Masadaki erkeklerin neredeyse tamamı aynı noktaya
bakıyor. Gözler sahnede, rakseden dansözde. Yüzlerde merak, hayranlık, şehevi
bir dikkat, biraz da o eski gazino gecelerine özgü kendinden geçme hali var.
Fotoğrafın ritmini onlar kuruyor. Dümtek, dümdüm tek…
Fotoğrafta dansöz dışında kameraya doğrudan bakan tek bir
kişi var. Sanki herkes aynı kolektif rüyanın içindeyken o, başka bir
gerçekliğin farkına varmış gibi. Belki de fotoğrafçı sahneye yaklaştığında
merceği ilk fark eden oydu. Belki sadece merak etti, belki de sahnedeki
gösterinin dışında gelişen tek ilginç şey, fotoğrafın çekilme anıydı.
Dansözün bakışı da var. O, önündeki seyircileri neredeyse
hiç umursamıyor. Sırtı dönük, başı hafifçe yana çevrilmiş. Bütün salon ona
kilitlenmişken o, gözlerini kameraya dikmiş. Bir anlığına gösterinin dışına
çıkmış gibi. Sahnenin değil, fotoğrafın farkında.
Bu fotoğrafı seviyorum.
Çünkü kadraj aslında bakışların yönü hakkında. Kim kime
bakıyor? Kim kimi görüyor? Kim, kimin gözünde var oluyor?
Belki de bu yüzden fotoğrafa her baktığımda zihnimde
saatler sonrasının perdesi açılıyor.
Müzik çoktan susmuş. Masalar boşalmış, şişeler toplanmış.
Az önce kalabalıktan görünmeyen o derme çatma tahta sandalyeler ortaya çıkmış.
Beyaz örtüler nemlenmiş, kirlenmiş. Ay ışığı altında kendi yalnızlığına terk
edilmiş bir yazlık gazino duruyor karşımızda.
Sonra yağmuru ekliyorum sahneye.
Birkaç saat önce alkışların, çalgıcıların, kahkahaların
ve rakı kadehlerinin işgal ettiği yerde artık yalnızca yağmurun sesi var. Sicim
gibi yağıyor. Herkesin iştahla gözlerini diktiği sahne şimdi bomboş.
Dansöz yok. Seyirciler yok. Fotoğrafçı yok.
Sadece yaşlıca bir kadın var. Tek başına bir masaya
oturmuş, çay içiyor. Başı önde, hafif kamburu çıkmış. Yağmurun altında öylece
duruyor.
Hikâye değişiyor.