![]() |
Otuz yıl önce, bir Nevruz gerilimi sırasında askerden
terhis oldum. Bitimini günbegün sayarken, hatta tam bir ay kalmışken, askerliği
iki ay daha uzatmışlardı. Zaman geçince insan iki ay için “ne ki?” diyebiliyor
ama o günlerde gerçekten ağlamaklı olmuştum. Ocak ayındaydık, o mart ayı nasıl
geldi, ben bilirim.
Terhis günü de ayrı bir gerilimdi. Çıkan olaylar
nedeniyle can güvenliğimiz yok diye bizi bırakmak istememişlerdi. Ne
yapacaklarını anlamadığımız için üç arkadaş birbirimize bakıp duruyor, saçma sapan
espriler yapıyorduk. “Can güvenliğiniz bizim için önemli” diye bir şeyler
anlatılıyordu. Oysa çıkıp gideceğiz. Nasıl daralıyordu göğsüm.
Sonunda salacağız dediler. Ama yetmemiş olmalı ki, terhis
evrakımı imzalatmak için yanına girdiğim yüzbaşı beni odasında hazırolda
bekletti. Hiç abartmıyorum, en az beş dakika. Belki üç dakikasını tek kelime
etmeden, sadece yüzüme bakarak geçirdi. Kalanında da isyankârlığımı diline
doladı, marazi bir gevezelikle o anı uzattıkça uzattı. İmzayı atmak istemiyor
gibiydi. Bazı anlar insana çok uzun gelir ya, abartırız. Bu öyle değildi.
Yüzbaşı gerçekten uzattı. Bile isteye.
Nizamiyeye doğru attığım her adımı, “bir sebeple bizi
bırakmayacaklar” hissiyle yürüdüğümü hatırlıyorum. Askerliği hiç sevmedim. Bir
gıdım sempati duymadım. Bende diplomalarla, üniformalarla, mezuniyetlerle,
çalışılan kurumlarla ilgili aidiyet duygusu pek yoktur. Yine de her koşulda
işimi düzgün yapmaya çalışırım. Zorunluydum, yaptım, bitti.
Uzunca bir süre, evde her sabah uyandığımda asker
olmadığımı, koğuşta yatmadığımı, askerliğimin bittiğini hatırlayıp şükrettim.
Bazen bir kâbus görürsünüz ya - mesela okuldan mezun olmamışsınızdır ve sizi
geri çağırırlar. Ona benzer bir şeydi galiba. Asker olmadığımı hatırladıkça
garip, hatta biraz da saçma bir mutlulukla uyumaya devam ediyordum.
Askerlik denildiğinde anlatacak epey hikâyem var. Ama
galiba en çok o terhis anını yeniden hissediyorum.
Postalsız yürümek mi hızlandırmıştı beni…








