Gırgır, seksenli yıllara girerken yalnızca satış bakımından
büyümemişti, kadrosu genişlemiş, çeşitli dergi ve gazetelerde çalışan pek çok
çizer ve yazar yetiştirir olmuştu. Çocuk dergilerinde, gazete ilavelerinde,
bantlarda ve çizgi romanlarda
Gırgır’ın genç çalışanlarının imzası vardı.
Basında ise Simavi kardeşlerin gazeteleri
Hürriyet ve
Günaydın kıyasıya rekabet
ediyor, birinin çıkardığı her yeni yayının alternatifi diğeri tarafından kısa
sürede yayımlanıyordu. Bu rekabet, yazar ve çizerlere yeni iş imkânları
sağlıyordu.
Gırgır’ın başarısı karşısında
Çarşaf’ın çıkmaya başlaması da bu
rekabetin sonucuydu.
Gerçi Çarşaf uzun ömürlü bir rakip olsa da asıl rekabet Gırgır’ın
kendi kadrosu içinde yaşanıyordu. Gırgır ve Fırt, hatta Günaydın’ın mizah
ilavesi Laklak, kalabalık üretici kadrosuna yetmiyordu. Mesele yalnızca telif
ve geçim derdi değildi, genç yazar ve çizerler görünür olmak, kendilerini ispat
etmek istiyorlardı. Bugünden bakıldığında, 1978’deki kısa ömürlü Mikrop
denemesinde olduğu gibi, Gırgır’dan ayrılarak yeni bir dergi çıkarma fikrinin
pek çok üreticinin aklında olduğu anlaşılıyor.
Önemli bir fırsat, 1982’de çıkmaya başlayarak çoksatar
bir gazeteye dönüşen Güneş’le geldi. Güneş, Hürriyet ve Günaydın’la baş
edebilmek için onların yayınlarına alternatifler oluşturmaya kararlıydı. Mizah
dergilerinin yüksek satışları da böyle bir yatırımı cazip kılıyordu. 1986’da,
bugünkü LeMan’ın öncülü olan Limon, Güneş yayın grubu içinde çıkmaya başladı.
Gencecik bir dergiydi, hemen hepsi yirmili yaşlarında olan bir kadrosu vardı.
Gani Müjde ve Mehmet Çağçağ 27, Kemal Aratan 21, Tuncay Akgün 25 yaşındaydı
örneğin. Çeşitli yayınlarda çalışmışlardı ama kendi dergilerini kurmanın
heyecanı ve iştahıyla hareket ediyorlardı. Gırgır’ın alışıldık mizahının dışına
çıkmak, farklı anlatılara açık bir okura ulaşmak istiyorlardı. Hikâyeleri, esprileri
ve arayışları, Gırgır’da yer bulamayan bir çizgi oluşturabilmeye yönelikti. Farklı
olana özel bir ilgi gösteriyor, birbirlerini teşvik ediyorlardı.
Henüz 21 yaşındaki Suat Gönülay da aynı arzuyla o kadroda
yer aldı. Gırgır ve Fırt’ta tek tük çalışmaları yayımlanmıştı ama Limon
olmasaydı, abarttığımı sanmıyorum, çizgi romancılığı bu yönde gelişmeyebilirdi.
Her şeyden önce Gırgır’da bu denli özgür çalışamayacaktı.
Limon’da neyi, nasıl anlattığına geçmeden önce, karşılaştırma
imkânı vermesi için Gırgır’da çıkmış iki çizgi romanını hatırlatacağım. İkisi
de 1985 yılı sonunda yayımlanan, tek sayfalık, o sayıda başlayıp biten
fantastik öyküler. İlkinde, bir adamın üzerine büyük bir ambar sandığı düşmek
üzereyken adam dışında her şey, sandık ve bütün dünya donuyordu. Adam,
şaşkınlığını atlattıktan sonra donakalmış çevreyi gezerek canının çektiği ne
varsa yapıyor, finalden hemen önce “artık ölsem de gam yemem” raddesine geliyor
ve ancak öyle ölüyordu. İkinci hikâyede genç bir adamı rahatsız eden herkes öldürülüyor,
sonunda bütün bunları yapanın baba yadigârı beylik tabanca olduğunu
öğreniyorduk. Rahmetli babasının ruhu onu koruyup kolluyordu.
İki çalışma da Oğuz Aral’ın editör olarak kabul
edebileceği ölçülerde hafif erotizm, mahalle yaşamı ve gündelik sıkıntılar
içeriyordu. Hızlı anlatılan, komik çizgili, sürpriz sonlu üretimlerdi. Gönülay,
Limon’da bu çizginin bütünüyle dışında durarak işe başladı. Çizgileri Oğuz Aral
etkisinde değildi, çini mürekkebini sulandırarak sayfasına gölge ve derinlik
katıyor, tiplemelerini Gırgır’ın berrak çizgisinden uzaklaştırarak fotogerçekçi
bir ihtimamla oluşturuyordu.
Daha önemlisi, bile isteye komik hikâyeler anlatmıyordu.
Bir mizah dergisinde komik olmamayı tercih etmenin anlamı
üzerinde durmak gerekiyor. Gırgır’ın yerleştirdiği anlatım alışkanlığında
karakter tepkileri, hikâyelerin gelişimi ve final, güldürme beklentisine göre
biçimleniyordu. Son kareye odaklanıyor, şaşırtmaya, sürpriz bir son çıkarmaya
çalışıyorlardı. Hikâye bütünüyle bir espri üzerine kurulmasa bile karikatürize
tiplemeler bu beklentiyi canlı tutuyordu. Gönülay ise Limon’un Gırgır’a
alternatif, yeni ve özgürlükçü ortamında diyaloglarını ve hikâye mantığını
komikleştirme gereği duymadı. Frankofon çizgi romanının serüven geleneğini
modelliyor, okurun hikâyeyi ve kurduğu dünyayı ciddiye almasını istiyordu.
Üstelik bu tercih, Gönülay’ın bütün üretimine yayılmadı.
Aşağı yukarı beş yıl sonra bu tarzı bırakarak ironik ve absürt olan,
yayımlandığı mecranın mizah beklentisine daha uygun işlere yoğunlaştı. İlk
yıllarındaki denemeleri bu bakımdan ayrıca ilginç buluyorum.
Gönülay’ın ilk dönemi, ona popülerlik kazandıran Son
Kuvvacı gibi çalışmalarla hatırlanır. Benim seçtiğim çizgi romanların ortak
özelliği ise biçim ve tarz bakımından süregelen mizahi çizgi roman geleneğine
uyumsuzluk göstermeleri.
Örneğin Yılmaz Kaptan (1986), serüven çizgi romanının
tipik bir örneğiydi. Büyük bir savaşın ardından Marmara Denizi bir göle
dönüşmüş, azalan insan nüfusu kıtlık ve salgın hastalıklarla karşı karşıya
kalmıştı. Yılmaz Kaptan, bir yolcu vapurunda, giderek tükenen yiyecek ve
yakıtıyla Marmara’da çaresizce dolanıyor, denizde ve kıyıda yaşayan
yaratıklarla uğraşıyordu. Saldırılar yüzünden karaya çıkmak zorunda kaldığında
bir kadının yardımıyla kurtuluyor ama radyasyon kaynaklı, ölümcül ve bulaşıcı
bir hastalığa yakalanıyordu. Kadınla birlikte, İzmir’de bulunduğunu bildikleri,
hastalığı iyileştirecek bir aygıta ulaşmak için yola çıkıyorlardı.
Bilim kurgu ve fantastik öğelerin iç içe geçtiği hikâye,
serüven edebiyatının bildik klişelerini içeriyordu ama akılda kalan, soğukluğu
ve çıkışsızlığıydı. Gönülay, karakterlerden çok yolculuğa, eyleme ve karanlık
zaman atmosferine ihtimam göstermişti. Felaketin içindeki insanların dünyasını
kurarken onları sevimlileştirmeye, başlarına gelenlerden espri çıkarmaya
çalışmıyordu.
Gönülay’ın o dönemki en başarılı hikâyelerinde mutlaka
ama mutlaka bir atmosfer ve dönem duygusu vardı. Aynı yıl yayımlanan
Sultanahmet’in
Kamburu, 1950’de geçiyordu. Hikâye, yüzyıllar önce Ayasofya’nın camiye
dönüştürülmesine karşı çıkan kambur bir papazın laneti üzerine kurulmuştu.
Kahramanı, Sultanahmet Camii’nin imamı Beşir’di. Mr. Hyde veya Kurt Adam misali,
geceleri kamburu andıran ürkünç bir yaratığa dönüşüyor, cami imamlarını
öldürüyor, sabaha karşı bir Hıristiyan mezarlığında perperişan hâlde, yeniden
insan olarak uyanıyordu. Aksakallı bir dedenin de dâhil olduğu kanlı final,
Beşir’in ölümü ve ruhunun kurtuluşuyla noktalanıyordu.
Gönülay, korku hikâyesini anlatırken bir kez daha
atmosfere odaklanmıştı. Sokaklar, kıyafetler, reklam panoları ve arabalar,
olayların arkasını dolduran gelişigüzel ayrıntılar değildi. Çevreyi anlatmak, “tarihi
göstermek”, hikâye kadar ilgisini çekiyordu. Okuru geçmişte geçen bir olaya
olduğu kadar, geçmişteki bir şehre de götürmek istiyordu.
Bir yıl sonra çizdiği Deli İbrahim’in Hazineleri, bu kez
Kurtuluş Savaşı sırasında, işgal altındaki İstanbul’da geçiyordu. Sör Konrad,
saraya yakın bir ailenin oğlu olan arkadaşı Seyit Ali’yi ziyarete geldiğinde kendini
bir muammanın içinde buluyordu. Limanda, ölmek üzere olan bir adamın eline
tutuşturduğu mumun bir hazine planı içerdiği anlaşılıyor, adamın peşindeki
kiralık katiller bu kez Konrad’ı aramaya başlıyordu. Seyit Ali’nin peşinde ise
onu vatan haini sayan Kuvvacılar vardı.
Indiana Jones aksiyonlarını hatırlatan, oryantal
motiflerle bezeli hikâyede İstanbul büyük bir keşmekeş içindeydi. Bombalar
patlıyor, kovalamacalar yaşanıyor, insanlar ölüyordu. Bir yanda işgale direniş
sürerken diğer yanda savaşın kargaşasından yararlanılarak tarihî eserler
kaçırılıyordu. Konrad ve Seyit Ali, Sultanahmet’in Kamburu’nda da karşımıza
çıkan bir sahafın yardımıyla Ayasofya’nın altındaki hazineye ulaşmaya
çalışıyordu.
Bu hikâye, seçtiğim diğer iki çizgi romana kıyasla daha
neşeliydi, tekrarlanan esprileri ve iyimserliği vardı. Yine de asıl ilginçliği,
kurtuluş mücadelesiyle ve olup bitenlerle “yerli ve millî” bir bağ kurmayan iki
“yabancı” kahramanı merkeze almasıydı. Kahramanlardan biri gerçekten
yabancıydı, diğeri ise memleketindeki mücadeleye yabancı duruyordu. Gönülay,
tarihî serüven çizgi romanlarımızda alıştığımız özdeşleşme imkânını burada da
bozuyordu.
Gönülay, Limon’da kendi yolunu açan çizgi romancılığını
sonraki yirmi yıl boyunca, özellikle ilk on yılında hiç ara vermeden, büyük bir
dikkat ve arzuyla sürdürdü. Çizgisi kıvraklaştı, hareketlendi, karanlık
serüvenlerden ironik ve absürt hikâyelere uzandı. Limon’un açtığı alan, daha
yolun başındayken farklı şeyler denemesine, bir mizah dergisinde komik olmadan
da hikâye anlatabilmesine imkân vermişti.
Hakkını teslim etmek gerekiyor, daha ilk günden itibaren
çok iyi bir hikâye anlatıcısıydı. Onun kadar farklı hikâyeler deneyen,
anlatımını çeşitlendiren ve aramayı sürdüren hikâyecimiz pek olmadı. Ki bunu,
Türkçe edebiyatı da işin içine katarak iddia ediyorum.