Perşembe, Ekim 15, 2026

Kültürel Hafıza

Kültürel hafıza neden önemli olanı hatırlamıyor?

Önce nedir bu kültürel hafıza, onu hatırlatayım. Bir memleketin geçmişten seçerek taşıdığı, kolektif biçimde öğrendiği ve hatırladığı, sonraki kuşaklara aktardığı anlatılara, imgelere ve alışkanlıklara kültürel hafıza diyoruz. Kitaplarda, filmlerde, şarkılarda, anıtlarda, törenlerde ve aile hikâyelerinde yaşayan bir şey bu. Geçmişte olan her şeyi saklamaz, bazılarını öne çıkarır, bazılarını değiştirir, bazılarını unutur. Geçmişi anlatırken bugün kim olduğumuza dair bir fikir de inşa eder.

Soruya dönelim. Hatırlanmak için önemli olmak yetmiyor. Kültürel hafızanın iki katmanı var. Bir yanda anlatılan, gösterilen, yeniden üretilen şeyler, öbür yanda bir yerde kayıtlı duran ama açıp bakılmayı bekleyen şeyler. Aleida Assmann birincisine kanon, ikincisine arşiv diyor. Geriye ne kalır, her zaman en önemli olan değil, dolaşımda kalan kalır. Hatta bazen tersinden söylemek daha doğru: Bir şey önemli olduğu için hatırlanmıyor, hatırlandığı için önemli görünüyor. Antropolojideki ritüel kavramsallaştırmasını düşünün: Tekrar, bir şeyi yalnızca hatırlatmaz, ona önem ve sahicilik izlenimi de kazandırır.

Peki bir şey neden, nasıl dolaşıma girer? Bugünkü bir ihtiyaca cevap veriyorsa, hikâyeye dönüşebiliyorsa ve onu taşıyan biri ya da bir kurum varsa girebilir. Bir de taşıyıcının ömrü meselesi var: Kitap saklanır, dergi ve gazete atılır. Mizah dergileri yüz binlerce satıldı, ama çok okunan şey çoğu zaman en az saklanan şeydir.

Peki, neyi hatırlayacağımıza kim karar veriyor?

Aslına bakarsanız, karar vermek isteyen çok, ama tek bir karar mercii yok. Bazen sayısız küçük tercihin toplamı sonradan tek bir karar gibi görünüyor. Devletler, müfredat, anıtlar, bayramlar ve arşiv politikalarıyla geçmişin nasıl hatırlanacağını yönlendirmeye çalışır. Aileler, mahalleler, inanç toplulukları, yayıncılar ve sanatçılar da kendi geçmiş anlatılarını taşır, resmî anlatıyı destekleyebilir, değiştirebilir veya ona itiraz edebilirler. Bir de pek görünmeyen ara kademe var: editörler, antoloji hazırlayanlar, arşivciler, televizyon programcıları, bugün de algoritmalar.

Örnek olarak sürekli yineliyorum: Gırgır’ın “dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi” olduğu anlatılır. Hangi yıl, hangi dergiler arasında, hangi tiraj verileriyle yapılmış bir sıralama bu? Anlatı dolaşırken bu sorular geride kalıyor. Gazeteci, okur, eski çalışan aynı bilgiyi birbirinden devralıyor, tekrarlandıkça birbirlerini doğruluyormuş gibi görünüyorlar. Oysa bir iddianın çok sayıda yerde karşımıza çıkması, birbirinden bağımsız kaynaklarla doğrulandığı anlamına gelmiyor. Bazen yalnızca aynı şeyi birbirimizden öğrenmiş oluyoruz.

Hatırlamak ve unutmak bahsinde genellikle devlet sorumlu gösterilir ama sivil olan da kendiliğinden özgür ve çoğulcu değildir. Ailenin, cemaatin veya piyasanın da susturduğu hikâyeler, tekrarladığı kalıplar vardır. Yayıncılıkta neyin yeniden basılacağını çoğu zaman bir ilke değil, telif durumu, maliyet ve o günkü ilgi belirler. Yeşilçam diye hatırladığımız şeyin sınırlarını da büyük ölçüde televizyonların tekrar tekrar gösterdiği filmler çiziyor. Bu yüzden mesele yalnızca hafızayı kimin kontrol ettiği değil, kimin anlatısının yayılabildiği ve kiminkinin duyulmadığıdır. Kontrol hiçbir zaman tam değildir, fakat herkesin hatırlatma gücü de eşit değildir.

Nostalji geçmişi koruyor mu, değiştiriyor mu?

İkisini birden yapıyor: Nesneyi koruyor, çoğu zaman bağlamını siliyor. Koleksiyoncular, sahaflar, tıpkıbasımlar pek çok malzemeyi çöpe gitmekten kurtardı, bunda nostaljinin de önemli payı var. Ama kurtarılan şey sıklıkla “güzel günler” paketinin içinde geri geliyor, sınıf çatışmaları, sömürü, yoksulluk paketin dışında kalıyor. Çünkü nostalji olaydan çok duyguyu hatırlar. İnsan çoğu zaman döneme değil, o dönemdeki kendi gençliğine özlem duyar. Yaşamadıkları seksenlerin, doksanların nostaljisini yapan gençler de gösteriyor ki nostalji yalnızca hatıralardan değil, dolaşımdaki imgelerden de besleniyor. Yani bir şeyi ancak değiştirerek koruyoruz.

Unutulan bir şeyi yeniden bulmak, hafızaya geri getirmeye yeter mi?

Haliyle yetmez. Arşivde bulunmakla toplumsal hayatta karşılık bulmak farklı şeylerdir. Bulunanın yeniden okunması, anlatılması, tartışılması, yani arşivden çıkıp dolaşıma girmesi gerekiyor. Bugün sosyal medyada ve popüler kültürde konuşulmayan bir şeyin geniş kitlelerce hatırlanması çok zor. Ama sosyal medya da tek başına yetmiyor: Dolaşıma sokuyor, kalıcılaşmasını garanti etmiyor, hızlı parlayan şeyler hızla sönüyor. Kalıcılık için bir çapa gerekiyor: yeniden baskı, müfredat, yıldönümü, müze gibi şeyler. Üstelik geri gelen şey aynı şey olarak gelmiyor, bugünün sorusuyla okunuyor, bir ölçüde yeniden icat ediliyor.

Geçenlerde Ramiz Gökçe’nin 1947 tarihli Tombul Teyze çizimlerini paylaştım. Gelen yorumlarda “BBW” diyen de vardı, “body shaming” üzerinden bakan da, kendi ailesinden bir kadını hatırlayan da. Aynı çizimler bugünün beden, cinsellik ve incitme tartışmalarıyla, okurun kişisel hatıralarıyla buluştu. Çizimi yeniden gösterebiliyoruz ama dönemin bakışını beraberinde getiremiyoruz. Arşivden çıkan malzemenin yeni hayatı biraz da burada bir kere daha başlıyor.

Bugünün tuhaflığı da şu: Kaydetme imkânlarımız durmadan çoğalıyor ama kayıtların çoğalması hatırlamayı garanti etmiyor. Geleceğe ne bıraktığımız kadar, bıraktıklarımıza kimin  bakacağı, bakarken ne arayacağı da bir mesele artık.


Çarşamba, Ekim 14, 2026

Mırıltılar





Mizahın Fiyat Tarifesi

Akbaba’nın 3 Mayıs 1962 tarihli bir ilanında, derginin yazar ve çizer kadrosuyla bir reklam servisi kurulduğu duyuruluyor. Müşterinin, anlatmak istediği fikri bir notla iletmesi yeterli olacakmış: Resim çizilecek, metin yazılacak, baskı klişesi hazırlanacak ve reklam dergide yayımlanacak. Hepsi bu kadar. Tam sayfa için istenen bedel 2.500 lira. İlan, hizmeti gayet açık anlatıyor: “Akbabanın eşsiz sanat kadrosu, zekâsını sizin için çalıştıracak.”

Önce o yıllarda yazılı basında yaşanan değişimden söz edeyim. Ellili yılların sonunda en çok satan gazetemiz yüz bin civarında satıyor. Hürriyet’ten söz ediyorum. Matbaalar günlük olarak bundan fazlasını basamayacak kadar eski ve demode. Üstelik, basılan gazeteleri tüm ülkeye dağıtabilecek yeterli bir ulaşım sistemi yok. Yollar kötü, aktüel bir yayını günbegün bir yere ulaştırmaya değecek bir karlılık da yok. Ama altmışlı yıllarla birlikte pek çok şey değişiyor. Gazetelere basın dışı sermaye ziyadesiyle ilgi göstermeye başlıyor. Matbaa teknolojileri yenileniyor ve asfaltlanan yollar artıyor.

Dergi ve gazeteler çok satmaya başlayınca reklam pastası da büyüyor. Akbaba’nın sahibi Yusuf Ziya Ortaç’ın bu durumu görmemesi mümkün değil. Yeni döneme ayak uyduramayan bir önceki on yılın en önemli gazete ve dergilerin birer birer kapanmaya başladığını da biliyordur. Eskiden devletten aldığı aboneliklerle dergisini yaşatabilirken maliyetlerin arttığını, ayakta kalabilmek için büyümek gerektiğini de hesap etmiş olmalı.

Denemiş diyelim, ayak uydurmaya çalışmış… Sonuçlara bakılırsa hayal ettiği gibi reklam alamamış, çıkan sayılara bakılırsa büyük bir değişim yaratamamış.

Peki, 2.500 lira ne büyüklükte bir para? Dönemin ücretleriyle kıyaslayınca daha anlaşılır oluyor. Türk-İş’in 1962 tarihli derlemesinde İstanbul’daki basın mensupları için aylık asgari ücret 350 lira olarak belirtilmiş. Akbaba’nın tek bir tam sayfa reklam için istediği bedel, bu ücretin yedi katını biraz aşıyor. Burada ülke çapında geçerli tek bir asgari ücretten değil, belirli bir şehir ve meslek için saptanmış ücret tabanından söz ediyoruz. Elbette 2.500 liranın tamamı da çizerin cebine girmiyor; çizimden klişeye ve dergide ayrılan yere kadar bütün hizmetlerin toplam fiyatı bu.

Tüketici fiyatlarındaki artışla hesapladığımızda aynı tutar, Ağustos 2026 parasıyla yaklaşık 105 bin liraya, ekim başındaki kurla da 2.130 dolara karşılık geliyor. Bu rakam, o reklamı bugün aynı fiyata yaptırabileceğimiz anlamına gelmiyor; yalnızca paranın alım gücünü gözümüzde canlandırmaya yarıyor.

İlanın ilginç tarafı, yaratıcı emeğin nasıl tarif edildiği. Akbaba, okurun tanıdığı yazar ve çizerleri müşterinin hizmetine sunarken onların maharetini de bir satış gerekçesi yapıyor. Bize kalan fiyat tarifesi, derginin ne kazanmayı umduğunu gösteriyor, gerçekten ne kazandığını öğrenmek içinse başka belgelere ihtiyacımız var.

Ne diyelim Mıstık Abi, mizah tarihinin bir de böyle fiyat tarifelerine yazılmış tarafı varmış…

Salı, Ekim 13, 2026

Tenten, Corto & the Details of Love by LeCe

 

 

Üç yılın kırk dokuz günü

Görsel janjanlı, gülerek yazıyorum. YZ de beni, soğuk sulara dalıp çıksa bana mısın demeyecek Nordik bir dedektif gibi resmetmiş…

Yazılardan bilenler olabilir, 2019’dan bu yana günün belli saatlerinde yürüyüş yapıyorum. Takıntı haline de geldi, yürümesem birine bir haksızlık yapmış da kalbini kırmış gibi hissediyorum.

Telefondaki adım sayan uygulamadan faydalanarak bir döküm çıkardım. Çok geriye gitmedim, 1 Ekim 2023 ile 30 Eylül 2026 arasındaki üç yılın toplamına baktım.

Yukarıdaki 8,5 milyon adım oradan geliyor. Üç yılda sekiz buçuk milyona yakın adım atmış, 5.911 kilometre yürümüşüm. Çok duruyor değil mi? Günde ortalama 65 dakika yürümüş, 7.706 adım atmışım. Süreleri toplayınca 49 gün 7 saat ediyor. Uyku ve mola olmadan, gece gündüz yürüdüğümü düşünürseniz of puf… Üç yıla yayılınca çok, yan yana koyunca az geliyor. Rakam aynı, ben bir türlü karar veremiyorum.

2019’a kadar gitsem, kim bilir kaç olacak?

E’cicik romantize edeyim, o saatlerde ne yapıyordum? Hikâye mi düşünüyordum, blog için yazı mı tasarlıyordum, bir şeye mi kızıyordum? Uzun uzun telefonla mı konuşuyordum? Hepsi var. Mıstık Abi, sen olsan “kızlara mı bakıyordun?” diye eklerdin. Evet, herkese bakıyor ve dinliyorum, yalan yok. Evden bir saat çıkmışım… Millet aç açç!

Saymak tuhaf geldi yazınca… Rakamları hesapladığımdan beri garip garip bakıyorum sonuçlara. O kadar yürümüşüm, acaba ne düşünmüşüm en çok? Neye kızmışım da şimdi hatırlamıyorum? O sırada beni darlayan pek mühim gelen hangi mesele uçup gitmiş?

Adımları kaydediyoruz, yürürken aklımızdan geçenleri, vazgeçtiklerimizi, bulduğumuz cümleleri aynı kesinlikle kaydedemiyoruz. Bir kısmı yazdıklarımıza sızıyor olmalı. Günlükler, hikâyeler, senaryolar… Edebiyat ve sanat olmasa, “of off geçmiyor günler” şarkısıyız be abicim.

Pazartesi, Ekim 12, 2026

Suat Gönülay’ın İlk Serüveni

Gırgır, seksenli yıllara girerken yalnızca satış bakımından büyümemişti, kadrosu genişlemiş, çeşitli dergi ve gazetelerde çalışan pek çok çizer ve yazar yetiştirir olmuştu. Çocuk dergilerinde, gazete ilavelerinde, bantlarda ve çizgi romanlarda Gırgır’ın genç çalışanlarının imzası vardı. Basında ise Simavi kardeşlerin gazeteleri Hürriyet ve Günaydın kıyasıya rekabet ediyor, birinin çıkardığı her yeni yayının alternatifi diğeri tarafından kısa sürede yayımlanıyordu. Bu rekabet, yazar ve çizerlere yeni iş imkânları sağlıyordu. Gırgır’ın başarısı karşısında Çarşaf’ın çıkmaya başlaması da bu rekabetin sonucuydu.

Gerçi Çarşaf uzun ömürlü bir rakip olsa da asıl rekabet Gırgır’ın kendi kadrosu içinde yaşanıyordu. Gırgır ve Fırt, hatta Günaydın’ın mizah ilavesi Laklak, kalabalık üretici kadrosuna yetmiyordu. Mesele yalnızca telif ve geçim derdi değildi, genç yazar ve çizerler görünür olmak, kendilerini ispat etmek istiyorlardı. Bugünden bakıldığında, 1978’deki kısa ömürlü Mikrop denemesinde olduğu gibi, Gırgır’dan ayrılarak yeni bir dergi çıkarma fikrinin pek çok üreticinin aklında olduğu anlaşılıyor.

Önemli bir fırsat, 1982’de çıkmaya başlayarak çoksatar bir gazeteye dönüşen Güneş’le geldi. Güneş, Hürriyet ve Günaydın’la baş edebilmek için onların yayınlarına alternatifler oluşturmaya kararlıydı. Mizah dergilerinin yüksek satışları da böyle bir yatırımı cazip kılıyordu. 1986’da, bugünkü LeMan’ın öncülü olan Limon, Güneş yayın grubu içinde çıkmaya başladı. Gencecik bir dergiydi, hemen hepsi yirmili yaşlarında olan bir kadrosu vardı. Gani Müjde ve Mehmet Çağçağ 27, Kemal Aratan 21, Tuncay Akgün 25 yaşındaydı örneğin. Çeşitli yayınlarda çalışmışlardı ama kendi dergilerini kurmanın heyecanı ve iştahıyla hareket ediyorlardı. Gırgır’ın alışıldık mizahının dışına çıkmak, farklı anlatılara açık bir okura ulaşmak istiyorlardı. Hikâyeleri, esprileri ve arayışları, Gırgır’da yer bulamayan bir çizgi oluşturabilmeye yönelikti. Farklı olana özel bir ilgi gösteriyor, birbirlerini teşvik ediyorlardı.

Henüz 21 yaşındaki Suat Gönülay da aynı arzuyla o kadroda yer aldı. Gırgır ve Fırt’ta tek tük çalışmaları yayımlanmıştı ama Limon olmasaydı, abarttığımı sanmıyorum, çizgi romancılığı bu yönde gelişmeyebilirdi. Her şeyden önce Gırgır’da bu denli özgür çalışamayacaktı.

Limon’da neyi, nasıl anlattığına geçmeden önce, karşılaştırma imkânı vermesi için Gırgır’da çıkmış iki çizgi romanını hatırlatacağım. İkisi de 1985 yılı sonunda yayımlanan, tek sayfalık, o sayıda başlayıp biten fantastik öyküler. İlkinde, bir adamın üzerine büyük bir ambar sandığı düşmek üzereyken adam dışında her şey, sandık ve bütün dünya donuyordu. Adam, şaşkınlığını atlattıktan sonra donakalmış çevreyi gezerek canının çektiği ne varsa yapıyor, finalden hemen önce “artık ölsem de gam yemem” raddesine geliyor ve ancak öyle ölüyordu. İkinci hikâyede genç bir adamı rahatsız eden herkes öldürülüyor, sonunda bütün bunları yapanın baba yadigârı beylik tabanca olduğunu öğreniyorduk. Rahmetli babasının ruhu onu koruyup kolluyordu.

İki çalışma da Oğuz Aral’ın editör olarak kabul edebileceği ölçülerde hafif erotizm, mahalle yaşamı ve gündelik sıkıntılar içeriyordu. Hızlı anlatılan, komik çizgili, sürpriz sonlu üretimlerdi. Gönülay, Limon’da bu çizginin bütünüyle dışında durarak işe başladı. Çizgileri Oğuz Aral etkisinde değildi, çini mürekkebini sulandırarak sayfasına gölge ve derinlik katıyor, tiplemelerini Gırgır’ın berrak çizgisinden uzaklaştırarak fotogerçekçi bir ihtimamla oluşturuyordu.

Daha önemlisi, bile isteye komik hikâyeler anlatmıyordu.

Bir mizah dergisinde komik olmamayı tercih etmenin anlamı üzerinde durmak gerekiyor. Gırgır’ın yerleştirdiği anlatım alışkanlığında karakter tepkileri, hikâyelerin gelişimi ve final, güldürme beklentisine göre biçimleniyordu. Son kareye odaklanıyor, şaşırtmaya, sürpriz bir son çıkarmaya çalışıyorlardı. Hikâye bütünüyle bir espri üzerine kurulmasa bile karikatürize tiplemeler bu beklentiyi canlı tutuyordu. Gönülay ise Limon’un Gırgır’a alternatif, yeni ve özgürlükçü ortamında diyaloglarını ve hikâye mantığını komikleştirme gereği duymadı. Frankofon çizgi romanının serüven geleneğini modelliyor, okurun hikâyeyi ve kurduğu dünyayı ciddiye almasını istiyordu.

Üstelik bu tercih, Gönülay’ın bütün üretimine yayılmadı. Aşağı yukarı beş yıl sonra bu tarzı bırakarak ironik ve absürt olan, yayımlandığı mecranın mizah beklentisine daha uygun işlere yoğunlaştı. İlk yıllarındaki denemeleri bu bakımdan ayrıca ilginç buluyorum.

Gönülay’ın ilk dönemi, ona popülerlik kazandıran Son Kuvvacı gibi çalışmalarla hatırlanır. Benim seçtiğim çizgi romanların ortak özelliği ise biçim ve tarz bakımından süregelen mizahi çizgi roman geleneğine uyumsuzluk göstermeleri.

Örneğin Yılmaz Kaptan (1986), serüven çizgi romanının tipik bir örneğiydi. Büyük bir savaşın ardından Marmara Denizi bir göle dönüşmüş, azalan insan nüfusu kıtlık ve salgın hastalıklarla karşı karşıya kalmıştı. Yılmaz Kaptan, bir yolcu vapurunda, giderek tükenen yiyecek ve yakıtıyla Marmara’da çaresizce dolanıyor, denizde ve kıyıda yaşayan yaratıklarla uğraşıyordu. Saldırılar yüzünden karaya çıkmak zorunda kaldığında bir kadının yardımıyla kurtuluyor ama radyasyon kaynaklı, ölümcül ve bulaşıcı bir hastalığa yakalanıyordu. Kadınla birlikte, İzmir’de bulunduğunu bildikleri, hastalığı iyileştirecek bir aygıta ulaşmak için yola çıkıyorlardı.

Bilim kurgu ve fantastik öğelerin iç içe geçtiği hikâye, serüven edebiyatının bildik klişelerini içeriyordu ama akılda kalan, soğukluğu ve çıkışsızlığıydı. Gönülay, karakterlerden çok yolculuğa, eyleme ve karanlık zaman atmosferine ihtimam göstermişti. Felaketin içindeki insanların dünyasını kurarken onları sevimlileştirmeye, başlarına gelenlerden espri çıkarmaya çalışmıyordu.

Gönülay’ın o dönemki en başarılı hikâyelerinde mutlaka ama mutlaka bir atmosfer ve dönem duygusu vardı. Aynı yıl yayımlanan Sultanahmet’in Kamburu, 1950’de geçiyordu. Hikâye, yüzyıllar önce Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesine karşı çıkan kambur bir papazın laneti üzerine kurulmuştu. Kahramanı, Sultanahmet Camii’nin imamı Beşir’di. Mr. Hyde veya Kurt Adam misali, geceleri kamburu andıran ürkünç bir yaratığa dönüşüyor, cami imamlarını öldürüyor, sabaha karşı bir Hıristiyan mezarlığında perperişan hâlde, yeniden insan olarak uyanıyordu. Aksakallı bir dedenin de dâhil olduğu kanlı final, Beşir’in ölümü ve ruhunun kurtuluşuyla noktalanıyordu.

Gönülay, korku hikâyesini anlatırken bir kez daha atmosfere odaklanmıştı. Sokaklar, kıyafetler, reklam panoları ve arabalar, olayların arkasını dolduran gelişigüzel ayrıntılar değildi. Çevreyi anlatmak, “tarihi göstermek”, hikâye kadar ilgisini çekiyordu. Okuru geçmişte geçen bir olaya olduğu kadar, geçmişteki bir şehre de götürmek istiyordu.

Bir yıl sonra çizdiği Deli İbrahim’in Hazineleri, bu kez Kurtuluş Savaşı sırasında, işgal altındaki İstanbul’da geçiyordu. Sör Konrad, saraya yakın bir ailenin oğlu olan arkadaşı Seyit Ali’yi ziyarete geldiğinde kendini bir muammanın içinde buluyordu. Limanda, ölmek üzere olan bir adamın eline tutuşturduğu mumun bir hazine planı içerdiği anlaşılıyor, adamın peşindeki kiralık katiller bu kez Konrad’ı aramaya başlıyordu. Seyit Ali’nin peşinde ise onu vatan haini sayan Kuvvacılar vardı.

Indiana Jones aksiyonlarını hatırlatan, oryantal motiflerle bezeli hikâyede İstanbul büyük bir keşmekeş içindeydi. Bombalar patlıyor, kovalamacalar yaşanıyor, insanlar ölüyordu. Bir yanda işgale direniş sürerken diğer yanda savaşın kargaşasından yararlanılarak tarihî eserler kaçırılıyordu. Konrad ve Seyit Ali, Sultanahmet’in Kamburu’nda da karşımıza çıkan bir sahafın yardımıyla Ayasofya’nın altındaki hazineye ulaşmaya çalışıyordu.

Bu hikâye, seçtiğim diğer iki çizgi romana kıyasla daha neşeliydi, tekrarlanan esprileri ve iyimserliği vardı. Yine de asıl ilginçliği, kurtuluş mücadelesiyle ve olup bitenlerle “yerli ve millî” bir bağ kurmayan iki “yabancı” kahramanı merkeze almasıydı. Kahramanlardan biri gerçekten yabancıydı, diğeri ise memleketindeki mücadeleye yabancı duruyordu. Gönülay, tarihî serüven çizgi romanlarımızda alıştığımız özdeşleşme imkânını burada da bozuyordu.

Gönülay, Limon’da kendi yolunu açan çizgi romancılığını sonraki yirmi yıl boyunca, özellikle ilk on yılında hiç ara vermeden, büyük bir dikkat ve arzuyla sürdürdü. Çizgisi kıvraklaştı, hareketlendi, karanlık serüvenlerden ironik ve absürt hikâyelere uzandı. Limon’un açtığı alan, daha yolun başındayken farklı şeyler denemesine, bir mizah dergisinde komik olmadan da hikâye anlatabilmesine imkân vermişti.

Hakkını teslim etmek gerekiyor, daha ilk günden itibaren çok iyi bir hikâye anlatıcısıydı. Onun kadar farklı hikâyeler deneyen, anlatımını çeşitlendiren ve aramayı sürdüren hikâyecimiz pek olmadı. Ki bunu, Türkçe edebiyatı da işin içine katarak iddia ediyorum.


Pazar, Ekim 11, 2026

Sayaç

Dün Derin Hakikatler’in sayacı tek bir günde 295.685 görüntülenme gösterdi. Geçen ayın tamamında gün ortalaması 5 ile 7 bin arası seyretti örneğin. İlk bakışta büyük bir okur ilgisi gibi görünüyor ama ayrıntılar bunu kuşkulu hale getiriyor: Son 24 saatte Brezilya’dan 66 bin, Bangladeş’ten 25 bin görüntülenme kaydedilmiş. Görebildiğim yazı listesinde de bu sıçramayı açıklayacak tek bir yazı öne çıkmıyor.

Tahminim, blogun otomatik programlar tarafından tarandığı. Yapay zekâ için içerik toplayan yazılımlar olabilir, ne ki bunu doğrulayacak bir veri yok elimde. Son zamanlarda bloga olan ilgi arttıkça benzer sıçramalarla karşılaşıyorum. Sayaç bir rakam söylüyor da bunun ne anlama geldiği belli değil: 295 bin görüntülenmeyi 295 bin okur diye anlatamayız. Hayırlısı olsun diyerek notumu sonlandırıyorum Mıstık Abi.

Related Posts with Thumbnails