Cuma, Nisan 03, 2026

Yokluğun Kralı

Sahaflardan elime bir çeviri taslağı geçti. Louis Charles Royer’nin kısa bir hikâyesini, Ke-Kö mahlasını kullanan Kemal Körezlioğlu Türkçeye aktarmış. Royer, Amerikanvari bir estetikle erotik hikâyeler yazan bir Fransız pulp yazarıydı, kitapları bizde de hatırı sayılır tirajlara ulaşmıştı. Ellili yılların ortasında Çağlayan Yayınları’nın hamlesiyle tanındı, cep kitapları furyasının adeta “kıralı” olmuştu.

Yıllar önce dikkatimi çekmişti. 1955-65 yılları arasında 15-25 yaşlarını süren hemen her okur-yazar erkek Royer’i biliyordu, gizli saklı okumuşlar, aralarında konuşmuşlardı. Üstelik çok satan ve çok seyredilen ne varsa oldum olası merak ederim. Royer neye denk düşmüştü de bu kadar tutulmuştu? Bu sorunun peşine düşüp birkaç kitabını okumuş, tabiri caizse o kitapları “dallamıştım.” Hakkını teslim etmek gerekir: Dönemi için hayli cesur metinler yazıyormuş, hele bizim okur için. Öte yandan mesele biraz da konjonktürel. Bu topraklar öteden beri “kurak”,  yani erotizmin her türlüsü başlı başına bir cazibe unsuru olabiliyor. Royer’in krallığının da biraz bu yokluğun üzerine kurulduğunu hemen fark ediyorsunuz.

Gelelim on bir sayfalık çeviriye. Türkçede yayımlanmış olduğunu sanmıyorum. Royer’in erkek magazinleri için kaleme aldığı hikâyelerden biri gibi duruyor. Napolili, yakışıklı bir seyyar satıcının tek bir gününü anlatıyor. Ne anlatıyor derseniz: Royer’in dünyasında kadınlar ve erkekler tek bir güdüye indirgendiği için yakışıklı “erkek” satıcının karşısına çıkan her “kadın” iştahla ona “asılıyor.” Oysa satıcının bir sevdiği var, gözü başkasını görmüyor. O meşum kadınlara kapılacak mı, yoksa sadakatle yoluna mı devam edecek onu okuyoruz, hikâyenin erotik ve romantik gerilimi kabaca bu.

Erotik pulp edebiyatında benzer bir klişe vardır: Herkes cazibeli jönprömiye bağyana sahip olmaya çalışır, o kadın kaçırılır, ona yalvarılır, şehvetle saldırılır… O ise “doğru adamı” seviyordur filan. Royer, bu fıkrayı tersine çevirmiş, hepsi bu.

Royer, o “askıntı” kadınları yazarken onları aşağılıyor mu, haz mı duyuyor, o fasıl muğlak. Gerçekçi gibi gözüken abartısı, şaşırtmak için kullandığı erotizmi, farkında olmadığı bir bayağılığı var... Beyefendi, kendisinden ne tür bir hikâye beklendiğini biliyor ama bir yandan da yüksek edebiyat yapmak istiyor. İlki kısmen işlemiş olabilir, ikincisi ise daha yazarken dağılıyor, berhava ve karavana kalıyor.

Amaaan” mı, “genç erkekler zaten atlayarak okuyorlardı” mı dedin Mıstık abi…

Meraklısına not: Çevirmenimiz, bir hukukçu, kişisel fikrim, paradan çok keyif için bu işe kalkışmış...

Perşembe, Nisan 02, 2026

Ruhhattı 14




Wont forget


İlgilisi hatırlayacaktır, bir süredir yapay zekâ programlarını kurcalıyor, özellikle ses üretimine takılarak küçük denemeler yapıyorum. Kısa şarkılar, üstüne eklenen basit animasyonlar… Arada paylaştığım şeyler bunlar. Daha önce programların Türkçe söyleyişte tökezlediğini yazmıştım.

Öğrenme hevesiyle bu kez İngilizce bir deneme yaptım. Sonuç, teknik olarak daha “derli toplu” bir iş oldu.

Yapay zekâ, yazdığım sözleri Leonard Cohen ve Bob Dylan hattına yakın bulduğunu söylüyor. Bunu ciddiye almak için bir neden yok, kullanıcıyı gaza getiren küçük enjeksiyonlar bunlar. Kimsenin bir şeye uzun süre odaklanamadığı bir zeminde, araçların da bizi diri tutacak şekilde tasarlandığını görmek zor değil.

Ortaya çıkan ürünlerin mevcut üretimleri ve bir “aurayı” taklit ettiğini ayrıca belirtmeye bile gerek yok. Yapay zekâ burada yaratmıyor, iyi bir dinleyici gibi hatırlıyor, eşleştiriyor ve yeniden kuruyor.

Mıstık abi, Bon Jovi vardı, hatırlar mısın?

Çarşamba, Nisan 01, 2026

Şiirimiz Karadır Abiler

Benim gibi esnaf çocuğu olunca çocukluk denen geniş zaman çarçabuk bitiyor. Henüz ilkokulda çalışmaya başlıyorsunuz: önce yazları, sonra her tatil günü, her cumartesi, her pazar… Of puf ederek yazıyorum ama o zamanlar günde en az on saat “çalıştırıldım.” Akranlarım okul açılıyor diye dertlenirken, ben derslerin başlayacağı günü iple çekerdim. Çünkü okul benim için tatildi, ruhen bayram ederdim.

Erken yaşta hayatın çarkına kapılınca tuhaf huylar ediniyor insan. Mesela bende, “meşgalesi olmayan kendini kurcalar” inancı baki. Boş duramıyorum, üç günden fazla tatil yapamıyorum. Çalışmayan mı desem, az çalışan mı desem, öyle insanlarla pek arkadaş olamıyorum. Daha ileri gideyim: gıkımı çıkarmam ama yavaş hareket eden insanlarla da yakınlaşamıyorum. Edebiyatını biliyorum, “aceleye gerek yok” diyorum ama… Ben iş bitmeden dünyaya dönemeyenlerdenim. “Tembellik” bana göre değil, ağırkanlılık kurdeşen döktürür bünyeme.

Kurallarım olsun isterim, baştan her şey konuşulmalı gibi gelir. Çocukken bana ne yapacağım ve ne yapmayacağım anlatılmıştı. Muzaffer İzgü’nün Zıkkımın Kökü’nde çocuğa işin tarifi yapılır ya: “Çay var, kahve var, diye dükkânın dört bir yanını döneceksin… hatırlatacaksın… karşıdaki otele de uğrayacaksın… Tamam mı yeğen?” İşte o hesap, yapacağın işi ve rutini erkenden bellemen gerekir.

Bazen o kuralların çiğnendiğini, sizi ezerek bozduklarını da görürsünüz. O zaman kuralları hatırlatmayı öğrenirsiniz. Zengin Mutfağı’ndaki aşçı gibi söylenirsiniz: “İşimin ne zaman biteceğini bilmeliyim ben… Aşçıysak eşek değiliz…” Bu lafları çocukken birlikte çalıştığınız abilerden, ustalardan çok duyarsınız. Önce hoşunuza gider o dikleniş; sonra anlarsınız ki hepsi birer poz. Dinlersiniz ama inanmazsınız. Herkes eninde sonunda işinin başına döner.

Cahit Sıtkı’nın dediği gibi, “Haydi Abbas, vakit tamam” noktasına gelince mesai bitimi rahatlamayı öğrenirsiniz: felekten gece çalmayı, az görülen kadınları özlemeyi, cuara içerken içlenmeyi…

O yaşlarda verdiğim bir iki akıllı karar var: sigaraya neredeyse hiç başlamadım ve şiir yazmakla hiç ilgilenmedim. Şiir okuyan abilerim de olmadı. Meyhaneler hadi bir nebze ama barları hiç sevemedim. Behçet Necatigil diyor ya “oralarda hiçbir işim yoktu / Aç ahtapotlar kaynaşırken dipte”. Oralardan bir kadın sevmedim, oraları seven kadınlardan da hayır görmedim. “Çalışmaktan bahsediyordun, barlara nereden geldin?” demeyin. Hepsi birbirine bağlı, sabah erken uyanmanın, verilen sözü tutmanın, disiplinin getirdiği bir yabancılaşma bu.

Erken yaşta disipline girince hızlı büyüyorsunuz. Ama bu “abileşmenin” pek bir getirisi yok. Sadece ahkâm kesenleri sevmiyorsunuz, çünkü kendinizi onlardan daha çok “yaşamış” sayıyorsunuz. Yine de o meydan okumalar tatlı geliyor, dünyanın defterini dürmeyi kendinizde hak görüyorsunuz.

Ece Ayhan’ın o dizelerini okuyunca, “1.Şiirimiz karadır abiler / 2.Şiirimiz her işi yapar abiler / 3.Şiirimiz gül kurutur abiler”

Hah” diyorsunuz, “Bu da benim gibi on yaşından beri çalışıyor.”

Tabii işin aslı öyle değil. Sadece biri size dokunsun, sarılsın istiyorsunuz, yazdıklarıyla ya da kalbiyle... Yoksa ne yapsak bir başımızayız, hepimiz bu sistemde “zenci” kalacağız Romalılar!

Ergen Levent’in sesiyle yazıyorum Mıstık abi: Beğenmeyen caddeye çıksın, bilenler bilmeyenlere anlatsın. “Siz paralı, biz beleş, İbne Kolej!” 

Salı, Mart 31, 2026

Rage Bait (3): Algoritma Zihnimize Sızdığında

Rage bait (öfke yemlemesi) kavramı üzerine aralıklarla yazıyorum. Kavram yeni olduğu için hem merak ediliyor hem de yanlış anlaşılıyor. Genelde basit bir manipülasyon olarak görülüyor: Biri kışkırtıyor, biz de oltaya geliyoruz gibi düşünülüyor. Elbette böyle bir yönü var ama mesele bununla sınırlı değil. Öfkenin artık bir “iklim normali” haline gelmesi ve şiddet temelli etkileşimin kanıksanması çoğu zaman gözden kaçıyor.

Asıl tehlike, ekranı kaydırdığımızda başlıyor. İçerik aşağıya aksa da zihni terk etmiyor, işte o noktada rage bait, ruminasyona dönüşüyor. Lafı evirip çevirip ruminasyona getirerek şimdiki zaman insanı olduğumu da göstermiş oldum, Mıstık abi.

Ruminasyon, zihnin aynı huzursuz edici düşünceyi tekrar tekrar çiğnemesi demek. Sosyal medyada karşılaştığımız o provokatif cümle veya video, etkisini asıl biz ekranı kapattıktan sonra gösteriyor. Rage bait kibriti çakıyor, ruminasyon ise o yangına sürekli odun taşıyor.

Burada beynimiz, aslında dijital algoritmaların bir simülasyonuna (!) dönüşüyor. Platformlar benzer içerikleri nasıl önümüze yığıyorsa, biz de aynı öfke dolu düşünceyi içeride kendimize tekrarlatıyoruz. Algoritma bir noktadan sonra içselleşiyor, platformun kurduğu o kısır döngüyü, zihin kendi başına üretmeye başlıyor.

Bu yüzden asıl mesele sadece ne izlediğimiz değil, izledikten sonra zihnimizde neyi misafir ettiğimiz oluyor. Rage bait’in en büyük başarısı, bizi saatler süren bir zihinsel mesaiye mahkûm edebilmesi. Görünürlük sadece “beğeni” sayılarında değil, zihnimizin koridorlarında devam ediyor çünkü.

Rage bait bir içerik stratejisiyse, ruminasyon onun zihinsel faturası olabilir.

Peki, bu iklimde ruminasyon seviyesi hiç düşmüyorsa, bedeli kim ödüyor? Çevrenize bir bakın. Uykusuzluk çeken, zihnini susturmak için desteğe ihtiyaç duyan veya sakinleşmek için yapay yollar arayan insanların sayısı tesadüf mü? Belki abartıyorum, ama en azından benim gördüğüm, kendi iç sesinin gürültüsünden kaçamayanların sayısı hiç de az değil.

Yürüyüş arkadaşlarımdan biri hepimize şunu sordu: “Telefonu kapattıktan kaç dakika sonra, telefonda gördüklerinizle tartışmayı bırakabiliyorsunuz?”

Cevap vermek kolay olmadı. Çünkü mesele artık ne izlediğimiz değil, izlediklerimizin ne kadar süre bizimle kaldığı. Ve galiba çoğumuz, telefonu kapattığımız halde tartışmayı sürdürüyoruz.

Pazartesi, Mart 30, 2026

Call-Out Kültürü ve Büyük Yazar

Uykusuz’un son sayısında Cihan Kılıç’ın “Büyük Yazar” isimli bir buçuk sayfalık ilginç (ve güzel) bir çizgi romanı yayımlandı. Rage bait (öfke yemi) kavramı hakkında yazarken bu hikâyeye denk gelmek ne yalan söyleyeyim hoşuma gitti,  böylece diyelim Mıstık abi, yakın zamanların en yakıcı dijital pratiği olan call-out (ifşa/teşhir) kültürünü tartışmak kaçınılmaz hale geldi.

Hikâye, “usta yazar vs. genç röportajcı” klişesiyle açılıyor. Ancak Cihan Kılıç’ın o kendine has üslubuyla, olay hızla egoların çarpışmasına ve entelektüel otoritenin çözülmesine varıyor. Okurken, gayet kontrollü başlayan bu havanın mecazen bir “delirmeye” varacağını seziyorsunuz. Genç kadın muhabir ölçülü, hazırlıklı, hatta biraz akademik bir dille sorularına başlıyor, yaşlı yazar ise dünyayı anlamaktan yorulmuş, kendinden emin bir bilgelik pozuyla cevaplar veriyor.

Ancak kısa süre sonra anlıyoruz ki, karşımızdaki bir röportajcı değil, bir “sosyal denetçi”. Muhabir; Bechdel testi, oryantalizm ve toplumsal cinsiyet rolleri gibi kavramları birer büyüteç gibi kullanarak yazarı pozisyon almaya zorluyor. Söylediklerini açmasını isterken aslında hüküm çoktan verilmiş oluyor: Siz sorunlusunuz! Yazarın eserlerindeki “erkek bakışını” (male gaze) doğrudan yüzüne vurması, usta yazarın yıllardır titizlikle koruduğu konfor alanını tarumar ediyor.

Buna röportaj değil, bir “call-out” performansı demek daha doğru. Call-out kültürü, birini kamusal alanda ifşa ederek ahlaki hesap vermeye zorlayan bir pratiktir. Tartışma gibi görünür, yargılama gibi işler. Siz fikren tartışıldığını sanırken, iş hızla bir gösteriye dönüşür. Çünkü burada amaç soru sormak değil, hüküm kurmaktır. Bu yüzden cevapların doğruluğu değil, yetersizliği önemlidir. Diyalog kurulmaz, muhatabı köşeye sıkıştıracak bir hasımlaşma sahnelenir.

Yaşlı yazar, ilk karelerde klasik hümanist çizgide (epeyce de ezber) cevaplar verirken, sorular sertleştikçe kendini savunma pozisyonunda buluyor. Bu savunma mekanizması, entelektüel dilin hızla kaybedilmesine ve yerini kontrolsüz bir öfkeye bırakmasına neden oluyor. Finalde ise yazar, cinsiyetçi bir patlamayla aslında kendi imajını bizzat imha ediyor.

Yazar, “iptal edilme” (canceled) korkusuyla yüzleştiği anda, dijital çağda sıkça gördüğümüz o tipik refleksi sergiliyor: “Benim kuşağım ne acılar çekti”, “Siz nankörsünüz” gibi argümanlarla geçmişin kredisini bugünün borcuna saydırmaya çalışıyor. Kendi entelektüel mirasını bir kalkan gibi kullanıyor ama bu kalkan, yeni neslin “Peki bugün ne yapıyorsun?” sorusu karşısında paramparça oluyor.

Bütün bu gerilimin ortasında bir kare var ki, görsel olarak şahane: Salyangoz karesi. Yazarın iddia ettiği o edebi sakinlik ve doğallık illüzyonu, yavaşlığı temsil eden o salyangozla aynı kareye girdiğinde, aslında bir yapıntı  olduğunu gösteriyor ve görsel olarak çöküyor.

Doğrusu finali pek beğenmedim. Yazarın hikâyenin sonunda bir “akıl hastası” gibi kapatılması, tüm o sosyopolitik tartışmayı patolojik bir vakaya indirgemiş. Bu tercih, tartışmayı çözmek yerine patolojikleştirerek ondan kaçıyor. Yazarı “deli” ya da “meczup” konumuna düşürmek, metni zayıflatmış. Çünkü mesele bir akıl sağlığı sorunu değil, bir zihniyet ve kuşak çatışması. Adamın bu kadar kolay “çökertilmesi”, kadını da o çöküşü hızlandıran haklı bir infaz makinesine çeviriyor. Mizah dergisi dilini anlamıyor değilim, tahkiye olarak yorumluyorum.

Call-out gösterileri, sosyal medyanın doğasına (hızlı, duygusal ve ahlaki netlik içeren yapısına) çok uygun olduğu için hızla yaygınlaştı. Taciz veya ayrımcılık gibi görmezden gelinen meseleleri görünür kılması açısından elbette hayati bir önemi var. Ancak bu tür ifşa performansları sadece birini yıkmaz, aynı anda yeni bir ahlaki otorite de üretir.

Diğer yandan bağlamı yok eden, insanları tek bir cümleye indirgeyen ve hata ile kimliği eşitleyen tehlikeli bir yargılama hakkı tanıdı. Bu dilin bir tür linç kültürü olduğunu biliyoruz ama genel algı henüz buraya evrilmedi. Hikâyeyi bir arkadaşıma gönderdiğimde bana, “Gerçeği mi göstermiş, yoksa sadece yıkıp geçmiş mi, anlamadım” dedi.

Call-out tam da böyle işliyor işte. Bir gerçeği gösterirken, o gerçeğin öznesini yok ederek adaleti sağlıyor. Peki, bu denetimsiz “kanun koyuculuk” adaleti mi getiriyor, yoksa sadece yeni bir tür zorbalığı, ahlak kisvesi altında meşrulaştırıyor mu? Bence şimdiki zaman insanlarının yaşadığı trajedi şu: cevabı ararken bile taraf olmak zorunda kalıyoruz.

Pazar, Mart 29, 2026

Okur mu, Reaksiyon mu?


Bir süredir blogdaki yüksek etkileşim artışından söz ediyordum ama iş orada kalmadı. İki yıldır direniyordum fakat arkadaş sayısındaki sınıra dayanınca Facebook beni ister istemez “profesyonel mod”a geçirdi. Hal böyle olunca, sosyal medyadaki yazılarım günde ortalama yirmi bin civarında etkileşim almaya başladı. Paylaştığım görsele bakarsanız, sadece üç gün önce Facebook’ta yayımladığım bir blog yazımın istatistikleri, tek başına 150 bin etkileşimi geçti mesela.

Ben sadece bloguma yazıyor, o yazıları aralıklarla Facebook’ta ve çok nadir olarak Twitter’da paylaşıyorum. Yani aslına bakılırsa blog dışında yokum. Bu yüksek trafik, yazılarımın artık geniş bir kamusal dolaşıma girdiğini gösteriyor. Biliyorum, ölçek büyüdükçe işler değişir, sertleşir ve gürültü kaçınılmaz hale gelir. Bu yoğun ilgi bir “rage bait” (öfke tuzağı) değil belki ama bir noktada “rage” üretecek, bana yönelik bir tepki doğuracak, farkındayım. Dijitalin mantığı böyle işliyor: Evinize ne kadar çok misafir gelirse, çöpünüz de o kadar artar.

Haliyle, yüksek reaksiyonlu ama içi boş yorumlarla, saçma tepkilerle muhatap olmaya başladım. Sadece başlığa bakıp ya da ilk cümleyi yarım yamalak okuyup tetiklenen bir kitle bu. Malumunuz, insanlar artık okumuyor, tepki veriyorlar.

Yazılar daha çok kişiye ulaştığında acı bir gerçeği fark ediyorsun: Okur artmıyor, sadece kalabalık büyüyor. Okuyan kişiyle tepki veren kişi çoğu zaman aynı değil. Metin yerinde duruyor ama etrafında oluşan uğultu her geçen gün yükseliyor.

Ben hâlâ aynı tarzda yazıyorum, meselelerim aynı, mesafem aynı. Değişen tek şey okurun ölçeği. Bu aralar kimle konuşsam bunu anlatıyorum. Kalabalık büyüdükçe anlam dağılıyor. Yazıları yazan kişi olarak bu ilginin neden bu kadar agresif bir şekilde arttığını hem merak ediyor hem de biraz endişeyle izliyorum.

Merak, iştah, ürkeklik ve karşılaşma heyecanı gibi zıt hislerle ilerlermiş. Ben de bu meseleyi geçici bir ilgi olarak görüyor (ve öyle olmasını umuyor), bir çeşit sosyal deney yaşadığımı düşünüyorum.

Böyleyken böyle Mıstık abi.

Related Posts with Thumbnails