Pazartesi, Mart 09, 2026

Mano Fico ya da Nah!

Bizdeki “nah” işareti -yani elin yumruk yapılıp başparmağın işaret ve orta parmak arasından çıkarılması- Latin dillerinde “mano fico” (incir eli) olarak biliniyor. Latince ficus, incir demek. Ama Roma argosunda aynı kelime kadın cinsel organı için kullanılan bir mecazmış. Anlaşılan o ki jest, cinsel birleşmeye gönderme yapan bir sembol olarak görülüyordu. Orta parmak göstermek gibi doğrudan saldırgan değil, daha komik, daha grotesk bir tarafı var.

Sembolün Roma’dan çıktığı düşünülüyor. Bugün İtalya’da hâlâ biliniyor, İspanyollar ve Portekizliler aracılığıyla Latin Amerika’ya da taşınmış. Yayılma rotası epey ilginç görünüyor.

Bilenler vardır, Doğu Avrupa’da -özellikle Slav kültürlerinde bu hareket “sana hiçbir şey yok”, “hadi oradan” gibi küçümseyici bir anlamda kullanılıyor. Bizde de “nah” benzer bir tınıyla yapılıyor zaten. Birini kızdırmak, karşılık vermek, biraz da rahatlamak var hareketin içinde. Bir bakıma görselleştirilmiş bir küfür demek gerekiyor.

Bizde pek bilinmediği için şaşırtıcı gelebilir ama Romalılar bu işareti şeytandan korunmak için de kullanıyormuş. Nazar boncuğu gibi düşünün: evlere asılan, kolye ya da muska olarak taşınan küçük “incir eli” tılsımları varmış. İçindeki grotesk göndermenin şeytanı bile şaşırtıp kaçıracağına inanıyorlarmış. “Müstehcen olan şey kötülüğü korkutur” fikri doğrusu epeyce matrak.

İslam ve daha geniş olarak Akdeniz halk kültüründe de aynı mantıkla çalışan semboller var. Doğrudan aynı jest değil ama benzer bir düşünceyle çalışıyor: beden veya el sembolleriyle nazarı ve kötülüğü uzaklaştırmak. Bizdeki Hamsa, yani Fatma’nın Eli, ortasında göz olan o el figürü mesela. Kapılara asılır, kötülüğe “dur” denir. Göz ve el birleşimi, nazarla göz göze gelip onu geri çevirmek fikrine dayanıyor.

“Nah” işaretinin bir zamanlar böyle koruyucu bir işlevi olduğunu öğrenince aklıma şu geldi: Nazar değmesin diye tükürür gibi “tu tu tu” yapılır ya… O da aslında aynı mantık. Kötü enerjiyi bozmak, dikkatini dağıtmak amacı taşıyor. Komik mi? Evet.

Bu tür jest ve sembollere genel olarak apotropaik (kötülük kovucu) deniyor. “Nah” işaretinin böyle bir işleve sahip olması mizahi açıdan enteresan değil de nedir yani, Mıstık abi.

Pazar, Mart 08, 2026

Nazım ve Cemal Nadir


Cemal Nadir’in Amcabey bantında rastladım Nazım’a… Amcabey, üç şairle plaja inmiş; “işte deniz, işte güneş, işte kadın” diyerek her birinden birer şiir istemiş. Şairler: Nazım, Abdülhak Hamit ve Orhan Seyfi.


Cemal Nadir, üç ismin poetikasından hareketle dizeler “uydurmuş”. Olmuş mu, olmamış mı derseniz eğer… Aktüel esprilerin üzerinden neredeyse bir asır geçmiş, bugünden o nüansları kavramaya çalışmak pek de akıl karı değil. O faslı geçiyorum. Nazım’a atfedilen “Gözleri siyah kadın, o kadar güzelsin ki…” dizesini “dişlerimle kanatıp…” diye sürdürmek teknik olarak elbette mümkün ama tonun bilinçli bir sertleştirmeye yaslandığı açık.

Benim ilk ilgimi çeken, şiir parodilerinden çok görsel tercihler oldu. Tiplemeler… Abdülhak Hamit, dönemin “şair-i azamı” olmasından dolayı çizgide ona daha temkinli, hatta saygılı bir mesafe var. Orhan Seyfi hem mesai arkadaşı hem Akbaba’daki patronlarından biri, neşeli, sevimli, zararsız bir portre tercih edilmiş. Nazım ise sinirli, yumruğundan yıldızlar fışkıran, sert ve huşunet yüklü bir figür olarak karikatürize edilmiş.

Bu tercih salt mizah refleksi mi yoksa dönemin ideolojik gerilimlerinin bir izdüşümü mü? Karikatür her zaman abartır ama abartının yönü tesadüf değildir. Nazım’ın muhalif enerjisi, daha o yıllarda bile onu “tehlikeli coşku” kategorisine yerleştirmiş görünüyor. Parodi edilen dizeleri o gözle okuyunca ton değişiyor: çürüyen gözler, yorulan asab, dişlenen gerdanlar, sürülen kanlar… Bir grotesk doz artışı istenmiş. Pıyy...

Nazım’ın şiirindeki gerilimin sadece şiddet imgesiyle açıklanamayacağını biliyoruz. Lirizmle politik öfkenin, erotizmle devrimci retoriğin iç içe geçtiği bir dili her zaman olmasa da kullanırdı. Karikatür ise bu çoğulluğu budayıp “tehlikeli şair” şablonuna indirgiyor. Popüler kültür piyasası böyle çalışır: tekrar edilen imge, zamanla metnin (ve orijinalin) yerini alır. Şair okunmadan tanınır, dize duyulmadan hüküm verilir. Klişe tam da böyle kurulur, karmaşıklığın yerine hızla tüketilebilir bir tip yerleştirilir. Nazım’ın muhalif enerjisi, bu bantta estetik bir fazlalık değil, kontrol edilmesi gereken bir aşırılık gibi resmedilmiş demek istiyorum.

Bir not: Bu bantın asıl cazibesi ya da gerilim odağı mı demeli, fondaki güzel kadın olmalıymış. Çizim o potansiyeli taşımıyor. Kompozisyonun görsel dengesi zayıf, figür dağılımı ve arka plan ilişkisinde bir eksiklik var. İyi bir gazete editörü “zanaat ve anlam eksikliği” gereği bu “işi” yeniden çizdirirdi. Gazete temposu buna izin vermemiş olabilir ama Cemal Nadir bu bantı kitabına alırken elden geçirseymiş, işin hem esprinin hedefi hem estetik bütünlüğü daha berrak olurmuş.



8M


Biz, bağıranları seviyoruz, sırf bu yüzden, edebiyattan siyasete, salondan sokağa her yerde -bazen pozla bazen gerçekten- çığlık atıyoruz. 

İnternet herkesi sanatçı, yazar, düşünür, gazeteci, yorumcu yaptığı için çığlıklarımız da çoğaldı. 

Dikkat çekmek, düşüncenin esasından çok daha önemli bir hale geldi, eskiden önemli değildi demiyorum, elbette önemliydi... dikkat çekme iştahı esasın "bağrını yaktı" diyorum.

Gün, güzel geçsin...

Cumartesi, Mart 07, 2026

Seyrüsefer Defteri 177

++  Dampyr (2022) kötü çıkacağını bilerek seyrettim, eski bir arkadaşla selamlaşmış olduk (28 Şubat).++ Nero Sea1 Ep7 ve 8'i seyrettim (27 Şubat).++ Black Fag (2025) Le Carre havasını sevdim (26 Şubat).++  Knight of the Seven Kingdoms Sea 1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (25 Şubat).++ Nero Sea1 Ep5 ve 6'yı seyrettim (24 Şubat).++ Sliding Doors (1998) potansiyelli filmmiş, iyimser bir aşk öyküsü (23 Şubat).++ Fallout Sea2 Ep5 ve 6'yı seyrettim (22 Şubat).++ La science des rêves (2006) bir iddiası var, ilginç ve sürreal bölümleri var diyelim (21 Şubat).++ Dark Matter Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (20 Şubat).++ Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004) iş için tekrar seyrettim, mutluluk ve haliyle mutsuzluk, aşk ya da saplantı hakkında yapılmış en karanlık filmlerden biri, tatlı bir karanlık ama (19 Şubat).++ Real Men Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (17 Şubat).++ Nero Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (16 Şubat).++ Senaryo kampı (14-15 Şubat).++ Hamnet (2025) seyredince çok satar roman klişeleri var dedim, meğer uyarlamaymış, ortalamanın üzerinde (13 Şubat).++ Nero Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (10 Şubat).++ Young Adult (2011) bir tık yukarısı olsa, sahiden meselesini "mesele" edebilse başka bir film olabilirmiş, Charlize razı olmuşken bu rolü oynamaya (9 Şubat).++ Fall For me (2025) "erotic thriller" kategorisi, vasat altı (8 Şubat).++ A Knight of the Seven Kingdoms Sea 1 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (7 Şubat).++ The Royal Tenenbaums (2001) sarkastik havayı izliyorsunuz, iyimser bir kendine hayranlığı var (6 Şubat).++ Fallout Sea2 Ep3 ve 4'ü seyrettim (4 Şubat).++ Spartacus House of Ashur Ep1 ve 2'yi seyrettim (3 Şubat).++ Suddenly, Last Summer (1959) Gore Vidal ve Tennessee Williams, ne kadro ne performans, forever Liz! (2 Şubat).++ O Agente Secreto (2025) güzel film, denemişler, kara mizahın ölçüsü ilginç olmuş, belgeselci tarafı filan (1 Şubat).++


Cuma, Mart 06, 2026

Rahatlama (2)

Rahatlamanın yollarından söz ettim, e bu kadar yolu varsa, mesele “nasıl rahatlarız” değil, “niye rahatlayamıyoruz” olur. Çünkü rahatlamak dediğimiz şey, attığımız yükler kadar, sırtımıza bindirilen yüklerle de ilgili bir mesele. Birini atıyoruz, diğeri hazır bekliyor. İnsan yük üstüne yük taşıyor, yok yere “dolap beygiri” dememişler.

Rahatlama bir boşalma haliyse, biz sürekli doluyoruz demek istiyorum. Bildirimler, haberler, beklentiler, kıyaslar… Hemen her şey gerilim üretiyor. Sosyal medyada herkes ya çok mutlu ya çok haklı. O akışın içinde insanın kendi sıkıntısı daha da sıkışıyor. Başkasının mutluluğu da bir yük, başkasının öfkesi de. Sürekli bir karşılaştırma hali içindeyiz.

Rahatlayamıyorsak, rahatlama piyasalaşır. Ve öyle oldu. Nefes teknikleri, meditasyon uygulamaları, terapi paketleri, dijital detokslar… Rahatlamak satın alınabilir bir hizmet gibi sunulmuyor mu? Parayı veriyorsun, stresin azalıyor. En azından reklamları öyle söylüyor. Rahatlama bir projeye ve bir performansa dönüştürülmüş durumda.

Ama biliyoruz ki rahatlamak sadece kas gevşemesi değil, burayı gülerek yazıyorum, masajla çözülürdü yoksa. Rahatlamayı neden hedef yaptık, hangi ara böyle bir “ruhani” gayeye kitlendik bilemiyorum.

Rahatlama makul bir hayatın, doğru bir ilişkinin, doğru bir yüzleşmenin yan etkisi olabilir. Rahatlama hedef olamaz, olursa karikatüre dönüşür. Masajla, nefesle, uygulamayla satın alınacak bir huzur varsa, o huzur zaten huzur değildir. Geçici bir uyuşmadır. Hangi ara huzur takıntılı bir uygarlığa evrildik.

Üstelik insan tamamen rahatlayamaz, olsa olsa küçük “oh”larla idare edebilir. Her ne olursa olsun bir miktar rahatsızlıkla yaşamak iyidir hatta, çünkü o rahatsızlık bizi diri tutar, vicdanı çalıştırır, soru sordurur.

Kadim metinleri okuduğunuzda insan rahatlamak için yaratılmadı diyorsunuz, o yüzden vicdanı var. Unutmayalım, dinlerden ve bütün o büyük kitaplardan önce vicdan vardı.


Perşembe, Mart 05, 2026

Rahatlama (1)


İnsan nasıl rahatlar? Bir ruh sıkışmasından, bir iç daralmasından kurtulmaktan söz ediyorum. Dünya kadar yolu var, “şu maçı alsak”, “şu sınavı geçsem”, “şu askerlik bitse”, “tatile çıksam”… Sıkıntılı bir  sürecin sonuna varmak mesela. Askerliğim bittiğinde nizamiyeden çıkarken attığım adımlar bana olağanüstü gelmişti. “Bir kurtulsam” hissi öyle güçlüydü ki, o an biri “dur, daha bitmedi” dese oturup ağlardım.

Ağlarsan rahatlarsın” derler. “Ağla evladım, açılırsın.” Bir yakınımız ölür, arkadan fısıldaşırlar: “Hiç ağlamadı, çok fena.” Gülmek de rahatlatır, arkadaşlar iyi gelir, dopaminle  neşeleniriz. Ama bir şartla: Sofrada seni bilen, seni kollayan biri olacak ki falsonu kaldıracak. Rahat edersen güzel konuşur, güzel açılırsın. Yakın bir arkadaşımın düğününde sağdıçtım. Damatla geline musallat olan her zibidiye tatlı dille, hafif çakallıkla set çekiyordum. Arkadaşım kulağıma eğilip sanki benimle konuşmuyormuş gibi “Levent geldi, artık rahatım” demişti, hoşuma giden bir iltifattı. Rahatlık bazen bir insanın varlığıdır.

Aklınızın nereye gittiğini biliyorum, evet cinsel yolla rahatlama da var... Ankaralılar, seks yapamadığı için mutsuz ve öfkeli olan kadınlara "s.k değmedik alnını çatık aldı" erkeklere ".m görmedk yüzünü çopur aldı" derler... ayıp ayıp şeyler. Yani yapmazsan rahat edemiyorsun gibi...

Kavga edince rahatlayanlar vardır, çatacak yer ararlar, camı çerçeveyi indirip, masayı devirirler... Rahmetli Babam, sinirlenince mutlaka bir şeyi kırardı. Annemin “buna niye bu kadar para verdin” serzenişi üzerine yeni aldığı radyoyu duvarda parçalamışlığı da var, düdüklü tencereyi balkondan attığı da. İlki kurtarılamadı, ikincisini kıs kıs gülerek sokaktan toplayıp getirmiştim. O yaşta “bunu bir gün yazarım” diye düşünmüştüm. Kısmet bugüneymiş Romalılar...

Yükseklikten korkuyorum. O sebeple her uçağa bindiğimde odağımı bozmak adına kitaba gömülürüm, dünyadan kopup kendimi okuyarak sakinleştiririm diyelim. Bir iki kez yanımda benden daha fazla panikleyen biri olunca tuhaf bir şey fark ettim: Onu teskin ederken bir baktım ben de rahatlıyorum. “Hiçbir şey olmaz, merak etmeyin.” Neymiş, korku, paylaşıldığında bölünüyormuş.

Bedensel ve zihinsel rahatlamalar gündeliğin içinde. Ama asıl sert olanlar psikolojik eşikler. Sır saklamak zorunda kalmak. O sırrın açığa çıkmasından, dolayısıyla yalan söylemekten kurtulmak mesela… Mis gibi bir ferahlık getirir. Af dilemek ve affedilmek de öyle. Veya anlaşılmak. Doğru anlaşılmak insanı ruhen rahatlatır. 

Yukarıda “ağlarsan rahatlarsın” dedim ya, şaka yollu “su dökmekle rahatlansaydı, işeyerek de olurdu” derdim gençken. Psikolojik eşik yüksekse ağlamak yetmez çünkü. Rahatlamak hafiflemek gibi bir şey. Yük atıyoruz, yola devam ediyoruz. Ama bu kadar çok rahatlama biçiminden söz ediyorsak, demek ki rahatlamak o kadar kolay değil.

Lise son sınıfta anlamsız bir histeriyle disipline verilmiştim. Biyoloji hocası bir kadın, yüzüme bakıp “Rahatsız mısın oğlum sen?” demişti. Belki de doğru soru buydu.

İnsan haz alırken, korkuyla baş ederken, severken, yiyip içerken, oyun oynarken, uyurken… hayvanlara benzeyebiliyor. Ama vicdanıyla didişirken, utanırken, rahatsızlık duyarken soru soran bir canlıya dönüşüyor. İnsanı hayranlık uyandıracak kadar iyicil ve dehşetle korkutacak kadar kötücül yapan da bu.

İnsan rahatlamak isteyen bir varlık değil sadece. İnsan, rahatsız bir hayvan.

Fotoğraf: Luis González Palma
Related Posts with Thumbnails