyi sürdürüyorum işte.

Pazartesi, Eylül 21, 2026

Çizgilere Derkenar 46

Kare, 1979 tarihli çizgi romandan, Kandemir Konduk yazmış, Ragıp Derin çizmiş. Çetin Altan’ın “Artık yolda bile yolcudan çok solcu var ama benim yine öğleden sonra Basın Savcısı’yla buluşmam var” sözü ilgi çekici. Solun toplumdaki yaygınlığıyla devlet baskısı arasındaki çelişkiyi gösteriyor, fakat bunu yaparken dönemi hafifçe romantize ederek “halk sola yönelmişti, devlet buna direniyordu” izlenimi de yaratıyor. Bir yıl sonra gelen darbeyi ve yeni rejimin toplumdan aldığı onayı düşününce, bu iyimserliğin ne kadar yanıltıcı olduğu daha iyi görülüyor. Yüzde 92 miydi Mıstık Abi? 

Altan Enson’un çizgi işçiliği nedeniyle aldığım özgün bir reklam çizimi. Muhtemelen 1950’lerden. İlginçliği, gündelik hayatın ve tüketim kültürünün ne kadar değiştiğini göstermesinde: Bir çift ayakkabı, “değerli ve özgün” bir armağan olarak sunuluyor, üstelik ayrıntılı bir illüstrasyonla tanıtılıyor. Bugünün gözünden sıradan görünen bir tüketim nesnesinin o yıllardaki maddi ve simgesel değerini, aynı zamanda reklamcılığın henüz çizere ve el emeğine dayanan dünyasını gösteren küçük bir belge.

Akbaba’nın 1956 tarihli bir sayısından Necmi Rıza karikatürü. Gazete haberine göre bir dansöz, yarı çıplak hâlde basın toplantısı yapmış. Dansözün kimliği ve toplantının gerekçesi belirtilmiyor, sonraki yıllardaki karikatürlerden hareketle dansözün Nana olabileceğini düşünüyorum. Necmi Rıza, İstanbul’daki basın toplantısıyla Anadolu’daki oturak âlemini yan yana getiriyor. Ancak esprinin kimi hedef aldığı pek açık değil: Gösteriye dönüşen gazeteciliği mi hicvediyor, taşrayla şehir arasındaki ikiyüzlülüğü mü gösteriyor, yoksa kadın bedenini bir kez daha seyirlik hâle mi getiriyor? Muhtemelen üçünü birden yapıyor, fakat erotizasyon, hicvin önüne geçiyor.


Pazar, Eylül 20, 2026

Bi öpek mi?

Yukarıdaki fotoğraf yetmişli yıllardan olmalı, muhtemelen bir pavyon fotoğrafçısı çekmiş… İstanbul, Laleli filan, oralardan… Bakınca gerisini kuruyorum, Mıstık abi.

Fotoğrafçı, müşterileri rahatsız etmeden masalar arasında gezinen, kimden ne alacağını, kime ne satacağını bilen bir çakal olmalı… Kendini sanatçıdan sayan, Maltepe’yi üst üste fosurdatan, deri ceketli, geniş yaka gömlekli bir oğlan. Yakınlarda Karaköy’den İspanyol paçalı kaçak bir Amarikan kot bulmuş, onu giyince iyi hissediyor kendini… Dal gibi, ipince. Garsonlarla, kızlarla gevezelik etse de aklı, alelacele tabedip satacağı fotoğraflarda.

Beyabiyi görür görmez bellemiş zaten, iyi tanıyor böylesini. Kaportacı kılıklı, diye geçirmiş aklından, en iyi ihtimal yedek parça satıyor sanayide. “Getir koçum koyun pennirini” derken hanfendinin birini masaya çağırtacak filan… “Mümkünse yani” diye ekleyip filimlerdeki gibi başını sağa doğru eğecek.

Ha, kız oturduysa gözünü masadan ayırmamak lazım. Beyabi kızı koluyla sarıp yanağına dodağına yumulurken flaşı patlatacak… Fotoğrafçının hesabı belli: O kız, gündüz vakti yolda görse yüzüne bakmaz adamın. Böylesi fotoğrafı bir daha nereden bulacak?

Hatıra işte beyabi” diyecek, “zulalarsın bi yere…” Ölçülü ölçülü gülümseyerek, utanır gibi yaparak…

Masadaki kızı mı soruyorsun, e onu da anlatayım…

Kız, soranlara yirmi iki yaşındayım derdi, kaç yıl bunu söyledi, halbuki ilk geldiğinde otuz ikiydi, günbegün daha yaşlı gösterdi, Cavidan abla makyajdan diyordu, “canımmm alıp götürüyor o kremler, uçuruyor yüzünün rengini...” Almanya'dan sipariş vermiş iyisini, yazın izne geldiğinde getirecek, komşusunun eltisi...

Kız Çorumlu, Ankara'ya gideyim derken Bursa'ya, hiç aklında yokken İstanbul'a gelmiş… Zamanında Nazmi diye bir oğlanı sevmiş. Liseyi bitirememiş, sınıfta filan kaldığından değil, bırakması icap etmiş. Orası yanlış anlaşılmasın diyor.

Kız mı konuşsun istiyorsun, e konuşsun Mıstık abi…

İş işte canım, yoksa ne zorum var benim kalıntı kartoloş herifle… Tiner kokuyordu elleri, artık ne iş yapıyorsa…”

Cumartesi, Eylül 19, 2026

Uzaya Çıkan Cengaver

Nuri Kurtcebe, ismi Gırgır’la özdeşleşmiş, İlban Ertem ve Engin Ergönültaş’la birlikte derginin çizgi roman yükünü paylaşan ilk genç çizerlerinden. Ertem’in Küçük Adam’ı, Ergönültaş’ın Zalim Şevki’si ve Kurtcebe’nin Gaddar Davut’u, uzun yıllar Gırgır’ın en sevilen üretimleri oldular, derginin popülerleşmesine büyük katkı sağladılar. Bu çizgi romanları üretmeye başladıkları 1975’i kerteriz alırsak, o yıl Ergönültaş 24, Ertem 25, Kurtcebe ise 26 yaşında. Gırgır’ı sürükleyen hep bu gençlik enerjisi oldu zaten.

Gaddar Davut, Küçük Adam ve Zalim Şevki’nin aksine, günümüzde değil, 13. yüzyılda geçen tarihî bir çizgi romandı. Üretildiği dönem itibarıyla iki nedenle ilginçti. Birincisi, Türkiye’de çizgi roman geleneğinin önemli bir kolunu, gazetelerde günbegün tefrika edilen tarihî çizgi romanlar oluşturuyordu. Gaddar Davut, bu geleneğin bir parçası gibi görünmekle birlikte türün parodisini yapıyordu. İkincisi, mizah dergileri ağırlıkla aktüele ve yaşanan zamana odaklanıyordu, Gaddar Davut bu bakımdan alışılmışın dışında kalıyordu. Hem geleneğe yaslanıyor hem de onu popüler bir mizah dergisinde parodileştiriyordu.

Gaddar Davut, başlı başına komik bir tip değildi. Cesaret gösteren, kavgaya, uğraşa giren biriydi, “aptal kahraman” sayılamazdı. Böyle bakınca Suat Yalaz’ın Karaoğlan’ı veya Ayhan Başoğlu’nun Malkoçoğlu’su kadar Red Kit’i ya da Peyo’nun Küçük Prensi’ni de andırıyordu. Red Kit’in Düldül’ü gibi konuşan, insansı özellikler taşıyan Tıknefes diye bir atı vardı. Daha ilk serüvende tanıştığı Çulsuz’un, âşık olduğu kızla evlenebilmesi için tehlikelere atılıyordu. Bu yol arkadaşı, Küçük Prens’in hempası Afacan’ı hatırlatıyordu. İlk serüvenlerdeki arayışlar ve benzerlikler, Kurtcebe ustalaştıkça seyrelerek kayboldu. Öyle ki başlangıçta başrolde olan Tıknefes, sonradan unutuldu.

Davut, Kurtcebe’nin tanıtımıyla “hayatta hiçbir şey olamadığı için kahraman olmak zorunda kalan bir delikanlıydı.” Öyküsü, “hanların, hakanların, kılıç ve kalkanların şakır şukur öttüğü bir çağın göbeğinde” geçiyordu. Lakabı tipik bir komikleştirmeydi. Davut, esasen Selçuklular zamanında yaşayan, Sultan Aslan Kılıç’ın güvendiği yakın adamlarından biriydi. Sultan ona sırlarını anlatıyor, onu çeşitli görevlere ve uzun yolculuklara gönderiyor, oğlunu bile emanet ediyordu.

Serüvenler, o yılların Gırgır çizgi romanlarında yaygın olduğu üzere, sürekli aksiyona ve harekete dayalıydı. Bir ülkeden diğerine gidiliyor, yolda tehlikelerle karşılaşılıyor, eldeki emanet çaldırılıyor, kaybediliyor ve tekrar bulunuyordu. Karmaşa ve kovalamaca sayfalarca, haftalarca sürüyordu. Gaddar Davut ve yanındaki yoldaşı -bazen Çulsuz, bazen de Sultan’ın ele avuca sığmayan haşarı oğlu Mesut- kaçıyor, koşuyor, hapsoluyor, kurtuluyor, tekrar kaçıyorlardı.

Gaddar Davut’un daha ilk günden belirginleşen özelliklerinden biri, yaşanan serüvenin gerçeklik duygusunu bozan esprileriydi. Hikâye devam ederken karakterlerden biri okura, çizere, bize dönerek “Bu resimli romanda oynadığım için para alacak mıyım?” diye sorabiliyordu. Gaddar, Kurtcebe’ye ters düşebiliyor, “Biz bu romanın kahramanlarıyız. Bize bişi olursa hikâye yürümez. Çaktın mı?” diye uyarıda bulunabiliyordu. Karakterler, bir çizgi romanın içinde yaşadıklarını biliyor, gerektiğinde bunu hatırlatıyorlardı.

Müzik, serüvenlerde sıkça başvurulan espri kaynaklarındandı. Davut, daha ilk serüveninde gitarla dolaşıyor, karşısına çıkan kötü adama “Rakınrol çalayım mı?” diye soruyordu. “Rakıdan bol ne var yahu! Sen arancıman bilyon mu?” diye cevaplanan bir soruydu bu. Zindancının Rasputin, Afrikalı yerlinin Zühtü türküsü söylediğini, denizin ortasında birinin Erol Evgin şarkısı mırıldandığını, kavga ederken dans etmeye başlayan savaşçıları düşünün. Müzikliydi Gaddar Davut.

Çizgi olarak yenilikçiydi Kurtcebe. Çizerlik mahareti gerektiren kalabalık sahneler istifliyor, geniş açıdan detaya iniyor, sayfasına tek bir anlatım kutusu ya da balon içermeyen kareler katabiliyordu. Sultan’ın Hediyesi serüveninde iki sayfa boyunca bir çanın yuvarlanışını resmediyor, o devinimi başlı başına bir anlatı unsuruna dönüştürüyordu. Zaman Gezgini’nde Gaddar ile Çulsuz’un kaldıkları kulübenin etrafını saran çapulcu ordusunu uzun uzun, kare kare gösteriyor, iki arkadaşın o devasa kalabalığı fark etmemesini iştahla anlatıyordu. Pek çok çizerin üç karede anlatıp geçeceği bir ânı üç sayfaya yayabiliyordu.

Gaddar Davut’un anlatı olarak asıl farklılaşması, tuhaf ve akla gelmedik biçimde bilimkurguya yakınlaşmasıyla başladı. Davut ve Mesut bir serüvenin sonunda zindandan kaçıyor, denize düşüyor, oradan da bir adaya çıkıyorlardı. Adada karşılarına çıkan Aynştayn Faik, İnekler Gezegeni Mokomokok’tan gelen İnek Adamlar tarafından kaçırılınca uzayla tanışıyorlardı.

Haçlı Seferleri’nden ve kılıçlardan uzay araçlarına ve ışın tabancalarına geçişin amacı, serüvenler tamamlandıkça berraklaştı. Kurtcebe, bilimkurguyu kullanarak yetmişli yılların siyasetini, nutukları, milliyetçiliği, marşları, savaş tutkusunu eleştiriyordu.

Yayımlandığı dönem için sahiden öncü nitelikli denemelerdi bunlar. Kurtcebe, Gırgır’da ve mizah dergilerinde bilimkurgunun anlatım imkânlarını genişleten isimlerdendi. Savaş karşıtlığını ve otoriteye itirazı bu türün içinde ısrarla işliyordu. Gaddar Davut’u bırakarak daha sert ve gerçekçi çizgi romanlara yönelmesi, serüvenlerin değişimi dikkate alınırsa sürpriz değildi.

Kurtcebe’nin tarzının, bence, kısmen Dıgıl’ı (1989), kısa ömürlü Zeplin’i (1991), belki RH+’ı (1993) etkilediği söylenebilir. Mizah dergilerinden beslenen yerli çizgi romanda bilimkurguya ve fantastiğe açılan önemli bir kapıydı onun üretimi. Gırgır’dan ayrıldıktan sonra Limon’da yaptığı çalışmalardan oluşan Boyut Farkı (1991) albümü, bu yöneliminin derli toplu bir örneği olarak gösterilebilir.

Türkiye’de bilimkurgu üzerine yapılacak kapsamlı bir çalışmada Gaddar Davut’un ve Kurtcebe’nin mutlaka yeri olmalı. Kılıçbaz bir tür, insanlığın kendi geleceğini nasıl yok edeceğini anlatmaya varmıştı. Davut çağ değiştirmiş, uzaya çıkmış, geleceğe gitmişti. İnsanların savaşma tutkusuysa yerli yerinde duruyordu.

Related Posts with Thumbnails