Pazar, Mayıs 03, 2026

Ticaret ve Kompozisyon

Ortaokula başladığımda müfredatta yalnızca tek bir seçmeli ders vardı. Üstelik öyle bugünkü gibi dönem dönem değişen bir şey de değildi; okula başlarken, daha ilk günden seçiliyor ve üç yıl boyunca kader gibi peşini bırakmıyordu.

Babamla annem, benim sanatla, yazıyla, “sanat sepet” diye küçümsedikleri işlerle uğraşmamı bir gün olsun istemedikleri için fikrimi sormaya gerek duymadılar. Doğrudan gidip beni “Ticaret” dersine yazdırdılar.

Diğer seçenek ise Kompozisyon’du. Türkçe dersinin bir uzantısı sayılabilecek, yazıyla ilgili bir dersti. Ticaret ise bildiğin muhasebe: defter, hesap, rakamlar, kayıt, cetvel… Ortaokul çocuğuna esnaf stajı. E babam, Ticaret Lisesi mezunu ve esnaf, daha ne olacak?

Buraya küçük bir not düşeyim: İlkokul ikinci sınıfta Kovboylar adlı, kırk beş defter sayfası süren bir roman yazmışım. Dehşet bi şey! Yani ortada emare vardı yani, tınmadılar bile! Gülmezsen sevinirim Mıstık abi!

Neyse, ortaokula dönelim. O ders saatlerinde sınıf ikiye ayrılırdı. Sevdiğim, kafa dengi ne kadar arkadaşım varsa Kompozisyon’a giderdi. Ben ise kös kös Ticaret sınıfında oturur, muhasebe eziyeti çekerdim. E peki Kompozisyon çok parlak, hayat değiştiren bir ders miydi? Muhtemelen değildi. Ama bana daha yakın, daha kolay gelirdi. 

Zaten o yıllarda Türkçe sınavlarında en az dört puanlık kompozisyon sorusu olurdu; ben de mambo jambo yazıp rahatça sınıfı geçerdim. İnsan bazen yeteneğinin nerede olduğunu çocukken bile bilir. E biliyordum Romalılar! Aaa!

Bugün dönüp baktığımda canımı sıkan şey, hayatımın ilk seçmeli dersini seçememiş olmam değil. Fikrimin sorulmasına bile gerek görülmemiş olması. Asıl ukde orada duruyor.

Sonra ne oldu? E yazarak geçiniyorum işte.


Cumartesi, Mayıs 02, 2026

Kim kimi seyrediyor?

Tarihi çizgi romanların erkek kahramanları ne zaman bir su kenarına inse, istisnasız biçimde suda yıkanan kadınlarla karşılaşırdık. Su kenarı erotizmin ve çıplaklığın mecburi adresiydi. Sanki o kadınlar kahramanın rotasını önceden biliyor, nöbet tutuyor, bizimki yaklaşırken telaşla toplaşıyorlardı. Yıkanan amcalar, teyzeler, çocuklar değil; illa ki etine dolgun, genç kadınlar olurdu... 

Erkeklerin hiç yıkanmadığı, sadece at üstünde toz toprak içinde, “pis pis” dolandığını hiç konuşmuyoruz.

Malum, hamam kültürü bizim kolektif bilinçaltımızın, yerel erotizmin ve fantezilerin derin kaynaklarından biri. Masumane bir nostaljiden söz etmiyorum.

Büyüdüğüm mahallede, hali vakti yerinde bir ailenin zihinsel engelli bir oğulları vardı. Her zaman ütülü takım elbiseler içinde, ağır başlı tavrıyla dışarıdan bakıldığında tam bir “beyefendi” profili çizerdi. Gel gör ki, mahalle kahvesinin dangozları türlü çakallıklarla onu sarakaya alır, özellikle de ablaları hakkında konuştururlardı. Çocuk, o ilgi odağı olmanın yarattığı garip tatminle, kapı deliğinden neler gördüğünü uzun uzun, en ince ayrıntısına kadar anlatırdı. Hayatın ne kadar acımasız olduğunu, mahremiyetin nasıl bir teşhir aracına dönüştürülebildiğini insan yaşayarak öğreniyor.

Ablaların banyo yaptılar mı lan?” sorusu, aradan geçen onca zamana rağmen dün gibi aklımda…

Yukarıdaki resmi bilmiyordum, meğer yıkanan kadınları gözetleyen bir Pan tasviri varmış; şeytani, kötücül ve şehevi.

Ne ki, az sonra Karaoğlan çıkıp, uğru mudur, hırlı mıdır tınmadan o sefili pataküte tepeleyecek, tepeler tepelemez de kızların en güzeliyle Frankfurt Okulu’nu, sosyal medyanın öfke algoritmasını filan tartışmaya başlayacak… Çok okuduk biz bunları…

Kim Karaoğlan, kim Pan, kim uğru… ve asıl kim kimi seyrediyor?

Cuma, Mayıs 01, 2026

Meğer susuz kalır imiş balıklar derya içinde


Bir insana savunma hakkı tanımadan ceza verirseniz, orada hakkaniyet kalmaz. Kendini savunabilmek, hakkını savunabilmek, insan olmanın ve birlikte yaşamanın temel şartlarından biridir.

Suç varsa ceza olabilir, ama suçlama varsa önce savunma hakkı vardır. Her suçlananı peşinen mahkûm eden anlayış, hukukun değil öfkenin anlayışıdır. Savunma hakkının olmadığı yerde hukuk yoktur, adil yargılanma yoktur. Bu yalnızca modern hukuk sistemlerinin değil, insanlık tarihinin, büyük inanç geleneklerinin ve ortak vicdanın da kabul ettiği bir ilkedir.

Adil yargılanma hakkı sadece bugünün değil, dünün ve yarının da meselesidir. Zaman değişir, iktidarlar değişir, çoğunluklar değişir ama adalet ihtiyacı değişmez. Bir insana savunma hakkı tanımadan verilen her ceza, geride mağdurlar, tanıklar ve unutulmayan kırgınlıklar bırakır.

Bir toplum intikam duygusuyla hareket etmeye başlarsa, orada medeniyet aşınır, ahlak geriler. Çünkü intikam ile adalet aynı şey değildir. Adalet öç almaz. Adalet taraf tutmaz. Adalet çoğaltılmış husumet üretmez. Adalet, öfkenin değil ölçünün yanındadır.

İnsan hayatını güzelleştiren şey, insanın insana yaptığı iyiliktir. Hukuk ve adalet de bunun için vardır: korkutmak için değil, korumak için.

Not: Yazıyı altı yıl önce yazmışım, 1 Mayıs vesilesiyle yinelemek istedim. Meraklısı için fotoğraf, Stanley Kubrick’in 1946 yılında henüz 17 yaşındayken Look dergisinde çalıştığı dönemde çektiği "Life and Love in the New York Subway" (New York Metrosunda Yaşam ve Aşk) adlı meşhur serisinin bir parçası.

Perşembe, Nisan 30, 2026

Ergenlik kaosu

Fotoğraf, muhtemelen 1930’ların ortasından, Selahattin Giz çekmiş… Dans edenler, Boğaz’a nazır, sarmaşıklarla çevrili bir terasta baharı karşılıyorlar. Bir evin arka avlusu mu yoksa bir çay bahçesi mi olduğu belirsiz bir mekânda, gençlik “modernizm” denen o yeni ve ışıltılı elbiseyi giyinmeye çalışıyor. Hava güneşli olmalı, gramofondan süzülen a la mode bir melodi ve flörtün o ürkek, terli avuç içleri… Efil efil esiyor İstanbul.

Ne var ki, fotoğrafa birazcık dikkat kesilince o bildik “bahar partisi” imajı yerini tuhaf bir karmaşaya bırakıyor. Uluorta ve büyük bir doğallıkla erkek erkeğe dans eden figürler görüyoruz… Hatta kenarda, kendi ritminde sallanan bir kadın çift.

Bu bir “yokluk” mu? Kadın nüfusunun kamusal alandaki kıtlığından doğan pratik bir çözüm mü? Yoksa henüz formülize edilmemiş, adı konmamış bir arayışın, bir geçiş estetiğinin manzarası mı?  “Homoerotik” etiketine sığınmak kolay, mesele tam da bu kolaylıktan kaçmayı gerektiriyor.

O gençler için sadece orada olmak, o sarmaşıklı kemerin altında bir ritme tutunmak dahi başlı başına bir devrim olabilir. Ne olduğunu bilmiyorlar ama deniyorlar. Arzunun kıyılarında bir sandal sefası bu… Modernizmin şehre inişiyle beliren, hem sakil hem de hayranlık uyandıran o “yeni insan” sancısı. Mutlaka yeni, genç, farklı, değişime açık olmalıyız baskısı…

Bana kalırsa buna “ergenlik kaosu” demek en doğrusu. Kaosun çoğulu yoktur; gücünü bu mutlak tekilliğinden alır. Ve o terastaki kaos, yalnızca dans edenleri değil, o gün orada olmayanları, hatta bugün bu fotoğrafa bakan bizleri bile etkiliyor. Yeni olmalıyız, ama alafranga olmamalıyız, işte o titreşim, o huzursuz ritim: zın zın.


Çarşamba, Nisan 29, 2026

Vitray, Bir Bilinç Haritası

Çizgi roman, son çeyrek yüzyılda satışları düşerken garip bir ironiyle itibar kazandı. Okur kaybeden mecra, prestij kazanan nesneye dönüştü. Bir zamanların düşük maliyetli, çok basılan popüler kültür malzemesi, bugün sert kapaklı, kuşe kâğıtlı, sınırlı baskılı, pahalı bir kültür ürününe çevrildi. Orijinal sayfaları galerilerde sergileniyor, özel baskıları koleksiyon piyasasında dolaşıyor, hakkında akademik metinler yazılıyor. Bir zamanlar çocuksu ya da bayağı sayılan alanın, sonunda sanat vitrine taşınması biraz ironik, biraz da tanıdık bir hikâye. Kapitalizm, her koşulda pazarlıyor, premium ambalajla da olsa satmaya devam ediyor.

Bu dönüşümün olumlu bir sonucu da oldu elbette. Eskiden anaakımın dışında kalan kişisel, tuhaf, deneysel anlatılar bugün daha görünür olabildiler. Yeraltı fanzinlerinin, bağımsız çizerlerin, arthouse damarlı işlerin bir zamanlar marjinalize edilen enerjisi artık merkeze daha yakın durabiliyor. Bunu romantik bir zafer öyküsü gibi değil, pazarın daralınca nişleşmesi olarak okumak daha doğru olur. Kitle küçüldükçe ürün özelleşti; çizgi roman da buna uyum sağladı.

Vitray, bu yeni dönemin dikkat çekici örneklerinden biri. Joe Kessler cilalı, pürüzsüz ve profesyonel görünmek isteyen bir albüm yapmamış. Tam tersine, fanzin ruhunu özellikle koruyan bir çizgi dili seçmiş. Eskiz gibi bırakılmış yüzeyler, fazla çizilmiş hissi veren konturlar, yer yer karalanmış alanlar, taşan enerjiler… Sayfalar bitmiş değil de hâlâ oluşuyormuş gibi duruyor. Bu önemli; çünkü anlatılan dünya da tamamlanmış bir dünya değil. Düzenli, berrak ve kendinden emin bir hayat anlatılmıyor...

Karakterler çoğu zaman bir yere gitmekten çok sürükleniyor gibiler. Yürüyorlar, dolaşıyorlar, sapıyorlar, oyalanıyorlar. Bir hedefleri var mı, emin olamıyorsunuz. Bu da albüme güçlü bir rüya hissi veriyor. Mekânların gerçekliği kaygan, zaman duygusu belirsiz görünüyor. Kessler açıklamayı değil, sezdirmeyi tercih ediyor. Bazı çizerler hikâye anlatır; bazıları ruh hali kurar. Kessler ikincilerden.

Renk kullanımı da bunun parçası. Pek çok çizgi romanda renk, estetik makyajdan ibarettir. Burada ise psikolojik bir aygıt gibi çalışıyor. Gerilimleri, kırılmaları, iç sıkışmalarını, geçici ferahlıkları görünür hale getiriyor. Kimi sahnelerde ne olduğundan çok, nasıl hissedildiği önem kazanıyor. Bu da albümü olay odaklı değil deneyim odaklı bir okuma nesnesine dönüştürüyor.

Vitray dört ayrı hikâyeden oluşuyor. İlk bakışta bunların birbirine bağlanmadığı düşünülebilir. Aynı karakterler yok, tek bir olay örgüsü yok, finalde düğümlerin çözüldüğü geleneksel bir bütünlük de yok. Ama kitap başka türden bir birlik öneriyor: tema birliği. Çocukluk, ergenlik, yetişkinlik ve üretimle gelen olgunluk evresi… Yani hikâyeler karakterler üzerinden değil, insan hayatının dönemleri üzerinden konuşuyor.

David Lynch çağrışımları var, mantığın tam işlemediği sahneler, rüyayı andıran geçişler, sembolik ama açıklanmayan yoğunluk, bir yere varamayan hareket duygusu… Ancak önemli bir ayrım var. Lynch çoğu zaman seyirciyi karanlık bir tünele sokar ve ışığı kapatır. Kessler ise daha nefes alınabilir, hatta yer yer umutlu bir yere ulaşıyor.

Günümüz alternatif anlatılarında sık rastlanan nihilist ya da umutsuz kapanışlar yerine, daha açık, daha iyimser bir son tercih edilmiş. Bugün için umudu ciddiye almak bazen karamsarlıktan daha cesur bir tavır sayılabilir. Kessler, çizgi romanı bu yönde kullanabilmeyi denemiş, pürüzlü, kaotik ve tam da bu yüzden akılda kalıcı bir iş ortaya koymuş.

Yanlış anlaşılmasın, ben albümü bir imkânı kullandığı için sevdim, piyasa ve yüksek sanat algısına karşı farklı bir şey denediği için önemsiyor ve ilham verici buluyorum. 


Ahşap Manzaralar


 

Salı, Nisan 28, 2026

Hızlı ve Utanmaz

Utanmaz Adam, fenomen mizah dergisi Gırgır'ın sembolüydü. Özellikle ilk dönemlerde derginin yaratıcısı olan Oğuz Aral tarafından en çok öne çıkarılan çizgi roman Utanmaz Adam'dı. Sonraki yıllarda Aral, bir başka tiplemesi olan Avanak Avni'nin çocukluğunu anlatmaya başlayınca, naiflikle reel hayatın ve yetişkinlerin dünyasının karşılaşmasından doğan tezatlıklar okurdan özel ilgi gördü ve Avni, Gırgır'ın en sevilen karakterine dönüştü. Öyle ki, Gırgır satıldıktan sonra Aral'ın çıkardığı yeni mizah dergisinin adı Avni olmuştu.

Utanmaz Adam ise Gırgır'ın ilk döneminin ve o yıllarda oluşturulmak istenen mizah anlayışının en başarılı örneğiydi. Aral, Gırgır'da erotizmi kullanarak cinsel açlığı komikleştirmeye çalışıyor, derginin siyasetle ilişkisini dahi bu yönde istifliyordu. Utanmaz Adam, neşeli bir dolandırıcının serüvenlerini anlatıyordu. Utanmazlığıyla tezat biçimde Şeref Haktanır isimli olan genç dalavereci, zenginleri dolandırıyor, sürekli para ve mücevher hırsızlığı yapıyordu. Bütün serüvenleri köşklerde, büyük otellerin pahalı odalarında, kur yaptığı güzel kadınlar ve avladığı milyonerler arasında geçiyordu.

Gırgır, 1972 yılında çıkmaya başladığında başarılı olup olmayacağı belli olmayan bir dergiydi. Aral, çok dar bir kadroyla çalışmaya başlamış, günlük bir gazetede aynı isimle yayınlanan mizah köşesini dergiye taşımıştı. Epeyce bir süre, Gırgır daha önce yayınlanmış çalışmaları yineleyen ve derleyen bir yayın olarak çıktı. Dergide yeni olan bir kaç istisnadan biri Aral'ın çizgi romanlarıydı. Onlar da kısmen yeniydi, çünkü Aral, yıllar önce yayınlanan çizgi romanlarını revize ederek, hem öykülerini geliştiriyor hem de yeniden çiziyordu.

İlk Utanmaz Adam nasıldı ve ne yönde değişti diye sormak gerekiyor çünkü ilk yayınlarının üzerinden bir on beş yıl geçmiş, mizah ve hikâye estetiği değişmiş, Oğuz Aral'ın çizgisi çok gelişmişti. Ellili yılların sonunda, kısmen siyasi baskılardan kısmen de satış artıran magazin gazeteciliğinin etkileriyle (bugün üçüncü sayfa dediğimiz) hırsızlık ve cinayet haberleri öne çıkartılıyor, “arkası yarın” biçiminde büyütülerek günbegün aktarılıyordu. Gazeteler yakalanamayan hırsızları, bulunamayan katilleri haber yapıyorlar, bu popülerlik mizahçıları ister istemez etkiliyordu. Mizah sokağı ve zamanı yakalayarak yaşar çoğunlukla. Altan Erbulak'ın Kibar Hırsız, Suavi Sualp'in Çapkın Hırsız çizgi romanları hep bu dönemde gazete haberlerinden ve gerçek hırsızlardan ilham alınarak üretildiler.

Utanmaz Adam da bu modanın bir parçasıydı ve yine bir hırsızın dolambaçlı serüvenlerini resmediyordu. O dönem için olumsuz nitelikli birini kahramanlaştırmak tepki çektiğinden Aral da bunu normalleştirecek ve açıklayacak bir tür neden-sonuç ilişkisini katmıştı işin içine. Şeref Haktanır o kadar temiz, o kadar hisli ve mahcuptu ki sürekli sömürülüyor, kandırılıyor, iyi bir insan olarak toplumda yaşayamıyordu. Bir gün, nasıl oluyorsa, alnında bir damar çatlıyor ve utanmazlaşıyordu. Kendi ifadesiyle “bu dünyada refah içinde yaşamanın utanmak kelimesiyle bir arada yürümeyeceğini anlayacak kadar zeki biri”ne dönüşüyordu. Bu dünyada koyunlar ve çobanlar vardı. Şeref zekâsı, kabiliyeti ve hergeleliğiyle örnek bir çobandı, “koyunları gütmeliydi”. İnsanların arkasından konuşuyor, arsızca Pakizeler dediği kadınların peşine düşüyor, her gittiği yerde hırsızlık yapıyor, yalan söylüyor, riyakârca davranıyordu. Sürekli av peşindeydi, gazeteyi açıyor, haberleri okuyor, gözüne kestirdiği paralı bir vakaya damdan düşer gibi dâhil oluyordu. İlk hikâyelerde papyonlu, bastonlu, ince bıyıklı, Ayhan Işık’ı andıran, esmer biri olarak tipleştirilmişti. Baston sonradan unutuldu ama papyon, Utanmaz Adam'ın alametifarikasıydı.

Bugün uzak geçmişin, sünnet çocuklarının ve eksantrik beyfendilerin aksesuarı olan papyon, bir dönem için inceliğin, okur yazarlığın veya Avrupalılığın göstergesiydi. Utanmaz Adam, papyon ve bastonla, zengin muhitlerinde ve elegant mekânlarda oynadığı oyunlarına kendini farklı biriymiş gibi göstererek başlıyordu. Mesafeli ve incelikli bir konuşma diliyle kendini tanıtırken çevreyi gözleyen, niyetini gizleyen, türlü pozlarla paranın peşine düşen biriydi Utanmaz Adam. Bir serüveninde zengin bir işadamı ölmüş, geride büyük miras, dul bir kadın ve güzel kızı ortada kalmıştı. Şeref, dul anneyi bir romantik âşık gibi kandırırken, evin güzel kızının taliplilerinden, kızla aralarını yapmak için para sızdırıyordu. Aslına bakılırsa herkesten para tırtıklıyordu, gittiği lokantalardan çatal bıçak dahi çalıyordu. Para edebilecek her şey ilgisini çekiyordu. Para ve kadınlar en büyük zaafıydı. Parası için çirkin zengin kadınlarla birlikte oluyor, genç kadınlara asılıyor, kalabalık yerlerde onları elle taciz ediyor, numaralar çeviriyor, her defasında herkesi yarı yolda bırakarak kaçıp gidiyordu.

Parayı ne yapıyordu? Parayı zengin olmak için saklamıyordu, evi, arabası, geleceğini garantileyecek bir maddi dayanağı yoktu. Çaldığı paraları kısa sürede, delice bir arzuyla tüketiyordu. En büyük zevki harcamaktı. Pahalı otellerin en lüks dairesini tutuyor, zengin sofralar kurduruyor, kadınlarla içerek dağıtarak, kontrolsüz bir şehvetle elindekini avucundakini bitiriyordu. Utanmaz Adam'ı sevimli kılan yanı da buydu. Parayı elde edince para sanki cazibesini yitiriyordu. Elindeki sıfırlayana kadar harcayıp sokaklara düşüyor, karnı guruldayarak, aylaklık ederek dolanıyordu. Hemen her serüven, o sefahatin sefalete dönüşmesiyle başlıyordu. Bazen tesadüfen bazen bilerek ucunda para olan bir entrikaya karışıyor, tekrar serüvene sürükleniyordu.

Utanmaz Adam serüvenlerinin ilginç bir noktası seyahatlere dayanmasıydı. Dünyanın globalleşmediği, uzak ülkelerin bilinmediği dönemlerde, serüven romanları belirli klişelerle ilerler, kahramanlar kutuplardan çöllere, uzayın derinliklerinden denizler altına savrulur dururdu. Ülkeler, iklimler, mekânlar ve önyargılar serüvenlerin arka planını oluştururdu. Bu durumu, serüven romanlarıyla sınırlamak doğrusu yanlış olur, gazeteler ve gazeteciler, gezilere gider, bilinmeyen yerlerle ilgili uzun gezi yazıları yayınlarlardı. Yabancı ülke ve hayatlar merak ediliyordu. Tiraj getiren gezi yazılarıyla nam salmış gazeteciler vardı. Utanmaz Adam, aynı mantığı parodici bir tutumla izleyerek dünya turu yaparcasına serüvenler yaşıyordu. Onu Paris'te, Londra'da veya zaman makinesiyle Teksas'ta, kovboylar arasında görebilmek mümkündü. Seyahat duygusunu pekiştiren bir hareketliliği vardı Utanmaz Adam'ın. Bir yerden bir yere gitmek, kaçmak, kovalamak, kaçırılmak bütün serüvenlerin ana motifiydi. Tek bir duran karesi yoktu hikâyelerin. Utanmaz Adam'a dek bu kadar harekete dayalı çizgi romanımız olmamıştı dense yeridir. Sayfalar bütünüyle aksiyona dayalıydı, karelere arası ardışıklık hiç kesilmiyordu. Utanmaz Adam, bir model olarak bütün Gırgır çizgi romanlarının seyrini belirledi. Karmaşa, kovalamaca, her karede öne çıkan hareketlilik çeyrek asır boyunca bütün Gırgır anlatılarında varlığını korudu.

Oğuz Aral, Şarlo estetiğini ve Walt Disney devamlılığını Gırgır'a taşımıştı. Tiplemeleri öyle bir çizgiyle kuruyordu ki her zaman hareketli görünüyorlardı. Mimikler, jestler hep bir olağanüstülük içindeydi. Buna dile dayalı bir mizahı da eklemek gerekiyor, argo içeren, Yeşilçam komedilerini en çok da Suavi Sualp diyaloglarını andıran özel bir dili vardı dizinin. Utanmaz Adam'ın yan karakteri, arkadaşı olan Korna'nın hikâyeye dâhil edilmesiyle, her fiili ve sıfatı, “Düt” ve “Vanki”yle değiştiren konuşma biçimi kullanılıyordu. Düttür git! diyordu mesela veya tadı vankiydi (güzeldi). Korna, Utanmaz Adam'ın yan karakteri olarak farklı bir işleve sahipti. Çizgi romanlarda yan karakterler, hele ki Utanmaz Adam'ın üretildiği yıllarda komedi unsuru olarak serüvenin ciddiyetini sevimlileştirirdiler. Korna, zaten mizahi olan serüven içinde başka bir anlamı, Şeref'in vicdanı veya yazarın sesi olmak gibi farklı bir işlevselliği taşıyordu. Korna tıpkı Şeref gibi vur patlasın çal oynasın bir hayatı seviyordu, onun düzenbazlıklarından haz alıyordu ama içinde bir yerde masumiyet barındırıyordu. Pişmanlık duyuyor, nedamet getiriyor, Utanmaz Adam'ı uyarıyordu. “Bir gün böyle olacağı belliydi. Abicim çaldık, çırptık, dolandırdık. Haram uçkur düttük. Kimsenin gözünün benzinine bakmadık.” 

Mizah pek pedagoji ve öğretmen hassasiyeti kaldırmaz. Oğuz Aral, Gırgır çok satmaya başladığı yıllarda, muhtemelen sorumluluk duyarak, popüler kültürün işleyişi hakkında eleştirel düşüncelerini hikâyeye katıyordu ama işin doğrusu Utanmaz Adam, bu eleştirilerle değil, oyunbazlığıyla, süratiyle ve sevimli kötücüllüğüyle hatırlandı hep. Bu kötücüllük sonraki kuşak karakterleri etkileyerek mizahi çizgi romanları baştan ayağa değiştirdi. Bu bakımdan Utanmaz Adam, anlatım dili ve iddiasıyla radikaldi, çığır açtı.

Related Posts with Thumbnails