Pazartesi, Ekim 26, 2026

Diğer Sorular


Otuz küsur yıldır siyasetin içinde biri, yıllardır ülkeyi yönetiyor. Her gün bir konuşması yayınlanıyor, eleştiriliyor, beğeniliyor, hakkında durmadan bir şeyler paylaşılıyor.

İlk eşi kimmiş? Kaç kere evlenmiş? Vay vay. Oysa tek evliliği var: üstelik eşi de siyaset dışında kalmış, hiç görünmeyen biri değil. Bunu da bilirler yahu diyor insan.

Google bu soruları kısayol tuşu gibi öne çıkarmış. Kim bilir kaç kişi sordu bunları.

Kiminle evli, kaç kere evlenmiş, ne kadar kazanıyor, kime güveniyor? Mahalleye yeni taşınan biri hakkında sorulabilecek sorular. Ülkeyi yöneten kişiyi de aile, para ve yakınlık ilişkileri üzerinden mi tanımaya çalışıyoruz?

Neredeyse on beş yıl önce lisans öğrencilerine ders anlatıyordum. Konuşurken “Özal” diyorum, herkes not alıyor. Bir noktada anlaşıldı ki Turgut Özal’ın kim olduğunu bilmiyorlar. Siyaset Bilimi öğrencileri üstelik. Sahiden şaşırmıştım. Ben biliyorum ya, herkes biliyor sanıyorum.

Özal'ın kim olduğunu bilmemekle Erdoğan'ın kaç kere evlendiğini bilmemek aynı şey değil elbette. Ama benim şaşkınlığım aynı. Kendi bildiklerimi herkesin bildiğini varsayabiliyorum. Sonra karşıma böyle sorular çıkınca apışıp kalıyorum.

“Ne çok cahil var” refleksiyle dünyaya bakmamaya çalışırım. Yazarken, anlatırken, ders verirken hep aklımda tutarım bunu. Kendi cehaletimi de unutmamaya çalışırım.

İnsan deniyor, kolay değil tabii; arada yoruluyor, evet, hayal kırıklığına uğruyorum. Sonra kendi kendime soruyorum: İnsanlar benim bildiklerimi bilmek zorunda mı?

Pazar, Ekim 25, 2026

Yol Üstündeki Son Konak


 

Gülme Talimatı

Kırklı yılların ikinci yarısında Markopaşa ile popülerleşen bir mizah gazeteciliği başlıyor. Öncesi yok değil ama satan bir formül yakalandığı için 1946-50 arasında ellinin üzerinde yeni yayın çıkıyor. Bir gazete yaprağının ikiye katlanmış halini düşünün, hepi topu dört sayfa olan, ucuz mu ucuz yayınlar bunlar. İsmi aldatmasın, o yıllarda bu formata dergi değil gazete deniyor…

Necip Fazıl da o hengâmede üç sayı süren Borazan isimli bir mizah gazetesi çıkarıyor. Pek parlak bir deneme değil, ayrıca Büyük Doğu'da yaptıklarından belirgin bir farklılık içermiyor. Niye kalkıştığını kesin olarak bilemiyoruz. Para kazanmak veya çok ilgi gören bir mecrada kendini göstermek istemiş olabilir. Ne ki, arkasını getirmemiş…

Kişisel olarak, mutlaka büyük sözler etmek isteyen, hayran arayan, kendisine gülünmesine tahammül edemeyen insanların mizahla ilişkisinde bir eksiklik olduğunu düşünürüm. Başkasını aşağılayarak güldürebilirler elbette ama kendilerini gülmenin dışında tutarlar. Hep başkasının kusurunu gösterenler, kendi kusursuzluğundan emin bir sesle konuşur. Bir yerden sonra espri dinlemekten çok nutuk dinliyormuşum gibi gelir bana…

Yukarıdaki görseli Borazan'dan aldım. Esprisi başlığında: “Fotoğrafla Karikatür.” Fotoğraftakilerden biri Başbakan Recep Peker, diğeri de muhtemelen onun eşi. Ne yapılmak istendiği az çok belli. Çizgiye gerek duyulmamış, fotoğrafın kendisinin karikatür olduğu söylenmiş. Artık kilolarına mı, kıyafetlerine mi, yan yana duruşlarına mı gülmemiz bekleniyor, açıklanmıyor. Sadece bakıp anlamamız, aynı küçümsemede buluşmamız isteniyor. Başlık, bir bakıma gülme talimatı… Üstelik hedefte Peker'den çok yanındaki kadın var gibi: rüzgâra yakalanmış, eteğini toplamaya çalışan kadın.

Eğer şişmanlıksa alay edilen, bunu yalnızca Necip Fazıl'a özgü bir tutum sayamayız. Turgut Özal'a “Çankaya'nın şişmanı, işçi düşmanı” diye bağırılırdı. Siyasi itiraz ve muhalefetin yanına bedenle alay etmeyi de eklerdik. Solcuların çizdiği karikatürlerde patronlar ve kötü adamlar aşırı kilolu olurdu; yoksullar zayıftı, zenginler tombul. Birinin göbeğinde ötekinin açlığını görmemiz beklenirdi. Kilo, yalnızca bedensel bir özellik olmaktan çıkar, açgözlülüğün ve sömürünün işaretine dönüştürülürdü.

Bugün bu karşıtlık eskisi kadar kolay kurulamıyor. Parası olanın bedenine ayıracak zamanı, satın alabileceği hizmetler var. Yağlarını aldırabiliyor, bacaklarını, kalçalarını, belini ve yüzünü inceltmek için türlü cerrahi müdahaleye başvurabiliyor. “Fitnıs”a gidip spor hocalarıyla “treyning” yapabiliyor… İncelmek de ince kalmak da bir imkân meselesi olabiliyor. Bedenlere bakarak karakter ve ahlak okumaya ise devam ediyoruz.

Geçenlerde diğer fotoğraf elime geçti. Altmışlı yıllar olmalı. Eskişehir plakalı bir arabanın tamponuna ayağını dayamış, mayolu, hafif göbekli bir kadın. Pozundaki özgüvene bayıldım. Bir eli belinde, başı yukarıda, fotoğraf çektirmekten memnun görünüyor. Bu kez kimse onu habersiz yakalamamış, fotoğrafı o kuruyor.

Sonra şunu düşündüm: Bu fotoğraf bugün sosyal medyada paylaşılsaydı nasıl karşılanırdı? Alay edenler çıkardı, bundan rahatsız olanlar savunmaya geçerdi, şu bu… Hepimiz sayısız örneğini gördüğümüz için az çok tahmin edebiliriz. Kadının kim olduğunu, nasıl bir hayat yaşadığını bilmeden bedeni hakkında konuşmaya başlardık.

Elbette bu fotoğraftan, o yıllarda insanların bedenleriyle daha barışık yaşadıkları sonucu çıkmaz. Borazan'daki örnek de önümüzde duruyor zaten. Üstelik aile albümüne girecek bir fotoğraf çektirmekle tanımadığınız binlerce insanın önüne çıkmak aynı şey değil. Fotoğrafın muhatapları değişiyor, onlarla birlikte, fotoğraf çektirirken aklımızdan geçenler de…

Kiloluysan fotoğrafını paylaşmadan önce iki kere düşünüyorsun. Karnın görünmüş mü, kolun kalın mı çıkmış, şu açıdan daha mı ince duruyorsun? Daha kimse bir şey söylemeden gelebilecek yorumları hesaplıyor, fotoğraflarını ona göre editliyorsun. İşin ucu kaçmış durumda…

Bir kere daha o kadına bakıyorum. Fotoğrafı çektirirken bunların ne kadarını düşündüğünü bilemem. Ama onun pozunda hoşuma giden rahatlığı, bugün fotoğraf seçerken ne kadar koruyabiliyoruz, emin değilim.

Cumartesi, Ekim 24, 2026

Chud

Sürekli karşıma çıkıyor: Global kültürde “chud” diye bir adlandırma dolaşıyor. İçinde yaşamadığınız bir kültürü, dile istediğiniz kadar hâkim olun, anlamak kolay olmuyor. Gündeliğin akışkanlığı, ergen kalkışmaları, sosyal medya sarkastizmi her yerde başka türlü gelişebiliyor.

Kelimenin bugünkü kullanımını tek bir Türkçe karşılıkla açıklamak zor. Siyasi bağlamda aşırı sağcı, kaba saba ve saldırgan bulunan kişiyi aşağılamak için kullanılıyor. Daha genel kullanımda ise “itici tip”, “trol” ve “hödük” anlamlarına yaklaşabiliyor. Genellikle erkeklere, özellikle saldırgan bir erkeklik sergileyenlere yöneltiliyor. Ben başta öyle sansam da her “chud” kullanımını doğrudan “faşist” diye çevirmek anlamı daraltır.

Türkçe karşılık ararken yerel aidiyetler, sınıf bahsi, kültür ve siyaset çağrışımları farklı olsa da “çomar”a benzetmek mümkün.

Gülerek yazıyorum, adlandırmanın çıkışı kanalizasyonmuş. Kelimenin kökeni yaygın olarak 1984 tarihli C.H.U.D. filmine bağlanıyor. Açılımı Cannibalistic Humanoid Underground Dwellers. Kabaca, söylerken bile komik “yeraltında yaşayan yamyam insansı yaratıklar” denebilir. New York’un altında dolaşan, radyoaktif atıklar yüzünden tuhaf şeylere dönüşmüş insanlar varmış filan.

Yani “chud” adlandırması filmdeki yaratıklardan ilham alıyor. Şuna benzetebiliriz: Ellili yıllarda Mıstık’ın “Taş Devri” karikatür bantında vahşi kalmış, insanlaşmamış, hödük ve saldırgan Maganda kabilesi vardı. Nuri Kurtcebe oradan ilham alarak seksenli yıllarda İstanbul’a yeni göç etmiş, şehir hayatına uyum sağlayamadığı düşünülen insanları aynı isimle adlandırmıştı. Mizah dergileri seksenli yıllarda maganda karikatürleri ve çizgi romanlarıyla dolmuştu. Hakeza zonta da aynı dönemin nitelemelerinden. Öncesi de var: apaş, kazma ya da kırro da aynı türden nitelemeler. Turgut Özal ve partisi maganda kültürünün üreticisi sayılırdı. Magandalar Beyoğlu’nu istila etmişti filan…

Chud’un siyasi kullanımında da benzer bir aşağılama var. Sağcılık, ırkçılık, solcu karşıtlığı, hoşgörüsüzlük, anti-entelektüelizm içine boca ediliyor. Diğer yandan bir kavram popülerleşip siyasi çevrelerin dışına taşarken anlamı gevşiyor ve başkalaşıyor. Görebildiğim kadarıyla insanlar kelimeyi kendileriyle dalga geçmek için de kullanabiliyor. Hatta bazı sağcı kullanıcılar etiketi sahipleniyor.

Chud bir karikatüre dönüşmüş durumda. Gevşeme dediğim hâli olumsuzlama gibi görmeyelim. Bunu bağlamsal bir değişkenlik, kelimenin içine girdiği kabın biçimini alması gibi düşünelim. Maganda örneğini yaşadığım için hep şunu düşünürüm: Her sevimsiz kişiye söylenebilen bir kelime, belirli bir siyaseti teşhis etme gücünü kaybedebiliyor. Magandanın mesela Özal dönemiyle kurulan açık siyasi bağı zayıfladı. Gündelik ilişkilerde erkek saldırganlığını, kabalığını ve hoyratlığını niteleyen bir adlandırmaya dönüştü. Ama sınıfsal ve kültürel çağrışımları bütünüyle silinmedi. Söyleyenin hangi çevreye ait olduğunu göstermeyi sürdürebildi. Maganda diyen biri bize kendisi hakkında bir fikir veriyordu.

Bugün “chud” diyen kişi de kendisini benzer biçimde bir yere yerleştiriyor mu? Siyasi kullanımında, hedef aldığı sağcı hoyratlığın karşısında durduğunu söylüyor gibi. Ama kelimeyi her kullananın solcu olduğunu çıkaramıyoruz, bazen yalnızca belli bir internet mizahının dilini bildiğini gösteriyor olabilir. Adlandırma, hedef aldığı kişi kadar onu kullananın kimlerle aynı şakaya güldüğünü de anlatıyor.

Chud, bana yeni gelmedi. Bildiğim bir eğilimin yeni bir adlandırmasıyla karşılaşmış gibi hissettim. Soru şu, Mıstık Abi: Sosyal medya yeni insan tipleri mi keşfediyor, yoksa eski küçümsemelere yeni isimler mi buluyor?

Fotoğrafta Olmayan Kadın

Sosyal medyada sadece Facebook kullandığımı, orada da sadece blog yazılarımı paylaştığımı daha önce yazmıştım. Mecranın büyüklüğüne bağlı olarak bazı yazılar sahiden yüksek görüntüleme ve etkileşim alabiliyor. Ben benzer şeyler yazıp benzer konularla ilgilenirken bazı paylaşımların birdenbire yayılması, bu akışın nasıl işlediğine dair merakımı çoğaltıyor.

Son paylaşımlardan biri 540 bin görüntülemeyi geçti. Daha önce benzer nitelikli bir yazı da 426 binin üzerine çıkmıştı. İkisi de eski bir fotoğraftan hareketle yazılmıştı; ikisinde de cinsellikle ilişkili insanlara ahlaki hüküm verme imkânı tanıyan bir sahne vardı.

Rakamların ne kadarının okumaya karşılık geldiğini bilmiyorum. Asıl dikkatimi çeken, istatistiklerde takipçi olmayanların oranının yüzde 98-99 olması. Yazı, beni takip etmeyen, muhtemelen ismimle ilk kez karşılaşan insanların önüne çıkıyor. Yeni bir okur bu. Beni tanımıyor, ben de onu tanımıyorum.

Son yazıda, masanın üzerinde oturan bir dansözün çevresindeki erkekleri, onların bakışlarını ve geride tef tutan kadını yorumlamıştım. Müzikle birlikte durmuş gibi görünen bir anı, arzuyla paranın birbirine karıştığı bir yakınlığı anlatmaya çalışmıştım. Paylaşıma gelen yorumların önemli bir kısmı “iğrenç”, “rezalet”, “ahlaksızlık” çevresinde gelişti. Kimseye cevap vermedim. Büyük bir mesai gerektirdiği için normalde de yorumlara cevap vermek istemiyorum; hele beni hiç bilmeyen bir kalabalıkla baş edemeyeceğimi biliyorum.

Biraz neler yazıldığını anlatayım. Baktığım yorumların en az yedisinde dansözün çocuk olduğu söyleniyordu. On beş diyen vardı, on altı diyen vardı. Fotoğraftan yaşını bilmiyoruz ama yorumlarda bu belirsizlik çabucak ortadan kalkıyordu. Erkeklerin evli, çocuklu, evlerinde namus bekçiliği yapan insanlar olduğundan da emin olanlar vardı. Birisi, adamın evindeki karısının yüz otuz kilo olduğunu bile yazmıştı. Fotoğrafta olmayan kadının kilosu dahi biliniyordu.

Aynı fotoğraftan birbirine zıt sonuçlar çıkıyordu. Biri eğitimsizlikten söz ediyor, bir başkası eskiden insanların daha rahat eğlenebildiğini anlatıyor, diğeri dininin kadına verdiği değeri hatırlatıyordu. Kadına acıyan bazı yorumlar, yaptığı işi “bir kadının yapabileceği en rezil iş” diye tarif ediyordu. Acımayla aşağılamanın birbirine bu kadar kolay karışması ilginçti.

Metne itiraz edenler de vardı. “Romantik romantik hikâye anlatıyorsun”, “edebiyatla süsleyip güzelleştirmişsin” diyorlardı. Bunları okumadan yazılmış tepkiler sayamam. Anlatımımı fark etmiş, ona kızmışlardı. Benim sahneyi anlatışımla onların benden beklediği kınama arasında bir mesafe vardı.

Bir yorumcu ise her yorumdan para kazandığıma inanıyor, fotoğrafı bunun için paylaştığımı söylüyordu. Onun hikâyesinde benim niyetim de kazancım da belliydi. Fotoğraftaki insanları anlatırken kendim de hakkında hikâye kurulan birine dönüşmüştüm.

Elbette hepsi böyle değildi. Sulukule’yi hatırlayanlar, bir romanı ananlar, fotoğraf okumasını beğenenler de vardı. Tanıdığım biri, “Kravatlı beylerden biri dedem çıkacak diye bekliyorum” esprisi yaptı. Geçmişle arasına akrabalık ihtimalini koymuştu.

Yeni okurlarla karşılaşmak denince insanın aklına güzel şeyler geliyor. Öyle de olabilir. Ama bu kalabalık karşılaşmalarda kendimi sohbetin içinde hissedemiyorum. Ne yaptığım ve niçin yaptığım çoktan kararlaştırılmış oluyor. Söze girecek olsam önce yorum başına para kazanmadığımı, sonra fotoğraftakilerin yaşlarını ve hayatlarını bilmediğimi anlatmam gerekecekti. Pavyonları iyi bildiğimi düşünenlere kendimi açıklayacak, dansözleri değil dansöz seyredenleri seyretmeyi tercih ettiğimi söyleyecektim. Diyecektim de diyecektim Mıstık Abi. Yazıya ne zaman sıra gelirdi, bilmiyorum.

Yaptığım senaryo ve dizi işleri nedeniyle fanlarla, yüksek seyir ve takip oranlarıyla ilk kez karşılaşıyor değilim. Ama orada dijital platformların, televizyon kanallarının, yapım şirketlerinin, reklam ajanslarının, menajerlerin, oyuncuların çaba ve etkileriyle ilerleyen bir sürecin içinde oluyorsunuz. Burada kendi hesabımdan paylaştığım bir yazının çevresinde oluşan kalabalıkla doğrudan karşı karşıyayım.

Yorumlara bakınca, yazının kurduğu bağlamın kolaylıkla geri plana düştüğünü görüyorum. Fotoğraf, herkesin kendi meselesini konuşabildiği bir alan açıyor. Kimi geçmiş özlemini, kimi siyasi kanaatini, kimi ahlak anlayışını “açıklıyor.” Benim başka bir şey anlatıyor olmam, bunları konuşmalarına engel olmuyor.

Bir sonuca varmadım elbette; yokluyor, deniyor, neyin popülerleştirildiğini anlamaya çalışıyorum.

Cuma, Ekim 23, 2026

Potuk

Dedem beni potuk diye severdi. Bilmeyenler için yazayım, deve yavrusuna deniyor. Yok yere böyle söylememiş, bir doksan boyundayım, çocuk yaştan ne olacağım belliymiş, anne ve baba tarafım uzun. Kendisi de uzundu. İnsan deve yavrusu diye sevilince işin neşeli tarafına meylediyor, deveyle ilgili pek çok şeye sırıtarak dikkat kesiliyor.

Deveyi bedevilerle düşünmeye, çöle yerleştirmeye alışığız. Oysa deve, yaşadığımız şehirlerin eski sakinlerinden biri. Hayatımda belki iki üç kez deve görmüşümdür. Tarihî Ankara evlerinde develerin girebileceği ahırlar var. Yükle gelen develer şehir hayatının vazgeçilmez unsurlarıymış. Kervanlar onlarsız düşünülemezmiş. Tarihe merakınız varsa deveyle ilgili sayısız ticari belgeyle karşılaşıyorsunuz. Eşek gibi çalıştım deriz ya, bana develer de öyle gelir.

Rudyard Kipling’in “İşte Öyle Hikâyeler” kitabında ise deve çalışmayı reddeder. Diğer hayvanlar onun işini de yapmak zorunda kalır. Bunun üzerine deve cezalandırılır ve sırtında hörgücü belirir. Çalışmadığı üç günü telafi edebilmesi için artık yemeden çalışabilecektir. Hayvanın bedeninde bizim tuhaf bulduğumuz şey, tembelliğinin cezası olmuştur filan.

Nietzsche’nin “Böyle Söyledi Zerdüşt” kitabındaki deve ise en ağır yükü kendisi ister. Ruhun deveye, ardından aslana ve çocuğa dönüşmesi anlatılırken deve, taşıyabildikleriyle gücünü sınar. Birinde çalışmadığı için başına iş açılıyor, diğerinde ne kadar ağır iş varsa ona coşkuyla talip oluyor.

Refik Halid’in develerle ilgili tatlı bir yazısı var. Karagümrük ve Edirnekapı semtlerinde daracık, yılankavi sokaklardan, alçacık evlerin arasından geçen yüklü deve katarlarını anlatırken beni güldüren bir ayrıntı verir. Develerin başlarını ikinci kat pencereleriyle aynı hizada hatırlıyor. Hayvanı manzaradan çıkarıp komşuluk mesafesine getiren bir resim oluşuyor insanın kafasında. Evinde rehavet içinde kahveni yudumlarken hemen önünden zavallı bir deve yük taşıyarak geçiyor.

Böylece deveye tembel, çalışkan ve komik demiş olduk. Devenin sırtına yükle birlikte karakter de yüklüyoruz. Sabırlı, kinci, mağrur, çirkin, mübarek, aptal… Hayvanın yaptıklarıyla bizim onda görmek istediklerimiz birbirine karışıyor.

Hörgücünde su değil yağ depoluyormuş mesela. Bizim eğrilik, kusur ya da komiklik gördüğümüz beden, hayvanın hayatını sürdürmesini sağlıyor. Biz yine de karşısına geçip boynuna, sırtına bakıyor, neresi doğru ki diye gülüyoruz. Deveye fikrini soracak değiliz ya, Mıstık Abi…

Deveyi görmeden deveyle düşünebiliyoruz. Dilde dünya kadar deyim var deveyle ilgili. “Devede kulak” diyoruz, mübalâğa edenlere “Yok, devenin başı!” diye karşılık veriyoruz. “Pireyi deve yapmak” var, aynı fasıldan… Zor işler için “deveye hendek atlatmak” denir. Ben inat ettiğimde, kafayı taktığımda dedemden duymuştum: “Ya deve, ya deveci, ya üstündeki hacı!”

Develer sokaklardan çekilse de dilimizde yaşıyor. Deveyle hiç karşılaşmamış milyonlarca insan onunla ilgili deyimleri kullanıyor. Neye benzediğini az buçuk bilmek yetiyor, ne kadar yük taşıdığını, ne yiyip içtiğini, nasıl yaşadığını bilmemize gerek kalmıyor. Hayvanın adını anarak birbirimize laf yetiştiriyoruz.

Yalnız, duygusal olarak bütün bu yakıştırmaları bir tutamıyorum. Dedemin bana potuk demesi de bir benzetmeydi ama orada başka bir his vardı. Öksüz ve yetim büyümüş, on iki yaşına geldiğinde ailesinden tek bir Allah’ın kulu kalmamış bir adamın torununu sevme biçimiydi. Deve yavrusunda neyi sevimli bulduğunu bilmiyorum. Boyumu mu, sakarlığımı mı benzetiyordu, onu da soramam artık.

Potuk pek bilinmiyor belki. Ben anlamını biliyorum ama kelimeyi duyunca gözümün önüne bir deve yavrusu değil dedem geliyor.

Perşembe, Ekim 22, 2026

Çinko'nun Çizgilerle İmtihanı

Vartan Melikyan ve çırağı, Vatan gazetesi için klişe hazırlıyor. Agos.com.tr'den

Akbaba’nın kurucularından Yusuf Ziya Ortaç, Çimdik imzasıyla yayımladığı bir yazısında, kurulması planlanan banknot matbaasını hicvediyor (1953). Memlekette elektrikli süpürge, çamaşır makinesi, gecekondu tavanına asılacak avize var diye saymaya başlıyor, lafı gazetelere klişe yaptıracak çinko bulunamamasına getiriyor.

Mizah tarihini anlatırken dergilerin kâğıt sıkıntısından söz ediyoruz da çinko pek aklımıza gelmiyor. Bilmeyenler olabilir, o yıllarda çizilmiş bir karikatürün okura ulaşabilmesi, o metalin bulunabilmesine de bağlı.

Çinko dediğim, çizginin baskı kalıbına dönüştürüldüğü levha. Tipo baskı düzeninde, kâğıt üzerindeki resmin fotoğraf yoluyla metale aktarılması, basılmayacak yerlerin asitle aşındırılması gerekiyor. Mürekkep alacak çizgiler yüksekte kalıyor; kâğıda basılan görüntü böylece ortaya çıkıyor. Çizerin masasından çıkan iş, klişecinin elinden geçerek matbaada çoğaltılabilecek hale geliyor.

İki masa düşünün, biz çoğunlukla ilk masayı biliyoruz. Karikatürün altındaki imzayı okuyor, çizerin üslubunu tanıyoruz. İkinci masada kimin çalıştığını, o çizgiyi baskıya kimin hazırladığını pek sormuyor ve bilmiyoruz. Çizimin özgün halinden dergide gördüğümüz haline kadar geçen süreci, bu bilmezlik sebebiyle kolaylıkla atlıyoruz.

Çok sevdiğim bir gazete ressamı olan Münif Fehim hakkında Yusuf Ziya’nın yazdıkları, bu iki masanın ilişkisini güzel anlatıyor aslında (1965). Fehim’in klişeciliği usta bir klişeci kadar bildiğini, bizzat klişe yaptığını söylüyor. Siyah ve beyazı kullanmaktaki hünerini bu bilgisine bağlıyor. Elbette bu, Ortaç’ın değerlendirmesi. Ama çizgiyle baskı arasındaki ilişkiyi düşünmek için güzel bir tanıklık: Münif Fehim, resminin matbaada başına gelecekleri bilen bir ressam. Baskı bilgisi, çizim bittikten sonra devreye girmiyor; daha çizerken ne yapacağını biliyor. Münif Fehim, işini heba eden klişecilerden usandığı için zanaat öğrenmiş olmalı.

İşin bir de yetiştirme telaşı var. Gökhan Abi’nin (Akçura) klişeciler ile ilgili yazısından hatırlıyorum, Kenan Klişe Fabrikası’nın 1955 tarihli bir reklamını paylaşmıştı. Reklam, gazeteler için gece servisini özellikle vurguluyordu. Müşteriye söylediği şey açıktı: Gazetenin yetişmesi gerekiyorsa biz gece de çalışırız. İlan, ustaların kaç saat çalıştığını, ne kazandığını anlatmıyor ama gazetenin günlük telaşının klişehaneye kadar uzandığını gösteriyor. Çizerin teslim saatiyle okurun gazeteyi satın aldığı saat arasında, başkalarının gecesi var.

Çinko yokluğuna dönersek… Çimdik’in yazısı bize kıtlığın ne kadar sürdüğünü, hangi derginin kaç resminden vazgeçtiğini söylemiyor. Bunları ayrıca araştırmak lazım. Yine de şikâyetin kendisi, mizah dergisinin maddi dünyasına açılan bir kapı. Çizer bulmak, iyi espri yapmak, okurun ilgisini çekmek yetmiyor. Çinkonun bulunması, klişenin hazırlanması, baskının yetişmesi gerekiyor.

Eski bir karikatüre baktığımızda çizerin imzasını tanıyoruz. Bir de o çizgiyi baskıya hazırlayan ustanın adını aramaya başlasak? On dokuzuncu yüzyıl mizah dergilerimizde klişeciye ait olduğu düşünülen imzalarla da karşılaşıyoruz. İngiliz ve Fransız dergilerinden (ç)alınmış karikatürlerin altında görülen bu imzalar, bize başka sorular sorduruyor: Çizimi kim yaptı, kim yeniden çizdi, kim baskıya hazırladı? Aynı kişinin birden fazla işi üstlendiği de olabilir. İmza orada; hangi emeğe karşılık geldiğini çözmek bize kalıyor.

Mizah ve çizgi roman tarihimizin hatırı sayılır bir kısmının klişehanelerde geçtiğini unutmayalım. O ustaların ne kazandığını, kaç yayına birden iş yetiştirdiğini, çizerlerle nasıl çalıştığını da merak edelim. Derginin sayfalarında herkesin çizgisi var; o çizgileri basılabilir hale getirenlerin hikâyesi ise hâlâ eksik.

Son Posta, 26.8.1933
Related Posts with Thumbnails