Cuma, Aralık 31, 2010

İyi Seneler

Yeni şeyler öğrendiğimiz, neşeli, sağlıklı, tasası az bir yıl olsun. Daha önemlisi iyi insanlar olsun etrafımızda , yokluklarını da göstermesin bize... Beraber yürüyelim onlarla...

Çarşamba, Aralık 22, 2010

Sin City


Frank Miller’in Sin City dizisi Hollywood ilgisi sayesinde Türkçede yayınlandı. Yakın dönem Amerikan çizgi romanı mainstream örneklerle hatırlanıyor ve satılıyor. Hollywood’un Amerikan pazarının talepleriyle farklı çizgi roman uyarlamaları yapması ise Sin City gibi görece marjinal işlerinin farklı ülkelerde yayınlanmasını kolaylaştırıyor. Görünen o ki farklı çizgi roman örneklerini görebilmek için Hollywood desteğine ihtiyacımız olacak. Sin City, anlatıdan önce ismini sattıran-kendini ortaya koyan çizgi roman sanatçılarından biri olan Frank Miller’in elinden çıkma. Bütünüyle bir üslup çalışması. “Hard boiled detective fiction” denilen geçen yüzyılın daha çok ilk yarısında yayınlanan suç ve polisiye anlatılarını hatırlatan, bu hatırlatmayı estetik bir uğraş olarak metnin bütününe nüfuz ettiren bir çizgi roman. Siyah-beyaz tercihi, sürekli karanlıkta geçen atmosferi, fırça ve ışık-gölge kullanımı klasik Hollywood polisiyelerinin estetize edilmiş bir yorumu. Erkek kahramanların iç konuşmaları filmlerin ve dedektif edebiyatının anlatım diline uygun olarak birinci tekil şahıs ağzından aktarılıyor. Türün klişelerine uygun olarak meşum kadınlar, sadakat dolu sevgililer, melodramatik kırık aşk hikâyeleri, para hırsının kurbanı olanlar, kokuşmuş bürokratlar veya rüşvet alan polislerle sıkça karşılaşılıyor. Frank Miller’in o kadar güzel çizdiği kareler var ki ders olacak nitelikte bir estetik taşıyor; çok çalışıldığı, çok düşünüldüğünü hissettiriyor ve bunu öyle kolaymışçasına yapıyor ki sanki mürekkep bir cıva gibi bir kareden diğerine akıyor. Öte yandan çizgi romanı bitirdiğinizde bütün o estetik çabanın kendini tüketen bir narsizme dönüşme potansiyelini de hissediyorsunuz.

Frank Miller, Sin City adını verdiği bir dünya yaratımına niyetlenmiş, belli bir kaygıyla hareket etmiş ve “içerik biçimi belirler” gibi bir estetik tercihte bulunmuş... Bu tür bir tercihin sonuçları ise bana göre belli ölçülerde sıkıcı... Her şeyden önce dedektif hikâyelerini anımsatan edebi dil şairanelik iddiası taşıyor. Pulp metinlerin sarkastik ve edebiyatla (hatta edeple) mesafeli olan dilini başkalaştırıyor, onların üzerinde kendisini konumlandıran, daha da önemlisi kendine hayran olan bir anlatıma dönüşüyor. Bu tür bir şairaneliğin çevirisi de külfetlidir, ne yaparsanız yapın “çeviri kokarsınız”. Üstelik çizgi romanın doğasında varolan (pulp olmasından kaynaklanan) anti-entelektüelist tavır bu şairaneliği (üstelik çeviri kokanı) kaldırır türden değildir. Yargım şu: Sin City, polisiye edebiyatının ve dedektiflik türünün çeşitli hikâyelerini anımsatıyor, özgünlüğünü hikâyelerinden değil çizgiye dayalı biçimsel arayışlarından alıyor.

Save Water

Tırt olmasın da ne çalarsan çal Sam...

-Beğenirsem bi daha çalarsın, baştan konuşalım...

Islak

Jonniedee
link

Pazar, Aralık 19, 2010

Nino, Amerika Macerası

Fırsat olmamıştı. Varlığını bilmekle birlikte okumamıştım. Şöyle bir önyargı taşıdığım için okumadığımı da itiraf edeyim. Nino'ya gelinceye kadar yayınlanabilecek o kadar çok frankofon çizgi roman vardı ki...Bu türden tercihlerin altında şunu ararım: "Tenten benzeri bir çalışma yayınlayalım." Yoksa Nino niye yayınlanır ki... Aslına bakılırsa Nino'nun üretimi de aynı mantığa dayalı. Ligne-clair tarzını izlemek, Fransa-Belçika ekolü ve geniş anlamıyla endüstri için önemlidir. Öte yandan yaptığınız işe bir yenilik katarsınız, Hergé'in yapmadığı bir estetik arayışına yönelirsiniz. Belki ironik olarak bunun imkansızlığını da vurgulayabilirsiniz, bilemiyorum. Nino bu türden bir çizgi roman değil, öyle ki ellili yıllarda çizildiğini düşünüyorsunuz. Oysa çizeri 1955 doğumlu...Hikayesi eski, kurgusu eski...Finalinin de başarılı olmadığını, gerilimin artırılamadığını, kötü adam şaşırtması hariç çabuk unutulacak bir çizgi roman olduğunu söyleyebilirim. Diğer yandan altmışlı yıllarda çıkan Zıp Zıp'ı veya yetmişlerdeki Doğan Kardeş'i seviyorsanız, Nino nostaljik bir tat bırakacaktır zihninizde. O denli eski anlayacağınız...


Salı, Aralık 14, 2010

Gece

Klişe Romantizm: The Romantic Flower


The Romantic Flower erotik bir hikâye. Uzaydan gelen bir bitki tohumunun (!) genç bir kıza olan aşkı anlatılıyor. Hikâyeyi uzaylının anlatımıyla (hatta çizgileriyle) izliyoruz. Onun cinselliği keşfi ve salgıladığı kokuyla cezbettiği (büyülediği) kadınlarla ilişkileri hikâyenin erotik gerilimini sağlıyor. Ancak hikâyeye daha çok aşk ve romantizmin hâkim olduğunu söylemek gerekiyor. Hikâyenin yaratıcısı Silvio Cadelo altmış yaşına yaklaşan bir usta artık. Çizgi romana çoğu meslektaşına göre oldukça geç bir yaşta otuzuna doğru başlamış. Fransa’da meşhur olan İtalyanlardan biri. Çizgi romana olan yaklaşımı ister istemez Frankofon estetiğine yakın. Moebius ve Jodorowsky ile kurduğu kişisel ve mesleki yakınlık da bunu göstergesi kuşkusuz. Cadelo sadece erotik çalışmalarıyla hatırlanacak biri değil ama bir kaç yıl önce kendi tercihiyle yaptığı erotik çalışmalarından oluşan bir sergi açtığı düşünülürse bu tür çalışmalarına olan ilgiden de memnun görünüyor. The Romantic Flower, Fleur Amoureus adıyla önce Fransa’da yayınlandı. Cadelo’nun yumuşak çizgisi için katlanılabilir bir albüm, romantizm ve aşk ile ilgili soap-opera klişeleri taşıyor ki bu durum Cadelo çizgilerine rağmen çalışmayı vasatın altına çekiyor. The Romantic Flower, türün meraklıları dışında ilgi görecek bir özellik taşımıyor.

Bakıyorlar

Uyuyan Güzel

Pazar, Aralık 05, 2010

Sanki Hep Aynı Türkiye

Turgut Çeviker, seksenli yılların ikinci yarısında Gelişim Sürecinde Türk Karikatürü adlı önemli bir kitap dizisi hazırlamıştı. Neredeyse hiç bilinmeyen bir dönemi, 1867-1923 arasını ele alarak mizah dergileri ve karikatüristlerle ilgili arkeolojik nitelikli bir çalışma ve döküm yayınlamıştı. Yazı dilinin değişimi nedeniyle ancak uzmanlarınca okunabilen başka bir dünya ve kültüre aitmişçesine gaiplere karışmış dergi ve çizerleri bulmak, tasnif etmek sadece emek, sabır ve özveri istemiyordu, sahici ve delice bir tutku gerektiriyordu. Çeviker, gerçekten büyüleyici ve benzersiz bir çaba göstermişti. Sonraki yıllarda çıkardığı kitap ve dergilerde de yakın ölçülerde bir niteliği sürdüğünü söyleyerek hakkını teslim edelim.

Diğer yandan karikatüre ve üreticilerine eleştirel bir gözle bakmayı pek tercih etmedi. Görsel açıdan zengin kitaplarında ansiklopedik bir enformasyon, çeşitli kitap ve yazarlardan yaptığı iktibaslar dışında yazarlığını öne çıkartmadı. Çok sayıda kitabı olmasına rağmen az yazan ya da az yazmayı tercih eden bir araştırmacıdır Çeviker. Asıl göstermek istediğinin yorumculuğundan çok karikatürler olduğunu düşünüyor da olabilir. Üç ciltlik son çalışması Karikatürkiye’de de bu eğilimini sürdürmüş. Kitaptaki tarihsel betimlemeleri ve görsel açıklama notlarını Ahmet Kuyaş, önsöz niteliğinde bir değerlendirmeyi ise Murat Belge yapmış.

Karikatürkiye, siyaset temelli, günün-haftanın en önemli olayını, manşet ya da sürmanşeti yorumlayan karikatürlerden oluşuyor çoğunlukla. Çeviker’in magnum opus’u Gelişim Sürecinde… dizisiyle kıyaslanırsa, o denli mufassal bir çalışma olmadığı hemen anlaşılıyor. 1923-2008 arasını karikatürlerle anlatmak kuşkusuz meşakkatli iş; karikatür seçimlerine bağlı olarak gelişen bir siyasi tarih perspektifi kurmak, ister istemez bir ‘eksikliği’ mümkün kılıyor, onun da farkındayım. Evet, her seçim subjektiftir, editöryal tercihleri tartışmak ancak bunu hesap ederek mümkün olabilir ama yine de söylemeden edemeyeceğim. Karikatürkiye, belli çizerlere yoğunlaşan, onları romanesk hürmet ve meftuniyetle sarmalayan bir çalışma. İlk dönemler söz konusu olduğunda bir üretici kıtlığı vardır, bu yoğunlaşma o yıllarda anlaşılabilir ama 1950 ve 1970 sonrasında gerçekten önemli bir karikatürist artışı yaşanıyor. Oysa bakıldığında Tan Oral ve Turhan Selçuk ağırlıklı bir seçim yapılmış, Vehip Sinan gibi İslami sağın gerçekten önemli bir ismiyse tek bir çalışmasıyla bile yer almamış örneğin. Gırgır ve sonrasındaki mizah dergilerinin kısıtlı kullanılacaklarını tahmin etmiştim, sağ basının bu denli az yer alacağını beklemiyordum.

Her ne olursa olsun, inanarak yazıyorum, Karikatürkiye, özellikle siyasi tarih çalışmalarına hatırı sayılır bir katkı sağlayacaktır. Ülkemizde muhalif sanat sayılagelen karikatürün kanonik karakterli propaganda niteliklerine veya ‘kadı ekmeği yemeyen karınca’ misali resmiyetçiliğine dikkat çeken bir malzeme içeriyor çünkü. Klişe ve ezberleri, milim sapmayan yönsemeleri karikatürlerden tespit edebiliyorsunuz. Her okuma farklıdır, en azından ben bunu böyle, hemen ve bilcümle görüyorum. Farklı okumalar mutlaka yapılacaktır, kitap buna imkân veriyor. Çeviker, sadece bu titiz arşivciliğiyle bile Türkiye’de karikatürün en önemli sergicisi, ehlivukufu... Dilerim, yeniden bir üretkenlik içine girmiştir, karikatürün hafızı kütübu olduğunu gösteren başka ve yeni çalışmalar çıkarır.

Son sözüm Murat [Belge] Hocaya… Türkiye’de Gırgır’ın bir zamanlar Mad ve Krokodil’den sonra dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi olduğuna inanılır. Niye bilmiyorum, o da inanmış olmalı ki sunuş yazısında değiniyor. Bu iddia, açık biçimde Gırgır’ın yayıncısı Simavilerin Günaydın gazetesinde ürettiği asparagas bir haberdir, aslı astarı yoktur. Soğuk savaşın iki süper gücünün iki dergisini seçip (dünyada başka bir ülke veya dergi yokmuş gibi) Gırgır’a üç numarayı bahşetmek o yıllarda çok hoşumuza gitmiş ki hâlâ severek tekrarlıyoruz. Gırgır, elbette çok satıyordu ama global ölçekli bir istatistiki veri yok, olmadı da… Olsaydı, Gırgır dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi olmazdı zaten. Gırgır’ın üçüncülüğünü bir tek Türkler biliyor ne yazık ki… Biliyorum, benimkisi nafile bir çaba, bu romantik iddia unutulmayacak, yüz yıl sonra bile bu ‘şaşılası başarıya’ inanılacak. Hani arada bir, Türkün Türk’e propagandası diyoruz ya… Vallahi öyle!

Radikal Kitap, 4.12.2010

Perşembe, Aralık 02, 2010

Seyrüsefer Defteri 5



Karikatürkiye için bir yazı yazdım, Radikal Kitap’a (30 Kasım). + Real ve Morinyo beş gol yedi (29 Kasım). + Kötü film kontenjanı, The Cyclops (1957). Hoh hoh ürpertiyor!! (28 Kasım). + İstanbul yolculuğu, yataklı tren soğuktu ve sıcaktı. Giderken ve dönerken bu defa bir şey okumamaya karar verdim, iki film seyrettim (26 Kasım). + Jason’un Why Are You Doing This çalışmasını okudum. Yine güzel, yine güzel (25 Kasım). + 1924 yapımı Aelita Queen Of Mars’ı seyrettim. Sonraki yılların Bilim kurgu filmlerini, Metropolis’i ve hatta Flash Gordon’u etkilediği iddia ediliyor. Olabilir! (23 Kasım). + Defiant Ones (1958) Stanley Kramer'in güzel bir filmi. Hapisten kaçan ve birbirine zincirle bağlı biri siyah diğeri beyaz iki mahkumun hikayesi. Daha doğrusu, kaçarken karşılaştıklarına bakılırsa insan manzaraları olarak tanımlanabilir (22 Kasım). + Halide Edib'in Akile Hanım Sokağı romanı hakkında bir yazı yazdım, Radikal Kitap'a gönderdim (21 Kasım). + Resident Evil After Life seriden tek seyrettiğim film, öyle kalacak (20 Kasım). + Les Aventures extraordinaires d'Adèle Blanc-Sec'i önermiş miydim? Neşeli bir film (19 Kasım). + Roman ve hikaye dosyaları, makaleler, kitap önerileri...Günlerim bunları okumakla geçiyor (18 Kasım). + Çizgili Pijama hakkında bir yazı gönderdim Birgün Kitap'a (17 Kasım). + Halkın Çığlığı 2 de çıkmış, okuyunca hakkında bir yazı yazarım muhtemelen (15 Kasım). + Uzun tatilleri sevmiyorum, çok yorucu (14 Kasım). + The Man with the Beautiful Eyes adlı kısa bir Bukowski uyarlaması animasyon seyrettim (13 Kasım). + Nihayet Inception'u seyrettim. Görsel olarak güzel sahneler var (12 Kasım). + 13 Hrs filmini seyrettim. Metruk bir köşkte geçen gerilim-korku filmleri vardır. Aile içi ilişkiler ve bir yaratık türevi kullanılmış, yeni değil, seyretmemek kayıp değil. (11 Kasım). + Turna’nın Kalbi adlı Yeniçerilerle ilgili bir inceleme kitabı okuyorum. Erdal Küçükyalçın yazmış, iyi ve ilginç bir inceleme (10 Kasım). + Boardwalk Empire seyretmeye başladım (9 Kasım). + Faruk Geç'le ilgili bir yazı gönderdim Radikal'e...(8 Kasım) + Berlin çıkmış, bu hengamede çıkan düzgün bir grafik roman. Hakkında yazı yazacağım (7 Kasım) + Tüyap'taydım, çok kalabalıktı. Eş dost gördüm, o güzeldi (6 Kasım). + 1971 tarihli Lust for a Vampire filmini seyrettim. Kırk yıl öncesinin korku erotik işlerinden (2 Kasım).

Pazartesi, Kasım 29, 2010

Halide Edib, Yeni Orta Sınıftan mı?

‘Yeni orta sınıflar’ olarak adlandırılan bir kavramsallaştırma var, yakın dönem analizi olarak geliştirilmiş, zihin açıcı tespitler içeriyor. Hınzırlıkla ‘eski orta sınıflar’ nasıldı diye sormuştum ilk duyduğumda. Bir oluşumdan mı yoksa bir kategoriden mi söz edildiğini anlayamamıştım. Yanlış anlaşılmasın, seviyorum bu tür tartışmaları ama hâlâ da çekincelerim var, ilginç bir Halide Edib romanını vesile ederek bu kavramın kullanımını tartışacağım. Hepimiz bir şeyi anlatabilmek için adlandırmalara başvururuz ya da süregelen bir nitelemeyi çok da tartışmadan kullanırız. Çoğu zaman mevcut kavramsallaştırma anlamını yitirip bütünüyle pejoratifleşir, açıklamaktan ziyade polemiğe hizmet eder. Derdim başka… Her şeyden önce yeni değil “yenilenen” orta sınıf demek daha uygun geliyor bana. Ki her sınıf yenilenir, başkalaşır ve evrilir, bir sabitleme saymak siyaseten (ve sosyolojik olarak) doğru olmaz.

Yeni Orta Sınıf derken iyi eğitim almış, nitelikli ve benzer eğitim süreçlerinden geçmiş, itibarlı lise ve üniversitelerden mezun olmuş bir zümre ve onların yaygınlaştırdığı bir zihniyet kastediliyor aslında. Yaptıkları, kültür temelli alt ve üst sınıf eleştirileri (tahkir ve tezyifi) de akla getiriyor. Beyaz çorap giyen, ter kokan, sümküren ve sağa sola çemkiren maganda ile Mercedes’e binen, salam arası sucuk yiyebilen, ‘kıroyum ama para bende’ diyebilen yeni zengin, kolay para harcayan medyatik isimler, onları taklit edenler benzer şekilde eleştiriyorlar örneğin. Yediveren magazin eleştirisine dayanan, aptallık teşhirinden keyif alan, ‘yurdum insanına’, siyasetçilere, caddelerde karşılaştıkları ‘dumur edici’ hayat enstantanelerine oflayıp puflayarak bakan, sinik ve sarkastik, ‘e ne bekliyorsun ki güzelim’ akıldaneliğiyle bezeli, genç ve kültürlü bir yönseme bu.

Peki, daha önce hiç duyulmamış bir eleştiri ya da benzeri olmayan bir zihniyetin tezahürü mü bu diskur? Genellikle yeni orta sınıflar, 24 Ocak kararları, 12 Eylül ve şimdilerde neo-liberalizmin tetiklediği bir sonuç olarak açıklanıyor. Öncesi yok mu? Var elbette ama hatırlanmıyor. Geçmişin bugüne faydası olmadığına inanılıyor; keşif iddiası ve yaşanan zamanın teşhirine dair aktüel siyasi arzu, tarihsel bağlamı gereksizleştiriyor. Gazeteciler, yaşanan zamanı en basit ve herkes tarafından kolaylıkla anlaşılabilecek biçimde özetleyecek adlandırmalar arar, seçer ve kullanır. Ben bu adlandırma ve açıklamaları sosyolojik bir tutuma değil gazetecilik tarzı polemikçiliğe benzetiyorum. Yeni orta sınıf(lar) denilen zümrenin zihniyetini bugün varolan iktisadi ve siyasi gelişmelerle betimlemek, sadece eksik değil yanlış da olur. Orta sınıfın eleştirileri ne öncesizdir ne de eskiyecektir. Örneğin magandaya yüz yıl önce ‘herif’, seksen yıl önce ‘apaş’ ve yarım asır önce ‘kazma’ ya da ‘Hıdır’ diyorduk. Bugün ‘concon’ ya da ‘tiki’ dediğimiz gençlere de ‘bobstil, hulahup, tango, rukınrol kızları-oğlanları’ diyorduk. Temizlikçi kadınları, dolmuşçuları, göbekli işadamlarını, zengin kızlarını, ecnebice konuşanları ilk kez yaşadığımız dönemde eleştirdiğimizi düşünmüyoruz umarım. Orta sınıf, Karagöz’ü de Hacivat’ı da eleştirir. Çünkü her ikisi de kültürlü değildir.

Halide Edib’in (Adıvar) Âkile Hanım Sokağı romanı bu yönüyle hayli zengin bir malzeme içeriyor. Edebi niteliğini tartışmayacağım, dağınık bir roman, başlangıçta önemsenen pek çok ayrıntı sonradan iki satırla geçiştirebiliyor. Dönem ve toplum analizi olarak kendini (tiplemeleri ve gelişimini) belirleyen bir tezi var romanın. Alt sınıflar, gençler, göçmenler, mazide yaşayanlar, vasıfsız işlerde çalışan kadınlar ve modalar eleştiriliyor. ‘Kılıklarından Ankara’dan geldikleri anlaşılıyor’ diyen bir İstanbullu var örneğin. ‘Bizim beyin daktilosu [sekreteri] kara, kuru, sakil’ diyen seçkin bir kadınla karşılaşıyoruz. Ten rengini ve giyimi, en baştan mimleyen bir dil bu. ‘Benden o kadar aşağı olan [amele] karıyı kıskanmaya tenezzül mü ederdim’ diyor bir başkası, sınıfını, zümresini ya da iddiasını göstererek. ‘Kadınlar şimdi o kadar Amerikanlaştı ki’ dedirten Halide Edip, Rock ‘n’ Roll’dan hazzetmediğinden meseleyi ahlaki bir düzleme çekiyor: ‘Dünyada her ferdin ve toplulukların, hatta milletlerin bir sallanma ve yuvarlanma buhranı içinde olduğuna inanıyorum’ veya ‘Doktor, hiç sallanmadan ve yuvarlanmadan mesleğinin istikametinde düpedüz yürüyüp giden nadir insanlardan biriydi’. Yeni zenginleri de diline doluyor: ‘başıaçık [şapkasız], boyunbağsız [kravatsız], sırtında en yüksek terzi elinden çıkmış paltosuyla’ Hacıağa, onsekizlik civan kızlarla dolaşıyor ama ‘o kızın halis muhlis İstanbullu olması şart’. Hemcinsleri de payını alıyor bu eleştiriden : ‘Anadolu evladı olan bir kadına çarıklı erkânıharp denilemezse de çarşaflı politikacı denebilir. Bir yerde elde edemedikleri şeyi başka bir yerde elde etmek ihtimalini gözden kaçırmazlar’. ‘Başka İstanbul yok’ diyerek kızan ‘Halk sahillere saldırdı Vatandaş denize giremedi’ şaşkınlığını yaşayan kültürel seçkinciliğin bir çeşitlemesi değil mi bunlar?

Tersi yok değil: Romanda olumlanan kültürlü kadınlar da anlatılıyor. Kanaatkâr, cinselliği ölçülü, mesleğini seven, kadınlık rolünü kabullenmiş, erkek gibi olmadığı hassaten belirtilmiş ve garip bir biçimde illa ki sigara içen, yaşlandığında etrafı çekip çevireceği şimdiden belli olan kadınlar bunlar. Kitaplardan, ilişkilerden, popüler eğlencelerden, ılımlı bir modadan söz ediyorlar. Mimar Serin Esen, ‘Hacıağa Estetiği’ binalarla doldurulan şehre alternatif olabilecek stüdyo tipi evleri model gösteriyor. Erken cumhuriyet dönemi yazarlarını baştan ayağa tedirgin eden (yozlaşmış bir modernliğin simgesi) apartmanlara ikame edilecek bir yapılaşma önerisi belki de bu. Serin Esen, sadece akıl yürütmüyor, çevresindeki kültürel erozyonun, taklit ve tahrifatın farkında. Görüyor, eleştiriyor ve son kertede uzak duruyor… Yabancı değil bize tutum, öyle değil mi?

Halide Edib, eleştirilerini taşralı orta sınıflara da yöneltiyor ama esasen ve adını koymadan kendini konumlandıran, üst-orta sınıf sayılabilecek eğitimli bir ‘biz’ adına konuşuyor. Modernden ve gelenekten hoşlanmadığını çeşitli biçimlerde betimliyor. Aşk ve ilişkilerden bahsederken ideal olanın ne olduğunu söylemekten geri kalmıyor. Romanda geçen bir cümle şöyle: ‘O ne eski ne de yeni zamana mensup, ideal bir kadın’. Orta Sınıfın, alt ve üst sınıflara yönelen eleştirelliği hiç bir biçimde yeni değildir ve kültür tartışmaları tarihinin anadamarını oluşturur. Miladı ne 12 Eylül ne de neoliberalizm diskuruna dayandırılabilir. Halide Edip, Âkile Hanım Sokağı’nı 1957-58’de yazmış, orta sınıfın eleştiriciliğini anlamak için ne kadar da yakın bir tarih…

Radikal Kitap, 27.11.2010

Related Posts with Thumbnails