Perşembe, Temmuz 30, 2020

Neden diye sorulunca


İnsan, aklına bir şey yatmayınca "neden" diye sorar. Huysuzluk etmek için de sorabilir ama ben anlamak için sorulduğunu farzediyorum.

Bir sınıf arkadaşım vardı, sanıyorum çevresindeki herkesin "dinsiz" olduğuna inanıyordu ya da en iyi bildiği şey bu olduğu için her soruyu din eleştirisine getirir, cevaplar verir, Allahın varlığını kendince ispat ederdi.

Ona, soru sormadığını, sorulara cevap vermediğini, inançlı biri olduğu için her sorunun cevabını inancıyla sonlandırdığını söylerdim. Bir parça kızıyordu galiba bana, insan inandığı bir şey hakkında er ya da geç soruları sonlandırır. Bir + bir toplanırsa iki eder kesinliğine neden demezsiniz, dersiniz de cevabını bildiğiniz bir şeye dayandığı için soruların yinelenmesini anlamsız bulursunuz.

Oysa neden sorusu, her açıklamayla birlikte sizi geriye götürür. Sonsuza kadar sürdürülebilecek bir soru-cevap akışına kapılabilirsiniz, geriye, çok geriye gidersiniz. Ya da durursunuz.

Dün hiç tanımadığım bir adam, kalabalık bir bürokrasi kuyruğunda benimle siyaset konuşmak istedi. Öyle pat diye, gevşek ve geveze bir ruh haliyle... Boş beleş, "büyük büyük" maliyetsiz laflar etmeyi seviyoruz, hep beraber "çok biliyoruz". İtiraf etmeliyim, dinlemeye de konuşmaya da isteksizdim.

"Sana tek bir soru soracağım, Fetö bu kadar yanına sokulmuş, niye öldürmedi bu adamı" dedi.

Ona bunu niye yapmadığını bilmediğimi ama bunun bir anlamı olmadığını, çünkü yapmadığını, yapsaydı başka bir şeyi konuşacağımızı, olmamış bir şeyi konuşmanın yaşadığımız durumu değiştirmeyeceğini söyledim.  Sonra gereksiz bir sabırsızlık gösterdiğimi ve üst perden konuştuğumu düşünüp üzüldüm. "Yok anlıyorum seni" filan yaptım bunun üstüne.

Adam yüzüme bakıp, "ben o soruda kaldım arkadaş ne yapacağım" dedi, o soruda kalmış gibi değildi, konuşmayı sürdürdü.

Bense bir soruya takılıp kalan birini tahayyül ettim. Dünyayı yaşatan, kuşkuya duyulan inanç olabilir gibi geldi bana. Birine sormadım.

Çarşamba, Temmuz 29, 2020

Simavi



Gazete kokan adam, magazinin beylerbeyi, renk tutkunu. Telif ödeyen patron. Düşman arayan manşet. Rumların, solcuların, “yobazların” savcısı ve ihbarcısı. Siyasetin rüzgârgülü. Muktedirin virgülü, kafiyesi, tam sayfası, sekiz sütunu. Hürriyet’in mimarı, kaptanı, başyazısı. Sedat Simavi, Türkçe edebiyatın muhasebe müdürü.

İlüstrasyon Deniz Karagül

Salı, Temmuz 28, 2020

Ne Güzeldi O Günler Tüh Tüh...


The New Yorker kapaklarına haliyle ilgi gösteririm. Ne çizmişler, nasıl bir üslup tercih etmişler merak ederim. Öte yandan  itiraf etmem gerekirse kapak konularını, işleyiş biçimlerini epeyce muhafazakar bulurum. Yukarıdaki kapağı görmemiştim, eleştirdiğim şeyin tipik bir örneğiymiş...İki ayrı dönemde bir aile toplantısı resmedilmiş. 

Bu aile meselesine bir türlü mesafeli bakılamaz, aile bildiğin arka bahçedir halbuki...Haset ve rekabet dolu bir çukur olabilir, öyle değilmiş gibi yapılır. Teorik olarak büyükler küçükleri korur, sever, kimse kimseye saygısızlık etmez şu bu...

Bugün hastanedeydim, bekleyen hastaların konuşmalarını dinlemek zorunda kaldım ister istemez. Hiç şaşmayan bir düşmanı var ailelerin. Hariçten gazel okuyan, aileyi duman eden bir düşman. Adına ister damat deyin ister enişte. İşte damat paraları yemiş, bunları kandırmış, malı sattırmış, borç almış vermemiş şu bu...O yabancı adam, aileye nifak sokmuş vs vs...Ne denir buna? Palavra diyeceğiz değil mi? Zaten ne geliyorsa dış mihraktan, yabancılardan geliyor fenalık ve musibet...

Eskiden bütün aile konuşurmuş, güzel yemekler yapılırmış, insanlar sohbet edermiş, sokaklar temizmiş şu bu...Oysa şimdi herkes televizyona mahkummuş, çocuklar okumuyor telefonla konuşuyormuş, kimse kimseyle iki çift laf etmiyormuş...Kadınlar yemek de yapmıyor hem...Tüh tüh nerde benim annemin sarmaları dolmaları?

Bence bütün bunlar yaşlı adam hezeyanları...Gelenek, aile, nostaljik hayıflanmalar say say bitmez...Gelenekten ayrılanı kurt mu kapar peki...Kurt, modernizm olabilir mi veya vahşi kapitalizm...

Ne kadar eskiye giderseniz gidin, eskiden de aile "yıkıldı-bitti" eleştirisi vardı, her şeyin yozlaştığı iddia edilirdi... Tarihin her döneminde bugün eleştirilir, yarından korkulur ve dün, müthiş bir sığınaktır, tahayyül edilen bir simgedir, sahici değildir.


Pazartesi, Temmuz 27, 2020

Kayıp



Fotoğraf, yetmişli yıllardan, üç kadın neşeyle eğleniyor... Neresi? Metropollerden biri sanmıştım, meğer Malatya'ymış... Şaşırdım. Niye şaşırdıysam... O yıllarda Malatya'da içkili eğlence mekanı var tabii,  yanılıyor olabilirim ama "sanmıyorum" artık olduğunu...Veya eskisi gibi olduğunu... Benim bildiğim Anadolu'da uluslararası büyük otel zincirleri dışında içkili mekanlar artık yok, varsa da gizli saklı, görünür değiller...

Ben genel olarak kadınların rahat ettiği mekanları ve şehirleri "medeni" ve "güzel" bulurum, daha sakin, daha rahat bir zaman bir akışı eşlik eder size... 

Malatya veya başka bir Anadolu şehrinde hayat daha kötüye gidiyor diyemem, oralarda yaşamıyorum ama şimdiki  "yokluk" bana "kayıp" gibi geliyor, bir tür medeniyet kaybı hatta.  İçkili bir mekanda kadınların eğlenebilmesinde  hoşuma giden, kadınların bir başlarına evden dışarı çıkabilmesi... İçki değil mesele benim için. Her ne nedenle çıkarsa çıksın... ama çıksın... Muhafazakarlar evi sığınak sayar ya... Cendere de olabilir o evler...

Dünyayı görmek, dünyayla baş etmek benzersiz bir deneyim ve erkeklere servis edilen bir hak... erkekler eğlenirse eğlence, hadi hovardalık olur da kadınların ki namussuzluk...Bildiğimiz şeyler, yaşıyoruz, failiyiz, her yerde mağdurlarını görüyoruz. 

Fotoğrafı, o fotoğraftaki eğlenceyi bir tür özgürleşme sayarak abartıyor olabilirim. Yapmıyorum, biliyorum ki sadece bir "an" bu.  Bu fotoğraftan hemen sonra eşler, nişanlılar, babalar, abiler, otoriteler (erkekler) kadınlara müdahale etmiş olabilir...Müşteriler rahatsız olmuş, yan masalardan sesler yükselmiş olabilir...  Veya o kadınlar, bedenlerini sakınmadan rahatça görünseler de evlerinde kapıcılarına, temizlikçilerine, sütçülerine (diğer kadınlara) kötü (aşağılayıcı ve erkekçe) davranıyor olabilirler... 
Yorumlar sürekli artırabilir. 

Orta sınıfın bağnazlığının, aynı orta sınıfın "gerici" diye nitelediği kesimlerden hiç de aşağı kalmadığına inanırım. Endoktrinasyonun etkisini nedense kolay atlıyoruz. Bağnazlık dediğimiz şey her yerden ve her tür insandan sökün edebiliyor. 

Pazar, Temmuz 26, 2020

Uğraşmayın ya bizimle!


Kıyaslama imkanım hiç olmadı, başka kültürlerin insanlarında böylesi bir hararet var mı hiç bilmiyorum ama benim bu topraklardan ve yaşadıklarımdan çıkardığım şey şu: insan kendini ne kadar çok önemserse o kadar çok acı çekiyor.

Diyebilirsiniz ki, hani tek tek insanlar için bu dediğin doğru olabilir ama memleket ne alaka?

Biz kendimizi çok önemsiyoruz. Hep yazıyorum, bu kadar gökdelen bu kadar bayrak direği, bu kadar "en büyük" vurgusu boşuna değil...

Okullarımızda şunu okuyarak derslere giriyoruz "Türk övün...". Evvela gurur duymamız isteniyor, sonra çalışmalı ve sonra ortaya çıkardığımıza güvenmeliyiz...Bağlamı farklı, bir asır önceki vurgusu başka diyenler çıkacaktır. Kabul diyelim, milliyeti, milli kimliği, kolektifliği bir kenara koyalım şimdilik...

Kendini önemsemek, kulağa hoş geliyor da olabilir size, tabii ki kendimizi önemseyeceğiz denebilir. Bizi bir şey yapmaya/üretmeye iten temel motivasyonlarımızdan biri benliğimiz ve önemsenme arzumuz. Öte yandan bunun bir hastalığa dönüşme ihtimalinin de farkındayız. Kişisel ilişkilerimizde başkalarının kibir ve büyüklenme hevesinden şikayetçi oluruz hep. Birine kızarken burnu havada deriz, g.tü kalkmıştır şu bu...Kendileriyle alay edebilen insanları ise hepimiz severiz. Neşe ve mizah, "benlikten" çok daha iyi gelir bize .

Önemsenme ve acı ilişkisine de buradan bakıyorum.

Gündelik ilişkilerimizde, pek çok insan arkasından konuşulduğunu, yersiz yere eleştirildiğini, ciddiye alınmadığını, göz ardı edildiğini, haksızlığa uğradığını düşünüyor, iddia ediyor bunu diline doluyor. Öyle ya da böyle keskinliklerini o "saldırı tahayyülüyle" besliyorlar.

Memlekete dönelim, medyaya, siyasete, popüler kültüre, ahalinin ağzına dikkat kesilince hemen anlaşılıyor, kendimiz dışında hiç bir ırkı, etnisiteyi, ülkeyi sevmiyoruz. Herkesin düşmanımız olduğuna inanıyoruz. Türkün Türkten başka dostu yok diyoruz, bizimle aynı fikirde olmayanları Türk düşmanlığıyla, Türk olmamakla suçluyoruz. Şöyle de bir iddiada bulunayım, bunu eleştirenler dahi aslında o yabancı düşmanlığını değil kendilerinden olmayan konuşmacıyı eleştiriyorlar aslında...Devran dönüyor, bir bakıyoruz aynı yerdelermiş, meğer yokmuş birbirlerinden farkları.

Laf uzamasın, biliyoruz ne olduğunu (!), Türk olmayanlar sürekli iş çeviriyorlar arkamızdan. Oyunlar, kumpaslar, manipülasyonlar hiç bitmiyor...Hep kandırılıyoruz. Çinliler, Türkleri savaşarak değil kurnazlıkla kandırmışlardı, tarih kitaplarından öyle hatırlıyorum...

Aralıklarla hep şunu sormaya başladım, niye bizimle uğraşıyorlar, Türkiye neden önemli? Jeopolitik önemi filan denir, Asya'yla Avrupa arasında köprüdür, Türki devletlere açılan kapıdır, İslam alemi için modeldir... Yıllardır duyarım bunları. Bir ara bor madeni vardı filan... Petrol ve doğal gaz yok ama geleceğin yakıtı vardı şu bu... Ne dersek diyelim, abarttığımızı hepimiz biliyoruz, Türkiye neden önemli, neden bizi işgal etmek istiyorlar sorusunun cevabı yok...

Bu ihtimali kendimizi önemsediğimiz için biz konuşuyoruz zaten, soru ve cevaplara da bizden başka inanan ve dinleyen yok. Anlamıyorlar üstelik.

Önemsenmek istiyoruz, önemsenmiyoruz, bunun farkındayız. Biz söylüyoruz, biz dinliyoruz. Bu yüzden de acı çekiyoruz. "Avrupa, Avrupa duy sesimizi" psikolojisi milim değişmiş değil...

Bu psikolojinin tek tek hepimizi etkilediğine, mantığımızı belirlediğine inanıyorum.  "Bizimle uğraşıyorlar" ile "benimle uğraşıyorlar" aynı ana babanın çocukları...Devlet buna inanırsa, öğretmen de öğrenci de buna inanır, fikir dolaşımdadır, her meşrebe dahil olur.

Cumartesi, Temmuz 25, 2020

Rezalet



 
İsmail Gülgeç'in orijinalleri arasında rastladım. Bağlamı bilmiyorum, illa ki bir göndermesi vardır, örneğin Cumhuriyet çizerleri arasında bir espri olabilir. Artık her ne ise, Gülgeç siyasetle meşbu Entelektüel Ayı'sını çizgi roman hakkında da konuşturmuş.

Benim anladığım, tiplemenin genel eğilimlerine benzer biçimde ahkam kestirmiş, paylayıcı bir tonda konuşturmuş, sonra da işin aslını göstermiş... Meğer radikal değil muhafazakarmış, halen Tommiks okuyormuş...Yoruma açık.


Cuma, Temmuz 24, 2020

Son Okuduklarım 45


Kara Acı, Nina Berberova'nın novellası,  bir kere daha sürgünden bir hikayeyi, eksiklikle savrulup giden birini anlatıyor bize. Aşkın kıyısında gezinen, anlamlı bir hüzünle konuşan birilerini çıkarıyor karşımıza. Acılı bir yoksunluk, hatıralar, kavuşamamalar, türlü mutsuzluklarla geçen garip bir yavaşlığı var Berberova'nın. Koyu bir kederle akıyor cümleleri. Güzel!  Avare Tanrı, çok uzatmayacağım, tek kelimeyle bir başyapıt, olağanüstü çizgiler ve az bulunur bir görsel ardışıklıkla karşılaşacaksınız, mitoloji, sanat tarihi, çizgi roman ve edebiyat içinde metinlerarası gezinen "dehşetli" bir bambaşkalık okuyacaksınız, garanti veriyorum. Güzel ve Esrarengiz'de Kenan Hulusi Koray'ın okumadığım dört yeni öyküsünü buldum. Ve evet, eskisi kadar katı değilim ona karşı, serüveni, fantastik olanı ve edebiyatı bilen bir yazar Koray. Okudukça daha neler yazabilirmiş hissi yükseldi bende. Aralıklarla Ömer Seyfettin başka bir dönemde doğsaydı "serüven edebiyatına" daha çok yoğunlaşırdı diye düşünürüm. Koray, yazar olarak onu çok severmiş, ki ondan daha iyi yazıyor. Saraybosna Blues, Semezdin Mehmedinoviç'in Bosna'daki savaş sırasında yazdığı şiir ve denemelerinden oluşan bir anlatı. Geçen zamanın eleştirel kesitleri de denebilir. Doğrusu şiirlerine önce ısınamadım, atladım ve metinleri okuduktan sonra tekrar döndüm, bu kerre bana daha anlamlı geldiler, yine de metinlerin hüzünlü rahatsız ediciliği ölçüsünde iyi değiller. İçerden yazılması, tanıklık olması beni etkiledi sanmıştım, okudukça akıllı bir yazarın kendini ve yaşadıklarını anlatma maharetine kapıldığımı anladım. 

Babil Şerifi, Amerika'nın Irak İşgali sırasında geçen bir kara hikaye. Amerikalılar, Saddam muhalifleri, Şiiler, ajanlar arasında geçen siyasi bir polisiye de denebilirdi. Çizgiler güzel ama fotoğraf referansı ve yakın çizimler o kadar çok tekrar ediyor ki etkisini giderek yitiriyor. Geveze diyaloglar var, bağlamsız görünen-imalarla dolu balonlar okuyoruz. Her uzun konuşmanın sonunda ya biri ölüyor ya da ölümün eşiğine geliniyor filan. İddiası ölçüsünde derin hikaye değil, Hollywood Noir'e fazlaca öykünmüş diyelim. Kızıl Azize, Talbot çiftinin bir başka ortak çalışması. Louise Michel'in biyografisini yapmışlar. Uzun ve mücadele dolu, adanmış bir hayattan kesitler sunmuşlar. Bana biraz Historiçenıl senaryosu gibi geldi... Tahkiye ve karakter derinliği bekliyordum galiba.Karakterin bir zaafı, inkarı veya hayal kırıklığı olmayınca bir nebi evliya okuyoruz gibi hissediyorum. Ay Polisi, yakın dönemin bilinen hoş grafik romanlarından biri. Dilimize tercüme edilmesi ve yayımlanması sevindirici. Tom Gauld, yeknesaklığın parodisini veya tekrarın (rutinin) melankolisini güzel anlatır. Türün meraklısına ve grafik roman evreninin ne olduğunu merak edenlere tavisiye edilir diyelim.  Katarakt, Berger'in katarakt ameliyatlarından sonra hissettikleriyle ilgili (bana öyle geldi) şaşkın ve mutlu düşüncelerini içeriyor. Selçuk Demirel, metni besleyen desenler çizmiş... Doğrusu ikisi de yeni ya da ilginç değiller. 



Aspirin, bir "sergi" kitabı gibi, epeyce sol sayfası boş bırakılmış, büyük boy basılmış bir albüm. Anlaşıldığı kadarıyla Aspirin'in üreticisi Bayer, ilacın bizdeki serüvenini görsel olarak anlatan, arşiv nitelikli bir çalışma istemiş, Gökhan Akçura da derlemiş, toparlamış...Görsel olarak ilgi çekici ... Safi, ödüllü bir resimli kitap, çocuklar için gibi duruyor, o niyetle o raflara konabilir ama bence onlara göre değil... belki diyorum ortaokul öğrencilerine yönelik bir tartışmacı yönü olabilir. Sıradan bir insanın yalnızlığını, kendini önemli hissetme iştahını, sarkaç gibi gelip giden kaybolma arzusunu anlatıyor, çocuklara ve hatta ergenlere bunu anlatmak, bunu doğallaştırmak kolay değil... İnsan okuduktan sonra en çok bunu düşünüyor. Ölüm Gölgesinde Suretler, tipik bir Tuncer Erdem kitabı... İlüstrasyonlar ve onlara eşlik eden "dizeler" okuyor, bakıyoruz... Bence kitaptan çok sergi olacak bir çalışma imiş... Doğrusu bir "fotoğraf" kitabı gibi de duruyor. Çizgiyle fotoğraf arasında anlam olarak epey fark var, bu farkı önemsememiş Erdem...Birinde gördüğünü yansıtan bir "teknik" göz, diğerinde auteurun kendine özgü tınısıyla yorumu var. Önsözde anlatılan hissi bana verebilmiş gibi gelmedi.  Karaoğlan kitabına bir kitap müzayedesi sırasında tesadüfen ulaştım, hiç görmediğim için almak istedim. Meğerse Yalaz'ın oğlu tarafından Fransız yayıncılara yönelik olarak 2012 yılında hazırlanmış  bir tanıtım kitabıymış, eskiler "broşür" derdi, onun "albüm" gibi tasarlandığını düşünün. İçerdeki bilgiler epeyce eksik ve yanlış, internetten alınmışlar, kimi görseller hakeza öyle... İçeride bir serüven kullanılmış, ama o da tıkış tıkış kullanılmış. Tek ilginç taraf, kapaktaki resmin Kaan Yalaz tarafından çizilmiş olması... 

Perşembe, Temmuz 23, 2020

Şapka ile hatıra



Tatlı fotoğraf. Delikanlı, giyinmiş kuşanmış bir hatıra "resmi" çektirmiş, taburede "muzip" bir şapka... Gel de kıkırdama...Gel de "uydurma"...

Şapka giyilmese de kenarda, e peki, şapka niye kenarda? Büyük mü gelmiş acaba, o sebeple mi koymuş kenara, delikanlının başıyla kıyaslarsak sahiden de büyük gibi... 

Acaba o şapka, ebeveynin mi, o şapkanın sahibi birazdan gelip oturacak mı o sandalyeye...

1929 tarihi atılmış, kıyafetlere bakılırsa alamode giyinilmiş... Paçalar daralmış, duble paça üstelik, üç düğmeli ceket, kapaklı cepler, ceket yakaları, kravatın seçimi, cepteki mendil... Yaz ayları olmalı, çünkü yelek yok... bu takımın olmazsa olmazıdır... hali vakti yerinde bir ailenin oğlu/torunu gibi duruyor... evin bahçesinde mi çekilmiş acaba? Bence öyle...



O şapka neyi imliyor? Erkekliği, o tarih için siyasi aidiyeti, hiyerarşik olarak yukarıda olmayı... sınıfı, kültürel sermayeyi, otoriteyi... O sandalyede diplomalı bir şapka var...İttihatçı bir şapka... köşkün şapkası.

Delikanlı ise Beyoğlu'na çıkmak istiyor... Pıyy...

Çarşamba, Temmuz 22, 2020

Yıldırım



Otuzlu yılların ikinci yarısında, hız ve sür'at gibi nitelemelerin dillere pelesenk olduğu (dile sirayet ederek yaygınlaştığı)  bir zaman aralığında, Türk Polisi büyük şehirlerde motorsiklet kullanmaya başlıyor. Oluşturulan motorlu ekiplere de "Yıldırım Ekipler" adını veriyorlar. Suç mahalline-olay yerine çabucak "intikal" edecek, suçluları "korkutacak" modern bir oluşuma kalkışıyorlar. 

Her şehri bilmiyorum, Yıldırım Ekipler Ankara'da Stadyumun hemen yanında konuşlanıyor... Sadece motorsikletler değil, hafif Jeepler de dahil ediliyor işin içine. Bilmeyenler için yazayım Eski Ankara, tren İstasyonu ile kale arasında gelişmiştir. Cumhuriyet, yerleşim yönünü Dışkapı ile Çankaya Köşkü arasında istifler. Yıldırım Ekipler ise Eski Ankara'ya daha hakim bir konuma kurulmuş ki, daha kolay müdahale edilebilsin... E nihayetinde Kale'nin dibinde "Kerane" var, şaraphane, kumarhane var. Kabadayıların hakim olduğu bir Ankara underground'u var. Suçlulara ve suçun daha çok işlendiği bir yere çarçabuk varabilecekleri bir yere mevzilenmişler. Eskilerin deyişiyle "vınn!" diye iniveriyorlar Bentderesi'ne...

Yukarıdaki görsel, o ekiplerden birinin (muhtemelen İstanbul'un) gazetelere servis edilmiş bir fotoğrafı... Merakınız varsa motorsikletli polis fotoğraflarıyla (hele böyle sıra sıra dizilmiş, toplu olanlarıyla) sık karşılaşıyorsunuz. Bu kadar çok olunca yaygınlaştırmak, duyurmak, bir tür "gövde gösterisi" yapmak istendiği anlaşılıyor. Ahaliye  "güven" vermek, hissiyat olarak o duyguyu pekiştirmek de var elbette. Siren sesi, düdük sesi gibi motor sesi de "caydırıcı" olsun isteniyor. Bir de teknolojik bir üstünlük içeriyor. Yakın dönemdeki "bilgisayar" ya da sokak kameraların etkisini düşünün ... Hepsi tahakkümün maddi ve psikolojik "dokunuşları"... aynı "saksıdan"çıkıyorlar.

Tahakküm denince, gündelik dilde hafif geriliriz... oysa tahakküm, "rıza" ile olur, "biz", bizi koruyup kollaması için birine hak devreder, "kanunu" korumasını isteriz, tahakküm etme hakkını birine teslim ederiz... Ne ki, onun "kanun koyucu" olma-davranma ihtimalinden endişelenir ve o ihtimal sebebiyle esasen koruyucudan da hazzetmeyiz. Garip bir itme-çekme halidir bu... 

Telsizin yaygınlaştığı dönemlerde kullananlara "Radyolu Polisler" deniyordu, o da korkutuyordu... Bugün, telefonla nerelere gittiğin, hangi numaralarla (kimlerle) biraraya geldiğin tespit edilebiliyor... ya da buna inanmamız bekleniyor. Suçlular korksun deniyor, hepimiz korkutulduğumuzun farkındayız, korkuyu onaylıyoruz. 

Gösteri, korku, ritüel, suç ve teknoloji, gece  ve gündüz içiçe yaşıyor... Hatta şayiası hakikatından daha fazla etkileyerek yaşıyor. Vınn diye iniyor aklımıza...

Salı, Temmuz 21, 2020

Yerliler, yolcular, yabancılar (3)



Dikkatli okuyucu, yerlilik bahsinde CHP’nin geniş yer tuttuğunu fark etmiştir. Genelde sağ tarafta, solla özdeşleştirilen ve özellikle ’60’lı yıllardan sonra bizzat CHP tarafından da sol olarak tanımlanan Kemalizm ve Tek-Parti döneminin “sol” olup olmadığını tartışmayacağım. Diyeceğim şu: Sola dönük yerli olmama ithamında Marksizm kadar Tek-Parti elitizminin ağırlığı gözardı edilmemeli.

Özetle, sağın solla ilgili eleştirileri Millîlik, halk, taşra ve hattâ sınıfsal farklılıklarla ilgili. Başlangıçta yerlilik eleştirisinin dayanaklarını iki ayrı bölümde sorgulamaya çalışacağımı yazmıştım. Bu sebeple, aynı ithamların izdüşümleri üzerinden sola bakabiliriz. Solun başka bir mecrada kendisiyle ilgili benzer bir sonuca ulaşması, dahası bunu değiştirmeye çabalaması önemli. Şevket Süreyya, ’20’li yıllarda, hapiste, ülkeyi kurtaracak olanın Millî-Komünizm olduğuna inanıyordu. Türkiye ayarındaki birçok azgelişmiş ülkenin Marksizm adı altında modernleşmesi , bu inancın birçok yerde “yerli” entellektüellerce vakt-i zamanında paylaşıldığını göstermekte. Millî sol, millîyetçi sol gibi yaklaşımlar da belirli bir zaman dilimiyle sınırlanmaktan çok, süreklilik arzediyor. Halkı için yaşayan, halka danışan, halkıyla iç içe ve onun için savaşan bir sol miti hep mevcut oldu. Yön Dergisi, Doğan Avcıoğlu, THKO kökenli hareketler, Mehmet Ali Aybar, Millî Demokratik Devrim, vs. bu çizginin çeşitli isimleriydi. Bildiriler genellikle “Halkımıza” hitabıyla başlıyor, anti-emperyalist ve anti-oligarşik halk hareketinden bahsediliyordu: “Faşizme ölüm halka hürriyet”.

Türkiye’de sol düşüncenin kitleselleştiği ’60’lı yıllardan itibaren yerlilik, sol için daima merkezî bir önem taşıdı. Son Komintern’in İspanya iç savaşına ilham veren “halk cephesi” önerisi, dünyada solun yerlilik sancısına, öncelikle teorik düzeyde ilaç olabiliyordu. Buna göre, faşizm dalgasını durdurmak için sosyal demokratlar, liberaller ve tüm iyi niyetli insanların biraraya geldiği geniş bir “halk cephesi” oluşturulacak; devrimci sol, işçi sınıfı ile köylülerin örgütlenmesini sağlayacaktı. Böylelikle onların mücadeleri yönlendirilerek, öncülük edilecekti. Stalin’in Troçkist enternasyonalizme karşı sunduğu millîyetçi yan anlamlarla yüklü “tek ülkede Sosyalizm” tezi debunda işlevsel oldu. Böylelikle, devrimci sol, hem halkıyla birarada yaşayacak, faaliyet sahasını onların yaşadığı yeri esas alarak düzenleyecek hem de devrimi bir halk hareketi olarak gerçekleştirecekti. ’60’lı yıllarda TİP’liler radyo konuşmalarına “Maraba!” diye başlıyorlardı. Gecekondu yıkımlarında ahaliyle birlikte hareket edilerek, direniliyordu: “Gecekondu Yıkılmaz Halk Bunu Unutmaz!”. Yayınlar, “işçilerin ve köylülerin gazetesi-dergisi” ibaresiyle takdim ediliyordu. Sonraları üniforma biçimini alan parka, kot, bot ve kısa saç bile “halkla uyum, halk önünde kıyafete özen” düsturundan çıkmaydı. Halk, aşkın-kutsal bir anlam öbeği, temizlik ve saflıktı. Ve bu halk, başkalarına zulmetmeyi meşrû gören zihniyetteki faşist azınlığın baskısını yaşıyordu, faşizme karşı korunması gerekiyordu. Yerli olmayan, faşistlerdi; kendi halkına zulmeden, sömüren, başkalarına peşkeş çeken o halktan olamazdı. Nâzım Hikmet, “hiçbir korkuya benzemez/halkını satanın korkusu” diyerek bir sağcıyı anlatıyordu. Devrimciler halkın arasında, onların bir parçasıydı. Gülten Akın, öldürülenler için “Halkın bağrından biçtiler/birer birer hepimizi” diyordu.

Hasıl-ı kelam, yerlilik, sağ ya da sol için durdukları yere göre halk ya da milletle özdeşleştirilerek kullanılan, içi doldurulan, kimin elindeyse onun şeklini alabilen bir kavram. İçeriği çok geniş ve herkesin üzerinde uzlaşabileceği bir tanımı yok. Her şeyi içerecek çağrışımları var, ama işaret ettiğine yaklaştıkça ele gelir kavram olmadığı anlaşılan bir muğlaklık. Kapsamı bir kavrama hayat veremeyecek kadar manipülatif, geniş ve belirsiz. İdeolojik ve kutsal. Neyi, kimi, hangi duruşu ve nasılı anlatmasa da her türlü aşkınlık ve kutsallık yüklenmiş özlemlerin ifadesi. Karşıtını ihanet tonunda adlandıran çatışmacı.

Yerlilik, her isteyenin istediği gibi donatacağı, istediği muhtevayı verebileceği zengin bir ideolojik mühimmat içeriyor. Ama aynı mühimmat, öncelikli olarak, millî kimliğin devamlılık arz eden düzenleyici düsturlarından biri. Solda ya da sağda, yerli olmak iddiası, iddia sahibini ister istemez milliliğin gereklerini yapmaya zorluyor ve iddianın kapsamını yerelleştiriyor. Bunu diğer adı: ideolojik stilizasyon, folklorik bir yeniden-üretim. “Saz”ın kullanımı üzerinden düşünüldüğünde bile yerlilik; sahiplenme, yer alma, elde etme mücadelesi. Solun millî demekten imtina ettiği “o” kimliğin dönüştürülme uğraşı. Bu mücadele, kültürel yenilenmelerin ilhamı, motoru da bir yerde. Anadolu-Pop için yerli değildir diyebilir miyiz? Ya “Klark Bıyıklı” Ayhan Işık? Veya “Ya Sev Ya Terket”e verilen tepkiler, o “yüzde yüz yerli ve millî” slogandan sanki daha mı az yerli?

Yerlilik, insanın yaşadığı yerin dili, belki şivesi, alışkanlıkları, mitleri ve sembollerine duyulan bir aidiyet aynı zamanda. Siyasî ya da etnik bir azınlık için “kayıp” bir tarihi keşfetmek, onları muhafaza etmek, hâkim olana karşı direnmek çoğunlukla. Her insanın varlık dünyasıyla tinsel kaynaşması için, kendini mutlaka bir etnik kökene bağlaması gerekmez elbette, ama varoluşsal açıdan mutlaka bir gruba dahil olması şarttır. Açık ifadesi: Bir yerli olmayan, olamaz; daha da açığı: “kendimi bir yere ait hissetmiyorum” savı hikâyedir. İnsan, öncelikle şunu söyleyebileceği birilerine ihtiyaç duyar. Biz olmadan ben olamaz. Bu, her insan tekinin kimlik krizine getirdiği çözümdür de.

Biliyorum, anlatılan yerlilik, millîyetçilikle aynı durakta halk otobüsünü bekliyor görünebilir. Hattâ gelen otobüsün şöförünün muhtemelen bıyıkları sarkıktır onu da biliyorum. Biletimi atar, arka sıralara geçerim. Kimileriyle merhabalaştığım tanıdık yüzler, bildik konuşmalar, mırıltılar, duvar yazıları vardır koltuklarda. Cam kenarları çoktan dolmuş. Dünyayı bilmem, ama otobüsümü anlatabilirim.

[Yazıyı 1998 yılında yazmışım.]

Pazartesi, Temmuz 20, 2020

Ajda



Her zaman bugünün kadını. Duvarda erkek isimleri, saymakla insan deli olur. Havva’nın kızı. Yaşadığı için güzel. Aslı Kerem’den, Züleyha Yusuf’tan güçlü. Dövüşerek, sevişerek, söyleyerek. Yakışıyordu bakışı, ahlakı çekiştiren sözleri: doğru bir yalnızlık, doğru bir aşkın sonu. Güzel kalmazsa ölecek, ameliyatlı estetik, ameliyatla masalsı, hep bir elma yiyen. Ajda, en tuhaf yelkenlisi coğrafyanın ve neşenin. Her şey öyle kasvetli, öyle renksiz, öyle dumanlı ki Ajda iki asırdır sarışın baharı İstanbul’un.


Pazar, Temmuz 19, 2020

Yerliler, yolcular, yabancılar (2)



Yerli olmamak, bu toprağa/vatana ihanet ithamları ba’bından karşı tarafı mimlemek, özellikle Atatürk’ün ölümünden başlayarak, İnönü iktidarı ve sonrasında, birbirlerinin ikamesi olan Tek-Parti menşeli sivil-askerî bürokrat elitlerin kontrolünde gelişti. 10 Kasım ertesi şekillenen bu değişimin gerekçelerini rejime maraz gelmesinden duyulan endişeye bağlamalı. Yakup Kadri, Politikada 45 Yıl kitabında başta Atatürk olmak üzere devrimci kadroya bir şey olsa, bütün devrimlerin yok olacağı korkusunu anlatırken bunu vurguluyordu. Toplumsal desteği olmayan bir rejimin yapısal zaafiyetler içerdiğinin herkes farkındaydı. Peyami Safa, “Kimden saklayacağız? Cumhuriyet inkılabını kadife eldivenli demir el yaptı. Halk pasifti. Bu inkılabı isteyen de kabul etti. İstemeyen de. Serbest oya başvurulmadığı için kaç kişinin istediğini ve kaçının istemediğini bilemiyoruz. Bu nisbet, inkilabın tarihine bir sır olarak girecektir” (Ulus, 22.6.1950) derken, toplumsal bir talebin olmadığını “Halk pasifti” diyerek anlatıyordu. Kurtuluş savaşı esnasında Atatürk, Yunan ordusunun ilerleyişine hiç aldırmayan köylerden geçerken, hayretler içinde kalarak bir köylüye, neden işgalciye karşı direniş hazırlığı içinde olmadıklarını sorunca, köylü, Yunanlılar kendi tarlasını işgal etmediği sürece bekleyeceğini söylüyordu. Köylü için bu savaş, kendisini ağır vergilerle ezen, ne anladığı ne de ilgilendiği savaşlar için uzak bölgelere gönderen devlet destanının bir başka öyküsünden ibaretti. Benzer bir ifadeyi İnönü’nün aynı dönemde geçen bir anısında yakalayabilmek mümkün. İnönü, Bursa’dan geriye doğru göçen, içinde subay ve ailelerinin bulunduğu bir kafileye rastlar: “Kafileyi durdurdum. Subayları bir kenara topladım. İçinde bulunduğunuz vaziyeti bilesiniz. Bundan başka, subay olarak da yerinizi bilmelisiniz. Padişah düşmanınızdır, Yedi Düvel düşmanınızdır. Bana bakın dedim. Kimse işitmesin, millet düşmanınızdır” . Herkesin farkında olduğu bu olgu, rejime karşı kadirşinas, sağlamcı ve ihtiyatlı konuşmaya/olmaya itiyordu. Hal bu iken, dönem eleştirisi “cemaat içinde” dönen, son kertede aynı yolun yolcularının birbirlerine olan sitemleriydi. CHP’nin Demokratlara olan kızgınlığı, işi cemaat dışına taşırmalarıyla ilgiliydi. Partinin Seçim sloganına dikkat: “İnkar haksızlıktır! Eser Ortada: Yeni Türkiye. Dimyata Giderken Evdeki Bulgurdan Olma!”. İçerik, iktidar partilerinin statükoyu muhafaza edici söylemleriyle akraba olduğu kadar, her çift lafın tekini DP’ye gönderiyordu. Memleket meselelerinin herkes tarafından konuşulmasını abes ve “irtifa” kaybı sayan iktidar, “mesai” arkadaşlarının tutumundan şikâyetçiydi. Zira bu ehliyetsiz tutum, Batılı, modernist, laik ve kentli uzlaşmanın payandalarının sarsılmasına sebep oluyordu. İktidar tarafından “Kasketlilerin Partisi” olarak küçümsenen Demokratlar ise yarayı biliyor, kaşımak istiyorlardı. Ahmet Muhip Dıranas’ın 1950 seçimlerinden bir ay evvel konuştu(rdu)ğu kasketlinin sözleri anlamlıydı: “Yirmibeş seneden sonra, nihayet ayağına giden münevverin ve şehirlilerin ne istediğini pek tabii bilmekle beraber, kendisinin ne olduğunu da ona göstermek hassasiyeti ve itinası içindedir. Bir yol üzeri, bir dağ köylüsü: Efendi dedi. Baktık bir takım adamlar köyümüze kadar gelir gider oldu. Hallerinden ve dillerinden anladık ki, iş gayri bize düşmüş. Anlaşılan bizi efendilikten indirdiniz, vatandaş ettiniz. Sağ olun! Eh gayri bu çorbada bizim de bir tutam tuzumuz bulunur” (Zafer, 13.4.1950).

Ellili yıllarda politika sahnesine Cumhuriyetin kurucu kadrosunun dışında taşra kökenli yeni aktörler dahil oldu. Bu yeni insanlar politikanın dilini, uygulama biçimlerini ve politikacı kimliğini popülizme kaydırarak değiştiriyorlardı. CHP’nin yeni Genel Sekreteri Kasım Gülek, Partinin stratejisini Demokratların izlediği politikaya çekiyordu: “Halk Partisi, halkın partisi olamadı. Bundan dolayı demokratik seçimi kaybetti. Tekrar kazanacağız. Kazanırız. Şu şartla ki Halk Partisi, halkın partisi olsun. Her yere gitsin. Halka karışsın”. Bu elbette ki o kadar kolay değildi. Çünkü artık karşılarında Zincirli Hürriyet’in “senelerce şef hükümetinin çıraklığını edenler” (3.2.1948), Marko Paşa’nın “Kurucuları (..) Halk Partisi siyasî mektebinin denenmiş, devrini tamamlamış kısır adamları” (20.1.1947) dediği eski Halkçılar yeni, Demokratlar yoktu. Başkaları vardı, başka bir dil konuşuluyordu. Seçmeniyle konuşmak zorunda olan politikacı, çoğunlukla o seçim bölgesinin insanı oluyor ve bu atasözlerinin binyılcı tekrarcılığı, bıktırasıya ahlâkçılığını içeren, mecazlarla konuşan sözlü kültürün meclise-politik dile taşınmasına sebep oluyordu. Kavramlar esasında konuşan, soyutlamalar yapan tahsillilerin nihayetinde solla özdeşleşen dili, seçmenle iletişim kuramıyordu.* Dünya gazetesi “Halk Sahillere Saldırdı Vatandaş Denize Giremedi” diye manşet** atarken bu “çoğunluktan” duyduğu rahatsızlığı ifade ediyordu. “Vatandaşlar”sa bizim tanıdıklarımızdı. Benzer okullara gitmişlerdi, saygıdeğer meslekleri vardı ama öncelikle ideolojileriyle saygıdeğer kategorisine giriyorlardı. Buna karşın, Hacıağa denilen müteşebbisler, “Başka İstanbul Yok!” diye çıkışılan yeni kentli göçmenler, taşralı politikacılar başka bir iklimin insanlarıydı. Kurucu sivil-askerî bürokratik elitin kontrolündeki merkezin kayıyor olması, DP iktidarında geçen on yıllık dönemin daha çok “Cumhuriyet elden gidiyor!” biçiminde algılanmasına, bir eleştiri olarak yaygınlaşmasına sebep oldu. Oysa daha etkileyici olan, 27 Mayıs ertesine de sirayet eden sağın bu dili sahiplenmesiydi. Çoban Sülü’nün şahsında yeni sağcı politikacılar kendilerini taşrayla özdeşleştirerek, onun devamı mahiyetinde politik bir söylem oluşturuyorlardı. Mevcut düzenle ilişkileri itiraz, inkâr ve muhalefet biçiminde değildi. Değerler alaşağı edilmiyor, kötülenmiyor, sarsılmıyordu. Ya da bir değişim zorunluluğu anlatılıyor ama bu aynı dilin imkânlarıyla, kitabına uydurularak ifadelendiriliyordu.

Plajla ilgili küçük bir not: Kemal Tahir’in Sağ’ırdere (1955), Esir Şehrin Insanları (1956) gibi ilk romanları öncesi, Samim Aşkın adıyla yazdığı Halk Plajı (1954) çalışması, ilhamını aynı manşetten alır. Bir halk plajı çevresinde yaşananların anlatıldığı roman, alt sınıflar nezdinde argo, cinsellik, fakirlik, açgözlülük, sömürü ve insafsızlık üzerine odaklanıyordu. Kemal Tahir’in anlattığı “işgalci” kalabalık, plajlarda vatandaşlar kadar saygıdeğer değildi. Manşete dönelim: Buna göre, Halk beşer-dışı bir yığın olarak, medeniyete, medenilere/vatandaşlara ayrılmış bir yere saldıran “Barbarlar” olarak tanımlanıyordu. Halk ve Vatandaş kavramları, kendi içlerinde homojenleştirilerek, birbirine karşıt, dışsal iki ayrı varlık olarak kişileştiriliyor, kendilerine ruh ve öznellik atfediliyor ve kavgaya sürülüyordu. Üstüne üstlük gazete aracılığıyla mutlak kötü halk, mutlak iyi vatandaşa şikayet ediliyordu. Dikkat edilirse, Vatandaş ile Halk arasında cereyan eden bu manişeist fabl, yukarıda anlattığımız Halk ile Millet arasındaki yapay ayrımın bir çeşitlemesidir.

Devam edeceğim

Cumartesi, Temmuz 18, 2020

Küçük Posta



Sahaflardan buldum bu "gazeteyi", 1966 yılında on yaşlarında muzip iki çocuk hazırlamış... o tarihte "fanzin" filan yok tabii ama o havada diyelim, M.Reha ve Haluk Kara isimli iki ortaokul öğrencisi bir gazeteyi baştan sona tutkuyla taklit etmişler. 

Yazı çiziyle uğraşınca ta çocukluktan itibaren çok "yazarla" karşılaşıyor, tanışıyor, arkadaş oluyor, garip bir çekimle birbirinizi buluyorsunuz. Ben ilkokul ikinci sınıfta üç arkadaşımla birlikte çizgi roman yapıp sınıftaki çocuklara okumaları için kiralamıştım, çoğaltmak mümkün değildi, fotokopi nedir bilmiyorduk. Dergiyi (defteri) iki liraya kiralıyor, okunup getirilince bir lirasını geri veriyordum. Bir gün evde hasta yatarken "ortaklarım" kazanılan parayı bana getirmişlerdi, annem halen o hikayeyi anlatır... E bir Ankaralı olarak annemin hikaye anlatmamla, "dergi" yapmamla filan değil de avucuma sayılan bozuk paraların çokluğunu konuşması ve bununla gururlanması için ne desem az... Fıkra gibi halen aynı telden hasbihale devam ediyoruz. 

Çocukluğuma geri döneyim, Türkoğlu diye bir kahramanım, Pilot Yayınları diye bir yayınevimiz (!) vardı, Ali Recan'ın Volkan'ını taklit ediyorduk tabii... Sonra ne oldu, o ortaklarım ne yaptılar, ne oldular derseniz, o ortaklardan bir asker, bir mühendis, bir işadamı çıktı... Yazı çiziyle uğraşan, telifle yaşayan bir ben kaldım. Hayal kurmak, ne bileyim, bir dergi düşünmek, "roman" yazmak, resmetmek, şiirle uğraşmak filan ailelerimiz nezdinde karın doyurmuyordu, teşvik edilmiyordu, hatta benim büyüdüğüm dünyada sadece naif değil "kadınsı" da bulunuyordu, boş işlerdi. Gençliğimde vaziyet değişmedi, yazdıklarımız siyasetle harmanlanırsa ciddiyet kesbediyordu, bir değer kazanıyordu. Taşralı çocukların, kenar mahalle bebelerinin roman ve öykülerinde siyasete meyletmeleri biraz da kendilerini önemsetme arzusundan çıkar, halen de öyledir. 

Küçük Posta'yı hazırlayan "genç gazeteciler" acaba neredeler, bence, okuldan sonra eline kitap almayan çoğunluğa karıştılar. Oysa ne tatlı, ne zekice, ne eğlenceli şeyler hayal etmişler... 

K. isimli yakın bir arkadaşım var, birlikte büyüdük, şimdilerde büyük bir şirketin genel müdürü,  okuduğum en iyi şairlerden biriydi, M. diye bir öğrencim vardı, yaşıtlarının çok ilerisindeydi, iyi bir edebiyatçı olabilirdi, gıda sektöründe hayatını sürdürmeyi seçti veya hayat bunu ona zorladı. 

Herkesin yazar olması gerekmiyor veya edebiyatla uğraşması... Devam etmek, sabır ve inat göstermek, çok çalışmak  ve "istemek" belki yetenekten daha önemli hasletler...Tercih de ediyorsun, yazmak, yazarak yaşamak büyük bir belirsizliğin içinde debelenmek demek... Geçim derdiyle başka bir yöne savrulabiliyorsun...K. veya M.'yi de anlamıyor değilim. 

Babam, on beş yaşında yayımlanan çizgi romanlarımı hiç okumadı, okursa, beğense de beğenmese de bir şey demesi gerekirdi, okumayarak bu sorumluluktan kaçtı, yok saydı. Tabii ki kırıldım, sayısız kez içlenip nedenlerini düşünmüşümdür. Günümüzle kıyaslasanıza, şimdiki çocukları, şimdiki ebeveynleri ve pedagojiyi... 2020 yılında çocuğunuz "o yaşta" bir şeyler yazacak da siz yok sayacaksınız... mümkün mü?

Galiba diyorum, babam oğlunun boş işlerle uğraşmasından, hayallere kapılmasından korkuyordu. Evet, inat ettim, ona karşı çıktım, şansım da yardım etti, kendime bir yol çizdim, bir şirket çalışanı olmak, ticaretle uğraşmak filan fikir olarak beni öyle korkutuyordu ki...iyi sıyırdım, buna hep şükrederim. İstanbul'u istememem bile bununla ilgili olabilir.

Küçük Posta'ya ve yazarlarına kardeş kadar yakınlık hissediyorum,  sırf bu yüzden romantize ediyor, belki de hiç öyle dertleri olmamasına rağmen K. ve M.'ye hayıflanıyorum. 

Cuma, Temmuz 17, 2020

Yerliler, yolcular, yabancılar



“Türkiye’de Sol Yerli Değildir!”. Elbette ki bu eleştiri değil, bir kanaat. Tartışma yaratması, eleştiri olarak kabul edilmesiyle ilgili. Salt sağdan sola yönelik bir “eleştiri” de değil. Sol cenahta buna “hakveren”, içe dönük bir hayıflanma da mevcut. Ters köşe: iddia sahibini iktidara taşıyor. “..Yerli Değildir!” Bunu kim bilebilir? Doğal olarak o yerli olan. Açarsak, yerlilikten kasıt millîlik, o yerde yaşayanlar, o milletten olmak. Sağ için sine-i millette sola yer yok, sol yabancı, dışarda(n). Sol versiyonu da var elbet. Faşist işçi, köylü yoktur. Faşist olan halktan değil, halk düşmanıdır inancı.

 Kanaatler kollektiftir, doğru olup olmamasından çok, insanların tutum ve algılarını belirlemesiyle önemlidir. Yaygınlaşması, neredeyse bir refleks halini alması, mevcut durumun yansıtılmasından çok, düzenlenmesi sonucunu getirir. Kanaatin kabulü, onu egemenleştirir. Yerli değildir diyenin duruşunu sorgulanmaz kılar. Solu yerli olmamakla suçlamak, sağ partilerce kolay harcanan bir söylem ve seçim malzemesi. Hattâ bazı benzerlerini de aynı adrese teslim edebiliyorlar. İşin hitamı: Gerekçeli karar da değil düpedüz “yaptım oldu” edası. Hoş, açıklama beklemek ne derece doğru? Memleket sağının dili kavramlardan çok, metaforlarla akraba. Hal bu iken, solla ilgili yargısının niyesini nedenini gerekçelendirmesini istemek, onu bilmediği bir dile; kavramlar esasına dayanan sol dile götürerek çipilleştirmek demek. İstisnalar yok değil; ancak o örneklerde dikkat çekici olan, sol dille kurulan akrabalık. Örneğin adı konmasa da Marksist söylemden ilham alan-beslenen İslâmcı bir damar mevcut. Ve onlar solla ilgili şikâyetlerini sol bir dille anlatıyorlar. Sağın gerisi, neredeyse tamamı, hissiyat temelinde kendine yabancı olanı mimliyor: viski içen, keçi sakal bırakan, “selam” diyen, Allaha sitem eden herhangi birisi bile yabancı, uyuşmaz ve gâvur sayılabiliyor. Elbette, bunun sonu yoktur. Okuduğum lise, basket maçlarında, TED Kolejine hemen her defasında doksan-yüz sayılık farklarla mağlup olurdu. Ama yine de bütün bir lise, tam kadro tribünü doldurup, Kolejlilere dayak atmaya bahane arardı. Garip bir slogan atılırdı: “Siz paralı biz beleş ibne Kolej!” . Kolejliler burjuva çocuğuydu, muhallebi çocuğuydu. Biz, büyük şehrin kenarında yaşıyorduk, kötü okullarda okuyorduk, dar gelirli ailelerin çocuklarıydık, onların yüzlerine bile bakmadığı kızlara aşık oluyorduk, parasızdık, hayatı kale arkasından seyrediyorduk. Biz, halk çocuğuyduk, onlar Saray oğlanı, kalantor bebesi. Hoyratlık, öfke, özlem, şiddet hepsi vardı işin içinde, hem de gerekçeli (!). Laf arasında sonu yoktur dedim ya, kastım şu: O kenar mahalle çocuğunu alın Yozgat’a götürün, o halk çocuğu, bir yabancı “Şeerli Züppe” olup çıkar. Yerlilik dediğimiz esseGesse’nin Binbir Surat’ı; kaygan, çok katmanlı ve bukalemunvari. Ama madem inceliyoruz, öncelikle şunun cevabı aranmalı: “Yerli Değildir” iddiaları, en çok neye dayanarak yapılıyor? Sağda ve solda yerli(lik) mevzuuna farklı yaklaşıldığı için bu soru iki ayrı bölümde cevaplanmalı. Önce sağ.

Yerlilik iddiası, millî kimlikle doğrudan ilgili. Millî kimliğin siyaseten en belirgin işlevi, “millet”e özgü kişilik ve değerleri tanımlayan, halkın kadim gelenek ve uygulamalarının yansıması. Dolayısıyla derin bağları mevcut: Teritoryal, siyasî, etnik ve şecereci. Yerli değil derken bir toprak vurgusu var ve bu öyle alelâde bir toprak değil, mübarek ve şehit kanlarıyla bezeli, yüce bir yurt: Halkın beşiği. Halk ve toprak birbirine ait(tir)/olmalıdır. Bu topraktan-yerden olmayan, halktan da değildir. Neredeyse bir aile ilâmı söz konusu, yerli olmayan aileden değil, doğallıkla kardeşlik ve dayanışma ruhu taşımıyor. Ailenin ideoloji, dil, mitoloji, sembolizm ve anlayış biçimlerini de paylaşmıyor. Geçmiş kuşaklara ve ata yurduna karşı duyulan kadim inanç ve bağlılıklarla mesafeli, eleştirel ve rahatsız edici. Sol dediğimiz de bu zaten. Sadece bu ülkede değil her yerde duruşunu benzer referanslardan alıyor. Sol, etnik seçilmişliğe dair bir mite sahip değil. Oysa, mevcut örnekler üzerinden düşünüldüğünde, etnik bir köken olmadan (var edilmeden) millet olma süreci tamamlanamaz(dı). Cumhuriyetin iki büyük düşmanının bu sürece engel oluşturan özellikler içermesi boşuna değildir. Milletleşme sürecinde etnik devamlılığı önleme suçunun gerici-mürteci-hilâfetçi diye bahis edilen Müslümana; sola, Rusya, komünizm ve Marksizme yüklendiğini düşünüyorum. Marksizmin sınıf temelli, Müslümanlığın ümmetçi ve anti-laik düsturlarının, tasarlanan millet olma sürecine ket vurduğu aşikâr. 1950 Seçimlerini kaybeden CHP, yeni Hükümete yönelik olarak açıkladığı “Muhalefete Giderken” adlı bildirisinde aynı noktaya temas eder: “..Atatürk inkilabının iki büyük düşmanına, kara irtica ve kızıl komunizme husumet de besleriz kin de.. Bu noktada zaten azınlıkla çoğunluk, muhalefetle iktidar tanımıyoruz. Bizim tanımadığımız gibi, yeni iktidar da tanımayacaktır. Onları ezmekte, yaşatmamakta, ne tolerans, ne hürriyet, ne husumet düşmanlığı tanımayacağız” (Ulus, 18.5.1950). Bir devletin etnik ve siyasal çekirdeği, çoğunlukla o milletin karakter ve sınırlarını teşkil eder, nesilleri birbirine bağlayan temel mit, sembol, hafıza ve değer kalıplarını üretir. Uyuşmazlık çıkartan, “bu yerli” değildir.

 Devletin konuyla ilgili hassasiyeti bu sürecin sorunsuz işleyebilmesini sağlamaya yöneliktir. Yukarıda geçen millet ve “milletleşme” kelimeleri dahi bu hassasiyet içerisinde, Cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi kullanılmayabilmiştir. Aynı etimolojik kökten gelmelerine rağmen, Din-Şeriat ve Osmanlı’yı hatırlattığı için olacak Millet yerine laik ve Türkçe’deki “Budun”a denk düşen anlamıyla halk’ın kullanımı, iktidar nezdinde özellikle tercih edilir. Hattâ halk, yalnızca seküler değil, “herhangi bir sınıfa münhasır olmayan” bir içerikle donanımlıdır; “hiçbir ailenin, hiçbir sınıfın, hiçbir cemaatin, hiçbir ferdin imtiyazlarını kabul etmeyen ve kanunları vaz’etmekte mutlak hürriyet ve istiklali tanıyan fertler” halktandır. Sınıfların siyasî mücadelesi şöyle dursun, sınıfların çıkar çatışmasını hattâ varlığını bile reddeden, işkollarının ya da meslek zümrelerinin çıkar birliğini, tek parti çatısı altında, hepsinin birlikte ve uyum içinde temsil edildiğini ilân eden bu korporatist halkçılık, programın açıkça ifade ettiği gibi “zengin ya da fakir, halktan olan herkesin müreffeh ve mesut”  olacağını vaaz eder. Dikkat edilirse halk’ın kullanım olarak karşılığı “people” [ahali] değildir. Recep Peker’in Halkevlerinin açılışında yaptığı konuşmada Millet’in karşılığının bir biçimde “nation” [yurttaş ulusu] olmadığını vurgulaması gibi: “Cumhuriyet Halk Fırkasının Halkevleriyle takip ettiği gaye; milleti şuurlu, birbirini anlayan, birbirini seven, ideale bağlı bir halk kütlesi halinde teşkilatlandırmaktır”. Nusret Kemal Köymen de, halk kuvvetini, milletin damarlarındaki “pis kanı” temizleyen ince damar merkezleri olarak tanımlarken, bütün hedefin bu halk kuvvetini bütün memlekette teşkilatlandırmak olduğunu söyler. Bir başka ifadeyle millet, halk kuvveti aracılığıyla, yani iyi yetiştirilmiş askerî ve sivil memurlarla “halklaştırılacaktır”. Bu nüansın, solu yerli olmamakla suçlayan sağın beslendiği önemli bir kaynak olduğunu düşünüyorum. Demokrat Partinin seçimlerde kullandığı “Yeter Söz Milletindir!” sloganı bu açıdan anlamlı. Kalabalıklar adına konuşup, aynı kalabalıktan hazzetmeyen Tek-Partiye, Halkçılara karşı çıkış elbette bu. Diğer yönüyle, süreç içinde, millet “nation” anlamını da kazanıyor, “sağ”laşıyor. Yıllar boyu sağcıların asla halk, solcuların hakeza millet dememesi aynı sebepten menkûl değil mi?

Küçük bir not:  Sağlaşıyor dedim açayım, Demokratların , Halkevlerinin Millete devrini istemelerini CHP anlamlandıramaz: “Halkevleri zaten halkındır. Türkocaklarının daha çok zümre evleri olduğu görüldüğü için bunlar Halkevi haline getirilmiş ve kapısı bütün Halka açılmıştır (...) Biz Halkın malı, halkın evi diyoruz. Onlar milletin malı, milletin evi diyorlar. People kelimesi ile nation kelimesi arasındaki fark!” sadece (Ulus, 16.6.1950).

Devam edeceğim

Perşembe, Temmuz 16, 2020

Nesin Kalabalığı


Aziz Nesin'in bir fotoğrafını buldum, muhtemelen 1960'lardan... İstanbul gibi duruyor. Bir kalabalık var, erkek bir kalabalık, fotoğraftaki tek kadın yanında duran eşi Meral Çelen, ya bir toplantıya gidiyorlar ya da oradan çıkmışlar... Tepkilerden anlaşılıyor ki birisi Nesin'in önünü kesmiş, bir şeyler söylüyor, belki hesap soruyor ya da etraftakiler öyle anlıyorlar...Öfkeliler.

Fotoğraftan bir iki ayrıntı paylaşacağım.


Endişeli, tedirgin, teyakkuz halinde Nesin'in çevresindekiler...Cevap yetiştiriyorlar, yanında duruyor, sanki sağcılarla (o yılların deyişiyle gericilerle) itişiyorlar.


Bağırdıkları, tepki gösterdikleri anlaşılıyor... Garip bir harala gürele içinde galeyana gelmiş gibiler. Gerginler...


Ellerini beline dayayarak olup biteni seyreden ortadaki arkadaş bana ilginç geldi, o huşunet içindeki gevşekliği sebebiyle bu satırları yazdım. 

Çarşamba, Temmuz 15, 2020

Adalet Hanım



Ankaralı. Sümerlerin kızı, tek kızı, ihtimam ve baskı. Geç yaşta açılanlardan, gecikerek yazanlardan. İlk aşkı tiyatro. 657 gezintisi, TRT oyunları. Sonra Halim, sonra Halim’e ithaf edilen romanlar. Başka bir Adalet çıkıyor edebiyattan. Dar zamanların romanları. Çözülmenin, yıkıntının, sürüklenmenin, bıkkınlığın, yenilginin figüranları. Bir düğün gecesinin ahrazları. Çelişkiler, yalanlar, yine yalanlar. Çıkmazların, körleşmenin, kabuk bağlayan yaranın cümleleri. Söyleşilerin gururlu ve kibirli konuşmacısı. Yazar öfkesi, kasveti ve ben bunları anlattım huzursuzluğu. Adalet Ağaoğlu aysız ayışığı, denizin yasası yalnızlık.

İlüstrasyon: Deniz Karagül

Salı, Temmuz 14, 2020

Sıralama


Dan James'in Mosquito'sunda (2005) birbirini izleyen karelerde-sayfalarda bir erkek çocuğunun okuduğu kitapların değişimi anlatılmış. Anne kucağında Seuss ile başlıyor okuma serüveni. İlkokul çağında Tenten ve Roald Dahl geliyor. Ergenlikte okunanları yukarıdaki karede görüyorsunuz. Elde Lovecraft ve kenarda Kafka. Yirmili yaşlarda koyverilen sakal ve bıyıkla gelen yazar ise Borges.

Bizde olsa/ben olsam nasıl bir sıralama olurdu diye düşündüm, Türkiye'de Lovecraft'la büyüyen pek yok  mesela. Poe desek, hadi belki. Eskiden olsa en azından başlangıç noktasında uzlaşırdık, hepimiz Cin Ali okurduk. Şimdi o da yok. Devlet okulları, özel okullar, herkes kendine ve meşrebine göre bir şeylere değer veriyor, bir diğerini yok sayıyor. 

Benim listemde Cin Ali'den sonra Milliyet Çocuk, Enid Blyton veya Kemalettin Tuğcu gelirdi, daha sonra Tarkan çizgi romanı... Ne garip bir karışım! İlk gençliğim için Mehmet Eroğlu derim hemen, sonra oburlaştım, başka başka yazarlar, tek bir isimle anlatılamayacak bir çeşitlilik. 

Seksenli yıllarda ergenliğe girenler, büyüklerinden, okur yazar öğretmenlerden galiba en çok Orhan Veli ve Sait Faik  isimlerini duyarlardı. Hürriyet, İnce Memed'in galiba üçüncü romanını tefrika etmişti de Yaşar Kemal'le tanışmıştım. Benim aile ve okul çevremde en çok bilinen yazar, açık ara, Aziz Nesin'di. Hep söylüyorum, seksenli yıllarda, galiba 1983'ten filan itibaren her çıkan yerli romanı okudum, şimdi bunu yapabilmek imkansız, bir kuşak neyi çok okudu, ölçebilmek artık o kadar kolay değil. Takip edilemeyecek ölçüde çok yayın çıkıyor...

Pazartesi, Temmuz 13, 2020

San'natçı


İki amca konuşuyor, biri diğerine, arkada oturan-yayılan-gazete okuyan oğullarını tanıtıyor: "Bizim mahdumlar. Biri şair, biri ressam, öbürü de musikişinas." Diğeri üzülerek cevaplıyor: "Allah yardımcın olsun birader. Demek üçünü de sen besliyorsun!"

Cemal Nadir çizmiş, 1938 tarihli bir Akbaba karikatürü, tam sayfa kullanılmış. "Besliyorsun" vurgusu nedeniyle sanatçı karşıtı bir esprisi var, mesele sadece sanattan para kazanamamak değil, avare bir hayat sürdürmeyi kabul etmeyi de içeriyor. Cemal Nadir'in bu fikre inandığını kabul etmemiz gerekiyor. Sanatçının avareliği, tembelliği, aylaklığı, çalışmazlığı, mirasyediliği hayli bir popüler bir önyargıdır. Üç dört sene önce bir hükümet temsilcisi, partililerine konuşurken bırakın sanatı sepeti, inşaat yapın (çalışın) filan demişti. Bugünün yumurtlaması değildir bu azımsama.

Sadece sokakta değil üniversitede, bürokraside hatta bizatihi edebiyatçılar arasında bile bu fikrin kabul gördüğüne inanırım. Bugünün değil yüzyılların yargısı bu diyeceğim. Öyle ya da böyle, anti entelektüelizm hep vardı, bu iklimde sanatla uğraşırsanız, ister istemez, dejenere (çalışmayan ve yerli olmayan) bir sanatçı tahayyülüne öfkeyle yükleniyorsunuz.Tek tek bakarsanız sayısız yazarımızda, çizerimizde, sinemacımızda, romanlarda, şiirlerde, oyunlarda bu tavrı görebiliyorsunuz.

Bizatihi sanatın bu tavrın taşıyıcısı-yaygınlaştırıcısı olması ise bana Frankenstein fıkrası gibi geliyor...

Cumartesi, Temmuz 11, 2020

Yeşilçam, Gırgır ve "Halk"



Nedense Yeşilçam'ın halkın dilini yakaladığına, halkın sineması olduğuna inanmak istiyoruz. Gerek bu filmler üretilirken, gerekse bu süreç değerlendirilirken romantize ediliyor bu durum... Aslına bakarsanız popüler kültür ürünü olarak "başarı" kazanmış her şey benzer bir biçimde değerlendiriliyor... Gırgır da çok sattığı için halkın dergisidir, halkın dilini kullandığı için başarılı olmuştur filan... deniyor.

Doğru ve yanlış demek kolay değil... Karışık değil mi?

Söz konusu olan popüler kültür ise üretim, dağıtım ve tüketim bakımından karmaşık bir süreçten söz ediyoruz demektir ve kesin bir yargıya varmak kolay değildir. Örneğin Yeşilçam veya Gırgır'ın halkın dilini kullandığını elbette söyleyebiliriz ama bu dilin öğrenilebilir ve taklit edilebilir olduğunu atlayamayız. Şunu demek istiyorum, anlattıkları hayatlarla ilgili tek bir şeyi paylaşmayan ve o hayatı yaşamayan profesyoneller tarafından da üretildi bu dil... yani, yine demek istiyorum ki, söz konusu olan halkın diliyse, o dili üretenlerin halktan daha çok (ve daha iyi) halkın dilini konuşan birileri olmaları gerekiyordu, oldular. Çünkü, o gazete, o dergi veya o film, çok satıyorsa, kitlesellemişse, siz o dili üretmek, yaşatmak ve geliştirmek zorundasınızdır... Profesyonellik bunu gerektirir, bunu dayatır.

Bununla da kalmıyor üstelik, popüler kültürün karmaşık etkileri burada devreye giriyor: taklit edilen, aslının üstüne çıkan "yeni" halk dili, aracın (ve eserin gücüyle) halkı da etkiler, halk tarafından da taklit edilir olur. Bir deyiş, bir jest, bir nakarat gündelik dile sirayet edebilir, moda olur ağızlarda. Yapaydı-üretilmişti ama döner-dolaşır dile "yerleşir" çünkü insanlar popüler olana meylederler. 

Yeşilçam'a halkın dilini kullanırdı derken, üç beş senaristin senaryolarında kullandığı nakaratlı, esprili, komikleştirilmiş argoyu halkın dilinden çok üretilmiş yapay bir dizge saymak daha doğru olur. Benzer bir yargıyı Gırgır için de söylemek gerekiyor, halkın dilini, Oğuz Aral'ın ve birkaç "yazarın" diliyle eşlemek mantıklı değil...Bu sansüre hoş görünen, ehlileştirilmiş ve üretilmiş bir dildir...

Peki biz, üzerinden yarım asırdan fazla zaman geçtikten sonra o üretimlere bakarak ne diyeceğiz veya halkın dili nasıldı sorusuna cevap ararken nerelere bakacağız? Popüler kültür karmaşıktır derken tam da bunu kastediyorum.

Halka hitap etmeye kalkışmak başka bir şey, popüler olmak daha başka bir şey... Temsiliyet, realite, tahkiye, hikayenin veya esprinin gücü, maharetli çizgiler, oyuncu pırıltısı ve coşkusu... çook başka şeyler...

Buna da devam edeceğim.

Cuma, Temmuz 10, 2020

Güzel Ankara



İnsan doğduğu yeri seçemiyor, bir yerde doğuyor, büyüyoruz, el ekmek tuttuktan, akıl baliğ olduktan sonra bile isteye olabilir, şartlar gereği olabilir, başka yerlere gidiyor, oralarda yaşıyoruz, tercih de ediyoruz diyelim... 

12 yaşımda gördüğüm Sinop, 17 yaşımda gördüğüm Hatay ve İskenderun şehir olarak beni çok etkilemişti... Sonradan anlıyorum ki ikisinde de -orada bulunurken- ruhen büyümüştüm, o yüzden bana farklı gelmişlerdi. Galiba diyorum, esrarlı halleriyle Bursa ya da Eskişehir'de de yaşayabilirdim...
Londra'da, Frankfurt'ta da olabilirdim...Güzel hatırlıyorum oraları. 

Doğma büyüme Ankaralıyım, yaptığım işler nedeniyle ara sıra İstanbul'a gidip gelirim, orada yaşamayı istemedim, ne ki, garip bir tesadüf, soyadı kanunu sırasında Dedem'in bulunduğu yer itibarıyla nüfustaki kütüğüm İstanbul Büyükada...

Ankaralı olduğum için insanlar -hele İstanbul'da- benimle Ankara'yı ve İstanbul'u konuşmak, çekiştirmek isterler...Kütüğümü öğrendiklerinde -hele İstanbullular buna çok şaşırarak-  "bir de Büyükada ha" diye bir tepki verirler... Şehirleri övmenin ve yermenin çok sıkıcı olduğunu söylemem gerekiyor, nereye gitsem bu lakırdı hakkında bir hararet yapmam bekleniyor...Ankara'yı savunmam, İstanbul'u yermem...Of ki of...Bir vaiz gibi aynı meseleyi konuşan insanlara sahiden imreniyorum, aynı oyunu binlerce kez oynayan tiyatro oyuncuları gibiler...

Bunları yazıyorum ama çok değişmeyecek, bu sorular yinelenecek, ben de, aynı cevapları bazen nezaketen, bazen kibirli görünmemek adına tekrarlamaya devam edeceğim. [2017]

Perşembe, Temmuz 09, 2020

Red Kit'in İsim Babası Kim?



Red Kit adını kim koydu? Eskiden, yabancı çizgi romanlar Türkçe yayınlanacağı sırada isimleri değiştirilirdi. Red Kit de orijinal ismiyle (Lucky Luke) yayınlanmamış, ticari olarak daha uygun olduğuna inanarak başka bir isimle sunulmuştur. Çizgi roman koleksiyoncuları kendi aralarında bir tartışma yaşamışlar ve kısmen de benim yirmi yıl önce yazdığım metinlere referans vererek doğru-yanlış tartışmasına girmişler. Ben de gelişmelerden böyle haberdar olabildim. Yener (Çakmak) abiyle mesajlaştık. Ben çizgi roman tarihiyle uzun zamandan beri ilgilenemiyorum. Yeni insanların benim ya da başkalarının yazdıklarını geliştirecek çalışmalar yapmaları en büyük temennim. İtiraf etmem gerekirse Red Kit'e isim babası kimdir meselesiyle pek ilgilenmiyorum, çizgi romanla ilişkimi de bu türden malumat üstüne kurmamaya özen gösteriyorum. Yoksa pek çok fan ve koleksiyoncu bana bir kahramanın özel bir macerasını, yayın yılını, hangi sayıda yayınlandığını, kapak çizerini ve saireyi soruyorlar, özel bir nedenden dolayı ilgilenmemişsem cevap vermiyorum, bilmiyorum da...Ancak bir alanda çalışırken meseleye yoğunlaştıkça kimi şeyler hem dikkatinizi çekiyor hem de istemeseniz de bilebiliyorsunuz.

Red Kit'in isim babası kimdir sorusuna cevap olacak bir özetleme yapayım. 1991 yılında kendisiyle ses kaydı alarak yaptığım röportajda Turhan Selçuk bana Red Kit'in isim babasının Oğuz Alplaçin olduğunu söylemişti. Red Kit ilk kez onun çıkardığı Dolmuş dergisinde Lük Lük adıyla yayınlanmıştı ve çeviriyi, iddiaya göre o yapmıştı. Hoş, Fransızcası olmadığını söyleyenler de var ama iddia böyleydi. Daha önce çeviriyi o yaptığı için yeni yayını sırasında da ona danışılmıştı vs vs....İkinci isim, kaligrafist-Baloncu Ferdi Sayışman'dı.  Çeşitli defalar Red Kit'in ismi babası olduğunu söyledi. Bu iddiayı babası gibi baloncu olan Şevki de yineledi. Üçüncü isim, o yıllarda yine balonculuk yapan Vehip Sinan'dı: Doksanlı yılların sonunda katıldığı Hasan Kaçan'ın bir tv programında diziye ismi kendisinin verdiğini anlattı. Buna göre, yayıncı Adnan Şakrak, kendisinden yardım istemiş ve o da bu ismi uygun bulmuştu. Son iddiayı Yener Abi paylaşmış, halen hayatta olan yayıncı Şakrak'ın ismi belirlediğini, hatta çeşitli korsan yayınları engellemek için Red Kit ismini tescil dahi ettirdiğini söyledi. Adnan Bey halen yaşıyormuş ve ona da sorulabilirmiş...

Anlaşıldığı üzere biraz karışık... Sakin bir araştırmacıysanız, bunları aktarırsınız, bilirsiniz ki birinden biri yanlıştır, hatta hepsi yanlış olabilir. Yanlış hatırlıyor veya "yalan" söylüyorlardır. En sondan başlayalım, Red Kit ismi niye tescil ettirilir? Bu bir yabancı yayın ve telifini ödeyerek belli bir süre için Türkçe yayın hakkına sahip oluyorsunuz. Oysa Türkiye'de genellikle telif ödemeden kopyalanarak yayıncılık yapıldığı için adam asıl olarak "bu mal benim" diyerek, diğer yayıncılara dava açıyor ve ticari olarak zarar verebiliyordu. Öyle ki yayıncı gidip telif hakkını satın alsa bile geçmiş yayınlar ve yayıncılar nedeniyle yayından vazgeçebiliyordu. Lük Lük olan isim bu yüzden Red Kit bile yapılmış olabilir. İsim hakkını yayıncı tescil ettirebilir, ticari olarak ürünün-temsil hakkı sahibi o tarihte Şakraklar...İsim babası olduğunu iddia eden Sinan ve Sayışman tescili bendedir demediler zaten...Rica ettiler ismini ben koydum, öyle yayınlandı diyorlar. Açıkçası ben yayıncı dururken baloncunun isim koyabileceğini sanmıyorum. Aradan yirmi yıl geçti, şimdi yazacak olsam, bunun altını çizerim. Kişisel fikrim, Tommiks ismini de Samim Utkun filan koymamıştır. Münir Hayri Egeli gibi bir yayıncı, büyük bir ego, yanında çalışan birine bana bunu yaptırmaz gibi geliyor ama ne yazık ki tek kaynak Samim Utkun olunca mukayese imkanı kalmıyor. Aynı şey burada da kendini gösteriyor: Vehip Sinan, Ferdi Sayışman, Turhan Selçuk, Oğuz Alplaçin vefat ettiler. Adnan Bey yaşıyormuş, sahiden de doğrusunu o anlatsa bile bu kadar insan bir iddiada bulununca ben doğru-yanlış tartışmasına giremiyorum. Çeşitli iddialar var demek durumundayım.

Özel not: Red Kit ismiyle ilgili tartışmalardan facebook hesabıma-zaman tünelime yapıştırılan bir bağlantı sayesinde haberdar oldum. Bağlantıyı paylaşan İsmail Kar'a teşekkür ederim. Bu vesileyle Yener abiyle haberleşmiş olduk.

[Yazıyı 2013 yılında yazmıştım, tekrar soruldu veya sorun edildi diyelim, yineliyorum.]

Related Posts with Thumbnails