![]() |
Yunus Nadi, 6 Ekim ile 1 Kasım 1929 arasında geçen Almanya’da
yapılan bir Zeplin seyahatine katılarak yaşadıklarını günlük gibi yazmış,
bölümler sahibi olduğu ve çok satan gazetesi Cumhuriyet’te tefrika edilmiş.
Modern gazeteciliğin imkânları da kullanılmış, yazılar gazeteye telgrafla
gönderilmiş filan… Sonra bunlar kitaplaştırılmış.
Zeplinler o yıllarda büyük merak uyandırıyor, geleceği
sembolize ediyorlar. Popüler kültürde yaklaşmakta olduğu düşünülen yeni bir
dünya savaşının göklerde yaşanacağına dair güçlü bir tahayyül var. Uçaklar,
Zeplinler, hava savaşları… Gelecek biraz yukarıda aranıyor.
Yunus Nadi’nin seyahati de yalnızca turistik bir meraktan
ibaret görünmüyor. Gazi Paşa’nın “İstikbal göklerdedir” sözüyle özetlenen
havacılık ve modernleşme fikriyle bu yolculuk arasında açık bir zihinsel
yakınlık var. Kitabın sonradan Gazi’ye takdim edilmiş olması da bu çerçeveyi
kuvvetlendiriyor.
Zaten Yunus Nadi’nin hava seyahatlerine ilgisi bununla
sınırlı değil. Kitaba Kayseri-Ankara-İstanbul arasında yaptığı uçak yolculuğunu
anlatan yazılarını da dahil etmiş. Belli ki gökyüzüne yalnızca yolcu olarak
bakmıyor, orada yeni Türkiye’nin geleceğine dair bir gösteri alanı da görüyor.
Zeplin seyahatinde Yunus Nadi’nin yanında, Almanlarla
yakın ilişkileri bulunan işadamı Habib Edip (Törehan) var. Ticari bir hesap
olabilir, zira Habib Edip Bey, sonraki yıllarda özellikle Almanya’yla yaptığı
ticaret ve Nazilerle ilişkileri nedeniyle çok tartışılmış bir isim.
Burada ister istemez başka bir hat açılıyor. Mesele
yalnız Türk-Alman sempatisi veya teknoloji hayranlığı olmayabilir, ticaret de bu hikâyenin
bir yerinde duruyor. Yunus Nadi’nin de yalnızca gazeteci olmadığını, devletle iş yapan,
ticari faaliyetleri bulunan ve alım satımla ilgili kimi siyasi tartışmalara adı
karışmış bir kişi olduğunu hatırlamak gerekiyor.
Kitapta enikonu millî refleksler okuyoruz, ama böyle hikâyelerde parayı
da izlemekte fayda
var.
Zeplin seferlerinin Almanya’dan İstanbul’a kadar
uzanmaması, daha doğrusu böyle bir hattın tasarlanmamış olması, hem Nadi’yi hem
Habib Edip’i üzüyor. Türkiye’nin bu yeni ulaşım ağının dışında kalmasını
istemedikleri anlaşılıyor. Zeplin seferlerinin Türkiye’ye uzatılması konusunda
Almanlarla temas kurulmuş olması ihtimal dahilinde, fakat elimizde bunu gösteren açık bir belge yok.
Neticede Alman Zeplin’ine binmiş iki Türk yolcu olarak
manzarayı seyredip dönüyorlar.
Yunus Nadi kitap boyunca Alman hayranlığını da pek
gizlemiyor. Türklerle Almanları boyun eğmezlik başta olmak üzere çeşitli
bakımlardan birbirine benzetiyor ve sonunda işi hayli ileri götürüyor: “…ne
olursa olsun, asla yıkılmayacak, ebediyete namzet büyük milletlerdir: İşte
Alman milleti ve işte Türk milleti!”
1929 için ilginç bir cümle. Birinci Dünya Savaşı’nın
üzerinden henüz on bir yıl geçmiş. Almanya yenilmiş, imparatorluk çökmüş,
Türkiye ise başka bir rejim altında kendisini yeniden kurmaya çalışıyor. Yunus
Nadi iki ülkeyi mağlubiyet, direnç ve yeniden doğuş fikri üzerinden birbirine
yaklaştırıyor.
Ama kitapta beni asıl ilgilendiren Zeplin’den çok Yunus
Nadi’nin Zeplin’i nasıl kullandığı.
Yunus Nadi yalnızca Zeplin’e binmiyor, Zeplin’e binmiş
Yunus Nadi’yi de anlatıyor.
Teknoloji büyüsünü, milliyetçiliği, Alman hayranlığını ve
yeni Türkiye’nin gelecek tahayyülünü kendi gazetecilik şahsiyetinin etrafında
bir araya getiriyor. Yolculuk böylece sıradan bir seyahat olmaktan çıkıp bir itibar
gösterisine dönüşüyor.
Bir kıta keşfetmiş gibi anlatılan bu seyahatin bugün bana
ilginç gelmesinin nedeni de bu.
Yunus Nadi, ne kadar övünsem az demiş olmalı ki kitabın
kapağına kendi fotoğrafını da koydurmuş. Zeplin yukarıda, Yunus Nadi kapakta.
Modern gazetecilik bazen tam olarak budur.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder