Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Ağustos 11, 2026

Tuhaf Kitaplar (5): Şehvetin Cerrahisi

Selami Münir Yurdatap’ın 1946 tarihli Şehvet Geceleri’ni bir merhumun terekesinden çıkmış erotik romanlar arasında buldum. Pulp romanın neredeyse bütün klasik zaaflarını taşıyor: karakterler durmadan çoğalıyor, sayfalar boyunca hazırlanan olaylar iki paragrafta buharlaşıyor, yazar okuru şaşırtmaya çalışırken hikâyenin ucunu sık sık kaçırıyor. Büyük ihtimalle gazetede tefrika edilmiş olmalı; her bölüm sanki bir önceki gün yazılanlar unutularak kaleme alınmış hissi veriyor.

Roman iki katmanlı ilerliyor. Bir yanda genç işadamı Şadan’ın “bugünde” geçen hikâyesi, öte yanda tesadüfen eline geçen bir günlük. Asıl ilginç olan da bu günlük. Genç bir kadın, ilk cinsel deneyimlerini ve giderek başka kadınlara duyduğu arzuyu son derece açık bir dille anlatıyor. 1946 için şaşırtıcı bir cesaret örneği. Bildiğim kadarıyla kitap hakkında herhangi bir dava da açılmamış.

Benim dikkatimi çeken ise günlüğün kahramanı değil, onun çevresindeki yan karakterlerden biri oldu: Süzan. Romanın bir yerinde Şadan’ın arkadaşları, sıradan bir sohbet havasında Süzan’ın altı ay önce Cerrahpaşa’da ameliyat olduğunu, artık “Süleyman” adını kullandığını anlatıyorlar. Üstelik bunu bir trajedi ya da skandal gibi değil, neredeyse hayranlıkla aktarıyorlar: “Öyle gösterişli bir delikanlı oldu ki görme.”

Bugünden bakınca bu, tuhaf bir anlatı çözümü gibi görünüyor. Kadınlardan hoşlanan bir kadın karakter, romanın ortasında cerrahi bir müdahaleyle erkeğe dönüştürülüyor. Bunun gerçekten tıbbi bir olasılığa dayanıp dayanmadığından çok, anlatıdaki işlevi önemli. Yazar ya döneminin ahlak anlayışı içinde “sakıncalı” görülebilecek bir ilişkiyi anlatılabilir kılmak için bedeni değiştirmeyi seçiyor ya da bunu bilinçli bir sansür önlemi olarak kullanıyor. İki kadın arasındaki ilişki, taraflardan biri erkek ilan edildiği anda ahlaki bakımdan daha güvenli bir zemine taşınmış oluyor.

Her iki ihtimalde de değişen şey arzu değil, onun toplumsal tercümesi. Günlük bölümünde bir kadının başka bir kadına duyduğu istek rahatlıkla yazılabiliyor; ama bu arzunun taraflarından biri kalıcı olarak “erkek” olduğunda aynı ilişki heteroseksüel bir çerçeveye oturuyor ve anlatılması kolaylaşıyor. Şehvet değişmiyor, yalnızca adı değişiyor.

Tam bu noktada bana hep ilginç gelen bir örtüşme var. Ahlakçının şehveti ile şehvetlinin ahlakçılığı çoğu zaman aynı noktada buluşuyor. Şehvet Geceleri bir yandan dönemine göre şaşırtıcı ölçüde cüretkâr; öte yandan bu cüreti sonuna kadar taşıyamadığı yerde en muhafazakâr çözüme başvuruyor. Bunun sansür korkusundan mı, yazarın kendi ahlaki sınırlarından mı kaynaklandığını kesin olarak söylemek zor.

Romanın genelindeki dağınıklık (karakterlerin kaybolup yeniden belirmesi, günlüğün ikinci defterle aniden yön değiştirmesi, Şadan’ın günlüğün yazarının kendi karısı olduğunu öğrenince neredeyse ölmesi) tipik pulp zaafları olarak görülebilir. Ama Süzan/Süleyman meselesi bunlardan biri değil. Tam tersine, anlatının en bilinçli hamlelerinden biri gibi duruyor. Yazar burada dikkatsiz davranmıyor, tam da çözmesi gerektiğini düşündüğü noktada, meseleyi ameliyatla çözüyor.

Bu yüzden Şehvet Geceleri yalnızca ortalama bir pulp roman örneği değil. Aynı zamanda 1946 Türkiye’sinde arzunun hangi koşullarda anlatılabilir sayıldığını gösteren küçük ama öğretici bir belge. Arzu yasak değildir, yeter ki bedenler ve kimlikler onu ahlaken kabul edilebilir bir biçime tercüme edebilsin. Şehvet değişmez, yalnızca adı değiştirilir.


Pazar, Temmuz 19, 2026

Duyurmuş olayım

“İletişim Yayınları’ndan bütün kitaplarımla birlikte ayrıldığımı duyurayım. Yaklaşık otuz beş yıllık bir ilişkiydi. Böyleyken böyle oldu. E, o zamanlar sosyal medya yoktu Mıstık Abi.”

Yukarıdaki kısa açıklamayı bir hafta önce Facebook ve Twitter hesaplarımdan yaptım. Sosyal medyada aralıklarla yazarım. Twitter’ı neredeyse hiç kullanmıyorum; Facebook’ta ise çoğunlukla burada yayımladığım yazılardan bazılarını paylaşıyorum.

Sosyal medya hakkında yazan ve düşünen biri olarak, onunla hep mesafeli bir ilişki kurmak istedim. Ayrılığımı orada duyurmamın nedeninin, yaşadığım linçle ilgili olduğunu tahmin edersiniz.

Genel olarak şu fikri taşıyorum: “Memleketten soğumak istiyorsan sosyal medyada yorum okuyacaksın, kendinden soğumak istiyorsan o yorumlara cevap vereceksin.” Bu yaşıma kadar sosyal medyada herhangi bir tartışmaya girmedim. Bundan sonra da gireceğimi sanmıyorum. Linçlenirken dahi tek bir kişiye cevap vermedim.

Söz konusu paylaşım üç günün sonunda 750 bin etkileşim almıştı. Buna karşılık yalnızca yüzde üçü (3) yazıyı tıklamıştı. Dikkat edin, okumuş değil, bakmış diyorum. Bir süre sonra ilgili yazıyı ve linçlenme hikâyemi blogumda paylaşacağım.

Bunlar baş edemeyeceğim şeyler değil. Sağlığım yerinde, çalışabiliyor ve yoluma devam edebiliyorum.

Diğer yandan, yazdığım ve üzerine düşündüğüm pek çok şeyi kendi üzerimde sınama imkânım oldu. Bu da az şey değil. Arayan, soran herkes buna şahitlik edebilir. Ayrıntı paylaşmak, kavgada taraf olmak, varsa eğer taraflara malzeme taşımak istemiyorum.

Yaşananları ilk kez burada duyacak arkadaşlarım olacaktır. Merak etmesinler, iyiyim. Tek ricam şu: Uzatmayalım, ben hepsini geride bıraktım. Hayatta gerçekten çok daha önemli şeyler var…

Son olarak kitaplarımla ilgili bir not düşeyim. Henüz herhangi bir yayınevini aramadım, kimseyle görüşmedim. Çizgili Hayat Kılavuzu ve Çizgili Kenar Notları gibi derleyeni olduğum çok yazarlı kitapları yeniden yayımlatmayı düşünmüyorum.

Yazarlarına ayrıca yazacağım. Ancak “Ne oldu, neden oldu?” gürültüsünün sahiden çok zamanımı almasından çekiniyorum. Bir süre sonra kitaplara yoğunlaştığımda bunları da halledeceğim.

Çarşamba, Temmuz 08, 2026

Son Okuduklarım 115

Aj Dungo’nun Dalga Dalga adlı grafik romanı, bir yandan sörfün tarihini anlatırken bir yandan da kaybettiği kız arkadaşıyla ilişkisini merkeze alan oldukça duygusal bir anlatı kuruyor. Albümün estetik dengesi ve çizgi performansı gerçekten dikkat çekici. İlk bakışta sörf tarihi nedeniyle enformatik bir çalışma gibi görünse de, yas ve aşk hikâyesi bu mesafeli dili giderek dönüştürüyor; anlatıya buruk bir derinlik katıyor. Yine de bana göre bu albümde çizgiler, hikâyenin önüne geçmeyi başarıyor. 

Köşecik ile Kısacık, Cervantes’in Örnek Alınacak Hikâyeler kitabındaki öykülerden biri. Başlangıçta iki genç hırsızın serüvenini okuyacağınızı düşünüyorsunuz. Fakat Cervantes’in anlatma iştahı ağır basınca metin, hırsızlar loncasında karşılaşılan tiplerin geçit törenine dönüşüyor. Karakterler birer birer sahneye çıkıyor; neredeyse bir Molière oyunu izliyormuş hissi veriyor. Çok etkilendiğimi söyleyemem ama merakla okudum. Yalnız, arkaik bir metin olduğunu baştan hatırlatmak gerekir.

Annie Ernaux’un Yalın Tutku novellası, isminden de anlaşılacağı üzere erotik bir anlatı. Evli bir erkekle yaşadığı ilişkiyi merkeze alan anlatıcı, hayatını neredeyse bütünüyle bu tutkunun etrafında kuruyor. Saplantılı, tek odaklı ve marazi denebilecek bir yoğunlukla sadece onu bekliyor, onu düşünüyor, onu hayal ediyor. Öyle ki, hayatı yaşamaktan çok beklemeye dönüşüyor. Tek taraflı bir günlük havasında ilerlediği için metin, olay anlatmaktan çok tutkunun ruh hâlini aktarmaya çalışıyor. 

23:30 Baguio Seferi, pek aşina olmadığımız bir dünyadan seslenen bir anlatıcının hikâyesi. Sayfa tasarımı, paneller arasındaki geçişler ve görsel ritim oldukça başarılı; ciddi bir emek olduğu hissediliyor. Hikâye ise bilinçli olarak muammalı kurulmuş. Ancak bu kadar uzatılmasına gerçekten gerek var mıydı emin olamadım. Sonunda “O otobüsteki bütün yolcular meğerse uzaylılar tarafından…” diye başlayan bir açıklama geliyor. Bana kalırsa çizeri asıl cezbeden şey bu fikri anlatmaktan çok, o gizem ve gerilim atmosferini görselleştirmek olmuş.

Bob Dylan’ın Nobel Konuşması birkaç açıdan hoşuma gitti. Dylan, kendisini etkileyen üç kitabı; Moby Dick, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok ve Odysseia üzerinden anlatıyor. Bunları yalnızca şarkılarına ilham veren metinler olarak anmıyor; doğru yerlerden girerek, güçlü gözlemlerle yorumluyor. Özellikle Moby Dick üzerine söyledikleri, sanki bir Bob Dylan şarkısı gibi ritmik ve lezzetli akıyor.

Nada’nın yeni kapsül albümü, Nicolas Pegon imzalı Humma. Yine bir “trip” hikâyesi okuyoruz. Önsözden öğrendiğimize göre Pegon, Orta Çağ’da “çavdar mahmuzu” mantarından zehirlenen bir din adamıyla günümüzde LSD kullanan bir bağımlıyı aynı halüsinasyonun içinde buluşturmayı denemiş. Aynı rüyada uyanıp karşılaşan bu iki karakter önce şaşırıyor, ardından büyük laflar etmeye başlıyor. Kapsül albümleri  biraz böyle ilerliyor: underground bir tavırla üretiliyor, sınırlı bir okura sesleniyor, dünyayla hesaplaşmayı estetik bir manifesto olarak benimsiyor. Herkes için değil belki ama kendi dilini kurmaya çalışan ilginç bir seri. Okumaya devam.

Pazar, Mayıs 17, 2026

Devamını yazıyorum


Otuz yıl önce “Türkiye’de Çizgi Roman” isimli bir kitabım yayımlandı. İlk çalışmam olduğu için türlü naiflikler ve yavanlıklar içeriyordu ama bana sahiden akademi yolunu açtı. Hayatımın uzunca bir dönemini üniversitede çalışarak sürdürebildiysem, o ilk kitabın sayesinde oldu. En azından ben  “minnetle” öyle hissettim.

Yıllar içinde o kitabın devamını yazmak, başka türlü yorumlamak, aynı metne daha farklı bir “tarih” dizgesi kurabilmeyi hep istedim. İnsan zamanla yalnızca bilgi biriktirmiyor, bakışı da değişiyor çünkü. Otuz yıl önce gördüğünüzle bugün gördüğünüz aynı olmuyor. Ama iş yoğunluğu, hayatın savrulmaları, ilgilerin değişmesi, belki de planlı çalışamamak yüzünden bunu bir türlü gerçekleştiremedim.

Bu ayın başında bu kitabın bir tür devamı ya da yeni bir yorumunu yazmaya giriştim. Bir borç ya da mecburiyet gibi hissettiğim şeyi, yazarak “kapatmak” istiyordum. Nihayet başlayabildim.

Bilenler için yeni değil ama ben hemen her metnimi elle ve deftere yazarak tamamlıyorum. İşler beklediğim gibi giderse, Temmuz sonunda bitirmeyi, kitap olarak bu yıl içinde yayımlatmayı hedefliyorum. Böyleyken böyle Romalılar…

Çarşamba, Şubat 04, 2026

Crumb, Tekvin’i Niye Çizdi?


2009 yılı sonunda çizgi dünyası ve underground alemi adına merak uyandırıcı bir gelişme yaşandı. 1943 doğumlu ünlü çizer [Robert Dennis] Crumb kendisinden beklenmeyecek bir çalışmaya imza atarak Tekvin’in çizgi roman uyarlaması olan bir albüm (The Book of Genesis Illustrated) yayımladı. Hemen tüm dünyada ajanslardan servis edildi bu haber, bizde de çıktı, hatta bir asparagas teyellendi peşisıra: Crumb, Kuran-ı Kerim’i de çizgi romanlaştıracaktı vs. Biri bir albüm yayınlamış ve o dönem Türkiye’de de çizgi roman modası var, denk düştüğünden haber olmuş işte diye düşünmeyin. Ya da Tevrat’a ilişkin bir propagandanın parçası da saymayın derim. Hiç akla getirmeyin demiyorum, İncil ya da Tevrat ilk kez çizgi romana uyarlanmıyor. Pek çok ülkede dini kurumların özellikle geçen yüzyılın ikinci yarısında bizzat çizgi roman yayıncılığı yaptığını, Amerika’da sadece dini değil hayli iddialı anti-komünist çizgi romanları yayınladığını hatırlatabilirim. Din ve çizgi roman hiç sevmemiş değillerdir birbirlerini. Ajansların asıl ilgisini çeken şey, bu uyarlamayı gelmiş geçmiş en ünlü underground sanatçılarından biri olan Crumb’ın yapması. 

The Guardian birkaç yıl önce Crumb’ı ayrıntılı olarak anlatan bir yazı dizisi yayınlamış ve şu spotlarla sunmuştu: “60’ların hippilerinden 90’ların film yapımcılarına ve 21. yüzyıl küratorlerine, her nesil seks saplantılı, beşeriyet düşmanı Rober Crumb’ı yeniden keşfediyor”. Aynı sayfalarda eleştirmen Simon Hattenstone, “Crumb kırk yıldır en aşağılık arzularımızı çiziyor. O profesyonel bir sapık, çizgilerinde boy gösteren utanmaz bir canavar” diye yazmıştı. Kendisi gibi çizer olan karısı Aline’e göre, gülerek söylediğine bakmayın, “cinsiyetçi, ırkçı, Yahudi, kadın düşmanı” olan birinden söz ediyoruz. Altmışlı yılların ortasından beri çiziyor, bir aralar LSD bağımlısıydı, her türlü otoriteye karşı çıkan çalışmalar yayınladı. İri kıyım kadınlar, abazan erkekler, edebsiz edebiyat, grotesk olan her şey hikâyelerinde yer aldı. Kendinden sonra gelen kuşakları -bizdeki çizerleri dahi- derinden etkiledi. Bugün Grafik Roman adlı bir ardışık sanattan söz ediliyorsa Crumb’ın sahiden katkısı büyüktür. Samimiyetle saplantılarını, açmazlarını resmetti. Devlet, kilise, bürokrasi, polis, politikacılar, ebeveynler, aile başta olmak üzere bütün emredenlerle alay etti. Küçük bir anekdot aktarmalıyım, çizgilerini ve neler anlattığını bilenleri şaşırtmayacaktır: Janis Joplin ve Robert Crumb birbirleriyle tanışmak istiyormuş, ortak bir dostları varmış. Davulcu Dave Getz de Crumb’ın onlar için bir albüm kapağı yapıp yapamayacağını merak ediyormuş. Ortak dostları konuyu Crumb’a açınca Crumb, “Tamam, albüm kapağınızı yaparım, ama tek şartım, Janis’le tanıştığım zaman göğsünü mıncıklamak istiyorum” demiş. Albüm çıktıktan sonra verilen bir partide Joplin’le Crumb tanıştırılmış. Crumb, Joplin’in göğsüne yönelmiş ve arzusunu aynen dediği gibi hitama erdirmiş. Joplin, Crumb’a bakıp “Ah, tatlım” demiş. Bu Crumb’ın çok hoşuna gitmiş. Başa dönelim, evet böylesine ergen zekâlı, arzularına gem vuramayan ve ne yalan söylemeli komik, hınzır ve “ahlaksız” biri Tekvin’i çizgi romana uyarlıyor. Vallahi neden diyeceğim, ama kesin cevabını bilmiyorum.

Geçen yaz başlarında ilk kez, Crumb’ın böylesi bir uyarlama üzerinde çalıştığı haberi çıkmıştı. Kendi adıma ironik, eleştirel bir hikâye olacağını düşünmüştüm. Neredeyse eş zamanlı olarak yayıncısı, benim gibi düşünenleri ters köşeye yatırdı: Hayır, Crumb bütünüyle aslına sadık bir uyarlama yapıyordu. Doğrusu kitap çıkana kadar bu sadakat iddiasını ciddiye al(a)madım. Üstelik Tekvin, epeyce zürriyet meselesiyle ilgili olduğu için başka çizer ve mizahçılar tarafından hicvedilmiştir. Velâkin, albüm çıktığında gördük, Crumb yaratılışın ilk 50 bapını bire bir uyarlamış. Bol isim ve aile seceresi vardır, onları dahi o sevimli kaligrafisiyle aktarmış. Âdem ile Havva’nın kandırılmaları, ağaçtaki meyveyi yediklerinde çıplak olduklarını fark etmeleri, örtünmeleri, utanmayı öğrenmeleriyle başlıyor albüm. Habil’in cinayeti, İbrahim’in İsak’ı kurban etme ritüeli, Lut’un kızlarıyla sevişmesi, Sodom ve Gomorra üzerine yağan kükürt ve ateş, Rebeka, Yakup, Hacer, Nuh vd. Gerçekten iddia edildiği gibi sadakatle anlatmış yazılanları. Yine de bir ilginçlikten söz edilebilir: Tekvin’de geçtiği biçimde aktarayım “Tanrı adamı yarattığı günde, onu Tanrı benzeyişinde yaptı”. Crumb, asıl olarak Tanrı’yı çizmiş, öfkelenen, cezalandıran, akıl veren ve plan yapan biri olarak resmetmiş onu. Hakkını yemeyelim, cinsellikle ilgili ölçülü davrandığı, hele geçmiş işleriyle kıyaslandığında hayli sakınarak çizdiği iddia edilebilir ama bu uyarlama yine de her ülkede yayınlanamaz.

Crumb’ın bu uyarlamayı yapmak istemesi, sadakat göstermesi dilimizdeki klişe karşılığıyla “hidayete erdiğini” mi gösteriyor. Bir yaşlanma emaresi, pişmanlık içeren bir hezeyan ya da af dileme mi? Global ölçekli bir din ilgisinin sonucu olarak değerlendirilebilir mi veya. Sanıyorum, Crumb’ın ilk olarak ilgisini çeken şey, sapkın şöhretini bilerek yapılan uyarlama teklifi olması. Bunun cezbedici ve meydan okuyucu bir yönü olduğu muhakkak. Sadakati, profesyonelliğin bir parçası olarak görerek sorun etmemiş, bu da anlaşılıyor. Kafka ya da Bukowski uyarlaması yaparken de benzer bir itina göstermişti. Crumb, albüm hakkında konuşurken agnostik olduğunu söylemiş, anlattıklarından anlayabildiğim kadarıyla dinlere olmasa bile Tanrıya inanan biri. Israrcı da değil, hep öyleydi zaten, başka yönlere ilgi gösterdi çoğu zaman. Yoğunlaşmalardan sıkıldı, “Tanrı”yı uzun uzadıya konuşabilecek biri olmadı. Belki bu konu açıldığında yine ailesinden söz edebilirdi veya dönüp dolaşıp Amerika’ya olan nefretini anlatabilirdi, konuyu başka taraflara çekerek bile isteye dağıtırdı.

Crumb, Tekvin'i resimleme nedenlerinden biri olarak anlatılan hikayelerin ilginçliğini göstermiş, işe başlarken-ki bunu sonradan söylüyor, cinsellik ve şiddet dolu bir hiciv çıkarmaya niyetliymiş ama çalıştıkça bunu yapmasına gerek kalmadığını metinde bu ögelerin ziyadesiyle yer aldığını fark etmiş filan. İnsan, ister istemez Crumb’un üretimlerine bakıyor ve Tekvin’le kıyaslıyor, gözle görülebilir bir fark olduğunu hemen anlıyorsunuz. Tekvin, geçmiş işlerine kıyasla hayli “politically correct” bir çalışma. O sebeple epeyce yuvarlak ve ihtiyatlı konuşmuş dememiz gerekiyor. 

Başka bir soru: mesele, Tekvin’i asla okumayacak ya da önemsemeyecek Crumb okurlarına Tekvin’i okutmak veya bir biçimde Tekvin’i konuşulur kılmak olabilir mi? Olmaz demiyorum ama bunun çok etkili olduğunu düşünmüyorum. Neyi amaçlarsanız amaçlayın bir popüler kültür ürününün nasıl tüketildiği önemlidir, amacı ne olursa olsun, başka bir bağlama sapılması mümkündür çünkü. Tekvin çizgi romanıyla ilgili yorumlarda Crumb’ın geçmişinin belirleyici olduğu anlaşılıyor. En çok Tekvin’de resmedilmiş kadınlardan söz ediliyor örneğin. Okurlar devraldıkları ve alışkın oldukları hınzırlıkları yeniden belirginleştiriyorlar.  

[Bu yazı ilk kez  Birgün Kitap’ın 29.5.2010 tarihli yazısında yer aldı, blogta tekrar yayımlarken bir kez daha elden geçirdim. Yazıda yer alan alıntı ve  anekdotları Serüvenci arkadaşlarımdan Şenol (Bezci) ve Can'a (Yalçınkaya) borçluyum.] 

Pazar, Aralık 07, 2025

Bakışın hızı: Yazar, Fan ve Caps

Bir yazarla okuru (ya da artık arkadaş olmuş okuru) mesajlaşıyor. Hepimiz buna benzer caps’ler görüyor, gülümsüyoruz. Bu capsi bir arkadaşım gönderdi; yazarı tanımıyorum ama paylaşımına bakılırsa eli yüzü düzgün, pareolu fotoğrafları da olan biri. Görünen o ki beğeniliyor da.

Niye alaya alındıklarıysa okur okumaz anlaşılıyor. Daha ilk cümlede özensiz bir dille karşılaşıyoruz: “roman konu”, “sosyalajik”, “hersey” vb. Kendini “yazar” diye sunan birinin ilk tökezlediği yerin dil olması otomatikman güldürüyor. “Aşk, ihanet, sosyal sorunlar, ölüm, her şey var.” Tam bir tag listesi. “Yaşanmış gerçek hikâye” kalıbından ise oldum olası hoşlanmam.

Devamında şu cümleyi okuyoruz: “O yüzden yazarken daralıyorum gezerek yazıyorum evde yazılmıyor sürekli bir köşe arıyorum doğa içinde sessiz burası iyi geldi.”

Sanki yazarlık, sürekli “yazamıyorum ama çok hissediyorum” performansı gerektiriyormuş gibi. İlham hikâyesi, metnin kendisinden daha çok yer kaplıyor.

Okur “Dönemselse kesin intihar da var” diyor, yazar da “Çok zekisin 😊” diye cevap veriyor. İddia ile gerçek arasındaki makas açıldıkça komedi artar. Ortada edebiyat konuşması yok; sadece yazar imajı, fan ilişkisi ve dram pazarlaması var. İnsanlar da böyle şeyleri görünce “vasatlık pornografisi” diye dalga geçiyor.

Blogu takip ediyorsanız, görseldeki gibi caps’ler paylaşmadığımı bilirsiniz. İtiraf etmem gerek, vasatlık üstüne espri yapmak aslında hoşuma gitmiyor; epey ergen buluyorum. “Peki niye paylaştın?” derseniz, capsi gönderen arkadaşımı işaret edeceğim. “Yazarlık nasıl ve neden bu seviyeye geldi?” diye sordu.

Ona da söyledim: Kesin, tek bir cevabım yok. Bence eskiden de vasat yazar çoktu. Bugün kitap çıkarmak geçmişe kıyasla hem kolayladı hem ucuzladı; mesele biraz da maliyetlerle ilgili. Bu kadar çok yazar ve kitap olunca vasatlık sanki çoğalmış gibi görünüyor ama oran olarak bakarsak tablonun çok değiştiğinden emin değilim.

Fark bence şurada: Vasat artık çok daha hızlı teşhir edilebiliyor. Üstelik bu kadar kısa metinler kolayca sarakaya alınır. Kimse oturup kadının kitabını açıp okumuyor; okumak zahmetli iş. Herkesin yaptığı, göze ilk çarpanı, en kolay alay edilebilir olanı “tokatlamak”. Demek istediğim şu: Kimse derinleşmiyor; hızlı tepki veriyor. Biz de o hızın içinden bakıp “yazarlık ayağa düştü” diyoruz. Aslında düşen belki de daha çok, bakma hızımızın kendisi.

Cumartesi, Ekim 04, 2025

Hey dostum nereye?

Okuma oranları düşüyor mu?

Nüfusa bağlarsak hiç artmadı ve hep düşüyor Mıstık abi. Kendimi bildim bileli, kitap okunma meselesi endişeyle konuşulur. Kitapların satmaması kadar üzüntüyle konuşulan bir başka “satış bahsi” bilmiyorum. Genel olarak sadece bizde değil her yerde basılı kitap satışları durgun olsa da tamamen gerilemiyor. E-kitap ve sesli kitap formatları ise hızla artıyor. Yani insanlar hâlâ “metin tüketiyor”, sadece format değişiyor görünen o. Telefon biliyorsunuz bütün mediumları üzerinde topluyor. Kitabı da alacağını tahmin etmek zor değil.

Kitap neden bu kadar önemliydi ve satmaması üzüntü yaratıyor, bu his yeni de değil çünkü…

Kitaba kutsiyet atfedilmesi ve bunun aldığımız eğitimin parçası olmasıyla ilgili bir durum bu. Kitap, uzun süre “bilgiye ulaşmanın” temel kaynağıydı. Malumat ya da enformasyon demek istiyorum aslında. Bugün o malumata Google’dan ulaşabiliyoruz. Bu da kitabın “tek kaynak” olma statüsünü kırdı. Kütüphaneye giden bir kuşaktanım. Kazancımın önemlice bir kısmını basılı yayınlara ve onlarla ilgili materyallere harcıyorum. Google’da ne varmış diyen çıkabilir. Küçümseyenler yanılıyor. Kültür biçim değiştirdi, kitaba kutsiyet atfedenleri yaralayan bir durum bu…Ezber bozan bir durum demek daha doğru. Okuma” artık sadece kitap değil… makale, blog, çevrimiçi forum, hatta uzun sosyal medya zincirleri de bu kültürün parçası. Tartışmayı romantize etmeden ve bir kayıp gibi görmeden yapabilmek gerekiyor. Bu konu konuşulurken bir tehlike gibi anlatılmaya başlıyor.  Evet, derinlikli, yoğun konsantrasyon isteyen metinler giderek dar bir azınlığın uğraşı haline gelebilir deniyor. Yani kitap kültürü bitmiyor ama elit bir uğraşa dönüşme riski var diye açıklanıyor. Ben de diyorum ki, kaybın farkındayım ama okumak, daima elit bir uğraştı.

Her dönemde “okuma bitti” paniği olmuş. Televizyon çıktığında, internet yaygınlaştığında, hatta roman türü ortaya çıktığında bile.

Haklısın. Okuma biçimi dönüşerek yaşamaya devam etti. Burada soru şu, okuma eylemi sürdürülebilir mi, onu bilmiyoruz. Bence hiç bitmeyecek, basılı kitap fetişizmi azalacak, yerine çok formatlı, çok mecralı, çok parçalı bir okuma pratiği geldi ve geliyor. Asıl mesele, çok parçalı dikkat ekonomisinde biz ne kadar derinleşebiliriz.

Bu değişim olumlu mu olumsuz mu?

Bir yandan metinler hiç olmadığı kadar erişilebilir durumda, bu çok demokratik bir durum. Bir metne ulaşmak için gösterdiğim çabaları düşünüyorum da… Herkes cebinde binlerce kitaba ulaşabiliyor. Öte yandan bu bolluk, dikkati dağıtıyor. Çok acelemiz var o yüzden “kitapla baş başa kalma” deneyimi güçleşiyor. Dikkat edin, gençler için kitap okumak büyük bir “meydan okuma” ve o kitabı bitirmek büyük bir gurur vesilesi.

Kitap fuarları, imza günleri, kütüphaneler hâlâ doluyor ama

Kitap artık yalnızca içerik değil, bir “ritüel” ve “nesne” olarak değer taşıyor. İnsanlar kitabı sadece okumak için değil, bir kimlik göstergesi, kültürel bir aidiyet olarak da sahipleniyor. Yazarından kitap imzalatmak ve onu instagramda paylaşmak başka şey diyebiliriz ama bu da içinde yaşadığımız hayatın bir parçası artık. İnsanlar niye spor yapıyorlar, niye tatile gidiyorlar sorusunun cevaplarını kitap fotoğraflarıyla birlikte düşünün…

Son soru: Kitap kültürünün geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Kitap kültürü ölmez de kabul edelim, kitap okumak artık popüler bir uğraş değil. Çünkü kitap sabır, yalnızlık ve odaklanma istiyor. Bunlar da yaşadığımız çağın “trend” özellikleri değil. Ekran kültürü sürate dayalı anlık tatmin ve kolay haz sunuyor. Kitap ise tam tersidir biliyorsunuz, yavaşlık, derinlik, hatta sıkıntı üretir. Kitabın kendisini okumak yerine, onun imajını paylaşmak daha yaygın bir ruh hali oldu. Bu da kültürün nesnesiyle değil, “temsiliyle” yaşadığı anlamına geliyor.

Cumartesi, Ağustos 02, 2025

Sıralama

Dan James’in Mosquito (2005) adlı grafik romanında, bir erkek çocuğunun okuma serüveni anlatılır. Başlangıçta anne kucağında Dr. Seuss, sonra ilkokul yıllarında Tenten ve Roald Dahl. Ergenlikte bir elde Lovecraft, diğer kenarda Kafka. Sakal ve bıyığın belirdiği yirmili yaşlarda ise sahneye Borges çıkar.

Bizde olsa, hatta ben olsam nasıl olurdu bu sıralama diye düşündüm. Türkiye’de Lovecraft’la büyüyen pek yoktur mesela. Poe deseniz, hadi belki. Eskiden olsa en azından başlangıçta bir ortak paydamız vardı: Cin Ali. Şimdi o bile kalmadı.

Devlet okulu ayrı bir dünya, özel okul başka. Herkes kendi “meşrebine” göre bir şeylere değer veriyor, bir diğerini dövüyor. Artık kimse kimseyle aynı hikâyeyi okumuyor. Aynı kitaplar etrafında birleşemiyoruz. Çok da umursamıyoruz. Bu durum, yalnızca edebiyatın değil, hatırlamanın da şekil değiştireceğini gösteriyor.

Benim listem şöyle başlardı: Cin Ali, ardından Milliyet Çocuk, sonra belki Enid Blyton ya da Kemalettin Tuğcu ile devam ederdi. Peşinden Tarkan çizgi romanı gelirdi. Tuhaf bir karışım olduğunu kabul ediyorum.

İlk gençlik deyince aklıma hemen Mehmet Eroğlu geliyor. Sonra bir tür açgözlülük başladı; tek bir yazarla tarif edilemeyecek kadar çok sesli bir dönem yaşadım. Her şeyi okuyordum, delidivane.
Seksenlerde büyüklerimizden, okur yazar öğretmenlerden en çok Orhan Veli ve Sait Faik’in adını duyardık. İnce Memed’in galiba üçüncü romanı Hürriyet’te tefrika edilmişti de Yaşar Kemal’le öyle tanışmıştım. Benim aile ve okul çevremde en çok bilinen yazar, açık ara Aziz Nesin’di.

Hep söylüyorum: seksenlerin ortasından itibaren (galiba 1983), çıkan neredeyse her yerli romanı okudum. Şimdi bu mümkün değil. Bir kuşağın neyi çok okuduğunu ölçebilmek artık kolay değil. Yayınlar takip edilemeyecek kadar çoğaldı, gürültü arttı, iz bırakanlar azaldı diyelim.

[Bitirirken ters köşe yapayım: İlk okuduklarımız gerçekten bu kadar önemli mi? Aydınlanmacı pedagoji, ilk okunan kitapların daha sonra okunacakları, hatta karakteri belirleyeceğine inanır. “Ne okuyarak büyüdüysek, kime özendiysek, kimin hikâyesinde kendimizi bulduysak… onu kaybetmeyiz” diye düşünülür. Bu yüzden öğretmenler ve ebeveynler, çocuklar “yanlış” şeyler okumasın diye cebelleşip dururlar. Fazlasıyla iyimser ve romantik bir bakış olduğu aşikar, değil ilk kitaplar, okumak bile herhangi bir sonucun garantisi olamaz çünkü.]



Pazartesi, Haziran 16, 2025

Ivır Zıvırın Belleği

Kitabı duymuştum ama iş telaşından epeyce gecikerek edinebildim. Yazar Henry Jenkins, yıllardır ilgimi çeken bir akademisyen. Popüler kültüre dair yazdıklarını eskisi kadar yakından takip edemesem de dikkatle okuduğum isimlerden biri. Çizgi romanla ilgili bir çalışma kaleme alınca, bu kitabı edinmem kaçınılmaz oldu diyelim.

Jenkins bu kez “stuff” kavramına, yani bizim dilimizle “eşya”, hatta daha doğrusu “ıvır zıvır” dediğimiz nesnelere odaklanıyor. Kitabın temel savı şu: Stuff, yalnızca fiziksel nesneler değil,; aynı zamanda duygusal, kültürel ve toplumsal anlamlarla yüklü (medium, vessel) taşıyıcılardır. İçinde yaşadığımız üretim tüketim rejimi, varlığını epeyce bu eşyalar aracılığıyla sürdürür. Satın alıyoruz, yeniliyoruz, almak zorunda hissediyoruz, ama bir yandan da atmaya kıyamıyoruz filan ya…. Jenkins, bu geçici gibi görünen nesnelere yüklediğimiz kalıcı anlamları fark ederek, onlara dikkatle eğiliyor.

Düşünün: Neden bazı eşyaları atmıyoruz? Neden saklıyoruz? Çünkü o nesneler bize birini, bir zamanı ya da bir hâli hatırlatıyor. Kullanışlı olmasalar da duygusal bir değer taşıyorlar. Zamanla “bizim kim olduğumuzla” “sahip olduklarımız” iç içe geçiyor. Nesneler, bireysel hafızayla kolektif kültür arasında bir köprüye dönüşüyor.

Benim açımdan stuff, ıvır zıvır demek. Ve bu niteleme hoşuma da gidiyor. Yıllarca, başta çizgi roman olmak üzere pek çok “lanetlenmiş tür” üzerine çalıştım. Ailem, çizgi roman gibi konularla ilgilenmemi hiçbir zaman anlamlı bulmadı. Akademisyen olduktan sonra da bu çalışmalar pek ciddiye alınmadı. Sanat dergileri, hele o yıllarda, çizgi romanla ilgilenmezdi. Ama çizgi roman ve ıvır zıvır, bana kalırsa birbirlerine çok yakışıyorlar. En azından benim dünyamda, yan yana güzelce demleniyorlar.

Takipçileri fark etmiştir: Günümüz grafik romanlarında artık klasik kahramanlık anlatılarından çok, ev içi ayrıntılar, bastırılmış duygular, fiziksel objeler ve bireysel kırılganlıklar öne çıkıyor. Jenkins de tam olarak bu kırılgan nesnelliğe odaklanmış. Objelerin nasıl anlam yüklendiğini, bu anlamların bilinçdışı süreçlerle nasıl ilişki kurduğunu ve toplumsal hafızaya nasıl gömüldüğünü inceliyor. Artık nesneler, kimliğin bir ifade biçimi, sınıfın bir göstergesi ya da kültürel değerlerin bir yansıması olarak okunuyor. Jenkins, bu büyük havuza cesurca dalıyor.

Çünkü grafik romanlardaki eşya, karakterlerin travmaları, arzuları ya da içsel dünyalarıyla iç içe geçmiş durumda. Özellikle kadın anlatıcıların, ev içi mekânlar ve özel hayatlar aracılığıyla yeni bir anlatı dili kurduklarını savunuyor. Bu gözlem, güncel üretimlere bakan herkesin dikkatini çekiyordur zaten.

Comics and Stuff, çizgi romanlarda eşya, mekân, bellek ve duygu arasında kurulan ilişkileri inceleyen teorik ve kültür odaklı bir çalışma. Hem gündelik nesneleri hem de bu nesnelerin estetik olarak nasıl temsil edildiğini odağına alıyor. Bu yönüyle yalnızca sanat tarihi ya da medya çalışmalarına değil; tüketim kültürü, toplumsal cinsiyet, hafıza ve kimlik araştırmalarına da katkı sunuyor.

Kitabın ilginç ve ilham verici bölümleri var. Ben olsam, son çeyrek asırdaki yerli üretimlerimize bakarak bu kitabı tartışan bir makale kaleme alırdım. Editör olsam, birilerine mutlaka yazdırırdım.

Pazartesi, Ocak 13, 2025

Benim Yazarlarım


Buzzati

Salinger

Mailer-Capote

Hemingway

Puzo (ortada)

Steinbeck

Fleming

Güntekin
İnsan okuyorsa pek çok kitabı ve pek çok yazarı seviyor, kanarak okuyanlardanım. Okurken sevdiklerim de oldu, sonradan sevdiğimi farkettiklerim de...Korkarak okuduklarım da oldu... Ben bunu nasıl sevmemişim dediklerim de...

Yukarıdaki adamların bazılarının her kitabını okumadım, mutlu zamanlarıma sakladığım kitaplar var...Bazıları onlardan...

Bazıları da şimdilerde, şu yaşımda, başka zevklerim var, okursam hoşlanmam, aramız bozulur diye bulaşmıyorum. Büyüdüm ya başka şeyler seviyorum ya...Başka yazarlarla onları aldatıyorum ya...

Cumartesi, Kasım 30, 2024

Son Okuduklarım 99

Shirley Jackson'u uzun uzadıya konuşabilecek kadar çok bilmiyorum, daha önce Biz Hep Şatoda Yaşadık'ı okumuştum, nasıl desem, insanın içine çöken, atmosfer kuran sabırlı bir yavaşlığa sahipti... Piyango da bu üsluba uygun, hayli ünlü bir hikayesiydi, çizgi romana uyarlanmış... Tekinsizliği koyulaştıran, ayrıntılarla çapını büyüten, anlattığı her karakteri finalde toplayan, sürpriz ve huzursuz edici sonuyla bizi şaşırtan bir hikaye Piyango. Şunu söylemesem olmaz, çizgi roman dünyasının aşina olduğu, bizim EC dediğimiz bir tarzın içinde ilerliyor. Yani, bu öykü Ec Comics dergilerinde kullanılabilirdi. Jackson'u farklı kılan edebi tarzı, maharetli dili... Çizgi roman olunca "suyunun suyu" bir şey çıkabilir endişesi taşıyor insan.  Bu endişe, yayıncı ve editörlerde de varmış ki, farklı bir çizer aramışlar, Miles Hyman, soğuk ve hareketsiz duran, o soğukluk ve hareketsizlikle atmosfer kuran bir üslupla ilerlemiş uyarlamayı yaparken... Okuru kendine yakınlaştırmamayı seçmiş, tek tek bakılınca güzel kareler görüyoruz ama ardışıklık her zaman başarılı olmamış. İddiası nedeniyle ilgimi çekerek inceledim o ayrı.

Lucas'ın Savaşları, Star Wars filminin yapım hikayesini anlatıyor. Ciddi bir emek sarfedilmiş, güzel anlatılmış bir belgesel çizgi roman. Serinin fanlarının bayılarak okuyacağı bir iş çıkartılmış. Çizgiler güzel, devamlılık başarılı, ne yaptığını bilen bir senaryoya sahip, dönemi, o günün ünlüleri iyi resmedilmiş, tempolu anlatılmış... Malum, başarı hikayelerinin "kötü adamları" vardır, burada da yaşlılar ve yapım şirketi olmuş... George Lucas'ın saplantılı ve içe kapanık kişiliğini bilmediğim için epeyce eğlenerek okudum. Çok çalışması, başarısız oldukça saçını ufak ufak kesmesi filan, karısıyla ilişkisi, iş odaklı hayatı, karamsarlığı, sadeleştirmeyi öğrenmesi vs ilginçmiş...Mesleki olarak hikaye ve yapımla ilgili sürtüşmeleri, maliyet kavgalarını bir parça bilip yaşadığımdan dikkatli bir merakla da okudum. Yakınlarda okuduğum en iyi albümlerden biri.

Pazartesi, Kasım 04, 2024

Hacivatın Karısı

Hacivatın Karısı ile yirmi yıl kadar önce kütüphanede başka şeyler çalışırken karşılaştım, sanki kırklı yılların gazetelerinden birinde, muhtemelen Ulus'ta, bir edebiyat eleştirisi yazısında rastlamıştım o eğlenceli dizelere: "Hacivat'ın karısı / İncecikten yeldirmeli / Göz kaş oynatmalı / Gerdan kırmalı / Belden sarmalı / Gülmeli güldürmeli / Rakı süzmeli / Aşık üzmeli / Şiir düzmeli / Hacivat'ın karısı / Beyoğlu'nda gezmeli"

Okuyunca bayılmıştım.

Salah Birsel'i biliyordum, iyi bir okuru değildim ama edebiyat dergilerinde çıkan denemelerinden tanıyordum, o neşeyle, o coşkuyla, o dizelerle ise karşılaşmamıştım. Yirmi yıl dedim ya, en az yirmi yıldır, o yaşlardaki Salah Birsel'in şair olarak daha çok takdir edilmesi gerektiğini düşündüm hep. Acaba dedim hep, Orhan Veli'yi mi andırdı dizeleri... Bilerek abarttım, zihin açıcı olsun diye... Şiirimizdeki delidumanlık hep Orhan Veli ile anılır da ondan.

Yukarıdaki görsel, Salim Şengil'in meşhur Seçilmiş Hikayeler Dergisi kitapları serisinden, Şiir Özel Baskılarından çıkan aynı isimli kitabın kapağı. Turhan Selçuk, şiirlere vinyetler çizmiş, 1955 yılı için hoş tasarımlı bir sunumu var kitabın. 

Turhan Selçuk'un o yıllardaki akışkan, yuvarlak hatlı çizgileri, Salah Birsel'in Kamer hanım'a, Güzin ve Jale'ye hitap ederek yazdığı maceralarına güzel eşlik etmiş. Benim için şiirle karikatürün en uyumlu olduğu albüm olabilir, sorulduğunda ilk aklıma gelen hep Hacivatın Karısıdır ve "aa tatlıdır" derim, yüzüme bir hınzır bir gülümseme oturur. 

Cuma, Kasım 01, 2024

Son Okuduklarım 96

Rochette'in Son Kraliçe'si doğa ile medeniliğin çatışmasını anlatan hikayelerden...Türe dair klişeleri iyi kullanmış, üstelik tarihi arkaplanı doğru seçilmiş... Yüzü yaralı bir savaş gazisi ile bir heykeltıraşın aşkı eklenmiş... Böylece kırsal ile metropolü, yapıntı ile doğada olanı karşılaştırmış. Modernist akımı da doğa düşmanı vahşi kapitalizme teyellemiş. Temelde karanlık bir hikaye anlatılıyor, bilerek muğlak bırakılmış kısımları var, kızıl saçlı anneleri çok anlamıyoruz örneğin, şamanik bir dinin yokoluşunu da okuyoruz sanki... Araya katılmış tarihi hikayelerin devamlılığı düşünülünce "temiz" olana ilişkin yazar yorumu haliyle abartılı ve fazla uhrevi durmuş... Hakkını da teslim edelim, iyi çizilmiş, insanı içine çeken bir karartıcılığı var sayfaların. Büyük Şefler, bir gazetecilik çizgi romanı. Bir tahkiye içinde Fransa'nın sekiz ünlü aşçısıyla sohbetler ediliyor. Araya küçük bir aşk hikayesi ve dedeyle yaşanan iyimser bir kuşak çatışması katılmış. Yemek kitaplarının rehabilite edici pozitifliği albüme de yansımış, çizgiler güzel-kareler arası devamlılık ortalamanın üzerinde... Geriye şeflerin gazeteciye anlattıkları kalıyor, albüm de onlar ilginçse ilginç ilerliyor diyelim.

BRZRKR, Keanu Reeves'in eş yazarlarından biri olması nedeniyle çok konuşulan, haliyle çok satan bir çizgi romandı. Merak ediyordum. İlk dört bölümü itibarıyla "çok ama çok" ilginç diyemem. Çizgi romanlar yenilmeyen ve ölmeyen kahramanlara aşinadır. İnsanlık tarihi boyunca yaşamış, öldürmüş, durdurulamaz bir savaş silahına dönüşmüş birinin, kaçınılmaz olarak artık ölümlü olmak-ölmek isteyen Berzerker'in hikayesini okuyoruz. İyi çizilmiş, tahkiyesini biraz uzun ama doğru anlatan bir albüm. Devam ettiği için sonra neler olacak göreceğiz. Muhtemelen Berzerker'in insan olma arzusuna, huzur arayışına odaklanılacak. Anladığım kadarıyla spin-off'ları saymazsak on iki sayıda sonlanmış. Netflix'te dizi olarak yayımlanacağı için hikaye orada başka türlü evrilecektir. Teksas'ı en son kaç yaşımda okudum bilmiyorum, EsseGEsse üretimlerine pek meyletmedim, en fazla sekiz-dokuz yaşımda okumuş olabilirim. Blek'in Öyküsü, yeni bir yorum olunca, Çelik Blek'in hayat hikayesini bunca yıl sonra nasıl kurmuşlar diye merak ettim. Baskısı eskiymiş, aradım buldum. Blek, zindanda Profesör ve Rodi'ye onlarla tanışmadan önceki hayatını anlatıyor. EsseGesse üretimlerinin temelinde olan sürekli aksiyon ilkesine sadakat gösterilmiş gözüküyor, ne ki, günümüzde bir çizgi roman popüler kültüre hükmeden aksiyon ve sürata yetişemez artık. Derinleşerek başkalaşması, hep örneklendirildiği için yazıyorum, sinemadan çok edebiyata yakınlaşması gerekiyor. Öyle bakınca hikayeler hem kısa kalmış hem de "karaktersiz" geliştirilmiş. Ve bence nostaljik değil arkaik kalmışlar. Voltaire karşılaşması filan bizi kesmemiş. Diğer yandan çizgiler güzel, elli yıl önce çocukları büyüleyecek akıcılıkta hatta... Pek çok dönem çizeri gibi ne yazık ki çizgi romancılar artık dikkat çekmiyor, popülerleşemiyor o ayrı...

Pazar, Eylül 01, 2024

Underrated bir yazar ya da eser olduğunu...


İlk kitabını, öyküsünü bastırmak isteyen yazar adaylarının gözden kaçırdığı şeyler neler sizce? Olası hayal kırıklığını büyüten hatalar...

Yayınevleri, gelen dosyaların kendilerine uygun olup olmamasına bakar, süregelen bir editöryal tercihle seçimler yaparlar. Bir yazarın, yazdıklarım hangi yayınevine uygun olabilir diye sorması gerekiyor. İyi bir yazar olmanın ön şartı iyi bir okur olmak. Farkında olarak yazmak, okumak, akletmek, sonra hayal etmek lazım. Kim genç yazar yayımlıyor, yayımlamaktan korkmuyor, kim best seller peşinde, kim hangi türleri tercih ediyor... Bilseler hiç fena olmaz. Hayal kırıklığı meselesi ise karışık, buna dair bir reçetem yok, çalışmaya devem etsinler derim. Çalışma fantezisinden söz etmiyorum, sahiden çalışmak diyorum.

Sabitlenmiş tweet'inizden yola çıkarak, sosyal medyada 'akıl sağlığını muhafaza ederek' varolmak için neleri görmezden gelmeli? 

Görmezden gelmek her zaman mümkün değil, içine çekiliyorsunuz, üstelik cevap vermemek garez de çoğaltabiliyor. O gürültüyü biliyor ve istemiyorum diyebilmek için gevezelik etmiş, gürültü çıkarmış, susmuş, tartışmış, dalaşa girmiş olmanız da gerekebiliyor. Ben anladığımı ve yapmaya çalıştığım şeyi söyleyebilirim.  İşe güce bakarsanız, bildiğinizi yapmaya devam ederseniz, süregelen kavgaların çarçabuk unutulduğunu, yarına kalmadığını anlarsınız.

1951 ile ilgili bir söyleşinizde "...O dönemde Ankara'da ne var ki? Hele bir İstanbullu için..." diyorsunuz. Edebiyatla, sanatla meşgul olup da İstanbul'u mecburi istikamet olarak görenlerin atladığı nokta ne? İstanbul'a heves etmemiş biri olarak kaçırdığınızı düşündüğünüz şeyler var mı?

İki soru var, ilkiyle ilgili şunu söyleyebilirim: eğer insan yeterince çalışır ve üretirse, her zaman kendine bir kapı buluyor. Bu söyleyeceğim şey romantik gelebilir ama ben, hiçbir çabanın boşa gitmediğine inanırım. Nerde yaşarsanız yaşayın, işinizi iyi yaparsanız, gelir sizi bulurlar. Ankara’da yaşıyorum ama hemen her hafta İstanbul’da yaşadığımı sanan birilerine orada yaşamadığımı söylemek zorunda kalıyorum. On beş yıl oluyor, İstanbul’da kültür sanat endüstrisiyle ilgili çok önemli iki mecrada yöneticilik yapmam için bana yapılan teklifi reddettim, hiç de pişmanlık duymadım. İstanbul’da yaşasaydım, hayal ettiğim bazı işleri daha erken yaşlarda yapabilirdim ama orada olsaydım bu kadar okuyamaz, bu kadar seyredemez ve bu kadar kendimi dinleyemezdim. Bir şey kaçırdığımı düşünmüyorum. Mesele İstanbul değil, kapitalizmin hararetinden uzak durabilmek, denemek, mesafe koyabilmek.

"Hak ettiği değeri görmedi ama özellikle son yıllarda çizgi / grafik roman alanında çok güzel işler çıktı" dediğiniz eserler, eser sahipleri var mı? 

Bence yok. Kayıp, gözardı edilmiş, underrated bir yazar ya da eser olduğunu düşünmüyorum. Doğrusu, hak ettiği değeri bulmadı vurgusunu romantik bir tutum olarak görüyorum. Hikayesi, anlatması güzel geliyor bize. Pek çok yazar ve sanatçı, haksızlığa uğradığına inanır ve hak etmediği halde değer gören rakiplerine sinirlenir.  Şöyle şeyler denir, “iyi kitap yarına kalır, bugün çok satanlar çöp olacak” filan. Bunun garantisi var mı? Çok satanlar yarın da çok satacak olabilir, hak ettiği değeri görmediği düşünülenler yarın da az ilgi çekebilir.  Ünlü bir yazar, “bugün ilgi görmedikten sonra yarın ben yaşamazken şöhret olmuşum ne fayda” derdi. Meseleye buradan bakmak rekabet, husumet ve revanşizmden başka bir şeye yaramıyor. Aslolan hikayeler anlatmak, sevdiğimiz işleri yapabilmek. Japon ressamları bir şehirde yeterince ünlü olduklarını düşündüklerinde başka bir şehre göçer ve kendilerine yeni bir isim seçer, geçmişlerini ve şöhretlerini bilerek geride bırakırlarmış. Yazar olarak kendimi şanslı buluyorum, yaşadıklarımı, yazarak geçinebilmemi bir lütuf olarak görüyorum.

Söyleşiyi Akın Arslan'la Dünya Halleri sitesi için yapmıştık. [2018]

Çarşamba, Ağustos 14, 2024

Son Okuduklarım 92

Gio'nun Türk Sinemasında 6 Yönetmen çalışması, format ve baskı olarak hoş bir kitapmış... O yıllarda o baskı ve estetiğe pek rastlanmıyor yayıncılıkta, muhtemelen geniş dağıtıma girmemiş, İstanbul'da sinemacı çevrelerinde paylaşılmış bir kitap olabilmiş. Okurken, Gio'nun kitaptaki cümlelerini sonraki sinema tarihi çalışmalarına taşıdığını anlıyorsunuz. Bu bakımdan yeni ve farklı değil kitap. Caveman, Tayyar Özkan'in ünlü çizgi dizisinin bir toplaması, koleksiyon cildi. Özkan, insanın temel içgüdüsünün seks iştahı ve şiddet olduğuna inanarak bu yönde espriler kullanan bir çizgicimiz. İnsanın insana, insanın doğaya ettiği zülüm hiç değişmedi türünden bir inanış taşıyor denebilir.

Bin Bir Buse, 1923-24 İstanbul'undan Erotik Bir Mecmua daha önce de yayımlanmıştı, bu kez baskısı yine iyi olmamakla birlikte görsel olarak daha zengin bir biçimde yinelenmiş... Kitabın özelliği, haliyle erotik edebiyatımızın sayılı örneklerinden birini derlemiş olması. Toplanan erotik hikayelerin müellifi belirsiz olsa da üslupve ilgileri nedeniyle Mehmet Rauf  tarafından yazıldığına inanılıyor. Irvin Cemil Schick kitaba iyi anlatılmış bir sunum yazmış, ufuk açıcı nitelikti bir önsöz olmuş. Erotik edebiyat, genel olarak ahlaksızlıkla özdeşleştirilir ama ben genel olarak türün toplumların ahlaken ferahladığı, siyasi ve ekonomik olarak güçlü olduğu zamanlarda üretildiğine inanırım. Hikayeleri birer fantezi sayarak geçmek eksik bir yorum olur. Aç mısın Kuzum, Donatın Masaları, Yeşilçam'ı-yerli sinemayı izleyerek, yeme-içme sahnelerinden sofralardan bir döküm yapmış... Fikir ilginç, çalışılmış ama derinleşmeyen-kolayca bağlamını yitirebilen bir "listeleme" olmuş. Şu filmde böyle bir sahne, bir diğerinde şöyle gibi yemekler üzerinden sıralanmış. Sosyal tarih, toplumsallık, dönemsel değişimler, yeme içme kültürünün değişimi filan her zaman akla gelmemiş, filmi anlatmak yeterli görülmüş. Editöryal olarak geliştirilmesi gerekiyormuş diyelim. 

Cumartesi, Ağustos 03, 2024

Marx Göğe Yükselirken


Kapital Manga’nın ilk bölümünde taşralı bir gencin, baba mesleği peynirciliği, zengin olma hırsıyla, endüstriyel bir üretime dönüştürme süreci anlatılıyordu. Kalfalıktan fabrika sahipliğine geçerken, çevresiyle ilişkileri değişiyor; rekabetçi piyasa koşulları karşısında inandığı değerlerin başkalaşması çeşitli yan hikâyelerle resmediliyordu. Örneğin çocukluk aşkının fahişelik yapmak zorunda kaldığını öğreniyor, gönlünü titreten bir başka kadının yatırımcı ortağı Daniel’in sevgilisi olmasını engelleyemiyordu. Babasıyla arasının bozulması, işçileri her defasında daha ağır koşullarda çalıştırmaktan hazzetmemesi, günbegün bozulan psikolojisinin eşliğinde ‘izleniyordu’. Doğrusu, politik bir hikâyede, hele ki Kapital uyarlamasında ‘hım hım eden bir öğreten adam’ yerine yan hikâyelerin kullanılmasını, soap opera kıvamını ve faş eden erkeklik krizini ilginç bulmuştum.

Bir devamlılık bekliyordum, yanılmışım. İkinci bölüm, yan hikâyeleri tamamlamayan ya da onları bütünüyle unutarak, bu bölüme özgü gerilimler çıkartan bir içerik taşıyor. İkinci bölümü, ‘bize’ bakarak Engels anlatıyor ki bu, Kapital özetinin tahkiyeyi alt etmesi anlamına geliyor. Örneğin kahramanın yaşadığı cinsel ve romantik gerilimler bu bölümde hiç hatırlanmıyor. Kadınlar hikâyeden bütünüyle çıkıyorlar. Mesele, erkekler arasında cereyan eden, ekonomi ve siyasetin konuşulduğu tipik bir Kapital prospektüsüne dönüşüyor. Tipik diyorum çünkü geçmişte ve yakın zamanlarda, Türkçede ya da başka dillerde yayınlanan Kapital uyarlamalarından pek bir farkı yok bu bölümlerin. Haksızlık etmeyeyim, bu kez Japon kırsalından (oysa Britanya’da geçiyordu hikâye) sıralanıyor tenakuzlar. Temel kavram ve yaklaşımlar gündelik hayatın içinden, basitleştirilerek ve mutlaka esprilerle betimlenir hep, yine öyle anlatılıyor. ‘Çocuklar veya halk anlayacak mı?’ gibi bir ebeveyn/öğretmen endişesiyle betimlendikleri için bu bölümleri çizgi roman değil resimli anlatım sayıyorum. Bir başka deyişle, ikinci bölümde uyarlamaya dair sadakat ve ideolojik hassasiyet kurguya galebe çalmış, barizleşmiş, niteliğini baştan ayağa eksiltmiş.

Yine de en azından finalde, sürekliliği olan, tansiyonu yüksek bir bölüm sahnelenmiş. İlk kitaptan tanıdığımız, suya daldırıldıkça ağırlığı artan paçavra gibi, yaşadıkça çaresizliği artan fabrika işçisi Karl, trajik bir cinayete tanık oluyor. Kıyametvari bir mali kriz esnasında, borçları yüzünden batmak üzere olan bir atölye sahibi, kasasındaki paralarla kaçmaya çalışan Banka sahibini bir sokak arasında öldürüyor. Karl, ölenle öldüreni umursamadan, katilden bankaya yatırdığı kadar parayı kendisine vermesini istiyor. Katil de bir sus payı gibi o paranın iki mislini kendisine uzatıyor. Böylelikle erdemli işçimiz, cinayeti görmezden gelerek ve parayı alıp kaçarak en önce dürüstlüğünü kaybediyor. Bu türden çelişkilerin resmedilmesi anlatıyı güçlü kılan nişler. Şaşmaz-sapmaz bir işçi klişesi olmaması gerçekçi. Diğer yandan Marx ve Engels’i göğe yükselen melekler gibi göstermek, endüstri öncesi üretimi ve ailevi dayanışmayı çözüm/kurtuluş yolu saymak gibi oldukça naif, saflığı sırıtan ve kolay zedelenebilecek bir son söz taşıyor kitap. Para kokan, müstehzi ve mağrur Daniel ile kendi kendine yeten, durgun bir yüzle dervişane konuşan Çiftçi/Peynirci Baba dışında herkesin mağlup olduğu bir hayat resmediliyor. Üstelik Marx, bize, kolektif değil açıkça bireyci bir mesaj vererek, kuşkuculuğu ve dirayeti elden bırakmamızı öneriyor. Kuşkuculuğa ve izaha diyeceğim yok ama uyarlama adına itirazlarım var.

Robin’in tehlikeli bir maceradan kurtulup babaevine dönmesiyle taçlanan, geleneği ihyacı bir iade-i itibar Kapital Manga’nın ana çizgisi olunca benim aklıma Marx’tan çok Polanyi geliyor. Ona göre, piyasa güçleri, ekonomiyi geleneksel toplumsal ilişkilerden koparınca insanlar cemiyet, etnik köken, din ya da dışlanmaya direnecek farklı kültürel temelleri esas alan bir dayanışma arayışına girerler. Polanyi, bireysel kazanç güdüsünün insan doğasının temel güdüsü olmadığını düşündüğü için maişetin çok farklı biçimlerde sağlanabileceğine inanır. Karşılıklı saygı temelinde toplumsal ilişkilerin ve medeniyetin değişebileceğini umut eder diyelim. Hal bu olunca, uyarlamayı yapanların her ne kadar Marksist kavramları refere etseler de başka saiklerle bir gelecek tasavvur ettiklerini düşünüyorum. Doğruluğunu hiç tartışmadan yazıyorum, hani Japonlar, geleneklerini yitirmeden modern olmayı başarabildiklerini düşünürler ya, uyarlama sahipleri bu resmi kanıya kendilerini kaptırmış görünüyorlar. Geleneklerimizi korursak, büyüklere olan sevgimizi, mesleğimize olan sadakatimizi yitirmezsek, bize hep çalışarak ve sırtını dönük vaziyette konuşan köylü gibi kapitalist arzulara direnebiliriz buna göre. Kapital söz konusu olunca öyle olmaması gerekiyor elbet. Edip Cansever’in dizesini hatırlatıyor ve yazıyı bitiriyorum: ‘Ben burada bir sıkıntıyım, atımdan iniyorum’.

[Bu yazı daha önce Radikal Kitap'ın 5 Şubat 2010 tarihli sayısında yer almıştı.]

Perşembe, Ağustos 01, 2024

Son Okuduklarım 91

Junji İto, Japonya'da korku türünün önemli çizgi romancılarından biri. Çalışmaları dünyada hayli ilgi çekiyordu, bize de sirayet etti. Manga yerel piyasada ayrıca popülerleştiği-satar olduğu için çizgi romanları ardarda yayımlanıyor. Yakınlarda çıkan Osamu Dazai'den yaptığı bir uyarlama çalışması  bunlardan biri. Bizde İnsanlığımı Yitirirken ismiyle çıkan ünlü novella, bir insanın acılaşan, kötülüğe meyleden, yaptıklarından utanmakla birlikte başka türlüsünü de başaramayan, girdiği yoldan dönemeyen "düşkün" bir erkeğin hikayesini anlatır. İlk okuduğumda ismi "İnsan Müsveddesi" olabilirmiş diye düşünmüştüm. Romanın bu kadar uzun süre yaşaması ve giderek globalleşmesinde, iyilik-kötülükle ilgili kadim ve modern bir tartışma yapabilmesinin (bunu şehvet ve cinsel iştahla birarada anlatabilmesinin) büyük etkisi var gibi geliyor bana. Junji İto, romanı uyarlarken epeyce genişletmiş metni, anlatım biçimini ve tür sadakatini ziyadesiyle göstermiş, bana kalırsa romanın üstüne çıktığı bölümler de olmuş... Bunu fark ettiğim andan itibaren okuma seyrim değişti, ne yapmış-nasıl yapmış, nereye varacak diye merak ederek okudum. Albertin Temrini, isminden de tahmin edilebilir, Proust'un Kayıp Zamanın İzinde romanındaki Albertine karakteri hakkında.... Artistik bir deneme-yorum, zeka gösterisi, entelektüel bir mambo jambo da diyebilirdim. Albertine'in bir kadın ve lezbiyen değil, Proust'un şoförü olduğunu iddia ediyor mesela. Saçma bir başlangıç noktası gibi duruyor ama edebiyat magazini, şayia, malumatfuruşluk, dil oyunları ve etimoloji, gevezelik ve abartıyı güzel harmanlamış. Kendini okutan uçarı bir metin çıkmış ortaya. Meraklısına söyleyeyim, kitabı müzeden aldım...

Home to Stay, Ray Bradbury öykülerinden yapılmış çizgi roman uyarlamaları derlemesi, özel bir albüm. Seçkidekilerin tamamı, Çizgi roman tarihinde meydan okuyuşu ve hikaye anlatma biçimiyle radikal bir yeri olan EC Comics dergilerinde yayımlanmış. Bradbury ve EC Comics'in yanyana gelmesi şaşırtıcı değil aslında. Dünyaya benzer yerlerden bakan, zihin açıcı ve okurunu bilerek maruz bıraktıkları hikayelerle çığır açıcı yaratıcılar çünkü. Diğer yandan pek çok öykü, defalarca yorumlandığı için insana tanıdık geliyor, diğer yandan arkeoloji seviyorsanız, orijinin nasılmış görebiliyorsunuz, albüme ciddi bir emek verilmiş, güzel hazırlanmış, bizde bu düzeyde, bu zenginlikte kitaplar pek yapılamıyor. Şibumi, malum, serüven edebiyatının long seller klasiği, ülkemizde de çok okunan kitaplardan biri. Türe meraklı olup da gizemli yazarı Trevanian'ı konuşmayan  okur görmedim. Bugün çok anlaşılmayabilir ama Şibumi, serüven edebiyatını derinleştiren, kahramanları etlendiren bir kitaptı. Uyarlaması o ölçüde iddialı mı derseniz, evet cevabını vermemek haksızlık olur. Frankafon  havasını başta yadırgamıştım ama romanın yenilmez kahraman mitini, kendine hayran tarafını o çizgilerin yumuşattığını fark ettim. Sadakatli bir uyarlama olmuş ve hayli geniş-ferah anlatılmış... Bu yıl okuduğum en iyi edebiyat uyarlaması çizgi roman olabilir. 

Pazar, Haziran 23, 2024

Kafka’ya Gri Yakışır


-->Kafka, sözcük seçimleri, oyunbaz cümleleri ve farklı göndermeleri nedeniyle çevirmenleri her zaman zorlamıştır. Die Verwandlung adlı kısa romanı, tercüme edildiği her dilde küçük ya da büyük bir tartışma yaratmıştır örneğin. Türkçede Değişim ya da Dönüşüm adıyla yayınlandığını hatırlatırım. Bir tür başkalaşmadan söz edildiği için ‘dönüşüm’ daha uygun görünüyor ama farklı adlandırmalar yapılmış. Yakınlarda aynı romanın Dönüşüm adıyla bir çizgi roman uyarlaması çıktı (Yurt Yayınları, 2010), İngilizceden çevrildiğinden, alt başlık olarak The Metamorphosis yazılmış. Türkçede başkalaşım anlamında kullanılıyor metamorfoz.

Romanın ilk cümlesinde geçen ‘ungeziefer’ sözcüğünün çevirisi de tartışmalıdır. Kafka, bir haşereden belki bir böcekten söz ediyor ama insekt dememiş özellikle. İğrenilen, uzak durulan, insanı rahatsız eden bir ‘şeyle’ okuru baş başa bırakıyor. Türkçe çevirilerde böcek denilmiş genellikle, bunu eksik bulan ve uzun uzadıya tartışan çevirmenler vardır. Çizgi roman uyarlamasının böylesi bir sorunu yok. Çünkü Gregor Samsa’nın sıkıntılı rüyasından uyandığında neye dönüştüğü zaten ‘gösteriliyor’. Zırh gibi sert sırtı, boğum boğum karnı olan şeyi, uyarlamayı yapan çizer Peter Kuper’in tahayyülüyle görüyoruz. Bir hamamböceği mi? Evet, olabilir.

Çocukluğumda, yetmişli yılların TRT günlerinde, hafızamda yer eden bir tartışma programı izlemiştim. Tartışmacılardan biri, beni düşündüren ve yıllarca aklımda cevap yetiştirdiğim bir iddia öne sürmüştü. Çizgi roman çocukların hayal kurmasını engelliyordu, ‘öyle güzel kar yağıyordu ki’ cümlesi resmedilmemeliydi ve zaten resmedilemezdi buna göre. Dünyanın en iyi ressamı bile bunu başaramazdı, çizgi roman edebiyata ikame edilirse çocukların hayal güçleri kadükleşecekti. İlkokuldaydım, Adana’da yaşayan bir mektup arkadaşım hiç kar görmediğini, hep kartopu oynamak istediğini yazmış, bana kar yağdığında neler yaptığımı sormuştu. Arkadaşımın hayalindeki kış resmine ne kadar katkım olmuştur bilemem ama uzun uzadıya anlatmıştım kızakla nasıl kaydığımı, buz yüzünden yokuş çıkamayan otomobilleri, zincirleri… Kardanadam’ın kömür karası gözlerini… Yıllar sonra, aklım başka türden bir feylesofluğa meylettiğinde fark etmiştim. Dil, ne kadar kapsayabilir ki gerçekliği? Benim kış hikâyem gerçeği mi ‘resmediyordu’ yoksa okuduğum kitaplar, seyrettiğim filmler ya da dinlediğim hatıralardan damıtılmış melez bir tahayyül müydü? Bilirsiniz, Don Quijote başka bir gerçeklikte yaşadığı için komiktir. Hayal âleminde dolanır, olağandışı olana hemencecik seyirtiverir. Oysa ‘hay Allah nelere inanıyor’ dediğimiz trajikomik adam bir edebiyat kahramanıdır; romanların içinde kaybolan ‘şövalyeyi’ anlatan bir romanı okumaktayızdır, bunu unuturuz. Çünkü roman kendi gerçeklik düzlemini kurmuş, yarattığı vehimle bizi fethetmiştir. ‘Öyle güzel bir gerçeklik yağmaktadır ki’ Don Quijote’nin üstüne, ince ince…

Samsa’nın bir sabah birdenbire bir ‘ungeziefer’e dönüşmesi olağandışıdır. Onun sahiden bir böcek olup olmaması çok da önemli değildir Kafka için. Bize bu dönüşümün gerekçesini anlatmaz, her nasılsa olmuştur işte. Samsa, durumunu kabullenir, yeni hayat şartlarına göre yaşamaya başlar. Ailesi başlangıçta bu felakete üzülse de giderek arka odadaki o böcekten kurtulmaya çalışır olur, acıma hislerini kaybetmişlerdir. Roman öyle bir yönlendirir ki bizi başlangıçtaki olağandışı dönüşümü önemsemez oluruz, dönüşüm ‘gerçektir’, hepimizin başına gelecek kadar sıradandır. Lukacs, Macaristan 1956’da tutuklanınca, yorumlarında yanıldığını fark ederek yanı başında dikilen subaya dönüp “Kafka ne kadar gerçekçiymiş” dediği rivayet edilir, bu hadisenin sahiden yaşanmış olması gerekir mi doğrusu emin değilim.

Çizgi romanlar, fantastik olanın içinde büyüyüp serpilmiştir. ‘Gerçeği başka yerde arayın’ diyen bir düzlemde var olmuşlardır. Samsa’nın neye dönüştüğünü okura bırakan bir muğlâklığa başvurulmaz o sebeple, basit ya da sakil diyelim, o ölçüde teşhircidirler. Kafka’nın Dönüşüm’deki olağanüstülükle başlayıp normalleşen anlatım seyri çizgi romanlarda genellikle ters yönde işler. Peter Parker’ı laboratuardaki örümcek ısırdığı için olağanüstü birine dönüşmüştür vs. Kafka’nın çevirisini tartışanlar ya da çizgi romanı azımsayanlar, uyarlamadan muhtemelen hoşlanmayacaklardır ama ben yine de onlara alternatif çizgi roman dünyasındaki Kafka ilgisinden söz etmek isterim. 1970’li yıllardan itibaren yükselen entelektüel arayışlarda, sonraki Grafik Roman akımında önemli referanslardan biri olmuştur Kafka. Örneğin uyarlamanın çizeri 1958 doğumlu Peter Kuper, neredeyse otuzbeş yıldır çizgi roman dünyasında varolan bir sanatçı, Kafkaesk olarak tanımlanabilecek bir tarzı var. Zaten sadece Dönüşüm’ü değil Kafka’nın pek çok hikâyesinin çizgi roman uyarlamasını da yaptı (Give İt Up, 1995). Bir fikir verir mi bilmiyorum ama Upton Sinclair uyarlamaları da yaptı. Bizde Şikago Mezbahaları adıyla yayınlanan The Jungle’ın nasıl bir roman olduğunu bilenler bilmeyenlere anlatsın. Kuper, anaakım çizgi roman anlatılarının dışında duran, modern medyanın bizi içine gömdüğü klişelerle didişen, otoriteyle uzlaşmayan, galipler ve yönetenlere güvenmeyen bir yerde durarak anlatır anlatacağını. Bir başka ifadeyle Kafka ya da Sinclar’i, tarzına yakın bulduğu için uyarlıyor çizgi romana. Çalışması, Kafka ve Dönüşüm olduğu için Türkçede yayınlanıyor ama Peter Kuper’in de bir yaratıcı olduğu unutulmamalı. Bu uyarlamaları ticari nedenlerle kotarmış değil, ilk günlerinden itibaren benzer nitelikte hikâyeler üretiyor. Doğrusu hiçbir zaman çok satar bir isim olmadı, röportajlarından ve üretimlerinden anlaşıldığı kadarıyla bunu da pek umursamıyor. Karanlık kareleri seviyor, özellikli bir sevimsizlik kullanıyor. Korku, endişe, sıkıntı, kasvet çıkıyor sayfalarından. Bana sorarsanız Kuper, ‘öyle güzel yağıyordu ki kar” resmini çizemez (!) ama onun için huzursuzluğun ressamıdır diyebilirim, üstelik Kafka’ya da yakışır bu grilik.

Radikal Kitap, 13.8.2010
Related Posts with Thumbnails