Pazar, Ekim 18, 2026

Metre Golden Mahir

Galip Tekin, Gırgır’ın kadro olarak kalabalıklaştığı seksenli yıllarda çizmeye başladı. Dergide düzenli bir yer edinebilmek, mevcut köşelerden birinin boşalmasına, önemli çizerlerin yorulmasına ya da ekonomik nedenlerle ayrılmasına bağlıydı. Doğrusu, o yıllardaki üretimlerinden bile anlaşılıyor ki Tekin'in asıl ilgisi mizahta değildi, Gırgır'a uygun biri gibi görünmüyordu. Ondan ve derginin genç çizerlerinden beklenen, aktüel gündemi, özellikle spor ve televizyon magazinini komikleştiren işler üretmeleriydi.

Oğuz Aral, beşinci sayfada kullanmak üzere, kenarda bekleyen genç çizerlere ısrarla bu çerçevede çizgi romanlar ürettiriyordu. Bu sayfada daha önce bazen Tekin Aral, bazen Altan Erbulak, popüler isimlere odaklanan karikatür sayfaları ve çizgi romanlar hazırlamışlardı. Mikrop kapandıktan sonra Gırgır'a dönen Engin Ergönültaş da aynı sayfada Zalim Şevki ve Kelek Osman'a yeniden başlamış, ancak bu dönüş pek de uzun ömürlü olmamıştı. Galip Tekin, o sayfada, o ihtiyaca denk düşen bir çizgi roman yapma şansını 1982'de yakaladı. Henüz 24 yaşındaydı.

Dünyanın En Dökülen Film Şirketi: MGM (Metro-Goldwyn-Mayer'dan ilhamla Metre Golden Mahir) isimli çizgi romanı beklentilere uygundu. Yeşilçam ve ucuz film üretimi komikleştirilerek anlatılıyordu. Çizgiler ve espriler Oğuz Aral etkisindeydi: hareket komiğinden yararlanılıyor, Utanmaz Adam havasında bir akışkanlık kurulmaya çalışılıyordu. Dizinin kahramanı Mahir, ufak tefek, gözlüklü, kepçe kulaklı, klark bıyıklı, sigara tiryakisi biriydi. Oğuz Adam’ın Şeref Haktanır’ı ile İlban Ertem'in Küçük Adam'ı arasında bir yerdeydi. Düşük maliyetli trash filmler çekiyor, sürekli maliyet hesabı yapıyor, önce filmi bitirmeye, sonra satmaya uğraşıyordu. Döküntü nitelemesi de buradan geliyordu. Kurnazlığına ve meslek tecrübesine güvenen küçük bir yapımcıydı. Şöyle takdim ediliyordu: “Abisinin Almanya'dan gönderdiği torna tezgâhı Gümrük'te filim makinesiyle karışınca tesadüfen sinemacı olmuş, Yeşilçam'ın en gaddar yapımcısı.”

Gırgır kahramanları tesadüfleri severdi. Hiç beklenmedik bir anda zengin veya şöhret olur, olağanüstü bir hayat yaşamaya başlarlardı. Birine benzetilir, umulmadık bir muammanın parçası olur, yanlışlıkla kaçırılıp maceranın içine düşerlerdi. Mahir de tesadüfen sinemacı olmuş, üstelik Yeşilçam'ın en gaddar yapımcısı diye nam salmıştı. Gaddarlığı, hikâyelerde başına gelenlerle birlikte düşünüldüğünde ironik bir nitelemeydi. Başkalarını kullanmayı, işi ucuza kapatmayı biliyor görünse de kendi hesaplarının açığını bir türlü göremiyordu.

Mahir'in sağ kolu Tahir, “annesi Beyoğlu'nda camii bulamayınca bir film şirketinin kapısına bırakıp kaçtığı” bir çocuktu, sinemacılar arasında büyümüştü. Şirketin senaristi Nadir ise kaleminden gözyaşı ve hicran damlayan, Nobel alamayınca Oscar'ı kafasına koyan bir yazardı. Daktilosuyla dolaşıyor, senaryo neyi gerektiriyorsa süratle sahneleri sıralıyordu. Pos bıyığı, cebindeki yarım Güzel Marmara şişesi ve boynundaki fularıyla ünlü Yeşilçam senaristi Bülent Oran'ı andırıyordu. Mahir, Tahir ve Nadir'in isimlerinin kafiyeli olması bile çizgi romanın komiklik mantığı hakkında fikir veriyordu.

Hikâyeler mutlaka hüsranla sonlanıyordu. Mahir'in yapımcı pozları ve işbilirlik iddiaları, ne sanatta ne ticarette başarı getirebiliyordu. Yardımcısı Tahir de onu taklit ediyor, işi bağladığını, problemi çözdüğünü söyleyerek patronunun gözünü boyasa da her defasında çuvallıyordu. Kendilerinden emin konuşmalarıyla yapabildikleri arasındaki mesafe, dizinin başlıca komiklik kaynağıydı. Hep birlikte uğraşıyor, makûs talihlerini bir türlü değiştiremiyorlardı.

Bunlar, Gırgır çizgi romanlarında sıkça görülen bir formülün tekrarıydı, MGM bu bakımdan yenilik getirmiş değildi. Ancak birkaç sayı sonra diziye, Tekin'in başka türlü hikâyeler anlatmak istediğini düşündüren acayiplikler katılmaya başladı. Tahir, “modaya uyup şöyle bir uzay filmi de biz çevirelim mi?” diye soruyor, Nadir hemen bir konu uyduruyordu: “Inının ının… Recep, sevdiği kızı almak için Merih'e çalışmaya giderek başlık parası biriktiren güzel sesli bir gençtir.” Sırtında tüpgaz, gözünde sualtı gözlüğüyle dolaşan jön, sazlı sözlü bir bilim kurgu filminin kahramanı oluyor, saçma uzay dekorları önünde iple sallanarak türküler söylüyordu.

Bir başka bölümde Nadir, “Size King Kong ve Javs’tan sonra son canavarı takdim ediyorum. Dev sivrisinek Sink Kong. Çünkü artık yaz geldi ve herkesin gıcık kaptığı sivrisinekler ufak ufak ortaya çıkmaya başladı” diyor, Mahir fikri heyecanla kabulleniyordu: “Başrolde sivrisinek oynayacağına göre star istemem. Tahir sivrisinek, (sekreter) Ayten de ilk kurban olur”. Tahir’in kostümü, Tekin’in sonraki yıllarda geliştirerek resmedeceği yaratıkların handiyse öncüsüydü.

Başlangıçta ucuz film üretiminin bir parçası olan bu acayiplikler, giderek hikâyenin dünyasını da değiştirmeye başladı. Nadir, bir bölümde hücre büyütme makinesi icat ediyor, “bunun sayesinde küçük canlıları büyültüp, korku filmlerinin Allahını çekeceğiz. Hilesiz, hurdasız” diyordu. Artık mesele, eldeki imkânlarla bir canavar kostümü hazırlamanın ötesine geçiyordu. Nadir'in uçan kamera yaptığı, elektrikle uğraşırken oyuncuların gaiplere karışmasına neden olduğu da görülüyordu. Film çekmek için başvurulan yollar, başlı başına fantastik olaylara dönüşüyordu.

Tekin'in aklı hep fantastikteydi. MGM'ye bu gözle bakınca, sonraki hikâyelerinin izlerini görmek mümkündü. Derginin beklediği Yeşilçam esprilerini üretirken, anlatmak istediği başka unsurlara da yer açıyordu. Oğuz Aral'ın bu kaçamaklara alan tanımasında Tekin'e duyduğu kişisel sempatinin veya Nuri Kurtcebe'nin fantastik türünde daha önce ilgi görmüş olmasının payı bulunabilir. Sebebi ne olursa olsun, Tekin sonunda MGM'yi bırakarak bütünüyle fantastik hikâyelere yönelebildi.

1983 başında Tekin, Acayip Hikâye adlı çizgi romanının ilk karesinde kendini anlatıcı olarak sunuyor, biraz da iddialı bir girizgâh yapıyordu: “Bu hafta çok acayip bir hikayemiz var. Birkaç yıldan beri bir kurgu bilim modasıdır gidiyor, şeytanlar, yıldız savaşları gibi bir sürü saçma sapan şeyler seyrettik. Hiçbirini beğenmeyip Frenk milletine kurgu bilim hikâyesi nasıl olur öğretmek için bu hikayeyi çizdik. Hikayemiz, Eyüp'te yeni kiralanan bir evde geçiyor.”

Acayip Palas Oteli, Acayip Arif, Acayip Hafiye gibi ilk dönem hikâyelerinde sıkça karşılaşılan acayiplik vurgusu, komik çizgilerine karşın pek de komik olmayan hikâyeleri hem mizah gibi gösteriyor hem de ayrıksılıklarını belirginleştiriyordu. Çizgiler hâlâ Gırgır'ın bildik dünyasına aitti ama anlattıkları giderek başka bir yere gidiyordu. Okurun karşısına artık yalnızca gülünecek tuhaflıklar çıkmıyordu: tedirgin eden, ürküten, sonu bir espriyle bağlanmayan hikâyeler de çıkıyordu.

Gırgır, mizahla ilgili iddialarına karşın her zaman bir çizgi roman dergisi oldu. Tekin'in açtığı alan, bu dergide çizgi romanın mutlaka güldürmek zorunda olmadığını göstermesiydi. Sonraki yıllarda mizah dergilerinde komik olmayan çizgi romanlara yer açılabildiyse, bunda onun hatırı sayılır bir payı vardır. 


Cumartesi, Ekim 17, 2026

Kesişimler

Sevdiğim bir arkadaşım paylaştığı için öğrendim, yoksa Venn diyagramı nedir bilmiyordum. Kümelerin ortak ve ayrı yönlerini gösteren bir şemaymış. Bu görsel de o şemanın diliyle çizilmiş ironik bir hayat panoraması.

Kariyer nasihatlerinde kullanılan şemaların parodisi olarak da okunabilir: Sevdiğin, iyi olduğun ve para kazandıran şeylerin kesişimini bul, hayatını oraya kur denir ya, kolaydı sanki. “İkigai” adıyla dolaşan meşhur dört halkalı şemada bunlara dünyanın ihtiyaç duyduğu şeyler de ekleniyor. Görseldeki espri, o mutlu kesişim vaadini tersine çevirmesinden çıkıyor.

Sevdiğimiz ve iyi olduğumuz şeyler kısmen örtüşse de para kazandıran şeyler ayrı bir yerde duruyor. Fiilen yaptıklarımız üçünün de dışında kalan turuncu alanı dolduruyor. “Bir sürü şey yapıyoruz ama ne seviyoruz ne beceriyoruz ne de para kazanıyoruz” demeye getiriyor Mıstık Abi. Hayata dair bir takılma, bilimsel bir sonuç değil elbette.

Ben daha çok insanların bu tür paylaşımları neden yaptığını merak ederim. Paylaşanın niyetini yalnızca görsele bakarak bilemeyiz; belki sadece espriyi beğenmiştir. Ama galiba böyle bir görsel, insanın kendi hayatından şikâyet etmesini de kolaylaştırıyor. “Yaptığım işten hoşlanmıyorum, becerilerimi kullanamıyorum, karşılığını da alamıyorum” demek hiiç kolay değil. Komik bir diyagramı paylaşınca hem bunları söylemiş hem de fazla “dökülmemiş” oluyorsunuz. Sorana anlatırsınız, sormayanla gülüp geçersiniz.

Bir de “Bende de durum bu” diyecek birilerini bulma ihtimali var. Kendi derdinizi uzun uzun anlatmadan anlaşılmayı umuyorsunuz belki. Şikâyet ortaklaşırsa eğer insanın yalnızlığı da bir nebze hafifleyebilir.

Kabul edelim, kendimizle dalga geçmenin ayrıca bir cazibesi var. Hayatını istediği gibi kuramamış olmayı anlatırken bile ona dışarıdan bakabildiğini, gülünecek tarafını görebildiğini gösteriyor insan. Bu paylaşımı bir sitem olarak okumak da mümkün: İşverene, aileye veya kendisinden sürekli bir şey bekleyenlere isim vermeden laf yetiştirmek. “Hayaller Paris, gerçekler Halkalı” türü espriler var ya, onun gibi. Nasihatlerde birkaç daireyi kesiştirerek halledilen mesele, yaşarken bir türlü çözülemiyor.

Bence görselin çekiciliği dağınık bir hoşnutsuzluğa düzenli, hatta ölçülmüş gibi duran bir görünüm vermesinde yatıyor. Ortada ölçüm yok ama daireler, sınırlar, kesişimler var. Kendi sıkışmışlığını burada gören biri, “Tam anlatamadığım şey buydu” diyebilir. Üstelik turuncu alan, bütün iyi ihtimallere değmemek için özel çaba harcıyor sanki. Hayatı yoluna koyamamışız ama etrafından dolaşmakta ustalaşmışız.

Cuma, Ekim 16, 2026

Gölge Yapma!


 

İki Cümle Yazmakla Bitmiyor

Blog dışında sosyal medyayla ilgim oldukça sınırlı. Eski adıyla Twitter hesabımı kullanmıyorum, Instagram zaten yok. Facebook’a ise günde yarım saat ayırıyorum. Derin Hakikatler blog yazılarımı paylaşıyor, gelen yorumları okuyorum. Çoğuna cevap yazmak yerine beğeni bırakıyorum. Okudum, gördüm, teşekkür ederim gibi düşünüyorum bunu. Elbette karşı taraf aynı anlamı çıkarmayabilir. Beğeni işaretleri de farklı anlamlara gelebiliyor; katıldım mı, teşekkür mü ettim, konuşmayı mı bitirdim, belli olmayabiliyor.

Cevap yazmamamın pratik bir sebebi var: Her cevap yeni bir yorum ihtimali doğuruyor, iki cümle yazmakla bitmiyor iş. O iki cümleye gelen cevabı okuyorsunuz, bir daha düşünüyorsunuz. Bazen ilk yorumdan daha uzun bir açıklama yapmanız gerekiyor. Ayırdığınız yarım saat berhava oluyor, siz fark etmeden uzadıkça uzuyor.

Geçenlerde “sıkıcı” bulmakla ilgili bir yazı paylaştım. Yıllar önce bir öğrencimin Nuri Bilge Ceylan için “Başıma bir şey gelmeyecekse çok sıkıcı” demesinden yola çıkmıştım. Bir şeyi sıkıcı bulduğumuzda ne söylüyoruz, neleri sıkıcı bulacağımızı birbirimizden nasıl öğreniyoruz, bunları merak ederek bir yorumda bulundum diyelim.

Ne ki bu defa farklı bir şey yaptım. Facebook, yorumlara cevap vermem için kendi yapay zekâ programını önerip duruyordu. Anlamıyor, saçma buluyordum. Meraklı olduğumu biliyorsun Mıstık Abi. Kontrollü olarak denemeyi, sürecin nasıl işlediğini görmeye karar verdim. Yorumlara daha aşina olduğum ChatGPT yardımıyla cevaplar hazırladım. Yorumları aktardım, önerdiği cevapları okudum, değiştirdim, yeniden yazdım. Bir yandan da ne kadar zaman harcadığımı anlamaya çalıştım.

İlginç bir deneyimdi. Bazı yorumlar yazının açtığı soruyu ilerletti. Biri aynı yazarı hem sevip hem sıkıcı bulduğunu anlattı. Biri eserlerin bizden istediği “duygusal yatırım”dan söz etti. Bunlar yazarken düşünmediğim ya da yeterince üzerinde durmadığım şeylerdi. Cevap vermenin olumlu bir karşılığı vardı işte.

Ama başka şeyler de oldu. Bir tartışmada, cevabın sonuna eklediğim şaka küçümseme olarak okundu. Ben şakanın yersizliğini kabul ettim, özür diledim. Katılmadığım görüşü de yeniden tarif ettim. Birden şunu fark ettim: Artık yazının konusunu değil benim ne demek istediğimi, ne demek istemediğimi konuşuyorduk. Yorumların önemli bir kısmında başka meseleler konuşulmaya başlamıştı, ben onları yazıya döndürmeye uğraşıyordum.

Demem o ki, ne kadar “mambo jambo” yaparsanız yapın, sosyal medyaya dahil olduğunuz anda geçen zamanı önceden hesaplamak zor, hele “tartışma” yaşanıyorsa iş daha da belirsiz bir noktaya gidiyor. İki cümlelik cevabın maliyetinin, o iki cümleyi yazmak için geçen süre kadar olmadığını tahmin edersiniz. Gelen tepkiyi okumak, haklı bir itirazı ayırmak, kendi tonunu yeniden değerlendirmek, cevap verip vermemeye karar vermek de buna dahil. Telefonu kapatınca zihnimizdeki konuşma hemen kapanmıyor biliyorsunuz.

Üstelik yapay zekâ da bu yükü bütünüyle devralmıyor. Cevap öneriyor ama o cevabı benim adıma insanlar okuyor. Fazla öğretici duran bir cümle, bir espri, bir “elbette” bile benim sesime ekleniyor. Hızla üretilmiş bir cevabın ardından uzun uzun düşünmek gerekebiliyor.

Sosyal medyanın öfkeyi besleyen düzeninden söz ediyorum sık sık. Yine de her yanlış anlaşılmayı algoritmaya yükleyemem. O şakayı yayımlamayı ben seçtim. Fakat itirazın giderek kişiselleştiği, sertleşmenin de kendini savunmak sayıldığı bir ortamda, konuşmayı sürdürmek başlı başına bir işe dönüşüyor.

Yorumları okumak istiyorum. Yazının bende bitmediğini görmek hoşuma gidiyor. Ama her yoruma cevap vermeyi üstlendiğimde, yazmaya, okumaya ve seyretmeye ayıracağım zamandan da harcıyorum.

Galiba beğeni bırakıp geçerken korumaya çalıştığım biraz buydu. Bir sonraki yazının vaktini, bir önceki yazının altında tüketmemek. Böyleyken böyle Mıstık Abi.

Hamiş: Her şeye yetişemem, her merakımı gideremem, her yorumu cevaplayamam. Blogta kal Levent, burada sular sakin…

Perşembe, Ekim 15, 2026

Kültürel Hafıza

Kültürel hafıza neden önemli olanı hatırlamıyor?

Önce nedir bu kültürel hafıza, onu hatırlatayım. Bir memleketin geçmişten seçerek taşıdığı, kolektif biçimde öğrendiği ve hatırladığı, sonraki kuşaklara aktardığı anlatılara, imgelere ve alışkanlıklara kültürel hafıza diyoruz. Kitaplarda, filmlerde, şarkılarda, anıtlarda, törenlerde ve aile hikâyelerinde yaşayan bir şey bu. Geçmişte olan her şeyi saklamaz, bazılarını öne çıkarır, bazılarını değiştirir, bazılarını unutur. Geçmişi anlatırken bugün kim olduğumuza dair bir fikir de inşa eder.

Soruya dönelim. Hatırlanmak için önemli olmak yetmiyor. Kültürel hafızanın iki katmanı var. Bir yanda anlatılan, gösterilen, yeniden üretilen şeyler, öbür yanda bir yerde kayıtlı duran ama açıp bakılmayı bekleyen şeyler. Aleida Assmann birincisine kanon, ikincisine arşiv diyor. Geriye ne kalır, her zaman en önemli olan değil, dolaşımda kalan kalır. Hatta bazen tersinden söylemek daha doğru: Bir şey önemli olduğu için hatırlanmıyor, hatırlandığı için önemli görünüyor. Antropolojideki ritüel kavramsallaştırmasını düşünün: Tekrar, bir şeyi yalnızca hatırlatmaz, ona önem ve sahicilik izlenimi de kazandırır.

Peki bir şey neden, nasıl dolaşıma girer? Bugünkü bir ihtiyaca cevap veriyorsa, hikâyeye dönüşebiliyorsa ve onu taşıyan biri ya da bir kurum varsa girebilir. Bir de taşıyıcının ömrü meselesi var: Kitap saklanır, dergi ve gazete atılır. Mizah dergileri yüz binlerce satıldı, ama çok okunan şey çoğu zaman en az saklanan şeydir.

Peki, neyi hatırlayacağımıza kim karar veriyor?

Aslına bakarsanız, karar vermek isteyen çok, ama tek bir karar mercii yok. Bazen sayısız küçük tercihin toplamı sonradan tek bir karar gibi görünüyor. Devletler, müfredat, anıtlar, bayramlar ve arşiv politikalarıyla geçmişin nasıl hatırlanacağını yönlendirmeye çalışır. Aileler, mahalleler, inanç toplulukları, yayıncılar ve sanatçılar da kendi geçmiş anlatılarını taşır, resmî anlatıyı destekleyebilir, değiştirebilir veya ona itiraz edebilirler. Bir de pek görünmeyen ara kademe var: editörler, antoloji hazırlayanlar, arşivciler, televizyon programcıları, bugün de algoritmalar.

Örnek olarak sürekli yineliyorum: Gırgır’ın “dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi” olduğu anlatılır. Hangi yıl, hangi dergiler arasında, hangi tiraj verileriyle yapılmış bir sıralama bu? Anlatı dolaşırken bu sorular geride kalıyor. Gazeteci, okur, eski çalışan aynı bilgiyi birbirinden devralıyor, tekrarlandıkça birbirlerini doğruluyormuş gibi görünüyorlar. Oysa bir iddianın çok sayıda yerde karşımıza çıkması, birbirinden bağımsız kaynaklarla doğrulandığı anlamına gelmiyor. Bazen yalnızca aynı şeyi birbirimizden öğrenmiş oluyoruz.

Hatırlamak ve unutmak bahsinde genellikle devlet sorumlu gösterilir ama sivil olan da kendiliğinden özgür ve çoğulcu değildir. Ailenin, cemaatin veya piyasanın da susturduğu hikâyeler, tekrarladığı kalıplar vardır. Yayıncılıkta neyin yeniden basılacağını çoğu zaman bir ilke değil, telif durumu, maliyet ve o günkü ilgi belirler. Yeşilçam diye hatırladığımız şeyin sınırlarını da büyük ölçüde televizyonların tekrar tekrar gösterdiği filmler çiziyor. Bu yüzden mesele yalnızca hafızayı kimin kontrol ettiği değil, kimin anlatısının yayılabildiği ve kiminkinin duyulmadığıdır. Kontrol hiçbir zaman tam değildir, fakat herkesin hatırlatma gücü de eşit değildir.

Nostalji geçmişi koruyor mu, değiştiriyor mu?

İkisini birden yapıyor: Nesneyi koruyor, çoğu zaman bağlamını siliyor. Koleksiyoncular, sahaflar, tıpkıbasımlar pek çok malzemeyi çöpe gitmekten kurtardı, bunda nostaljinin de önemli payı var. Ama kurtarılan şey sıklıkla “güzel günler” paketinin içinde geri geliyor, sınıf çatışmaları, sömürü, yoksulluk paketin dışında kalıyor. Çünkü nostalji olaydan çok duyguyu hatırlar. İnsan çoğu zaman döneme değil, o dönemdeki kendi gençliğine özlem duyar. Yaşamadıkları seksenlerin, doksanların nostaljisini yapan gençler de gösteriyor ki nostalji yalnızca hatıralardan değil, dolaşımdaki imgelerden de besleniyor. Yani bir şeyi ancak değiştirerek koruyoruz.

Unutulan bir şeyi yeniden bulmak, hafızaya geri getirmeye yeter mi?

Haliyle yetmez. Arşivde bulunmakla toplumsal hayatta karşılık bulmak farklı şeylerdir. Bulunanın yeniden okunması, anlatılması, tartışılması, yani arşivden çıkıp dolaşıma girmesi gerekiyor. Bugün sosyal medyada ve popüler kültürde konuşulmayan bir şeyin geniş kitlelerce hatırlanması çok zor. Ama sosyal medya da tek başına yetmiyor: Dolaşıma sokuyor, kalıcılaşmasını garanti etmiyor, hızlı parlayan şeyler hızla sönüyor. Kalıcılık için bir çapa gerekiyor: yeniden baskı, müfredat, yıldönümü, müze gibi şeyler. Üstelik geri gelen şey aynı şey olarak gelmiyor, bugünün sorusuyla okunuyor, bir ölçüde yeniden icat ediliyor.

Geçenlerde Ramiz Gökçe’nin 1947 tarihli Tombul Teyze çizimlerini paylaştım. Gelen yorumlarda “BBW” diyen de vardı, “body shaming” üzerinden bakan da, kendi ailesinden bir kadını hatırlayan da. Aynı çizimler bugünün beden, cinsellik ve incitme tartışmalarıyla, okurun kişisel hatıralarıyla buluştu. Çizimi yeniden gösterebiliyoruz ama dönemin bakışını beraberinde getiremiyoruz. Arşivden çıkan malzemenin yeni hayatı biraz da burada bir kere daha başlıyor.

Bugünün tuhaflığı da şu: Kaydetme imkânlarımız durmadan çoğalıyor ama kayıtların çoğalması hatırlamayı garanti etmiyor. Geleceğe ne bıraktığımız kadar, bıraktıklarımıza kimin  bakacağı, bakarken ne arayacağı da bir mesele artık.


Çarşamba, Ekim 14, 2026

Mırıltılar





Mizahın Fiyat Tarifesi

Akbaba’nın 3 Mayıs 1962 tarihli bir ilanında, derginin yazar ve çizer kadrosuyla bir reklam servisi kurulduğu duyuruluyor. Müşterinin, anlatmak istediği fikri bir notla iletmesi yeterli olacakmış: Resim çizilecek, metin yazılacak, baskı klişesi hazırlanacak ve reklam dergide yayımlanacak. Hepsi bu kadar. Tam sayfa için istenen bedel 2.500 lira. İlan, hizmeti gayet açık anlatıyor: “Akbabanın eşsiz sanat kadrosu, zekâsını sizin için çalıştıracak.”

Önce o yıllarda yazılı basında yaşanan değişimden söz edeyim. Ellili yılların sonunda en çok satan gazetemiz yüz bin civarında satıyor. Hürriyet’ten söz ediyorum. Matbaalar günlük olarak bundan fazlasını basamayacak kadar eski ve demode. Üstelik, basılan gazeteleri tüm ülkeye dağıtabilecek yeterli bir ulaşım sistemi yok. Yollar kötü, aktüel bir yayını günbegün bir yere ulaştırmaya değecek bir karlılık da yok. Ama altmışlı yıllarla birlikte pek çok şey değişiyor. Gazetelere basın dışı sermaye ziyadesiyle ilgi göstermeye başlıyor. Matbaa teknolojileri yenileniyor ve asfaltlanan yollar artıyor.

Dergi ve gazeteler çok satmaya başlayınca reklam pastası da büyüyor. Akbaba’nın sahibi Yusuf Ziya Ortaç’ın bu durumu görmemesi mümkün değil. Yeni döneme ayak uyduramayan bir önceki on yılın en önemli gazete ve dergilerin birer birer kapanmaya başladığını da biliyordur. Eskiden devletten aldığı aboneliklerle dergisini yaşatabilirken maliyetlerin arttığını, ayakta kalabilmek için büyümek gerektiğini de hesap etmiş olmalı.

Denemiş diyelim, ayak uydurmaya çalışmış… Sonuçlara bakılırsa hayal ettiği gibi reklam alamamış, çıkan sayılara bakılırsa büyük bir değişim yaratamamış.

Peki, 2.500 lira ne büyüklükte bir para? Dönemin ücretleriyle kıyaslayınca daha anlaşılır oluyor. Türk-İş’in 1962 tarihli derlemesinde İstanbul’daki basın mensupları için aylık asgari ücret 350 lira olarak belirtilmiş. Akbaba’nın tek bir tam sayfa reklam için istediği bedel, bu ücretin yedi katını biraz aşıyor. Burada ülke çapında geçerli tek bir asgari ücretten değil, belirli bir şehir ve meslek için saptanmış ücret tabanından söz ediyoruz. Elbette 2.500 liranın tamamı da çizerin cebine girmiyor; çizimden klişeye ve dergide ayrılan yere kadar bütün hizmetlerin toplam fiyatı bu.

Tüketici fiyatlarındaki artışla hesapladığımızda aynı tutar, Ağustos 2026 parasıyla yaklaşık 105 bin liraya, ekim başındaki kurla da 2.130 dolara karşılık geliyor. Bu rakam, o reklamı bugün aynı fiyata yaptırabileceğimiz anlamına gelmiyor; yalnızca paranın alım gücünü gözümüzde canlandırmaya yarıyor.

İlanın ilginç tarafı, yaratıcı emeğin nasıl tarif edildiği. Akbaba, okurun tanıdığı yazar ve çizerleri müşterinin hizmetine sunarken onların maharetini de bir satış gerekçesi yapıyor. Bize kalan fiyat tarifesi, derginin ne kazanmayı umduğunu gösteriyor, gerçekten ne kazandığını öğrenmek içinse başka belgelere ihtiyacımız var.

Ne diyelim Mıstık Abi, mizah tarihinin bir de böyle fiyat tarifelerine yazılmış tarafı varmış…

Related Posts with Thumbnails