Çarşamba, Ekim 14, 2026

Mizahın Fiyat Tarifesi

Akbaba’nın 3 Mayıs 1962 tarihli bir ilanında, derginin yazar ve çizer kadrosuyla bir reklam servisi kurulduğu duyuruluyor. Müşterinin, anlatmak istediği fikri bir notla iletmesi yeterli olacakmış: Resim çizilecek, metin yazılacak, baskı klişesi hazırlanacak ve reklam dergide yayımlanacak. Hepsi bu kadar. Tam sayfa için istenen bedel 2.500 lira. İlan, hizmeti gayet açık anlatıyor: “Akbabanın eşsiz sanat kadrosu, zekâsını sizin için çalıştıracak.”

Önce o yıllarda yazılı basında yaşanan değişimden söz edeyim. Ellili yılların sonunda en çok satan gazetemiz yüz bin civarında satıyor. Hürriyet’ten söz ediyorum. Matbaalar günlük olarak bundan fazlasını basamayacak kadar eski ve demode. Üstelik, basılan gazeteleri tüm ülkeye dağıtabilecek yeterli bir ulaşım sistemi yok. Yollar kötü, aktüel bir yayını günbegün bir yere ulaştırmaya değecek bir karlılık da yok. Ama altmışlı yıllarla birlikte pek çok şey değişiyor. Gazetelere basın dışı sermaye ziyadesiyle ilgi göstermeye başlıyor. Matbaa teknolojileri yenileniyor ve asfaltlanan yollar artıyor.

Dergi ve gazeteler çok satmaya başlayınca reklam pastası da büyüyor. Akbaba’nın sahibi Yusuf Ziya Ortaç’ın bu durumu görmemesi mümkün değil. Yeni döneme ayak uyduramayan bir önceki on yılın en önemli gazete ve dergilerin birer birer kapanmaya başladığını da biliyordur. Eskiden devletten aldığı aboneliklerle dergisini yaşatabilirken maliyetlerin arttığını, ayakta kalabilmek için büyümek gerektiğini de hesap etmiş olmalı.

Denemiş diyelim, ayak uydurmaya çalışmış… Sonuçlara bakılırsa hayal ettiği gibi reklam alamamış, çıkan sayılara bakılırsa büyük bir değişim yaratamamış.

Peki, 2.500 lira ne büyüklükte bir para? Dönemin ücretleriyle kıyaslayınca daha anlaşılır oluyor. Türk-İş’in 1962 tarihli derlemesinde İstanbul’daki basın mensupları için aylık asgari ücret 350 lira olarak belirtilmiş. Akbaba’nın tek bir tam sayfa reklam için istediği bedel, bu ücretin yedi katını biraz aşıyor. Burada ülke çapında geçerli tek bir asgari ücretten değil, belirli bir şehir ve meslek için saptanmış ücret tabanından söz ediyoruz. Elbette 2.500 liranın tamamı da çizerin cebine girmiyor; çizimden klişeye ve dergide ayrılan yere kadar bütün hizmetlerin toplam fiyatı bu.

Tüketici fiyatlarındaki artışla hesapladığımızda aynı tutar, Ağustos 2026 parasıyla yaklaşık 105 bin liraya, ekim başındaki kurla da 2.130 dolara karşılık geliyor. Bu rakam, o reklamı bugün aynı fiyata yaptırabileceğimiz anlamına gelmiyor; yalnızca paranın alım gücünü gözümüzde canlandırmaya yarıyor.

İlanın ilginç tarafı, yaratıcı emeğin nasıl tarif edildiği. Akbaba, okurun tanıdığı yazar ve çizerleri müşterinin hizmetine sunarken onların maharetini de bir satış gerekçesi yapıyor. Bize kalan fiyat tarifesi, derginin ne kazanmayı umduğunu gösteriyor, gerçekten ne kazandığını öğrenmek içinse başka belgelere ihtiyacımız var.

Ne diyelim Mıstık Abi, mizah tarihinin bir de böyle fiyat tarifelerine yazılmış tarafı varmış…

Salı, Ekim 13, 2026

Tenten, Corto & the Details of Love by LeCe

 

 

Üç yılın kırk dokuz günü

Görsel janjanlı, gülerek yazıyorum. YZ de beni, soğuk sulara dalıp çıksa bana mısın demeyecek Nordik bir dedektif gibi resmetmiş…

Yazılardan bilenler olabilir, 2019’dan bu yana günün belli saatlerinde yürüyüş yapıyorum. Takıntı haline de geldi, yürümesem birine bir haksızlık yapmış da kalbini kırmış gibi hissediyorum.

Telefondaki adım sayan uygulamadan faydalanarak bir döküm çıkardım. Çok geriye gitmedim, 1 Ekim 2023 ile 30 Eylül 2026 arasındaki üç yılın toplamına baktım.

Yukarıdaki 8,5 milyon adım oradan geliyor. Üç yılda sekiz buçuk milyona yakın adım atmış, 5.911 kilometre yürümüşüm. Çok duruyor değil mi? Günde ortalama 65 dakika yürümüş, 7.706 adım atmışım. Süreleri toplayınca 49 gün 7 saat ediyor. Uyku ve mola olmadan, gece gündüz yürüdüğümü düşünürseniz of puf… Üç yıla yayılınca çok, yan yana koyunca az geliyor. Rakam aynı, ben bir türlü karar veremiyorum.

2019’a kadar gitsem, kim bilir kaç olacak?

E’cicik romantize edeyim, o saatlerde ne yapıyordum? Hikâye mi düşünüyordum, blog için yazı mı tasarlıyordum, bir şeye mi kızıyordum? Uzun uzun telefonla mı konuşuyordum? Hepsi var. Mıstık Abi, sen olsan “kızlara mı bakıyordun?” diye eklerdin. Evet, herkese bakıyor ve dinliyorum, yalan yok. Evden bir saat çıkmışım… Millet aç açç!

Saymak tuhaf geldi yazınca… Rakamları hesapladığımdan beri garip garip bakıyorum sonuçlara. O kadar yürümüşüm, acaba ne düşünmüşüm en çok? Neye kızmışım da şimdi hatırlamıyorum? O sırada beni darlayan pek mühim gelen hangi mesele uçup gitmiş?

Adımları kaydediyoruz, yürürken aklımızdan geçenleri, vazgeçtiklerimizi, bulduğumuz cümleleri aynı kesinlikle kaydedemiyoruz. Bir kısmı yazdıklarımıza sızıyor olmalı. Günlükler, hikâyeler, senaryolar… Edebiyat ve sanat olmasa, “of off geçmiyor günler” şarkısıyız be abicim.

Pazartesi, Ekim 12, 2026

Suat Gönülay’ın İlk Serüveni

Gırgır, seksenli yıllara girerken yalnızca satış bakımından büyümemişti, kadrosu genişlemiş, çeşitli dergi ve gazetelerde çalışan pek çok çizer ve yazar yetiştirir olmuştu. Çocuk dergilerinde, gazete ilavelerinde, bantlarda ve çizgi romanlarda Gırgır’ın genç çalışanlarının imzası vardı. Basında ise Simavi kardeşlerin gazeteleri Hürriyet ve Günaydın kıyasıya rekabet ediyor, birinin çıkardığı her yeni yayının alternatifi diğeri tarafından kısa sürede yayımlanıyordu. Bu rekabet, yazar ve çizerlere yeni iş imkânları sağlıyordu. Gırgır’ın başarısı karşısında Çarşaf’ın çıkmaya başlaması da bu rekabetin sonucuydu.

Gerçi Çarşaf uzun ömürlü bir rakip olsa da asıl rekabet Gırgır’ın kendi kadrosu içinde yaşanıyordu. Gırgır ve Fırt, hatta Günaydın’ın mizah ilavesi Laklak, kalabalık üretici kadrosuna yetmiyordu. Mesele yalnızca telif ve geçim derdi değildi, genç yazar ve çizerler görünür olmak, kendilerini ispat etmek istiyorlardı. Bugünden bakıldığında, 1978’deki kısa ömürlü Mikrop denemesinde olduğu gibi, Gırgır’dan ayrılarak yeni bir dergi çıkarma fikrinin pek çok üreticinin aklında olduğu anlaşılıyor.

Önemli bir fırsat, 1982’de çıkmaya başlayarak çoksatar bir gazeteye dönüşen Güneş’le geldi. Güneş, Hürriyet ve Günaydın’la baş edebilmek için onların yayınlarına alternatifler oluşturmaya kararlıydı. Mizah dergilerinin yüksek satışları da böyle bir yatırımı cazip kılıyordu. 1986’da, bugünkü LeMan’ın öncülü olan Limon, Güneş yayın grubu içinde çıkmaya başladı. Gencecik bir dergiydi, hemen hepsi yirmili yaşlarında olan bir kadrosu vardı. Gani Müjde ve Mehmet Çağçağ 27, Kemal Aratan 21, Tuncay Akgün 25 yaşındaydı örneğin. Çeşitli yayınlarda çalışmışlardı ama kendi dergilerini kurmanın heyecanı ve iştahıyla hareket ediyorlardı. Gırgır’ın alışıldık mizahının dışına çıkmak, farklı anlatılara açık bir okura ulaşmak istiyorlardı. Hikâyeleri, esprileri ve arayışları, Gırgır’da yer bulamayan bir çizgi oluşturabilmeye yönelikti. Farklı olana özel bir ilgi gösteriyor, birbirlerini teşvik ediyorlardı.

Henüz 21 yaşındaki Suat Gönülay da aynı arzuyla o kadroda yer aldı. Gırgır ve Fırt’ta tek tük çalışmaları yayımlanmıştı ama Limon olmasaydı, abarttığımı sanmıyorum, çizgi romancılığı bu yönde gelişmeyebilirdi. Her şeyden önce Gırgır’da bu denli özgür çalışamayacaktı.

Limon’da neyi, nasıl anlattığına geçmeden önce, karşılaştırma imkânı vermesi için Gırgır’da çıkmış iki çizgi romanını hatırlatacağım. İkisi de 1985 yılı sonunda yayımlanan, tek sayfalık, o sayıda başlayıp biten fantastik öyküler. İlkinde, bir adamın üzerine büyük bir ambar sandığı düşmek üzereyken adam dışında her şey, sandık ve bütün dünya donuyordu. Adam, şaşkınlığını atlattıktan sonra donakalmış çevreyi gezerek canının çektiği ne varsa yapıyor, finalden hemen önce “artık ölsem de gam yemem” raddesine geliyor ve ancak öyle ölüyordu. İkinci hikâyede genç bir adamı rahatsız eden herkes öldürülüyor, sonunda bütün bunları yapanın baba yadigârı beylik tabanca olduğunu öğreniyorduk. Rahmetli babasının ruhu onu koruyup kolluyordu.

İki çalışma da Oğuz Aral’ın editör olarak kabul edebileceği ölçülerde hafif erotizm, mahalle yaşamı ve gündelik sıkıntılar içeriyordu. Hızlı anlatılan, komik çizgili, sürpriz sonlu üretimlerdi. Gönülay, Limon’da bu çizginin bütünüyle dışında durarak işe başladı. Çizgileri Oğuz Aral etkisinde değildi, çini mürekkebini sulandırarak sayfasına gölge ve derinlik katıyor, tiplemelerini Gırgır’ın berrak çizgisinden uzaklaştırarak fotogerçekçi bir ihtimamla oluşturuyordu.

Daha önemlisi, bile isteye komik hikâyeler anlatmıyordu.

Bir mizah dergisinde komik olmamayı tercih etmenin anlamı üzerinde durmak gerekiyor. Gırgır’ın yerleştirdiği anlatım alışkanlığında karakter tepkileri, hikâyelerin gelişimi ve final, güldürme beklentisine göre biçimleniyordu. Son kareye odaklanıyor, şaşırtmaya, sürpriz bir son çıkarmaya çalışıyorlardı. Hikâye bütünüyle bir espri üzerine kurulmasa bile karikatürize tiplemeler bu beklentiyi canlı tutuyordu. Gönülay ise Limon’un Gırgır’a alternatif, yeni ve özgürlükçü ortamında diyaloglarını ve hikâye mantığını komikleştirme gereği duymadı. Frankofon çizgi romanının serüven geleneğini modelliyor, okurun hikâyeyi ve kurduğu dünyayı ciddiye almasını istiyordu.

Üstelik bu tercih, Gönülay’ın bütün üretimine yayılmadı. Aşağı yukarı beş yıl sonra bu tarzı bırakarak ironik ve absürt olan, yayımlandığı mecranın mizah beklentisine daha uygun işlere yoğunlaştı. İlk yıllarındaki denemeleri bu bakımdan ayrıca ilginç buluyorum.

Gönülay’ın ilk dönemi, ona popülerlik kazandıran Son Kuvvacı gibi çalışmalarla hatırlanır. Benim seçtiğim çizgi romanların ortak özelliği ise biçim ve tarz bakımından süregelen mizahi çizgi roman geleneğine uyumsuzluk göstermeleri.

Örneğin Yılmaz Kaptan (1986), serüven çizgi romanının tipik bir örneğiydi. Büyük bir savaşın ardından Marmara Denizi bir göle dönüşmüş, azalan insan nüfusu kıtlık ve salgın hastalıklarla karşı karşıya kalmıştı. Yılmaz Kaptan, bir yolcu vapurunda, giderek tükenen yiyecek ve yakıtıyla Marmara’da çaresizce dolanıyor, denizde ve kıyıda yaşayan yaratıklarla uğraşıyordu. Saldırılar yüzünden karaya çıkmak zorunda kaldığında bir kadının yardımıyla kurtuluyor ama radyasyon kaynaklı, ölümcül ve bulaşıcı bir hastalığa yakalanıyordu. Kadınla birlikte, İzmir’de bulunduğunu bildikleri, hastalığı iyileştirecek bir aygıta ulaşmak için yola çıkıyorlardı.

Bilim kurgu ve fantastik öğelerin iç içe geçtiği hikâye, serüven edebiyatının bildik klişelerini içeriyordu ama akılda kalan, soğukluğu ve çıkışsızlığıydı. Gönülay, karakterlerden çok yolculuğa, eyleme ve karanlık zaman atmosferine ihtimam göstermişti. Felaketin içindeki insanların dünyasını kurarken onları sevimlileştirmeye, başlarına gelenlerden espri çıkarmaya çalışmıyordu.

Gönülay’ın o dönemki en başarılı hikâyelerinde mutlaka ama mutlaka bir atmosfer ve dönem duygusu vardı. Aynı yıl yayımlanan Sultanahmet’in Kamburu, 1950’de geçiyordu. Hikâye, yüzyıllar önce Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesine karşı çıkan kambur bir papazın laneti üzerine kurulmuştu. Kahramanı, Sultanahmet Camii’nin imamı Beşir’di. Mr. Hyde veya Kurt Adam misali, geceleri kamburu andıran ürkünç bir yaratığa dönüşüyor, cami imamlarını öldürüyor, sabaha karşı bir Hıristiyan mezarlığında perperişan hâlde, yeniden insan olarak uyanıyordu. Aksakallı bir dedenin de dâhil olduğu kanlı final, Beşir’in ölümü ve ruhunun kurtuluşuyla noktalanıyordu.

Gönülay, korku hikâyesini anlatırken bir kez daha atmosfere odaklanmıştı. Sokaklar, kıyafetler, reklam panoları ve arabalar, olayların arkasını dolduran gelişigüzel ayrıntılar değildi. Çevreyi anlatmak, “tarihi göstermek”, hikâye kadar ilgisini çekiyordu. Okuru geçmişte geçen bir olaya olduğu kadar, geçmişteki bir şehre de götürmek istiyordu.

Bir yıl sonra çizdiği Deli İbrahim’in Hazineleri, bu kez Kurtuluş Savaşı sırasında, işgal altındaki İstanbul’da geçiyordu. Sör Konrad, saraya yakın bir ailenin oğlu olan arkadaşı Seyit Ali’yi ziyarete geldiğinde kendini bir muammanın içinde buluyordu. Limanda, ölmek üzere olan bir adamın eline tutuşturduğu mumun bir hazine planı içerdiği anlaşılıyor, adamın peşindeki kiralık katiller bu kez Konrad’ı aramaya başlıyordu. Seyit Ali’nin peşinde ise onu vatan haini sayan Kuvvacılar vardı.

Indiana Jones aksiyonlarını hatırlatan, oryantal motiflerle bezeli hikâyede İstanbul büyük bir keşmekeş içindeydi. Bombalar patlıyor, kovalamacalar yaşanıyor, insanlar ölüyordu. Bir yanda işgale direniş sürerken diğer yanda savaşın kargaşasından yararlanılarak tarihî eserler kaçırılıyordu. Konrad ve Seyit Ali, Sultanahmet’in Kamburu’nda da karşımıza çıkan bir sahafın yardımıyla Ayasofya’nın altındaki hazineye ulaşmaya çalışıyordu.

Bu hikâye, seçtiğim diğer iki çizgi romana kıyasla daha neşeliydi, tekrarlanan esprileri ve iyimserliği vardı. Yine de asıl ilginçliği, kurtuluş mücadelesiyle ve olup bitenlerle “yerli ve millî” bir bağ kurmayan iki “yabancı” kahramanı merkeze almasıydı. Kahramanlardan biri gerçekten yabancıydı, diğeri ise memleketindeki mücadeleye yabancı duruyordu. Gönülay, tarihî serüven çizgi romanlarımızda alıştığımız özdeşleşme imkânını burada da bozuyordu.

Gönülay, Limon’da kendi yolunu açan çizgi romancılığını sonraki yirmi yıl boyunca, özellikle ilk on yılında hiç ara vermeden, büyük bir dikkat ve arzuyla sürdürdü. Çizgisi kıvraklaştı, hareketlendi, karanlık serüvenlerden ironik ve absürt hikâyelere uzandı. Limon’un açtığı alan, daha yolun başındayken farklı şeyler denemesine, bir mizah dergisinde komik olmadan da hikâye anlatabilmesine imkân vermişti.

Hakkını teslim etmek gerekiyor, daha ilk günden itibaren çok iyi bir hikâye anlatıcısıydı. Onun kadar farklı hikâyeler deneyen, anlatımını çeşitlendiren ve aramayı sürdüren hikâyecimiz pek olmadı. Ki bunu, Türkçe edebiyatı da işin içine katarak iddia ediyorum.


Pazar, Ekim 11, 2026

Sayaç

Dün Derin Hakikatler’in sayacı tek bir günde 295.685 görüntülenme gösterdi. Geçen ayın tamamında gün ortalaması 5 ile 7 bin arası seyretti örneğin. İlk bakışta büyük bir okur ilgisi gibi görünüyor ama ayrıntılar bunu kuşkulu hale getiriyor: Son 24 saatte Brezilya’dan 66 bin, Bangladeş’ten 25 bin görüntülenme kaydedilmiş. Görebildiğim yazı listesinde de bu sıçramayı açıklayacak tek bir yazı öne çıkmıyor.

Tahminim, blogun otomatik programlar tarafından tarandığı. Yapay zekâ için içerik toplayan yazılımlar olabilir, ne ki bunu doğrulayacak bir veri yok elimde. Son zamanlarda bloga olan ilgi arttıkça benzer sıçramalarla karşılaşıyorum. Sayaç bir rakam söylüyor da bunun ne anlama geldiği belli değil: 295 bin görüntülenmeyi 295 bin okur diye anlatamayız. Hayırlısı olsun diyerek notumu sonlandırıyorum Mıstık Abi.

Tefle Tıkırdayan Saat

Fotoğrafta ilk dikkat çeken şey erkeklerin bakışları. Masanın üzerinde oturan, yüzünü göremediğimiz genç dansöze bakıyorlar. Meraklı, muzip, oyunbaz, yakınlaşmak isteyen bakışlar bunlar. İfadeleri birbirinden farklı olsa da hemen hepsinde erotik bir ilgi görüyorum. Fotoğraf, yüzünü sakladığı kadını biraz da ona bakan erkeklerin yüzleriyle anlatıyor bana.

Bu kareyi bir araf anı olarak okuyorum. Sanki müzik kesilmiş, dans durmuş. Dansöz elinde kadehle masadakilere yaklaşmış; küçük cilveler, pozlar, belki birkaç tatlı sözle ilgiyi canlı tutacak. Bu yakınlığın mesleki bir hesabı var: Bahşiş almak gerekiyor. Biz görmesek de masanın gördüğü belli: ince bir beden ve al dudaklar, gözleri ela, uçları kara…

Elinde tefle geride duran kadın belki dansözün annesi, belki bir yakını, bir ablası, bilmiyoruz. Ne ki, yalnızca müziğe eşlik eden biri gibi durmuyor. Kızı kollayacak, “bas lan” diyecek gerekirse, gözünü devirerek şef garsona bakacak, gerektiğinde yatağan bıçağı gibi parlayacak. Bir patron, bir ustabaşı gibi geride duruyor ama tam da bakmadan bütün sahneyi görebiliyor. Kale gibi gözlüyor şimdiyi ve yarını. Kızı ve bütün erkekleri.

O tezgâhtan ne çok geçmiş, entarisini savurarak o yolları ne çok yürümüş, kim bilir kaç kez, çakallarla karşılaşmış, duman tüten masalara “afiyet olsun” demiş, biliyor bütün iltifatların eğreti olduğunu. Her gün güneş doğmuş işte. Belki babası çiçek takarmış gönleğine, ne güzel adammış.

Dansöz bahşişi aldığında ya da masaları tek tek tava getirdiğinde tef yeniden çalacak. Dümtekaa dümmtek. Kız kıvrıla kıvrıla terleyecek, fava ve girit ezmesi, sıyır tabağı. Paranın saati tefle tıkırdayacak. Birisi diyalektik diyecek, ben ordayım, kim dedi diye bakacağım.

Benim gördüğüm Mıstık abi, böyleyken böyle bir hikâyeye açılan kısa bir duraksama. Arzunun, paranın ve mesafenin aynı masada kavilleştiği bir an.

İki gözüm İstanbul, senin ne suçun var?

Cumartesi, Ekim 10, 2026

Tombul Teyze

Ramiz Gökçe, Cumhuriyet döneminin ilk önemli karikatürcülerinden… Cemal Nadir'le kıyaslanan, onunla rekabet eden, kimi zaman onun yerine düşünülen biri… Cemal Nadir'in nasıl Amcabey'i varsa, Ramiz'in de Tombul Teyze'si var…

Mizah dergisinde 1947'de yayımlanan Tombul Teyze karikatürlerini inceliyorum. Ramiz, kırklı yıllarda hangi yayına gittiyse, Tombul Teyze’yi yanında götürmüş. Telif akışı nedeniyle önce gazetelerde doğduğu, sonra dergilerde yer aldığı, eş zamanlı olarak albümlerinin çıktığını söyleyelim. İlk çıkışı devrin en çok satan gazetesi Cumhuriyet’te oluyor. Mizah ise Ramiz’in kendi çıkardığı haftalık dergisi.

Tombul Teyze ne anlatıyor derseniz, iri bir kadınla küçücük kocası Sıska Dayı'nın gündelik hayatını anlatıyor… Kadın sandala binince sandal kırılıyor, güneşlenirken kocası onun gölgesine sığınıyor. Bazen kocasını başının üstünde, bazen çantasında taşıyor. Esprileri anlamak zor değil. Gövdenin abartılı bir mizahı yapılıyor.

Tombul-sıska karşıtlığının, üstelik aşırılaştırılmış, mantık dışı duran bir dualizmin nasıl olup da bir karikatür dizisini taşıyabildiğini anlamakta zorlanıyorum. Bugün böyle iki karakter yaratsak, aralarındaki fiziksel farkı bu ölçüde abartsak, buradan sürekli mizah çıkarabilir miyiz? Bana pek kolay görünmüyor.

Meseleyi şişmanlıkla alay edilmesine karşı geliştirilen hassasiyetlerle açıklamak istemiyorum. Elbette o da var ama kimsenin incinmediğini, kimsenin itiraz etmediğini düşünsek bile geriye mizahi bir güçlük kalıyor. Şişman bir kadınla zayıf bir erkeğin evli olması neden komik olsun? Soruyu sormam bile aradan geçen zamanda bir şeylerin değiştiğini gösteriyor. Ramiz'in sayfalarında ayrıca açıklanmayan, okurun bildiği varsayılan bir komiklik var.

Üstelik çizilen farklılık, şişmanlıkla zayıflığın çok ötesinde. Sıska Dayı, karısının yanında yalnızca ufak tefek kalmıyor, yeri geliyor onun çantasına sığabilecek kadar küçülüyor. Tombul Teyze'nin bedeni de bir insan bedeninin ölçülerinden çıkıyor. Kocası için yazın gölge, kışın soba oluyor. Saçma, abartılı, grotesk bir dünya resmediliyor. Evin büyüğü kadın, çocuğu koca oluyor: Tombul Teyze kocasını çocuk gibi iple bağlıyor. Kılıbık koca şakasının uç noktası gibi duruyor; iri beden, evdeki iktidarın resmi.

Ramiz bu ölçüsüzlüğü söz oyunlarıyla işletiyor. Kadın kocasına “başımın tacısın” dediğinde adam gerçekten başının üstünde oturuyor. Küçücük koca, plajda giyinen karısına siper olduğunu söylüyor. Görünenle söylenenin uyuşmazlığını hemen fark ediyoruz. Yine de esprinin kuruluşunu çözmekle ona gülmek aynı şey değil.

Her hafta aynı iki bedeni, sabit bir sahneyi görüyoruz: esprilere gündem de karışıyor. Hükümet yiyeceklerden tasarruf istediğinde Tombul Teyze sofradaki kocasını azarlıyor: “Herif, öyle fazla oburluk edip göbeğini şişirme!” Sıska Dayı doğum günü buketini getirirken, karısının 7 Eylül'de doğduğunu “her gün artmasından” anladığını söylüyor; 7 Eylül kararlarını ve ardından gelen pahalılığı bilmeyenler için espri hayli kapalı. Amcabey gibi Tombul Teyze de haftanın meselesini konuşturuyor. Okurun bildiği varsayılan komiklik yalnızca bedende değil, o haftanın gazetelerinde.

Tombul Teyze'nin nasıl bir kadın olarak görüldüğü de kolay cevaplanacak bir soru değil. Ramiz onu rujuyla, kirpikleriyle, özenli saçlarıyla, dekoltesi ve mayosuyla çiziyor. Şakalar demode olabilir ama Tombul Teyze alamode çiziliyor: eğilirken, arkadan veya plajda; pin-up'ın bütün kalıplarıyla sunuyor. Sayfanın altındaki T.T. Postası'nda ona kur yapan, evlenmek isteyen, daha açık giyinmesini talep eden mektuplar yayımlanıyor. Bir okur “o muazzam hakikat olan vücud-ı azizinizi” elbiselerle kapamaya ne zamana kadar devam edeceğini soruyor, naylon giymesini istiyor. Mektuplardaki arzunun ne kadarı ciddi, ne kadarı şakanın devamı, pek belli değil. Tombul Teyze çekici mi bulunuyor yoksa çekici bulunması fikriyle mi eğleniliyor? Galiba yazan da cevaplayan da oyunun farkında.

Sorulara siyaset de karışıyor. Tombul Teyze hepsine kendi sesiyle, bazen şiirle, hep üstten cevap veriyor; eski Başbakan Recep Peker'e takılarak “Benim göbeğimin Recep Peker’inkinden ne eksiği var” diyor. Karikatürde bakılan bir beden, postada lafını esirgemeyen bir köşe yazarı çıkıyor karşımıza. Etin bulunmadığı, tasarrufun istendiği yıllarda bu “tombul” bedenin bolluğu ve iştahı da akla getirdiğini düşünmek mümkün. Gel de Bahtin’in Rabelais’sini anma Mıstık abi!

Tombul Teyze'yi o “dönemin beğenilen kadın tipi” diye açıklamak da, yalnızca kilosu yüzünden gülünçleştirildiğini söylemek de kolaycılık olur. İmalarını okuyabiliyor, şakasını çözebiliyoruz. Ne var ki şakanın yaslandığı gündem de ona mektup yazan okur çevresi de artık yok. O dönem ne kadar komikti, ölçemiyoruz. Ama yayımlanan mektuplarda okurun bu abartılı bedene takıldığını, ona kur yaptığını, ondan cevap beklediğini görüyoruz. Bugün bize “bu neden komik” diye sorduran kadınla o gün sohbet ediliyormuş diyelim.

Related Posts with Thumbnails