Mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Mart 06, 2026

Rahatlama (2)

Rahatlamanın yollarından söz ettim, e bu kadar yolu varsa, mesele “nasıl rahatlarız” değil, “niye rahatlayamıyoruz” olur. Çünkü rahatlamak dediğimiz şey, attığımız yükler kadar, sırtımıza bindirilen yüklerle de ilgili bir mesele. Birini atıyoruz, diğeri hazır bekliyor. İnsan yük üstüne yük taşıyor, yok yere “dolap beygiri” dememişler.

Rahatlama bir boşalma haliyse, biz sürekli doluyoruz demek istiyorum. Bildirimler, haberler, beklentiler, kıyaslar… Hemen her şey gerilim üretiyor. Sosyal medyada herkes ya çok mutlu ya çok haklı. O akışın içinde insanın kendi sıkıntısı daha da sıkışıyor. Başkasının mutluluğu da bir yük, başkasının öfkesi de. Sürekli bir karşılaştırma hali içindeyiz.

Rahatlayamıyorsak, rahatlama piyasalaşır. Ve öyle oldu. Nefes teknikleri, meditasyon uygulamaları, terapi paketleri, dijital detokslar… Rahatlamak satın alınabilir bir hizmet gibi sunulmuyor mu? Parayı veriyorsun, stresin azalıyor. En azından reklamları öyle söylüyor. Rahatlama bir projeye ve bir performansa dönüştürülmüş durumda.

Ama biliyoruz ki rahatlamak sadece kas gevşemesi değil, burayı gülerek yazıyorum, masajla çözülürdü yoksa. Rahatlamayı neden hedef yaptık, hangi ara böyle bir “ruhani” gayeye kitlendik bilemiyorum.

Rahatlama makul bir hayatın, doğru bir ilişkinin, doğru bir yüzleşmenin yan etkisi olabilir. Rahatlama hedef olamaz, olursa karikatüre dönüşür. Masajla, nefesle, uygulamayla satın alınacak bir huzur varsa, o huzur zaten huzur değildir. Geçici bir uyuşmadır. Hangi ara huzur takıntılı bir uygarlığa evrildik.

Üstelik insan tamamen rahatlayamaz, olsa olsa küçük “oh”larla idare edebilir. Her ne olursa olsun bir miktar rahatsızlıkla yaşamak iyidir hatta, çünkü o rahatsızlık bizi diri tutar, vicdanı çalıştırır, soru sordurur.

Kadim metinleri okuduğunuzda insan rahatlamak için yaratılmadı diyorsunuz, o yüzden vicdanı var. Unutmayalım, dinlerden ve bütün o büyük kitaplardan önce vicdan vardı.


Pazar, Kasım 02, 2025

Mutsuzluk enerjisi (3)

İki gündür aynı cümleye dönüp duruyoruz: “Yetenek, insanı bir yerden koparır — ama belki de koparan şey yetenek değil, mutsuzluktur.” Bu fikir bize üç ayrı tartışma yönü belirliyor: Birincisi, insan neden bulunduğu yerden ayrılmak ister? İkincisi, “yetenek”, bireyin kaçışına estetik bir kılıf mı sağlar? Üçüncüsü, mutsuzluk bir başarısızlık değil de bir içsel uyarı olabilir mi?

İnsan, çalıştığı kurumdan, yaşadığı şehirden, dahil olduğu çevreden ayrılmak isteyebilir ama bu çoğu kez bahanedir. Gerçekte o, içsel bir tıkanmadan (benliğini, aidiyetini ya da değer hissini yitirmekten) uzaklaşmaya çalışıyordur. Bu kaçış, özgürlük arayışı değil, kendini kaybetmeme çabasıdır. Dolayısıyla kahramanca bir eylem değil, bir özsavunma refleksidir. Gidilen yer, ulaşılacak yeni bir hayat değil; genellikle kurtarılacak eski bir benliktir.
İnsanlar yaşadıkları toplumla çatıştıklarında, bu kopuşu anlaşılır kılacak bir dile ihtiyaç duyarlar. Sanat ve “yetenek”, bu kopuşun meşruiyet zemini hâline gelir. İçsel bir arızayı toplumsal olarak kabul edilebilir bir biçime dönüştürür, bireyin kaçışına estetik bir maske sağlar. Toplumlar yeteneği takdir eder ama huzursuzluğu sevmezler. Sanatını icra eden birisi, bıkkınlık gösteren veya gitmek isteyen birinden çok daha kolay kabullenilir. Böylece yetenek bir çeviri aygıtı gibi çalışır: kişisel kriz, estetik dile çevrilir ve kaçış, “yaratıcı birey” mitine dönüşür.

Yanlış anlaşılmasın; bu estetik maske bütünüyle sahte değildir. Çünkü her estetik eylemde kendini yeniden kurma çabası vardır. Kaçışı haklı göstermekle kalmaz, yeni bir kimliğin inşasına da izin verir. Yetenek bu yüzden hem sığınak hem yeniden yazma aracıdır. Sonuçta insanı özgürleştiren değil, özgürlüğünü hikâyeleştirmesine imkân veren bir şeydir.

Yaşadığımız dünya, istenmeyen bir ruh hali olarak her türlü mutsuzluğu bastırıyor; mutsuzluğu bireyselleştirip bir başarısızlık biçimine dönüştürüyor. Oysa mutsuzluk, insanı dönüştüren ve dürüstleştiren bir şey olabilir. Mutsuzluğun bir farkındalık yarattığı, muhalif bir ruh hali olduğu aşikâr.

Belki de insanı yerinden koparan şey yetenek değil, o yeteneği doğuran huzursuzluktur. Mutsuzluk, yerleşik olanın içindeki çatlağı fark ettirir; yetenek ise o çatlağı biçime dönüştürür. Bu yüzden yaratmak, kaçmak değildir, yerinden oynayan benliği yeni bir anlamda sabitleme girişimidir. Yetenek, insanın kendine dönme biçimidir; mutsuzluk ise o dönüşün dürüst bahanesi.

Cumartesi, Kasım 01, 2025

Mutsuzluk enerjisi (2)

Dün, Cahit Sıtkı Tarancı’nın bir dost sohbetinde söylediği rivayet edilen bir cümle üzerine yazmıştım: “Yetenek barınamadığı yerden alır koparır sahibini.”

İlk bakışta romantik bir sanatçı bilincinin ifadesi gibi duruyor bu cümle. Sanki yetenek, kendini gerçekleştirmek için koşullar ne olursa olsun bir yol bulur; tıpkı ilahi bir içgüdü, bir “sanatçı itkisi” gibi.

Bu noktada, 1940’ların Ankara’sını ya da dönemin sınıfsal, kültürel, psikolojik katmanlarını yeniden okumaya kalkmayacağım. Cahit Sıtkı’yı, memuriyetin dar alanında sıkışmış bir aydın figürü olarak dönemin entelektüel trajedisine yerleştirmeye de gerek yok. Malum, sanatçı -özellikle o yıllarda- hem “kültür elçisi”dir hem de “yabancı unsur”, yani “yaban”.

Dolayısıyla Cahit Sıtkı’nın “kopuşu”, bireysel bir özgürlük eylemi kadar, o özgürlüğün sistem içinde barınamayışının da göstergesidir. Yetenek burada “yüceltilmiş bireysellik”in simgesidir ama aynı zamanda sistemin dışına itilen üretkenliği de işaret eder.

Bu tür “yetenek” söylemleri, aydınlanmacı bir mitolojiye yaslanır: Sanatçı kurtarıcıdır; “kendi potansiyelini gerçekleştiren” öznedir. Sanki yetenek, kendi başına bir iç itkiyle “kurtuluş” yaratır.

“Yetenek barınamadığı yerden alır koparır sahibini” ifadesi, tam da bu bireysel kahramanlık anlatısının bir versiyonudur.

Oysa Cahit Sıtkı, burada kendini “kopabilen” olarak konumlandırırken, “kopamayanları” yeteneksizlikle etiketler. Halbuki o “kopamayanlar”, çoğu zaman sistemin maddi ağırlığı altında ezilenlerdir.

Benim meselem ise mutsuzluk.

Modern sanatçının mutsuzluğu, 19. yüzyılın bohem geleneğinden beri bir “asalet göstergesi”ne dönüşmüştür. Şairin, yazarın mutsuzluğu neredeyse apoleti gibidir. Oysa, malumunuz, mutsuzluk yalnızca ruhsal bir iç çatışma değil, aynı zamanda toplumsal bir konumdur.

Üniversiteden, bürokrasiden ya da piyasa sisteminden “kopmak” çoğu zaman yetenekten değil, aidiyet yorgunluğundan doğar. Cahit Sıtkı’yı harekete geçiren şey “yeteneği” değil, mutlu olma arayışıdır.

O halde, “kopuş”un motoru yetenek değil, mutsuzluk enerjisidir ya da başka bir deyişle, kendine ihanet etmeme refleksi.

Romantik söylem, yeteneği bireysel yücelikle özdeşleştirir; oysa etik söylem, kopuşu doğrulukla ilişkilendirir. Sanatçı, sisteme karşı olduğu için değil, kendini sisteme yedirmemeyi seçtiği için “kopar”.

Bu nedenle “kopuş”, bireysel bir narsisizm değil, etik bir farkındalıktır.

Mutsuzluk burada yıkıcı değil, kurucu bir güçtür- tıpkı Adorno’nun sanatın “negatif bilgi” üreten bir alan olduğunu söylerken kastettiği gibi.

Sonuçta Cahit Sıtkı’nın o cümlesini bugün yeniden okumak, sanatçının “yeteneğiyle” değil, mutsuzluğuyla hesaplaşmak anlamına gelir. Çünkü asıl mesele, yeteneğin bir yerden koparıp götürmesi değil; insanın kendini boğan yerden kopacak cesareti bulup bulamamasıdır. Yetenek değil, dürüst mutsuzluk taşır insanı başka bir yere.

Devam edeceğim.

Cuma, Ekim 31, 2025

Mutsuzluk enerjisi (1)

Bir arkadaşım, Necati Cumalı’nın güncelerinde rastlamış bir bölüme; Cahit Sıtkı’nın söylediği bir cümleyi paylaşmış benimle:

Yetenek barınamadığı yerden alır koparır götürür sahibini. Çevremizde gördüklerin, başka bir iş yapabilecek yetenekleri olmadığı için bulundukları yerden kopamıyorlar.”

Okurken aklına ben gelmişim- akademiden editörlüğe, oradan senaristliğe geçtiğim için. Benzetmiş, yakıştırmış. Elbette bir iltifat. Teşekkür ettim ama içimde bir yer, bu söze takılı kaldı. Çünkü yetenek ya da sanatçılık, bizde kolay kabul gören şeyler değil.

Biraz nebi, biraz evliya muamelesiyle bakıldığından mıdır nedir, “sanatçı mıymış o yaa, o mu yetenekliymiş, ya bırak Allah aşkına!” türünden hörele höreleler eksik olmaz. Bunca yıldır kime sanatçı deniyor, doğrusu tam anlamış değilim. İnsanlar çağdaşlarından hoşlanmadıkları için galiba “sanatçı” sıfatını genellikle ölüler için kullanıyorlar.

El hak, ortalamanın üzerinde bir saygı görüyorum ama şu da gerçek: Akademideyken üretici olamayacağım düşünülürdü- memuriyet, hiyerarşi, kabızlık, bik bik.

Yayınevindeyken, yazamadığım için editörlük yaptığım söylenirdi.

Şimdi senaristim; genel kabule göre “zanaatkâr”, hatta ucuz işler yapan ama buna rağmen haksız yere çok para kazananlardanım.

Üzüldüğümü sanmayın. Ne yaparsanız yapın, bu tür adlandırmalar sizin dışınızda gelişiyor. Ben vardığım yerden memnunum. İşimi seviyorum, galiba o yüzden de tınmıyorum.

Yetenek sahiden muamma. Nasıl ölçülür? Akademik kriterlerle mi, piyasa ölçüleriyle mi? Editörler, jüri üyeleri, yayıncılar mı karar verir? Amerikalılar, bir işte en az beş bin saat geçirip ondan düzenli gelir elde edenleri “yetenekli” sayıyorlarmış. E o da bir kriter. Ama bana kalırsa, yetenekle tutku sık sık karıştırılır. Tutku motive eder, ama çok çalışmadan kimse rekabet edemez.

Cahit Sıtkı, “kopmaktan” söz etmiş; yetenek insanı alır götürür, kalanlar ise gidemedikleri için orada kalır, demiş. Tam böyle mi söylemiş, yoksa Necati Cumalı o cümleyi biraz edebileştirmiş mi, bilemiyoruz. Ne ki o sözde bir narsistik gölge var: “gidemeyenler” ve “cesareti olan ben.”

Yani yetenek, burada bir tür kahramanlık madalyası gibi parlatılmış.

Ben o cümleyi başka yerinden okudum. Üniversiteden istifa ettikten sonra Barış (Bıçakçı) beni ziyarete gelmişti. Öyle sıkı fıkı değildik, ama merak etmişti: Herkes garanti bir işe kapağı atmaya çalışırken, ben neden ayrılmıştım?

“Mutsuzdum,” dedim. “Çok mutsuzdum. Başka bir şeye, olmak istemediğim birine dönüşüyordum.”

Ve o anda anladım: Cahit Sıtkı’yı bir yerden koparan şey yeteneği değil, mutsuzluğuydu. Belki de “kopuş”u mümkün kılan, yeteneğin değil, yeteneği boğan o derin huzursuzluktu. Sıtkı sıyrılmak deriz ya - işte o, güçlü bir mutsuzluk enerjisidir. O da koparır, o da sürükler.

Yetenek değil, insanın kendine ihanet etmeme arzusu.

Salı, Haziran 17, 2025

Hipofiz bezi tartışması...

Haber yeni değil, yıl(lar) geçmiştir üstünden. Oyuncu Tuba Ünsal sabah namazına başlamış; hissettiklerini, deneyimini yoga ile kıyaslayarak paylaşmış. Doğal olarak ti’ye alınmış, sosyal medyada epeyce parodileştirilmiş. Merak eden açar, bakar. 

Şöyle bir yargı var, yoga popüler kültürdür, ona aittir, din hayır, asla değil. Müslümanlığın popüler kültürün bir parçası hâline geldiği gerçeği kolaylıkla göz ardı ediliyor. Oysa popülerleşen her şey gibi, dinî pratikler de farklı biçimlerde alımlanır, farklı anlamlarda yeniden üretilir. Stuart Hall anlatırdı, kültürel bir metnin anlamı sabit değildir, alımlayan tarafından yeniden ve yeniden kurulur. Aynı şey inanç biçimleri için de geçerlidir. Ve evet, alay edilerek de olsa tüketilir ve tüketilir.

Bir şey bu kadar çok kişi tarafından seviliyorsa ya da nefret ediliyorsa, o sevgi ya da nefretin tek bir gerekçesi yoktur. Din, ideoloji ya da popüler ikonlar için bu kaçınılmaz olarak geçerlidir. Onları asla tek bir “anlam”a sabitleyemezsiniz. Tam da bu yüzden popüler olurlar.

Her tüketici, mesajı kendi kültürel ve siyasi sermayesine göre yeniden anlamlandırır. Her defasında bir kere daha “üretir.” Pierre Bourdieu’nün “habitus” kavramının bize anlattığı gibi, bireylerin algı ve pratikleri, içinde bulundukları toplumsal konum tarafından şekillenir. Erzurum’daki Müslümanlıkla Edirne’deki Müslümanlık aynı değildir. Her yaşayan inandığı dini kendi hayatına, çevresine, zamana adapte eder.

Edirne’de bir ramazan günü iftara düğüne gider gibi dans ederek gidenleri görmüştüm. Şaşırmamam gerekirdi. Cezayir’de, Dubai’de, Tahran’da da farklı yaşanıyor — biliyordum. Ne ki şaşırmıştım, iftara giderken davul zurna çalıp göbek attılar. Seyrettim…

Ama biz ne yapıyoruz, biz hâlâ, ortada herkesin okuyabileceği bir kutsal kitap var ve sadece o referans alınmalı diyerek tartışmayı bitirmeye çalışıyoruz. Oysa biliyoruz ki hiç de öyle değil. O kitap ve etrafında gelişen öğreti, tarih boyunca öyle çok farklı biçimde yorumlandı ki… Say say bitmez. O din çok insan, çok kültür, çok farklı diller, çok farklı ideolojiler, rejimler gördü, mealen yazıyorum, kapitalizm, modernleşme, küreselleşme yaşadı … Talal Asad söylemişti, din sadece inanç sistemlerinden ibaret değildir; modern dünyada söylemsel olarak şekillenen, toplumsal olarak müzakere edilen bir pratiktir.

Bu nedenle “gerçek Müslümanlık budur” ya da “dinde bu yok” gibi başlayan vik vik cümleler, bugünün dünyasında savunma ya da saldırı işlevi görmek dışında bir anlam taşımıyor. Zamanın ruhuna göre savrulan-estirilen cümleler yalnızca.

Gençken, bağnaz bulduğum bir şey duyduğumda, “Ama Kur’an’da yazmıyor!” diye inatla itiraz ederdim. Sonra fark ettim ki, tartışmanın esası metnin kendisiyle ilgili değilmiş. Mesele “bizden olan”la “olmayanı” ayırt etmeye yönelikmiş. O metinde yazıp yazmaması kimsenin umurunda değilmiş. Çünkü din, asla sadece o metne dayanmıyor işte. Din, Birgit Meyer’in ifadesiyle, medya ve gösteri aracılığıyla dolaşıma giren, bireysel performanslarla şekillenen bir fenomene dönüşmüş durumda. İnsanlar tek tek inançlarını ve kim olduklarını meşrulaştıracak çıkışlar arıyor. Asıl olan da bu.

Popüler kültür derslerinde sorardım: Olumlu düşünmek ile besmele çekmek arasında ne kadar fark var? Geçenlerde sosyal medyada rastladım: Orta sınıftan, tahsilli bir kadın, paylaştığı her fotoğrafın altına “Bugünü de yaşadığım için şükrediyorum” yazıyor. Her defasında. Yineliyor.

Tuba Ünsal’ın “namaz” anlatısı da böyle. Kendi dünyasından, kendi hayat tarzına uygun bir yorum getiriyor. Üstelik ilk defa da yapılmıyor. Dikkatli bakılırsa buna benzer on binlerce yorum var, yapılmış, yapılıyor ve yapılacak.

Bu yüzden, “doğru” ya da “yanlış” demek boş. Öyle de denecek, böyle de. Çünkü Stewart Hoover’ın vurguladığı gibi, medya çağında din, hem sekülerleştirilmiş hem de yeniden kutsallaştırılmış bir zeminde varlığını sürdürüyor. Yani, neyin hakiki, neyin samimi, neyin sahici olduğunu ispat edemezsiniz. Sadece konuşursunuz.

Pazar, Haziran 15, 2025

Dünyanın en güzel yeri

Tuna, çocuk yaşta, “dünyanın en güzel yeri neresi?” diye sormuştu. Ne cevap verdiğimi tam hatırlamıyorum ama yüksek ihtimal, “Kaf Dağı” demişimdir. O günden beri bu bana çok tatlı bir soru gibi geldi, insanın varoluşla, yuva duygusuyla, anlam arayışıyla kurduğu ilişkiyi içeriyor çünkü.

Zagor, yaşadığı Darkwood ormanını dünyanın en güzel yeri olarak nitelerdi. İnsan, hele çocukken bu türden iddialı laflara ayrı bir dikkat kesiliyor. Platon, aksini söyler ve bence bıkkın bir biçimde kaşını kaldırarak bu dünyanın “güzeli” bu dünyada değildir der bize. Gerçek güzellik, duyularla değil, akılla kavranan idealar dünyasında yer alır beyfendiye göre. Bu dünyadaki yerlerin hepsi sadece o ideal güzelliğin soluk birer yansımasıdır. Yoksa? Yoksa dünyanın en güzel yeri düşüncenin içinde midir Romalılar.

Zagor’un ormanını Heidegger tatlı tatlı tarif ediyor, “canım benim”, “yurdum dediğin yer (Heimat), sadece doğduğun yer değil, dünyayla ve kendinle anlamlı bir ilişki kurduğun mekândır” diyor. En güzel yer, bir ev (ya da “orman”) değil, bize ev hissi veren bir anlam alanıdır. Zagor, hayal edilmiş bir kahraman, öyle bir orman da ev de yok elbette ama Bachelard, Mekanın Poetikası’nda, dünyanın en güzel yeri olarak, hayal kurabildiğin yeri işaret ediyor. Bir arkadaşım, dünyanın en güzel yeri deyince Cihangir Camii Avlusunu ve Heybeliada’yı söyledi. Sanmıyorum diyerek matrak yapabilirim. Thoreau, ormanın içinde kurduğu kulübede geçirdiği iki yılı anlatırken dünyanın en güzel yerinin doğayla baş başa kalınan yer olduğunu savunur. Medeniyetten uzaklaştıkça insanın aslına döndüğünü düşünür.

Türk mitolojisinde Ötüken vurgusu vardır, pek çok kültürde benzerlerini gördüğümüz güzellemelerden biliyoruz, ırkların kök saldığı yerlere yönelik romantizmden söz ediyorum. Yani bize kim olduğumuzla ilgili anlam ve aidiyet veren ortam, dünyanın en güzel yeridir. Edebi olarak sevdiğim için paylaşayım, Orhan Pamuk “İstanbul’un en güzel yeri, oraya bakarak kederlenebileceğiniz yerdir” diyor, hah diyorsunuz şahane…Bana hep soruluyor mesela, “Ankara’da bok mu var?” Gülüyorum.

Virginia Woolf, özgürce dolaşabildiği, kimseye hesap vermeden yazabildiği odasını anlatır ya… Görsek, orada da bir bok yoktur ama onun için özgürlüğün mekanı olmuş işte Mıstık abi… Cioran, damardan girer ve en güzel yer “intihardan vazgeçtiğin yerdir, çünkü orası seni hayata bağlayan son kaledir” der. Edward Said, o büyüleyici diliyle sürgünlüğü anlatırken: “hayalini kurduğun ama hiç gidemediğin yer, dünyanın en güzel yeridir” der ve bizi buruklaştırır… Beyaz yakalılar, sahil kenarında bir ev hayal ediyorlar, hepsinin rüyası Ege’ye yerleşmek…  Bauman tam da onlara nanik yapıyor zaten, bizi tarumar eden akışkan modernitede diyor, mekânlar sürekli değişir ve bu yüzden de güzellik geçicidir, şaşmaz biçimde nostaljik ve kırılgandır diye ekliyor.

Galiba, dünyanın en güzel yeri kendin olabildiğin yerdir. Seni oluşturan yerdir, hala sevildiğin, kazandığın, istediğin kadar susabildiğin, gönlünce konuşabildiğin, hayaller görebildiğin, yargılanmadığın yerdir. 

Ee Mıstık abi, benim diyeceklerim bu kadar… 

Pazar, Haziran 08, 2025

Teessüf ederek yaşayan adam

Yaşıtım sayılır, eskiden bana-bize anlatırdı, uzun uzun, hayıflanarak, bazen gözleri dolarak....şimdi sosyal medyada herkese anlatıyor, sürekli teessüf ediyor, hep gadre uğrama hali, hep insafsızlıkla karşılaşmış, hep yanlış anlaşılmış, hep çıldıracak gibi oluyor... 

Geçmişte yaşıyor, hep özlüyor, ne iyi insanlar vardı eskiden falan filan inter milan... Sanki çok yaşlandı veya yaşlanmaya karar verdi... Katlanamıyorum, diyip duruyor... Sağlığım kötü, dışlanıyorum, hatırlanmıyorum, yok sayılıyorum...İçinde felaket çukurları, mutsuzluk katarları...Her cümlenin ucuna eklenen iç çekmeler...

Svetlana Boym'un anlattığı "nostaljik yansıtma" tam da böyle bir şey, geçmişi özlemiyor aslında, geri gelsin filan da istemiyor, sadece kişisel kaybedilmişliğini görünür kılmaya çalışıyor. Kaybın kendisiyle var oluyor, biteviye bir dijital yas töreni sahneliyor. 

Katlanamıyor ama anlatmadan da duramıyor. İroni hissini çoktan kaybetti, artık sadece kırgın görünmek istiyor. 

Kutsallık atfettiği bir kırılganlık.

Dijital bir iç monolog yazıyor, başkaları okusun diye yazmıyor, kendi sesini duymaya çalışıyor. 

Üzülerek izliyorum, patetik göründüğünün farkında mı yoksa öyle mi görünmek istiyor bilemiyorum. Sahiden merak ediyorum. 

En ilginç tarafı her yazdığı metni, kendini kutsarcasına, beğen butonuyla bizzat beğenmesinde saklı...

Perşembe, Haziran 05, 2025

Takva ve performans

Malum, din temel olarak ruhani bir iyileşme arayışı ve buna verilen bir cevaptır. Sevap ve günah, ahiret, cennet-cehennem bunu saç ayaklarıdır. İnsanın varoluşsal sancılarına bir yön ve anlam verme çabasıdır. Hayatı asıl yöneten ve yönlendiren kapitalizm ise  yalnızca şimdiki zamanı değil kadim dinleri de dönüştürüyor. Geçmişten farklı bir duygu düzeni ve bir ahlak sistemi inşa ediyor. Daha önce yazdım, mutluluk, dünyevi görünen  (cenneti bu dünyada kuran) emirler silsilesinin en temel vaadi…

İbadet, bir tür iyi hissetme aracına dönüşmüş durumda…Zikirin yerini meditasyon, duanın yerini olumlama aldı desek sanıyorum abartmış olmam…İçsel dinginlik artık ilahi bir bağın sonucu değil, bireysel performansın ve duygusal yönetimin hedefi haline gelmiş durumda. Kadim dinlerin büyük günahları ve o günahların kefareti, vardır. Şimdiki zamanın günahları insanın kendisiyle ilgilidir. Depresyondaysan canım kardeşim, negatifsen, hayata karamsar bakıyorsan, dünyaya uyum sağlayamıyorsan, kiloluysan, hareketsizsen sen yanlış yoldasındır mesela. Mutluluk dininde “düzeltilemeyen bir mutsuzluğun” varsa suçlusun ve dışlanırsın (veya dışlanmayı hakedersin), eziksin bebem e-ziikkkk….

Mutluluk dinleri, kadim olanları “ikame” etmiyor, içine sızıyor ve yeniden şekillendiriyor demek istiyorum. Bir tür içerden kolonileştirme hali bu. E tabii bunu, Allah adına ve Allah korkusuyla değil, verimlilik ve görünürlük adına, kendine yatırım yapıyor. Mutluluk dinlerinin müminleri kendilerine tapıyorlar sanki, hı ne dersin abartıyor muyum Mıstık abi?

Arada “neoliberal İslam”, “piyasa İslamı” ya da “postmodern dindarlık” filan deniyor ya, hah işte o da tam buralarda nefes terapisi yapıyor… Dindarlık artık sadece takva ya da ahiret kaygısı ile değil, aynı zamanda dünyada başarılı ve uyumlu bir birey olmakla tanımlanıyor. Bir tür dini girişimcilik modeli bu. Kime sorsan “Allah rızası” için çalıştığını söylüyor ama bu iddia  girişimcilik ve öz-motivasyon diliyle iç içe geçiyor. Biliyorsunuz, dini savunmak adına sürekli olarak “din bu değil” deniyor ya, evet piyasa değerleriyle uyumlulaştırılmış olan şey de din değil. “Dünyevi başarı” ile özdeşleştirilen herhangi bir şeyin ahlaki derinliği yüzeyseldir. Çünkü başarı, ahlaki değil performatif bir ölçüdür.

Eğer ilginiz varsa, sosyal medyadaki yeni vaizleri izlemenizi öneririm. Dua et, tevekkülle yaklaş, affedici olan filan diyorlar ama konuyu garip bir biçimde psikolojik refaha getiriyor ve bunu inançlı olmanın bir ödülü olarak gösteriyorlar. Olamaz mı? Bence olamaz. Herhangi bir büyük dinin esası psikolojik iyi hissetmeye indirgenemez. Din, sabır ve keder gibi değerli duyguları da içerir. Keder, yalnızca geçici bir bozulma değil, tefekkürün kapısını açan varoluşsal bir eşiktir. Din iyi hissetme vitamini ya da meditasyonu değildir. Tefekkür ya da murakabe anlamsızlaştırılıyor gibi geliyor bana. Kuran’da kişisel gelişimi anlatan kaç kitap var sizce?

Ve bence en önemlisi, ibadetin gösterileştirilmesi… sosyal medyada oruç tutmak, cumaya gitmek filan paylaşılır hale gelmiş durumda. İki sonucu var bunun, birincisi, gösterilen dindarlığın, gerçekliğin yerini almaya başladığını anlatır. İkincisi, göstermeden inanmak “boşa inanmak” gibi algılanır olmuş demektir, bir baskıya dönüşür. “Helal yaşam koçluğu”, “İslami ilişki danışmanlığı”, tesettür modası şu bu…

Yukarıda yazdım, kapitalizm kendini din gibi görünmeyen ama din gibi işleyen pratiklerle sunarken, İslam dahil kadim dinleri de kendi ritmine çekiyor. İnanç, ibadet, takva gibi kavramlar artık bir “kişisel gelişim estetiği”ne bürünerek gösterilebilen ve pazarlanabilen nesnelere dönüşüyor. Sonuçta ibadet, görünmek… görünmekse onaylanmak için yapılıyor. İnançla gösteri arasında içi boşaltılmış bir işbirliği kuruluyor. 

Pazartesi, Haziran 02, 2025

Gülümse, emir böyle!

En son gülümsemeden söz etmiştim, hepimizin bir gülümseme zorlamasına maruz bırakıldığımızı yazmıştım. Doğrusu, en çok kanser hastalarına yöneltilen, hastalığı yenmek için vaaz edilen iyimserliği garipsiyorum, “gülümse ve pozitif düşün” deniyor ya, acıyı ve ölümü konuşmaktan men ediliyor ya insanlar, herkesten instoşa yaraşır tebessüm ve parlaklık bekleniliyor ya… Of puf diyorum,

Gülümsemek, tabii ki güzel bir his, birbirini seven ve anlayan insanların gülebilmesi kadar coşku veren çok az şey var…Evet, gülümsemek, bize iyi geldiği için  arzu edilen bir şeyi gösterir ama aslında elde edemediğin şeyi bastırmaya da yarar. Bir tür özdenetim aracı oldu yani. Ben demiyorum, psikanaliz bunu sürekli anlatıyor. Gerçek olmayan ama gerekli şarta bağlanan bir davranışsa gülümsemek, bu bir tür zalimliktir. İyi hissediyormuş gibi gözükmeliyiz, aman ha canım benim…Mutlu değilmiş gibi görünenler ne kadar mızmızlar değil mi? Hohhoh…

Mizahla ilgili çalışmış eski bir akademisyen olarak söylüyorum, gülmenin özgürleştirici yanı handiyse kaybolmuş durumda…. Bu bir zorunluluk, bir yükümlülük olmuş durumda…Gülmek bir ifade değil bir görev oldu diyelim. Byung-Chul Han, mealen yazıyorum bu durumu içsel bir baskıyla tanımlıyor, kendi kendimizi tarumar ediyoruz, kendimizle yarışıyoruz, kendimize gülümsüyoruz. Her gecenin bir sabahı var diye sayıklıyoruz. Her birimizi dışarıdan parlayan ama içerden mutsuzluğu bastırılmış varlıklara dönüştürüyor. Arınmaya değil arınmış görünmeye çalışılıyor aslında. Üzülmek yerine yoga, öfke yerine meditasyon filan…E tabii bunların postunu da sosyal medyada atmamız gerekiyor.

Gülümsersek, iyi çalıştığımızı, dingin olduğumuzu, iyi bir aşık olduğumuzu, iyi seviştiğimizi, sağlıklı olduğumuzu  göstermiş oluyoruz. Daha doğrusu kapitalizmin mıncıkladığı gösteri ekonomisi ürününe dönüşüyoruz. Biliyoruz ki arzu ile temsil arasında daima bir boşluk vardır, ve biz bir “ürün” olarak arada salınıp duruyoruz. Detoks simotisi, amuda kalkıp inversiyon pozu vermek, fresh görünmek bizi kesmiyor…

Kapitalizm, din gibi görünmeyen ama din gibi işleyen yeni inanç sistemleri üretiyor, kadim dinleri de kendi mantığına göre dönüştürüyor. Ve galiba asıl etkiyi, onları da dönüştürmeyi başararak elde ediyor.

Devam edeceğim 

Salı, Mayıs 27, 2025

Tövbe et ve ter at

Şimdiki zamanın yeni mabetleri yoga stüdyolarıysa, mürşitleri de instoştaki aktif nefes koçları olabilir mi?. Biliyoruz ki bu çağdaş inanç sistemlerinin kökeni, dinlerin en eski refleksinde yatıyor: bedeni arındırmak, ruhu kurtarmak.

Yoga ve fitness kültürünün yaşadığımız zamanın yeni dinleri olduğu düşüncesi aşağı yukarı kırk yıldır konuşulur-tartışılır.  Biliyorsunuz onlar, bedeni arındırarak ruh huzuru bulanacağını iddia ederler. Sağlıklı yemekler, detoks (ruhsal arınma), yoga kampı (inziva), nefes çalışması (dua), hocalar (mürşitler), stüdyolar (mabedler), taytlar (cübbeler) desem biraz düşünürsünüz sanıyorum.

Ben çocukken, en azından benim gibi kenar mahallede büyüyen çocukları en fazla baskılayan (korkutan) meselelerden biri abdestsiz olmaktı, günah işlenince (!) bir an evvel arınmamız (gusül abdesti almamız), kurtulmamız gerekiyordu. Kur’an’da böyle bir şey yazmasa da hepimizi ürküten, abdestsiz olunca bizi dehşete düşüren, işlerimizin ters gideceğine inandıran bir kuraldı bu. Dinin üç temel aşamasıdır bunlar: günah, arınma ve kurtuluş.

İnsanlar “çok yedim” derken büyük bir suçluluk duyuyorlar. Hemen arkasından “yarın spor yapacağım” diyorlar, aslında tövbe ediyorlar. Ter atıp, spor yaparak detokslarını tamamlıyor, arınıyorlar. Spor sonunda “iyiyim dengeliyim” huzurunu (kurtuluşunu) yaşıyorlar. Kapa gözlerini iç sesini dinle…Mutlusun, huzurlusun…

Hadi dostlar hep bir elden kurtaralım şu ruhumuzu… Byung-Chul Han, şimdiki zamanın insanlarının ruhani huzurla çok da ilgilenmediklerini, kendilerini bedenleri üzerinden kurtarmaya çalıştıklarını söylüyor mesela. Beden nerde kurtarılır, fitness salonunda… “Üç ayda diri kalçalar bitanem…”

Yoga dediğimiz şey Hinduizm’in içsel bir disipliniydi, önce batı toplumlarına adapte edildi, başkalaştırıldı, sekülerleşti, sonra kişisel gelişim düsturlarıyla harmanlandı. Hindulardan instoş mabedine geçtik…“You are your only limit.” Yoga egoyu terbiye etmek filan değil egoyu “göstermeye” yaradı. Bir selfi huzuru ya Namaste…

Espriler yaptığıma bakmayın, bugünün orta sınıfları dine ve din adamlarına filan güvenmiyor ama hâlâ bir düzen, onu rahatlatacak bir yapı, bir ritüel arıyor, yoga-fitness kültürü de bunu hem maddi hem sembolik olarak sunabiliyor. Üstelik, her dinsel öğreti gibi suçluluk yükleme kabiliyetine de sahip. Mutsuz musun? Kilon mu var? O zaman disiplinsizsin, zayıfsın, kötü kararlar verdin.” Tıpkı günah kavramında olduğu gibi: sorumluluk her birimizin omzunda.

Abartılı görünecek bir yorum daha yapayım, modern yoga-fitness inancı, cenneti bu dünyada vaat ediyor. Zayıf beden, esnek omurga, parlak cilt, iç huzur, seksi görünüm. E tabii ki bu paylaşılmak zorunda, paylaşılmayan mutluluk, yaşanmamış sayılır çünkü…

Paylaşımlarda ne olursa olsun gülümseyen yüzler var, itiraf ediyorum, o pozitifliği sahici sandığım da oldu, sonra anladım ki bu mutluluk “yeni beden-din”in en güçlü ritüellerinden biri. Sahiden “çalışılmış” bir gülümsemeyle bakıyorlar bize, bunun bir tür iman ifadesi, bir şükür performansı, hatta bir itirazsızlık yemini olduğunu anlıyorsunuz.

Hepimiz biliyoruz ki spor yapmak bizi özgürleştirmiyor,  spor yapmış oluyoruz veya yoga huzur veriyorsa, neden bu kadar çok takıntılı ve rekabetçi insan var… Bu çelişkileri irdelemek, yoga ve fitness kültürünün gerçekten “din(i)” olup olmadığını değil, neden-nasıl bir boşluğu doldurduklarını anlamamızı kolaylaştırır. 

Yoga matının bedenleri sadece esnemiyor, inancın yeni şekillerinden birine secde ediyor be Mıstık abi diyeceğim… “Tövbe et ve ter at” mı diyeceksin… Obristan’a selam. 

Pazartesi, Mayıs 26, 2025

İyilik ve eksiklik

İyilik ve kötülük meselesi, malumunuz, insanın nefsiyle, vicdanıyla, toplumla ve dünyayla ilişkisini belirleyen bir gerilim… Din ve “cemiyet” bunu tartışır, kanunlar bunu düzenlemeye çalışır, iyilik ve kötülük, insanları yakınlaştırır ve uzaklaştırır. Kötülükten sakınırız, iyilikse öğretilir, yaygınlaştırılmaya çalışılır, dayanışmayı çoğaltır.

İyilikle karşılaşan insanlar ne hissederler diye sorsak, teşekkür ederler, minnet duyarlar… diye düşünürüz. Yaş aldıkça olabilir, bunun cevabını hemen veremiyorum artık… Çünkü görüyorum ki, bazı iyilikler, karşısındakinde bir hoşnutluk değil, neredeyse bir tür öfke yaratıyor. İyilik her zaman sempatiyle karşılanmıyor gibi geliyor bana… Nefret ölçüsünde bir hoşnutsuzluktan, bıkkınlık, usanç ve iğrenme karışımı bir histen söz edebilirsek, hah diyeceğim, tam da böyle bir hisle insanlar kendilerine iyilik yapanlardan uzaklaşıyorlar.

Adam Phillips, “insanlar bazen iyiliğe karşı çıkar çünkü o iyilik, yardım edilenin yaşamındaki kontrol hissini tehdit eder” diyor. İyilik, onların zaaflarını gösteriyor çünkü, öyle bir gerginlik hissediyorlar, teşhir edilmiş, işaretlenmiş, tahkir edilmiş gibi garip bir elektrikle doluyorlar.

Düşmanı olsan yapmazlar böyle bir şey yaşamazlar, hasmını eşiti gibi gördüklerinden onları, kendilerine iyilikle bakan kadar önemsemiyorlar. Çünkü düşman eşittir, ama iyilik eden üstün konumdadır. Hatırlayanlar olabilir, Nietzsche “İyiliğin Soykütüğü’nde” der ki: “İyilik yapan, iktidarını hissettirmek ister.” Sen onlara yardım edince asıl eksikliklerini görüyor ve bundan daha çok rahatsız oluyorlar.

Bir bakmışsın hiç ummadığın biri sana ateş püskürüyor, pıyy diyorsun ne düşmanlık yaptım ki düşmanlık görüyorum.

Oysa senin iyiliğin, onun kendine dair kurduğu güçlü imgeyi zedelemiş olabilir. Lacan’a göre “Ötekinin bakışı bizi kurar.” Yardım edenin bakışı, karşısındakine kendi eksikliğini hatırlatır.

İnsanlar birbirini sevmeyebilir, bu garip değil, bana ilginç gelen, birbirine iyilikle yaklaşmış ve uzaklaşmış insanların “kavgası”… Önce anlamıyordum, şimdi galiba birazcık daha anlıyorum. Karışık gibi duruyor değil mi?

İnsanı sürükleyen egosu… Ve belki de egonun iyiliğe karşı duyduğu bu kırılganlık, bazı ilişkileri sevgi değil utanç ve kızgınlıkla bitiriyor.



Pazar, Mayıs 25, 2025

Yerim ama yemem

Çocukluğumda seyrettiğim filmlerde, karikatürlerde bütün patronlar şişmandı. Ne kadar çirkin göstermeye çalışsalar da kilolu olmak bir refah göstergesiydi. Zenginler, şişman ve mutlu bir azınlıktı. Yaşadığımız dönemde “zayıf, yağsız, fit ve genç vücut”un mutluluğun, başarı ve erdemin simgesi haline gelişi bu bakımından yeni bir fenomendir.

Yüz yıl önce Alman ve İtalyanların başı çektiği, güçlü vücut-güçlü millet imgesi, biz de dahil olmak üzere dünyayı etkiledi. Sporcu ve dinç bedenler, fit görünümler ve zayıflık yıllar içinde önce Hollywood’u sonra global popüler kültürü dönüştürdü. Bana öyle geliyor, beat kuşağının zayıflığı modayı ve güzellik algısını bir kere daha değiştirdi sanki. Onunla da kalmadı, “heroin chic” modeller,  kadınlarda anoreksik beden, erkeklerde six pack filan son otuz yılda işler iyice başkalaştı, meşrulaştı. Yağsızlık ve kaslı olmak, arzulanan olmanın bir ölçütü olup çıktı.

Bugün biliyoruz ki, bedenimiz (nasıl göründüğümüz) bir projeye, bir başarı ve mutluluk estetiğine evrildi: “Mutluysan sağlıklısındır, sağlıklıysan yağsızsındır, yağsızsan başarılısındır.” Dağılabiliriz. Bir arkadaşım, iddialı bir biçimde şişman olmanın işten atılma sebebi olduğuna inanıyor, şirketlerde ilk kovulacakların “yağlılar” olduğunu iddia ediyor. Güzel kadınların ve yakışıklı erkeklerin, bunun da üstüne hiç “utanmadan” fitness yapanların dünyanın yeni işgalcileri olduğunu filan rakı içerken anlatıyor.

Komik mi? E dinlerken komik. Zayıflık ve fitness, mutluluğun değil; mutluluk performansının göstergesiyse traji komik demek daha doğru. Babam, zayıf ve fit görünmeye zihnen takmış biriydi, istisnasız her yemekte “yerim ama yemeyeceğim” derdi. Yemek yemeyerek gösterdiği özveriyi mutlaka belirginleştirmek isterdi.

Hepimiz biliyoruz ki, bugün, yemek yemek değil, yememek övülüyor. “Aa ben o kadar yemiyorum” demeyenimiz yok gibi. Herkes, birbirine “zayıfladın mı, kilo mu verdin” demeye bayılıyor. Kilo verdiysen mutlusun, kilo aldıysan mutsuz…

Günaşırı birileri benim yaşımı göstermediğimi söylüyor (!). Yaşımı söyleyince “aa inanmıyorum” filan tepkileriyle karşılaşıyorum. Şimdiki zamanımızda yaşlanmak değil, yaşlanmamak alkışlanıyor çünkü. Geçenlerde yeni yazdığım dizinin okuma provaları için İstanbul’daydım, yüzüme ve boynuma estetik müdahaleler yaptırıp yaptırmadığımı sordular, şaşırarak hayır filan dedim ama muhtemelen inanmadılar. Üç beş yıl önce böyle bir gündemim yoktu, hiç aklımda yoktu, günbegün gururlanmaya bile başladım. İyiyim, genç görünüyorum filan… Gülmeyin…

Mutluluk hissedilen değil, gösterilen bir şeye dönüştüğü için — genç ve fit beden bu gösterinin ana ekseninde yaşadığı için  “ben gururlanmayayım kim gururlansın” yani Mıstık abi… Ya evet biliyorum, hamur işlerini kısmam gerekiyor, biraz ağırlık çalışsam filan…


Cumartesi, Mayıs 24, 2025

Mutsuzluk ve yüzleşme

Mutsuzluğun insani olduğunu yazmıştım en son…Mutluluk kadar hayata dair duygu durumu olduğunu filan… İnsanı dönüştürme potansiyelinden söz etmiştim. Biliyoruz ki yaşadığımız zaman duygularımız arasında bir hiyerarşi yaratıyor ve mutsuzluğu atlatılması gereken bir hastalık gibi sunuyor.

Gençken okuduğum Rollo May, kaygı ve sıkıntıları bir olgunlaşma emaresi sayar, bunu bir özgürleşme sürecinin parçası olarak görürdü. O yıllarda etkilenmiştim, mutsuzluk yaratıcı bir enerji verebilir diyordu. Sıkıntıdan sanat çıkar gibi bir şeydi… Kendi hayatıma uyarlamış ve bunu epey düşünmüştüm, çalışmak zorunda olduğum, sıkıntılı ve kendime vakit ayıramadığım bir gençlik yaşıyordum. Adam Phillips, “bazen mutsuz olmak gerekir” diyor ya, babam “bazen” demiyordu galiba. Acı çekmeden olgunlaşmak imkansızdı babama göre. Her yenilgi, her acı ve her ölüm çocukları büyütüyordu filan. Philips, haliyle daha mutedil, mutsuzluk, bazen insanın içinde bulunduğu yanlış koşulları fark etmesini sağlar diyor, bastırmak yerine anlamak gerekir derken mutsuzluktan duyulan endişeyi normalleştirmeye çalışıyor.

Mutluluk bahsinde şu soru epeyce zihin açıcı aslında: Kim mutsuz? Kişilik bozukluğu yorumunu terapistlere bırakalım, melankoliyi ve sanatçıları başka bir bağlamda tartışmak üzere kenara ayıralım ve gündelik hayatımızda mutsuzlarla özdeşleştirilen insanları düşünelim. Mutsuzluk, kötülükle epeyce özdeşleştiriliyor, günahkar birisinin mutsuz olduğu düşünülüyor. Tövbe etmek, doğal olarak mutsuzlukla ilgili.

Hazır günah demişken, Freud, sonradan Lacan, insan arzusunun “yasak” olana yönelmesine vurgu yaparlar; onlara göre bu, suçluluk ve mutsuzluğu beraberinde getirir. O yüzden Žižek, günahı “sistemin dışına çıkma arzusu” olarak niteler. Mutsuzlar, meydan okuyanlardır ve “gerçek suç, arzuyu bastırmaktır” der. Üçü için de insanlar arzularını bastırdıkları için mutsuzdurlar diye düşünüyorlar diyelim.

İyi olmak, eksiksiz olmak değil; yüzleşmiş olmaktır, ancak yüzleşenler, mutluluk ve mutsuzluğu normalleştirerek görebilir ve yaşayabilir…

Yüzleşmiş olmak, insanın kendi kırılganlıklarını inkâr etmemesi demektir. Mutsuzluk da bu yüzleşmenin bir parçasıdır. Belki de mutsuzlukla ilişkimiz, insan olmanın sınırlarını kavrama biçimimizdir. Lacan’a göre arzu, “asla ve asla” tam olarak tatmin edilemeyecek bir eksiklikten doğar. Žižek bu noktayı politikleştirerek, arzunun asla doyurulamayacağını bilmesine rağmen kapitalizmin bu eksikliği ticarileştirdiğini-kâr nesnesine dönüştürdüğünü söyler. Arzu, tatminle değil, eksiklikle işler — çünkü eksiklik, insan öznesinin yapısal halidir.

Devam edeceğim. 

Not: Görseller hemen fark ediliyordur, Hooper etkisinde ai-yz oynamalarımdan...

Perşembe, Mayıs 22, 2025

Pızıtıf bik bik

Yazmıştım, devam ediyorum. Şimdiki zamanın sahiden en ağır baskılarından biri olabilir, konuşmalarımızı, beğenilerimizi, ihtiyaçlarımızı belirleyen “mutlu olma” baskısından söz ediyorum.  Mutluluk, bir ruh hali veya içsel bir deveran falan değil, bir ürün gibi pazarlanıyor biliyorsunuz, eksiklik hissiyle bir deneyimi yaşamaya sevkediliyoruz. Bitimsiz bir “kendini geliştirme” vaadini ise hiç saymıyorum.

Mutsuzsanız eğer “şunu yapmalısınız” ancak o zaman mutlu olabilirsiniz denebiliyor, inanıyoruz, mutluluk bireysel bir karara indirgenebilir bir şey değil ki cümlesi, bu kadar basit bir akıl yürütme akla dahi gelmiyor. Öyle çok tekrar ediyor ki, bir bakıyoruz, hepimiz aynı yolda yürüyoruz, “yahu bu adam külyutmazdı, nasıl düştü aramıza?” diyemiyoruz, şaşırmıyoruz, normal buluyoruz. Mutlaka mutlu olmalıyız.

Sevdiğim bir arkadaşım, matrak olsun diye, şekspiryen bir tonla “sinsiii kapitalizm” diye söze girerdi, bana Türkleri kandıran sinsi Çinli klişesini çağrıştırdığından yaptıkları daha da komik gelirdi. Sinsi ya bu kapitalizm, yoksa biz iyiyiz…Kanar mıyız yoksa biz? Haksız mıyım Mıstık abi?

Byung-Chul Han, modern insanın artık dış baskılarla değil, kendi içindeki başarı ve mutluluk zorunluluğuyla ezildiğini söylüyor. Bu yüzden her birimiz “özne” değil, birer “proje”yiz. Kendimize yatırım yapıyoruz. Sabah erken kalkıyor, spor yapıyoruz, çelik gibi irademizle şekersiz yaşıyoruz, gülümseyerek pozitif bakıyor, haftalık hedeflerimizi birer birer tamamlıyoruz… Ve en sonunda, “iyi hissetme hakkını” kazanmayı hakediyoruz. Ama kazanamıyoruz. Çünkü sistemin ödülü yok. Sadece ötelenmiş vaatleri var.

Bauman, yaşadığımız çağı geçicilik, istikrarsızlık ve zamanın akış hızıyla değerlendirir biliyorsunuz…Mutluluk da kaçınılmaz olarak devamlılık göstermeyen bir “aralıktır”, o yüzden onu kaçırmamak için cebelleşiriz, bu yüzden ticarileştirilir ve bir ödeve dönüştürülür.  Oysa biliyoruz ki, mutsuzluk da mutluluk kadar insani, yaşamsal bir haldir. Hatta daha sahici ve daha öğretici bile olabilir. Hayal kırıklıkları bizi dönüştürebilir, içimize baktırabilir… Mutsuzluk olmasa mutluluğu da tanıyamazdık.

Mutluluk zalimleştirildi, sahiden olan bu… Her şeyin “iyi hissetmek” olduğu bir dünyada, kaçınılmaz olarak hissizlik başlar.

Siyaseten romantik çıkışları sevmiyorum ama  “iyi hissetme” zorunluluğu, insanları yıkımına sebep olacak gibi geliyor bana…  Delirdiğimizi düşünüyorum. Bir yandan aman “negatif” olmayalım, toksik ilişkilerden kaçınalım şu bu… Diğer yandan “verimli olma ve mutlu olma zorunluluğu” öz-yıkımdan başka nereye varabilir ki… 

Kendimizi yönetiyoruz, doğru çalışıyor ve gülümsüyoruz, mutluluğu bozan kişi değiliz.. Çok güzel, aferin bize…

İleride, mutluluktan performans sanatı olarak bahsedilecek, ondan artık eminim. 

Salı, Mayıs 20, 2025

Mıtsızlık

Bir süredir “mutlu olma ” histerisine “takılmış” durumdayım, elbette mutluluk güzel bir şey, ama sürekli iyi hissetmek, üretken olmak, olumlu kalmak gibi beklentilerle istiflenince insana eyhh dedirtiyor. Başarılıysam benim sayemde, başarısızsam benim yüzünden mi oluyor yani. Mutsuzsan sen “yanlış yapmışsındır” falan. Kişisel gelişim kitapları, mindfulness uygulamaları, mutluluk reçeteleri…Ya valla öyle değil Mıstık abi!

Çok değil, yirmi yıl önce mutlu olmak bu kadar mesele edilmezdi. Daha eskilerden aklıma çizer bir abimiz geldi, rahmetli de oldu, meğer bu çağın insanıymış, beni her gördüğünde, kolumu sıkarak tutar, gerçekten gözünü gözüme diker ve dublaj ciddiyetiyle “Levent mutlu musun? En önemlisi bu, mutluysan mesele yok” derdi. İlk duyduğumda teatralliği nedeniyle şaşırmış ve doğrusu nasıl cevap vereceğimi bilememiştim. “İyiyim abi, sevdiğim bir işi yapıyorum” şu bu diye gevelemiştim… Bu sahneyi defaatle yaşadım,  cevabım ancak pozunu çoğaltmaya yarar, mutsuzluk hakkında “kişisel gelişimci” laflar ederdi. Arada mutsuz da olduğum oluyor abi diyemediğime üzülüyorum. Yahu bi de kolumu niye sıkıyorsun?

Geçen doğum günümde arayanlar oldu. Kutlayanlar, ne yapacağımı soranlar…Önce açık açık söyledim: “bir şey yapmayacağım, yalnızım.” Ama sonra fark ettim ki, bu cevap arkadaşlarımı tedirgin ediyor. “Aaa, tüh!” türünden tepkiler geldi hemen. Sanki mutsuz olmam başlı başına bir sorunmuş gibi üzüntüyle mırıldandılar… Anladım ki “mutlu bir kutlama an’ı” uydurmam gerekiyor. Yarı şaka, yarı ciddi, “akşam işte arkadaşlarla iki tek atacağız” dedim. Süpaneke amin, yalan söyledim. Ama işe yaradı, herkes bir rahatladı. “Demek ki neymiş, yalnız değilmişim, hayatım yolundaymış.”

Bitip tükenmek bilmeyen bir mutluluk arayışı içindeyiz. Çok huzurlu, çok keyifli, kendimizi bulduğumuz, nihayet “başardık” dediğimiz anları göstermeye çalışıyoruz . Instoş’a yakışacak bir gülümseme, bir filtreli kahkaha, bir motto, bir tatlı “pozitif” cümle…  Gülümsediğin, başarıya ulaştığın, tatilde olduğun anları paylaşıyorsan “var”sın. Yoksa aa yoksun. E bu baskı insanları mutsuzluklarını saklamaya, dertlerini görünmez kılmaya, her daim pozitif olmaya zorluyor. Hemen çöz, hemen olumlu düşün, hemen “değiştir.” Mutsuzluk bir tür başarısızlık gibi algılanıyor. Mutluluk şimdiki zamanın obsesyonu. Mutlu olamayan, bozulmuş kabul ediliyor. İade edilmesi gereken kusurlu bir ürün!

Ama yahu insan hep mutlu olamaz ki! Günah işlemeden sevabı anlayamaz. Hayat düz akmaz. Muğlaklıklarla gelişir. İyiyle kötü arasında, kederle neşe arasında salınır durur. Melankoli, duraksama, keder ya da boşluk hissi, “iyileştirilmesi gereken kusurlar” gibi algılanamaz. Bunlar da insani deneyimin doğal parçalarıdır.

Devam edeceğim.

Related Posts with Thumbnails