![]() |
Hatta tam aksine, geçmişe olumlu, bugüne olumsuz anlamlar yüklemek hiç ilgimi çekmiyor, fazlasıyla romantik geliyor. Bildiğim, gördüğüm veya bizzat yaşadığım pek çok tarihsel eşik için güzel, anlamsız, tuhaf, ürkütücü ya da dayanılmaz denebilir. Bu tür mukayeseler zihin açıcı olsa da onlardan bir çöküş hikâyesi çıkarmayı pek anlamlı bulmuyorum. İçinde yaşadığımız zamanı dışarıdan seyretmiyoruz çünkü. Onun parçasıyız.
İyi ile kötü arasında basit bir karşıtlık kurmak gibi bir derdim yok. Altmışlı yıllarda insanlar Hukuk okumak istiyordu, ben gençken İktisat gözdeydi, bugünse mesela Psikoloji. Ben, bu mesleklerin neden belirli dönemlerde popülerleştiğini düşünmeyi severim. Genel olarak “akış ve dönüşümü” anlamaya çalışıyorum diyelim. Eğer bunu deniyorsanız, olup bitenleri “eskiden iyiydi, şimdi çok kötü oldu” türünden bir kolaycılıkla açıklamamanız gerektiğini öğreniyorsunuz.
Bir dönem evlenmemek eksiklik sayılıyordu, bugün yanlış insanla “kalmak” zayıflık kabul ediliyor. Dün kanaatkârlık erdemdi, bugün iddiasızlık gibi görülüyor. Dün çoğunluğa uyum sağlamak makbuldü, bugün farklı görünmek neredeyse bir zorunluluğa dönüşmüş durumda. En azından herkes bunu iddia ediyor…
Hemen herkes emekli olup Ege sahiline yerleşmek istiyor mesela. Bu kolektif arzu kimseye tuhaf gelmiyor. Bir fikrin çok yaygın olması onu yanlış yapmaz elbette, fakat gerçekten bize ait olduğunu da kanıtlamaz. İnsanlar, düşüncelerinin hangilerini kendilerinin ürettiğini, hangilerini hazır bulup benimsediğini pek sormuyor. Niçin sormadıklarından yakınmıyorum. Yalnızca sormadıklarını söylüyorum.
Hepimiz bir akışın içindeyiz ve zamanın ruhundan etkileniyoruz. İyilerimiz, kötülerimiz, vasatlarımız, bağırmalarımız, sevinçlerimiz ve üzüntülerimiz çeşitli aralıklarla değişiyor. Sevdiğim komünist bir ablam var; “Eskiden faşist dediklerimiz aslında erkeklermiş,” diyor muzipçe. Babam da son yıllarında iflas etmesini Fetö’ye bağlar olmuştu. Elbette ilgisi yoktu, popüler olana teyellenmek istiyordu. Bir hikâyesi olursa dinleyicileri de olacaktı.
Yürüyüşe giderken dokuz-on iki yaşlarında, Fransızca konuşan, Afrikalı olduklarını düşündüğüm siyah çocuklarla karşılaşıyorum. Beni hep Batman tişörtleriyle gördükleri için olsa gerek, bir keresinde bana “Batman!” diye seslendiler. Ben de gülümseyerek el salladım. Karşılaştıkça bu selamlaşma oyununu sürdürüyoruz.
Türkiye’deyiz. Elli yedi yaşında koca bir adamla on yaşındaki Afrikalı çocuklar, aynı dili konuşamasalar bile global popüler kültürün Amerikalı kahramanına duydukları sempati üzerinden iletişim kurup gülüşebiliyorlar. Sorsak, Fransızca konuşan Afrikalı bir çocuk beyaz adamın kahramanını niye sevsin, deriz değil mi? Falan filan, Mıstık Abi.
Popüler kültürü konuşmak gerçekten kolay değil. Kültürel farklar, cinsel kimlikler, aile tarihleri, etnik aidiyetler, yaşanan şehirler, arkadaşlar, çevreler ve okullar bizi o kadar çok etkiliyor ki… “Popüler kültür korkunççç vasat,” demek neye yarıyor, anlamıyorum.
Popüler kültür yalnızca bir televizyon dizisi, çok satan bir roman ya da Zendaya’nın her büyük filmde oynaması değil elbette. Bizi birbirimize benzeten, birbirimizden ayıran, arzularımızı, korkularımızı, sözlerimizi ve hatta itirazlarımızı biçimlendiren akışın kendisi. Zamanın ruhu dediğimiz şey de büyük ölçüde bu aslında.
![]() |


1 yorum:
Mösyö, yazıdaki en ilginç kısım Afrikalı çocuklar, ne okuyorlar Batman'de?
Yorum Gönder