Pazar, Eylül 27, 2026

il vampiro

Anlatacaklarımın yalnızca benim başıma geldiğini sanmıyorum, kimle konuşsam benzer bir hatırası var çünkü…

Büyüdüğüm mahallede bir halk kütüphanesi vardı. Bir apartmanın giriş katında, küçücük bir yer… İlkokul ve ortaokul çocuklarının ödevlerini yapmasını kolaylaştıran bin beş yüz kitaplık, akıllara ziyan bir kıtlık içinde, izbe bir kütüphane düşünün.

Mecburen gidiyordum, çünkü raflarında okumamıza izin verilen serüven kitapları vardı. En fazla dokuz on yaşındayım, gün aşırı kitap almaya gidiyorum. Şişedeki Mesaj, Limandaki Yabancı ve Lancelot…

Kütüphane görevlisi kadın, kitapları okumadığımdan şüphelenmiş olmalı ki bir gün beni durdurdu. İade ettiğim kitabı eline aldı, bir kaşı havada, romanla ilgili saçma sapan sorular sormaya başladı. Garip bir “Okudun mu bakalım?” sahnesiydi. Çocuksunuz, “Ne münasebet?” diyemiyor, aldığınız terbiye gereği sorulara cevap veriyorsunuz. Sorguya çekilmek kimin hoşuna gider ki? Beni öyle germişti ki bir süre kütüphaneye gidemedim.

Altı üstü kartona damga vuruyor. Bırak çocuk gelsin gitsin, alışsın sevsin, gezinsin, sana ne? Okumamış olsa ne yazar? Beni küstürecek ki işi azalsın… Senelerce o kadına gıcık oldum. Üstelik bunca zaman onun herhangi bir şey okuduğunu da görmemiştim, masasında örgü örüyordu.

Sorsan kitapları seviyordu. İşi buydu. “Okumak lazımdı”, “Halk cahildi” vesaire…

İyilik, diğerkâmlık, sevmek, hayal kurmak filan ta buralardan başlıyor. Hep düşmandan, hıyanetten, teröristten, reröröden bahsediliyor ya… Bence o kadının bizi hizaya çekmesi, höt zötle çocukları korkutması, yağmacılığın, gaspın ve terörün beslendiği yerden besleniyordu: Elindeki küçücük iktidarı, karşısındakini sindirmek için kullanmaktan.

Gerçekten o ölçüde bir şeydi. Çünkü çocukken sizi kitaplardan soğutan biri, yalnızca canınızı sıkmış olmaz, hayal kurabileceğiniz bir dünyanın kapısını da yüzünüze kapatır.

Cumartesi, Eylül 26, 2026

Sıkıcı, ilginç ve diğer şeyler

Yıllar oluyor, belki on beş yılı geçti, bir öğrencim “Başıma bi şey gelmeyecekse, Nuri Bilge Ceylan çok sıkıcı” dedi. Yüksek lisans dersindeydik, bir tartışma çıkacak diye bekledim, olmadı.

Böyle sıkışma anlarında insanlar hemen “bana göre değil” diye başlayıp “sevenleri anlayabiliyorum ama -siz de beni anlayın- ben sevmiyorum” savunmasına geçiyorlar. Tartışma böylece sonlanıyor; “bu da benim zevkim” dendi mi herkes duruyor. Zevkler tartışılmaz, peki ama üzerlerine de mi konuşulmaz?

“Sıkıcı” nitelemesi de elbette bir klişe. Zamanın ruhunu taşıdığı için hoşuma gidiyor. Sırf tartışma çıksın diye “Madem sana göre sıkıcı, e peki başka kimler sıkıcı olabilir?” diye sordum. Öğrenciler önce “ders kaynayacak” refleksiyle kıpırdadılar, sonra neden iştahlandığımı anlayamayınca bir süre kalakaldılar.

Baktılar ki ben ısrarcıyım, oyuna katılıp “sıkıcı” olanları sıralamaya başladılar. Malum, Türkiye’nin en sıkıcı insanı “sayılan” Orhan Pamuk hemen listenin başına yazıldı. Ardından başkaları geldi. Onları anmayacağım, hemen hepsi o günlerde gündemde olan, bugünse unutulmuş isimlerdi.

Ceylan ve Pamuk bugün de sıkıcı bulunuyorlar. Niye diye sorsak, altında galiba en çok anti-entelektüelizm buluruz. Aralıklarla Orhan Pamuk nefreti hakkında yazarım, bilmediğim bir şey değil… Ama o gün başka bir şeye takılmıştım. “Neden sıkıcı?” diye sorduğumda “çok tekdüze”, “sası”, “bir şey olmuyor” filan deniyordu. Bu cevapların doğru olup olmamasından çok, birbirlerine nasıl bağlandıkları ilgimi çekiyordu. Bir şey olmuyorsa tekdüzeydi, tekdüzeyse sıkıcıydı, sıkıcıysa zaman kaybıydı, zaman kaybıysa ilgi göstermeye değmezdi. Bir eseri ilginç bulmak için ondan ne beklediğimiz de bu cevapların içinde saklıydı.

“İlginç” sözcüğünü ben de çok kullanıyorum, hepimiz çok kullanıyoruz. İlginç ile sıkıcı, birbirinin karşısına yerleştirdiğimiz iki niteleme olmuş durumda. Ceylan ve Pamuk bence sıkıcı filan değiller ama haklarında böylesine yaygın bir yargı varsa, düşünmek ve tartışmak gerekir. Üstelik geniş bir beğeni ve nefret ağından beslenerek klişeleşmiş yargılar bunlar. Mesele yalnızca “seyrettim ve sıkıldım” ya da “okudum ve sıkıldım” değil. Neleri sıkıcı bulacağımızı, kimlerden sıkılmanın makbul olduğunu da birbirimizden öğreniyoruz, beğeniye de sıkılmaya da popülerlik hükmediyor.

Öğrencimin söze “başıma bi şey gelmeyecekse” diye başlaması da bunun bir parçasıydı. Daha kimse itiraz etmeden savunmaya geçmişti. Ceylan’ı beğenmesi gerektiğini düşünüyor gibiydi, beğenmediğini söylemek için kendisine bir alan açıyordu. “Bana göre değil” o alanı sağlıyor ama ardından konuşmayı da bitiriyordu.

O gün derste bir sonuca varamadık haliyle. Zaten hepimizin aynı şeyleri ilginç ya da sıkıcı bulmasını beklemiyordum. Fark etmelerini istediğim, bu iki sözcüğün ne kadar çok şeyin yerine geçtiğiydi. “Sıkıcı” dediğimizde bir açıklama yapmış sayılıyorduk. Oysa merakımız tam da orada başlamalı.

Cuma, Eylül 25, 2026

Kaç kitap?

Ferit Edgü ile 1965 yılında yapılmış bir söyleşiye rastladım. Edgü, kitapseverliğini vurgulamak istemiş ve “On yaşındayken elli altmış kitaplık bir kütüphanem vardı,” demiş. Doğum tarihi 1936. On yaş dediğimiz 1946, büyük savaşın hemen sonrası, kıtlık yılları, kitaba ulaşmanın bugünkü kadar kolay olmadığı zamanlar…

Çocukça bir rekabetle yazıyorum, gülmeyin: On yaşımdayken, eh, benim de o kadar kitabım vardı diyebilirim. Çizgi romanları hiç saymıyorum. Zaten onları kitap yerine koyan yoktu…

İnsan kitapla nasıl tanışır? Evvela evde ve ailede karşılaşırsınız. Evde yoksa okulda ya da kütüphanede… Şu anda sahaflık yapan bir yazar arkadaşım, değil evlerinde, yaşadığı köyde tek bir kitap bile olmadığını anlatmıştı. Sonra kitapla karşılaşınca nasıl bir açlıkla saldırdığını…

Başka bir örnek: Seneler önce ünlü bir yazarımız, röportajında henüz on üç yaşındayken Don Quijote’un tam çevirisini okuduğunu söylemişti. O yaşta ben neler okuyordum diye düşünmüştüm. Don Quijote okuyan yazarın çok ünlü bir babası vardı ve yaşadıkları evde birkaç dil konuşuluyordu filan… Edgü’nün babası da bir Osmanlı paşasının torunuymuş.

Kültürel sermaye böyle bir şey. Doğarken sizden önceki kuşaktan bir miras alıyorsunuz.

Bizim evde daha çok serüven romanları vardı. Babam her iş seyahatine çıktığında yolda okumak üzere kitap satın alırdı. Eve döndüğünde bavulundan çıkan romanları günlerce dallardım. E Yayınları favorisiydi, döner dolaşır onları alırdı. Eş dostla arada kitaplar konuşulurdu ama sanat ve edebiyattan çok heyecan ve gerilim mesele edilirdi.

Yanlış anlaşılmasın, bu siyaseten veya kültürel olarak bir reddiyecilikle filan yapılmazdı. Şöyle anlatayım: Babam ölümünden iki ay evveline kadar günde iki üç film seyrederdi. Benden daima “heyecanlı olsun” diye romanlar isterdi. O filmlerin ve romanların ortak noktası “edebîlik” değildi. Festival filmlerini, sanat sinemasını, ödüllü kitapları umursamazdı. Onları satın almaz, seyretmez, geçiştirirdi. Kitabı ve sinemayı bir eğlence olarak görüyordu. Ancak o kadardı, daha fazla değil.

Ama galiba bana bıraktığı kültürel sermayenin bir parçası da buydu: hikâye merakı, serüven iştahı, anlatılan bir şeyin arkasından gitme arzusu.

Kültürel sermaye dedim, insan o sermayeyle hayata başlıyor ama o birikimi bile isteye reddedebiliyor da. İllaki sahiplenecek diye bir kural yok demek istiyorum. Kitaplardan nefret eden çok sayıda yazar ve akademisyen çocuğu tanıyorum. Nasıl evinde hiç kitabı olmayan bir çocuk, ailesine benzemeden bir kitap kurduna dönüşebiliyorsa tersi de mümkün.

Yine de kitapların liberter bir dünyanın kapılarını aralayabildiğine inanıyorum. Romantize ediyor olabilirim. Üstelik sadece “büyük edebiyat” değil, serüven romanları da yapabilir bunu. Okunanlar tuvalette çıkmaz veya uzayda kaybolmaz yani. Bir yerlerde birikir. İnsanı mutlaka daha iyi, daha akıllı veya daha hoşgörülü yapmaz belki ama başka hayatların, başka insanların, başka ihtimallerin varlığını gösterir. Bu bile az şey değil.

Sayılara, kitap sayılarına gelince…

Kendimce hep şunu düşünürüm: 19. yüzyılda ortalama bir entelektüel, hayatı boyunca kaç kitapla karşılaşabiliyor ve kaçını okuyabiliyordu? Bugünle karşılaştırıldığında çok çok az.

On altı yaşımda filan, seksenli yıllardayken, çıkan her Türkçe romanı okuyacağım gibi bir hevese kapılmıştım. Şimdi komik geliyor ama sahiden bunu yapabileceğinizi düşünüyordunuz. Pek kitap çıkmıyordu çünkü.

İşte o azlık -kıtlık mı demeli- bizi bir yandan kötü kitaplara mahkûm ediyordu ama öte yandan, bana şiir ezberleten Türkçe öğretmenlerimin deyişiyle, “sindire sindire” okuyorduk. O yıllardan pek çok roman hâlâ kanlı canlı aklımdadır.

Sonra fotokopi çıktı, dünya kadar kitabı kopyalamaya başladım. Ardından dijital makinelerle sayfaların fotoğraflarını çekmeye, internetten indirmeye koyuldum. Şimdi elimin altında okunmayı bekleyen dünya kadar şey var. Tabii ki çok okuyorum ama eskisi kadar “sindirerek” okuyor muyum, emin değilim.

Belki değişen tam da budur. Bir zamanlar mesele kitaba ulaşmaktı, şimdi hangi kitaba yetişeceğimizi düşünüyoruz.

Bu yüzden yaşadığımız çağda “On yaşımdayken şu kadar kitabım vardı” demenin eskisi kadar anlamı kaldı mı, bilmiyorum. Oğlumun on yaşındayken benden de Edgü’den de fazla kitabı vardı. Ama onlara sarılıp uyumadı. Başka eğlenceleri vardı ve onları daha fazla önemsiyordu.

Demek ki mesele insanın on yaşındayken kaç kitabı olduğu değilmiş. Belki de kaçının içine girebildiğimiz, yaşayabildiğimiz…miş.

Perşembe, Eylül 24, 2026

Biir tesellli verr!

Benim bu topraklardan ve yaşadıklarımdan çıkardığım şeylerden biri şu: Biz memleket olarak, tek tek bireyler olarak kendimizi çok önemsiyoruz. Hep yazıyorum, bu kadar gökdelen, bu kadar en uzun bayrak direği, bu kadar “en büyük” vurgusu boşuna değil. Sadece Z kuşağı değil, hepimiz “müdür” olmak istiyoruz.

Kendini önemsemek kulağa hoş geliyor olabilir. Tabii ki kendimizi önemseyeceğiz denebilir. Bizi bir şey yapmaya, üretmeye iten temel motivasyonlarımızdan biri benliğimiz ve önemsenme arzumuz. Benim sözünü ettiğim, insanın kendisine dünyada olduğundan daha merkezi bir yer ve değer biçmesi.

Üstelik bunun bir hastalığa dönüşme ihtimalinin de farkındayız. Kişisel ilişkilerimizde başkalarının kibir ve büyüklenme hevesinden şikâyetçi oluruz hep. Birine kızarken burnu havada, elitist, götü kalkmış, kendini ne sanıyor deriz. Kendisiyle alay edebilen insanları ise severiz. Neşe ve mizah, “benlikten” çok daha iyi gelir bize.

Önemsenme iştahıyla acı arasındaki ilişkiye de buradan bakıyorum. Gündelik ilişkilerimizde pek çok insan arkasından konuşulduğunu, yersiz yere eleştirildiğini, göz ardı edildiğini, haksızlığa uğradığını düşünüyor. Bunu iddia ediyor, diline doluyor. Öyle ya da böyle keskinliklerini o “saldırı tahayyülüyle” besliyorlar.

Çünkü kendinizi ne kadar merkeze koyarsanız başkalarının yaptıklarını da o kadar kendinizle ilgili sanıyorsunuz. Birinin susması size karşı susmak oluyor, birinin konuşması size laf sokmak, başarısı sizi geçmek, eleştirisi sizi küçümsemek… Tesadüf azalıyor, niyet çoğalıyor. Yankı vadisinde birileri “manidarrr” diye bağırıyor.

Memlekete dönelim. Medyaya, siyasete, popüler kültüre ve ahalinin ağzına dikkat kesilince de benzer bir zihniyet hemen fark ediliyor. Yabancılar bize güvenilmez geliyor, herkesin düşmanımız olduğuna kolaylıkla inanabiliyoruz. Bizimle aynı fikirde olmayanları Türk düşmanlığıyla, hatta bizden olmamakla suçlayabiliyoruz. Türk dediğime bakmayın, Kürtler de farklı değiller. Havasına suyuna, zeybeğine, halayına… bir başkayız biz Mıstık abi…

Laf uzamasın, çook iyi biliyoruz “büyük resmin” ne olduğunu (!): Oyunlar, kumpaslar, manipülasyonlar hiç bitmiyor. Hep kandırılıyoruz. Çinliler bizi savaşarak değil kurnazlıkla kandırmışlardı, ders kitaplarından öyle hatırlıyorum. Hikâye çok eski yani. Bize deprem bombası attılar mesela.

Yav “niye bizimle uğraşıyorlar?” diye sormuyoruz. Türkiye’nin jeopolitik önemi falan denir. Asya’yla Avrupa arasında köprüdür, Türki devletlere açılan kapıdır, İslam âlemi için modeldir… Yıllardır duyarız bunları. Bir ara bor madeni vardı filan.

Türkiye önemsiz bir ülke demiyorum. Mesele o değil zaten. Mesele, önemli olmakla herkesin sürekli bizimle uğraştığı kanaati arasında kurduğumuz tuhaf ilişki.

Bir ülkenin stratejik önemi olabilir. Başka devletler onun politikalarını etkilemeye, ondan yararlanmaya, önünü kesmeye çalışabilirler. Devletler birbirlerine zaten bunları yapıyorlar. Ama buradan, dünyanın gözünü bize diktiği, herkesin gizli veya açık biçimde bizimle uğraştığı sonucuna nasıl geliyoruz?

Ne dersek diyelim, abarttığımızı hepimiz az çok biliyoruz. Üstelik bütün bunları çoğunlukla biz konuşuyoruz zaten. Soruları biz soruyor, cevapları biz veriyoruz. Büyük ölçüde kendi kendimize konuşuyoruz. Önemsenmek istiyoruz ama yeterince önemsenmiyoruz ve galiba bunun farkındayız.

“Avrupa, Avrupa duy sesimizi” psikolojisi milim değişmiş değil. Cümlenin kendisi bile tuhaf aslında. Bizi duy. Bizi gör. Bizi hesaba kat. Biz önemliyiz.

Bu psikolojinin tek tek hepimizi çeşitli ölçülerde etkilediği, mantığımızın içine sızdığı aşikâr değil mi? “Bizimle uğraşıyorlar” ile “benimle uğraşıyorlar” aynı ana babanın çocukları.

Devlet buna inanırsa öğretmen de öğrenci de inanabilir. Fikir dolaşımdadır çünkü: okuldan eve, tivitırdan yeni nesil kahveciye, siyasetten gündelik ilişkilere geçer, biçim değiştirir, her meşrebe uyar. Bir noktada “Türkiye’nin yükselmesini istemiyorlar” olur, başka bir noktada “beni çekemiyorlar”.

Fonda “Bir teselli ver” çalıyor, birilerinin sizinle uğraştığına inanmak acı vericidir ama aynı zamanda o insana bir önem atfeder. Kim sıradan biriyle uğraşır ki? Kim önemsiz bir ülkeye kumpas kurar ki?

“Büyük olduğuna” inanan özne için sıradan olmak tahammül edilmesi zor bir şey olsa gerek be abi. “Bana düşman olmaları, beni önemsememelerinden iyidir!”

Çarşamba, Eylül 23, 2026

Fotoromanzi

Faruk Geç’in Günah isimli gazete tefrikasını okudum. Birisi günbegün gazeteden kesip istiflemiş, nereden elime geçmiş hatırlamıyorum. Geç, uzun seneler Hürriyet gazetesi için İtalyan fotoromanlarını birebir çizgiye uyarlayan çalışmalar üretti. Kopyalaması isteniyordu, kopyaladı diyelim.

Akıllı, maharetli, algısı açık bir çizgi romancıydı, dil biliyordu, yurt dışına çıkıp işine yarayan tecrübelerle döndü. Üslubunu değiştirerek yerli hikâyeler anlatmaya başladı, yaptığını da “Gerçek Hayat Hikâyeleri” olarak adlandırdı.

Günah, 1980’de yayımlanmış. Geç’in çizgisi zaten memleket ortalamasının üzerindeydi, dönemi için yeni ve moderni temsil ediyordu. Ne ki, okuyunca anladım, hikâyesi epeyce karışıkmış…

Taşrada başlıyor. İstanbullu zengin bir ailenin oğlu, taşralı bir ailenin güzel kızıyla evlenmek istiyor. Kız yanaşmıyor, İstanbul’a, halasının yanına üniversite okumaya gitmek istiyor filan… Beyefendi fikritakibini, genç kadına yönelik ısrarını sürdürüyor, nihayet evleniyorlar. Sonra adam içkiye düşüyor, karısını yeni işe aldığı sekreteriyle aldatmaya başlıyor. Kadının da etrafında birileri var ama o, hikâyenin “temiz” tarafında kalıyor. Buna rağmen ailesi, günaha girdiğine, kocasını aldattığına inanıyor. Erkek kardeşi, aile adına genç kadını öldürüyor ve hikâye bitiyor.

Bu final bende pek oturmadı. Aile, baştan itibaren o denli sert, baskıcı veya “bağnaz” çizilmiyor, kızlarını okumaya gönderiyorlar örneğin. Elbette bu, şiddete başvurmayacaklarının güvencesi değil ama kızları üzerindeki denetimleri, namus anlayışları, öldürmeye varabilecek tutumları hikâye boyunca yeterince işlenmiyor. Cinayet, gelişmelerin içinden çıkacağına hikâyeyi bitirmek üzere devreye sokulmuş bir çözüm gibi duruyor. Bir de sekreterin sonradan ortaya çıkan gizemli sevgilisi filan var, o kısım unutuluyor…

Faruk Geç, bu evliliği yıkmak istemiş belli ki. Bir ya da iki karakter hariç güvenilecek kimse bırakmaması da ilginç. Genç kadının etrafı kalabalık ama başı sıkıştığında sığınabileceği pek kimse yok.

Şunu anlamıyor değilim: Soap operada evlilik, finalde olursa mutluluk vericidir, hikâyenin başında olursa sürdürülmesi gereken bir meseleye dönüşür. Kurulan denge, kendi başına uzun süre ilgi çekmez, birilerinin veya bir şeylerin o evliliği tehdit etmesi gerekir. Hele gönülsüzce başlanmışsa, aldatma ihtimali daha baştan hikâyenin üzerine kabus gibi düşer. İçki için de benzer bir yorum yapılabilir. Günah’ta içki, bir zafiyetin, yaklaşan felaketin işareti oluyor, adamın elindeki kadehin hikâyede bir vazifesi var.

Genç bir akademisyenken özellikle kadın seyircilerin tepkileriyle ilgili epey soap opera araştırması okumuştum. İlk fark ettiğiniz, seyircinin size “mantıksız” gelen pek çok unsura takılmaması oluyor. Aksiyon filmlerinde kahramanın bir türlü ölmemesi gibi bir şey bu. Kavuşma ihtimali ve ayrılma endişesi, hikâyenin gerçekçiliğinden daha fazla önemsenebiliyor. İnsanlar tutarsızlıkları fark etseler bile sevdikleri karakterin başına ne geleceğini merak ederek izlemeyi sürdürebiliyorlar.

Ben unutulan sevgiliye, hazırlanmamış cinayete takıldım. Hikâyeyi her gün küçük parçalar hâlinde okumanın başka bir ritmi var elbette, beklemek de okumaya dahil oluyor. Elimdeki tefrikayı kesip saklayan kişinin ne düşündüğünü bilmiyorum. Belki o da aynı şeylere takıldı ama ertesi gün gazeteyi açıp genç kadına ne olduğunu öğrenmek istedi. Makası elinden bırakmadığına göre Geç, onu hikâyede tutacak bir şey yapmış demek ki.

Salı, Eylül 22, 2026

Deeproller





Bu yazı niye ilgi gördü?

Arada yazıyorum, Derin Hakikatler yazılarının bir kısmını Facebook’ta paylaşıyorum. Geçen hafta paylaştığım bir yazı, yayınından iki gün sonra 417.683 görüntüleme ve 27.155 etkileşim almıştı. Yazıyı, o yayından birkaç gün sonra burada da yineledim.

Bu kadar ilgi görünce, mesleki deformasyon olabilir, “Bu yazı niye ilgi gördü?” diye meraklandım. Fotoğrafın uyandırdığı mahremiyet merakı bu ilgiyi mutlaka etkilemiştir ama buna benzer başka fotoğraflar da paylaştım, hiçbiri bu kadar ilgi görmemişti.

Rakamlarla ilgili küçük bir ayrımı hatırlatayım: 417 bin görüntüleme, 417 bin kişinin yazının tamamını okuduğu anlamına gelmiyor. Ama ciddi bir ilgi gördüğü açık. Bunun ne kadarının fotoğraftan, ne kadarının metinden geldiğini de bilmiyoruz. Her yüz görüntülemeye karşı yaklaşık 6,5 etkileşim var. X platformunda bu oran daha düşük oluyor; link verilirse kullanıcıların çok daha azı tıklıyor. Linçlendiğim yazıda yazıya tıklama oranı yüzde 3’tü mesela: 750 binde 23 bin civarı. Ki tıklamak da yazının okunduğunu göstermiyor.

Üstelik bu sayılar tekil kişi sayısı değil. Aynı kişinin tekrar bakması veya yazıyla tekrar karşılaşması toplam görüntülemeye katkıda bulunabiliyor. Kaç farklı hesaba ulaşıldığını görmek için ayrı bir ölçü olan erişime bakmak gerekiyor. Elimizde her veri yok demek istiyorum.

Bu yılın başından beri blog yazılarımın çok fazla ilgi gördüğünü, bunun nedenlerini düşündüğümü ve ne zaman sönümleneceğini merak ettiğimi yazmıştım. Algoritmanın bir nedenle beni öne çıkardığını, bunu her yazım için yapmadığını görebiliyorum.

Eldeki popülerleşen yazıya bakarak, yarattığı ilginin gerekçelerine dair ancak tahminde bulunabilirim. Yazı bir fotoğraf yorumu, okurun insan tanıma hevesine alan açıyor. Fotoğraf, seyredeni hemen bir ilişkiyi çözmeye çağırıyor. Üstelik pavyona, cinselliğe ve başkasının özel anına bakmanın çekiciliğini de taşıyor. Nostaljik ayrıntılar var: Maltepe sigarası, kaçak “Amarikan” kot, Almanya’dan gelecek krem… İnsanların bildiği bir dünyayı harekete geçirecek şeyler bunlar. “Biliyorum” ve “hatırlıyorum” deme imkânı sağlıyor.

Ne ki ne söylesem eksik kalır. Bu yoğun ilginin sebeplerini bilmiyorum, algoritmanın işleyişine hâkim değilim ve eldeki verilerden kesin çıkarımlar yapmak pek kolay değil.

Gelelim etkileşim bahsine…

Bu tür yoğun ilgi gören yazılara yapılan yorumları oldum olası cevaplamam. Doğrusu pek de hayırlı şeyler yazılmıyor. Tahkir ve tezyif edici, mansplaining tadında, rekabetçi ve iddiacı yorumlarla karşılaşıyorsunuz. Yazının tam olarak okunmadığını, bir tarafından tutularak had bildirilmek istendiğini anlıyorsunuz.

Yine de ilgimi çeken bir yön var: Bu fotoğrafları paylaştığım için mutlaka ahlaken suçlanıyorum. Özel hayata ve mahremiyete saygı göstermediğim ileri sürülüyor.

Bu, popüler bir yargılama ve akıl yürütme biçimi olduğu için ilgimi çekiyor. İnsanlar çok haklı olduklarına emin olmasalar bu kadar kolay hüküm veremezler.

Oysa son bir buçuk yıldır, bu fotoğrafta olduğu gibi, her defasında yapay zekâ yoluyla insanların yüzlerini değiştiriyorum. Yaptığım şey edebî bir oyun. Fotoğrafları gerçeklik vehmini güçlendirmek için kullanıyor, orijinali tahrif ederek paylaşıyorum. Başka bir deyişle, mahremiyetini ihlal ettiğim sanılan insanların yüzleri, tam da mahremiyetlerini korumak için değiştirilmiş oluyor.

Eveett Mıstık abi, “Ya hayırdır, niye bu kadar çok etkileşim alıyor bu yazılar?” bahsinde vıdı vıdı etmeyi sürdürüyorum işte.

Related Posts with Thumbnails