Pazartesi, Nisan 20, 2026

Son Okuduklarım 114

Borges’le Yarım Asır, sevdiğim bir yazarın, Mario Vargas Llosa’nın Borges’i anlattığı yazılardan oluşuyor. Borges’le konuşmuş, onun hakkında konuşmalar yapmış ve metinler kaleme almış. İki yazarı bilenler için aralarındaki mesafe belirgin: Borges’in mesafeli, neredeyse aseksüel sayılabilecek tavrı ve sade, kristalize dili, Llosa’nın ise daha canlı ve iştahlı, daha dışavurumcu anlatımı vardır. Usta-çırak gibi durmuyorlar demek istiyorum. İlginç olan, Llosa’nın Borges’e bakışının yıllar içinde radikal biçimde değişmemesi. Siyasetle ilişkisi nedeniyle bir dönem hayranlığını geri planda tutuyor gibi; zamanla bu mesafe kapanıyor, ama ana fikir sabit kalıyor. Bu yüzden kitapta tekrar hissi var. Buna rağmen, genç Llosa’nın Borges’le yaptığı röportaj ve o karşılaşmaların yarattığı etki kitabın en canlı kısmı. Okurken en çok o diyalog ilgimi çekti: Anlamak isteyen bir yazar adayı ile şaşırtmayı seven, oyunbaz bir okuryazarın karşılaşması.

Sa Wala, Kaybedecek Bir Şey Yok, fantastik damarı olan bir korku hikâyesi. Filipinler’den çıkıp buraya kadar ulaşması bile başlı başına ilginç; belli ki küresel dolaşıma girebilmiş. Hikâye basit bir kurgu üzerine kurulu: Yoksul bir adamın karşısına çıkan dövüş horozu giderek evin parçası haline geliyor. Ama bu bildiğimiz hayvan değil; tekinsiz, neredeyse doğaüstü bir “katil.” Girdiği her dövüşü öldürerek kazanıyor ve ailenin gündelik hayatına sızdıkça huzursuzluk artıyor. Kısa hikâyeden albüm çıkarılmış. Klişeyi iyi işlemiş, bazen enteresan paneller de tasarlanmış. Farklı bir albüm.

Felsefe Nehri, adından da anlaşılacağı üzere felsefe tarihini çizgi roman formunda anlatan hedefleyen iddialı bir çalışma. Bu tür denemeler genellikle iki nedenle tökezler: Birincisi, binlerce yıllık düşünce tarihini sadeleştirirken yüzeyselleşme riski taşırlar. İkincisi, çizgi romanın asıl gücü olan ardışık anlatı kurulamaz; sayfalar çoğu zaman resimli ders notuna döner. Bu albüm ise o tuzaklara düşmemiş. Hem anlatı ritmi kurulmuş hem de yer yer mizah duygusu eklenmiş. Metin açık, akıllı ve öğretici, üstelik didaktikleşmeden ilerliyor. Michael F. Patton’un akademik mesafesi hissediliyor, fakat bunu kuru bilgiye çevirmeden popüler bir anlatıya dönüştürmeyi başarmış. Kevin Cannon ise hareket duygusunu panellere taşıyan, akıcı ve sempatik çizgileriyle kitaba ciddi katkı sunuyor. Sonuçta ortaya hem öğretici hem okunabilir bir çalışma çıkmış. Güzel bir denge.

Tüy Yumağı, yukarıda sözünü ettiğim Sa Wala ile akraba sayılabilecek bir hikâye. Oradaki ölümcül dövüş horozunun yerini burada Dost adlı bir kedi alıyor. Geçimsiz bir karı kocanın mutsuz kızlarını korumaya çalışan bu hayvan, giderek artan bir şiddetle önce ebeveynlere, ardından yakın akrabalara yöneliyor. Matt Kindt’in senaryosu yalnızca bir korku hikâyesi anlatmıyor; psikolojik zemini de dikkatle kuruyor. Okuru öyle bir noktaya getiriyor ki, gerçekten doğaüstü bir varlıkla mı karşı karşıyayız, yoksa çocuğun travmatik dünyasında mı dolaşıyoruz, emin olamıyoruz. Hayalet kedi fikri, aile dramı, doğaüstü gerilim ve body horror unsurlarıyla birleşiyor. Çizgiler ise hikâyenin tekinsizliğini ve anlatı akışını başarıyla taşıyor. Rahatsız edici bir atmosferi var. Bana sorarsanız, görsellik daha da ileri gidip biraz daha mide bulandırıcı olabilirmiş, malzeme buna fazlasıyla uygunmuş.

Pazar, Nisan 19, 2026

Haset değil, Hater!

Hater” kavramı, sosyal medyayla hayatımıza yerleşen ve giderek yaygınlaşan bir etiket. İlk bakışta, başkasının görünürlüğünden rahatsız olup onu aşağılayanları tarif etmek için kullanılıyor. Psikolojik açıdan bakıldığında ise, kendi iç huzursuzluğunu başkasına yönelterek rahatlamaya çalışan insan tipine işaret ediyor. Geçtiğimiz günlerde birinin “hater” için “haset eden” ifadesini kullandığına rastladım. Başkaları da benzer şekilde kullanıyormuş. Ancak bu tanım, meseleyi bütünüyle karşılamıyor.

Hater” nitelemesinin içinde haset, küçümseme, sürekli olumsuzluk vurgusu, popüler olana tepki ve performatif bir internet dili var. Sadece haset diyerek bunu açıklayamayız. Kimileri “hazımsız” diyor ama saldırganlık boyutu eklenmedikçe bu da eksik kalıyor.

Üniversitede çalıştığım yıllarda, kırk yaşına gelmeden popülerleşen akademisyen neredeyse yok gibiydi. Doktora, doçentlik, yayın süreçleri… Görünür olmak zaman ve emek isterdi. Sosyal medya ise itibarın ve popülerliğin ölçülerini değiştirdi. Meslek, makam, deneyim ve birikim artık çoğu zaman görünürlüğün gerisinde kalıyor. Esas belirleyici olan, ekranda ne kadar yer kapladığınız.

İnternetin ilk dönemlerinde, herkesin söz hakkına sahip olacağı bir demokratikleşme hayali kuruluyordu. Kaostan söz edenler vardı elbette, fakat sahnenin bu kadar kalabalıklaşacağını ve dikkat sürelerinin bu hızla tükeneceğini pek az kişi öngörebildi.

Bugün bu devasa sahnede, üreten değil aşağılayan daha hızlı fark ediliyor. Çünkü birini aşağı çekmek, kendini yukarı taşımaktan daha az maliyetli. İnsan psikolojisi olumsuza karşı her zaman daha duyarlı. Nezaket, soğukkanlılık ya da ölçülü bir tavır çoğu zaman akılda kalmıyor. Takdir edildiği söylenebilir ama asıl ilgiyi öfke ve küçümseme topluyor. Algoritmalar da bunu teşvik ediyor.

İnsanların yüz yüze kuramayacağı cümleleri sosyal medyada kolayca yazabilmesi, “çevrimiçi çekincesizlik” etkisiyle ilgili. Fiziksel sonuçla karşılaşmama düşüncesi, utanma duygusunun zayıflaması ve anonimliğin verdiği sahte güç hissi, sert ve yıkıcı ifadeleri kolaylaştırıyor. Birini ifşa etmek, rezil etmek ya da ezmek dikkat çekici bir gösteriye dönüşebiliyor. Anonimlik, gerçek hayatta kendini yetersiz hisseden bazı insanlar için telafi alanı da yaratıyor.

Sosyal medya aynı zamanda bitmeyen bir mutluluk ve başarı vitrini sunuyor. Yorumlara bakıldığında, “herkes bizden daha iyi yaşıyor” duygusunun ürettiği hınç görülebiliyor. Linç kültürü normalleşiyor, çoğu zaman mizah kılığına giriyor. Bu yüzden “hater” dediğimiz şey, yalnızca bireysel bir ahlak sorunu değil, dijital düzenin beslediği bir davranış biçimi haline geldi.

Başa dönersek: Hater ile haset aynı şey değil. Haset daha içe dönük, sessiz ve çoğu zaman gizlenen bir duygudur. Hater ise görünmek ister, tepki vermeden duramaz. Siz bir mutluluğa haset edebilirsiniz, ama hater o mutlulukla alay eder, onu küçümser. Haset acı verir. Hater ise o acıyı değersizleştirme yoluyla bastırır. Kendini kötü hissetmek yerine, çoğu zaman haklı olduğunu düşünür.

Aktüel örneklerden uzak durmayı tercih ederim ama şunu söylemek gerekiyor: Hater kültürü, gündelik hayattaki şiddet dilini enikonu besliyor. İnsanlar şiddetin kaynağını dizilerde, filmlerde ya da dış etkilerde arıyor, fakat parçası oldukları, hatta bizzat ürettikleri dijital linç kültürünün etkisini çoğu zaman hesaba katmıyorlar.

Cumartesi, Nisan 18, 2026

Enişte

Altan Erbulak, çizgilerini ve çalışkanlığını çok sevdiğim bir sanatçı. Yukarıdaki bant, yetmişli yıllarda, Milliyet'in spor sayfasında çıkmış olmalı... Boksör Cemal Kamacı'nın Avrupa şampiyonluğu ile ilgili bir espri yapıldığına göre 1973 ya da en geç 1975 tarihinde yayımlanmış...

Erbulak'ın bantta sohbet ettiği ve "Enişte" dediği tipleme, İtalya'da da futbol oynamış, ismi Beşiktaş'la özdeşleşmiş oyunculardan Şükrü Gülesin...Çok değil, birkaç yıl sonra, 1977'de, geçirdiği kalp kriziyle erken bir yaşta, henüz 55'indeyken vefat ediyor. Neşeli, hazırcevap ve nüktedan biri olduğu söyleniyor, futbol magazini seviyorsanız, hakkında fıkra tadında hikayeler duyabiliyorsunuz. 

Nasıl denk geliyorsa, İtalyanların efsanevi futbolcusu Guiseppe Meazza, büyük savaş sonrası  bir yıl kadar Beşiktaş'ı çalıştırıyor ve oyuncusu Şükrü Gülesin'i İtalyanlara tavsiye ediyor. E o da renkli mizacı gereği bu serüvenden kaçmıyor... Yurt dışında başarı kazanmış, İtalya'da oynayan ilk futbolcumuz oluyor. Ellili yılların ortasında memlekete dönüyor. Yöneticilik, antrenörlük ve spor yazarlığı yapıyor. Popüler kültürün bilinen isimlerden biri... Yani Altan Erbulak, bantına, partner olarak bir şöhret seçmiş durumda... Onun ağzından çıkanları esprileştiriyor... 

Şükrü Gülesin, Erbulak'a ufak tefekliğini komikleştirmek için olmalı "molekül" diyormuş, bantta da öyle geçiyormuş. Enişte ile Molekül'ün spor sohbeti...

Cuma, Nisan 17, 2026

Makyaj

Önemli oyuncularımızdan Hazım Körmükçü’nün söyleşisinin yer aldığı derginin ünlü kapak fotoğrafı (1935). O yıllarda sahiden şöhretli, adı tiyatroyla neredeyse özdeşleşmiş bir isim. Ne var ki söyleşisinde geçim sıkıntısından söz ediyor, hak ettiğini alamadığını anlatıyor. O fasla girmeyeceğim, sanatla geçinebilmek hiçbir zaman kolay olmadı.

Ben fotoğrafın kendisine bakıyorum. Bir dönemin tiyatro zihniyetini neredeyse tek başına anlatıyor. Yapay renklendirme, sonradan eklenmiş gibi duran kaşlar, uçları sivriltilmiş bıyık, çalışılmış sert bakış… Hepsini seviyorum. Bu makyaj, bu belirginleştirme kimseye tuhaf gelmiyor, ne üreticisine, ne seyircisine, ne gazetecisine, ne de Hazım’a. Aksine, olması gerektiği gibi görülüyor. Yani normal.

“Teatrallik” dediğimiz şey tam da bu: oyuncunun ilgiyi üzerinde tutmak için abartıya yaslanması. Dikkat çekmek, etkilemek, görünür olmak… Ama bu çaba bazen hikâyeden kopmayı da beraberinde getiriyor. İlk sinemacılarımızın tiyatro kökenli oyuncularla çalışırken yaşadığı gerilim biraz buradan doğuyor. O yerleşik “normalliği” kırmak, başka bir gerçeklik kurmak istiyorlar.

Aradan geçen doksan yıl bize bir ayrıcalık sağlıyor: o tuhaflığı görebiliyoruz. Oysa Hazım’ın çağdaşı olsak, muhtemelen hiçbir şey garip gelmeyecek, aynı normalliği paylaşacaktık. Bu yüzden tiyatro makyajını hep bir metafor olarak aklımda tutarım. Hayat da böyle işliyor. “Gerçek” dediğimiz şey sabit değil, değişiyor, biçim değiştiriyor, eskidiği yerde yeniden kuruluyor. Ve çoğu zaman, tam da o kurulduğu anda, herkese son derece doğal görünüyor.

Perşembe, Nisan 16, 2026

Güvenmenin maliyeti

Aralıklarla yazıyorum; insanlar birbirlerine güvenmiyor. Bu öyle bir güvensizlik ki sınıf, makam, meslek ayırt etmiyor. Öğretmene, doktora, esnafa, polise, mahkemeye, taksiciye, lokantacıya, kapıcıya, çalışana, çalışmayana… Zırnık kadar güvenmiyoruz. Herkesin aptal, eğitimsiz ve eksik olduğundan eminiz.

Bunu yıllarca öğrencilere anlatır, bu yargılar “doğru mu?” diye sorardım. Böyle mi hissediyorsunuz? Aslında, onları düşünmeye değil, düşünmeyi gözlemlemeye zorluyordum. Ders veriyorsanız, böyle bir gayeniz olmalı…Çünkü ortalama zekâ, ezberlerle ve klişelerle rahatça “geçinebilir” hatta salaklığı teşhir ederek kendine alan açabilir. Böylece insan, çok entelektüel, çok donanımlı ve açık fikirli görünebilir. İtibarlı görünmek, çoğu zaman yeterli bir dopamindir. Oysa iyi bir öğrenci, insanların nasıl düşündüğünü düşünmeli kendisine dışarıdan bakabilmelidir. Özfarkındalık dediğimiz şey tam da burada başlar. Bu mesafe, hem kendine hem dünyaya karşı kazanılan en kıymetli alanlardan biridir.

Peki neden böyle hissediyoruz? Yıllar içinde öğrencilerin verdiği cevaplar aslında bu sorunun ipuçlarını taşıyordu. İnsanlar çoğu zaman deneyimleyerek değil, duyarak yaşıyor; duyduklarını veri kabul ederek karar veriyor. Algoritma ise istisnai bir hatayı bile norm gibi sunabiliyor. Böyle bir ortamda “birine güvenecek kadar zengin değilim” gibi espriler dolaşıma giriyor. Ama bu bir espri değil, bir savunma refleksi: “Güvenirsem kaybederim, şüphe duyarsam kendimi korurum” fikrine dayanıyor. Dünya, fark etmeden bir savaş alanına dönüşüyor.

Bunun sonucu açık: Kimse kimseyi referans almıyor. “Daha iyi bilen” dikkate alınmıyor. Herkesin bir doğrusu var ama ortak bir doğru yok diyelim.

Benim gördüğüm, kurumsal rollere duyulan güvenin hızla eridiği. Eskiden insanlar “doktora” bakardı; şimdi karşısında kendisi gibi birini görüyor. Bu da şu yargıyı doğuruyor: “Hata yapabilir.” Statüye duyulan güven tam burada çözülüyor. Üstüne sosyal medyanın performatif agresyonunu ekleyin. Herkes zeki görünmek istiyor ama akıl ve deneyimle uğraşmıyor. Oysa ortada basit bir gerçek var: Toplum dediğimiz şey ortalama zekâdan oluşur; kimse sandığı kadar zeki ya da eğitimli değildir.

Bazen insanların birbirine “cahil” demek için yaşadığı hissine kapılıyorum. Sürekli açık arayan, küçümseyen bir dille yaşıyoruz, hepimiz buna kapılıyoruz… Düşünmenin yerini alan bir performansın içindeyiz. Birini teşhir etmek, çoğu zaman yeterli bir haz sağlıyor.

Laf uzamasın, öğrenciler meseleyi kaotik biçimde tartışıyordu ama neredeyse hepsi aynı noktada birleşiyordu: güvenmenin maliyetinden kaçınmak. Çünkü güvenmek risk almak demekti. Aldatılabilir, küçük düşebilirdin. İnsanlar haklı olmak istiyor bunun en kolay yolu da kimseye güvenmemekten geçiyor. Güvensizlik ise risksiz bir zekâ gösterisi sunuyor. Bugün birine ya da bir şeye güvenmek, iyi bir insan olmaktan çok, aptallıkla eşleştiriliyor. 

Related Posts with Thumbnails