Pazar, Şubat 28, 2021

Aydın Doğan Ulusal Çizgi Roman Ödülü 2021


Başvuru süresi uzatıldı.
link

Anneaa


Kırklı yıllardan bir kapak, kapakta çocuklarıyla bir anne. Derginin adıyla birlikte düşününce, e bu dergi, devletin bir yayını olunca, hayal edilenin bir Türk annesi olduğu anlaşılıyor. O niyetle resmedilmiş. Annemiz yaşları birbirine yakın iki çocuğunu  maşallah neşe içinde omuzlarında taşıyor veya onların neşesiyle gücüne güç katılarak coşuyor.

Gülme ve neşe meselesi, oldum olası ilgimi çeker. Kadın niye güleç resmedilmiş onu düşünüyorum. İnönü döneminde kadınlar afişlerde-siyasi uygulamalarda annelik görevine  indirgeniyor aslında, ilk dönemin özgür, mağrur, vakur ve meydan okuyan genç kadını daha muhafazakar bir tonda revize ediliyor, o kadın, daha kadınsı bir anne oluyor ve eve dönüyor.

Malumunuz otuzlu yıllarda Alman gürbüzlüğünden etkilenerek, o erkek savaşçıları yetiştirecek dirayetli, sert, hafif testeron olmasında beis görülmeyen bir kadın hayal edilir. Kırklı yıllarda ise biçki dikiş yapan, "ensdidülü" kadına rağbet edildi demek istiyorum. 

Soruya dönersek, kadın neden gülüyor, çocuklarıyla olduğu için elbet...Vakur, vakur olduğu için gülmemeyi tercih eden kadından başka bir ruh haline  geçilmesi, neşeyi seven biri olarak bana iyi geliyor...Yoksa bakmayın, her iki örnekte de kadın ve kadın bedenine dayanarak siyaset ve ahlak tartışması yapılıyor, çok değişmiyor yani. 

Meraklısı için ilüstrasyonu Ferit Apa çizmiş, daha çok matbaacılıkla uğraşmış akıllı bir sanatçıydı, az ürettiği için üzülmemiz gerekenlerden.

Cumartesi, Şubat 27, 2021

Cemal Nadir'in Cenazesi

Fotoğraf, Cemal Nadir'in cenaze töreninden, çok genç bir yaşta, henüz 45'inde vefat ediyor, olgunluk döneminde denir ya, kim bilir daha neler neler çizecekken...

Ölümü, sahiden ciddi bir üzüntü yaratmış, haftalarca "ardından" onu yadeden yazılar çıkmıştır. O tarihte popüler kültürümüzün en şöhretli simalarından biriydi... Fotoğraf, cenazedeki kalabalığı ve rağbeti gösteriyor zaten.

Cumhuriyet çok genç, hele yazı dilinin değişiminden sonra kolektif hafızası daralıyor, yirmi yılda eski yazıyı hiç bilmeden büyüyenler var, Cemal Nadir çizgili hikayeler anlatıyor çocuklara-gençlere... yakınlarını kaybetmiş gibi hissetmiş olmalılar...

Çeyrek asır önce, ölümündeki kalabalığı biraz da CHP-DP çekişmesine, CHP'li olmasına, cenaze için resmi tören düzenlenmesine- memurlara resmi izin verilmesine bağlamıştım, kısmen aynı fikirdeyim. Herhangi bir çizer için böylesi bir kalabalık toplanmadı çünkü... Hafifsemek adına değil aksine anlamak ve anlamlandırmak adına fotoğrafa bakıyorum. 

Resmiyetin gerekçesi için, toplumda itibarı olan insanların cenaze törenleri bir "meeting" işlevi görüyor ve siyasi iktidar bunu kontrol etmek istiyor diyelim. Sadece merhumun hakettiği saygıyı göstermek değil yani, tören bir mücadele alanına dönüşüyor... Nitekim, Karabekir'in vefatında cenaze muhalif bir gösteriye dönüşmüştü... 

Cuma, Şubat 26, 2021

Türkiye'de karikatür ve siyaset: "Hayat o kadar sert ki, mizahçı ne yap...

İfşa ve skandal

27 Mayıs'tan sonra devrik-düşük Başbakan Menderes aleyhine epeyce ağır bir edebiyat var, önemli gazetelerden pulp edebiyatına varıncaya kadar pek çok yayında Menderes'in skandalları konuşuluyor: aşkları, suistimalleri, sefahat alemleri filan...

Oo hengamede en çok Suzan Sözen'den söz ediliyor aslına bakarsanız. Doğru-yanlış, oldu olmadı faslını geçiyorum, iş kadın bedenine, cinsel ilişkiye indirgeniyor. İfşa ve skandal dendiğinde çoğunluğun aklına "seks" gelmesi boşuna değil. 

Yukarıdaki kapakta o alemlere Menderes ile birlikte katılan erkek bürokratların kim olduğuna dair bir merak uyandırılmak istenmiş...Kadınlarsa serapa anonim...

Kapağı kim çizmiş diye merak ederek aldım dergiyi, imza yok ama benim tahminim Yücel Köksal,  o yıllardaki çizgisini andırıyor.

Perşembe, Şubat 25, 2021

Nizam

Tepedenli Ali Paşa’nın torunu. Nâzım’ın yoldaşı, Suat Derviş’in ilk aşkı. Hep yarım yarım okuyanlardan, okul değiştirenlerden. Harp Okulu, Hukuk, Ticaret ve Moskova... Deli Nizam, Kara Davut’u yazıyor. İçinde çala kılıç Pardayanlar ve bitimsiz bir yeni macera. İpi kopmuş bir uçurtma. Issız ormanlar, dağlar başı, göğsünü döverek konuşan delikanlılar ve bal yanaklı, dal gibi, ipince kadınlar. Nizam’ın aşkları, fişekli, doludizgin, parça pinçik erkeklikler, meydana tapan gösteriler. Nizam’ın bitmez borçları, senetler, sepetler. Nizam’ın pervane siyasilikleri, nizamsız intizam, intizamsız nizamlar. Tepedenlioğlu, cazgırı pehlivanlığın. Kara Davut, dünyayı dövüyor!


 

Çarşamba, Şubat 24, 2021

Dünyayı kurtaran

Fotoğraf, altmış yıl önce çekilmiş bir filmden, sahne istifine bakarak pek çoğunuz gülmüş olmalısınız... Bu tür filmler o tarihlerde de küçümsenir ve tıpkı bugün olduğu gibi yine gırgıra alınırdı. Gel gör ki, bu filmlerin bir seyircisi vardı, düşük maliyetini misliyle karşılayan hasılatlar elde ediyordu. Seyircisine iyi geliyor, ciddiyetle hayaller kurduruyordu... denebilir-dedim gitti.

Biliyorsunuz, geçtiğimiz günlerde hükümet bir uzaya gitme iddiasında bulundu, biz güldük, gülmeyip ciddiye alanlar, isim önerenler, kostaklananlar, televizyonda uzaydaki madenleri işleterek nasıl paralar kazanacağımızı konuşanlar oldu... veya ne bileyim, Amerikan Kongresini baskınında bizim buralı teröristlerin parmağı olduğu söylendi... Liste uzun ve bitecek gibi değil.

Kıkırdayarak, yok artık bu kadar olmaz diyerek, yuh diye şaşırarak, kaçmak isteyerek bir sürü şey duyuyor, görüyor, seyrediyoruz. Acayip mi acayip... 

Sahiden inanıyor olamazlar diyordu bir arkadaşım... cevabını biliyorsun, üzme kendini dedim.

Yıllar yıllar sonra tıpkı bu resme bakar gibi bugün yaşadıklarımızı fıkra gibi anlatacağız da... bunları akıl tutulması mı sayacağız, ya Fettah yoksa siyasetin gereği mi diyeceğiz, pırasaya mı bağlayacağız... nasıl anlamlandıracağız Vallahi tahmin edemiyorum, bu iş zor be Yonca. 

Belki şey diyeceğiz, o filmlere ve seyircilerine gülmeyecektik... Dünyayı Kurtaran Adam'a güldüğümüz gün, dostlarım işte o gün biz bu davayı kaybettik.

Salı, Şubat 23, 2021

Hammal

Görsel, ünlü çevirmenlerimizden Rasih Güran'ın Ağaoğlu Yayınevine, Mustafa Kemal Ağaoğlu'na yazdığı mektuptan bir bölümü gösteriyor... Elimde aralarındaki mektuplardan bir iki örnek var. Sözleşmeden, daha çok paradan, alacak verecekten söz ediyorlar. 

Mektubun bir kısmını aktarıyorum: "on altı aydır devam eden bu işde aylık gelirim ortalama olarak 800 lira dolaylarında, yani günde 25 ile 30 lira arasındadır. Bu günkü durumda bir hammalın bile bu bedele çalıştırılamayacağı açık olduğuna göre, benim yeteneğimde bir insanın günde 7-8 saat bu fiata çalıştırılmasına ne deneceğini siz en aşağı benim kadar bilirsiniz."

Özen etiği, beşeri münasebetlerdeki asgari saygı zaten olması gerekenler, onları konuşmayalım, Güran ile Ağaoğlu bir müşterekte anlaşmışlar... Meraklısı için iş tatlıya bağlanmış, Güran lehine daha iyi bir sözleşme yapılmış filan. 

Çevirmenin-yazarın, üreticinin durumunu anlatmak zorunda olması, mücadele etmesi yürek burkucu...Okurken en çok bunu hissettim. Mektuplar 1968'de yazılmış, "sıkıntı" elli yıl sonra hiç değişmedi...

Tek tek başka nedenler konuşabiliriz ama ne yazık ki iş dönüp dolaşıp okur sayısının azlığına geliyor. 

Pazartesi, Şubat 22, 2021

Mahalle Kavgası

Mahalle, genel olarak olumlanan bir kavramsallaştırmadır, sıcaklık, samimiyet, iyicillik, dayanışma, gelenek gibi pek çok "pozitif" karakteristikle birlikte tanımlanır. 

Diğer yandan bu türden edebi ve romantik  yakıştırmalar tersine dönebilme ihtimali taşır, mahalle yeri gelir, aksi biçimde eleştirilir, küçümsenir, azımsanır, vasatlık olarak tanımlanır, örneğin "mahalle ağzı" kaba sabalığı, küfürbazlığı anlatır. Veya "mahalle kavgası" yakışıksız, cahilce, yersiz ve anlamsız bir itişme olarak görülür. 

Yukarıdaki kapakta iki büyük siyasi partinin liderinin politik rekabeti, mahalle kavgası olarak nitelenmiş, en azından espri bu yönde geliştirilmiş. Demirel ve Ecevit, çeşme başında kavga eden iki kadın olarak karikatürize edilmiş, birbirlerine saydırıp duruyorlar.

Anti-politik bir yön var mı bu espride? Bence var.

Siyasetin ünlü iki liderini kadın olarak çizmek, derginin seçicilerine yetmiş sanki... yine de soralım: kadın olmaları mı komik yoksa birbirlerine karşı kullandıkları yarı-politik hakaretler mi? 

Karışık mı? Hepsi mi var?

Bana ayrıca ilginç gelen, mahallelerin sesi olmakla övünen, üreticileri kenar mahallelerden gelmesiyle gururlanan dergilerin "mahalle kavgası" elitizmi yapması...

E diyeceksiniz ki, popüler kültür çelişkilidir, "binbirsuratlı" bir teotora oyuncusudur, niye şaşırıyorsun? Hem nalına hem mıhına... 

Pazar, Şubat 21, 2021

Evvela bunu konuşalım

Bazı kitaplar sanki birbirlerine cevap verir gibiler. Ya da ben bugün "hahayt" havasındayım.




 

Cumartesi, Şubat 20, 2021

Levendddd

Böyle bir marka varmış, vakti zamanında marka tescili için başvuruda bulunulmuş... Kıkırdayarak hemen satın aldım, kaçar mı? Levend C ile bakıştık bir süre...

Tabii, anlatmasam olmaz, "d" harfi kullanılarak yazılmış Levend bana rahmetli Suat Yalaz'ı hatırlattı. Suat Abi, dehşetli bir narsistti, mansplaining numunesiydi, tanışır tanışmaz, adımın son harfinin "t" ile  değil "d" ile yazılması gerektiğini söyledi, kimse dilini bilmiyordu, saydı durdu, yetmedi, gitti kitaplarını getirdi, Levend'e diye imzaladı. 

Bütün bunlar olurken of puf hissiyle boş boş baktım sadece, isim bu, Leveng bile olabilirdim... Arapça kökenli Suat ismi için, e peki o da "Suad" mı olmalıydı filan demedim, niye diyeyim, sustum. Aramızda kırk yaş vardı, kendi adının farkında bile değil, imzalı kitap filan istemiyorum, bana kitap imzalıyor ve bunları Levend'e diye yazıyor... Ne adamdı. 

Ben, Levend C ve Suad Abi konuşmuş olduk.

Cuma, Şubat 19, 2021

Bir kez Daha Uyandım

Dün gece bir ara uyandım, baktım içeride adamın biri masamı, eşyalarımı, yazdıklarımı karıştırıyor, öfkeli jestlerle söyleniyor filan...Uyuyor gibi yapmaya devam edip pijamamın ön cebindeki paramı yatağın arasına zulalamaya çalıştım. 

Ve o an farkettim ki rüya görüyorum, ne saklanacak param var ne de pijamamın ön cebi...

Üstelik ofiste değil, evdeyim...

Anladım ki gözümü açarsam adam kaybolacak...Gözümü açtım ve adam gerçekten kayboldu...

Tekrar uyumaya başladım ve bir tıkırtıyla yeniden gözümü açtım ki adam elindeki falçatayla bağırarak üzerime geliyordu... 

Bir kez daha uyandım... 

Pek rüya hatırlamam...

Perşembe, Şubat 18, 2021

Aylaklık

Fotoğraf, anladığım kadarıyla bir gazete haberi için "tasarlanmış"... yorgun bir gazete satıcısı, "kestirirken" pozlanmış... 

İlk gördüğümde bana bir "aylaklık" pozu gibi gelmişti, güneşe karşı yayılan, kestiren, herkes koştururken "çalışmamayı tercih eden" bir miskinlik gibi...  Tembellik, uyuşukluk, sinek avlamak, dalganın sesini dinlemek, yan gelip yatmak gibi...

Lisede bir hocamız vardı, heyecan duyan, hararet gösteren ve hayret eden genç... gençtir derdi. Galiba doğru hatırlıyorum, adamın taklidini yapardım. Bize uyuşuklar, serseriler, işe yaramazlar diye bağırırdı hoparlör ile...

Aylaklık, bana edebiyatın bir yakıştırması gibi gelir hep, serseriden daha yukarda, kirli ama mikropsuz... Kuşkucu, telaşssız ve sokak hanedanından...

Çarşamba, Şubat 17, 2021

Deftere Yazmak


Deftere yazmak derler ya...O kadar bilgisayar filan girdi yazma işinin içine, vazgeçemedim, çok daha evvelden, ben çocukken, yazar adamın daktilosu olmalı diyerek para biriktirmiş, eski bir daktilo almıştım, çat pat, ıhh, o zaman da değişmemişti... Ben defterciyim, gazete yazısı, makale, senaryo şu bu... Hiç değişmez, her şeyi önce deftere yazarım. Sonra bilgisayara...

Yakın arkadaşlarım dahi, niye bu hammallığı yaptığımı, neden vakit kaybettiğimi filan soruyorlar... Cevabım yok, ekran başında yazmayı sevemedim bir türlü. Mecbur kalıyor,  yapıyorum elbet ama bir de bana sor, sevmiyorum.

Defter tutkunu olunca, tarz da yapıyorsunuz. İlla ki kareli defterlere yazıyorum, kalın çizgili olmayan, kenarları spiralli, kalın kapaklı şeyler olmalı...

Bir şeyi alırken en çok incelediğim şeyler defterlerdir. Uzun uzun  bakar, tek tek incelerim. Yazıp çiziyor, seviyor diyerek, defter hediyesi getirir eş dost... Teşekkürler filan ediyorum ama her deftere yazamıyorum bir türlü... Çoğunu başkalarına hediye ediyorum gizlice.

Çizgili deftere, çizgisiz deftere, çizgileri kalın olanlara yazamıyorum... Hemen her yerde açıp bir şeyler karaladığım için spirali olmayan, katlanamayan, kapağı sert olmayan bir şeye de yazamıyorum... Uzun uzun incelemem ondan.

Biten defterleri atamıyorum, o daha da saçma... Hemen hepsinde notlar, bir şeyler için kullanamadığım karalamalar var. Yazım düzgündür ama benim dışımda birilerinin okuyup anlamasına imkân olmayan notlardan söz ediyorum. Bir gün bir şeye yarayacak diye... Çoğaldıkça çoğalıyor o biten defterler.

Tarz dedim ya... İllet olduğum şeylerden biri, sevdiğim ve alıştığım defterleri bulamamak... Bir defteri seviyor ve kullanıyorsunuz, o bitiyor, yenisini alacaksınız, aynısını bulamıyorsunuz. O sebeple sevdiğim defterlerden çok sayıda alıyorum, defter azalırken mutsuz oluyorum. 

Görseldeki defter favorimdi, yıllardır bulamıyor, onu özlüyorum. 

Salı, Şubat 16, 2021

Yumruk

Yetmişli yıllardan sağcı bir dergi kapağı, ilk bakışta sol eksenli ajit-prop bir çalışma gibi duruyor değil mi? Türkiye'de sol yükseldikçe, hele o yıllarda gençler arasında ilgi çektikçe... sağ siyaset dil olarak epeyce değişti, bu değişimde taklit de vardı, aksiyonerlikle ilgili takdir de... sol yumruklar sıkılarak havaya kalktığında, sağcılar da sağ yumrukları sıkmaya, sallamaya başladılar, mesaj belliydi: "yumruk gibiyiz"

O yumrukların, galeyan ve meydan okumaların, laf uzamasın sokaktaki  her türden muhalif eylemin "Dağ başını duman almış" marşından çıktığına inanırım. 

Çok değil, bu yumruklu derginin çıkışından çeyrek asır önceye gidelim... Gençler, kırklı yıllarda solcuları döverken, yayınevlerini, matbaaları basarken hep bir ağızdan illa ki o marşı söylüyor. Linç manzarasının fon müziği sanki... Tan gazetesi basılırken, o marşı söyleyenler arasında İlhan Selçuk, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan gibi sonraki dönemlerin "siyasetçileri" var. 

Bitmedi, 6-7 Eylül'de azınlıkları döverken, öldürürken, tecavüz ederken de söylüyorlar. Öncesinde sonrasında... gaza getiren bir tempoyla... Altmışlı yılların ilk yarısında 27 Mayıs'ı biri eleştirirse evinin işyerinin önünde toplanıp hep bir ağızdan döver gibi yine söylüyorlar. O günlerin modasıyla birilerine "yuha" çekerken de tutturuyorlar marşı... 

Kim ki, rejimin düşmanı sayılıyor, yürünüyor ona doğru, iştahla, coşkuyla, hesap sorarak, yumruklar sıkılı, kollar dik dik havada... yer gök inlesin...inlesin diye güm güm ayaklarını vuruyorlar.

Marş, eylemi meşrulaştıran, sokakta kalmayı kolaylaştıran bir liman gibi... ya da bir yelek, bir üniforma... İkinci bir İstiklal Marşı desek, çok da itiraz eden çıkmaz... CHP, Tek-Parti evresinde parti marşı saymıştı ama, nüfuzuna geçiremedi...Öyle ki, CHP karşıtı sağcı muhalif eylemler henüz sekülerken, onlar da marşı aşkla söylerlerdi...

Demem o ki, sağcısı-solcusu, yolcusu (hatta ne'ci olduğunu bilmeden) o marşın hararetiyle sokakta gösteri yapabilmiş, ilk tecrübesini onunla kazanmış... "Tekbiiir" ya da "Yankee go home" filan daha sonra gelir, 1970'lerden sonra... marşı Gogol'un paltosuna benzetirsek, o yumruklar ve sloganlar o cepten çıkıyor... 

Pazartesi, Şubat 15, 2021

Karay

Kirpi; hep dikenli, hep sivri. Okullardan atılan, alıp başını giden, yarım bırakan. İttihatçı karşıtı. Anadolu sürgünü. Boz Eşek’in yazarı. Tayfasız kaptan, vakitler hep akşamüstü, gün kararırken. Terkipleri, unvanları, kostümleri atınız. Her şeyi yeniden yazmalı, her şeyi yeniden okumalı. Aydede’nin mürekkebi. Halep günleri. Gurbette kara kedi. Hep muhalif, bakınız, soyadının tersten okunuşu. İğneli hayalet gibi dolaştı Babıâli’de, hepiniz vasatsınız. Refik Halid, Türkçenin rakı sofrası, içmesini bilenlere.


 

Pazar, Şubat 14, 2021

Seyrüsefer Defteri 126

Palmer (2021) iyimser film, sulugözlü olmadan iyicilliği anlatmak istemiş, sevdim (31 Ocak). ++ Gundala (2019) Endonezya süper kahramanı, tabii ki ilginç, tuhaf ve dağınık (30 Ocak).++ Senaryo kampı  (24-29 Ocak).++ Joseph K.  oyununu seyrettim, hafif tertip hayal kırıklığı diyerek geçelim (23 Ocak).++ Lily Hammer  Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (22 Ocak).++ Fargo  Sea4 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (21 Ocak). ++ Nomadland (2020) hüzünlü ve rahatsız edici, iç burkucu (20 Ocak).++ The Little Thing (2021) saplantıyı iyi veriyor, polisiyesi işliyor, kara hikaye (19 Ocak).++ The Dig (2021) insani hikayesi, empatisi ve derinliği olan okur yazar filmi, bunu da dedim ya (18 Ocak).++ Lovecraft Country Sea1 Ep. 9 ve 10'u seyrettim (17 Ocak).++ Synchronic (2019) bir fikir var ama film duruyor, gitmiyor (16 Ocak).++Laurel and Hardy's Laughing 20's (1965) hareket komiği açısından iyi bir döküman olmuş, eğlenceli (15 Ocak). ++ Lupin Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (14 Ocak).++ Mandalorian Sea2 Ep. 7 ve 'i seyrettim (13 Ocak).++ Juliet, Naked (2018) naif bir aşki büyüme hikayesi, fan ile idölün karşılaşması güzel olmuş (12 Ocak).++ The Lighthouse (2019) bir atmosferi var, ortalama dünyalılar siyah beyaz film görünce haa bu sanat filmi diyorlar, biz de oyuncu performansı ve delirme hikayesi diyelim (11 Ocak).++ Mandalorian Sea2 Ep. 5 ve 6'yı seyrettim (10 Ocak). ++ News of the World (2020) iyicil bir western, hikayesini klişe buldum (9 0cak).++ The Climb (2019) hikayeden çok karakterler ilginç, grafik roman havasında desem (8 Ocak).++ The Alienist Sea2 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (7 Ocak) .++ Mandalorian Sea2 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (6 Ocak).++ Curtiz (2018) kendine hayran bir kamerası var filmin, sakil bir abartısı, hikaye ilginç olacakken bu yönleriyle hatırlanacak (5 Ocak).++ Soul (2020) iyimserlik klişelerini iyi kullanan bir iş, hikaye çocuksu değil aslında, özellikle ölümle kurulan ilişki ilginç (4 Ocak).++ Mandalorian Sea2 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (3 Ocak).++ A Foreign Affair (1948) Wilder iyimserliği, Marlene ve tütünlü sesi, Berlin enkazı ve yine tiyatro sıkışması (2 Ocak).++ Shadow in the Cloud (2020) meselesi ne, niye oluyor o "sıkışma" anlaşılmıyor (1 Ocak).


 

Cumartesi, Şubat 13, 2021

Tenten ve Keloğlan

Keloğlan biraz Tenten'e benzemiş, ama olsun...Karagöz'le biraraya gelmişler, az şey mi canım, ben ona bakarım. 
 

Sinek ve kadın

Ramiz'in ünlü kapaklarından biri.. 1930'lu yılların renkleriyle ve magazin gözüyle bir kadın portresi-yüzü çizmiş... yüze bir sinek kondurmuş, espri, güzelliğe tezat olan sineğin varlığı olmuş... 

Ramiz, yetinmemiş yazıyla esprisini pekiştirmiş... Sinek diyor ki: "Eyvah, yollar o kadar tozlu ki, yürümeğe imkan yok."

Demek istenen, işte kadın makyajlı, pudralı ve sinek konduğuna göre "pis" ve manen "kirli". Kadın bedenine, yüzüne ve varlığına bu kadar meftun olup, hiç aşık değilmişçesine aşağılamaya çalışmanın sebebi ne olabilir? 

Elbette tek bir cevabı yok bunun... İnsanın doğasında kendini tehlikede hissetmek var. O endişe, insanı zinde tutuyor, korktukları ve tedirgin oldukları şeyleri bu yüzden belirginleştiriyorlar. 

Bizim edebiyatımızı çook meşgul etmiştir, o kadına bakarken modernizmi görüyorlar, bu çok açık... Bana kalırsa "kalben ve ruhen" o modern güzele  kapılmaktan korkuyorlar... O makyajlı kadına (hedonizme) aşık olurlarsa, beğenmeme iktidarını (perhizci rejimi) kaybedecekler, üstelik arzu duyulan fetişi "ellerinde tutamayacaklarını" biliyorlar. 

Laf uzamasın, özetle resmedilen o sinek, erkek bir sinek... 
 

Cuma, Şubat 12, 2021

Sevdiğim bir kapak


Sevdiğim bir kapak... Edebiyatın ve gazetelerin "doğu" hikayelerine ilgi gösterdiği bir zamandan... Turhan Selçuk imzalı...

Ergenlik kaosu

Fotoğraf, muhtemelen 1930'lu yıllardan, Selahattin Giz çekmiş... Gençler, boğaza karşı bir çay bahçesinde ya da bilemiyorum, belki bir evin denize nazır arka avlusunda "parti" yapıyorlar. Yazı, baharı, güneşli havaları karşılıyor, dans ve flört ediyorlar...diyelim.

Fotoğrafa dikkat kesilince erkek erkeğe dans eden  epeyce çift gördüm, üstelik uluorta, yokluk mu diyelim, arayış mı, normal mi... başka bir zaman mı, ürkeklik mi, nahoş mu, sakalet mi... aklıma yatan bir ifade bulamadım. Homoerotik diyen çıkacaktır, belki o gençler için sadece orada olmak dahi yetiyordur... Benim gördüğüm bir tane de kadın kadına dans eden var. Marazi bir gerginlik. Arzunun kıyılarında sandal sefası...Modernizmin şehre inişi... Pıyy

Galiba resme bakıp tam bir ergenlik kaosu diyeceğim. Kaosun çoğulu yok, gücünü buradan alıyor, o partide olmayanları dahi etkiliyor...

Perşembe, Şubat 11, 2021

Eller aya biz yaya


Türkiye'de 1969 yılının çok satar kitabı... Aya Seyahat, gündelik dilde "eller aya, biz yaya" olarak tatlı bir kıkırdama vesilesi olmuştur. E gülmek de az şey değil hani, yok yere gülünmüyor.

Hep şiir hep şiir

Ofisimin olduğu binada yaşayan, dört beş yaşlarında Genco diye hafif yaramaz bir oğlan çocuğu var, bana çok kitap gelip gittiği için, dikkatini çekmiş olmalı ki, kapının önünden geçerken "hep kargo, hep kargo" diye söyleniyor, benden de sakınmıyor üstelik. 

Suut Kemal, Türk Dili dergisine gelen yazılardaki şiir çokluğuna bakıp hayıflanırmış... "Hep şiir, hep şiir"... Şimdi ne kadardır bilmiyorum ama ben gençken "şair nüfusu" sahiden çoktu, eski dergilere bakıyorum, daha eskiden daha da çokmuş... İnsan bu çokluğu anlamlandırmak istiyor.

Bu çokluk, sadece şiir sevgisiyle-edebiyat tutkusuyla açıklanamaz gibi geliyor bana... Bir arkadaşım, bu çokluğu patolojik ve patetik bulur, bu topraklarda yaşayan insanların kavramsal düşünememesine bağlardı. Abartıyorsun canım benim derdim ona, buraya da yazmış olayım, kendine çeki düzen versin.

Hatıratlara bakarsak eğer, polis memurundan ka'vedeki arkaşa varıncaya kadar halkımız şiirle uğraşanları "solcu" sayarmış, e diyecekseniz bu kadar solcu var mı? Yok. 

Şair çokluğuyla solcu azlığını aynı kefede şey etmek doğru olmayabilir, son sözüm bu...  

Not1: Sana ne lan Genco!

Not2: Barda şiir okuyan şair bizden değildir demeyeceğim, ben tanışmayayım yeter...

Çarşamba, Şubat 10, 2021

Finito


Bugün benim için güzel ve ferah bir gün...OGMPictures için yazdığım film senaryolarından ilkini bitirdim... 

Görsel, temsili olarak senaryo bittiğindeki halimi gösteriyor.

Arada espri yaparım ya... Valla!

Nerede yanlış yaptın?

On yıl oluyor, işte ilk defa dizi yazıyorum, hikaye gereği, kahramanlardan biri hapse giriyor, reji hapishane duvarında kullanılmak üzere bir döviz-slogan-vecize yazmamı istedi, haliyle uydurdum: "Düşün!, Nerede yanlış yaptın? Neden buradasın? ... Allah kurtarsın"

O gün matrağı olmuştu, mahkumlara değil de olup bitene karşı yazılmış hayat düsturu gibi gelmişti rejiden arkadaşlara...Hayat bir cendere değil miydi filan..

Oysa günü kurtarmak için langır lungur yazmıştım ve hiç öyle düşünmemiştim.

Çocukken, en azından ergenliğe kadar olmalı, o yaşlarda merhamet ve vicdanın farkına varıyorsunuz, gece yattığımda birine kötülük edip etmediğimi düşünürdüm, galiba birileri bunu salık vermişti, bana "kahramanca" gelmiş olmalı ki... "yanlış mı yaptım, nerede yanlış yaptım?" sorusuyla çok uğraşırdım. 

Malum, insan hata yapar, birini üzer, sömürür, "kötülüğe" meyleder, merhameti öğrenirken size emreden nefs ile mücadele edersiniz, emreden nefse karşı durur, pişmanlık gösterir, utanırsınız, "ne yaptım?" sorusu "ne yaptın?"dan daha güçlü olmalıdır. Din tartışması yaptığımı sanmayın, yapmıyor değilim ama din'den önce vicdan vardı diye düşünmek gerekiyor. İnsanın kendisini haklı görmesi kadar rahatlatıcı bir şey yok, haklı mıyım diye sormayan, kendine muhalefet etmeyen kapılıp gidiyor.

Galiba diyorum, bilinçaltından bir seyahatle…iyilik ve kötülük muhasebesinden hapisane duvarına zuhur etti-etmiş olmalı…

Çok çok sevdiğim bir ters köşe vardır, hep anlatırım... Zagor, işte iyilik yapar, kötülerle savaşır, Kızılderililerden yanadır, onları koru kollar... Tuhaf bir macerasında biri Zagor'a soruyor, "hangi hakla bizi kurtarıyorsun?" yahu sen kimsin, nerden çıktı gibi bir şey bu...Dan! duydunuz zilin sesini!  

Garibim Batman'i on yıllardır, bu sorularla tarumar ediyorlar... Lan maskara niye çatıdasın, niye insanlara yukarıdan bakıyorsun? Niye bu hikayedesin? 

Salı, Şubat 09, 2021

Sevgi

Her soyadıyla ayrı bir imza: Tutkulu Perçem, Nutku’nun; Tente Rosa, Sabuncu’nun; Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, Soysal’ın. Hepsi Sevgi’nin. İnce, açık sözlü, sıcak ve tedirgin hoyrat dünyanın karşısında. Sokak, gelip geçmek içindir. Yüzme bilmeyen boğulur. Küçük burjuvanın teşhiri ve bata çıka bir iyimserlik, bıçakla kemik arasında. Bir elinde hüzünlü bir yaşanmışlık, öbür elinde toz duman bir 12 Mart. Sevgi bir bir fırlatıp atıyor içindekileri. Mahremi, siyaseti, edebiyatı, orta sınıfı, okumuşları, erkekleri. Sevgi Soysal, en erken ölümü romanın.


 

Pazartesi, Şubat 08, 2021

Dört yıl oldu

Dört yıl oldu, dostlarım, sınıf arkadaşlarım, sevdiğim ve sempati duyduğum insanlar ve hatta öğrencilerim, işlerinden atıldılar, özlük hakları ellerinden alınarak üniversiteden uzaklaştırıldılar. Türkiye'nin iyi eğitim almış, senelerce öğrenmiş, yazmış, çizmiş, araştırmış, kitap yayımlamış, hocalık eden, eğiten,  kafa yoran, tez yöneten, fikir üreten, paylaşan, dinleyen, hatırlayan, sakinlikle konuşan insanlarına zulmedildi.

Sahiden zulmedildi, yazık edildi, utanan varsa eğer, baştan sona ayıp edildi.

Bu kadar insan geçen dört yılda neler yaşadılar, neyle geçindiler, hangi haleti ruhiye ile ayakta kaldılar… 

Hangi vicdanla konuşulur bunlar bilemiyorum.

Herkes daha ilk günden haksızlık yapıldığının farkındaydı, ihraç edilen herkesin görevine mutlaka geri döneceğini, maaşlarını faiziyle, toplu olarak  tüm haklarıyla birlikte geri alacağını biliyordu...
Tarih sayısız vesikayla doluydu, her türlü haksız ihracın nasıl sonuçlandığını birer birer resmediyordu. Rahat olun diyorlardı. 

Yine de yaptılar, aklı başında insanlar üniversitenin, lincin, horgörünün, kavganın ve yok saymanın yeri olmadığını bilmiyor muydu? İnsanları hasımlaştırarak bir yere varılamayacağını hiç mi düşünmüyorlardı dersiniz…

Hepsi falan filan işte… Dört yıl geçti. Ateş düştüğü yeri yakıyor…

Bugün, tek bir dava yok haklarında, tek bir suçlama… yine de hakları iade edilmiyor, dışarıda tutuluyorlar. Hukuk ve demokrasiden söz ediliyor ya arada… Hepimiz, gevezelik edip birbirimizi kandırıyoruz.

Sadece son dört yılda kaç nitelikli akademisyen ve kalifiye insan yurt dışına çıktı, oralarda çalışmaya başladı sayan var mı? 

Pazar, Şubat 07, 2021

Dış mihraklar

https://www.deviantart.com/camelid/art/The-Foxing-Hour-867627917
Sinsi, iki yüzlü, habis, haysiyetsiz alçak Tilkiler... kim bilir ne numaralar çeviriyor, ne hesaplar yapıyorlar arkamızdan... 
 

Bir Küfür Listesi

Sahaflardan elime bir kitap geçti, Sabahat Emir "Türk Piyeslerinden" halk deyimlerini derlemiş (1968). Kitabın bir bölümü "Küfür ve Hakaret Deyimleri" başlığı taşıyor, ilk paragrafın ilk cümlesi oldukça açıklayıcı: "Edebiyatta küfür, cinsel uygunsuzluklara dayanan sokak küfüründen ayrıdır." Bir başka deyişle piyeslerden derlenen küfürler, sokaktakilere nazaran edepliler, kullanılanlar da seyircinin dikkatini çekmeye, bazen güldürmeye veya bir karakteri belirginleştirmeye yarıyor demek istenmiş. 

Bu bölümde derlenmiş küfürleri sıralarsam... liste şöyle (alfabetik): Allak (dönek), Alık, Aşüfte, Avanak, Balkabağı, Batakçı, Budala, Cavlak, Çıfıt, Çüşdede, Dangalak, Dekbaz (Hileci), Enayi, Fodul, Güdük, Haylaz, Herif, Hımbıl, Hödük, İzbandut, Kahpe, Kaltak, Kancık, Kerata, Kınamsık (her şeyi kınayan), Kışmir, Kodoş, Kokoniça, Kokoroz (Çirkin), Köftehor, Marsık, Maskara, Melun, Mendebur, Merdut (kovulmuş), Mızıkçı, Moruk, Mürai, Nankör, Nobran, Ödlek, Paçavra, Postal, Sinsi, Soysuz, Sümsük, Sünepe, Şaşkın, Şaşkoloz, Tabansız, Teres, Ulan, Yabani, Yobaz, Yumurcak, Zartolos (çok osuran), Zevzek...

Bir iki not düşeyim, birincisi liste çok geniş değil, Ortaoyunu ve Karagöz oyunlarının epeyce gerisinde. İkincisi, iddiasına rağmen sahnede kullanılan küfürler cinsel uygunsuzluk vurgusundan azade değil... Yani küfrederken aşağılama temel amaç olduğu için, cinsel ilişkiyi bir zaaf, bir düşkünlük olarak görmek ve göstermek işin doğasında vardır. Postal mesela, kaba saba insanlara da denir, çok sayıda cinsel ilişkiye girmiş kadınlara da... Üçüncüsü, yine listeye bakıyorum da tiyatroda, hele (okullarda sahnelenen) piyeslerde küfür, uzunca yıllar, bir gerçekçilik "silahı" olarak görülmemiş, güldürmek niyetiyle işlevselleştirilmiş bir araç olmuş.

Cumartesi, Şubat 06, 2021

Bak sen şuna

Bu beyfendi ve dansöz için yazmıştım, bakıyor-bakmıyor falan filan diye... 

Meraklısı için link

Meğer, bakıyormuş, işine gelirse odaklanıyormuş şarkıya, hanendeye... Gülüyorum buna... Aynı adamın aralıklarla fotoğrafını bulmuş olmama da sahiden şaşırıyorum. Kader mi, mesaj mı, hayat mı diyelim onu da bilemiyorum.

Beyfendi saklamış, atmamış fotoğrafları... Para verip aldığı için mi kıyamamış, fotoğraf mı pahalıymış, ayrıca hatırası mı varmış insan merak etmiyor değil. 


Cuma, Şubat 05, 2021

Boğaz Manzarası

Aydede kapağı, Turhan Selçuk çizmiş, karı-koca boğaz manzarasına bakarak oturuyorlar. Onları, daha doğrusu, genç kadının oturuşunu gören iki delikanlı da hemen aşağıda konuşlanmışlar, o günlerin yeni yeni yaygınlaşan argo deyişiyle "dikize" "ronta" yatmışlar ve nereye bakıyorlar, manzaraya (!). Zaten karikatürün esprisi de bu manzara vurgusuna dayanıyor. Dünyadan bihaber, kendiyle dolu yaşlı koca "Ne aptal insanlar var dünyada, şu güzel boğaz manzarasına sırtlarını çevirip oturmuşlar" diyerek gençlerle alay ediyor sözüm ona (Aydede, 2.6.1949).

Turhan Selçuk, 1991 yılında kendisiyle yaptığım söyleşide erotizmi amaçlayarak çizmediğini iddia etmişti, okur öyle görmüş ve algılamış olabilir, ben yapmadım demeye getirmişti. Bence bu tür işlerini değersiz bulduğu için böyle bir kestirimde bulunuyordu, yoksa yukarıdaki karikatür gibi belki bin tane çalışması vardır ve erotizmi, sanatının önemli bir parçasıdır, bana sorarsanız tam da merkezindedir. 

Mizah dergilerinin asıl okurları ergenlikle "genç yetişkin" yaşları arasındaki erkeklerdir, yani 14 ile 24 diyelim, o ara... İş güç sahibi olunca dergiler bırakılır, hayata atılmak, aylaklığın sonudur. Ha, okurlardan genç erkekler dedim, işin içine aylaklığı da katmak gerek...Gezinen, keşfeden, arayan, yeni öğrenen...özetle büyüyen birileri. 

Karikatürdeki genç kadını dikizleyen erkekler, bu karikatürün çizildiği tarihlerde pek de eleştirilmezdi, doğru ya da yanlış bulmak gibi bir ahlaki seçenekle düşünülmezdi. Kadın imkan tanımasa orada olmayacak gibilerdi. Saf, kıfayetsiz, çapsız ve meteliksizlerdi ama saldırgan değillerdi. Ya da bir "Karagöz" sempatisi gösteriliyordu diyelim. E kadın okur da yoktu veya kadınların ne hissettiği hiiç hesap edilmiyordu. 

Sonra sonra maganda, zonta filan diye diye abazan gençler ve lümpenler aynı mizah dergilerinde "dövülmeye" başlandı. Aylaklıktan dahi korkulur oldu, insanlar evlerine sığındılar, sokak özgürleşmenin değil tehlikenin membaı oldu. Karagöz filan değil de bildiğin tehlikeydi o insanlar... Doksanlara gelmiştik.

Not: Argo bahsinde bir not düşeyim, yetmişli yıllarda, manzara değil de, "sinema seyrediyorum" denirdi. Seyir halini, sinema bütünüyle fethetmişti artık. 

Perşembe, Şubat 04, 2021

Neşe

Neşe, lazım bi şey...

Yaşar

Avuru zavuru, bağrını döveni, mızırdananı, bir bir anlatanı, efil efil eseni, siyim siyim yağanı, vıcır vıcır öteni bilen adam. Destancı, ağıtçı, meydancı, muhabbetçi. Güzel ağlayan, güzel gülen yazar. Yetim, kekeme, tek gözlü, eksik çocuk. O çocuk olmadan yazar olamazmış. O çocuk olmadan Çukurova yetim kalırmış. Yaşar Kemal kimsecikmiş, yağmurcuk kuşuymuş, Memet’miş. “Amanı bilin mi efendi?” diyormuş. Gün ışığı maviymiş, ipince dağılarak çağlarmış. Stalin, Gorki’yi öldürttüğü için alçakmış. Kürtlerle Türkler kadere rıza derlermiş. Fırat suyu kan akarmış. İstanbul Türkçesiyle roman yazılamazmış. Yeşil sinekler, sarı ışıkta çakıp çakıp sönüyormuş. Yaşar Kemal, Türkçenin tabiatıymış. Onsuz hayat, onsuz edebiyat kararsız, durgun ve un ufakmış. Cansız.

Çarşamba, Şubat 03, 2021

Taçlı Fahişeler


Taçlı Fahişeler, ismen dikkat çekici, bugün için nahoş ve siyaseten doğru olmasa da döneminin erkek aklı ve gazeteciliği açısından bir sorun (veya ayıp) olarak görülmemiş. Reşat Ekrem'in kadınları hakir gören mi demeli, hafifseyen mi bilemiyorum, bu hususta kendini sakınmayan iştahlı bir dili vardır. Hele iş yabancı kadınlara gelince daha da pervasızlaşır, yani Taçlı Fahişeler derken monarşiye, aristokrasiye bir husumet duymuş sanmayın... 

Afrodit'ten "şehvet mabudesi", Zoi'den Bizans'ı "muhteşem bir umumhaneye" çeviren güzel, Helen'den "fuhşuyla Trova muharebelerine sebep olan kadı"n diye söz ediyor. Lukreçya, fuhuş ve cinayet bahçelerinde açmış masum bir çiçekmiş filan...

Skandal anlatmak istiyor Reşat Ekrem, Tabii ki palavrası bol, iç gıcıklayıcı, ruhen hamasi ve "ucuz" bir üslupla yapıyor bunu... gel gör ki anlatılan kadınların hiçbirisi Türk ya da Müslüman değiller... 

Gazete tarihçilerinin, aktüele olan meyilleri, ticari kaygıları, sürekli yazmak ve üretmek zorunda olmaları, dehşetli iştahlarını, ajitatif dillerini açıklıyor aslında. Ve o kadar da ilginç gelmiyor bana. Reşat Ekrem'in erkekler arasında, erkek Babıali'de,  kadınları tahkir edici bir havada yazması, evet o, asıl ilginç olan o... Hüseyin Rahmi'de, Nahid Sırrı'da da var bu... İçinde haset mi demeli, imrenme mi garip bir damar da var çünkü. Huzursuz, öfkeli, mutsuz ve buruk...

Salı, Şubat 02, 2021

Baksınlar

Üniversite ne öğretir insana... Tabii ki tek cevabı yok bunun.... Bir ruh olarak, farklılığı ve farkındalığı anlatır, yol arkadaşlığı eder size... Eleştiriyi, dünyaya farklı bakmayı “öğreten”, birarada yaşamayı gözeten, dünyada tek siyaset ve tek doğru olmadığını anlatmaya çalışan bir ruhtan söz ediyorum. Peh diyebilirsiniz, hiç öyle değil, liseden farkı yok, nerde yaşıyorsun şu bu… Yanlış olması, eksik olması veya hiç olmaması o ruhun, o esasın olmadığını ve olamayacağını göstermez. 

Bir sınıfa girersiniz, sınıfta Kürt de vardır, Kürt düşmanı da, Alevi de vardır, Alevi nefreti de, Müslüman da vardır, Müslüman olmayan da. Taşralı da vardır, hiç büyük şehirden çıkmamış da. Hep beraber, hukuk, izan, vicdan, demokrasi, özgürlük, otorite, baskı, etik ve çoğulculuk tartışırsınız. Tarih, yanlış yapan sayısız bürokrat ve siyasetçiyle doludur, en çok orada ve o yaşta öğrenirsiniz. Sebepler, kırılmalar, yakınlıklar ve uzaklıklarla ilk kez orada yüzleşirsiniz. 

Hitler nasılgüzelgelmişti Almanlara ... dersiniz mesela… Hayret edersiniz. Şaşırırsınız, irkilirsiniz. Zaman uzar kısalır, hayat büyür küçülür. Bağıranların ne niyetle bağırdıklarını anladığımız yerdir üniversite… Vatan, millet, demokrasi, hürriyet derken nasıl da dayak atıldığına şahit olursunuz… 

Şu hayatta, hemen hiçbir yerde kurulmayan eşitliğin, inanın romantize etmiyorum, kurulabileceği tek yer üniversitedir, imkandır. 

O eşitlik içinde, o öğrenciler isyan ederek olgunlaşırlar, beğenmeyerek eleştirerek… hiç de öyle değil diyerek… farkına vararak, farkında olarak… o zaman dünyaya yaklaşılır, o zaman o öğrencilerin hocaları “genç” kalırlar. 

Yukarıda imkandır dedim, ihtiyaçtır, lazımdır… Aşağıya da yukarıya da bakacaklar, elzemdir, yeter ki baksınlar… 

Hayal kurmadan hikayeniz olmuyor.

Not: Yazıyı bitirince tekrar okudum, iyimser ve "ılımlı" oldu be, o dangoz faşist de seni çok anlardı hissine kapıldım, oysa "ilke" konuşuyorum, haksızlık edilen meselenin hayati önemini hatırlatıyorum. Gerginlik bizi öyle belirliyor ki, ne söylesek eksik kalıyor. 

 

Pazartesi, Şubat 01, 2021

Burası neresi?


Efenim mekan İstanbul'da, tarih 1930'lar, fotoğrafta tek bir kadın yok, bunlar ön bilgiler... Feyste burası neresi diye sormuştum, bilen çıkmadı veya hemfikir olunmadı... En çok Rejans olduğu söylendi, fikri olan için soruyu burada da yineliyorum. 

Vee işte uzaya bir soru daha Neşet abi diyerek soruyu şuracığa bırakıyorum...

Gam, gam getirir yavrım

Reşat Enis'in Despot romanından (1957) bir alıntı..."Gam, gam getirir yavrum. Gam, çör (hastalık, de rt) getirir. Çör, ölüm getirir. Gam ile kasavet, ömür törpüsüdür."

Alttaki laflar da cilalı: "Alemin derdi kıçını mı gerdi? Gam çekip anma gam-ı ferdayı, sana ısmarlamadılar bu yalan dünyayı, demiş şair." O şair, Namık Kemal olmalı.

İlk dönem yazarlarımızın argoyu şaşırtma gayesiyle (kafiyeli ve oyunbazlıkla) kullanmaları (ehlileştirerek yeniden üretmeleri) hoşuma gidiyor, . Bülent Oran, Yeşilçam'a hükmederken bu dili nasıl da yaygınlaştırmıştı. 
Related Posts with Thumbnails