Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Nisan 24, 2026

Holivut Raksı

Fotoğraf, büyük ihtimalle bir film karesi. Muzaffer Nebioğlu’nun verdiği poz, doğrudan Gilda’yı (1946) çağırıyor. “Gilda” derken filmin kendisinden çok, Rita Hayworth’un “Put the Blame on Mame” performansını kastediyorum: omuzdan kayan eldivenler, kontrollü bir teşhir, bakışlarla kurulan hâkimiyet… Bu sahne, küresel popüler kültürde femme fatale arketipinin en kristalize hâllerinden biri olarak dolaşıma girdi. Gizem, zarafet ve erotizmin ölçülü ama iddialı bir kombinasyonu olarak yaşamaya devam ediyor.

Bu tür imgelerin dolaşımı meselesi bizi ister istemez “glokalleşme”ye getiriyor. Küresel olanın yerel koşullara uyarlanması diyelim. Yani sadece ithal etmek değil, dönüştürmek. Bir tür tercüme, ama birebir değil; aksanlı, yer yer kırık, bazen yaratıcı bir yeniden üretim. Çokuluslu zincirlerin yerel damak tadına göre menü değiştirmesi ya da dijital platformların yerel üreticilerle içerik geliştirmesi gibi.

Groballeşme” dediğimiz şey ise bu sürecin eleştirel adı: küreselin yereli ezdiği, tek tipleştirdiği, farkları törpülediği bir yayılma kastediliyor. Öte yandan “creolization” ya da hibritleşme gibi kavramlar da var, onlarsa daha iyimserler; karşılaşmadan yeni bir şey doğduğunu savunuyorlar. Mutfakta, müzikte, kimi zaman sinemada da gördüğümüz türden bir melezleşmeyi olumluyorlar.

Gençlik yıllarında Hollywood üzerine yaptığımız tartışmalar tam bu fay hattındaydı. Hollywood’un sızmadığı bir ulusal sinemadan söz etmenin mümkün olmadığını düşünürdük. Çünkü sistem sadece üretmiyor, aynı zamanda devşiriyor, ayıklıyor ve yeniden paketliyordu. Dünya sineması, farkında olarak ya da olmayarak, Hollywood’u referans almadan konuşamıyordu. O günlerde bu fikir bize radikal geliyordu; bugün bakınca pek de yeni olmadığını kabul etmek gerekiyor. Buna rağmen, akademide “ulusal sinema” tartışmaları, Halit Refiğ’in “güdük” çerçevesi etrafında dönüp duruyordu. Aynı argümanlar, aynı heyecanla, yıllarca tekrarlandı.

Fotoğrafa dönersek: Muzaffer Nebioğlu’nu “dansöz” kimliği üzerinden giydirip Gilda’ya benzetmişler. Arkada asılı portrelerdeki köşeli çeneli adamlar filan... Niyet açık: “Bizde de olur.” Ama mesele tam da burada. Bu bir uyarlama mı, yoksa yüzeysel bir taklit mi? Sahneyi izlemedim ama eğer gerçekten Gilda’nın ruhuna yaklaşabilseydi, bir şekilde hatırlanırdı. Muhtemelen öyle olmadı, unutulup gitti.

O yıllarda Nijat Özön gibi isimler böyle örneklere “taklit” deyip geçerdi; hafif bir küçümsemeyle, yazmazlardı. “Glokalleşme” gibi kavramlar henüz ortada yoktu. Daha keskin, daha ideolojik bir dil hakimdi: Devrimci sinema, Hollywood’u mutlaka alt edecekti. Büyük anlatılar, büyük iddialar.

Bugünden bakınca daha serinkanlıyız. Ne tamamen teslim olmuşuz ne de tamamen direnmiş. Daha çok, arada bir yerdeyiz: bazen uyarlayan, bazen taklit eden, bazen de istemeden dönüştüren bir yerden üretiyor ve galiba ona göre eleştiriyoruz.

Ve demesem olmaz Mıstık abi, bütün bu teorik “ağırlığın” ortasında, kadrajın sağ alt köşesinde sakin sakin kıvrılmış bir kedi var. Sahnenin en sahici unsuru muhtemelen o. Çünkü geri kalan her şey biraz rol, biraz poz, biraz da iyi niyetli bir yanılsama.

Perşembe, Aralık 04, 2025

Dumanlı from İstanbul


İki günlüğüne birazcık iş görüşmeleri daha çok da hava değişikliği için İstanbul'daydım. Senaryo işleri dışında Orion stüdyolarını gezme imkanım oldu, fotoğraflar oradan. Bana anlatılanları dinlerken fonda değişen görseller eşliğinde çekilmiş fotoğraflar hepsi... Malum, teknolojik gelişmeleri takip etmeyi seviyorum. İlginç, ilham verici ve merak uyandırıcı şeyler gördüm, insan ister istemez ben ne yapabilirim diye düşünüyor. 

Pazartesi, Şubat 03, 2025

Sevelim

Fırsat kollayanları,

Volkanlıları,

umurunda mı dünya dedirtenleri,

büyük yelkenlileri,

westernleri, Bernet'i,

akıllı kapakları,

hahayt zamanlarını,

rekor için topluca delirenleri,

mahalle hikâyelerini,

iyi ki varlar dediğim fotoğrafçıları, Robert Doisneau'yu,

zoom in! detayları,

manyak kovalamacaları,
sinemayı,
 ve çizgi romanları seviyorum. Aslını unutan bizden değildir Batman, kedilerden uzak dur!

Pazartesi, Kasım 18, 2024

Aşkın göz yaşları

Aşkın Gözyaşları, otuzlu yılların sonundan itibaren memlekette büyük etkisi olan Mısır filmlerinin ilki... Günün koşulları içerisinde büyük hasılat yaptığı ve uzun haftalar gösterimde kaldığı için popüler kültürümüzde geniş yer tutabilmiş...Yıllar yıllar sonra bile ismen zikredilmiş ve hatırlanmış bir film...

Genç bir akademisyen iken Mısır filmlerini izleyen geniş bir gazete taraması yapmış, Tarih ve Toplum dergisinde yayımlatmıştım.  Aslına bakarsanız Mısır filmleri, koşulların zorlamasıyla tesadüfen bizde yayınlanıyor. Savaş nedeniyle Amerikan filmleri Fransa'dan getirilemez olunca, dağıtımcılar Mısır üzerinden filmleri ithal etmeye çalışıyorlar.  E gitmişken de yerel filmlerden en azından birkaçını denemek istiyorlar. Ciddi bir ilgi yaratıyor Mısır filmleri. 

Bu büyük ilgiyi, Türk-alaturka müziğinin yasak oluşuna bağlayanlar çoktur. Filmlerdeki Arapça şarkılar seyircinin yüksek beğenisiyle karşılaşınca, dönemin iktidarı rahatsızlık duyarak eserleri Türkçeleştirmeye zorluyor, şarkılara Türkçe söz yazılıyor... Bu müdahalenin arabesk müziğimizin temelini oluşturduğu söylenir. Filmlerdeki müziklere yazılan sözler ve şarkıların melodik olarak yeniden orkestra edilmesi  alaturka müziğini ve müzisyenleri beklenmedik biçimde tekrar popülerize ediyor. Radyodan ayrılarak gazinolara  çıkan şarkıcılarla ilgili tartışmalar çıkıyor. Münir Nurettin ve Mesut Cemil devrin ve münakaşaların yıldızı oluyorlar. Kısa bir özet geçtim, meraklısı Cumhuriyetin Buluğ Çağı kitabıma bakabilir.

Yukarıda görselini paylaştığım kitapçık, o yıllarda gazete bayiilerinde (tütüncülerde) satılan beş kuruşluk-tek formalık yayınlardan biri. Görmemiştim, bulunca hemen satın aldım. Bizimkiler uydurmuş diye düşünmüştüm, değilmiş, Selami Münir eliyle Arapçadan çevrilmiş. Tahmin edileceği gibi film özetlenmiş, eserdeki yedi şarkıyı kitaba dahil etmişler, o ilginç olmuş. Şarkılı filmlerin kitapçıklarının öncüsü olduğu söylenebilir. 

Filmi, çeyrek asır önce kötü bir kopyadan Arapça izlemiştim, o dönem, Amerikan sinemasının  gerisinde olmakla birlikte, bizden epey ilerdelermiş, özellikli bir yavaşlıkları vardı ve müziği filmin önüne çıkarmayı arzuluyorlardı. Altmışlı yıllara kadar Arap hinterlandında etkili oluyorlar, sonra şirketler lağvediliyor, millileştiriliyor, üretim durduruluyor filan bir dünya saçmalık. 

Aşkın Gözyaşları, mutlu son'lu bir hikaye değil, aşıklar kavuşamıyorlar, sevgilinin mezarı başında mersiye okuyan Abdülvahap ile bitiyor. Hele o yıllar için tuhaf bir final bu. Hikaye nasıl derseniz, aşıklarlar tanışıyor, aşka düşüyor, kötünün dahliyle dengeleri bozuluyor, ayrılık ve yanlış anlaşılmalar yaşanıyor, müzikle ağıtlar yakılıyor şu bu...Bugün için kulağa hoş gelen romantik ifadeler var: "Acaba sana aşkımı iştika etsem" "Bu iştikanı dinlerim", "Acaba sana anlatsam", "derdini dinlerim"... 

Son söz, bizdeki Mısır filmlerini araştırırken, kaynaklara bu kadar kolay ulaşılmıyordu, neymiş yahu bu şarkıcılar merakıyla ve Arap asıllı öğrenciler yardımıyla, Antep'ten, Hatay'dan teyp kasetleri getirtmiştim... Neler neler dinliyordum, kitapçığı okuyunca tekrar kurcaladım biraz. Nostalji oldu.

Perşembe, Şubat 22, 2024

Ezber

Sosyal medyada denk geldim bu fotoğrafa, bilmiyordum, Godfather (1972) filminde Marlon Brando'ya ezberiyle ilgili kolaylık sağlamak için bir şey yapılmış... Sahnedeki oyunculardan biri (Robert Duvall), Brando, takılırsa-unutursa okuyabilsin diye senaryodaki diyaloğunu ceket içine yerleştirmiş... 

Ezber işi oyunculuğun önemli bir parçası, oyuncular yaşları ilerledikçe ezberle ilgili sorunlar yaşamaya başlıyorlar. Brando, rol gereği daha yaşlı görünse de, o tarihte 48 yaşında, aynı yıl vizyona giren Paris'te Son Tango'yu hatırlarsanız, başka bir rolü yaşıyordu. 

Niye gerek duyulmuş bilemiyorum ama bana Brando'nun ezber sorunu varmış gibi geldi, pek çok seti ve yönetmeni alaşağı eden başına buyrukluğunun gerekçesini anladım ve bir aydınlanma yaşadım diyelim. 
 

Cumartesi, Aralık 30, 2023

N.Hakkı'nın cümleleri

Hiç görmemiştim, geçen yüzyılda, otuzlu yıllarda Ankara'da salonlarda satılan, vizyondaki filmleri tanıtan dört sayfalık bir gazetecik varmış, haftada iki kere çıkıyormuş... Gazetenin iç sayfalarında Naşit bey (Özcan) ve kumpanyası hakkında hoş bir tanıtım çıkmış, tanıtıcı, övücü bir metin, güzel yazılmış... Paylaşmak istedim...

"Şu bu dilden devşirme, şu bu eserden aşırma hiç bir noktası olmadan;  bir halk adamının kafasından çıkan, birkaç halk sanatkarının zekasından ve maharetinden kuvvet alan, telkinleri samimi, güldürecek yerleri bol güzel, derlitoplu, gittikçe olgunlaşmaya ve işlenmeye hazır temsiller seyretmek isteyenlere tavsiye edilecek biricik temsil heyeti, Naşit Bey arkadaşları Ankara'ya gelmiş bulunuyorlar. Sinemanın bizi başka iklimler ve alemlere götüren eşsiz tesirini biraz da memleket nükteleriyle şenlendirmek ve nevilendirmek için bundan iyi bir çare bulunamazdı."

Ne ki diyebilirsiniz, kişisel bir gözlemim, o yıllarda çıkan filmler, kitaplar, oyunlar okura doğru düzgün biçimde anlatılamıyor... Entelektüel bir derinliği, yazının bir fikri ve meselesi olmasını kastetmiyorum, edebi bir akıcılık bile taşımıyorlar... Yavan, güdük ve sasılar... O sebeple gazetedeki genel dili, edebi arayışları ve sözcük dağarcığını beğendim. Naşit bey arkadaşlarını anlatırken amaca uygun, seyirciyi çağıran, cezbedici satırlar kullanılmış. İlginçmiş. N.Hakkı kimse artık, o daha ilginçmiş...Gazeteyi tek başına o yazıyormuş, tam hikâyelikmiş.


Pazar, Mayıs 16, 2021

Feriha hanımın filmleri

Bu bayramda annem, oğlum Tuna'ya göstermek üzere benim evde kalan defterlerimden birini ortaya çıkardı. 1990 yılından kalma bir defter, geneli derslerde aldığım notları içeriyor ama... arada fikirler, küçük hikaye notları, o aralar eski gazetelere merak salmıştım, ilginç yazılar, haberler, alıntılar yazmışım... 

Fotoğraf, aldığım notlardan, bir gazete haberinden, şöyle yazmışım: bir kadın köylerde sessiz film gösteriyormuş. Vergi karnesi ve nüfus cüzdanı olmadığı için alıkonulmuş...Kadının adı Feriha Tarım imiş...Otuz yaşlarında ve Üsküdarlı... Olabilir diyeceksiniz. Yıl 1949 ya da 1950. Üstelik yakalandığı yer Ankara civarı. Şaşırmamak elde değil. İstanbullu bir kadın, Üsküdar'dan kalkıp ta Ankara köylerine gidiyor ve sessiz film gösteriyor. Çok çok enteresan...  
 

Salı, Ekim 15, 2019

Kırklı yıllarda Maltepe'de pavyon var mıydı?



Türkiye'de kültür endüstrisi dediğimiz bir mecrada en fazla para neyle kıyaslarsanız kıyaslayın sinema ve dizilere harcanıyor. Nasıl harcanıyor, neye harcanıyor, kim kazanıyor hiç bu tartışmaya girmeyeceğim. Ortada bir kazanç olmasa bu paralar harcanamaz. Emek veren, uğraş veren, daha
iyi olması için cebelleşen insanların da hakkını yiyemem.

Çiçero filmini seyrettim... Bilmeyenler için film, kırklı yıllarda, büyük savaş sırasında Ankara'da geçiyor. O yıllarda yaşanmış gerçek olaylardan, bir casusluk serüveninden esinlenerek hikayeleştirilmiş.

Bir gişe filminde "geçmiş" idealize edilebilir, aktüel algıya göre yeniden biçimlendirilebilir. Kaldı ki, biz, şaşalı ve "büyük" film çekmek istiyoruz, kalabalık ve ışıltılı sahneler kuruyoruz. Haliyle abartıyor veya idealize ediyoruz.

Beni rahatsız eden bu kadar para harcanmasına rağmen umursanmayan ayrıntılar...  Çiçero'da, kahramanın karısı (nedense) pavyon işletiyor. İngiliz Elçiliğinde bir görevli de onu sorgularken karısının Maltepe'deki pavyonunu soruyor.

Filmden aldığım görsellere bakarsanız siz de fark edeceksiniz orası Maltepe filan değil... Zerre ilgisi yok.

Filmde pek çok benzer sorun var, seyrederken öyle sokak yok, o cadde öyle değil, o isimde bir yer yok veya o tarihte olamaz gibi şeyler düşünüyorsunuz. Ama Maltepe deyince pes dedim... Sahiden pes... Bugün Maltepe'de pavyonlar var ya... Herhalde demişler kırklı yıllarda da vardı... bu kadar basit bir mantık... Oysa (abartıyorum) Maltepe var mıydı deseler bir duracaklar. Orada kaç bina vardı acaba deseler...Tamirciler varmış, nerdeymiş? Nereye gitmiş? Şimdiki binalar kaç yıllıkmış filan... Soru çok.

Sonra ne mi yapacaklar? Bir bilene soracaklar veya bir kütüphaneden o yıllardaki Ankara haritasını, telefon rehberini alacaklar, yapmaları gerekirdi, gazeteleri tarayacaklar filan... Ancak bu kadar zor veya ancak bu kadar basit...

Ama yapmıyorlar.  Senaryoyu okutsalar, o diyaloğu değiştirseler olacak, Ulus deseler, Bankalar caddesi veya Dışkapı deseler, hiç isim vermeseler yine olacak... O da olmuyor.

Kırklı yıllarda Ankara'da Maltepe'de pavyon var mıydı? Yoktu. Daha da ileri gideyim. Gazino isimli uzun ömürlü iki yer, benim bildiğim Baraj Gazinosu ile Gar Gazinosu...İkisi de resmi-yarı resmi işletmeler. Gazino ismi bile yaygınlaşmamıştı, Ankara'da, Türkiye'de...

Neyse yatıp uyayım daha iyi...Kimin umurunda diyen bir ses geldi oturdu aklıma.


Salı, Eylül 10, 2019

Gamlı Baykuş


Esas oğlanın yancısı, "Kaptan'ın gamlı baykuşuydu." Beyfendi, çapkın, sinefil ve gazete ressamıydı Süleyman Turan. Şimdi nerde dedirten aşkların, kırıklıkların... Çiçeklerin suyu eksildi.
Related Posts with Thumbnails