Pazar, Kasım 01, 2026

Üçüncülük Kürsüsünü Kim Kurdu?

Yıllar boyunca Gırgır’ın dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi olduğu o kadar çok tekrarlandı ki zamanla derginin adının yanına ilişen bir unvana dönüştü. Önünde Amerikan Mad ve Sovyet Krokodil dergileri varmış. Sıralama da akılda kalıcı: Soğuk Savaş’ın iki süper devletinin ardından biz geliyoruz. Peki, kim saymış, hangi yılın satışlarını karşılaştırmış, hangi dergileri hesaba katmış? Bu soruların cevabı pek verilmiyor.

Arada yazıyorum, bu abartının bu kadar çok sahiplenilmesini, hiç tartışılmadan kabul görmesini eleştiriyor, kendimce hicvediyorum ama popülerleşmiş bir inanış olduğu için değişeceğini de pek sanmıyorum.

Bu iddianın, Gırgır’ın da yayıncısı Haldun Simavi’nin sahibi olduğu, o yılların en çok satan gazetesi Günaydın tarafından üretildiğini pek çok defa yazmıştım. O yıllarda okuduğum haberi de hatırlıyorum. Bir gazete taraması yaparak bulup çıkarmak gerekiyor.

Yakınlarda iddiayla ilgili bir belge buldum. Onun izini sürerek başka belgelere de ulaştım. Hem onları hem de tahminlerimi paylaşacağım.

Yetmişli yıllarda kâğıdın gazetelere indirimli, mizah dergilerine ise daha pahalıya satılmasını öngören bir düzenleme varmış. Oğuz Aral’ın 4 Mart 1979’da Ecevit’e hitaben yayımladığı açık mektupta bu durumdan şikâyet ediliyor. Mektupta ayrıca Gırgır’ın, Guardian ve BBC’nin yayınlarına dayanılarak, dünyanın üçüncü büyük mizah dergisi olduğu söyleniyor.

BBC kayıtlarına henüz ulaşamadım ama Guardian’ın 31 Ocak 1979 tarihli sayısında bir haber buldum. “Cartoon Comment” başlıklı kısa yazı, Gırgır’ı Mad ve Krokodil’in ardından dünyanın “en başarılı üçüncü mizah dergisi” olarak tanıtıyor. İngilizcesi “third most successful”.

En çok satan demiyor. Başarıyla ticari başarının kastedilmiş olması mümkün elbette, fakat metinde tek bir satış rakamı yok. Karşılaştırma tablosu yok, araştırmanın kim tarafından ve nasıl yapıldığı yok. Kısacası ortada bir sıralama var, hesabı görünmüyor.

Yazının geri kalanı da bir tiraj araştırmasına benzemiyor. Oğuz Aral’ın bıyığından, Türklerin bıyık altından gülmesinden, ülkenin krizi büyürken Gırgır’ın tirajının yükselmesinden söz ediliyor. Aral uzun boylu, zayıf, içine kapanık biri olarak tarif edilmiş. Odası sade ve süslemesizmiş; kardeşi (Tekin Aral) de koridorun ilerisindeki odada Fırt’ı yönetiyormuş. Bunlar dergiye uğramış, Aral’la konuşmuş bir gazetecinin izlenimleri gibi duruyor.

Yazı imzasız. Bununla birlikte sayfanın tamamını görünce bir isimle karşılaşıyoruz: Michael Simmons. Guardian’ın Türkiye özel dosyasının girişini o yazmış. Gırgır’la ilgili kutu da hemen yanında yer alıyor. Bu, kısa yazının da ona ait olabileceğini düşündürüyor. Kesin imza yerine geçmez ama sonraki yıllarda Aral’la yaptığı röportajları okuyunca ihtimal güçleniyor.

Simmons, 1984’te Yılmaz Güney’le Oğuz Aral’ı aynı yazıda buluşturmuş. Biri Türkiye’den ayrılmış, diğeri kalmış; sanatla siyasal baskı arasındaki ilişkiyi bu iki isim üzerinden anlatıyor. 1986’da yeniden Aral’a dönüyor. Bu defa cezaevlerinden Gırgır’a gönderilen karikatürleri, mahpuslara yollanan çizim malzemelerini, sergi ve kitap çalışmasını anlatıyor. Gırgır’a ilgisi süreklilik taşıyor; dergiyi, siyasi baskıya rağmen mizahıyla Türkiye’de ifade özgürlüğünü savunabilen bir mecra olarak görüyor. Bu iki röportajda tirajın yarım milyona yaklaştığı da yazılmış. Ancak rakamın kaynağı belirtilmiyor.

İhtimal olarak akla şu da geliyor. Üçüncülük iddiasını görüşme sırasında bizzat Aral söylemiş olabilir mi? Muhabir de bunu ayrıca sınamadan yazısının girişine taşımış olabilir mi? Olabilir. Elimizde görüşme notu veya kayıt bulunmadığı için bunu olmuş bitmiş gibi anlatamayız. Ama “Guardian yazdı” derken, Guardian’ın bilgiyi nereden aldığını da sormamız gerekiyor.

Aynı soruyu o dönem Türkiye’de soran da olmuş. Erdoğan Sevgin, TV’de 7 Gün’ün 5 Mart 1979 tarihli sayısında, Oğuz Aral’ın konuk olduğu televizyon programını eleştiriyor. Aktardığına göre sunucu, bir İngiliz gazetesinin yaptığı araştırmadan söz ederek Gırgır’ın tiraj bakımından dünya üçüncüsü olduğunu söylüyor; Aral da bunu onaylıyor. Guardian’daki kısa tanıtım yazısı, burada “araştırma” olmuş; “en başarılı” ifadesi de tiraj sıralamasına dönüşmüş. Aral’ın bir gün önce yayımlanan açık mektubunda da “en başarılı” ifadesi “üçüncü büyük” olmuştu. Demek ki bir ay içinde iddia daha kesin bir biçim kazanmış ve bu kaymada Aral’ın kendi sözlerinin de payı var.

Günaydın’ın eski sayılarına bakmak gerekiyor dedim yukarıda. İddianın Günaydın’da Guardian’dan önce mi, sonra mı çıktığını anlamak için bu gerekli. Günaydın, İngilizlerin haberini mi aktardı, yoksa zaten kullandığı bir tanıtım cümlesine dışarıdan destek mi buldu? Benim daha önce Günaydın’a bağladığım başlangıcı, tarihli kupürünü ortaya koymadan burada kesinleştirmem doğru olmaz.

Şimdilik söyleyebileceğim şu: Guardian, 1979’da Gırgır’ı üçüncü sıraya koymuş. Fakat bulduğumuz yazı, bu sıralamanın karşılaştırmalı bir satış araştırmasına dayandığını göstermiyor. İddianın Oğuz Aral ile yapılan bir görüşmeden çıkarak Guardian’a, oradan Aral’ın açık mektubuna ve TRT ekranına, en sonunda da derginin kendi tanıtımına dönmüş olması mümkün. Benim hissim bu yönde. Böyle bir dolaşımda insanın kendi sözü, bir süre sonra kendisine dışarıdan verilmiş bir başarı belgesi gibi geri gelebilir.

Gırgır’ın başarısını anlamak için dünya üçüncülüğüne ihtiyacımız var mı, hep söylüyorum, bence yok. Okurları arasından çizerler yetiştirmiş, çok sayıda insanın çizerek geçinmesini sağlamış, geniş bir okuma alışkanlığı yaratmış bir dergiden söz ediyoruz. Bunları anlatmak için epey malzememiz var. Üçüncülük kürsüsünün ise kim tarafından kurulduğunu hâlâ araştırıyoruz.

Cumartesi, Ekim 31, 2026

Umurumda Değil! ve Beklenen Küstahlık!

Değerli ressam Yüksel Arslan’ın bir “hayranıyla” yaptığı mektuplaşmaları derlemişler, Galeri Nev’den çıkmış, kısacık bir şey, bilmiyordum, yeni keşfettim. İddialı cevapları var… İddialı derken, Arslan üslup olarak şaşırtmayı seviyor, önemsediğini ve önemsemediğini mutlaka yüksek sesle vurguluyor. Kendisini de coşturan bir neşesi ve öfkesi var.

Kitapları, resimlerden ve diğer sanatlardan daha fazla önemsediğini sürekli tekrar ediyor örneğin… Bir feylesof seçtiğini, onu ve onun hakkında yazılmış her şeyi okuyarak tükettiğini anlatıyor. Sergilere ise kerhen gidiyor, üstünkörü geziyor, o denli önemsemiyor filan…

Sürnormal bir mizah. Adabımuaşerete atılan bir yumruk. Huzursuz edici bir edepsizlik. Niçe kırbacı ve Marx’ın sakalı… Hepsinden çok temaşa ihtiyacı…

Görseldeki alıntıyı bu sebeple seçtim: “Umurumda değil” diye bağırıyor. Umurunda olmadığını bizim de bilmemizi, üstelik biraz irkilerek öğrenmemizi istiyor. Ama neyin umurunda olduğunu da söylemekten geri durmuyor: tarih öncesi ve etnografya salonlarında zevkle dolanıyor.

Edebiyatçılardan biliyorum, yaşıtlarını, dönemdaşlarını okumayan çok sayıda romancı, hikâyeci tanıyorum. Bile isteye okumamaktan söz ediyorum; bunun içinde azımsamak, yok saymak, uzak durmak gibi hisler var… İnsan kendisini korumak için de okumayabilir, başkasının yaptığından etkilenmek istemeyebilir. Ama okumadığını ilan ettiğinde başka bir şey de yapıyor, kendisine bir yer tarif ediyor. Neleri okumaya değer bulduğunu, kimleri hesaba katmadığını söylüyor.

Üniversitede çalışırken, yakınlarda kaybettiğimiz şöhretli bir sosyolog hocam vardı. Bir gün dekanlık, öğrencilere verilmek üzere, derslerle ilgili kaynakça ve okuma önerileri istedi. O da bölüm toplantısında Tommiks’ten, bir gazete haberinden, eski bir şarkıdan, Cin Ali’nin bir bölümünden filan söz ederek kaynak metinlerini anlatan bir gösteri yaptı.

Akademik hayatın eksiklerini, yavanlığını, yeknesaklığını yaşayan bizler için tatlı bir isyandı bu, sempati duyuyorduk. Kaynakça istemekte kendi başına bir tuhaflık yoktu elbette. Biz hocanın o talebi vesile ederek toplantıyı bir gösteriye çevirmesinden hoşlanmıştık. Hepimizi usandıran bir ciddiyeti hafife alıyor, bize de gülme fırsatı veriyordu. Peki, öğrencilerin okuyacağı metinler ne olmuştu? Hafızamda o kısmı yok. Sadece gösteriyi hatırlıyorum.

Malum, aptallığın teşhirinin bir eğlenceye, teatral bir gösteriye dönüştürüldüğü bir devirdeyiz. Twitter en çok bu işe yarıyor sanki… Salaklıkları anlatan, “hayır, öyle değildi” diyen, önüne gelene cahil diyen bilmemne hocalar var hayatımızda. Nasıl yargı dağıttı, nasıl haddini bildirdi, nasıl “dövdü” diyerek gösteriler seyrediyoruz onlardan. Söylenenin doğruluğu yanlışlığı kadar, karşıdakinin ne hale düşürüldüğüyle de ilgileniyoruz. Hocanın kaynakçası gibi, söylenenler çarçabuk unutuluyor, gösteri kalıyor.

Hepsinden tek tek sıkılıyorum ama hocanın gösterisini gülümseyerek hatırlıyorum. Arslan’ın müze salonlarından koşarak geçişini hoşuma giderek hayal ediyorum. Sevdiğimin küstahlığında neşe ve isyan buluyor, ötekininkinde kendini beğenmişlik görüyor olabilirim. Yine de gösteri tekrarlandıkça bir şey değişiyor. Kimin neye kızacağını, kimi küçümseyeceğini, hangi sözle alkış alacağını önceden biliyoruz. Şaşırtmasını beklediğimiz insan, beklediğimizi yapıyor.

Yüksel Arslan'ın sürreal patakütelerini Andre Breton yok yere keşfetmemiş. Arslan, bugün hayatta olsaydı ve hatta yirmili yaşlarında olsaydı… Herkesin birbirini şaşırtmaya, sarsmaya, susturmaya çalıştığı sosyal medya kalabalığında ne yapardı? “Büyük” gösteriyi nasıl bozardı? Bozabilir miydi?

Cevabım yok.

Cuma, Ekim 30, 2026

Biz büyük işler yapıyoruz

Epey zaman oldu, ofise taşınırken küçük büyük sorunlar çıktı. Hemen yan binada tadilat işleri yapan bir dükkâna girdim. Kombiden banyoya giden sıcak su borusu ters bağlanmış; biraz kırma dökme, ardından sıva ve boya gerekiyor sanıyorum. Sordum, yapar mısınız diye… Dükkân sahibi, yüzünü kaşıyarak “biz öyle küçük işler yapmıyoruz” dedi. Anlamadım. “Bizz” dedi, hayır aslında demedi, ben ekolu bir sesle o vurguyu hayal ederek hikâyeme ekledim: “Büyük işler yapıyoruz, uğraşamayız.” Hafif şaşırarak gerisingeri çıktım.

Dükkân, ara sokakta, eski bir apartmanın altında; en fazla üç metre eninde, içeriye doğru beş metre derinliğinde. Girişte bir masa var, raflarda tozlanmış seyrek malzemeler filan… Tabelası okunmuyor, dükkândan çok eskilerin atıldığı depo gibi… Her akşam önünden geçiyorum, büyük işler yapıyoruz diyen adamı masaya yayılarak uyurken o kadar çok görmüşüm ki… Şaşırmam o yüzden…

Üstelik küçük yaştan bellemişim, küçük ya da büyük iş olmaz esnaflıkta. Bazen bir olur bazen beş; seçmeyecek, kibirlenmeyecek, müşteriyi boş çıkarmayacaksın. E bi de komşuyuz…

Neyse, o işi kırmaya dökmeye gerek kalmadan başka bir ustaya yaptırdım, rahatladım. Tesadüf bu ya, o uyuyan adam benim becerikli Nevzat Usta’nın eniştesi çıktı. Konuşmuyorlarmış, bazı meselelerden dolayı küsmüşler ama akrabalarmış filan… “Evet” dedi, “onlar büyük işler yapıyorlar.” Hayret etmekle birlikte üstelemedim.

Ne ki takıldım tabii. O kadar yıl oldu, dükkânın önünden her geçtiğimde mutlaka göz ucuyla bakıyorum. Benim Nevzat Usta’nın eniştesi ya uyuyor, ya eprimiş tumanını çekiştiriyor, ya da büyükçe bir cam bardakla çay içiyor. Ancak o kadar, başka bir hâlini görmedim. Telefonla konuşurken görmedim, dükkâna giren çıkan müşteri görmedim, büyük işlerin koşuşturmasını görmedim… Hani büyük işin bir getirisi olur; arabası değişir, kıyafeti değişir, tabelası cilalanır. Yok yahu bir numarası…

Bence benim Nevzat Usta’nın eniştesi çalışmıyor. Büyük işi bırakın, herhangi bir orta ölçekli iş dahi yapmıyor… Ben artık onun kıt kanaat geçindiğine de inanıyorum.

Matrağa vurarak anlatıyorum ama bu enişte beye artık nasıl bilendiysem, nasıl koşullandıysam, zihnimde bir karaktere dönüştü.

Senaristim ya, aralıklarla sektörden birileri çıkıyor karşıma, iş teklifinde bulunuyorlar. Büyük işlerden söz ediyor, ikna etmek ve cezbetmek için konuşuyorlar… Tecrübeniz varsa gevezeliği tanıyorsunuz. Böyle zamanlarda bizim enişte zihnimden çıkıp yanıma gelip oturuyor, yüzümde muzip bir tebessümle arada ona bakıyorum.

“Biz öyle küçük işler yapmıyoruz” diyerek çayını yudumluyor, “sen bilirsin yani Levent Bey.”

Perşembe, Ekim 29, 2026

Sen hayırdır, değişik?

Seksenli yıllardan bir düğün fotoğrafı. Salonun gedikli fotoğrafçısı masa masa dolaşıp yevmiyesini çıkartmaya çalışmış. Sahaflara düştüğüne göre ya satamamış ya da satmış satmasına da satın alanlardan biri, artık ne olduysa, fotoğraftan vazgeçmiş… Fotoğraflar sahaflara düşünce insanlar hüzünlendiklerini gösteriyor, “çok yazık” der gibi cümleler kuruyorlar.

Seksen küsur yaşındaki annemin fotoğraf albümlerini düşünüyorum da handiyse her resimde tanımadığım dünya kadar akraba hısım var. İleride o fotoğrafları ne yaparım, ben de bilmiyorum; düşünün, o kadar da meraklıyım. Babamdan bir sürü fotoğraf kaldı, çoğuna sosyal tarih ayrıntısıymış gibi bakıyorum. Oysa babam onlara bakarken kederle bir şeyler anlatırdı: “Şu çocuk şöyleydi”, “bu öldü”, “onun ismini hatırlamıyorum” gibi gibi… Aynı fotoğrafa bakıyoruz ama aynı şeyi görmüyoruz.

Demem o ki, sahaflara düşmek kıymet bilmezlik olmayabilir. İnsanlar anasının babasının fotoğraflarını ayırıp hatırlamadıkları, kim olduğunu bilmedikleri insanların fotoğraflarını elden çıkarabilirler. Bana gayet normal geliyor. Sonra benim gibi biri o fotoğrafı alıp saçlara, kıyafetlere, masadaki şişelere bakıyor. Sen de okuyorsun işte Mıstık Abi.

Fotoğraftakileri tanımıyorum ama yaşadıkları zamandan bir şeyler tanıyorum. İki genç kadın, görünen o ki, düğün için allanıp pullanıp süslenmişler, kuaföre gitmişler. Cicili bicili, hanım hanımcık oturuyor, fotoğrafçıya bakıyorlar. Düğün orkestrasının sesini de duyar gibi oluyorum. Hoparlörün makul bir sesle çalıştığı düğün hatırlamadığımdan olsa gerek, fotoğraf çekilmeden hemen önce birbirlerini duyabilmek için eğilip hafif hafif bağırarak konuştuklarını hayal ediyorum. Sonra fotoğrafçı gelmiş, doğrulmuşlar…

Seksenli yılları mutlu geçirdim diyemem. Ondan dolayı abartıyor olabilirim; modasını frapan, üslubunu yavan ve bütün iddiasına rağmen akan zamanı heyecansız bulurum. 12 Eylül diktasının herkesi ürkütüp tedirgin yaşattığına inanırım. Saçlar, kıyafetler bir biçimde geliyordu da punk’ın, New Wave’in kültürel ve siyasi tarafı aynı rahatlıkla dolaşıma giremiyordu diye mambo jambo yapayım.

Genç kadınların saçlarına o yıllarda Ajda veya Serpil Çakmaklı saçı filan denirdi, öyle tarif edilirdi. Ajda Pekkan, bence Simon Le Bon havasında giyinir, saçlarını New Wave tarzında biçimlendirirdi. Kuaförde Duran Duran demenize gerek yoktu, Ajda dediğinizde anlaşılıyordu zaten…

Yukarıdaki genç kadınlara, özellikle soldakinin saçlarına takıldım. Dünyada yalnızca kadınların değil, erkeklerin de kullandığı bir tarzı hatırlatıyor. Bizde erkekler arasında aynı rahatlıkla yaygınlaşmış mıydı? Benim hatırladığım kadarıyla hayır. Belki diyorum, Prekazi saçları onun bir türeviydi. Futbolcular sayesinde, üniseks bir moda olarak değil, düpedüz erkeksi bir tarz olarak yaygınlaşabildi. Şöhretli bir futbolcunun başında görünce başka türlü kabul ediliyordu galiba…

Ben “American Boys” saç kestirmiştim de bir kadın hoca beni tahtaya kaldırıp “Sen hayırdır, değişik?” filan diye aklınca rezil etmişti. Dersle ilgisi yoktu elbette, beni bir suçlu gibi sınıfa teşhir ediyordu. O yaşta insan zaten nasıl göründüğüyle yeterince uğraşıyor; bir de öğretmenin seni herkesin önüne çıkartıp bunu mesele etmesi var.

Bir erkeğin düğündeki genç kadın gibi saçını kestirmesi, o günün yaftasını olduğu gibi yazıyorum, “ibnelik” sayılırdı. Saçın nereden geldiğini, hangi şarkıcıda görüldüğünü bilmek gerekmiyordu; kimin başında olmayacağını herkes biliyordu. Yaz aylarında tatile gelen gurbetçi çocuklarına tuhaf tuhaf bakılırdı, hatırlayın.

Küçük bir kişisel not: Beni sınıfta rezil etmek isteyen biyoloji hocası, on beş yıl sonra filan, salon başkanı olduğum bir sınavda gözetmen olarak karşıma çıktı. Konuşmaz mıyım, liseli Levent’i hatırlamıyordu; aynı geçmişe bakıyor, aynı şeyi görmüyorduk. Ama saçları seksenli yıllardaki Ajda gibiydi. Ona hatıra müzemin nadide bir parçası gibi uzun uzun baktım elbette.

Çarşamba, Ekim 28, 2026

Manzaralar



 

Emek ve Veri

Yapay zekâ (AI) karşıtı bir çizer arkadaşım yukarıdaki espriyi paylaşmıştı, sonradan başkaları tarafından da paylaşıldığını fark ettim. İngilizce bilmeyenler için açıklayayım: Yapay zekâ, çizere “ürettiklerim artık tıpkı seninkilere benziyor” diyor. Çizer, üç kareye yayılan “Bence sen asıl meseleyi kaçırdın” diyor.

Çizmenin değeri yalnızca ortaya çıkan “işte” değil, çizme deneyiminin kendisini de hesaba katmak gerekiyor. Bir şeyle uğraşmak, gözlemlemek, elini geliştirmek, kendini ifade etmek daha önemli bile olabilir… Aynı görünümlü sonucu üretmek bütün bunların karşılığını vermiyor.

Espri, yapay zekânın “çıktı” diye baktığı şeye çizerin bir faaliyet ve hayat tarzı olarak bakmasında saklı. “Benim gibi resim üretebilirsin ama benim resim yapma nedenimi anlamamışsın” demeye getiriyor.

Bir mesleğin geleceğini tehdit edebilecek iddia ile masadaki küçük, huzurlu uğraş arasındaki orantısızlık espriyi kuruyor. Çizmenin bütün meselesi kişisel mutluluk değil elbette geçim derdi var, okurunu bulmak, yayımlanmak, tanınmak hiç yokmuş gibi davranamayız. Ama elhak, bir yönünü iyi anlatmış.

Karikatürün çizeri Sarah Andersen, 1992 doğumlu Amerikalı karikatürist ve çizgi roman yazarı. İnternette yayımladığı Sarah's Scribbles serisiyle tanınıyor. Kitapları da var; bir vampir ile kurtadamın ilişkisini anlattığı Fangs, tanınmış eserlerinden ve Eisner'a aday da gösterildi.

Bu karikatürün önemi biraz da Andersen'le ilgili, çünkü 2023'te iki arkadaşıyla birlikte, eserlerinin izinsiz biçimde kullanıldığı iddiasıyla Stability AI, Midjourney ve DeviantArt'a dava açmıştı.

Dava ne durumda bilmiyorum ama temel eksenini yapay zekânın “kimin eserini, hangi izinle kullandığı ve kimin kazandığı” sorusu oluşturuyor. Anladığım kadarıyla Andersen şu fikirde: “Çizer olarak benim çizgilerimi benden izinsiz kullanarak çizerlerin yerine geçecek bir araç geliştiriyorsunuz; ben istemeden bu araca katkı sağlamış oluyorum. Hem ben para kazanamıyorum hem de meslektaşlarım.” Sanatçının yıllarca biriktirdiği emek, şirketin dilinde “veri” hâline geldiği için dava konusu oldu demek daha doğru.

Bu karikatür burada kalsın, tartışmalar hakkında aralıklarla yazacağım.