![]() |
Ölümü sahiden büyük bir üzüntü yaratmış. Haftalar boyunca
ardından onu yâd eden yazılar yayımlanıyor. O tarihte popüler kültürümüzün en
şöhretli simalarından biri. Fotoğraf, cenazedeki kalabalığı ve gördüğü rağbeti
zaten açıkça gösteriyor.
Cumhuriyet henüz çok genç. Hele yazı dilinin
değişmesinden sonra kolektif hafızası iyice daralmış, yirmi yıl içinde eski
yazıyı hiç bilmeden büyüyen yeni kuşaklar ortaya çıkmış. Cemal Nadir ise bu
kuşaklara çizgili hikâyeler anlatıyor, çocukların ve gençlerin hayatına dahil
oluyor. Onun ölümünü, yakınlarından birini kaybetmiş gibi yaşayanlar olmuş
olmalı.
Çeyrek asır kadar önce cenazesindeki kalabalığı biraz da
CHP-DP çekişmesine, Cemal Nadir’in CHP’ye yakınlığına, cenaze için resmî tören
düzenlenmesine ve memurlara izin verilmesine bağlamıştım. Bugün de kısmen aynı
fikirdeyim. Çünkü ta o günlerden bugüne değin herhangi bir çizerin cenazesinde
böylesine büyük bir kalabalık toplanmış değil.
Bunu Cemal Nadir’in gördüğü ilgiyi hafifsemek için
söylemiyorum, aksine, fotoğraftaki kalabalığı anlamak ve anlamlandırmak için
söylüyorum. İnsanların onu sevmiş olmaları başka şey, cenazenin büyüklüğünü
belirleyen siyasal ve kurumsal şartlar daha başka bir şey.
Resmiyetin gerekçelerinden biri de şu olabilir: Toplumda
itibarı olan insanların cenazeleri bazen yalnızca bir uğurlama töreni olmaktan
çıkar, bir tür “meeting” işlevi görür. Kalabalığın kendisi siyasi bir anlam
kazanmaya başlar ve siyasal iktidarlar da böyle bir kalabalığı kendi haline
bırakmak istemez. Dolayısıyla resmî tören yalnızca merhuma hak ettiği saygıyı
göstermek değildir; cenaze, aynı zamanda görünürlük ve hâkimiyet mücadelesinin
yaşandığı bir alana dönüşür.
Cemal Nadir’in cenazesine de biraz bu gözle bakmak
gerekiyor: Ortada hem çok sevilen bir sanatçının ölümü var hem de dönemin
siyasi hayatının cenazeleri bile kendi dışında bırakmayan gerilimi.
Bunu tesadüf sanmayalım, dönemin siyasi iktidarı
kalabalık toplama, yönlendirme ve gerektiğinde dağıtma konusunda hayli
tecrübeliydi. Hatırlatmak için yazayım, 1947’deyiz. Büyük savaş bitmiş, Türkiye
yeni dünya düzeninde kendisine bir yer ve yön arıyor, Sovyet “tehdidi” ve
komünizm korkusu siyasetin başlıca araçlarından birine dönüşüyor. Şiir
okuyanları, demokrasiyi hayal edenleri kolaylıkla komünist sayıyor, tehdidi
bile isteye büyütüyoruz. Bu antikomünist seferberlik, Türkiye’nin kendisini
Batı dünyasının ve giderek Amerikan siyasetinin vazgeçilmez bir parçası olarak
sunma gayretinden çıkıyor.
1945 sonundaki Tan gazetesinin tahrip edilmesini
düşünelim. Milli istihbaratın organize olduğunu, amfilerden öğrencilerin resmi
olarak çıkarıldığını, gazete önüne sevkedildiğini, toplaşanların “Dağ Başını
Duman Almış” marşını söyleyerek ne var ne yok yıkıp döktüklerini biliyoruz. İlhan
Selçuk ile Süleyman Demirel gibi ileride bambaşka siyasi güzergâhlara
savrulacak gençlerin aynı kalabalıkta buluşmasına siyasi iktidarın provokasyon
başarısı mı diyeceğiz, yoksa memleket normali mi?
Kısacası,
kalabalığı devlet eliyle sahaya sürmek, o yılların sıradan bir siyaset
pratiğiydi , ilgilisi, 1945-47 arasındaki anti-komünist eylemlerin
dökümüne bir baksın, ülkenin o tarihe kadar hiç bilmediği “sokak”
toplaşmalarıdır ve sivil memurlar bu gösterilerin başrolündedirler. O yıllarda
bir toplaşma organizasyonu var demeye çalışıyorum.
Üstelik Cemal Nadir, solculara sempati gösteren, onlara
yapılanları abartılı bulup eleştiren biri de değil Mıstık abi. Aksi olsaydı
belki de bu kadar rahat biçimde “herkesin” sanatçısı olamazdı. Ürettikleriyle
zamanın ruhunu ve dönemin siyasi angajmanlarını taşıyordu. Kıyamet koparken
sessiz kalmasını, bu konularda çizmemesini eleştirmiyorum; pek hatırlanmadığı
için altını çiziyorum.
Belki de o kalabalığın büyüklüğü tam da bu yüzdendi:
tabutu omuzlayanlar ne bir muhalifi ne bir komünist şüpheliyi uğurluyordu;
kimsenin kuşkulanmadığı, herkesin sahiplendiği bir “sevgiliyi” uğurluyordu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder