Pazartesi, Kasım 30, 2020

Ahmed Abi


Öfkeli Kürt. Kaderi, 141’e teyellenmiş şair. Tek kitabı 68’de çıkmış devrimci. Ürkek ve sessizce gelip geçen. Kendini sürgün eden. Edebiyatın beylerine, baylarına bulaşmadan kendine prangalar biçen. Her solcunun okuduğu şiir. Sloganı gençliğin, hasretin. Diyarbakır şarkısı. Sokak voltası. Ahmed Arif, Allah’ı bekleyen umudun vezinsiz çığlığı. 

 

Cumartesi, Kasım 28, 2020

Karalama Defteri


İnternete yüklemişler, yeni gördüm, Doğan Hızlan'la Karalama Defteri programında konuşmuştuk...

Doğan Hızlan’ın programı, pandemiden hemen önce, mart ayının başında son kez İstanbul’a gittiğimde çekilmişti. İstanbul’a gitmemek için sahiden direnirim, günübirlik gider, akşamına dönerim. Böyle olunca haldır huldur koşuşturarak, bir yerden bir başka yere giderek iş tamamlamaya çalışırım. Bu programın çekildiği gün İstanbul’da dokuz saat kalıp, çekim dışında üç yapım şirketiyle görüşmüştüm. Programa bakarken o koşturmacam geliyor aklıma…

Hızlan, her kitabımla ilgili mutlaka bir şeyler yazdı, ilkini o kadar da beğenmemişti ama ilgisini hiç kaybetmedi ve hakkımda hep bir şeyler demek istedi. Hatta on beş yılı geçti, Hürriyet’te birlikte çalışmayı da teklif etti bana, tabii ki gitmedim. Hayallerimde ne İstanbul oldu ne gazetecilik…

Programına üçüncü ya da dördüncü defadır katılıyorum. İnsan aralıklarla karşılaşınca mukayese ediyor, artık çok yaşlanmış, ufalmış, ağırlaşmış buldum, zor yaşlarda… yine de bu son randevudan aklımda kalan bir şeyi paylaşmak istiyorum, beni avluda gördü, merhaba bile demeden, pat diye, benimle Mithat  Cemal Kuntay’ı konuşmaya başladı, hiç abartmıyorum, sonra başka yazarlar, gazeteciler… Nasılsınız bile demedi, iştahla, hatırladığı maziyi konuştu, bir yaşıtıyla konuşur gibi… Hızlan’ı en çok bu konuşmadaki coşkusu, anlatma ve konuşma iştahıyla hatırlayacağım, bunu anladım.

Link
 

Cuma, Kasım 27, 2020

Bayat


Dergicilik tarihimizin en ünlü dergilerinden biri olan Hayat'a yönelik eleştiriye Çarşaf'ta rastladım (1976). Mizah dergilerimizin siyasetle ilgilendiği, hayata karşı eleştirel olmaya başladığını gösteren bir espri yapılmış. Hayat, Amerikan Life dergisini modelleyen bir yayındır, epey yabancı veya yerele ilişkin epeyce mesafeli bir dili vardır. Hoş, Amerikanvari olmak o senelerde meşru ve makbul sayıldığından Hayat dergisi, siyaseten enikonu hicvedilmiş değildir. Karikatür ve espriyi o bakımdan ilginç buldum. 

Derginin adını Bayat koymuşlar, kafiye denk düşmüş gibi geldi önce, baktım kapakta İran Şahı ve karısı var, spotlar kullanılmış: "5.Sayfa Süleyman Bey" yazmışlar mesela...Devrin başbakanı Süleyman Demirel... "Derginin yarısı reklam" da denmiş... asıl sivri olan "Mutlu azınlığa selam, kelam" diyebilmişler. Ne var ki diyebilirsiniz, mizah dergilerinde bir "sosyete" karşıtlığı hep olmuştur ama o sosyetenin kim olduğunu tam bilmeyiz, burada kimin ve neyi kastedildiği belli, sadece Hayat değil Hayat okuruna da söz söyleniyor böylelikle. 

Şeritte Abdülhamid vurgusu yapılmış, sosyete ile asalet arayışını yan yana getirmek de istemişler, Abdülhamid ile sağcılıklarına da...Kapakta da Şah olunca...

Perşembe, Kasım 26, 2020

Ardından



Oktay Akbal, Orhan Kemal'in ölümünden sonra yazmış, hakkını teslim ediyor ama tefrikacılığına ve ucuz romancılığını vurgulama gereği duymuş. Bana biraz yukarıdan bakıyor gibi geldi, yani, ben başka bir yerden bakıyorum hissiyle yazmış... Belki bir hiyerarşi bile var. 

Sonra 68' gerçekçiliğinin etkisini düşündüm... Sanat ve edebiyat tartışmalarını... bu kadar kesin konuşmak bir moda aslında... hatta kestirip atmak... O edebiyat değil, öyle edebiyat olmaz filan... 

Salı, Kasım 24, 2020

Pıt Pıt Sözlüğü (34)



Rüyalar Âlemi
: Kedi rüyasında beni görüyordu (Gündüz Vassaf, Cennetin Dibi).
Kayabaşı: Halk ezgisi, ezgiyle söylenen koşma
Despot: Ancak insana alışmamış olanlar başkalarının hürriyetine karışabilir! Hem aleyhinizde yazmayacaklar, hem de ölçülü şekilde methedecekler... Ne âlâ şey! (Ahmet Hamdi Tanpınar
Saatleri Ayarlama Enstitüsü).
Değinmece: Kinaye, bilerek dolaylı anlatma
Ceride: Gazete
Kikirikname: Sizinkisi de gülmek mi a kikirikler /  Gülünce şöyle sunturlu gülmeli / Bir iki üç dişleri göstermeli / Sırıtmalı değil zangır zangır gülmeli (Salah Birsel).
İktibas: Alıntı

60 Saniyede Ucuz Roman


Pazartesi, Kasım 23, 2020

Turgut Bey


Halk ağzı, Anadolu ve yeniden hece zamanları… Ataç’ın iyi şair diye zar attığı genç. İkinci Yeni, sahiden yeni. Dünyanın en güzel Arabistan’ı, usulca girer salona. Cemal Üvercinka, Edip Yerçekimli Karanfil’i yazmış. Kaş çatanlar, Garipçiler, yeniyi ve şiiri sevmeyenler. Mutsuzluk, büyük bir umut gibi çekiyordu Turgut’u, İkinci Yeni’yi. Sonra İstanbul, sonra Tomris’in aşkı, sonra Tomris’le kavgalar. İyi ki şiir var. Şiir çıkmazdaymış, varsın olsun, çıkmaz da güzel, çıkmazın güzelliğine hayran. İnsan sevdikçe iyileşiyor, incir kayayı deliyor, herkes kendi gecesine gidiyor. Yazdıklarına sakın darılma Allah’ım! Turgut Uyar bize iyi geliyor. 

 

Cumartesi, Kasım 21, 2020

Dijital Güzellik

http://second-circle.deviantart.com/art/Portrait-Jill-530121991

http://belzaph.deviantart.com/art/Flora-530067897

http://wildcard84.deviantart.com/art/Odonata-revisited-413415947

http://laticis.deviantart.com/art/Simple-Developments-508135752

http://kadaj777.deviantart.com/art/Another-Galaxy-464574870

http://laticis.deviantart.com/art/A-time-of-Questioning-424856411

http://maskdemon.deviantart.com/art/humber-madness-406160605
Çizgi dünyasının güzellik ya da estetik anlayışı, zamana ve modaya bağlı gelişir. Kim güzelse, ne modaysa onlardan etkilenir sanatçılar. Piyasanın işleyişi ve maddi getirisi de popüler olana benzemeyi kolaylaştırır.

Dijital çalışan çizerler, uzun yıllardır, güzel kadın resimleri-protreleri yapıyorlar. Bana ilginç geliyor çünkü geleneksel yöntemleri kullanan çizerler bu tür portre çizimlerini neredeyse hiç yapmıyorlar. Oysa dijitalciler, ısrarla ve kendi içlerinde bir tür alışkanlık gibi yüze odaklanıyorlar. Hepsinin öyle ya da böyle, bir biçimde birbirlerine benzeyen üretimler yapmaları tuhaf mı?

Yukarıdaki örnekleri birbirlerine bezesinler diye seçmedim, sahiden tesadüfi bir seçimle arka arkaya sıraladım. Dikkat çekmek istediğim mutlak bir benzerlik değil zaten, ortak bir payda var, etli ama küçük dudaklar, küçük burunlar, sivrileşen çeneler, çiller, renkli gözler...Slav kızlarına benzetilebilir mi? Olabilir, illa ki bir uzmanı vardır, ayırd edebilir. Benim ilgimi çeken, farklı kültürlerde yetişmiş çizerlerin beğenilerinin, güzel dendiğinde tahayyül ettikleri şeylerin birbirine benzemesi...

Globalleşme mi? Olabilir. Bilim kurgu  etkileri, türdeşleşme mi? Olabilir.

Zamanın ruhu, bu görsellerde geziniyor mu? Olabilir, gezmiyor diyemem.

Çarşamba, Kasım 18, 2020

Mıstık



Çizgi dünyasında- basında Mıstık adıyla tanınan, 2000 yılında 70 yaşında ölen çizer Mustafa Eremektar'dan söz edeceğim. Yaşıtlarım onu daha çok Milliyet Çocuk dergisinde uzun yıllar sürdürdüğü Uzay Çocukları-Uzaygiller çizgi romanından hatırlayacaklardır. Milliyet Çocuk dergisi, anaakım çizgi roman anlayışına alternatif çizgi romanlar yayınlamaya çalışırdı, en azından bir iddiası vardı. Uzaygiller de bunlardan biriydi, bazen sıkıcılık raddesinde pedagojikti. 

Mıstık, kendi kuşağındaki bir çok karikatüristin aksine çocuklara yönelik çalışmalar ve diziler hazırladı. Çok sayıda çocuk kitabı resimledi. Geçmişte, ellili yıllarda hazırladığı Taş Devri dizisi de büyüklere-gazete okuruna yönelik siyasi nitelikler taşıyordu, gazete bantları ölçeğinde ve dönemi içerisinde oldukça popüler olmuş bir diziydi.  

Mıstık, Türkiye’de çocuklara yönelik çizgi roman anlayışının oturmamış olmamasından hem faydalanan hem de aslında zarar gören bir çizer oldu. Sürekli pedagojik, ahlakçı ve yön gösterici olmanın zorluğu –bana göre- hikayeciliğini önemli ölçüde sınırladı. Bu alana yönelik çalışan bir-iki çizerden biri olmak kötüdür de çünkü. 

Elli kuşağı çizerleri genellikle günlük gazetelerde siyasi-manşete bağlı karikatürlere yoğunlaşırken, Eremektar, genellikle siyasetten uzak durmayı tercih etti. Uzun yıllar çizgi filmle-reklamcılıkla uğraştığını da hatırlatayım. İnsani anlamda sıcak bir kişiliği olduğu söylenirdi, kendisine yakıştırılan –imzasına taşıdığı Mıstık adlandırmasının yarattığı samimiyet doğrudur diyen çok insan hatırlıyorum. Pek çok insan ondan söz ederken –hatta ona Mıstık Abi derken bile- sempatiyle gülümser. Kendisiyle hiç tanışmadım ama bir izlenim olarak beni etkilemiştir bu.

[Meraklısı için görseli homur.blogspot.com dan aldım]

Pazartesi, Kasım 16, 2020

Seyrüsefer Defteri 123


Ana Mon Amaour (2017) beklentim düşüktü, beğendim, ileri geri sıçraması, temposu, merak yaratabilmesiyle güzel film (31 Ekim).++ Sabrina  (2019) kız güzel, aura güzel, e öncü bir klişe izlediğinizi biliyorsunuz (30 Ekim). ++ The Mortuary Collection (2019) yeni gibi eski gibi, nostaljik ve retro gibi... bir hikayesini sevdim (29 Ekim). ++ Senaryo kampı  (!) (17-28 Ekim).++  Unhinged (2020) karşılaşma sahnesi dışında Rasıl olm senin ne işin var burda dedirtiyor (16 Ekim).++ On the Rocks (2020) potansiyelli hikayeymiş, romantik komediye dönmüş, üzüntü ve muz kabuğu (15 Ekim). ++ Oktoberfest Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (14 Ekim).++ Robin Hood (2018) daha genç ve daha "bugün" yapmak istemişler, tasarımda bir iddia kurmuşlar filan... beni kesmedi, klişeyi bir kere daha seyretmiş oldum sadece (13 Ekim).++ Love and Monsters (2020) ergen aksiyonu, hafif ve "cool", eğlenceli (12 Ekim).++ The General (1926) melankolik ve hınzır olabilen cambazın bir başka serüveni (11 Ekim).++The Seven Year Itch (1955) BW'in MM yorumu, bir popüler ikon nasıl üretilir dersi (10 Ekim).++ The Doorman (2020) mekana sıkışan kahramanımız kötü adamları aksiyonla alt ediyor filan da yetmemiş işte, halk tam saha pres istiyor (9 Ekim).++ Imitation of Life (1959) damardan melodram, kimi bakımlardan şahane klişe örneği (8 Ekim).++The Loudest Voice Sea1 Ep.7'yi seyrettim (7 Ekim).++ Marcella Sea1 Ep. 7 ve 8'i seyrettim (6 Ekim).++The Third Day Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (5 Ekim).++ Bir Yudum Sevgi (1984) Atıf Yılmaz iyimserliği, lan yine de güzel be bu hayat filmi, güzel film (4 Ekim).++ Cici Babam (2018) garip gelmesin, film bildiğin Koreli olmuş (3 Ekim).++ Ratched Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (2 Ekim). ++ Marcella Sea1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (1 Ekim).


 

Gülten Hanım


Gülten Hanım. Avukat. Kaymakam Yaşar Bey’in hanımı. Kara saçlı, türkülerin ve ağıtların okuru. Taşra yolları, çık dışarıya, sokağa, yola, uzağa. Sığamadım dünyaya. Kırmızı karanfil günleri. Öncesi biraz Külebi, sonra yola inen eşkıyalar, ıslak serçeler, bir kayığa binen geceler. Kaç ceylan kaç! Sonra işte çocuklar, sonra işte sürgünler, taşına taşına eksilen evler, sonra işte Ankara. Bir ibibik öter sessizliğin içinde. Gülten Akın; şiirin sis çanı, huzursuz ve düzlükte bekleyen öfke.

 

Cumartesi, Kasım 14, 2020

Üç tel


Otuz yıllık fotoğraf... Odamda, yakın arkadaşım Koray'la poz vermişiz. O yıllarda solcu olan her genç gibi benim de bir saz çalma deneyimim olmuştu, ben pek çalamasam da çalar çalar demlenir, memleket konuşurduk diyelim... 

Arkadaşlar iyidir, yalpalayarak büyürken... 
 

Perşembe, Kasım 12, 2020

Her kitap sahaflara düşer


Oğuz Aral'ın satışa çıkarmadığı, sınırlı sayıda bastırarak eşe dosta dağıttığı Avni albümünün ilk sayfasından... (1982)
 

Çarşamba, Kasım 11, 2020

Şakıyan Kemikler


Shaun Tan, yaşadığımız çağın en dikkat çekici sanatçılarından biri. Tarzını anlattığı hikayeye göre her defasında yenilemesi, tahkiyeyi kurma biçimi, karakter ve sahne seçimleri çok ama çok ilham verici. İnsan, her kitabını eline aldığında "şimdi ne yapmış" merakıyla çeviriyor sayfaları. 

Şakıyan Kemikler, dilimizde çıkan son kitabı. Grimm Kardeşlerin masallarını ele aldığını biliyordum ama doğrusu ne yaptığı hakkında bir fikrim yoktu, hah diyenler çıkabilir, Grimm Masalları mı ilginç... Valla, bence yine şapkadan bir tavşan çıkarmış ve sahiden ilginç bir şey yapmış, albümün sol sayfalarında masaldan bir alıntı yapmış, sağ sayfada ise o masala dair (o alıntıyı da kapsayarak) heykeller üretmiş, onları fotoğraflamış. Yani masalları heykellerle yorumlamış. 

Benim hoşuma gidense o masaldan seçtiği alıntıların çarpıcılığı oldu, öyle çengel atıyor ki, bu masal böyle miymiş, vay arkadaş ne ilginçmiş dedirtiyor. Sonuçta Grimm Masalları için tükeneyazmış, etkisini giderek yitirmiş, çocuksulaştırılmış, arkaik ve "folklorik" kalmış anlatılar desem kimse şaşırmaz... Yani, "uncool" bir şey seçmiş ama o aurayı başkalaştırmayı başarmış...

Şakıyan Kemikler, öncelikle "bakılan" bir kitap, fragmente metinler var çünkü, bir devamlılık kurmak, okurun takibini sağlamak pek mümkün değil... Deyim yanlış olmasın, bir sergi kitabını da andırıyor ama Grimm Kardeşlere yönelik sevimli gibi gözüken bir sertlik, rahatsız edici bir yorum olması bakımından bir bütünlük de arzediyor. 

Şunu da söylemesem olmaz, kitapta Neil Gaiman'ın önsözü var. Bir insanın bu kadar çok önsöz yazması (ki bir başkasının kitabına önsöz yazmak bana baştan tuhaf geliyor) akıl alır gibi değil... Hadi Gaiman, kendinde bir tuhaflık görmüyor, ona yazdıranlara ne demeli... Tuhaf kere tuhaf...

Pazartesi, Kasım 09, 2020

Attilâ


Aşk mektubu. Ergenlikten Nâzımcı Komünist. Karşıyakalı. Ne yazsa önce şair. Parisli. Hep aynı masada kitap okuyan yazar. Karakter oyuncusu. Kostümlü hatip. Kaptan. İnönü karşıtı. Gazi Paşa, Reis Paşa, Sarışın Kurt ve Atatürk marksistti iddiası.  Bobstil Orhan Veli, palavracı İkinci Yeni. Edebi mahfel, sanat olayı, cönk ve uzun mektuplar. Hep kesinlemeler; geçiniz, bırakınız, anlamamışsınız. Şehirli ve nehirli romanlar. Burjuvazinin çöküşü. Aynanın içindeki tarih. Öpüşen kadınlar ve bitmeyen bir kurtuluş savaşı. Senaryo öncüsü. Attilâ İlhan, Türkçenin edebiyat hutbesi, şiir gecesi.

Cuma, Kasım 06, 2020

İmza


İki üç  ay önce galiba, Tutunamayanlar'ın Oğuz Atay imzasını da içeren ilk baskısı bir müzayedede dört bin lira civarında bir paraya satıldı. Demek ki diyorum, bu cendere günlerinde olmasak, daha geniş katılımla çok daha yükseğe satılacaktı.

Bu imzalı kitap işini, o kadar yıl yayıncılıkla uğraşmış olmama rağmen pek anlamıyorum desem umarım tuhaf kaçmaz, dahil olamıyorum demek daha doğru. Birine, hele tanıdığın birine, tatlı iki satırla yazdığın kitabı imzalamak çok da anlaşılmaz bir şey değil, sonuçta hoş bir hatıra değeri var...zamana kayıt düşüyorsun ama o imzanın ileride çok değerli olacağını (çok para edeceğini) düşünmek, buna motive olmak pek bana göre değil. Bir öğrencim vardı, sahaflardan imzalı kitap toplardı, şimdilerde imzalı kitap müzayedeleri yapılıyor, demek ki yalnız değilmiş... 

İmzalı kitap toplayanlar, hatırası şusu busu, sahip olma iştahı yok değil ama görünen o ki, akıllarının bir ucunda bu para kazanma ihtimalini tutuyorlar. Tek ve biricik olan resme atılan imzayla binlerce basılan kitaba atılan imzayı aynı kefeye koymak madden de manen de mümkün değil... Bilemiyorum, belki de resim toplayıcılığının üst sınıfa özgü asaletini taklit etmekten başka bir şey değil bu... 

İnsanlar kendilerini mutlu edecek şeyler yaparak bize saçma gelen şeyleri toplayabilirler, koleksiyonculuk biraz böyle bir şey... Çatal toplayan bir arkadaşım vardı, çatal ne ki, insanlar neler neler topluyorlar... imzalı kitap peşine düşebilir, kuyruklarda bekleyebilir, müzayedelerde birbirleriyle yarışabilirler. Bunu anlamıyor değilim Romalılar... Annem, en az otuz yıldır, borsayı izler, hepi topu on beş bin lirası var ama kadın vazgeçmiyor, her gün ne olmuş bakıyor o rakamlara... 

Perşembe, Kasım 05, 2020

Abdülmecid Efendi


Osmanlı hanedanından, devletin son veliahtı ve yeni cumhuriyetin son halifesi olan Abdülmecid'in ressamlığı vardır. Resimlerinde fotoğraf kullandığı da bilinir, kimi resimlerinin altına ya da arkasına faydalandığı fotoğrafları iliştirirmiş. Kullandığım resme referans olan asıl fotoğraf aşağıda... Bir iki jest hariç fotoğraftan birebir faydalanılmış... yine arşivlerden anlaşılıyor ki, resimdeki pek çok ayrıntı, yine başka fotoğraflardan seçilmiş, eklektik biçimde istiflenmiş. 


Ressamlar çalıştıkları mecraya bağlı olarak çeşitli biçimlerde bir görsel arşivden faydalanır, model kullanırlar filan... Çoğu sanatçı bu kaynakları mahrem sayarak gizleme yoluna gider. Bu bakımdan Abdülmecid Efendi kaynaklarını açıklaması bakımdan cesur ve ilginç bile sayılabilir. Kimseye hesap vermek zorunda olmadığını atlıyor değilim. 

Resme, resmin fotoğrafla kurduğu ilişkiye dönelim, gazete-dergi ressamları zamana karşı yarıştıkları için bu türden bir motamotun ya da fotoğraftan çizgiye aktarımın çok üstünde durmaz, normal sayarlar. Kabaca söylüyorum, "herkes yapar" diyerek mesleki olarak normalleştirir, yaptıklarını zamansızlığın kaçınılmaz bir sonucu olarak görürler. Abdülmecid Efendi, tekniğin-teknolojinin olanaklarıyla yeniden üretilen ve biçimlendirilen bir çağda "sanat" yapıyor, herkesin kullanamadığı fotoğrafı resim sanatı için araçsallaştırıyor. Fotoğraftan faydalandığı için nasıl bir sanat ve özgünlük algısı vardı acaba... nasıl sorunsallaştıyordu onu merak ediyorum. Veya kendisini, üslubunu nasıl tanımlıyordu?

 

Related Posts with Thumbnails