Cuma, Temmuz 31, 2026

Sahil Boyu

Dedemin kartpostalları arasından çıktı. Muhtemelen İstanbul’dan bir sahil görüntüsü. Tenhalığı ve kumsalın ferahlığı güzel. Polisin üniformasına bakılırsa 1920’li yılların sonlarını düşündürüyor. 1933’ten sonraki bir tarihte çekildiğini sanmıyorum ama elimdeki tek ipucu da bu.

O yıllarda bu tür yerlere bugünkü anlamıyla plaj değil, daha geniş bir ifadeyle banyo deniyor. Peki banyoya kimler gidiyor? Mayo dediğin her yerde satılmıyor, satılsa da lüks sayılıyor çünkü.

Eski sahil fotoğraflarına bakarken mayolular kadar, denize çamaşırlarıyla girenleri de ararım. Geçmiş hep nezahet, zarafet ve kibarlıkla anlatılır ya… Gerçekten öyle miydi diye bakınırım. Aslında cevabını bildiğim bir soruyu yeniden sormak gibi bir takıntı. Geçmişe değil, geçmiş hakkında anlatılan hikâyeye güvenmiyorum Mıstık abi.

Fotoğrafta hepi topu otuz kişi var. Kalabalığın en yoğun olduğu yerdeyse bir polis dolaşıyor. Fotoğrafçıdan bile kuşkulanmış olabilir, “Neyi çekiyor bu beyefendi?” diye kıyıya kadar inip volta atmış olması ihtimal dışı gelmiyor bana. Benim seçebildiğim kadarıyla mayolu kadın sayısı üç. Geri kalanların çoğu elbiseli. Meraklılar da mayoluların etrafında toplanmış.

Ankara’yla ilgili yıllardır anlatılır, 1923-1950 arasında kasketlilerin, köylülerin, yoksul kıyafetlilerin Yenişehir’e sokulmadığı söylenir. Doğrudur, değildir, o tartışmaya girmeyeceğim. Ama fotoğraftaki eli belinde dolaşan polis efendi, donuyla denize giren çocukları görünce ne düşünüyordu acaba? Falih Rıfkı’nın yıllarca tekrarlanan, sloganlaştırılan gazete manşetini hatırlayalım: “Halk sahile indi, vatandaş denize giremedi.” Buradaki “vatandaş” elbette okumuş yazmış orta sınıf bürokratlar ve aileleriydi.

Plaj da deniz de modernleşmenin vitrinlerinden biriydi. Ama istenen, herkesin kendi bildiği gibi yaşayacağı bir modernlik değil, ahlaklı, faziletli ve kontrol altında tutulan bir modernlikti.

1938 tarihli Cemal Nadir karikatürü tam da bunu anlatıyor. “Dün” bölümünde beyefendi hanımefendinin elini zarafetle tutuyor, “Seni ölesiye seviyorum,” diyor. “Bugün”de ise mayolu çift var. Apaş kılıklı, hamhalat delikanlı sigara içen sosyetik güzele bu kez “Seni öldüresiye seviyorum,” diyor. Klişeler tanıdık: sarışın kadın, “testosteron kokan” bıyıklı erkek… İkisi de “ahlak bozuldu” fikrini resmetmek için sahneye sürülmüş.

Karikatürdeki “dün” gerçekten öyle miydi?

İşte nostalji tam burada başlıyor. Eski fotoğraflara bakınca yalnızca kumsalın ferahlığını görüyoruz. Polisleri, meraklı bakışları, ahlak nöbetlerini, sınırları görmezden geliyoruz. Dünü bugünden daha zarif, daha kibar, daha masum ilan ediyoruz.

Nostalji öyle kaypak bir şey ki… Geçmişi değil, geçmiş hakkında anlatılan masalı özlüyoruz.


Perşembe, Temmuz 30, 2026

Karnına hüfledi, muska yazdı

Çeyrek yüzyıl öncesine nazaran bambaşka bir ahlak ikliminde yaşıyoruz. Aralıklarla geçmişten örnekler paylaşıyorum; bugün yayımlanması neredeyse imkânsız görünen işlerle karşılaşınca insan ister istemez mukayese ediyor. Herkesin buna vereceği hüküm farklıdır elbette ama değişimin kendisi inkâr edilemez.

Yukarıdaki fotoroman böyle örneklerden biri. Tahminen altmışlı yılların ikinci yarısından… Kendince erotik bir iddiası var ve bir din adamının kendisinden medet uman bir kadını taciz etmesini hafif, hatta eğlenceli bir tonla hikâyeleştiriyor. Bugünün “normallerinden” bakınca yalnızca tuhaf değil, ürkütücü de görünüyor.

Eski gazetelerle vakit geçirmiş herkes bilir; sayfalar çevrildikçe üfürükçü, muskacı, cinci hocalarla ilgili haberler eksik olmaz. Çocuğu olmayan kadınlar, koca bulamayan genç kızlar, hastalar, çaresizlik içinde bir hocaya gitmiş, sonra tacize uğramışlardır… Haberlerin doğru olup olmadığını tartışmıyorum.

Benim dikkatimi çeken iki şey var. Birincisi, muhabirler bu haberleri çoğu zaman hafif müstehcen, okuru kışkırtan bir dille anlatırdı. Sanki polis-adliye haberi ile erotik magazin arasında gidip gelen bir anlatı kurulurdu. Orhan Kemal’in üfürükçü hocaları anlattığı sayfaları okurken de aynı duyguya kapılırım. Gazetecilik ile popüler edebiyat arasında tuhaf bir etkileşim vardı be Mıstık abi.

İkincisi, üfürükçü haberlerini yalnızca sansasyonel polis vakaları olarak değil, seküler modernleşmenin kültürel repertuvarının bir parçası olarak okumak gerekiyor. Dinî otoriteyi sıradanlaştıran, onun karizmasını zedeleyen, hatta alaya açan anlatılardır bunlar. Üstelik cinsel düşkünlük, yalnızca kişiyi değil, temsil ettiği kurumu ve dünya görüşünü de küçük düşürmeye yarayan güçlü bir simgedir. Seküler modernleşme anlatılarında kullanılan öğretmen-imam karşıtlığından çok da farklı değil bu haberler.

Bugün aynı hikâyeyi aynı biçimde “anlatmak” ise pek mümkün görünmüyor. Bunun tek nedeni siyasal kutuplaşma ya da hukuki yaptırım ihtimali değil. Toplumun cinsel tacize bakışı da değişti. Altmışlı yıllarda okurun hem gülerek hem de hafif erotik bir merakla takip ettiği böyle bir hikâye, bugün öncelikle güç ilişkisi, rıza ve mağduriyet üzerinden okunacaktır. Dolayısıyla değişen yalnızca sansür rejimi değil; ahlak rejiminin kendisi de kökten değişti.

Bu yüzden bu fotoromana yalnızca nostaljik bir tuhaflık olarak bakmayın. Aynı zamanda Türkiye’nin sekülerleşme tarihine, popüler basının ticari reflekslerine ve cinselliğin kamusal temsilinin nasıl dönüştüğüne dair küçük ama oldukça öğretici bir belge olarak da bakın. Birkaç karelik bu hikâye, göründüğünden çok daha fazla şey anlatıyor.

Çarşamba, Temmuz 29, 2026

Aile Albümü

“Aile Albümü” alt başlığı altında dört popüler kadın yan yana dizilmiş: Sevim Çağlayan, Dansöz Nana, Suzan Sözen ve Gönül Yazar… Üçü gösteri dünyasından, biri romancı.

İlk bakışta sıradan bir mizah sayfası-karikatür gibi duruyor. Oysa 27 Mayıs’ın hemen sonrasında, Yassıada duruşmaları sürerken yayımlanmış. Menderes’i tahkir etmek amacıyla kimi ilişkiler ortaya dökülüyor, kimileri uyduruluyor, dedikodular bile isteye büyütülüyordu. Basın adeta bir linç yarışı içindeydi.

Mizah dergisi Tef de meseleyi iştahla bir “görev” saymış, bu linçe hizmet etmeye soyunarak Menderes’le ilişkilendirilen dört kadını arka kapağına taşımış. Görsel işte o sayıdan. Daha neler neler var…

İnsanların özel hayatlarıyla yaptıkları işleri birbirinden ayırmak gerekir deriz. Bu konuda hemen hepimiz hemfikirizdir. Gelgelelim bu kaideye pek uyulmaz. Hele ortada bir “kavga” varsa…

Linç kalabalığı çoğunlukla linççi davrandığını düşünmez, bunun farkına bile varmaz. İnsanlar çoğu zaman kötülük yaptıklarını değil, haklı bir öfkeye katıldıklarını sanırlar.

Linç iklimlerinde kadın düşmanlığı mutlaka cephane yapılır. Popüler kadınlar çeşitli biçimlerde yaftalanır, linç edilen kadınlara “orospu” denir veya demeye getirilir. Erkeklerse ya eşcinsel ilan edilir ya da kadın düşkünü. Menderes için ikisi de kullanılmıştır.

Çocukken Deniz Gezmiş’le ilgili bir palavra dinlemiştim. O zamanlar palavra olduğunu bilmiyordum tabii. Güya bir haremi varmış da ODTÜ’nün yeraltındaki büyük havalandırma odalarındaki yataklara kızları sıralıyormuş, şu bu…

Sağcı bir mahallede büyüdüğüm için böyle hikâyeleri çok dinledim. Ne var ki ben o yaşta haremden çok havalandırma koridorlarına ve odalarına takılmıştım. Rüyalarıma giriyordu: Askerler gelince “haydutlar” havalandırma kapaklarından pat diye içeri atlıyor, koridorlarda koşuyor, başka bir uçtan dışarı çıkıyordu. İşim gücüm serüvendi.

Aradan zaman geçince o harem vurgusunu başka türlü yorumlamam gerektiğini anladım.

Menderes ile Deniz Gezmiş’i siyaseten bambaşka yerlerde olsalar da benzer araçlarla mahkûm etmeye çalışan ortak bir linççi erkek aklı var demek istiyorum. Siyasi kamplar değişiyor, hedefler değişiyor ama suçlamaların dili pek değişmiyor. Kadın bedeni, cinsellik ve mahremiyet yine silah olarak kullanılıyor.

Linçin en tekinsiz tarafı, kendisini ahlak ambalajıyla sunmasıdır. Kalabalığın içindeki kişi kötülük yaptığını düşünmez, tam tersine bir yanlışlığı düzelttiğine inanır. Belki de bu yüzden empati yalnızca bir duygu değil, ahlakın en temel sınavıdır.

Empati kurmayan, kendisini başkasının yerine koymayan biri gerçekten iyi olamaz. Kabul edilmiş ve meşrulaşmış iyiliklerde bulunabilir: Yoksullara yardım eder, sokak hayvanlarını besler, zekât verir, kadınlara karşı kibar davranır, şu bu…

Bunların hepsi değerlidir ama iyi olmak yalnızca bunlardan ibaret değildir. Herkesin öfkelendiğine öfkelenerek, herkesin güldüğüne gülerek iyi olunabiliyorsa eğer… Bilemiyorum Mıstık abi…

Asıl mesele, kalabalığın alkışladığı o anda bile durup “Ya haksızsak?” diye sorabilmektir. Daha zor, daha belirsiz ve her an değişen sınırlarda gezinen bir iyilikten söz ediyorum.

Çünkü kötülük çoğu zaman nefretle değil, haklı olduğuna duyulan sarsılmaz bir inançla yapılır.

Salı, Temmuz 28, 2026

Bir gün mutlaka

Sokak, 1980’lerin sonunda yayımlanan muhalif sol dergilerden biriydi. Yukarıdaki sayfa, Gırgır’ın el değiştirmesinin ardından dergide çıkan bir habere ait.

Gırgır çalışanları Oğuz Aral’ın evinde toplanmış, ne yapacaklarını anlamaya, kendilerine bir yön ve yol haritası çizmeye çalışıyorlar. Nadire Mater de bu toplantılara katılmış ve yazısını oradaki gözlemlerinden çıkarmış.

1980’lerin ikinci yarısından itibaren iktidara gelen sağ partiler, kendilerine yakın bir medya düzeni kurmak amacıyla yüksek tirajlı gazeteler üzerinde baskı oluşturdu; bazılarını ekonomik ve siyasal araçlarla el değiştirmeye zorladı. Gırgır’ın satıldığı dönemde iş insanı Asil Nadir de Özal iktidarının teşvikleri, himayesi ve kolaylaştırmaları sayesinde çok sayıda gazete ve derginin sahibi olmuştu.

Gırgır, bu hengâmede el değiştiren yayınlardan biriydi.

Kapitalizmin işleyişi bakımından bunda şaşırtıcı bir taraf yoktu: Her şirket gibi her yayın da satılabilirdi. Buna rağmen biz okurlar meseleyi romantikleştiriyor, gazetelerin ve dergilerin yalnızca okurları için değil, reklamverenler ve sahipleri için de çıkarıldığını aklımıza getirmiyorduk.

Gırgır çok satan ve çok kazandıran bir yayındı. Tam da bu nedenle kadrosundan kopmalar yaşanması, yeni mizah dergilerinin ortaya çıkması kaçınılmazdı. Çarşaf, Mikrop, Limon ve Hıbır, farklı zamanlarda ekonomik gerekçelerle bu büyük gövdeden kopmuşlardı.

Derginin sahibi Haldun Simavi de hem bu kopuşlardan hem siyasal ve ekonomik baskılardan yorulmuş olmalı ki sonunda, elindeki diğer yayınlarla birlikte Gırgır’ı da sattı.

Böylece Gırgır, kapitalist ve açıkça sağcı bir patrondan başka bir kapitalist ve yine açıkça sağcı patrona geçti.

Oysa biz meseleyi böyle görmedik. Nadire Mater’in haberinde ve Sokak’ın yaklaşımında da aynı duygu hâkimdi: Dergimiz kötü adamların eline geçmişti.

Gırgır’ın zaten dağıtım tekeline sahip bir patrona ait olduğunu, çok sattığını, Oğuz Aral’ın bu yayından önemli gelir elde ettiğini ve bazı çizerlerin de daha çok kazanabilmek için dergiden ayrıldığını düşünmek istemiyorduk. Ekonomik bir çatışmayı ahlaki bir trajedi olarak okumak kolayımıza geliyordu.

Sokak, haberin yan sütununa “Ağla Sevgili Yurdum” başlığını koymuş. Bu başlık, sanki üzülmemiz ve kahrolmamız gereken olaylar zincirine Gırgır’ın satışı da eklenmiş gibi okunabilir.

Gırgır’ın el değiştirmesi ve ardından yaşanan ayrılıklar, benim kuşağımda uzun süre “muhalif bir kalenin susturulması”, “ustaya ihanet”, “paragözlük” ve “vicdansızlık” gibi kavramlarla açıklandı. Bugün bile bu anlatı büyük ölçüde değişmiş değildir.

Oysa meselenin bunlarla pek ilgisi yoktu.

Haberde de geçiyor, başka söyleşilerinde de tekrarlanıyor: Oğuz Aral, kendisine önerilse Gırgır’ı satın alabileceğini söylüyor.

Bana neden satmadı?” vurgusu ve iması aslında oldukça zihin açıcıydı. Aral yalnızca “susturulan sanatçı” değil, Gırgır’ı satın alabilecek ekonomik güce ulaşmış bir yayıncıydı da.

Bu ayrıntı, hikâyenin ahlaki kahramanlar ve kötü patronlardan ibaret olmadığını açıkça gösteriyordu. Ama biz masalsı bir romantizmi seviyorduk, Mıstık Abi.

Meraklısına not: Gırgır’ın satış bedeli, dönemin kuruyla yaklaşık 300 bin dolarmış. Haftada 200 binin üzerinde net satan bir yayın için hayli düşük bir bedel. Satış tutarının vergisel nedenlerle düşük gösterilmiş olması muhtemel, yoksa Haldun Simavi’nin böyle bir yayını bu fiyata bırakması pek akla yatkın görünmüyor.

Pazartesi, Temmuz 27, 2026

Kıyıda Bekleyen Fotoğraf

Fotoğraf muhtemelen 1960’ların ikinci yarısında çekilmiş. Altan Erbulak, destek amacıyla katıldığı bir eylemde, grev gözcüsü önlüğünü takarak objektife poz vermiş. Otuzlu yaşlarının sonunda olmalı, her zamanki neşesiyle gülümsüyor.

Erbulak, siyasetle meşbu bir sanatçı değildi. En hararetli dönemlerde bile doğrudan siyasal üretimleriyle öne çıkmadı. Daha çok iyimserliği, neşesi ve gündelik hayatın küçük tuhaflıklarını yakalayan mizahıyla hatırlandı. Galiba diyorum, ondan fazlası da pek beklenmedi.

Belki de bu nedenle, 1970’lerin ikinci yarısında giderek politize olan Gırgır’dan ziyade, cinsellik etrafında dönen esprileriyle kendini var eden Fırt’la hatırlandı, daha çok onun bir parçası oldu. Manşeti besleyen birinci sayfa karikatürlerinden çok spor sayfalarının ve hafta sonu eklerinin çizeriydi.

Hiç siyasal karikatür yapmadığını söylemiyorum; Yeni Sabah’ta yıllarca bunu da denedi. Ancak güncel siyasetle, döneminin kimi karikatürcüleri kadar yoğun ve sürekli bir ilişki kurmadı. Bana kalırsa bu, beceremediği değil, bile isteye tercih etmediği bir alandı.

Fotoğraf tam da bu yüzden ilginç. Erbulak’ın zihinlerdeki alışıldık imgesinden küçük ama anlamlı bir sapmayı gösteriyor.

Belki bunu, Erbulak’ın siyasal dönüşümünden çok dönemin ruhuyla açıklamak daha doğru olabilir. 1961 Anayasası’nın sağladığı haklarla grev yapmanın, sendikalaşmanın ve çalışma koşullarını iyileştirme talebinin giderek bir “memleket normali” hâline geldiği yıllardayız. Çok değil, on yıl önce böyle bir fotoğrafı çektirmek de gazetelerde yayımlatmak da neredeyse imkânsızdı.

Erbulak bu normalleşmeden faydalanmış şüphesiz, ama hakkını da teslim etmek gerek: O normalleşmenin pekişmesi ve yaygınlaşması için elini taşın altına koymaktan da çekinmemiş... Üstelik gazetelerin kitleselleştiği, aynı gün ülkenin dört bir yanında okunup satıldığı altmışlı yıllardayız. Onun eylemcilerle yan yana poz vermesi, yalnızca kişisel bir dayanışma jesti değil, görünürlüğü yüksek toplumsal bir kamuoyu desteği demekti.

Ne var ki fotoğrafların kaderi, yaşadıkları rejimlerin karakterine bağlı…

Bugün Gezi’de çekilmiş bir fotoğraf, aradan yıllar geçmesine rağmen bir insanın karşısına suçlama, fişleme ya da hesap sorma vesilesi olarak çıkarılabiliyor. 12 Eylül rejimi açısından da bir grev fotoğrafında yer almak, eyleme katılmak ya da destek vermek benzer biçimde bir kovuşturma malzemesine dönüşebilirdi. Apolitik sayılan Altan Erbulak’ın bu neşeli fotoğrafı, o yıllarda cevval bir savcının eline geçseydi, mutlaka bir soruşturmanın konusu olurdu.

Bir dönemde yurttaşlık hakkının en olağan görüntüsü olan şey, başka bir dönemde suç deliline dönüşebiliyor. Değişen fotoğrafın kendisi değil ona bakan iktidarın gözü elbette.

Cemal Süreya, “Ülkemin ırmakları dışarı akar / Neden bilmem can havliyle akar” der ya…

Zaman da öyle “canhıraş” akar gider. Fotoğraf ise zamanı durduran, akıp gitmesine izin vermeyen o nadir şeylerden biri. Zaman akar ama fotoğraf durur diyelim Mıstık abi, neyin normal, neyin “zararlı” sayıldığını tarihe hatırlatmak için bir kıyıda sessizce bekler.

Pazar, Temmuz 26, 2026

Erkekler neden SAS okur?


Önce bir itirafla başlayayım. Birkaç ay öncesine kadar hiç SAS romanı okumamıştım. Görürdüm, ilgi duyduğum pulp kitaplar arasında denk gelirdi ama elime dahi almamıştım. Yakınlarda, uygun fiyata epeycesini bir arada bulunca açgözlülükle satın alıverdim.

Seriye hâkim değilim; vakt-i zamanında “kanarak” okumuş ve bu sebeple nostaljik bir sempati duyuyor da değilim. Edebiyat dünyasında esamisi okunmasa da tahmini satış rakamları yüz milyonun üzerinde olan, iki yüz romanlık bir seriden söz ediyoruz.

İnsan, bu kadar çok dile çevrilmiş ve bu kadar satmış bir serinin neden popüler olduğunu merak ediyor. Üstelik yazarı bir Fransız, küresel popüler kültürde yaygınlaşması İngilizce yazan biri kadar kolay değil.

Okurken hemen anlaşılıyor; Gérard de Villiers sağcı bir yazar, net bir anti-komünist. Kahramanı Malko Linge, şatosunda yaşayan Avusturyalı bir aristokrat. CIA adına geçici görevler üstlenerek ülkeden ülkeye dolaşıyor. CIA mensubu değil, dışarıdan kullanılan, gerektiğinde inkâr edilebilecek bir kiralık “maşa”. Dizi 1965’te, üstelik İstanbul’da başlamış. İlk bakışta Bond taklidi gibi duruyor, çok dil bilen, pragmatik, maharetli, cazibeli alfa erkekler familyasından anlayacağınız.

Her roman aktüel bir uluslararası krizle açılıyor. CIA, Malko’yu bölgeye gönderiyor; cinayetler, takipler, entrikalar ve cinsel gerilimler birbirini izliyor; hikâye de çoğu zaman ahlaken temiz olmayan bir yerde son buluyor.

James Bond’a benziyor dedim ama önemli bir fark var. Bond, bütün muhafazakârlığına rağmen daha “fair”, daha dikkatli ve daha rafine bir estetik taşıyor. Hatta Ian Fleming bile, De Villiers’nin yanında “solda” kalıyor.

Ne kadarı doğru bilmiyorum ama De Villiers’nin yazmadan önce konu ettiği ülkeye gittiği, gazetecilerle ve istihbarat çevreleriyle görüştüğü, topladığı malzemeyi birkaç ay içinde romana dönüştürdüğü söyleniyor. Romanların temel iddiası zaten “perde arkasını” anlatmak. Ajitatif ve frapan bir siyasi dili var. Jeopolitik çözümlemeleri ise Soğuk Savaş klişelerinin ötesine pek geçemiyor. Dünya, CIA ile komünizm arasında oynanan itişmeye indirgenmiş durumda. Tam da bu yüzden bugün için ilginç ve incelenmeye değerler. Irkçı, sömürgeci ve kadın düşmanı okumalara fazlasıyla imkân veriyorlar.

Romanların bu kadar çok satmasında erotize dilinin önemli bir katkısı olduğu su götürmez. Kahramanın gittiği uzak kriz ülkesi ne kadar tehlikeliyse, o kadar çok cinsellik yaşanır gibi bir formüle sahip. Ne ki bu cinsellik hiçbir zaman romantik değil. İlişkinin içinde mutlaka başka bir niyet işliyor. Bilgi ediniliyor, sadakat sınanıyor, taraf değiştiriliyor ya da tuzak kuruluyor. Kimin kiminle yattığı, hikâye entrikasının ayrılmaz bir parçasına dönüşüyor.

Türkiye’de popüler kültür algısında tuhaf bir sığlık var. Bu tür romanların aslında birer “erkek soap operası olduğu pek hatırlanmıyor. Kadınların hiç yaşayamadıkları aşkları pembe dizilerde ya da romantik romanlarda telafi ettikleri üzerine sayısız yorum yapılıyor. Ama SAS romanlarını ya da bugün televizyonlarda Eşref Rüya gibi dizileri tüketen erkeklerin hangi arzularla, hangi eksikliklerle, hangi fantezilerle mutlu oldukları neredeyse hiç konuşulmuyor. Oysa bunlar da en az romantik diziler kadar birer kaçış makinesi.

Sonuç olarak SAS romanları bana çok erkek, çok klişe ve fazlasıyla mekanik geldi. Karakterler derinleşmiyor, aynı jestler, aynı diyaloglar ve aynı cümleler durmadan yineleniyor. Merakımı giderdiler; Soğuk Savaş’ın erkeklik tahayyülünü, popüler kültürünü ve siyasi hayal dünyasını anlamak ve hatırlamak için işlevlerini gördüler. Ama evdeki ilk kitap tasfiyesi sırasında gönül rahatlığıyla elden çıkarabileceğim kitaplar arasında yer alacaklar.


Cumartesi, Temmuz 25, 2026

Eserini öğüten Adam: Zehir Hafiye'nin İntiharı

Zehir Hafiye, özgün adıyla Nick Knatterton, bizde de yayımlanmış popüler bir Alman çizgi romanı. Hakkında birkaç kez yazmıştım, esasen bir polisiye parodisidir. Halit Kıvanç’ın yazdığı, Bedri Koraman’ın çizdiği Tekir Hafiye adlı yerli bir versiyonu da vardır.

Eserin yaratıcısı Manfred Schmidt, modern Alman çizgi romanının kurucu isimlerinden biri sayılıyor. Çok küçük yaşlardan itibaren karikatür çizmiş ama en azından başlangıçta çizgi romanla hiç ilgilenmemiş. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan çizgi romanlarıyla karşılaşmış ve gördüklerinden hiç hoşlanmamış: “Karakterler bir şey söylediklerinde ya da düşündüklerinde ağızlarından baloncuklar çıkıyordu. Korkunçtu.”

Bir başka röportajında daha da ileri gidiyor: “Çizgi romanın var olan en aptal edebiyat biçimi olduğunu düşünüyordum. Bu serileri yerin dibine sokmak, acımasızca hicvetmek istiyordum.”

İroni şu ki, aşağılamak için başladığı tür onu hiç ummadığı biçimde şöhretli bir milyoner yapıyor. Hayatı boyunca beş yüz civarında Nick Knatterton serüveni çiziyor. Fakat anlaşılan, giderek kendi yarattığı kahramandan bıkıyor, hatta bunu açıkça söylüyor: “Nick’ten nefret ediyorum.”

Fakat bu nefret, sadece röportajlarda faş eden entelektüel bir kapris olarak kalmıyor, Schmidt nihayetinde radikal bir eyleme geçiyor. Ölümünden iki yıl önce, seksen dört yaşındayken çalışma odasını boşaltıyor ve iki yüz kilo ağırlığındaki özgün Nick Knatterton sayfalarını, yani onlarca yıllık çizimlerini, bir kâğıt geri dönüşüm konteynerine atarak yok ediyor.

Yazıyı tam olarak bu yüzden yazıyorum.

Bir insanın kendisine şöhret ve servet kazandıran eserini kendi elleriyle ortadan kaldırması sahiden ürpertici. Yetmiş yıllık bir çalışma hayatının ürününü bile isteye öğütmek, yalnızca basit bir arşiv temizliği olamaz. Schmidt bunu büyük bir rahatlama olarak anlatmış, sanki çizimlerini değil, yıllardır sırtında taşıdığı bir kimliği “öldürmüş”.

Nick Knatterton, zamanla yaratıcısının eseri olmaktan çıkıp efendisine dönüşmüş olabilir. Başarı bazen insana özgürlük kazandırmaz, aksine onu, sürekli tekrarlamak zorunda bırakan bir role hapseder. Schmidt’in yaşadığı üretim tıkanıklığı da belki bu baskıyla ilişkilidir. İnsan, kendisini var eden şeyden nefret etmeye başladığında, onu yok ederek özgürleşebileceğine inanabilir.

Nick olmadan günü yaşıyorum,” demiş. Bunun ölmeye yatmak mı, yoksa kendini sağaltan bir ferahlama mı olduğunu bilmek mümkün değil.

Mutsuzluğun ve bıkkınlığın yorgunluğu, sahiden korkunçtur.

Yıllar önce ünlü çizgi romancılarımızdan Faruk Geç de artık çizmek istemediğini anlatırken, “Çalışma masasına oturunca sırtım, eklemlerim ağrımaya başlıyor,” demişti. Bedensel görünen ama aslında psikolojik bir eşikten söz ediyordu. Gerçekten üzülmüştüm.

İster Faruk Geç’in hissettiği o bedensel bıkkınlık olsun, ister Schmidt’in radikal vedası... Günün sonunda, çizgi romanı “en aptal edebiyat biçimi” olarak gören bir adamın, ürettiği her sayfayı bile isteye öğütmesi bana hâlâ trajik geliyor. Kendi geçmişine karşı girişilmiş simgesel bir şiddet, yaratıcı bir intihar ve belki de hayatının en büyük “edebi” gösterisi…

Belki de başından beri çizdiği son Zehir Hafiye macerası buydu: Dedektifin değil, yaratıcısının ortadan kaybolduğu bir final.


Related Posts with Thumbnails