Salı, Ağustos 31, 2021

Dehşet Gecesi

Dehşet Gecesi, bir korku romanı, Kerime Nadir yazdığı için ilginç sayıyoruz yoksa hikaye olarak enteresan demek pek hakkaniyetli olmaz, atmosfer taklit duruyor, roman içinde roman, tekrarların getirdiği dağınıklık, özdeşleşmeye ket vuran bir karakter fazlalığı var, motivasyonları inandırmıyor vs vs. İlk olması hasebiyle deniyor, ben o faslı pek önemsemiyorum. 

Ha tabii, insan ister istemez, Kerime Nadir bu romanı niye yazmış diye düşünüyor. Bana kalırsa korku edebiyatındaki siyahi romantizm, soylu elitizmi, kibarlık mesafesi, tekinsiz alt sınıflar,  tek bir duyguya indirgenmiş tipler, klişeler vs vs ilgisini çekmiş olmalı. Senelerce kontlar, kontesler, prensesler, nedimeler anlattı bize. Hasetle-aşk öfkesiyle kavrulan meşum kadınlarının okuduğum romandaki "cadı"dan hiç farkı yok desem abartmış olmam.

Kürt coğrafyasında geçiyor roman, İstanbullu maceracı bir beyfendi, te Hakkari'de Cilo dağına gidiyor, arada eşkıyalar falan filan, hanlar, kar fırtınaları vs vs... O bakımlardan inandırıcı olamamış Kerime Nadir. Gerçekçi olmak gibi bir kaygısı olmadığının tabii ki farkındayım. Hatıralarında çok sevdiğim bir bölüm var. Türkan Şoray'ın romantik filmleri bırakmasını, gerçekçi hikayelere yönelmesini hiç anlayamadığını (ve saçma bulduğunu) belirtiyor. Gerçekçilik hiç ona göre değil, "biliyoruz". Demek istediğim, fantastik edebiyatın kendine özgü bir karanlık "gerçekliği" var, onu anlamadan yazmış. Aynı romanı "Kürt Transilvanya'da" değil iyi bildiği İstanbul'da da anlatabilirmiş mesela.

Pazartesi, Ağustos 30, 2021

Ben, hayal kırıklığı


Uzun sürmüş bir gecenin ortasındaydım. Biri yanıma gelip benimle konuşmaya başladı, kimdi hatırlamıyorum, bir zerhoş, belki afyonlu bir kadın, hırıltılı bir sesi vardı, belki bir travesti, uzaydan gelmiş gibi dik dik bakıyordu. Belki Kriptonlu.

"Bu dünyanın sahibiyim" dedi bana, ona cevap veremeyecek kadar halsizdim. Sesler anlaşılmıyor, ışıklar bir toz kümesi gibi havada uçuşuyor, beni sarıp sarmalıyordu.

"Ben, hayal kırıklığı, bu dünyanın sahibi"

"Her şey neden bu kadar kısa sanıyorsun bebişim" dedi.

Uyandığımda Tabucchi okumak istiyordum. Dünya kirliydi.

Pazar, Ağustos 29, 2021

Bir kalas bir köprü

Çocukken bir amca sohbetinin içinde kalmıştım, işte yağmur yağınca, yollarda su birikirdi de işte niye mazgallardan kanalizasyona akamazdı, niye yollar eğimli değildi, Mimar Sinan ve Osmanlı nasıl bu işleri çözmüştü, Atatürk 'ten sonra bu işin boku çıkmıştı, Almanya'da neler neler yapıyorlardı falan filan...

Çocuk aklımda o sorun(sal) senelerce yer etmiş, gülerek yazıyorum, ne yapmalı da yağmurla biriken sular şey edilir filan diye kafa yormuştum. Yanlış olmasın, kafa yordum dediğime bakmayın, herkes gibi ben de nasıl yapılacağını bilmiyor, düşünür gibi yapıp amcalar gibi konuşuyordum. Romantize etmeden, birine veya bir şeye kahretmeden, dualizme başvurmadan konuşamadığımızı o yaşlarda nerden bileceğim. Hoş, bilmeme de gerek yoktu, hayata dair bilmeler öyle akıyordu, akışına bırakmıştım kendimi. 

Fotoğraf yetmişli yıllardan, yağmur bol bol yağınca, bir kaldırımdan ötekine kalas atılır, üzerinden tin tin geçilirdi. Oradan aklıma geldi.

[Nostaljik dipnot: Çizgi romanlardan, özellikle Zagor'dan bu sahneleri bilip sevdiğimden kalasta yürümeye bayılırdım. Çiko'nun ayağı kayıp çamurlu suya düşmesi an meselesiydi. Ben Zagor'dum elbette.

Cumartesi, Ağustos 28, 2021

Bozkır, Otello ve hayaller

Bozkır ikinci sezon için çalışıyorum, genel hikayesi bitti, sekiz bölüm olacak, bir terslik olmazsa diyelim, kasım ayı başında senaryoyu bitireceğim...Dizinin çekimleri önümüzdeki yaz olacak gibi duruyor.

İkinci sezonda benim için yeni ve zor bir işe kalkışıyorum. Çekim sürecinin tamamında yer alacağım ve bazı bölümlerde yönetmenlik de yapacağım. Heyecanlıyım.

Yeşilçam dizisinde birlikte çalıştığım SunsetFilm ile yeni bir dönem işi için sözleşme imzaladım. Dârülbedâyi'nin ilk oyuncularından Otello Kamil hakkında sekiz bölümlük bir dizi yazacağım.

Dizi, global dijital platformlardan birinde yayımlanacak, şu an basın taraması ve araştırma safhası sürüyor, çalışıyoruz. Senaryo yazımını mart ayı sonunda tamamlamayı amaçlıyorum. Umarım hem sözümü tutar hem de bana güvenenleri mahcup etmem…

Sonrasında Bozkır çekimleri için Eylül ayına kadar kapanacağım.

Senarist olarak "daha da sonrasında" içimden geçen entrikalı, muammalı bir serüven hikayesi yazmak, bakalım, hayat bu, yazarsam güzel olur. Böyleyken böyle.

Cuma, Ağustos 27, 2021

İlginçmiş

Bu hafta çıkan Oksijen'de rastladım, bilmiyordum, Zeynep Miraç yazmış... Hatırlayanlar olabilir, 12 Eylül Darbesi sonrasında televizyonda radyolarda, kamuya açık her yerde Müşerref Tezcan'ın (Akay) icra ettiği Türkiyem şarkısı çalardı, o kadar çok çalardı ki, darbenin marşı gibiydi, bıktık, "gına geldi" diyemiyordu kimse... Gırgır mizah dergisi de bunu esprileştirmiş ve bunun üzerine bir süreliğine kapatılmıştı.

Meğer, o yıllarda hapiste olup, o şarkıyı binlerce kez dinlemek zorunda kalan biri, şimdilerde yapımcılık yapan o yılların bir politik mağduru, şarkının haklarını satın almış ve bunu yaparak yeniden çalınmasını engellemiş, sahiden böyle, hikaye tuhafmış, esprili, trajik ve intikam doluymuş...

Dünya, bu türden deliliklerin yüzü suyu hürmetine dönüyor...
 

Perşembe, Ağustos 26, 2021

Boy Fukarası (!)

Eski bir magazin gazetesinde rastladım, neden bilmiyorum, bir garezleri olduğu aşikar, Filiz Akın'ın boyuna takmışlar, dillerine dolamışlar. İşte Filiz Akın, boy fukarasıymış da partneri Tarık Akan olunca filmde "hiyle yapmak zorunda kalınmış" da merdivenler kullanılmış da falan filan...

Halbuki, tersten de bakıp, Tarık Akan'ın fazla uzun olmasını "yazabilirlerdi", yazmamışlar, filmlerde bunlar olabilir, oyuncuların fiziken uyumu mutlaka dikkate alınır, kamera açıları, topuklu ayakkabılar, basamaklar ona göre istiflenir. Hatta bana sorarsanız, aşağı yukarı kendisiyle aynı boylardaymışız, Tarık Akan sinema için fazla uzundu, hikayenin önüne geçecek kadar dikkat çekebiliyordu, ki bu handikap sayılır... Filmler pek öyle "hayat gibi" değildir, fiziki denge ve mesafe ister istemez hesap edilir.  

Neyse, laf uzamasın, niye Filiz Akın'a bu kadar yüklenmişler diye düşünüyor insan, bu tahkir edici, nahoş ifadelere neden gerek duymuşlar, kadın olması mı onlara bu cüreti vermiş, bence öyle...Bana öyle geldi. 

Sosyal medyada insanlar birbiri hakkında pervasızca, belki şaşırtmak belki cesur görünmek için benzer türden aşağılayıcı nitelemelerde bulunuyorlar... Ayıp mayıp desek de şaşırmıyoruz, normalimiz çoktan şaştı. Geçen bir arkadaşım, bu dil nerden çıktı, nerden serpildi filan diye hayret ederek konuşuyordu. Ben de ona magazin gazetecilerinin aynen böyle yukarıdan, yüksek perdeden konuştuğunu,  o dil ve pozla haber yazdıklarını, hiiç de sorgulanmadıklarını anlatmıştım. Ona da gönderdim tabii haberi...

Çarşamba, Ağustos 25, 2021

Kime Yarar?


Eğer bir insana savunma hakkı tanımadan ceza verirseniz, orada hakkaniyet yoktur. Temel bir kuralı hatırlatmaya gerek yok, tartışacak da değiliz. Hak savunmak, hakkını savunmak hayatın ve insanlığın esasıdır.

Suç varsa ceza vardır, suçlama varsa savunma vardır. Her suçlanan ceza alacak diye bakamazsınız kanunlara. Savunma hakkı yoksa orada hukuk yoktur, savunma hakkı yoksa adil yargılanma yoktur, ki bu faciadır. Sadece modern kanunlar değil, bütün büyük dinler de bunu söyler, pedagoji de tarih de... 

Kamu vicdanı nasıl yaralanır? 

Kimle konuşsanız, adil bir mahkemede ihraç edilen büyük çoğunluğun görevlerine iade edileceğini söylüyor. Kimle konuşsanız yanlış ve haksızlık yapıldığını söylüyor.

Cezaları doğru bulanlar yok mu? Elbette olur, az bulan bile çıkar ama onlar da şunun farkındadır, adil yargılama hakkı herkese lazımdır, bugüne, düne, yarına değil bütün zamanlara lazımdır.  Bir insana savunma hakkı tanımadan ceza verirseniz, bunun mağdurları, şahitleri size bilenirler, hatırlarlar. 

Bir toplum, intikam hissiyle kavrulursa bu medeniyet kaybıdır, ahlaki erozyondur.

Bunu göremiyor olabilir miyiz? 

Hasım çoğaltan bir adalet olamaz.Adalet, intikam almaz. Adalet, kanun koyucu olamaz. Adalet, intikam hissini çoğaltmaz.  Adalet, intikamcıların karşısındadır. 

Bu dünyayı güzelleştiren insanın insana ettiği iyiliktir, hukuk ve adalet bunun için vardır.

Salı, Ağustos 24, 2021

Eski Defterler






Eskiden bloglar yoktu, interneti bile tahayyül edemiyorduk ama günlük tutma alışkanlığım hep oldu, filmlerde gördüğüm yazarları taklit ediyordum galiba. 16 yaşımda düzenli olarak günlük yazmaya başladım, her gün hissettiklerimi yazıyordum, aşağı yukarı on yıl kadar hiç aksatmadan yaptım bunu.

Bir iki yıl sonra, 80'li yılların sonunda çizgi romanla ilgili düşüncelerimi yazdığım defterler de tutmaya başladım. O günlerden kalan arkadaşlarım hatırlayacaktır, çizgi romanla ilgili bir kitap yazmaya karar verdiğimde, gittiğim her yere o defterleri götürüyor, konuştuğum insanlara onları da gösteriyordum. Hoşuma gidiyordu bunu yapmak, sanki tutkumu ve inadımı ispatlıyordum o sayfalarla, koleksiyoncular, çizgi romancılar o defterlere bakarken mutlaka şaşırıyorlardı.

O defterler neye benziyor derseniz, yukarıda ilk defterimden sayfalar koydum, büyük boy bir ece ajandasına resimler kesiyor, yapıştırıyor, yorumlar, açıklamalar yazıyordum. Çizgi romanın kurgusu, estetiği, tarihi, kuramı, yaklaşımları filan haldır huldur karalıyordum...Üç defter tutmuşum böyle. Aşağı yukarı 700-800 sayfa ediyor. O defterlerden faydalanarak bir kitap, epey dergi yazısı çıkarttım. Şuna hep inanırım, hiçbir emek boşa gitmez, mutlaka bir yere varır, bir şeye dokunur. Yazarak öğrendim, yazarak çalıştım, yazarak akademisyen oldum, meslek sahibi oldum, direndim, hayatıma yön verdim.

Resimlerdeki yazıların ilki 1988'den, sonuncusu 1992'den...

Pazartesi, Ağustos 23, 2021

Endişeli ve Suçlu


Basit ölçütlerim var, bir şehir veya bir mekanın medeniliğini ve yaşanabilirliğini nasıl ölçüyorum onu anlatayım. 

Birincisi, kadınlar sokaklarda, toplum içinde istediği gibi davranabiliyor ve yaşıyor mu? Rahatsız edilmiyor mu? Yaşıyorsa, rahatsız edilmiyorsa hah diyorum orası yaşanabilir bir yerdir. İkincisi, kedilerle köpekler yan yana duruyorsa, kediler ve köpekler sizden korkmuyor, kaçmıyor ve size sokuluyorsa orası düzgün ve insani bir yerdir.

Zevzeklik, pozörlük ve palavracılıkla ilgili ölçütlerim var ki bu da önemli, çünkü bir yeri yaşanmaz kılan her ne varsa buralardan zuhur ediyor.

Mesela her türlü zevzekliğin altında "adam gibi adam" böbürlenmesi yatıyor.

Mesela her kim ki fevrilikle veya böğürerek konuşuyorsa,vatan, bayrak, ay yıldız, şehitler, kutsalım, vazgeçilmezim saydırıyorsa, evire çevire sakız gibi bunları çiğniyorsa anlıyorum ki o konuşan endişeli ve suçlu, suçlanmaktan korkuyor.

Hiç değişmiyor, karakolda da, kürsüde de, kamera önünde de şaşmıyor.

Yok, medenilik ile zevzekliğin ilgisi nedir filan diyecekseniz o fasla  girmeyelim derim, hep birlikte yuvarlanıyoruz, ortaya konuşuyorum canım benim.

Pazar, Ağustos 22, 2021

Osman Cemal

Kaygısız, bakkal çocuğu, Eğrikapı çocuğu. Seyyar satıcı. Matbaada amele. Hep hasta, hep öksüren. Sinop’ta yok yere sürgündeyken, Refik Halid’le, Ulunay’la tanışıyor, kendini kuytularından çıkarıyor, belleğine sarılıyor. Sokağından yelken bezi. Darbukacı Kavuklu. Neşeli küfürbaz. Çingene nağmesi. Argo sözlüğü. Osman Cemal, Türkçenin düğünü, bele sarılmış ceketi. Pembe. 

Cumartesi, Ağustos 21, 2021

Ey Türk Gençliği!

Yıllar önce bir arkadaşımla  "insan kaç yıl genç kalabiliyor?" diye konuşmuştuk, mesele, bu kadar çok insanın gençlik pozu yapmasından çıkmıştı, kaçan gençliği kovalamasından, gençleşmeye çalışmasından, bu kadar çok gencin ihtiyarlar gibi düşünmesinden filan...

Bizim gibi toplumlarda insanın erken büyümek zorunda kalmasından, ailenin-toplumun-öğretmenlerin dayatmalarından, sınavlardan, rekabetten, yenilgilerden filan söz etmiştik.

Hep aklımdadır, Türkiye’de bir erkek bütünüyle özgür ve meydan okuyarak, sürüye katılmadan kaç yıl, ne kadar zaman genç kalabiliyor? Ya bir kadın?

Çok değil, bir ya da iki yıl, o da aralıklarla toplayarak, ancak o kadar genç kalabiliyor demiştik. Ancak o kadar... Kadınlar daha az, çok daha az…

Cuma, Ağustos 20, 2021

Kızıl Düşman

Refik Korkud (Yiğitbaş), Yassıada duruşmalarından anladığımız kadarıyla Demokrat Parti iktidarından maddi yardım alan, Türkiye Fikir Ajansı isimli şirketinden propaganda kitapları yayımlayan bir "memurdu". Tahminen, İstihbarat ve Özel Harp için çalışıyordu. Devletin örtülü ödeneklerinden faydalanarak yirmiye yakın kitap çıkarmış ve sonrasında kaybolmuştu diyelim. Pek parlak bir anti komünist ya da sağcı da değildi... haliyle kitaplarında da bir "numara" yoktu...

Bu yazıyı kitaba reklam veren kuruluşları sıralamak için yazıyorum, görünce şaşırdım, paylaşayım istedim, kimler yok ki: Ziraat Bankası, Petrolofisi, PTT, Spor Toto, Halk Bankası, Vakıflar Bankası, Etibank, Sümerbank, MKE, İller Bankası... 

Demek ki, sadece örtülü ödenekten gizli saklı değil, bir emirle resmi kurumlardan para alınmış, kitabın arkasında sayfa sayfa reklamları var... 

Yazık diyorsun, o kadar yıl geçmiş, birileri nemalanmış o kadar, anti komünizmin de bir haysiyeti var, bu denli kıytırık bir kitaba bu kadar para dökmek...Reklamverenler, bu kıytırıklığı görememiş değillerdir, korkmuşlar, tek açıklaması bu... 

Perşembe, Ağustos 19, 2021

Çizgiyle Gelen Doyum








Tempo, 27 Ocak-2 Şubat 1991

Provokatör

Sahaflardan çizgi roman sanarak aldım, meğer sadece o değilmiş, daha değişik bir şeymiş, benzerine denk gelmediğim için beğendim... Agent Pro., iç çamaşırı satan global bir firmaymış, ürün kataloğu yerine böylesi bir albüm yapmayı tercih etmiş. Erotik bir çizgili hikaye okuyacağını sanıyorsunuz, başlayan hikaye kesiliyor ve araya karakterlerin giydiği kıyafetleri ve onların fiyatlarını gösteren fotoğraflar giriyor...sonra tekrar hikaye vs. Hikayedeki genç kadınları fotoğraflardan faydalanarak çizmiş olmalılar, ister istemez karşılaştırıyorsunuz çünkü... Ürünleri tanıtmak ve satışı kolaylaştırmak için "sanatsal" bir yol seçmişler diyelim,  beğendim dediğim o... 
 

Çarşamba, Ağustos 18, 2021

Resimli

Açıklayıcı ve dergiyi niteleyen üst başlığa bakın: "Herşeyi resimle anlatan ilk Türkçe mecmua"...İlk dergi diyemeyiz ama kendini tanımlama biçimi nedeniyle (yeni ve ilk olma vurgusu)  ilginç.

Resimler, hikayelerin anlaşılmasını kolaylaştıran teknolojik bir yenilik aslında, sanat olarak görülmesi sonradan geliyor... Resimlerle anlatılan hikayeler, uzun asırlar boyunca insanların en çok sevdiği ve anlattığı hikayeler olmuşlar. Öyle ki, o sevilen hikayeleri daha iyi resmedecek (yineleyecek) ressamlar aranmış... 

Kilise duvarları, minyatürler, ilk dergilerdeki ilüstrasyonlar, karikatürler hep bu mantığın uzantıları olmuşlar. Karikatür ve çizgi roman, gazetelerin satışını arttıran, haberin ve mesajın anlaşılmasını kolaylaştıran yeni medium ve sanatlar değil mi?  

Resimli Perşembe'nin haberine bakın... Resim, fotoğrafın yerine ikame edilmiş... İstanbul'da Tatavla'da bir yangın çıkmış falan, palavra tabii, yüksek ihtimal bir Fransız dergisinden apartılmış, Tatavla filan uydurmuşlar. 

Aşağıdaki Resimli Romans dergisi 1951 yılından... Resimli vurgusu, sıfat tamlaması olarak devam ediyor. Fransızlardan etkilendiğimiz aşikar, bu yeni bir anlatım biçimi olduğu için onları izlemeyi, onların yaptığı adlandırmayı Türkçeleştirmeyi tercih etmişiz. 

Resimli Perşembe olur da romans (romance) niye olmasın? Pek çok kez yazdım, ilk çizgi romanlarımızı isimlendirirken Sinema romanı, Resimle roman, Resimli roman filan deniyor. İlk foto romanlarımıza da "Resimli roman" dendiği oluyor. 

Bu adlandırmalar haliyle ilginç, resimli demek başta yenilik gibi sunulmuş, sonrası ise bir kitabın resimlisi vasat ve basit olduğunu gösteriyor sanki...

Roman denmesi ise itibar arayışının bir sonucu...
 

Salı, Ağustos 17, 2021

Yanlarındaki gramofonu kurarak...


Toplumsal Tarih'in temmuz 2017 sayısında Zafer Toprak "Rakstan Dansa Erken Cumhuriyet ve Çarliston Gençliği" başlıklı, malzemesi bol bir yazı yazmış. Zafer Hoca, sanıyorum, bu malzeme işinde ülkenin en önemli arşivcilerinden biri.

Yukarıdaki alıntı, Ankara'yı anlatan 1927 tarihli bir dergidenmiş.

Hoşuma gittiği için paylaşayım istedim, güzel bir pozculuğu var ve muhtemelen yalan dolan. Anlatılana göre, İstanbullular, Ankara'da bir partiden çıkıyor, manzarayı doğup büyüdükleri şehre benzetip dansetmeye başlıyorlar. Parisien bir delilik...mi demeli? Angara ağzıyla "hadi len" mi?

İlginç olan şu ki yanlarındaki gramafonu kuruyor ve sokakta dansa başlıyorlar. Bak bu sinematografik işte...

Pazartesi, Ağustos 16, 2021

Hulki

Şükrü Bey ve Hulki Abi. Manajanslı, reklamcı solculardan. Önce öykücü, sonra şair, daha iyisi denemeci. Türkçenin en büyük argo sözlüğü, ıslıkla tarih, küfürle İstanbul hafifliği. Suya battıkça ağırlaşan paçavranın hikâyesi. Kâbusların denge teli. Sönmemiş dizelerin sipsivrisi. Hulki Aktunç, Türkçenin gürültülü ve kırmızı gezintisi. Kaybolan argonun külhani burukluğu.

Pazar, Ağustos 15, 2021

Kucaklaşma

Müzeyyen hanım, muhtemelen Ankara'da sahnede bir müşterisi ile kucaklaşıyor, belki amcayı tanıyor, kim bilir, belki de adam aşka gelmiş bir sarılayım demiş, o da karşılık vermiş, hiç bilemeyeceğiz. Ama bana güzel geldi, neşeli mi demeli, sahne sanatlarından neşe mi... Sahnede olmanın kıvraklığıyla....
 

Cumartesi, Ağustos 14, 2021

Genç bir ressamın iş başvurusu

Sahaflardan elime geçti. Bir basın ressamı adayı, Ankara Atatürk Lisesi birinci sınıf öğrencisi bir genç, 1949 yılında, devrin ünlü Türkiye Yayınevi sahibi Tahsin Demiray'a iş ve yardım isteyen bir mektup yazmış, hoşuma gitti. Uzun yıllar pek çok amatör ve profesyonel çizerle mektuplaştım, galiba diyorum bana onları hatırlattı. 

Genç ressam da iş isterken, Ankara'daki sınırlılıklardan ve bitimsiz çalışma isteğinden söz açmış... Gel gör ki, basında iş bulamadığını veya arkasını getiremediğini biliyoruz, zira onu ismen tanımıyoruz. İşin kendisi meşakkatli ve devamlılık istediğinden çok sayıda ressam adayı genç yaşta vazgeçer, daha garanti işlere yönelirler. Yetenek yetmez çünkü, sebat ister, bıkmadan (hayal kırıklığını göze alarak) tekrar etmek gerekir. Hatta o rutinle başedebilecek zanaat bilgisi ve tecrübesi de yetmez. Yıllarca çalışırsın ama hatırlanmazsın...Çünkü yeni ve farklı olmayan geleceğe kalamaz vs vs

Zarf da güzelmiş, artık kimse kimseye "Bay" demiyor, iyi ki de denmiyor veya keşke dense demenin de manası yok... Vakıa, denmiyor...geçti gitti.



Cuma, Ağustos 13, 2021

#Altındağ

Ankaralı bir aileden geliyorum, hem anne hem de baba tarafım Altındağ'ın mahallelerinden birinde Hacettepe'de yaşamışlar. Hatta babaannemin evlenmeden önceki soyadı Altındağ'dır, gerçi Ankaralı olup da tarihi kale çevresinde yaşamamış ve çalışmamış yok gibidir. Hacıbayram, Anafartalar, Aktaş, Hacettepe, Samanpazarı, Hamamönü ahalinin rağbet ettiği muhitlerden sayılır, eskiden Ankara dendiğinde buralar akla gelirdi.

Şehir büyüdükçe, benim de şahit olduğum bir biçimde, merkez, Ulus'tan Kızılay'a doğru kaydı. Merkezin değişimi, haliyle demografik farklılaşmayı işaret ediyordu. Altındağ nüfusu da sürekli bir sirkülasyona uğradı, özellikle altmışlı yıllardan itibaren başka semtlere, apartmanlara taşınmaya başlayıp oldum olası yoksulları ve karmaşasıyla anılan Altındağ'dan uzaklaştılar. Onların boşalttıkları evlere genellikle şehre yeni gelenler yerleşti. Altındağ, daima göçmenlere ev sahipliği yaptı demek daha doğru. Nasıl anlatsam, mesela cumhuriyetin ilk kırk yılında Erzurum mahallesinde Kürt, Sakarya mahallesinde Boşnak, Aktaş'ta Arnavut kökenliler yaşıyordu. Daha sonraları hemşerilik esasına göre toplaşmalar oldu, örnek olsun diye yazıyorum, Atıfbey'de Gümüşhaneliler ve Bayburtlular vardı filan. 

Altındağ, sadece yoksulluğuyla değil suçla, gece hayatıyla ilişkilendilirdi, genelev oradaydı, pavyonlar diziliydi, kumar oynanıyor, uyuşturucu satılıyordu. Şimdilerde pek yapmıyorum ama eşe dosta, Ankara'ya dışarıdan gelen arkadaşlarıma, oraları hiç bilmeyen Ankaralılara size "underground Ankara'ya" götüreceğim der, bir Altındağ gezisi yaptırırdım. Örnek vereyim, 2010 yılında Ramazan'da Atıfbey mahallesinde gündüz vakti uyuşturucu ve içki içen en az elli kişilik güruhu gören İstanbullu bir yapımcı sahiden korkmuştu. Beş altı yıl önce aynı bölgede İslami bir yoğunlaşma oldu, Arapça konuşan çok sayıda erkek görmüştüm. Yenidoğan, Hizbullahçı oldu diyenler vardı. 

Bunları niye anlatıyorum, Altındağ nüfusunda sürekli bir "taşınma" vardır diyebilmek için... En son nüfus sayımı sırasında bölgede-Atıfbey'de çalışan bir arkadaşım her evde kırk elli kişi yaşamasını yorgunlukla anlatmıştı. Akşama kadar beş altı evi sayabilmişti. Altındağ'da Suriyelilerin yaşamaya başladığını, çatışmaların çıktığı bölgeye yakın olan mobilya atölyelerinde çok çok ucuza çalıştıklarını biliyorum. 

Son bir haftadır olup bitenler, açık söylemek gerekirse Altındağ için yeni veya beklenmedik değil aslında... Toplu kavgalar, bıçaklamalar, ölümler, yakmalar, ev basmalar Altındağ'ın  tarihinde, naturasında vardır. Her gelen göçmen kafilesi, bir önceki kuşakla çatışır, fetih ve çöreklenme kavgası denebilir buna... Dikkat ederseniz bölgede yaşayan Suriyeliler de göze göz çatışmışlar... Çatışmasalar, dayanışma içinde olmasalar orada barınamazlar zaten. 

Altındağ hakkında sosyal medyada yazılanlar, genel olarak memleketin kendine ve yaşadığımız döneme özgü çatışmalarından çok çok farklı değil ve doğrudan Altındağ ile ilgili değil, o sebeple yazayım istedim. Diyecek de lafım çokmuş, kısa kesiyorum...

Not: Fotoğrafı sosyal medyadan buldum, güzelmiş, kim çekmiş bilmiyorum, affetsin...

Perşembe, Ağustos 12, 2021

Kural: Yaşayan ölüler lazım bize


Popüler bir figür, hele öldüyse, herkesin durduğu yere, inandığı kıbleye göre yorumlana yorumlana başkalaşır, biçim değiştirir. O popüler figür, fil misali, neresinden tutulursa artık, tutulduğu yerden tarif edilir. Öyle olur ki, tarif edenler, o popüler figürü sabitledikleri için aralarında kavgaya tutuşurlar.

Tartışmaların anlamsız olduğunu söylemiyorum. Tartışmanın bağlamını popüler kültür belirler diyorum. Popüler olan, herkes tarafından anlaşılır olduğu için popülerleşebilmiştir veya ne kadar karmaşık olursa olsun, popülerlik imbiğinden geçerek (herkesin anlayabileceği ölçüde) basitleştirilmiştir. Kimse onun yazdıklarını, çizdiklerini okuma zahmetine girmez. Önemlidir, değerlidir, devrimcidir, sanatçıdır, siyasetçidir, kahramandır, hakkı yenmiştir, şu'dur bu'dur... Olur ve oldurulur. Gerisi mühim değildir. Yani o popüler figür, yazıp çizdikleriyle değil şayiasıyla, aurasıyla, üretilen edebiyatıyla yaşamaya devam eder.

Yüzlerce Deniz Gezmiş, bir o kadar Nazım Hikmet, binlerce Atatürk yorumu olması hepsinin doğru ya da yanlış olduğunu göstermez, ayıklamayı da gerektirmez. Zamanın ruhu, mutlaka cevap veremeyecek bir ölü siyasetçiyi, şairi, yazarı alıp bir yere getirir, yukarı ya da aşağı çeker, aktüelin içinde onu kendine hasım ya da hempa olarak evirir, çevirir, kullanır.

Günü yaşayanlar, aktüelin içinde siyaset yapanlar, kaçınılmaz olarak popüler ölülere ihtiyaç duyarlar. Onların popülerliğiyle meşrulaşır ve yaygınlaşırlar. Entelektüel görünür, edebiyattan, siyasetten, memleketten anlar olurlar...Severse iyi, samimi, Müslüman ve Türk olurlar. Sevmezse, vatan haini, gavur, entel veya diğer lanet olası şeyler (!)

Üzerinde uzlaşılacak bir şey varsa eğer o da gerçeğin çokluğudur, bana öyle geliyor. Popüler kültürün içinde popüler olanı sabitlemeye kalkmak, tek-biricik saymak ve mümkün olmadığı halde, sabitlenmişcesine münakaşa etmek, zaman kaybını geçtim, uzak ara, çok ama çok sıkıcı.

Çarşamba, Ağustos 11, 2021

Tandem, ahlak ve popüler kültür

İki kişilik bisikleti, çocukluğumun Ankara'sında bir kere gördüm, uzmanı değilim o sebeple galiba diyeceğim, bizde pek yaygınlaşmadı. Meğer bu bisiklete "Tandem" deniyormuş, tandemi spordan-futboldan biliyorum... Fotoğrafı ilk gördüğümde bir kadınla erkeğin tandem kullandıklarını, bizde sokaklarda dolaştıklarını hayal ettim... Dolaşsalardı küçük çaplı bir facia çıkardı sanki ortaya...Voleybolcuların mayosuyla şortuyla uğraşanların hop oturup hop kalkacağını tahmin edebiliriz. Espriyle (kimi ilçeler ve mahalleri düşünerek) istisnalar hariç "mimkin diil" diyelim ve geçelim.

Eh diyordum, bundan bloga bir yazı çıkarırım, hımm falan, fotoğrafı kenara ayırdım... Sonra şu oldu, bir sahafın listesinde aşağıdaki fotoğrafı gördüm, bir baktım, benim elimdeki fotoğrafın devamıymış... Tandeme binen genç aşıklar, sonraki kartlarda asabi bir ahlakçı tarafından kovalanıyormuş, artık arada ne oluyorsa! 

Tabii ki bisiklet, Avrupa'da ilk yaygınlaştığında, kadınlar tarafından kullanılır olduğunda erotik bir "vesileye" dönüştürülmüştü. Bisikletli kadın merak uyandırıyormuş, e onu zamanla aşmışlar, ergen hallenmesi, normal bir hayatın içinde gelip geçer zaten. [Teoriden söz ediyorum, "büyüyemiyoruz" o ayrı.]

Ama'sı var işte derler ya... Bizden devam edeyim, sosyal medyada "o ara" kadın voleybolcuların mayosu üzerinden din, ahlak, modernlik, "gericilik", Atatürk, Osmanlı konuşulmuştu. Ama tam o anda, eş zamanlı olarak, Türkiye'den pek çok kadın ve erkek, porno içerikli videolarını paylaşıyor, fan sayfaları açıyordu. 

Sosyal medyanın fragmente ettiği sosyal, siyasal ve kültürel akışkanlıklar ahlak tartışmalarının sabitlenmesine müsaade etmiyor demek istiyorum. Anaakımın elinden, dilinden, baskısından kaçan, faş eden, sızan binlerce "şey" dolaşıma giriyor ve kendine bir "ev", "sığınak" ve "ülke" buluyor. 

Yani sen, sahiden yüz yıl önceki gibi mayoyu veya etek boyunu ahlaka mugayir faslından say, kahırlan, küfret... hopla zıpla ne dersen de... Başka bir yerde, pıyy, neler neler oluyor, farkına bile var(a)ma...

Hadi gel de popüler kültürü tartış, kolaydı...Neresinden tutacağız?

Salı, Ağustos 10, 2021

Ormana kaçmak

Kendimi iyi bir yerde, beni mutlu edecek bir yerde hayal ettiğimde hiç şaşmıyor, bir ormanda oturuyor oluyorum. Kimsecikler yok, tek başıma, sesleri dinleyerek öylece oturuyorum. Serin bir esinti, yeşillik, ıslaklık... 

Sonraları fark ettim, sıcak bana göre değil... Denizi ve yüzmeyi seviyorum ama sıcak kıyılarla aram yok. 

Çok değil beş altı yıl önce kalabalık bulduğum için kaçtığımı sanıyordum, artık öyle olmadığını, o sıcağın beni daralttığını daha iyi anlıyorum. Güneşten sakınarak, gölgelerden giderek yürümek, klimaların göğsümde yarattığı "baskıdan" bunalmak filan... ıhh... 

Bir gün "emekli" olduğumda  sahil kenarına değil, bir ormana, bir ormanın kıyısına sığınacağım. Yazının ana fikri bu, kalp bırakarak yazıya vesile olan yangınlara doğru direksiyonu kırıyorum.

On iki ya da on üç yaşımdayken Kemer'de kıyıya yakın bir şeritte yürüyerek ağacı bol yeşil bir dağa tırmanmıştık, ağustos ayıydı, tırmandıkça sıcaklık artıyordu, dağdaki ağaçların türünden olabilir sanki gölgesi yoktu ormanın...O zaman ilginç gelmişti, Akdeniz ormanları bildiğim ormanlar gibi değildi... Sıcak kere sıcaktı. Benim bildiklerimde yukarı çıktıkça hava soğurdu, üşürdünüz. 

Çocuksunuz, basit bir mantıkla ayrıştırıyor, anladığınızı da abartıyorsunuz, en az kırk yıldır, ormana ve ağaca duyduğum sempatiyle diyeyim, yangınları hatırlar, Akdeniz'deki Ege'deki yangınlarda o cayır cayır sıcağın en önemli fail olduğuna inanırım. 

Pek çok insana saçma gelecek, hiç olur mu dedirtecek bir kıyaslama yapayım, Ankara'da İzmir'den daha çok ağaç veya orman var. Dileyen araştırabilir. Yangınlarla da turizm mafyası eliyle de oralarda ormanlar azalıyor. Buralarda ise hem çok dikiliyor hem de hava ağaca daha uygun bir serinlikte sürüyor ya da sürer oldu. Küresel ısınmanın sonuçları diyelim, mevsimler ve iklim haritaları değişiyor.

Malum, orta sınıf, sahil kenarında bahçeli bir ev hayali kuruyor, küresel ısınma bunu da değiştirecek... bu da yazının kehaneti olsun, şuraya bir ünlem işareti bırakayım. 

Pazartesi, Ağustos 09, 2021

Özel bir not

Bloga yazdığım yazıları nerdeyse bir on gün öncesinden yazıyorum, otomatik bir dizge içinde sırayla çıkıyor. Memleket o kadar çok kendiyle ve facialarıyla dolu ki, örneğin orman yangınları sırasında o yazılar "mahalle yanarken saçını tararmış" misali "umursamaz" durmuş olabilir, farkındayım. Ne ki, hepi topu her gün bin kişinin izlediği bir blog olarak bunca zaman nelerle uğraştığımı bilen bir okurum olduğuna inanmak istiyorum. Kendimle, dünyayla, yazma rutinimle ilgili bir uğraş benimkisi... her şeyden önce aktüelliği yakalamaya çalışmıyorum. Her türden iktidarla elbette bir hesabım var ama bu kavgayı verebilirsem eğer ancak senaryolarımla hikayelerimle verebilirim gibi geliyor... Neyse böyleyken böyle...
 

Vüs’at Bey

VOB, hep yoğun, hiç acemi olmamış gibi yoğun. Monolog ve iç monolog. Şuna benziyor, buna benziyor. Hiçbirine benzemiyor. Taşrada sıkışan, şehirde sıkışan, arada, arafta sıkışan. Mızıkalı yürüyüşün beyhudeliği. Buzul çağının sahteliği. Hayattan parçalar, tarihten manzaralar. Vüs’at Bey, Türkçenin kayıp patikası, uzak kasabası.

 

Pazar, Ağustos 08, 2021

Mendil

Fotoğraf 1944 yılından, Kadıköy Halkevindeki bir "konser(cik)den"... muhtemelen musiki- sonraki senelerin deyişiyle san'nat müziği icra ediliyor. 

Siz de farkına varacaksınız, müzisyenlerden biri, çocuk, galiba tef çalıyor...Herkes sempatiyle tebessüm ederek seyretmiş olmalı. Peki solistin duruşu ve mikrofona olan mesafesi nasıl, bir elini geriye götürmüş, cool mu demeli buna? Tabii ki benim ilgimi çeken, solistin elindeki mendil oldu... Önce hatırlatma için hazırlanan şarkı isimleri ve sözlerini gösteren bir kağıt sandım, sonra hayır, beyaz bir mendilmiş... 

Orhan Boran, sahneye çıktığında elinde mutlaka bir mendil olurdu...çocukken hep merak ederdim, elleri mi terliyordu, yoksa o mendil bir kibarlık alameti miydi...

Ortaokulda bir doğum gününe davet edildim, dans mans kızlar filan olacak, kalbim pırpır, önce saçları filan taradım sonra arka cebime özenle babamın çekmecesinden aşırdığım bir mendilini yerleştirdim, bugünden bakınca "amca" gibi giyinmişim, beyfendi görünmek filan istiyordum ama asıl ellerim terlerse diye kendimce önlem almıştım. Boşa endişelenmişim, kızların ellerinin terleyeceğini o "partide" öğrenmiş, "çıkmayı düşündüğüm kızla" salınarak konuşurken, mendili bütünüyle unutuvermiştim. Yıllardan 1983...

Uydurma

Uydurma Dil, Mizah Edebiyatımıza Girdi... bir broşür kitap, 1970'de çıkmış, öztürkçeci tutum ve arayışlara yönelik eleştiri ve yazıları derlemek istemişler, sağcı bir yayın diyelim. 

Benim ilgimi "mizah edebiyatımıza girdi" vurgusu çekti. Alay konusu oldunuz, rezil ediliyorsunuz gibi bir niyetle o vurguyu yapmışlar. Maskara ettiler seni demek gibi...Mizahçıların diline düşmek, onur kırıcı veya tahkir edici bir "şey" sayılıyor galiba... 

Gülme insanı yakınlaştırır da uzaklaştırır da...Mizah ise gülmeyi yönlenderdiği için ne desek boş, bir "saldırı" aracıdır. 

 

Cumartesi, Ağustos 07, 2021

Çaylak

Türkiye'de sağcıların mizah dergiciliğine önemli katkıları olmuştur diyemeyiz, popüler bir mecranın içinde az satışlı denemeleri oldu demek daha doğru, ancak maddi destekle ayakta kalabildiler... Mizahın, ister istemez yasaklı alanlardan (argo ve cinsellikten) beslenmesi, seküler bir gelenekten gelmesi bu başarısızlıklarının nedenleri olarak gösterilebilir. 

Mizah diyorum, karikatürle karıştırmayalım, karikatürün bir gazetecilik sanatı olarak manşet ve siyasetle ilişkisi, muhafazakar mizahçıları "mizah" yapıyorlar gibi gösterilebilir, her zaman ilgili olmadığını, çoğunlukla siyasal romantizmin içinde kahırlanıldığını hatırda tutmamız gerekiyor. Üstelik, Türkiye'yi genellikle sağcılar yönettiği için "muhalif" olmakla ilgili bir alışkanlıkları da yok. 

Alışkanlıktan kastım, liberterlikle ilgili bir eleştirellik... yoksa bugün de yaşıyoruz, sağcılar kendilerini bir mağduriyet ve azınlıkta kalma haliyle tanımlamayı seviyorlar, gel gör ki oradan ironi ve espri çıkmıyor, çıkan şey kahır ve ilenme, felaket çağrısı ve narsistik bir methiye...

Çaylak, mizah dergilerinin yüksek satış rakamlarına ulaştığı, bu sebeple de yüksek telifler ödediği, yetenekli gençleri kadrolarına dahil ettiği bir dönemde çıkıyor, yıl 1977... O etki ve moda içinde varolmakla birlikte çok amatör duruyor, çok çok az isim, çizgici olarak yoluna devam etmiş mesela...  Siyasi aidiyet ile yetenek, haliyle farklı şeyler, bir ölçü ve enerji tutturamamışlar, Çaylak naif kalmış diyelim.

Akbaba'yı çağrıştıran biçimde niye "Çaylak" sembolünü kullanmışlar, bilemiyorum. Ortaç da sağcıydı, görseydi,  Çaylak'ın sağcılığını muhtemelen köylü ve kaba-saba bulurdu.

Demirel ve Erbakan'ın Başbakanlık yaptığı koalisyon döneminde çıkmış Çaylak, CHP ve Ecevit'e yönelik eleştirellikleri, Türkeş'e ve Ülkücülere sempatileri var... İki kapaklarını seçtim, ikisinde de muhalefet partisini eleştiriyorlar, birinde Türkeş, Ecevit'in kulağını çekiyor, ikincisinde CHP içinde azgın sol diye karikatürize edilmiş, ağzından kan damlayan bir köpek çizmişler...

Milli mizah için ta o senelerden bir üslup iddiası ve miladı arandığı söylenebilir. 

İki kapak
 

Cuma, Ağustos 06, 2021

Ergen Zekası


Bukowski, orospuları ve çingeneleri severmiş, çünkü biri namuslu numarası yapmazmış, diğeri milliyetçi ayağına yatmazmış. 

Saçma tabii...ergen zekasıyla sallamış Bukowski. Kimler kime oy veriyor, hayatını nasıl kodluyor, kime ve neye karşı neyin bekçisi kesiliyor bilse bu kadar rahat ve yukardan zırvalamazdı. 

İçelim açılalım hasbihalinden anca alkol kardeşliği ve ortaokul solculuğu çıkar.

Perşembe, Ağustos 05, 2021

Masanın kıralı

Yetmişli yıllar, Ayhan Işık arkadaşlarıyla eğlencede...pek gece hayatının olmadığı söylenir. Eğer öyleyse özel bir akşam olmalı, ben masaya baktım, yemekli-mezeli ve rakılı bir demlenme olmamış gibi ama masada rakı var... bilemedim. 

Esrarlı kubbenin altında


"Marie'nin suya dalışı, bu esrarlı kubbenin altında tarif edilemez sesler, nağmeler yarattı" diye yazmış Ratip Tahir (Burak)... Yeni Sabah'ta çıkan "Bir Yemin Uğruna" çizgi romanında.... Ellili yıllar erotizmi mi demeli bilemedim. 

İtiraf ediyorum okurken bana matrak geldi, genç bir kadın, bir erkeğin önünde, onu umursamadan ya da bile isteye kışkırtarak çırılçıplak halde suya atlıyor. Ne cesaret! ne meydan okuma!..mı demeli? Hele o gün için...O bunu yapınca mağara esrarlı kubbeye, suyun şıpırtısı da tarif edilemez bir nağmeye dönüşüyor. Peh peh!

Şimdiki zaman erotizmi, telefonlarla yürüdüğünden çiftler birbirlerine "nude atsana" yazıyorlar(mış), nağme de vatsat'tan çıkan zıngırtı olabilir... 

Çarşamba, Ağustos 04, 2021

Maaile


Fotoğraf, muhtemelen 1925-33 arasından, bir tatil günü gezmesinden, maaile temiz hava bol gıda hatırası vermişler. Hoşuma gitti, ağaç dibine sırtlarını vererek güzelce kaykılmışlar, efil efil esiyor olmalı rüzgar, kıyafetler a la mode... içiçe dipdibe poz vermekte beis görmemişler...Baba, anne-gelin, hala-görümce ve çocuk-yeğen gibi geldiler bana. 

Seyrüsefer Defteri 131-132

A Quiet Place Part II (2020) finaldeki çift taraflı gerilimi biraz daha mantıklı bir gerekçeyle kurabilseler klişe daha güzel işlermiş (31 Temmuz).++ Vic the Viking and the Magic Sword (2019) dizinin gerisinde bir hikayesi var ya da nostajiyle eskidiğini göremiyorum (30 Temmuz).++ Jungle Cruise (2021) Disney iyimserliği, Jungle Jim ve İndiana Jones, yılın en iyi serüven filmlerinden biri olabilir (29 Temmuz).++   The Last Mercenary (2021) VanDam işi aksiyon komedi, tür içinde ortalamayı tutturmuşlar (28 Temmuz). ++  No Sudden Move (2021) Soderberg filmi, entrika içinde entrika filmi ama seyrelseymiş daha iyi olurmuş, ilmeğin ucu ve tadı kaçmış, seyrediyorsun o ayrı (27 Temmuz).++ Out of Death (2021) ne fikir ne de o fikrin anlatımı başarılı değil (26 Temmuz).  ++ The Mire Sea2 Ep1 ve 2’yi seyrettim (25 Temmuz).++  Blood Red Sky (2021) mekan sıkışması bazen çok iyi kurulmuş, Netflix filmi diye bir kategori var diyorum, daha da kemikleşecek (25 Temmuz).++ Jolt (2021) karakter ilginç, senaryo vasat, Kate kalp kalp forever (24 Temmuz). ++ Sex/Life Sea1 Ep1 ve 2’yi seyrettim (23 Temmuz).++  Black Widow (2021) beklediğimden daha iyi ama türe özgü gerilim ve tempodan yoksun olmuş (22 Temmuz). ++ The Hitman’s Wifes Bodyguard (2021) serinin neşeli enerjisi sürdürülmüş ama bu kadar karakteri film kaldırmıyor, hikaye dağılmış (20 Temmuz).++ The Courier (2020) iyi oyunculuk var, hikaye enteresan ama film beklentinin altında kalmış (19 Temmuz).++  The Virtuose (2021) kendine hayran kiralık katil hikayelerinden, Sin City bölümü olabilirmiş (18 Temmuz).++  The Ice Road (2021) bir gerilim olabilecek gibiyken bir türlü vitesi artıramamış, arkaik ve mainstream kalmış (17 Temmuz).++  Werewwolves Within (2021) esprileri ve komik şiddetiyle çeyrek asır önce Gırgır’da hikaye edilebilirmiş (16 Temmuz).++ The Misfits (2021) yarım asır öncesinin dolandırıcı filmlerinin gevşekliği var, senaryo etkisiz ve kalabalık olmuş (15 Temmuz).++ Wratf of Man (2021) finalde bir yalpalamış ama güzel iş, entrikası ve temposu var. Bilmesem Guy Ritchie çekti demezdim, o da ilginç (14 Temmuz).++ Senaryo kampı (6-13 Temmuz).++ The Match (2021) hayli vasat ve arkaik, ne kamera ne senaryo (5 Temmuz).++  Godzilla vs Kong (2021) trash ve çocuksu bir hikayeyi teknolojiyle uçurmak, hayalleri buymuş (5 Temmuz).++ Delhi Crime Sea1 Ep1’i izledim (4 Temmuz).++ Quo Vadis Aida (2020) bazen belgesel gibi bazen çok eski ve vasat ama dokunaklı (3 Temmuz).++ Band of Brothers (2001) Sea1 Ep.9 ve 10’u seyrettim (2 Temmuz).++  The Marksman (2021) Liam, keşke kendini sakınabilse ve bu kadar “oynamasa” (1 Temmuz).++  Vanquish (2021) film vasat altı, ve evet bir ihtiyaç var ama Ruby Rose bu rollerin oyuncusu değil (30 Haziran).++ Mindhunter Sea1 Ep.9’u seyrettim (29 Haziran).++  Band of Brothers (2001) Sea1 Ep.7 ve 8’i seyrettim (28 Haziran).++  Nevada Smith (1966) McQueen mitini büyüten filmlerden, nostalji faslından, klişe western  (27 Haziran).++ Kızılmaske (1968) İrfan Atasoy sür’ati ve pulp akışı var, inanıyor anlattıklarına (26 Haziran).++ Çivi (2002) ilk erotik animasyonumuzmuş, doğru olabilir, naif ve pek parlak değil diyelim (25 Haziran).++   Band of Brothers (2001) Sea1 Ep.5 ve 6’yı seyrettim (24 Haziran). ++   Gunpowder Milkshake (2021) John Wick herkesi etkiliyor, çizgi roman iyimserliği (23 Haziran).++ Band of Brothers (2001) Sea1 Ep.3 ve 4’ü seyrettim (22 Haziran).++  Peter Rabbit 2 (2021) ilkinin gerisinde kalmış bana yeterince çocuk enerjili de gelmedi (21 Haziran).++  Mindhunter Sea2 Ep7 ve 8’i seyrettim (20 Haziran).++ Band of Brothers  (2001) Sea1 Ep.1 ve 2’yi seyrettim (19 Haziran).++  Sharp Object Sea1 Ep.7 ve 8'i seyrettim (18 Haziran).++ El caso Wanninkhof Carabantes (2021) Netflix ortalamasının üstünde bir suç belgeseli (17 Haziran).++ Domina Sea1 Ep 1 ve 2'yi seyrettim (16 Haziran).++ Mindhunter Sea2 Ep.5 ve 6’yı seyrettim (15 Haziran).+ + The Dry (2020) hikayeden çok atmosfer ilgi çekici, daha sert ve entrikalı bir şey olmalıymış (14 Haziran).++ Sharp Object Sea1 Ep.5 ve 6’yı seyrettim (13 Haziran).++


Salı, Ağustos 03, 2021

Tarık Buğra

Akşehirli çalışkan talebe. Küllük’te edebiyat sohbetleri. Tesadüfler, arayışlar, cesaretsizlikler. Sonra gazetecilik, kendi kuşağıyla dalaşan romanlar. İstanbul Türkçesi, bırakalım bu Çorumlu ağzını. Tercüman’ın kültür-sanat sayfası. İbiş’in rüyası. Eşrafı, saltanat diyerek kandırdı bu cumhuriyet deme iddiası. Küçük Ağa’nın meydan okuması. İmam Kuvvacılara katıldı. Osmancık, Devlet Ana’ya karşı çıktı. Tarık Buğra, Dönemeçte, sağda müsait bir yerde inen yolcu, başka hattın bileti.

 

Pazartesi, Ağustos 02, 2021

Yangın

Geçtiğimiz yıl, yolcusu olduğum bir taksici Cehapeliler yüzünden pandeminin uzadığını iddia etmişti. Garezle yazdığımı sanmayın, nerden çıktı şimdi bu demeyin? Mesele haklı olup olmaması veya saçmalaması filan değil... Haydaa filan desek de cevap yetiştiriyoruz. Eminim hepimiz bu türden keskin iddialarla sıkça karşılaşıyoruzdur. Yangın çıkıyor, Kürtler yaptı diye suçluyor insanlar, ya bak her yer yanıyor, Küresel ısınma filan desen de fayda etmiyor...Hep bir düşmanlığa dair kestirim, sağır olma hali... 

Geçen biri şöyle dedi, "aşı karşıtı değilim, aşı yanlısı değilim, komplo teorilerine inanmam ama bu komplocular ne dese çıkıyor". Örnek çok, taraftarı olduğumuz takım yenildiğinde asla yenilmiş olmuyor, kumpasla, şikeyle, hakem oyunuyla, federasyonla şununla bununla altedilmiş, devre dışı bırakılmış oluyoruz. Türkün Türk'ten, Gassaraylının Gassaraylıdan başka dostu olmuyormuş meğer diyoruz... O düşmana, o komploya, o paranoyaya kolayca sığınıyoruz.  

Hepimizi etkileyen bir zihniyetin içinde yaşıyoruz ve bundan kaçınılmaz biçimde etkileniyoruz,  mutlaka birini suçlayarak konuşuyoruz, korkunç bir gelecekten söz ediyoruz...

Lütfen dikkat edin, hatta deneyin, birini dinlemek için sustuğunuzda, birazcık sessizleştiğinizde karşınızdaki size olup biteni izah ediyor, asıl gerçeği anlatıyor, büyük resmi açıklıyor, en önemli şeye işaret ediyor, öğretiyor ve bizden daha iyi biliyor. Bu bana mansplaining ile açıklanabilir gibi gelmiyor, daha fazlası, daha yenisi, mutasyona uğramış bir şey bu...

Evet, pandemi var, küresel bir ekonomik kriz yaşıyoruz, mutsuzuz, öfkeliyiz, sosyal medyada birbirimizi "öldürüyoruz" sahiden anlamıyor değilim ama... mesela şöyle bir argümanın "uzaya gidiyorlardı, uçak alacak paraları yokmuş" demenin tek bir manası yok artık, işte o beni üzüyor, çünkü bu eleştiri bu atmosferde provoke edici, düşmana hizmet ve bölücülük sayılıyor. Sükunet, sakin olma hali, dert anlatma, derman bulabilme imkanı gerçeğin bu derece tahrif edildiği, meselelerin bu derece basitleştirildiği, bu denli hasmaneleştirildiği bir ortamda mümkün gözükmüyor.

Pazar, Ağustos 01, 2021

Asmaların içinde

Yukarıdaki fotoğraftaki üzüm bağına girmiş askerleri görünce dedem aklıma geldi. Baba tarafından dedem, içine kapanık biriydi, öksüz ve yetimdi, pek öyle işe güce- sağa sola karışmaz, kabuğuna çekilir, geçmişini pek anlatmazdı, az konuşan insanları, galiba biraz da ondan dolayı ilgi çekici bulurum. 

Onu, 16 yaşımdayken kaybettim ama dehşetli bir hayatı olduğunu biliyordum, defalarca onu konuşturmaya çalıştım. Çocuksun, dedeni seviyor ve önemsiyorsun, yaşadıkları benzersiz geliyor veya "yazar" olmak isteyen bir ergen olarak gözünde büyüttükçe büyütüyorsun...

Üzerinden çok zaman geçti, olup bitene daha mesafeli bakabiliyorum ve buna rağmen bana ilginç geliyor... Dedemin hayatının 1915-35 yılları arasını bir gün mutlaka yazacağım.

Kurtuluş Savaşı sırasında 12-15 yaşları arasında bir grup askeri okul öğrencisi çocuk, Bursa civarında, muhtemelen bir Ermeni'nin metruk bağına sığınıyorlar. İstanbul'un işgali sonrasında askeri okuldan firar etmişler... Başlarındaki subay, tamamı annesiz ve babasız olan çocuklara "her ne olursa buradan çıkmayacak, ben dönene kadar bekleyeceksiniz" diye emrediyor. 

Dedem, aylarca o bağda, korkarak, sadece üzüm yiyerek, gizlenerek, bekleyerek, vakit geçirdikleri anlatmıştı. 

Fotoğraftaki askerleri görünce dedemi yadetmiş oldum.

Related Posts with Thumbnails