Pazartesi, Ekim 05, 2026

Çizgilere Derkenar 47

Sıklıkla karşılaştığım bir yanlışlığı düzelteyim. Yukarıdaki fotoğrafın Karaoğlan filmlerinden birine ait olduğu sanılıyor. Üstelik yalnız bu kare değil, aynı filmden pek çok fotoğraf müzayedelerde bu yanlış bilgiyle satılıyor. Oysa fotoğraf, Tunç Başaran’ın yönettiği Fatih’in Fedaisi (1966) filminden. Anladığım kadarıyla Kartal Tibet’i kostümlü görünce filmi Karaoğlan, yanındaki yapımcı Muzaffer Arslan’ı da Suat Yalaz sanıyorlar.

Film, tarihî filmler furyasında Muzaffer Arslan ile Hürrem Erman’ın ortak yapımcılığında çekilmiş. Sol baştaki Tunç Başaran henüz 28 yaşında, gencecik. Kadın oyuncu Tijen Par.

Bir de not düşeyim: Suat Yalaz’ın, başka filmlerde oynadığı için Kartal Tibet’i kendisine ihanet etmekle suçladığı malum. Oysa Fatih’in Fedaisi, daha ilk Karaoğlan filminin ardından çekiliyor. Aynı yıl, aynı mekânlarda, hikâyesi Bizans’ta geçen Baybora’nın Oğlu da çekilecek. Anlaşılan Tibet’in başka filmlerde oynaması, Karaoğlan’ın daha ilk günlerinden beri var. Galiba işler iyi giderken bunun adı henüz “ihanet” değilmiş diyelim.

Pulhan Yayınları, Mickey Mouse’u Miki adıyla yayımlamaya hazırlanırken öğretmenlere yönelik bir tanıtım kampanyası yapıyor. Yukarıdaki görsel, bu amaçla hazırlanmış bir broşürden. Derginin 3 Ocak 1962’de çıkmaya başlayacağı duyuruluyor.

Broşürde Disney yayınlarının dünyadaki başarısı anlatılıyor; Avrupa’dan, Japonya’dan, Hindistan’dan söz ediliyor ama tiraj yalnız Mısır için veriliyor: Arapça Miki elli binin üzerinde basılıyormuş. İnsan merak ediyor, neden özellikle Mısır? Bana, tirajını geçebileceklerini düşündükleri bir örneği seçmişler gibi geldi. Belki de ellerinde rakam bulunan tek örnek buydu.

Oysa yayıncılıkta model aldığımız İtalya ve Fransa’da Disney çizgi romanları sahiden çok satıyor. İtalya’da Topolino’nun tirajı o yıllarda üç yüz bine yakın; 1976’da 750 bine ulaşıyor. Avrupa’nın başarısı övülüyor, ama rakam vermek için Mısır tercih ediliyor. Belki de insan örnek aldıklarıyla değil, geçebilecekleriyle yarışmak istiyor.

Orhan Tunçdemir’in çıkardığı korku dergisi İmdaaat’in ilk sayı kapağı (1962). Az basılan, az satan ve kısa sürede kapanan bir yayın. Bugünse zor bulunduğu için koleksiyon değeri yüksek; elde kalan nüshaları yüksek fiyatlara satılıyor.

Altmışlı yılların dergi ve gazetelerinde kullanılan kâğıtların kalitesi çok düşük. Geçen zamana yenilmek üzereler diyelim. Buna bir de İstanbul’un nemini ekleyin, yayınlar pinçik pinçik dökülüyor. Derginin kendisi “çamur” gibi, kirli ve eprimiş; sayfaları açarken elinizde dağılacak durumda. Bu yaşıma kadar sağlam bir örneğini görmüş değilim.

Asıl merak ettiğimse dergiden çok, yayıncısı ve içerikteki kopya çizimleri de yapan Orhan Tunçdemir. Çizgileri, tercihleri, pulp’a bakışı bana tuhaf ve eksantrik geliyor. Keşke iki çift laf edebilecek kadar tanısaydım.

Meraklısı için not: İmdaat'ın tam koleksiyonunu görebilmiş değilim. Otuz yıl önce ellili yıllarda çıkan Voodoo dergisini andırdığını, onu temel aldığını düşünürdüm. 

Pazar, Ekim 04, 2026

Kahramanlar İyi Kalacak!

Çizgi romanlarımızda gerçeklik algısının kırıldığı, çizerin hikâyeye dahil olup yarattığı dünyayı yorumladığı sahneleri seviyorum. Kahramanların başına ne geleceğini izlerken birden onları yaratan insanla karşılaşıyoruz. Hikâyeyi bir süreliğine durduruyor, bize yaptığını anlatıyor, bazen kendini savunuyor. Yakınlarda Oğuz Aral ile Altan Erbulak arasındaki alışverişi, Aral ile kahramanı Hayk arasında büyüyen enteresan bölümleri yazmıştım.

Seçtiğim bantlar, Bedri Koraman’ın Cici Can’ından, Nisan 1960 tarihli. İlginç kısmı, Altan Erbulak’ın Affan adıyla yine işin içinde bulunması. Erbulak çok sevilen sosyal biri; anlaşılan iyi de bir sohbet arkadaşıymış. Farklı çizerlerin hikâyelerinde, onların karşılarına alıp tartışabildikleri biri olarak beliriyor. Burada da Bedri’yle kahramanların bu kadar iyi olup olamayacağını konuşuyorlar. Oğuz Aral’la yürüttükleri tartışmanın başka bir yönü bu.

Affan’ın itirazı, kahramanların kusursuzluğuna dair. Huriye’nin saflığını, temiz yürekliliğini, dürüstlüğünü sıraladıktan sonra soruyor: Gerçekteki insanlar böyle mi? Bedri’nin cevabı açık: Hayır. Bunun üzerine Affan, kendisi gibi yapmasını, kahramanların karakterlerini değiştirmesini istiyor. Huriye yalancı, kalleş, ahlaksız olsun… Tartışmanın komiği de burada: İyiliğin abartılmasına itiraz ederken kötülüğü abartmaya başlıyor.

Koraman, cevabını yalnızca “İnsanlar böyle olsun istiyorum” diyerek vermiyor. Okurun kahramanlarla kurduğu ilişkiyi açıklamaya çalışıyor. Ona göre herkesin iyi bir tarafı var; daha önemlisi, herkes kendini iyi zannedebiliyor. Okur, kahramanda kendisinde bulunan özellikleri gördüğü kadar, kendisinde olduğuna inanmak istediği meziyetleri de buluyor. Kahramanın iyiliğine inanmak, biraz da kendi iyiliğine inanmak demek.


Bence bantların en ilginç tarafı bu. Koraman’ın insanlara bakışı, kahramanlarına bakışı kadar iyimser değil. İnsanların tutarsızlıklarını, kendilerini temize çıkarma biçimlerini görüyor. Buna rağmen iyi kahramanlar çizmekte ısrar ediyor. Gerçek hayatta herkesin iyi olmadığını bilmekle, hikâyede iyilikten yana olmak arasında bir çelişki görmüyor. “Ben idealden yanayım!” derken kendi tercihini de açıklıyor. Son karede bunu açıkça söylüyor: Huriye ve Cici Can, her ne olursa olsun iyi insan olarak kalacaklar. 

Affan ise “Ben kötü kahramanlar çizeceğim! Sen hayallerinle uğraş!” diye çıkıp gidiyor. Elbette bu sözleri doğrudan Erbulak’ın sanat anlayışı olarak okuyamayız. Konuşan, Koraman’ın çizdiği ve tartışmada karşısına yerleştirdiği Affan. Bedri’nin sözlerini ise Koraman’ın kendi görüşlerine daha yakın buluyorum, tartışmanın kuruluşu ve son sözün ona bırakılması böyle bir okumayı destekliyor. Gerçek bir dostluk, hikâyenin içinde bir fikir ayrılığına dönüşüyor, arkadaşının itirazları sayesinde çizer kendi yorumunu açıklıyor.

Çizgi romancılar, hikâyeye dahil olarak kahramanlarını anlatırken kendilerinin nasıl görülmesini istediklerini de söylüyorlar. Koraman, sevimli tipler çizip geçmediğini, onların neden sevildiğini düşündüğünü gösteriyor. Çizginin ve hikâyenin arkasında bir tercih, bir insan görüşü olduğunu hatırlatıyor.

Ben bir itibar arayışı da görüyorum. Çok okunmak, yaptığınız işin ciddiye alınmasıyla aynı şey değil. Çizgi roman üzerine konuşacak, tercihlerini irdeleyecek bir eleştiri ortamı gelişmediğinde, çizer kendi açıklamasını da hikâyesinin içine yerleştiriyor. Kendi işinin yorumculuğunu üstleniyor. Bu bantlarda, hele o yıllarda, bana biraz da böyle bir yalnızlık varmış gibi geliyor: Okurları var, ama yaptıkları işi konuşacak muhataplarını da kendileri çiziyorlar.



Cumartesi, Ekim 03, 2026

Üstada Hürmetlerimle

Turhan Selçuk'a ait bu orijinali, Refi' Cevad Ulunay'a ithaf ve hediye edildiği için satın aldım. 1961 tarihli. Tarih anlamlı: 15 Ekim seçimlerinden üç hafta sonrası, koalisyon pazarlıklarının ortasında üretilmiş. Afişlerdeki dört parti de meclise giren dört parti. Esprisine bakılırsa Ulunay'ın o yıllardaki muhalif görüşleriyle uyumlu bir karikatür.

Turhan Selçuk'un Ulunay sempatisinin ayrıca hatırlatılması gereken bir yönü var. Ünlü çizgi romanı Abdülcanbaz'ın yaratılmasında Ulunay'ın Sayılı Fırtınalar kitabından ilham aldığı biliniyor. Selçuk'un onu bir hayran ilgisiyle takip ettiği, “üstad” dediği ve saydığı da karikatüre yazdığı ithaftan anlaşılıyor.

Karikatürün orijinalinin yıllar sonra sahaflara nasıl düştüğünü bilemeyiz. Ulunay'ın bu hediyeyi elden çıkardığını düşünüyorum. Benimki sadece bir tahmin elbette…

İşin ilginç tarafı bundan sonrası.

Selçuk, Dost dergisinin Mart 1968 sayısında, Ulunay'ı da dâhil ederek yaşlı ve sağcı yazarları hicveden bir yazı yazıyor. Ulunay aynı yılın sonunda vefat ediyor, o açıdan da üzücü. Selçuk pek yazı yazmadığı için başlı başına ilginç bir metin bu, ama bana daha ilginç gelen, Ulunay'a duyduğu eski hayranlığın artık başka bir şeye dönüştüğünü düşündürmesi oldu. Selçuk ona hâlâ “üstad” diyor, fıkra tekniğini ve dilini övüyor ama bu övgü artık ironinin içinden geliyor. Zanaata saygı sürüyor, siyasi mesafe ise belli ki açılmış.

“Bunların çoğu bizlere hücum eder” derken kendisini siyaseten nasıl tanımladığı çok açık değil. Solcu mu, ilerici mi, antiemperyalist mi? Bugünden kesin bir etiket koymak zor. Dönemin havasını düşünerek, 1968'in milliyetçi-sol refleksleri içinden konuşuyor diyelim.

Yanlış anlaşılmasın, burada birini deşifre etmek, “Bakın, 1961'de böyle söylüyormuş, 1968'de şöyle olmuş” diyerek suçüstü yapmak gibi bir heves taşımıyorum. Defaatle yazdım: gazetecilerin, haliyle karikatüristlerin de siyasetle ilişkileri değişir. Aktüeli yaşayan ve aktüel üzerine söz söyleyen insanların geçmişine dikkat kesilirseniz mutlaka çelişkiler bulursunuz. Bunun bir ölçüde kaçınılmaz olduğunu, hayatın hepimizi pragmatik davranmaya zorladığını düşünüyorum.

Ama bir ayrım yapmak gerekiyor. Sıradan insanın otorite karşısında kendisini korumak, işini yürütmek veya başına bela almamak için pragmatik davranmasıyla, hayatı ve insanları eleştirmeyi meslek edinmiş birinin pragmatizmi aynı şey değil. Gazeteci, yazar ve karikatürist yalnızca hayatın içinde yaşamıyor, başkalarının davranışları hakkında hüküm de veriyor. Başkasının çelişkisini gösteren insanın kendi çelişkilerinin gösterilmesinden muaf olması düşünülemez. Yapmak istediğim o yüzden suçüstü değil, eleştirmenin başkalarına uyguladığı ölçüyü ona da uygulamak.

Turhan Selçuk’un durumu da bu bakımdan eleştirilebilir. 1961’de “Üstad Ulunay’a hürmetlerimle” diyerek karikatürünü armağan ettiği, hayranlık duyduğu anlaşılan bir yazarı, yedi yıl sonra sağcı ve yaşlı yazarlar arasında hicvediyor. Elbette yedi yılda insan değişebilir: Ulunay değişebilir, Selçuk değişebilir, memleket değişebilir. Hele 1961 ile 1968 arasındaki yedi yıl siyaseten hiç de kısa değildir. Bunun kişisel bir kırılmadan mı, fikir değişikliğinden mi, yoksa dönemin siyasal ikliminden mi kaynaklandığını bilemeyiz. Değişimin anlaşılabilir olması ise onu eleştiriden azade kılmaz.

Herkesin birbiriyle sert konuştuğu bir hayatta kimi sözcük ve kavramlara kolayca pejoratif anlamlar yüklüyoruz. Pragmatizm de bunlardan biri. Hainliğin, dönekliğin veya ilkesizliğin başka adıymış gibi kullanılıyor. Oysa pragmatik olmak kendi başına ahlaki bir kusur değil. Korunmak için pragmatik olan var, geçinmek için olan var, havaya uymak için olan var. Mesele kimin, hangi koşullarda, ne pahasına ve neyi unutarak pragmatik davrandığı.

Asıl mesele değişmemizde değil. Değişirken geçmişteki kendimizi unutmakta, başkalarının çelişkilerini kolayca görüp kendimizinkileri görmemekte…

Şaşmaz, sapmaz, dümdüz, dosdoğru ve yanılmaz olduğumuzu sanmamızda.

Not: Karikatürdeki ithaf, 7 Kasım 1961 tarihli. Ulunay ise 4 Kasım 1968’de ölüyor ve 7 Kasım 1968’de defnediliyor. Sen seversin tesadüfleri Mıstık abi.

Cuma, Ekim 02, 2026

Gır Seyahati

Gırgır dergisinin ismini o yıllarda evlerde kullanılan mekanik, fırçalı makaraları olan, yere sürttükçe tozları toparlayan bir temizlik süpürgesinden aldığı söylenir; akla da yatkın geliyor. Ama gırgır, o süpürge olmadan da gündelik dilde yaşayan, tıpkı dırdır, vırvır, cırcır gibi kullanımda olan bir sözcük ve niteleme. Ahmet Vefik Paşa'nın 1876 tarihli sözlüğünden başlayarak 19. yüzyıl kaynaklarında gır ve gırgır makara sesi için kullanılıyor, mide ya da bağırsak sesi olarak da biliniyor.

“Gır”, sözlüklerde laf anlamında geçiyor... Ama nötr “söz” değil: gevezeliğe, palavraya, hoşbeşe, muhabbete yakın bir laf. Biliyorsunuz, birileri çok konuşup iş üretmediğinde “laf!” der kızarız... Sanki o türden bir laf... Partaval gibi...

Gır, 19. yüzyılın sonundaki argo sözlüklerinde karşımıza çıkıyor. A. Fikri'nin 1889-90'da yayımlanan, ilk argo sözlüğümüz sayılan Lugat-ı Garibe’sinde “yalan, uydurma” diye geçiyor. Otuzlu yıllarda Osman Cemal Kaygılı'nın Resimli Şark için hazırladığı Argo Sözlüğü'nde ise “söz, sohbet, muhabbet, yalan söz, partaval” denmiş. Kaygılı, “gırcı” için “yalancı”, “gırlaşmak” için “tatlı dille sohbet etmek” yazmış.

Süpürgeden önce, otuzlu yıllarda balıkçılıkta kullanılan bir ağa ve bu ağla avlanan teknelere de gırgır deniyor. Bir mekanizmanın çıkardığı sesin adıyken, zamanla mizahileşmiş sanki. 1960'larda İzmir'de üretilmeye başlanan Gırgır süpürgesinin reklamlarında “GırGır giren evde dırdır olmaz” ve “GırGır girdi dırdır bitti” sloganları kullanılmış; kulağa hayli matrak geliyor, espri olarak da yaygınlaştığı tahmin edilebilir.

Sözlüklerdeki kullanıma bakarsak gır’ın yalan ve boş laf gibi olumsuz anlamlardan sohbet ve eğlence gibi olumlu anlamlara doğru kayabildiğini de görüyoruz. Bu, sözcüğün ironiyle de kullanıldığını gösteriyor: gır atmak / gır kaynatmak (konuşmak, sohbet etmek), gırlaşmak (sohbet etmek), gır geçmek (konuşmak, şakalaşmak, alaya almak), gırgır (şamata, eğlence, neşeli sohbet), gırgır adam/kadın (hoşsohbet, oyunbaz, güldüren kişi). Alaya alma anlamının, makara sesinden “makaraya almak” deyimine uzanan bir benzetmeden geldiği de düşünülüyor.

Gır’ın sözcük olarak en sevdiğim kullanımı ise şu: “Aptal dersen, oo gırla!” derken aptalın çok, bol miktarda olduğu vurgulanır.

Kısacası “gır”, yaklaşık yüz elli yıldır bir yerlerde ses çıkarıyor: bazen makara sesi, bazen boş laf, bazen palavra, bazen hoşbeş, bazen şamata. Balık tutuyor, ev süpürüyor ve sonunda bir mizah dergisine isim oluyor.

“Gır” seyahati diyelim... Laf çok, “gırla!”

Perşembe, Ekim 01, 2026

Huh Hah!

Bir Para Makbuzu

Sahafiye olarak elime geçti. Haslet Soyöz, Müjdat Gezen'in Bir Bulut Olsam kitabına kapak çalışmış, aldığı telife ilişkin de bu makbuzu kesmiş. Tarihe bakınca tutarın günümüzdeki karşılığını merak ettim.

Makbuzdaki tutar 5.882 TL. Bu brüt rakam; 882 TL stopaj düşülünce Soyöz'ün eline net 5.000 TL geçmiş. 1982 başındaki kura göre 5.882 TL yaklaşık 43,74 dolar ediyor. Madem bugüne göre düşüneceğiz, bir de o doların satın alma gücünü bugüne taşıyalım. ABD TÜFE endeksini esas aldığımızda yaklaşık 155 dolar çıkıyor.

Yani 11 Ocak 1982'de bir çizere ödenen 5.882 liralık telif, o gün yaklaşık 44 dolar ederken 2026 dolarının satın alma gücüyle 150-160 dolar civarında diyebiliriz. Bugünkü kurla çevirdiğimizde de kabaca 7.500 TL ediyor.

Asgari ücret ne kadarmış diye aklınıza gelebilir. O tarihte 16 yaş üstü için aylık brüt asgari ücret 10.000 TL imiş. 12 Eylül sonrası olduğu için bu tutar 1 Mayıs 1981 ile 31 Aralık 1982 arasında değişmemiş.

Demek ki tek bir kitap kapağı için ödenen 5.882 TL, aylık brüt asgari ücretin yaklaşık yüzde 59'una denk geliyor. Aynı oranı bugünkü brüt asgari ücrete uygularsak 19-20 bin TL civarında bir karşılık çıkıyor.

Bir de memur maaşıyla bakalım. 1982 için TBMM tutanaklarında en düşük net memur aylığı 14.670 TL olarak veriliyor. Maaş net olduğu için burada telifin net tutarını esas alalım: Soyöz'ün eline geçen 5.000 TL bunun yaklaşık yüzde 34'ü. Bugünkü en düşük memur maaşı konusunda karşıma epeyce farklı rakamlar çıktı. Anadolu Ajansı'nın verdiği 70.224 TL'yi doğru kabul edersek aynı oran yaklaşık 24 bin TL ediyor.

Görüldüğü gibi iş biraz karışıyor. Kırk dört yıllık yüksek enflasyonlu Türkiye ekonomisinde “bugünkü karşılık” dediğimiz şey, hangi ölçüyü kullandığımıza göre değişiyor. Doların satın alma gücünden gidersek yaklaşık 7.500 TL, asgari ücretle kıyaslarsak 19-20 bin TL, en düşük memur maaşıyla kıyaslarsak 24 bin TL çıkıyor. O yüzden “bugünün parasıyla şu kadardır” diye kesin bir rakam söylemek pek mümkün değil. Gelirle kıyaslayarak kabaca 20-25 bin TL demek bana daha akla yatkın geliyor.

Ben 2018’de editörlüğü bıraktığım için bugün bir kitap kapağı illüstrasyonuna ne kadar ödendiğini, piyasanın nerelerde seyrettiğini hiç bilmiyorum. Doların satın alma gücü üzerinden bulduğumuz 7.500 TL’ye bakarsak, sanıyorum bugün de bu civarda bir şeyler ödeniyordur; öyleyse pek bir şey değişmemiş denebilir.

Ne ki farklı da yorumlanabilir. Çünkü elimizdeki makbuzun söylediği daha somut bir şey var: 1982’de tek bir kapak illüstrasyonu için aylık asgari ücretin yaklaşık yüzde 59’u ödenmiş. Hiç de fena değil, demek istiyorum.

Geçim derdi, meslek zorlukları ve yapay zekâ ekseninde günümüze dair bir karşılaştırma yapmayacağım. Belge üzerinden tarihsel bir veri paylaşmış oldum. Meraklısına.

Çarşamba, Eylül 30, 2026

Ankara Kitabevleri

Tarhan Kitabevi'nde çalışan biri üzerine yazdıklarım, asıl amacı bu olmasa da, Ankara'daki kitabevlerine yönelik sohbetlere dahil edilmeme sebep oldu. O kadar konuşunca yazarak bir iki katkı notu düşeyim istedim.

Önce yetmişli yıllar. Yaşım nedeniyle Sergi ve Barış kitabevlerini hiç görmedim. Sergi'yi işleten Erdal Öz'ü onlarca kişiden dinledim. Özellikle gençleri, kitap çalacaklarından şüpheleniyormuş gibi sıkı takip ettiğini anlatırlardı. Ümit Fırat'ın Barış Kitabevi ise kısa ömrüne rağmen herkese iyi gelen bir yermiş, öğrenci indirimi de yaparmış. Adı geçtiğinde herkesin hayırla, sempatiyle andığına şahidim.

Ulus kitapçılarını, büyüdüğüm yerler olduğu için, özellikle 1977-1990 arasındaki halleriyle iyi biliyorum. Cadde üzerindeki Berkalp sonradan kitap işinden giderek uzaklaştı ama başta öyle değildi. Çocuk kitaplarında gayet iyiydiler. Dönem ödevi olarak bir “klasik” okuma mecburiyetimiz olurdu, biz de gider Berkalp'ten satın alırdık.

Berkalp'in yanında MEB kitapçısı vardı. Satışta bezgin memurlar dururdu. Kitapları renksizdi ama şaşırtıcı derecede ucuzdu. Çocukken daha gösterişli, daha yeni, daha zamane şeylerle ilgilenirsiniz. Bakardım ama bütün ucuzluğuna rağmen pek müşterisi olmazdım.

Ulus Çarşısı'nın iç avlusuna girildiğinde, Akman Pastanesi'nin yakınında Fıratlı Kitabevi vardı. Orada çocuk kitaplarından fazlası bulunurdu. Hemen her gün vitrinlerine bakardım. Yine de Fıratlı'da her şey bulunmazdı. Seksenlerde Orhan Pamuk, Mehmet Eroğlu, Latife Tekin ve Ahmet Altan'ın kitapları çıktığında onları Zafer Çarşısı'ndan almıştım.

Gülerek yazıyorum: Genç bir solcu olup okuma ilgim artınca doğal olarak Ulus'tan Kızılay'a yöneldim. Bu yüzden Zafer Çarşısı'nda yeni kitap satan yerleri iyi hatırlıyorum. Remzi İnanç'ın Toplum Kitabevi'ne epey yazar ve şair gelirdi. Sakin, insana iyi gelen bir yerdi. Ama benim kuşağım için Dost'un yeri hep ayrıdır. Gerçekten kimseyi bunaltmazlardı. Dolaşa dolaşa kitap keşfederdik. Mithatpaşa'daki Arkadaş için de böyle şeyler söylenir ama orası bende pek yoktur; çok az gittim.

Sakarya'da, şimdiki Hosta'nın altında, uğrak yerlerimden biri olan Necati Abi'nin sahafı vardı. O yüzden yakınındaki Bilgi'ye de uğrardım. Orası da okur için rahat bir yerdi ama bana Dost kadar genç ve yeni gelmezdi.

Doksanlı yıllarda kitabevleri taksitle kitap satmaya başlamıştı. Enflasyon yüksekti; büyük depoları, ne ararsan bulacağın geniş stokları olurdu. Sanıyorum o dönem Ankara'daki kitapçıların ölçeğini başka şehirlerde bulmak zordu. O yıllarda fanzin çıkardığım için İstanbul ve İzmir kitapçılarını da biliyordum. Oralarda gördüklerimin çoğu kasetçi, sahaf, kırtasiye ve kitapçı arasında duran yerlerdi; Ankara'dakiler kadar büyük, kitap satışına odaklanmış işletmelere pek rastlamıyordum.

AVM'ler, içlerindeki kitabevi zincirleri ve internet satış siteleri derken son çeyrek yüzyılda işin rengi değişti. Benim hatırladığım Ankara'da ise kitapçılar, biz büyüdükçe güzergâhımızı da değiştiriyordu. Benimki Ulus'tan Kızılay'a uzanmıştı. Arkadaşlarımızla buluştuğumuz yerlerdi, saatlerce dolaşır, oralarda yeni insanlarla tanışırdık. Kitabevi torbaları ve paket kâğıtları birer kimlik gibiydi. Nostaljiyle yazdığımı düşünmeyin, bugün kitapla ilgili her şeyi bulabileceğiniz böylesi alanlar yok, hatta internete rağmen yok. Yeni çıkanları bile kolaylıkla izleyemiyorsunuz. Sürekli kovalamak, ayrı ayrı mecralara bakmak zorundasınız.

Related Posts with Thumbnails