Radikal Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Radikal Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Ağustos 03, 2024

Marx Göğe Yükselirken


Kapital Manga’nın ilk bölümünde taşralı bir gencin, baba mesleği peynirciliği, zengin olma hırsıyla, endüstriyel bir üretime dönüştürme süreci anlatılıyordu. Kalfalıktan fabrika sahipliğine geçerken, çevresiyle ilişkileri değişiyor; rekabetçi piyasa koşulları karşısında inandığı değerlerin başkalaşması çeşitli yan hikâyelerle resmediliyordu. Örneğin çocukluk aşkının fahişelik yapmak zorunda kaldığını öğreniyor, gönlünü titreten bir başka kadının yatırımcı ortağı Daniel’in sevgilisi olmasını engelleyemiyordu. Babasıyla arasının bozulması, işçileri her defasında daha ağır koşullarda çalıştırmaktan hazzetmemesi, günbegün bozulan psikolojisinin eşliğinde ‘izleniyordu’. Doğrusu, politik bir hikâyede, hele ki Kapital uyarlamasında ‘hım hım eden bir öğreten adam’ yerine yan hikâyelerin kullanılmasını, soap opera kıvamını ve faş eden erkeklik krizini ilginç bulmuştum.

Bir devamlılık bekliyordum, yanılmışım. İkinci bölüm, yan hikâyeleri tamamlamayan ya da onları bütünüyle unutarak, bu bölüme özgü gerilimler çıkartan bir içerik taşıyor. İkinci bölümü, ‘bize’ bakarak Engels anlatıyor ki bu, Kapital özetinin tahkiyeyi alt etmesi anlamına geliyor. Örneğin kahramanın yaşadığı cinsel ve romantik gerilimler bu bölümde hiç hatırlanmıyor. Kadınlar hikâyeden bütünüyle çıkıyorlar. Mesele, erkekler arasında cereyan eden, ekonomi ve siyasetin konuşulduğu tipik bir Kapital prospektüsüne dönüşüyor. Tipik diyorum çünkü geçmişte ve yakın zamanlarda, Türkçede ya da başka dillerde yayınlanan Kapital uyarlamalarından pek bir farkı yok bu bölümlerin. Haksızlık etmeyeyim, bu kez Japon kırsalından (oysa Britanya’da geçiyordu hikâye) sıralanıyor tenakuzlar. Temel kavram ve yaklaşımlar gündelik hayatın içinden, basitleştirilerek ve mutlaka esprilerle betimlenir hep, yine öyle anlatılıyor. ‘Çocuklar veya halk anlayacak mı?’ gibi bir ebeveyn/öğretmen endişesiyle betimlendikleri için bu bölümleri çizgi roman değil resimli anlatım sayıyorum. Bir başka deyişle, ikinci bölümde uyarlamaya dair sadakat ve ideolojik hassasiyet kurguya galebe çalmış, barizleşmiş, niteliğini baştan ayağa eksiltmiş.

Yine de en azından finalde, sürekliliği olan, tansiyonu yüksek bir bölüm sahnelenmiş. İlk kitaptan tanıdığımız, suya daldırıldıkça ağırlığı artan paçavra gibi, yaşadıkça çaresizliği artan fabrika işçisi Karl, trajik bir cinayete tanık oluyor. Kıyametvari bir mali kriz esnasında, borçları yüzünden batmak üzere olan bir atölye sahibi, kasasındaki paralarla kaçmaya çalışan Banka sahibini bir sokak arasında öldürüyor. Karl, ölenle öldüreni umursamadan, katilden bankaya yatırdığı kadar parayı kendisine vermesini istiyor. Katil de bir sus payı gibi o paranın iki mislini kendisine uzatıyor. Böylelikle erdemli işçimiz, cinayeti görmezden gelerek ve parayı alıp kaçarak en önce dürüstlüğünü kaybediyor. Bu türden çelişkilerin resmedilmesi anlatıyı güçlü kılan nişler. Şaşmaz-sapmaz bir işçi klişesi olmaması gerçekçi. Diğer yandan Marx ve Engels’i göğe yükselen melekler gibi göstermek, endüstri öncesi üretimi ve ailevi dayanışmayı çözüm/kurtuluş yolu saymak gibi oldukça naif, saflığı sırıtan ve kolay zedelenebilecek bir son söz taşıyor kitap. Para kokan, müstehzi ve mağrur Daniel ile kendi kendine yeten, durgun bir yüzle dervişane konuşan Çiftçi/Peynirci Baba dışında herkesin mağlup olduğu bir hayat resmediliyor. Üstelik Marx, bize, kolektif değil açıkça bireyci bir mesaj vererek, kuşkuculuğu ve dirayeti elden bırakmamızı öneriyor. Kuşkuculuğa ve izaha diyeceğim yok ama uyarlama adına itirazlarım var.

Robin’in tehlikeli bir maceradan kurtulup babaevine dönmesiyle taçlanan, geleneği ihyacı bir iade-i itibar Kapital Manga’nın ana çizgisi olunca benim aklıma Marx’tan çok Polanyi geliyor. Ona göre, piyasa güçleri, ekonomiyi geleneksel toplumsal ilişkilerden koparınca insanlar cemiyet, etnik köken, din ya da dışlanmaya direnecek farklı kültürel temelleri esas alan bir dayanışma arayışına girerler. Polanyi, bireysel kazanç güdüsünün insan doğasının temel güdüsü olmadığını düşündüğü için maişetin çok farklı biçimlerde sağlanabileceğine inanır. Karşılıklı saygı temelinde toplumsal ilişkilerin ve medeniyetin değişebileceğini umut eder diyelim. Hal bu olunca, uyarlamayı yapanların her ne kadar Marksist kavramları refere etseler de başka saiklerle bir gelecek tasavvur ettiklerini düşünüyorum. Doğruluğunu hiç tartışmadan yazıyorum, hani Japonlar, geleneklerini yitirmeden modern olmayı başarabildiklerini düşünürler ya, uyarlama sahipleri bu resmi kanıya kendilerini kaptırmış görünüyorlar. Geleneklerimizi korursak, büyüklere olan sevgimizi, mesleğimize olan sadakatimizi yitirmezsek, bize hep çalışarak ve sırtını dönük vaziyette konuşan köylü gibi kapitalist arzulara direnebiliriz buna göre. Kapital söz konusu olunca öyle olmaması gerekiyor elbet. Edip Cansever’in dizesini hatırlatıyor ve yazıyı bitiriyorum: ‘Ben burada bir sıkıntıyım, atımdan iniyorum’.

[Bu yazı daha önce Radikal Kitap'ın 5 Şubat 2010 tarihli sayısında yer almıştı.]

Pazar, Haziran 23, 2024

Kafka’ya Gri Yakışır


-->Kafka, sözcük seçimleri, oyunbaz cümleleri ve farklı göndermeleri nedeniyle çevirmenleri her zaman zorlamıştır. Die Verwandlung adlı kısa romanı, tercüme edildiği her dilde küçük ya da büyük bir tartışma yaratmıştır örneğin. Türkçede Değişim ya da Dönüşüm adıyla yayınlandığını hatırlatırım. Bir tür başkalaşmadan söz edildiği için ‘dönüşüm’ daha uygun görünüyor ama farklı adlandırmalar yapılmış. Yakınlarda aynı romanın Dönüşüm adıyla bir çizgi roman uyarlaması çıktı (Yurt Yayınları, 2010), İngilizceden çevrildiğinden, alt başlık olarak The Metamorphosis yazılmış. Türkçede başkalaşım anlamında kullanılıyor metamorfoz.

Romanın ilk cümlesinde geçen ‘ungeziefer’ sözcüğünün çevirisi de tartışmalıdır. Kafka, bir haşereden belki bir böcekten söz ediyor ama insekt dememiş özellikle. İğrenilen, uzak durulan, insanı rahatsız eden bir ‘şeyle’ okuru baş başa bırakıyor. Türkçe çevirilerde böcek denilmiş genellikle, bunu eksik bulan ve uzun uzadıya tartışan çevirmenler vardır. Çizgi roman uyarlamasının böylesi bir sorunu yok. Çünkü Gregor Samsa’nın sıkıntılı rüyasından uyandığında neye dönüştüğü zaten ‘gösteriliyor’. Zırh gibi sert sırtı, boğum boğum karnı olan şeyi, uyarlamayı yapan çizer Peter Kuper’in tahayyülüyle görüyoruz. Bir hamamböceği mi? Evet, olabilir.

Çocukluğumda, yetmişli yılların TRT günlerinde, hafızamda yer eden bir tartışma programı izlemiştim. Tartışmacılardan biri, beni düşündüren ve yıllarca aklımda cevap yetiştirdiğim bir iddia öne sürmüştü. Çizgi roman çocukların hayal kurmasını engelliyordu, ‘öyle güzel kar yağıyordu ki’ cümlesi resmedilmemeliydi ve zaten resmedilemezdi buna göre. Dünyanın en iyi ressamı bile bunu başaramazdı, çizgi roman edebiyata ikame edilirse çocukların hayal güçleri kadükleşecekti. İlkokuldaydım, Adana’da yaşayan bir mektup arkadaşım hiç kar görmediğini, hep kartopu oynamak istediğini yazmış, bana kar yağdığında neler yaptığımı sormuştu. Arkadaşımın hayalindeki kış resmine ne kadar katkım olmuştur bilemem ama uzun uzadıya anlatmıştım kızakla nasıl kaydığımı, buz yüzünden yokuş çıkamayan otomobilleri, zincirleri… Kardanadam’ın kömür karası gözlerini… Yıllar sonra, aklım başka türden bir feylesofluğa meylettiğinde fark etmiştim. Dil, ne kadar kapsayabilir ki gerçekliği? Benim kış hikâyem gerçeği mi ‘resmediyordu’ yoksa okuduğum kitaplar, seyrettiğim filmler ya da dinlediğim hatıralardan damıtılmış melez bir tahayyül müydü? Bilirsiniz, Don Quijote başka bir gerçeklikte yaşadığı için komiktir. Hayal âleminde dolanır, olağandışı olana hemencecik seyirtiverir. Oysa ‘hay Allah nelere inanıyor’ dediğimiz trajikomik adam bir edebiyat kahramanıdır; romanların içinde kaybolan ‘şövalyeyi’ anlatan bir romanı okumaktayızdır, bunu unuturuz. Çünkü roman kendi gerçeklik düzlemini kurmuş, yarattığı vehimle bizi fethetmiştir. ‘Öyle güzel bir gerçeklik yağmaktadır ki’ Don Quijote’nin üstüne, ince ince…

Samsa’nın bir sabah birdenbire bir ‘ungeziefer’e dönüşmesi olağandışıdır. Onun sahiden bir böcek olup olmaması çok da önemli değildir Kafka için. Bize bu dönüşümün gerekçesini anlatmaz, her nasılsa olmuştur işte. Samsa, durumunu kabullenir, yeni hayat şartlarına göre yaşamaya başlar. Ailesi başlangıçta bu felakete üzülse de giderek arka odadaki o böcekten kurtulmaya çalışır olur, acıma hislerini kaybetmişlerdir. Roman öyle bir yönlendirir ki bizi başlangıçtaki olağandışı dönüşümü önemsemez oluruz, dönüşüm ‘gerçektir’, hepimizin başına gelecek kadar sıradandır. Lukacs, Macaristan 1956’da tutuklanınca, yorumlarında yanıldığını fark ederek yanı başında dikilen subaya dönüp “Kafka ne kadar gerçekçiymiş” dediği rivayet edilir, bu hadisenin sahiden yaşanmış olması gerekir mi doğrusu emin değilim.

Çizgi romanlar, fantastik olanın içinde büyüyüp serpilmiştir. ‘Gerçeği başka yerde arayın’ diyen bir düzlemde var olmuşlardır. Samsa’nın neye dönüştüğünü okura bırakan bir muğlâklığa başvurulmaz o sebeple, basit ya da sakil diyelim, o ölçüde teşhircidirler. Kafka’nın Dönüşüm’deki olağanüstülükle başlayıp normalleşen anlatım seyri çizgi romanlarda genellikle ters yönde işler. Peter Parker’ı laboratuardaki örümcek ısırdığı için olağanüstü birine dönüşmüştür vs. Kafka’nın çevirisini tartışanlar ya da çizgi romanı azımsayanlar, uyarlamadan muhtemelen hoşlanmayacaklardır ama ben yine de onlara alternatif çizgi roman dünyasındaki Kafka ilgisinden söz etmek isterim. 1970’li yıllardan itibaren yükselen entelektüel arayışlarda, sonraki Grafik Roman akımında önemli referanslardan biri olmuştur Kafka. Örneğin uyarlamanın çizeri 1958 doğumlu Peter Kuper, neredeyse otuzbeş yıldır çizgi roman dünyasında varolan bir sanatçı, Kafkaesk olarak tanımlanabilecek bir tarzı var. Zaten sadece Dönüşüm’ü değil Kafka’nın pek çok hikâyesinin çizgi roman uyarlamasını da yaptı (Give İt Up, 1995). Bir fikir verir mi bilmiyorum ama Upton Sinclair uyarlamaları da yaptı. Bizde Şikago Mezbahaları adıyla yayınlanan The Jungle’ın nasıl bir roman olduğunu bilenler bilmeyenlere anlatsın. Kuper, anaakım çizgi roman anlatılarının dışında duran, modern medyanın bizi içine gömdüğü klişelerle didişen, otoriteyle uzlaşmayan, galipler ve yönetenlere güvenmeyen bir yerde durarak anlatır anlatacağını. Bir başka ifadeyle Kafka ya da Sinclar’i, tarzına yakın bulduğu için uyarlıyor çizgi romana. Çalışması, Kafka ve Dönüşüm olduğu için Türkçede yayınlanıyor ama Peter Kuper’in de bir yaratıcı olduğu unutulmamalı. Bu uyarlamaları ticari nedenlerle kotarmış değil, ilk günlerinden itibaren benzer nitelikte hikâyeler üretiyor. Doğrusu hiçbir zaman çok satar bir isim olmadı, röportajlarından ve üretimlerinden anlaşıldığı kadarıyla bunu da pek umursamıyor. Karanlık kareleri seviyor, özellikli bir sevimsizlik kullanıyor. Korku, endişe, sıkıntı, kasvet çıkıyor sayfalarından. Bana sorarsanız Kuper, ‘öyle güzel yağıyordu ki kar” resmini çizemez (!) ama onun için huzursuzluğun ressamıdır diyebilirim, üstelik Kafka’ya da yakışır bu grilik.

Radikal Kitap, 13.8.2010

Salı, Mayıs 14, 2024

Yeni Bir Söylenen Adam


Prekazi saçlar, gömlek cebinde plastik tarak, Seiko saat, yalancı Levis, Nike air... Karikatürlere bakarak yazıyorum bunları. Doksanlı yıllarda Leman'da karşılaştık bu kadar çok teferruatla. Seleflerinin, Gırgır ve Hıbır'ın lümpenlerini ve alt sınıflarını başka türlü yorumlamışlardı, daha küfürbaz ve daha yakından anlatıyorlardı şehrin kenarlarını. Karikatürist Ahmet Yılmaz, penceresinin önünde çayını yudumlarken duyduğu her sese küfreden Kıllanan Adam isimli bir karakter yaratmıştı. Döneminin en popüler tiplemesiydi desek sanırım çok fazla itiraz almayız. Odun yüklü balkonların, kararmış binaların, İpe dizilmiş biber ve bamyaların arasında, sakaletin içindeydi Kıllanan Adam. Terli fanilasıyla pencerenin önünde oturuyor, etrafa bakıyor, uygitsinciliği ve boşvermişliği diline doluyor,  öfkelenir gibi yapıyor, küfrederek söyleniyor ama hayatına devam ediyordu. 

Geçtiğimiz on yılda, Kıllanan Adam ya da Ahmet Yılmaz dünyasıyla kıyaslarsak daha naif bir mizah öne çıktı. Kıllanan Adam, genellikle konuşmuyor, nafile bir hayıflanmayla düşünüyordu. Haklı olmanın dayanılmaz yalnızlığına ya da öfkesini dile getiriş biçimine o uzun düşünce balonlarını okuyarak gülüyorduk. Oysa bugün, Yiğit Özgür'ün yaygınlaştırdığı espriler, fıkrayı andırır biçimde diyaloglara dayanıyor. İki kişi karşılıklı konuşuyor, birbirine laf yetiştiriyorlar. Söz oyunları, yanlış anlamalar, saflık derecesinde bönlük, hödüklük, zevzeklik ironiyle naif bir dille fıkralaştırılıyor. Göbekli, ensesi kalın, kulağı kıllı erkekler, cinsellik, futbol ve para dışında hiç birşeyle doğru düzgün ilgilenmeyen lümpenler unutuldu demeyeceğim ama moda olan mizah, pofuduk, steril ve cool orta sınıf reflekslerine dayanır oldu. Ahmet Yılmaz, Leman'da takdim edilirken ya da sinemada bizatihi kendisini tipleştirirken vakti zamanında yaptığı tezgahtarlık tecrübesi vurgulanıyordu. Son on yılda benzer bir geçmişin çok da fazla bir önemi kalmadı. Okur yazar, iyi eğitimli, şehirli genç (ve sınırlı) bir okura hitap ediyordu dergiler. Hiç bir üretici bu biçimde takdim edilmedi; artık lümpenleri değil mahremiyeti, insani itirafları, süratle değişen hayata direnen nostaljik ayrıntıları merak ediyordu okur. Belki şu söylenebilir: lümpenler, bu yeni evrede, sanki daha haberdardılar pek çok şeyden, saldırgan değillerdi, ontolojik sorunları olan tipler olarak yeniden tanımlanmışlardı. 

Bir toplumun neye güldüğüyle ilgili dönemselleştirmeler yapmak kolay değil ama şu var: mizah dergileri, cinsellik ve argoyla daha kolay ilişki kurabildiklerinden, yine medyaya göre nitelikli bir izler kitleye sahip olduklarından ve okurları tazelendiğinden öncü niteliklere sahiplerdir. Suyun yüzeyindeki çırpınışları değil dipteki akıntıyı temsil ederler ya da mizah evrenini bir piramide benzetirsek, onların vazgeçtikleri espriler, aşağıya doğru inerken yaygınlaşır. Yani mizah dergileri belli tarzda esprilerden uzaklaştıklarında bile bu, o tarzın sönümlendiğini göstermez. Toplumda ya da popüler kültürün farklı mecralarında o espri tüketilmeye devam etmektedir, örneğin tv yoluyla yaygınlaşmaktadır. Bunun avantajı da vardır, mizah dergileri yıllar sonra, o unuttukları espri izleklerine geri dönüp revizyon yapabilirler. 

Uykusuz'da yayınlanan, Cihan Ceylan'ın Sami tiplemesi, Kıllanan Adam'ın bir çeşitlemesi. Doğal olarak yeni ve farklı yönlere sahip: Her şeyden önce Sami, Kıllanan Adam'a göre konuşkan biri, içine atmadan pervasızca düşündüklerini söylüyor. Büyük meseleler hakkında konuşmuyor ama Leman'ın "söylemeyen söylenen" adamları gibi değil. Kendi doğrularını, küfür ve kibirle, karşısındaki küçümseyerek dillendiriyor. Kıllanan Adama göre muhafazakar biri. İslami referanslara ve mukayese ölçütlerine sahip olmakla birlikte güdük bir Müslümanlığı var. Kız arkadaşları ve ilişkileri resmedildiğine göre pek çok referansı huysuzlukla ya da millici bir refleksle yapıyor. Yanındaki afro saçlı kadın: "Ölmeden önce görülmesi gereken yerlerin başında kesinlikle Paris geliyo bence Sami! Hımm Paris aşkın şehri" dediğinde "Kabe orda mı" diyebiliyor veya parkta gördüğü aşık çifte bakıp "Yasin suresini bilen biri olsun oğlum bunu boşver... Supanekeyi bile bilmez lan bu" uyarısı yapabiliyor. Dini referanslar şu bakımdan ilginç, eskiden Atatürk mitini kullanarak "baş şu öküzlere Atam" türü komik şikayetler yapılırdı; Ceylan, döneme uyarlamış, kahramanını milliyetçi-muhafazakar biçimde anlatıyor. Diğer yandan Kıllanan Adam'a benzer biçimde romantizm karşıtı. Aşk acısıyla kavrulan arkadaşlarına epeyce kinik ve gerçekçi cevaplar veriyor: "Nası yaşanmaz oldu ya? Otobüsler mi çalışmıyo elektrikler mi gitti?", "sanki Ferhat'la Şirin ayrıldı" vs. Mizahın edeb ve edebiyatla dertleri olur hep. Edebiyat, güzellikten dudaklardan, kalem kaşlardan, yanağa kondurulan yalancı ben'den söz ederken mizah gaz çıkarmaktan, apse yapmış dişten, pörtlemiş sivilcelerden bahsedilebilir. Romantik bir sahne ona göre değildir, hemen yapıyı bozacak, ters yüz edecek bir ifade çıkartır torbasından: "Semra'sız olmuyo yapamıyorum be abi. Yönümü kaybediyorum, önümü göremiyorum" diyen birine "Navigasyon aleti mi mına koyim bu?" denebiliyor mesela. Sami'nin Kıllanan Adam'a göre tespitleri çok daha kısa. Twiter yıllarındayız, kimsenin vakti yok bilmişliğiyle yorumlanıyor hayat. Solaklığa imrendiğini söyleyen bir kadına "İbrahim Üzülmez" diyebiliyor Sami. Beşiktaşlı olmasıyla ilgili metinlerarası bir espri. Orta sınıf vurgusunu bu yüzden yaptım, okur yazar bir okura yönelik bir espri bu. 

Cihan Ceylan, neredeyse on yıldır mizah dergilerinde çalışıyor. Kemik, Fermuar ya da bugün çalıştığı Uykusuz'daki üretimleri hep birilerine benzetildi, Umut Sarıkaya, Yiğit Özgür ya da Uğur Gürsoy'la aralarında hısım akrabalık kuruldu. Yukarıda ben de Kıllanan Adam'la Sami arasında bir bağ kurdum ki pek çok zaman Düz Adam Sami diye anılan bir tiplemeden söz ediyoruz. Benzerlik bütünüyle kötü bir şey değil, mevcut espri aurasını iyi anlayıp yansıttığını da gösteriyor çünkü. Yanlış anlaşılmasın, adına ister piyasa diyelim ister paradigma, adı herneyse o olan "görünmez el" üslubu belirler. Popüler kültür, her zaman ve her yerde, hakim olandan beslenir, onun çeşitlemesini yapar. Özgünlük de o benzerler toplamından çıkar, hem benziyordur hem başkadır. Cihan Ceylan da böyle bir kıvamla üretiyor, son kertede komik mi, evet komik. Gırgır, bir iki istisna dışında tek adamın elinden çıkmış gibiydi, herkes Oğuz Aral gibi çiziyordu, dergi çok satıyordu, unutmayalım. 

Radikal Kitap, 14.12.2012

Cuma, Ekim 27, 2023

Kadın Aklı


Yüz yıl kadar önce Amerika’nın ve sinemanın ulaştığı her ülkenin en çok tanınan dinozoru Gertie’ydi. 1914 tarihli aynı adlı animasyonun kahramanı olan dişi dinozor, o yılların deha olarak adlandırılan çizgi romancısı Winsor McCay’in çizgileriyle hayat bulmuştu. O kısa filmdeki hikâyeye göre McCay, George McManus, Roy McCardell gibi bir grup çizer ve mizahçı, araba gezisi sırasında doğa tarihi müzesinde konaklamak zorunda kalıyor, akşam yemeği yenirken McCay dostlarına Gertie’yi anlatan bir animasyon çiziyordu. Gertie, bir sirk hayvanı gibi ayaklarını kaldırıp indiriyor, müziğe tempo tutuyor, huysuzluk ediyor, oburluk yapıyordu. Dinozorun olağanüstü büyüklüğü ve modern animasyon tekniği, günün seyircisine yeni ve şaşırtıcı gelmiş olmalı.

McCay, uzak görüşlülüğü ve olağandışı olanı gerçekmiş gibi gösterebilme mahareti nedeniyle bilerek seçilmiş bir isim. Uzak diyarlar, egzotik mekânlar, hiç bilinmeyen bölgeler, ıssızlık, tekinsizlik, her anlamıyla ‘cangıl’, McCay gibi öncü isimlerle kendini vareden çizgi roman dünyasının hısım akrabalarıdır. Buzlar altında yüzlerce yıl uyumuş bir adama, kocaman uzay gemilerine, Marslı bir kadına, vampirlere ve uçan adamlara rastlarız hikâyelerinde. Sanıyorum Fellini, çizgi romanı diğer sanat türlerinden ayıran en temel farkın daima olağanüstü hikâyelere sahip olmasıdır demişti. ‘Hiç olur mu a canım çok mantıksız’ denmez çizgi romanlara örneğin… Çocuksu bir abartı, fantastik bir aura, rasyonelliği kapı dışarı eden bir inanç hâkim oluverir anlatıya, yadırgamayız… Gertie’yi, McCay’in resmetmesi anlaşılır bir tutum bu sebeple. Sinemada ya da romanda bu olağanüstülük yok diyemem. Sanatın hayatla ve rutinlerle ilişkisinde ve kendini varederken kurduğu düzlemde olağandışı bir seyir kurma arzusu zaten vardır. Bir genelleme yaparsak ve bu genellemeyi diğer sanatların geneliyle kıyaslarsak, çizgi romanların olağanüstülüğün eşiğine daha yakın durduğunu iddia edeceğim.

Tardi’nin ünlü dizisi, tam adıyla, Adèle Blanc-sec’in Olağanüstü Maceraları, Gertie’yi çağrıştıran biçimde, 136 milyon yıllık bir dinozor yumurtasının çatlamasıyla başlıyor. Hikâye tarihiyle sene 1911, o olağandışı yaratık-kuş Paris semalarında dehşet yaratarak gezinirken Tardi, takıntılı ve komik erkeklerin hâkim olduğu bir şehir ve hayat manzarası çiziyor bize. Tardi, Türkiye’de çok bilinmemekle birlikte, kendi adıma hemen sayabilirim, yaşayan en büyük çizgi roman ustalarından biri. 1946 doğumlu, Fransa’nın güneyinde doğmuş, çeşitli hikâyelerinde şiveli konuşan Marsilyalıları, Lyonluları anlatması tesadüf değil. Çizgi romana altmışlı yılların sonunda Pilote dergisi çevresinde başlamış. O çevrede yer alan gençlerin, Christin ve Giraud gibi birlikte çalıştığı isimlerin ortak özelliği, anaakım çizgi roman anlayışının dışına çıkmalarıydı. Nasıl bir hikâyeci olduğunu bu başlangıç noktası açıkça beyan ediyor aslında. Tardi, o yıllarda, pek çok yaşıtı gibi Herge’in ligne clair (açık berrak) çizgi tarzını kullanan, fotoğraf ayrıntısında arkaplanlar tercih eden, komikleştirerek çizen biriydi. Yetişkin okurlara yönelik siyasi dertleri olan çalışmalar yapmak istiyordu. Bu iki eğilimi yıllar içinde nerdeyse hiç değişmedi. Leo Malet, Louis-Ferdinand Celine gibi iyi edebiyatçılardan uyarlamalar yaptı, piyasa beklentilerinin aksine siyah beyaz çizmeyi yeğledi. ‘Sanat’ çizgi romanı yapmak istemiyordu ama anaakım çizgi romanın okurlarını da hedeflemiyordu. O yüzden olabilir, gelenek ve modern arasında kaldı hep, ikisine de dâhil olmadı sanki… Her zaman şehre yeni gelmiş bir göçmen gibiydi, diğer yandan şehri, şehrin sahiplerinden daha iyi tanıyordu.

Adèle Blanc-sec, onun popülerlik kazanmış çalışmalarından biri (1976-2007). Dokuz albümlük diziyi yayın efsanesi A Suivre dergisinden hatırlayanlar çıkacaktır. Yakın tarihli global rağbetini ise Luc Besson’un yaptığı film uyarlamasına borçlu. Tardi, İngilizceye birkaç kez tercüme edilmekle birlikte Amerika’daki düzenli sayılabilecek yayını bile filmin etkisiyle yakınlarda gerçekleşti. Adèle Blanc-sec, Tardi’nin çok sevdiği, kimileri dokümanter nitelikli başka çalışmalar da yaptığı, 1910’larda geçiyor. Çizgi romanlar genellikle erkek anlatıları olduğu için kadın kahramanlar (heroine) sayıca azdır. Adèle, erkek kahramanlardan geri kalır biri değil. Onu tanımlarken külliyen ahmak, saplantılı, iyi ya da kötü ‘eksik’ erkeğin arasında ne yaptığını bilerek yaşayan bir maceraperest demek gerekiyor. Tardi’nin ironik üslubunda hemen tespit edilecek bir ayrım bu. Çevresini komikleştirerek öyle bir ucubeleştiriyor ki, kahraman neredeyse hiçbir şey yapmadan, daha en baştan sivriliyor.

Adèle’nin ilgi çekici olan bir yönü var, Fransa’da erkek düşmanı anlamında ‘misandrist’ sayılıyor. ‘Yahu altı üstü çizgi roman, abartmışlar’ demeyin, konuşuluyor işte, toplumlar spekülasyona ihtiyaç duyar, ne desek boş, geçerken Žižek’e selam gönderelim. Cinselliğe ve dair tutkulara çizgi romanda değinilmesine rağmen aseksüel bir kahraman Adèle, erkeklerle yakınlaştığını görmüyoruz. Arada bir banyoda yıkanırken, küvette otururken, düşünürken çıplak resmedildiği oluyor o kadar… Ne aşk ne de bir cinsel çağrışım içeren bir temayülle faş edilmiş değil. Şapşal erkekler arasında akıl yürütürken, cesaret gösterirken, sigara tellendirirken izliyoruz onu. ‘Kadının fendi’ denir ya, öyle işte, suyun yatağını bulması gibi sessizce ve bazen kasıtlı bir hırçınlıkla erkekler arasından sıyrılıp çıkıyor, yolunda ilerliyor. Kimi yönleriyle George Sand’i andırdığını düşünüyorum. Tardi’nin eski ile yeni arasında kaldığını söylemiştim yukarıda. Adèle’nin dizi başlığında geçen olağanüstülük de böyle bir şey. Bir yanda dinozorlar, maymunlar, mumyalar diğer yanda başka türden bir karakter derinliği, kadın aklı… Olağanüstü bir çizgi roman işte…

[Bu yazı, daha önce 23 Ekim 2010 tarihinde Radikal Kitap'ta yayımlandı.]

Çarşamba, Ekim 04, 2023

Dövüş Kulübü Hakkında Konuşma!


Eğer kapağı görüp bu yazıyı okumaya niyetlendiysen ve sahiden okumaya başladıysan, okuyorsan, ey okur bu uyarı senin için. Bu kifayetsiz yazıda okuduğun her kelime hayatından harcanan bir saniye demek… Yapacak daha güzel bir şeyin yok mu? Hayatın sahiden bu kadar mı boş? Şu geçip giden zamanı daha iyi geçirebileceğin başka bir yol bilmiyor musun? Yoksa itaat ettiğin ve saygıda kusur etmediğin otoriteden, bilen adamlardan çok mu etkileniyorsun? Okuman gereken her şeyi okur musun? Akletmen gereken her şeyi akleder misin? Sana alman gerektiği söylenen her şeyi satın alır mısın? Hadi çık evden! Hoş biriyle tanış. AVM’leri ve mastürbasyonu unut artık. İşinden ayrıl. Şöyle esaslı, kanlı canlı bir kavga çıkar. Yaşadığını kanıtla. Eğer insan olduğunu gösteremezsen, nüfus dairesindeki palavradan iki satır olarak kalacaksın. Artık uyarıldın, ben diyeceğimi dedim. İlla okuyacaksan, bu yazı bahsetmemem gereken birinci kural hakkında… ‘Dövüş Kulübü hakkında konuşma!’

Mavra yapmıyorum, hiç de bile, çok ciddiyim. Dövüş Kulübü’nden, Chuck Palahniuk’un yazdığı, David Fincher’in sinemaya uyarladığı, yakın dönemin ve yeraltı edebiyatının en önemli romanlarından birinden söz ediyorum. Okurlarının yazarlığı kadar zekâsını methettiği biri Palahniuk. Ruh hastası, arızalı, tuhaf, esnaf, hınzır, şizofren, vandal, nakaratçı, kundakçı filan diyenler de çıkıyor. Ergen yazarı sayanlar, yeraltı edebiyatının yeni yıldızı olarak görenler var. Muhalif bir huzursuzluk taşıdığı, yerleşik değerlere saldırdığı, kapitalizmin dayatmalarına öfkelendiği hepimizin malumu... Palahniuk, punk edebiyatı, hacker edebiyatı, anarşizm, tüketim karşıtlığı, kaos teorisi gibi birbirleriyle hısım akraba olan siyasi bir muğlaklıktan beslenerek yazıyor.

Sıfırlamak diyor mesela, bildiklerinizi unutun, bize yanlış şeyler öğretiyorlar, bunu konuşmaya bile gerek yok! Hızlanalım, bizi yavaşlatıyorlar, yavaşlarsak düşünemiyoruz. ‘Acı çekmekten korkalım istiyorlar’ diyor, ısrar ediyor. Haplarla dayanıyoruz, haplara dayanıyoruz. Yumruğu patlatın, klişeleri devirin. Kendiniz olun, size giydirilenleri çıkartın. Çıplak elle girişin. Omlet yapmak için yumurtaları kırmak gerekiyor. Sahip oldukların, sana sahip olacak yoksa. Bırak onları. Bırak televizyonun yalanlarını, arabaları, evleri, kıyafetleri ve modayı. Bizim savaşımız kendimizle. Bizim hayatımız bir bunalım. Kusursuz olamazsın, tamamlanamazsın. Tamamlanmaya çalışma.

Pek çok film ve romandan esinlendiği için benzersiz ve özgün olduğu iddia edilemeyecek, şöyle sakin bir kafayla bakılırsa eğer, kişisel gelişim düsturlarını fazlasıyla andıran sloganlar içeren, sol popülizmden nasiplenen, popüler kültüre muhalefet etmesine rağmen şaşmaz biçimde onun parçası olan kült bir anlatı var karşımızda.  Nasıl oluyor da global bir markaya dönüşüyor bu özgün sayılmayan hikaye derseniz eğer… Tek kelimeyle, tek cevap: Hollywood sayesinde. O olmasa ilginç bir roman olarak kalacak metin, onun sayesinde dünyanın bütün dillerine çevrilen bir long-seller’a evriliyor. Hemen her kültürde tutkulu hayranları olan, popüler yayın mecraları açısından iştah açıcı bir long-seller demek daha doğru…

Geçtiğimiz yıl, ilginç bir şey oldu. Palahniuk, fanları heyecanlandıran bir açıklama yaptı, romanın devamını farklı bir mecrada, grafik roman olarak yazacağını açıkladı. İlginç diyorum, çünkü romanın akıllı ve kalbi olan editörü, Palahniuk’a romanın devamını yazmasını salık vermiyor, yazarlığına, muhalif duruşuna zarar vereceğini hatırlatıyordu. Bunca yıldır, romandı, filmdi, hikâyenin devamının yapılması için bir tazyik olduğunu, kafa karıştırıldığını tahmin edebilirsiniz. Palahniuk, film ya da roman olmasın diyerek grafik romanı seçmiş. Doğal olarak bu seçim, geçtiğimiz Mayıs ayından bu yana, global popüler kültürü heyecanlandıran bir dalga yarattı. On sayı çıkacak bu yeni hikâye, Ayrıntı Yayınları tarafından iki sayı geriden giderek aylık olarak dergi formatında yayınlanacak.

Şu sorulabilir: Dövüş Kulübü’nün devamı başarılı olabilecek mi? Fanların nefsini köreltebilecek, geçen zamanın beklentilerini karşılayabilecek mi? Geçmiş deneyimlerden biliyoruz ki, fan olmak, hayal kırıklığı ile tarif edilemez heyecan arasında salınan psikedelik bir sapma halidir, protesto ile tapınma arasında gidip gelir. Mest olanlarla, uykuları kaçarak kahırlananlara rastlamak sürpriz değildir. Bu bakımdan grafik romanın kimseyi öyle adamakıllı memnun edebileceğini sanmıyorum. O kısmı geçelim. Kendi adıma iki şeyi merak ediyordum. Birincisi, Palahniuk nasıl bir senaryo yazacaktı? Hikâye devamlılığı ve Dövüş Kulübü evrenine göstereceği sadakati kastetmiyorum elbette. Çizgi romanları çocukken okuyan edebiyatçılar, aradan geçen zaman içinde alanın nasıl değiştiğini bilemiyor, farklılaşan anlatım dilini ekseriyetle kavrayamıyorlar. Nostaljiyle bakıyor, hikâyelerini naifleştiriyorlar, Palahniuk da bu hataya düşebilir, çocuksulaşıp abartılı bir saçma estetiğine kayabilirdi. Tyler Durden diyaloglarının, anlatıcımızın bilinçakışının nasıl resmedileceği önemliydi, hikâyenin güç kaybetme riski vardı. İkincisi, devam hikâyesini kim çizecekti?

Hikâyenin çizeri olarak seçilen Cameron Stewart, anaakım Amerikan çizgi romanın tipik bir temsilcisi değil. İyi bir illüstratör. Hikâye için ismini ilk duyduğumda Sin Tutulo dijital çizgi romanını temel alarak iyi bir seçim olacağını düşünmüştüm. Avrupalı bir tarzı var Stewart’ın, sayfa tasarımı ve devamlılığı farklı kuruyor, karelerde ferah boşluklar seçiyor, fotoğraf ayrıntısında çizmekle birlikte karakterlerini bir parça komikleştiriyor. Alex Toth havasında bir çinisi var, bilgisayardan faydalanarak çalışıyor. Kare planlarında yakınlaşmayı seviyor. Dövüş Kulübü 2’de ilginç bir tarz denemiş, sayfa tasarımın üstüne, bazen küçük pekiştirici kareler istiflemiş, bazen de gül yaprakları veya haplar serpiştirmiş, bununla kaligrafinin okunmasını özellikle güçleştirmiş. Bu zorlaştırmanın hikâyeye doğrudan katkısı olmuş, anlatıcımızın -ki kendine Sebastian demeye başlamış- sıkıntılı konuşmalarına, bıkkınlığına güzel eşlik edebilmiş bu zorlaştırma, etkiyi artırmış.

E çalışmanın bütünü nasıl olmuş derseniz, şunları hissettim: hikâyeden daha karanlık bir atmosfer bekliyordum, hikâye başka bir yerde başladı, banliyö evlerinin hijyenik genişliği, Palahniuk’un sakalet dolu kirli mekanlarını hiçbir biçimde andırmıyor. Nasıl evrilecek bilmiyoruz ama hikâye, anlatıcımızın, Marla Singer ile evlendiğini, dokuz yaşında bir çocuklarını olduğunu anlatarak başlıyor; evli, çocuklu ve sıkıntılılar. Tyler, aralarında dolaşıyor, rüya mı gerçek mi bilemediğimiz, ‘asla uyuyamazsın asla uyanamazsın’ fikriyle gelişen sahneler okuyoruz. Stewart, orta sınıf berraklığını iyi yansıtıyor, sonra nasıl koyulaşacak bilemiyorum. Palahniuk, grafik romanı kotarabilmiş mi derseniz, bunu konuşabilmek için erken ama sinematografisi olan bir yazardı, trip nedir bilirdi, iyi gidiyor, nereye varacak hep birlikte göreceğiz. 

Hürriyet, Radikal Kitap, 10.7.2015

Salı, Eylül 05, 2023

Konuşkan Bir Zweig


Birkaç yıl önce Laurent Seksik’in Stefan Zweig’in son günlerini anlatan aynı isimli başarılı bir romanı yayınlanmıştı. Başarılıydı, çünkü Zweig’in ruhuna ve edebi üslubuna öykünerek yazılmıştı. Akıllıca yazılmıştı, rahat okunuyordu, gerçekçi bir dili vardı ve roman boyunca hüzünlü bir atmosfer ustalıkla kendini varedebiliyordu. Can Yayınlarından Sosi Dolanoğlu’nun çevirisiyle çıkan kitabın çizgi roman uyarlaması yayınlandı yakınlarda. YKY’den Haldun Bayrı çevirisiyle çıkan uyarlamanın senaryosunu yine Seksik yazmış, çizgilerse Guillaume Sorel’e ait.

Yakın tarihli bir romanın çizgi roman uyarlaması yapılması zaten ilginç; bunu bizzat yazarının yapması, üstelik senaryoyu romana sadakat göstermeden kurması iki kere daha ilginç olmuş. Çizgi romanla ilgilenen herkesin romanla çizgi romanı karşılaştırarak okumasını öneririm. Çünkü farklı tercihlerde bulunmuş yazar, devamlılığı güçlendiren bir kurgu oluşturmuş. Çizgi romanla edebiyatın anlatım dilleri aynı değil, birinde sözcüklerle düşünüyorsunuz diğerinde diyaloglar ve ardışık sahnelerle. Sizin romanda sözcüklerle evirip çevirdiğiniz, okurun tahayyülünü yönlendirdiğiniz, uzun uzadıya işlediğiniz bir betimlemeyi, çizgi romanda ressam tek bir karede kısa yoldan ‘gösteriveriyor’ çünkü.

Zweig’in Petropolis’teki çalışma odasının nasıl olduğunu romanda ayrıntısıyla anlatmak, bu ve benzeri atmosfer tarifleriyle kendisini intihara götüren o koyu kasveti, günbegün kararan evi, okura hissettirmek zorundasınız. Eprimiş bir eşya, süssüz bir perde, yemek odasının ortasındaki tahta masa veya sapından eğilmiş bir bıçak okura duygu olarak sirayet edebilir. Okura geçmesi gereken ve sayfalar ilerledikçe pekişecek olan duygu, Zweig’in intiharıdır. Okur, ne olacağını biliyordur, biz o son günleri nasıl yaşadığını, mutsuz, çaresiz, çıkışsız, acı çeken, içine kapanan Zweig’in ölmeye nasıl karar verdiğini görmek isteriz. Geriye dönüşlerle onu o noktaya getiren hayal kırıklıklarını öğreniriz.

Seksik, roman zamanında ileri geri sıçrayan, bazen belgesel tadı veren detaylarını senaryolaştırırken pek kullanmamış veya bu yükü Sorel’in görsel gözüne devretmiş. Sorel, bence iyi bir seçim olmuş, 90’lı yıllardan beri çizen tecrübeli bir isim. Çizgi dünyasının yıldızlarından biri değil ama bana sorarsanız iyi bir işçi. Kaldı ki böylesi bir uyarlamada ister istemez yazar konuşulur, çizer değil.  Gerçekçi bir çizgi olsun istenmiş, onu sağlamış, hüznü belirginleştiren bir renk kullanımı olmuş, belgeselci vurgu gerektirdiği için dönem aurası ve benzerlik iddiası ortalamanın altına düşmemiş… Bunlar hep olumlu katkılar…

Öte yandan bir edebiyat uyarlamasında sadece resmetmekle yetinemezsiniz, örneğin romanda az konuşan, sadece düşünerek, hissettiklerini anlatan birini çizgi romanda başkalaştırmak, konuşkanlaştırmak gerekebilir. Zweig, romanda geçen, doğum günü nedeniyle verilen yemekli bir davette, misafirlerin önünde bir şiir okuyor, ölümünün habercisi olan dizeler içeren bir şiir bu. Karısı Lotte, bunu fark edince ağlayarak odadan çıkıyor. Zweig, misafirlerden özür dileyerek karısının ardından gidiyor ve onunla teskin edici bir konuşma yapıyor: ‘avutucu birkaç söz fısıldadı kulağına, bir mendil alıp yanaklarını, alnını sildi’.  Çizgi romanda bu dramatik sahneyi böyle geçiştiremezsiniz, Seksik de geçiştirmemiş, doğrusunu yapıp genişletmiş, karı kocayı konuşturmuş, o avutucu birkaç söz neymiş, eklemiş senaryoya. Lotte’nin şiirden ne anlam çıkardığını, hangi sözcüğün onu yaraladığını söyletmiş, işaret etmiş okura. Roman yazarken okurun algısına bırakılan o kısacık sahneyi güçlendirmiş. Bir yönüyle basitleştirmiş denebilir, bana sorarsanız görsel olarak sahnenin değerini yükseltmiş. O sahnede Lotte ağlıyor ve biz karı kocanın ilk kez intiharı konuşup tartıştıklarını görüyoruz. Tek bir cümleyle anlatılmaması gerekan, hikâyeyi hızlandıran, okuru finale hazırlayan bir sahne, romandaki yeri ile çizgi romandaki yeri birbirinden farklı bu yüzden. Romanda atmosfer yaratan bir yazar, çizgi romanda drama kurallarına sadakat gösteren bir senarist olmuş. Suskunlaşan ve konuşan iki ayrı Zweig kullanılmış bile diyebiliriz buna.

Siksek, çizgi romanın finalinde ‘göstermekle’ ilgili romandan farklı bir tercihte bulunmuş, malum, gerçek hayatta Zweig ile Lotte elele tutuşarak, yan yana, birbirlerine sokularak yatağa yatarlar, birlikte zehir içerek intihar etmişlerdir. İkiliyi evde ölü olarak bulanlar tarafından çekilen resim, sanıyorum geçen yüzyılın en dramatik fotoğraflarından biridir ve Seksik’in romanının çıkış noktası bile olmuş olabilir. İnsanın içini parçalayan, aşk kadar çıkışsızlığı anlatan, hafızalarda yer eden, tedirgin edici bir resimdir. Roman, bu sahneyle bitiyor ama çizgi romanı, görsel olarak gerisinde kalacaklarını düşünmüşler ki o resimle bitirmemişler. Fotoğrafın aslını koysalar, kendi gerçeklik düzlemlerini tahrif edeceklerine inanmışlar, aynısını çizmeye de yeltenmemişler, bu kadar popüler bir fotoğrafla rekabet edebilmek kabul ediyorum kolay değil. Seksik, çizgi romanın finalinde karı kocanın ayakta birbirlerine sarılmalarına zoomla yaklaşmayı tercih etmiş, anlatım kutularına, metne yoğunlaşmış ve şiirsel bir dil kullanmış, bence gerekçesi ne olursa olsun finalde romanın gerisine düşmüşler.

Hoş bir romandı Zweig’in Son Günleri, Zweig’a sahici bir saygı gösteriyordu. Çizgi roman uyarlamasıysa, iyi ya da kötü demeyeceğim, başka bir bağlamda yeni bir yorum olmuş, kıyaslayarak okunması illa ki faydalıdır. Bitirirken albümün çizeri Sorel’in geçen yıl Guy De Maupassant’tan Le Horla isimli bir edebiyat uyarlaması yaptığını yayıncılara duyurayım. İlgilenen çıkabilir… 

Radikal Kitap, 21.8.2015

Salı, Haziran 27, 2023

Romantizmin Çizeri


Avrupa'nın önemli çizgi romancılarından biri daha, üstelik yakın tarihli bir albümüyle artık Türkçede. Gibrat, Türkiye'de iyi tanınan çizgi romancılardan biri değil ama onu hiç bilmiyor da değiliz. Doksanlı yılların ikinci yarısında yayınlanan ucuz erotik dergilerde epeyce ilüstrasyonu kullanıldı örneğin, hatta 1995 tarihli Pinocchia çalışması sansürlenerek (ve kimin çizdiği belirtilmeden) de olsa yayınlanmıştı. Hikaye, Collodi'nin ünlü kahramanını  bir kadın kuklaya dönüştürerek anlatmak gibi bir espriye dayanıyordu, pek de parlak bir buluş değildi. Gibrat'ın tarzına ve bütün çalışmalarına bakılırsa hemen fark edileceği gibi ucundan kıyısından erotizme meyleden sayfalara, mutlaka güzel kadınlara rastlamak mümkün. Tam adıyla Jean Pierre Gibrat, 1954 Paris doğumlu, kadim Fransız çizgi roman dergisi Pilote (1959-89) çevresinden sayılıyor. Yaşı düşünülürse derginin son demlerinde üretim yapabilmiş; Saval, Berroyer veya Vidal gibi isimlerle ortak çalışmaları olmuş. Bizde de ilgi görüp yayınlanmasından tahmin edilebilir, Pinocchia ona Fransa dışında bir tanınırlık sağladı. Satışlarının düştüğü, sadık okurların yaşlandığı bir zaman aralığında, erotik çizgi romanlar, üretimin sürdürebildiği tek mecra gibi duruyordu. Gibrat'ın bugün iyi bilinen çizgileri, Cécile ve Jeanne karakterlerine ilişkin görseller en çok o yıllarda üretildiler. Aynı karamsarlık içinde Gibrat da pek çok çizer gibi çizgi roman dışı alanlara yönelerek sinemaya yoğunlaştı, senaryo yazdı, yapımcılık yaptı vs...

Gibrat'ın sanıyorum kendisini de mutlu eden, kişiliğini, çizgisi dışında hikayeciliğini de anlatabildiğine inandığı çalışmaları 1997 tarihli, bizde Erteleyiş adıyla yayınlanan Le Sursis ile başladı. 1999 yılında çalışma tamamlandığında Gibrat'ın yeni bir evreye girdiği anlaşılıyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız taşrasındaki çekişmeleri, Türkiyeli okurun çok aşina olmadığı "iç savaş" evresini anlatıyordu. Milislerle direnişçiler arasındaki gerilim, Almanlar, din adamları, kasaba hiyerarşisi derken arka planda dokunaklı bir aşk hikayesi resmediyordu. Bana her zaman ilgi çekici gelen bir yönü var Gibrat'ın, yaşanan olumsuzluğu koyulaştırmıyor. İnsanlar peşi sıra ölüyorlar ama o acıyı yaşatmıyor karakterlerine. İyimserlik ve şimdiyi yaşamak gibi bir tutunma çabası var hepsinin. Savaşın olağanüstü koşullarını, ölümün sıradanlaşmasını vurgulamak için bunu tercih ettiği sanılmasın.  Gibrat, renk seçimlerinden başlayarak yumuşak bir dünya kuruyor. Ne yaşanırsa yaşansın gülebiliyor karakterleri. Geriye dönmüyorlar. Huzursuz değiller, unutuyorlar.

Erteleyiş'te sarkastik bir erkek kahraman var. Konuşkan, hedonist, ahlaki tartışmalara girmeyen yılgın biri. Kaçıyor, gizleniyor...O adam güzel bir genç kadına aşık. Çocukluk aşkı. Saklandığı evden onu gözetliyor, onu düşünüyor, özlüyor, kıskanıyor, aklı çıkıyor. Gibrat, o saf, albenili, aşık olunan zarif genç kadını benzersiz ve tekmişcesine hikayesine öyle bir istifliyor ki asıl mahareti öncelikle burada. Genç kadın, seyirlik, tipik bir arzu odağına dönüşüyor. Gözetleyen sevgilisi gibi okuru da ona doğru seyre yönlendiriyor. Bütün bunların yanına politik karmaşaya ilişkin teferrautlar katıyor. Bu teferruatların belgeselci yönünü gözardı ediyor değilim, örneğin Stalin karşıtlığına, Kiliseye yönelik memnuniyetsizliğe, İspanyol Cumhuriyetçilere değiniliyor, ulusal direnişçilerin karmaşık yapısı ve kaotik muğlaklılığı betimleniyor. Ama sanki hepsini o aşk hikayesinin naifliğini anlatabilmek için kullanıyor. Öyle bir aşk ki, herşeyiyle habis ve şedit olan bir dünyanın içinde tertemiz kalabiliyor. Gibrat, Erteleyiş'in kahramanı Julien'e saklanması için ilk öğretmeninin evini seçmiş. Çocukluk anıları, saf kalabilen, sığınabilecek nostaljik bir uğrak. Hatta, tarihsel arkaplanı bütünüyle nostaljik bir unsur olarak harmanlıyor bile denebilir. 2008 yılında başladığı Matteo dizisi için de benzer şeyler söylenebilir. 1914 yılında savaşla başlayan hikayesi, Ekim Devrimiyle Petrograd'ta sürüyor; ilgi uyandırıcı bir enerjisi var, siyasi panorama asla vasatın altında değil ama gel gör ki hikayeden  çok anarşist militan Matteo ile sevgilileri Juliette'i veya Léa'yı hatırlıyoruz.

Gibrat, İngilizcede yayınlandığında Manara'ya benzetilmişti. Ne üretirseniz üretin, piyasa herşeyi önceden bildiği kodlarla tarif eder, başka bir şey olabilir ve tutunabilirseniz, siz de başka bir ölçüt, kıyaslamak için bir başka nirengi noktası sayılabilirsiniz. Gibrat, Manara'ya hikayecilik bakımından neredeyse hiç benzemiyor. Manara'nın cinsellik merkezli bir aurası vardır, hayatı cinsel arzunun yönettiğine inanır. Gibrat ise açık biçimde bir romantik, melodram anlatıyor bize. Erteleyiş'ten sonra hazırladığı yine iki albümlük Le Vol du corbeau (2002 ve 2005) bunun tipik bir örneği. Çizdiği güzel kadınlar sebebiyle erkek okurun ilgisini çekse de esasen bir soap opera anlatıcısı. Mektuplar, günlükler, romanlar, masa başında konuşarak, pencere önünde susarak ve hayaller kurularak geçiren zamanları sıkça resmediyor. Gibrat, cinsel ilişkiyi değil hemen sonrasını, iki aşığın mutlu diyaloglarını göstermeyi tercih ediyor. Erteleyiş'in Türkçe baskısı güzel olmuş, iki ayrı albüm birleştirilmiş, sonrasına Gibrat'ın ilüstrasyonları eklenmiş. Şunu eleştirebilirim:  gerekçesini bilmiyorum, orijinal ikinci albümün başında yer alan önsöz mahiyetindeki metne yer verilmemiş. Sanki diyorum, Gibrat, albüm veya dönem hakkında metinler olsaymış daha iyi olurmuş.

Radikal Kitap, 11.1.2013


  

Pazartesi, Nisan 10, 2023

Türklerin Issız Adası


‘Manyak oğlum onlar, manyak. Manyaaak’ diye sunulmuştu dönemin popüler dergisi L-Manyak’ta. ‘Britanyalı Robinson ile ıssız kumsalların şoparı Cuma’dan söz ediyorum. Gürcan Yurt, Defoe’nin ünlü romanı Robinson Crusoe’yu ‘Türk esprisiyle’ uyarlayarak 1997’den beri çiziyor. Türk esprisi derken neyi kastettiğimi açıklayayım. Geçmişte, tek kanallı televizyonlu o uzaak geçmişte, mizah dergileri beyazcamın konuşulan ‘aktörlerini’, espriyle alaşağı ederr, azıcık cinsellik ve dikkatli bir argoyla haylazca yorumlardı. Doksanlı yıllarda satışlar düşüp, televizyonda anlatılamayacak espriyi üretmek zorunda kaldıklarında, bu defa geçmişin popüler kültür ürünlerine yöneldiler. Rağbet görmeyen çizgi romanlar, unutulmuş reklamlar, ‘ne güzeldi ya denilen’ diziler ve çizgi filmler vs dergilerde yeniden yorumlanarak kullanılır oldu. O eski ve aşina kahramanlar oldukça ilginç konuşturuluyordu sarı sayfalarda. Kaptan Kirk, Rambo ya da Mandrake Türk gibi yaşıyor, oflaya puflaya gevezelik ediyordu. Seksenli yılların maganda esprisini revize eden yeni bir yönelimdi diyelim: geveze, alışılmadık ölçüde küfreden, cinsiyetçilikle malul, güce tapan, kurnaz, merhamet etmeyi seven ama merhamet edilen için sorumluluk almayan, riyakâr bir tipleme temel alınıyordu. ‘Yurdum insanı’ deniliyordu o günlerde, şimdilerde kıkırdayarak (ve fısıldayarak) ‘Türk abicim, adam bildiğin Türk’ diye nitelenebiliyor. Magandaya karşı duyulan ikraha karşın sempatiyle sarıp sarmalayan ama tepeden de bakan bir yaklaşımdı bu. ‘Türkler Kutuplarda/ Uzayda/ Japonya’da/ Teksas’ta’ vb fantezilerin yapıldığı, karikatür ve hikâyelerdeki kahramanların Türk gibi kahırlandığı, küfrettiği, demli çay içip kokoreç yediği, mangal yapıp Gürcan Yurt’un ifadesiyle hayatın ‘boktan detayları’ hakkında uzun uzadıya konuştuğu bir moda olarak da tanımlayabiliriz. Günümüz mizah dergilerinde kadükleştiği için kullanılmıyor olsa da sinema salonlarında, örneğin Yahşi Batı gibi gişe filmlerinde izlenebiliyor böylesi espriler.

Gürcan Yurt, Türk esprisine geniş yer ayıran Leman dergisinin en parlak günlerinde, ürettiği Robinson & Cuma ile önemli bir çıkış yakaladı. Öyle ki bu modanın ilk elden üreticisi sayılabilecek Ahmet Yılmaz’ı aşacak ölçüde popülerleştiğini söylemek yanlış olmaz. Tarzını, lümpen mizahını ve küfürbaz komiklerini sinemaya da taşıyor epeydir. Gürcan Yurt, erkekler arası argo içeren atışmaları seviyor, birdenbire kavgaya tutuşan sonra hiçbir şey olmamış gibi sarılıp öpüşen tiplemeleri var. Güvenilmezlikleri, korkaklıkla cahil cesareti arasında salınan halleri, yalancılıkları, hükmetme arzuları, saplantı ve bencilliklerini bir iktidar mücadelesi ekseninde resmediyor.

Yorumladığı Robinson & Cuma ilişkisi, temelde, Efendi-Köle diyalektiğini ya da Fanon’un ‘mazlumlar haksızdır’ biçiminde özetlenebilecek görüşlerini içeren bir gerilime sahip. Bilindiği üzre özgün anlatıda Robinson, adada karşılaştığı yerliye Cuma adını verir, emirlerini anlayabilecek kadar da dil öğretir kölesine. Kendisini de hiçbir beis duymadan ‘Sahip’ olarak adlandırır. Fanon, ‘yerel özgünlükleri gaspedilen ve ruhlarında aşağılık kompleksi yaratılan insanlar’ diye söz ediyor kolonileştirilmiş halklardan. Ona göre neden sonuçtur, beyaz olduğunuz için zenginsinizdir, zengin olduğunuz için de beyaz. ‘Siyahlar, insan değildir’ der renkli kardeşlerinden özür dileyerek. Efendiler, kölelerin benlik duygularını çoktan yok etmiş, onları ezici bir nesnelik durumuna hapsetmiştir. Defoe’nin böyle bir tasası olmadığından Robinson ve Cuma bütünüyle sorunsuz – vefalı (!) bir dostluk sürdürürler. Gürcan Yurt, Robinson’u, romandaki gibi hali vakti yerinde orta-üst sınıftan bir soylu değil maganda bir Türk olarak tipleştirmiş. Robinson’un geçmişi aralıklarla anlatıldığında bütünüyle Türk olan bir Britanya tablosu sunuluyor. Kendisi gibi milliyetçi olan ağır abiler, mekânlar, şarkılar, tutum ve takıntılarıyla magandalar evreni betimleniyor. Çıkışsız ve çaresiz bir hayat sürdürürken ‘Ada’ ona krallık, Cuma’nın efendisi ve öğretmeni olma şansı bahşediyor. Güney Afrikalı eski futbolcu Komphela’nın Türkçesini andıran (yer yer Trakya ağzıyla konuşan) Cuma ise Robinson Abi’sinden geri kalmıyor ve ondan öğrendiği iktidar oyununu, fırsatını bulduğunda (‘İktidar yozlaştırır’) efendisine karşı uyguluyor. Cuma, Robinson olmak isterken Robinson ise efendi olmakla yetinmiyor, adanın, dolayısıyla âlemin, maymunların ve herkesin kıralı olmayı hayal ediyor.

İdeoloji, sadece siyasi göndermelerimizi değil tüm zihinsel çerçevemizi, inançlarımızı ve dünyayla olan ilişkilerimizi ifade etme üslubumuzu belirler. Defoe, bize kolonyal bir anlatı sunarken Gürcan Yurt sadece ironik bir uyarlama yapmıyor, cinsellik merkezli, salkım saçak dökülen koyu bir erkeklik krizi anlatıyor. Böyle düşününce aralarındaki fark felaketle musibet kadar bir fark oluyor. İlginç olan da şu, ne Defoe ne de Yurt böylesi bir vurguyu düşünerek anlatıyor hikâyesini. Defoe, haklı olmaktan usanmış bir yazarlık kibriyle yaşadığı dönemi tartışıyor. Gürcan Yurt, kültürel sermaye temelinde hayata bakan, genç ve şehirli orta sınıftan okura, daha doğrusu hempalarına Türk esprisi ve bir maganda eleştirisi sunuyor. Geriye kalan tortu ise tasarlananın dışında gelişen ve başkalaşan bir biçim…

Mizahçılar gözdeki çapağı, dişteki kefekeyi, burundaki hamuleyi ve şuur altındaki niyeti göstermeyi, ilânihaye evirip çevirmeyi neredeyse şehvetle isterler. Bunu yaparken Kantçı üç hasleti (iyilik, doğruluk ve güzellik) belirginleştirmeye de gerek duymazlar. Popüler adlandırmalarıyla Robi ve Cuma, olur ya ileride hatırlanırsa, bugün eleştirilen küfürbazlığı, eskiyen Türk esprisi ya da grotesk sahneleri yerine “benden sonra tufan’ olarak açıklanabilecek ahlak-dışı bireyci erkek içeriğiyle hatırlanacak derim.

[Radikal Kitap, 19.2.2010]

Pazar, Ocak 22, 2023

Renklerin ve Rakamların Yolculuğu


Amin Maalouf, kıta Avrupası'nın ve frankofon hinterlandının popüler yazarlarından. Alımlı bir sadelikle anlattığı tarihi - oryantal romanları, gördüğü ilgiye bakılırsa, bizde de çok seviliyor. Yüzüncü Ad veya bir diğer ismiyle Baldassare'nin Yolculuğu da en az Semerkant kadar bilinen çalışmalarından. Roman, 17.yüzyılda infial yaratan, kıyametin kopacağı, Deccal'in yeryüzüne ineceğine inanılan 1666 yılının arifesinde başlıyor. Maalouf, İtalyan asıllı kitapçı kahramanının günlüklerinden bize dönemi, zihniyetleri, farklı şehir ve topraklardaki insanları anlatıyor. Oryantal hikâyelerde sıkça rastlanıldığı gibi Lübnan’da, Cübeyl'de başlayıp Osmanlı topraklarını kateden, ta Londra'ya kadar uzanan bir yolculuk teması kullanılmış. Bu tür yolculuklar, iç içe geçer hep, bir yandan da kahramanın olgunlaşmasını izleriz. 

Uzak ülkeler ve gelenekler, her zaman merak edildiğinden, o bilinmezliği anlatan seyahatnameler, yüzyıllar boyunca, diğer kitaplara nazaran daha bir dikkatle korunmuşlardır. Öyle ki, o seyahatnameler, başka bir niyetle yazılmış olmalarına rağmen, bugün, tarihi vesika değeri taşıyor ve bizim, tarih ve edebiyat algımızı pekiştiren-dönüştüren bir işlev görüyorlar. Maalouf, seyahatnamelerin tarzını kullanırken seküler ve zamanının ilerisinde bir anlatıcı dili seçmiş,  kendisi gibi doğuyla batı arasında kalmış melez kahramanını muammalı bir sırrın peşine düşürerek Yahudileri, Müslümanları, Katolikleri, Protestanları ve diğer inananları anlatmış: "Yabancı doğdum ben, yabancı yaşadım, daha da yabancı öleceğim. Düşmanca davranışlardan, aşağılanmalardan, kırgınlıktan, acılardan söz açmayacak kadar gururluyum". Üstelik, hoş bir şey daha yapmış, Şeytan'ı çağrıştıran 666 meselesi gibi, Canavar Yılında, Allah’ın yüzüncü ismini ifşa eden esrarengiz bir kitabı işin içine katmış. Özetle, Baldassare, yok yere sattığı kitabı geri alabilmek için yollara düşüyor, evli bir kadına âşık oluyor, bu kez ona kavuşabilmek için dolaşmaya başlıyor, ruhunu kurtarmaya çalışıyor vs... Yorgun düşen, hayal kırıklıklarıyla birlikte yaşamayı öğrenen, durulan, hatta yaşlanmaya karar veren kahramanlar da bu tür hikâyelerin klişelerindendir. Güzellerdir, orası ayrı. 

Yüzüncü Ad'tan çizgi roman uyarlaması nedeniyle bahsediyorum. Geçen yıl, Ocak ve Temmuz aylarında ilk iki albümü yayınlanmıştı, bu yıl çıkan Cenova'nın Ayartması ile üçleme tamamlandı. Joel Alessandra'nın yaptığı uyarlamayı, mukayese ederek,  genel olarak başarılı bulduğumu peşinen belirteyim. Alessandra, 1967 doğumlu Marsilyalı bir çizer, çizgi roman dünyasının konuşulan, ne ürettiği merak edilen yıldızlarından biri değil. En önemli çalışmasının bu uyarlama olduğu bile söylenebilir. Başka türlüsü de sanıyorum pek mümkün olmazdı, ne yapsanız, büyük bir yazarın, ünlü bir kitabın gölgesinde kalacaksanız. Ne etseniz, romana sadakat göstermeniz beklenecek, daima bir gömlek aşağıda kalacaksınız. Laf aramızda, çizgi roman dünyasının yıldızlarının bu tür uyarlamalara gönül indirmesini beklemek abes olur. 

Maalouf, iyimser bir yazar, bugüne işaret etmek için belirginleştirdiği tarihsel hoşgörüsüzlükleri anlatırken bile mutedil olmayı başarabiliyor. İyi şeyler yapmaya çalışan, hata yapan, hatasını telafi etmek için oradan oraya sürüklenen kahramanları seviyor ve onları kaosun içinde bir seyyah gibi dolaştırıyor. Toplumların içinde yaşadıkları gerilim ve belirsizlikleri abartma eğilimini göstermeyi, tesadüfün büyüleyiciliğini, kaderi, fırsatları, tevazuyu anlatmak istiyor. Yazar bu olunca, uyarlama için, bence sevimli, gergin olmayan, biraz karikatürize ama ligne-clair (açık berrak) tarzın dışında bir çizer seçilmeliymiş. Alessandra, bu bakımdan baştan yanlış bir tercih değil ama uyarlamayı okuduktan sonra şunu düşündüm, daha iyi bir çizer bulunabilirmiş, kare devamlılıklarında, sahne açılarında kolaya kaçılmış epeyce yer var. Bazen o kadar çok zoom yapılmış, yüzlere yaklaşılmış ki arada gösterilen mekân ve dönem kareleri, kartpostal gibi kalmış, hikâyeye dâhil edilememiş. Hareket hissini de verememiş sanki, tekrar hissi veren ardışık kareler istiflemiş. Ama Alessandra, şunu iyi yapmış, atmosfer kurmuş, romanın oryantal havasını, naif romantizmini yansıtabilmiş. Galiba bunu da en çok renklendirmesiyle başarmış. Çini mürekkebine dayanan siyah beyaz çalışmaları bu etkide değil çünkü. Daha karanlık hikâyelere uygun duruyor yapıp ettikleri. Renk olmasaymış bu uyarlama olamazmış dedirtiyor insana. Dijital katkının ölçüsünü bilemem ama kara kalem üstüne ekolin (renkli suluboya) atmış, daha sora konturları belirginleştirmek için çiniye başvurmuş. Seksenli yıllarda Hugo Pratt ve daha sonra öğrencisi Milo Manara başvururdu buna. Bizde de Ergün Gündüz. Ekolin boyanın kendine özgü yumuşaklığı romanın doğasına da uymuş, endüstriyel renkçilerin kusursuzluğuna inat, güzel olmuş. Son söz yayın periyoduna dair olacak, keşke bu üçleme, bu kadar geniş aralıklarla değil bittiği zaman birarada yayınlanabilseydi serzenişinde bulunacağım.

Radikal Kitap, 20.6.2014

 

.

Pazartesi, Eylül 26, 2022

Pulp ve Erotik Savrulmalar


Bukowski seviyorsanız, hikâyelerinden çizgi romana uyarlanan Bütün Atlar Kaybetmeye Koşar albümünü mutlaka edinin diyeceğim. Yazının sonunda paylaşılacak bir yargıyı ya da tavsiyeyi peşinen açıkladığımı biliyorum. Sahiden yazara sadakat göstermiş, bunu yaparken de yazarının gerisinde kalmamış nitelikli bir çalışmayla karşılaşacağınıza inanıyorum. İhtimamla çizilmiş, yoğun emek harcanmış, işçilik ve zerafet içeren bir albüm bu. Mathlass Schultheiss, 1946 doğumlu Alman asıllı bir çizer. Endüstriyel üretimlere mesafeli duran, kahramanın değil yaratıcının-auteur'un çizgi romanın temeli olduğuna inanan Avrupalı öncülerden biri. Çizgi romanı sanat sayan, anaakım anlatıların ve geleneksel eğilimlerin dışına çıkarak yeni bir gerçeklik düzlemi kuran Avrupalı üreticilerden söz ediyorum. Schultheiss, çizgi romanın sanat çağında önemli avant-garde dergilerde çizdi, çizgi romanla edebiyatı bir arada düşünen sanatsal arayışların içindeydi. O yıllarda edebiyata yaklaşma arzusu, çizgi romanın küçümsenmesine, bir anlatım aracı olarak azımsanmasına yönelik bir tepkiden çıkıyordu. Ucuzluk, vasatlık, yavanlık ve basitlik, çizgi romanla eşleştiriliyordu. 1970'li yılların Fransa'sında pek çok genç çizgi romancı, bu algıyı kırmak (ve kendi isimlerini duyurmak) adına edebiyatın saygınlığına sığındılar. Çizgi romana göre daha yavaş gelişen hikâyeleri, karakter derinleşmesi ve dramatizasyonuyla edebiyat, onlar için verimli bir kaynaktı. 

Schultheis'in özel bir sempati gösterdiği muhakkak ama Bukowski tercihi, yetmişli yılların çizgi romancılarının edebiyatla kurdukları ilişkiyi açıklar nitelikte. Eğri oturup doğru konuşalım, Bukowski, büyük edebiyatın yetkin bir örneği sayılamaz, pulp aurasına yakın bir basitlikte yazıyor herşeyden önce. Dilinden çok hikâyesinin çarpıcılığına dayandırıyor yazarlığını. Argoya, cinselliğe, içkiye ve diğer yasak hazlara yükleniyor. Amerikan taşrası, beat kuşağının yolculuk fantezisi, underground edebiyatının ters-yüz edici edep teşhiri, erotik yazının cesur ve doğrudan dili var yazıp çizdiklerinde. Bukowski hepsini andırarak ve hepsinden beslenerek, erkek - ergen bir okura hitap ediyor. Onu farklı ve sahici kılansa, anti entelektüelist tutumu galiba. Taklit ettiği Henry Miller ile kıyaslamak bile farkı gösteriyor sanki. Hal bu olunca, Bukowski kolay anlaşılırlığı, pulp ve erotik savrulmaları, şehrin kenarını sağan ve abartan yönüyle, edebiyatla hemhal olmak isteyen gelenek-karşıtı çizgi roman ekolüne, ana akım anlatılarla didişen genç üreticilere ziyadesiyle uygun. Anlatabilmek için örneklendireyim, Tanpınar değil Ömer Seyfettin, Kafka değil O. Henry daha uygundur çizgi romana. Diyalogların çokluğu, kısa betimlemeler, hızlı değişen mekanlar uyarlamayı kolaylaştırır. Söz sanatlarını kullanıyor olması, çizgi romanı, roman ya da hikâye yapmaz. Görsellik ve ardışıklık ister istemez çizgi romanda daha önemlidir. 

Bukowski o kadar az sözcükle anlatır ki, yüksek edebiyattan tiksindiğini söyler; onun için aslolan harbi konuşan insanlar, yoksullar, orospular, ayyaşlar, barmenler ve diğer yoksullardır. Gerisi palavradır. Zenginler, entelektüeller, siyasetçiler, polisler, bürokratlar iki yüzlüdür vs. Siyasetle, sınıfla, yoksullukla ilişkisi diğer pek çok şey gibi yüzeyseldir, sempatiden öteye gitmez. Bu çerçeveden bakarsak, çizgi romanlar da siyaseten çok farklı değildir. Bukowski argosunun, erotizm ve coolluğunun çizgi romana çok uygun olduğunu düşünüyorum. Epeyce kez çizgi romana uyarlanmış olması tesadüf değil. Schultheiss, normalin dışında seyreden insan manzaralarını, marjinalliği, kendi kişisel hikâyeleri olan, aç ve arzu dolu kadın ve erkekleri, insanın insan sevmez doğasını iyi yansıtmış. Bekleyen, dikizleyen, konuşan ve konuşmayan tipleri iyi kullanmış. Moebius havasında çinisi, takdire şayan bir zanaatkarlık gerektiriyor. Özellikli bir çirkinlik ve koyuluk da istiflemiş. Bu yüzden iyi uyarlama-iyi albüm diyorum.

Son çeyrek yüzyılda hemen tüm dünyada koleksiyoncu ya da fan sahipleri olan, çizgi roman tutkunu butik yayınevleri ortaya çıktı. Flaneur de Türkiye'deki örneklerden biri, özellikle yabancı çizgi roman seçimleri ilginç ve tutarlı. İlerde ayrıca hatırlanacaklar.           



Radikal Kitap, 7.2.2014

Cuma, Eylül 09, 2022

Medyanın Palavra Cümleleri Bunlar...


Umberto Eco yaşadığımız dönemin en ilgi çekici entelektüellerinden biri. Son derece zeki, donanımlı, eğlenceli, sadece siyaset felsefesi ve sosyolojiye değil popüler kültüre de vakıf olan başka biri. Bu denli yoğun ve hızla değişen bir gündemde söz söylemek, sözünü dinletebilmek, etki yaratabilmek hiç kolay değil. Hem popüler olacaksın hem de derinlikli önerilerde bulunacaksın. Entelektüeller en az onun kadar okumak, yazmak ve eylemek zorundalar artık.

Eco'yu Türkçedeki ilk kitabı olan, 1985'te çıkan, Gülün Adı romanından beri tanıyoruz, neşeli ve iştahlı bir yazar oldu hep. Bütün eserlerini incelerseniz görülebiliyor: kolay anlaşılamayan koyu akademik kitapları da var, saçmalamayın diyen yüzlerce gazete yazısı da. Ve sanki her kitabında, hiç karamsar olmadı, okurken iki paragraf aşağıda fıkra anlatacak gibi durabiliyordu. Karamsarlıktan ziyade toplum ya da insanlar neden karamsarlaştılar diye sormayı tercih etti. Savaş çığlıkları atmadı, karşısındakini saldırganlıkla suçlayan saldırganlıkları olmadı. Metaforlarla konuşmadı, her defasında açıklamaya çalıştı. Bana hep yaşlı bir adam olan yazarlardan biri gibi gelir, bu bilmenin ve sakinliğinin sonucu. Şahane romanlar yazdı, meselelerini şahsileştirmedi, kolay kolay kimselere salak da demedi, demeye getirdi. Kendini tanrı katında saymadı. Eco'nun konuşkanlığı ve anlama çabası bazen onu orta sınıfın makbul ve mutedil feylesofu olarak da gösterdi. Bunu pek umursadığını sanmıyorum. Hayatın içinde kalmak istediği için gazete-dergi yazısı yazdığı veya hatiplik yaptığı anlaşılıyor. Bunu politik bir mücadele saydığı, ısrar ettiği, inatla hikayelerini sürdürdüğü çok açık . Gazeteciler günü yaşarlar. Eco ise hafızayı temsil ediyor, bize geçmişi ve kıyaslamayı hatırlatıyor. Eğitim kurumları ve yazılı kültür, teorik olarak okumayı teşvik eder ve eleştirel düşünmeyi öğretir. Pratikteyse bunun karşılığı klişelerdir, ne yazık ki tabu ve ezberdir. Eco zengin bir perspektiften yazıyor: kitaplar, filmler, mitler, dedikodular, hatıralar, kuramcılar...Üstelik gülerek anlatıyor, bazen kızarak da anlatıyor ama hayat o kadar çok bağırmazsam farkedilmeyeceğim diyen insanla dolu ki...O gürültüden olmalı, Eco kızıyormuş gibi gelmiyor okuyana.

Ne anlatıyor peki? Ekseriyetle basit ve dünyevi, sık rastlanır bir kirliliği diline dolayıp bizi satırlarında gezdiriyor. "Bu yazıda" zihin açıcı bir fikir var dedirtiyor okuyana. Gerisi merak edenlere kalmış...Örneğin diyor ki medya, bilim ve teknolojiyi karıştırıyor. Teknoloji bilimin bir uygulaması ve sonucudur ama asla temeli olamaz. Teknoloji size her şeyi hemen verir oysa bilim ağır ilerler. "Üzgünüm" diyor Eco: "günümüzde bilim yalnızca kitle iletişim araçlarının bize sunduğu biçimde, sihirli yanıyla ortaya çıkmaktadır ve bilimden ancak mucizevi bir teknoloji vaad ettiğinde söz edilmektedir." Bilim adamlarının sihirbazlar gibi sunulduğunu hatırlatıyor, nasıl değil ne yaptıklarıyla ilgilenildiğini anlatıyor. Sihirden, yüz elli yıllık bir şiirden, altı yüz yıllık şifreleme tekniklerinden, ilk bilgisayar kullanıcılarından, tarikatlardan, favelalardan, tıptan, tv dizilerinden, bilim kurgu hikayelerinden söz ediyor. Sonra yine aynı fikre dönüyor: "Madam Curie bir akşam evine döndüğünde bir kağıdın üzerindeki lekeyi görür ve radyoaktiviteyi keşfeder, Doktor Fleming dalgın bir şekilde bir küfe bakar ve penisilini bulur, Galileo bir lambanın sallandığını görür ve bir anda herşeyi, dünyanın döndüğünü bile anlar, çektiği efsanevi cefalar aklımıza gelince, dünyanın hangi eğriye göre döndüğünü bulamadığımızı unutuveririz". Medyanın palavra cümleleri bunlar. Geçerken de asıl meselenin dışında duran, bazen kendini kattığı bir yorum ekleyebilir: "Virilio günümüzden hızın egemenliği altında bir çağ olarak söz eder (...) hatta ben hızın insanları hipnotize ettiğini söyleyebilirim (...) hıza o kadar bağımlıyız ki elektronik postamızı açamadığımızda ya da uçak geciktiğinde öfkeleniriz". Eğer teknoloji tartışmalarına aşinaysanız (örnekler hariç) ana fikir size yabancı gelmeyecektir çünkü Eco insanı şaşırtmaz, sakinlikle meselesini özetler, toparlar, kendini katar, önerisini yapar ve yazısını bitirir.

Eco nasıl biri? Bir liberter mi demeliyiz? Onu siyaseten tanımlayan epey görüş var, bazıları öfkeyle ve küçümseyerek yapıyor bunu. Eco da seçim ya da referandum zamanlarında bunu yaptı, kendini anlattı, bir şeyden yana oldu. Bu ittifaklar ve bariz gibi duran tercihlerine karşın bana mevcut durumumuzu, nerden gelip nereye gittiğimizi yorumlayan biriymiş gibi geliyor. Onu bir akıma ya da eyleme dahil etmek de zor, dahil olduğunda eylem ya da akımla onu özdeşleştirmek de. Şöyle diyor: "Bütün biriktirdiğim parayı deniz kenarında küçük bir ev almak için harcarsam, önümdeki sahile insanların gelip gürültü yapmasını ve çöpleriyle birlikte Coca-Cola şişelerini bırakıp gitmelerini engelleme hakkım var mıdır? Bu sorunun yanıtı hayırdır, evimin önünde bir geçiş yeri bırakmak zorundayımdır, çünkü sahilin küçük bir şeridi herkese aittir. Yapabileceğim tek şey çevreyi kirletenleri polise ihbar etmektir." Bunun açıklaması şu: demokrasilerde herkes diğer insanların haklarına zarar vermemek kaydıyla özgürdür. Eco size faşist hukuk demez, yasaların faşistçe nasıl yorumlanıp uygulandığını uzun uzun anlatır, son kertede hukukun üstünlüğüne inanır. İnsanın beş önemli ihtiyacı olduğunu söylüyor, bunu da Aydınlanmaya bağlıyor. Ne de olsa o bir İtalyan, kendini kadim geleneğin parçası ve taşıyıcısı sayıyor. Sıralamış: beslenme, uyku, sevgi (cinsellik ve evcil hayvana olan bağlılık dahil buna), oyun oynamak (bir şeyi sırf zevk duymak için yapmak) ve soru sormak. İlk dört ihtiyaç hayvanlar için de geçerlidir "ama beşincisi yalnızca insanlara özgüdür ve dil kullanımı gerektirir". Eco, her yazısında soru sorar, okuyanları soru sormaya zorlar. Soru soran anlamak isteyendir. Soru soran konuşur ve dinler. Galiba dünyaya bakışını belirleyen en önemli karakteristik insancıllığı. Eco ne anlatıyor diye düşündüğümde kendimce bulduğum cevap ise şu: o bize insan insanın kurdudur (Homo homini lupus) tarihini anlatıyor. Ve galiba bunu yaparken de asıl "insan insana muhtaçtır" demek istiyor. Yengeç Adımlarıyla, çoğunluğu gazete-dergi yazılarından oluşan bir deneme kitabı. Teferruatı ve ironisi bol yazılar bunlar. Ab origine bir rönesans adamının değinmeleri demek daha doğru olur.

Radikal Kitap, 19.10.2012

Related Posts with Thumbnails