Popüler kültür tarihimizde iki Ferdi Tayfur var. İlki, “
zamana yenildiği” için ikincisi kadar
hatırlanmıyor. Dublaj ve seslendirme tarihimizin öncü isimlerinden olan bu ilk Ferdi
Tayfur, yaratıcı zekâsı, nevi şahsına münhasır karakteri ve özel hayatıyla
döneminin en ilgi çekici
figürlerinden biriydi.
Bugün neyi nasıl
yaptığını, mutfakta neleri değiştirdiğini tam olarak bilemiyoruz. Seslendirdiği
filmlerin neredeyse tamamı kaybolmuş
durumda, dolayısıyla dublajlarını
yeniden dinlemek ya da seyretmek ne yazık ki mümkün değil. Yine de özellikle komedi
filmlerindeki başarısı, Arşan Palabıyıkyan’ı (Groucho Marx) ve Lorel-Hardi’yi
(Laurel-Hardy) seslendirirken metne kendi mizahını kattığı, doğaçlamalar
yaptığı ve esprileri yerelleştirdiği konusunda ortak bir hafıza var.
1946 yılında Şen
Çocuk dergisi, Lorel ve Hardi çizgi romanını yayımlarken ilginç bir tercihte
bulunmuş. İlk karede yalnızca ünlü komedyen ikilinin değil, Ferdi Tayfur’un da
portresine yer vermiş ve altına şu notu düşmüş: “Yazan: Ferdi Tayfur”. Bu tercih, en azından derginin nazarında Tayfur’un
Lorel Hardi kadar popüler olduğunu ya da onlarla birlikte hatırlandığını gösteriyor.
Bu konuya girmeyeceğim
için geçerken küçük bir not düşeyim. Sayfaların çizeri belirtilmemiş.
Balonların önemli bir kısmı okunması güç bir el yazısıyla hazırlanmış, yer yer balonların okuma sıralanışı yanlış istiflenmiş.
Biz, kuru bir çeviri olmayan esprili metinlere dönelim.
Tayfur, perdede karakterleri konuştururken yakaladığı ritmi ve fonetiği
doğrudan kağıda, yazı diline aktarmış. Balonlardaki harfleme ve vurgular da bu “konuşma”
duygusunu destekleyecek biçimde tasarlanmış. İşte asıl ilginç olan nokta da
burada başlıyor.
Bir çocuk dergisinde, standart yazı dilini ve imla
kurallarını bilinçli olarak terk eden bir metin yayımlanıyor. Dönemin pedagojik
hassasiyetleri düşünüldüğünde bu gerçekten de şaşırtıcı bir cesaret. O yıllarda
çocukların “yanlış Türkçe” öğreneceği, çizgi romanların dili bozacağı ve okuma
alışkanlığını baltalayacağı yönündeki kaygılar epeyce revaçtaydı. Buna rağmen Şen Çocuk, konuşma dilini doğrudan
sayfaya taşıyan bu metni basmakta hiçbir beis görmemiş.
Aslında Tayfur’un yaptığı şey teknik olarak “yanlış
yazmak” değil, telaffuzu görünür kılmak, yani konuşmayı doğrudan resmetmek.
Karakterlerin ağzından çıkan sesleri harf harf taklit ediyor: öledir (öyledir), diyilizdir (değilizdir), aadam (adam), güüzel (güzel), niden
(neden) Karınca bile senden
akıllıdırmış (akıllıdır), naasel (ne güzel), biliyorsunmu (biliyor musun), şimde (şimdi), birdenbiyre
(birdenbire), ne yapceksindir
(ne yapacaksın) gibi……
Popülerliğin getirdiği gayriresmî imtiyazlar vardır,
bazen kimi katı kuralları esnetebilir, kimi istisnaları mümkün kılabilir. Ferdi
Tayfur bu kadar sevilmeseydi, beyazperdede bir ses yıldızına dönüşmeseydi ve
her şeyden önemlisi güçlü bir ticari karşılık üretmeseydi, bir çocuk dergisinde
bu ölçüde konuşma diline yaslanan bir metne izin verilir miydi? Hiç sanmıyorum.
Unutmamak gerekir ki o yıllarda çocuk dergileri Millî
Eğitim’in yakın gözetimi altındaydı. Sorumlu yazı işleri müdürleri çoğu zaman
öğretmenlerden seçiliyor, düşük tirajlar nedeniyle yaşayabilmek için okul
aboneliklerine ve resmî kurumların desteğine ihtiyaç duyuyorlardı. Dolayısıyla
yalnızca ekonomik değil, pedagojik bakımdan da sürekli denetleniyorlardı.
Ferdi Tayfur’un o dönemki şöhreti, devletin ve
pedagojinin o gri duvarlarında mecazen küçük bir gedik açmış ve bu dilsel
serbestliği mümkün kılmış gibi görünüyor. Bugün bu sayfalara
baktığımızda yalnızca eski bir çizgi roman okumuyoruz. Türkiye’de konuşma
dilinin böylesine rahatlıkla yazıya dönüştürüldüğü ilk örneklerden biriyle de
karşılaşıyoruz.