Dün, Onur’un (Özmen) davetiyle Konservatuvara gittim. Eksik olmasın, güzel ağırladı, yeni binayı görmemiştim, gezdirdi. Yukarıdaki fotoğrafı orada gördüm. Hikâyeli oluşu nedeniyle olmalı, bir görselden fazlasına dönüşüp benimle gezinmeye başladı. Adnan Saygun dışında kim kimdir bilmiyorum.
Perşembe, Mayıs 07, 2026
Direksiyonu kırıyorum
Dün, Onur’un (Özmen) davetiyle Konservatuvara gittim. Eksik olmasın, güzel ağırladı, yeni binayı görmemiştim, gezdirdi. Yukarıdaki fotoğrafı orada gördüm. Hikâyeli oluşu nedeniyle olmalı, bir görselden fazlasına dönüşüp benimle gezinmeye başladı. Adnan Saygun dışında kim kimdir bilmiyorum.
Çarşamba, Mayıs 06, 2026
Records
![]() |
![]() |
![]() |
Salı, Mayıs 05, 2026
Tanpınar Miti: Gecikmişliğin Konforu
![]() |
Pazartesi, Mayıs 04, 2026
Kaldırım Cumhuriyeti
![]() |
Sonunda yakın arkadaşıma gidip meseleyi kimseye duyurmadan, usul usul anlattım. “Böyleyken böyle… Birinden duyarsın, yanlış olur… Yok yani, aklına fenalık gelmesin…” Babamdan öğrendiğim erkeklik terbiyesinin gereğini yerine getiriyordum sanki; yoksa arkadaşına ihanet eden, utanmaz arlanmaz biri sayılacaktım.
O yaşlarda insan kendini sınamak istiyor. Delikanlılık çok konuşulduğu için bir şekilde ispat etme ihtiyacı duyuyorsun.
O zamanlar hayat dersleri de sanki birkaç başlıkta toplanmıştı.
Abiler, dayılar, babalar, kirveler, babayarısılar küçüklerin ruhuna aynı
öğütleri üflüyordu. Üstelik biz de bunları duymaya hazırdık. “Bak oğlum, içki
masasına herkesle oturmayacaksın.” “Arkadaşını iyi seçeceksin, gerektiğinde
karını ona emanet edeceksin.” “Para için seni satan adamdan uzak duracaksın.”
“Eline, beline, diline sahip olacaksın.”
Bu kafiyeli vecizelerin erkeklik tahayyülünü nasıl
kurduğunu sonradan anlıyor insan. Ahlâk, samimiyet, delikanlılık gibi süslü
ambalajlarla dolaşıma sokulan bir karakter terbiyesi vardı ortada. Pozcu ama
etkili bir ruh haliydi bu. Hayatın her alanına sızıyor, “adam gibi adam” olmanın
kodlarını yayıyordu.
Bugün geriye dönüp baktığımda öğrendiklerim için
kahırlanıyor değilim. Yanlış öğretilmiş şeylerin baskısını artık başka bir
farkındalıkla ayırt edebiliyorum. Bunun insana iyi gelen, iç dökücü bir tarafı
da var. Dahası, delikanlılıkla arkadaşlığın aynı trenin vagonları olmadığını
biliyorum artık.
O meydan okuyucu, baskıcı delikanlılığın karşısında arkadaşlık
bazen gerçek bir sığınak olabiliyor. Sadece onun karşısında da değil; ailenin
karşısında da. Çünkü delikanlılığın, aile kutsiyetinden beslendiğini, onun
hiyerarşisini örnek aldığını, genç erkekleri “baba” olmaya hazırladığını
görmemek zor.
Kenar mahallede büyümüş bir çocuk olarak delikanlılığın
hep içindeydim. Kavga etmek, fedakârlık yapmak, meydan okumak, racon kesmek,
birbirini kollamak ve arka çıkmak bu ruhun payandalarıydı. Kan kardeşim, bacım dediğim
insanlar, güzel küfreden, aklı başında demlenen arkadaşlarım vardı.
Birbirimizin gururunu okşuyor, “aşktan” anlıyor, doğrulardan konuşuyor,
kadınlarla aramıza mesafe koyar gibi yapıyorduk.
Cinsel açlık vardı, parasızlık vardı, başarısızlık vardı,
baskıcı ebeveynler vardı. Hepsi üstümüze sinmişti. Biz ne yapıyorduk? Onların
yerine arkadaşlığımızı koyuyorduk. Ben o dönemi hep hayata karışmadan önceki
son istasyon gibi gördüm. Güçsüzlüğe, hamlığa, yokluğa arkadaşlıkla
katlanırsın. Ailenden ve hayattan kaçar, birbirine sığınırsın. Sonra yaş
ilerler; para kazanmak, evlenmek, günü kurtarmak devreye girer. O sığınaktan
çıkılır ve herkes başka yollara dağılır. Trafiğin yoğun olduğu yollarda geri dönüş
yasaktır.
Orta Anadolu’da, “Akrabaya akrab gerek,” derler; akrepli, matrak ama zehirli bir sözdür bu. Hep hoşuma gitmiştir. Ulus (Baker) öldüğünde bir akrabası, “Siz arkadaşısınız, onun adına daha
doğru karar verirsiniz. İnsan akrabasını seçemez ama arkadaşını seçer,” demişti
ve bunu duyduğumda çok etkilenmiştim.
Evet, insan arkadaşını seçer. Olmuyorsa bırakır gider.
Ama amcalar, teyzeler, dayılar, yengeler, kardeşler, anneler, babalar öyle
değildir. Islandıkça ağırlaşan paçavra gibi insanı dibe çekebilirler. Büyük ailedir
onlar.
Ben ergenken bizim evde ne zaman kalabalık toplansa,
babamın hâkimi ve savcısı olduğu bir akraba mahkemesi kurulurdu. Annem şahit makamındaydı.
Biz çocuklar sanık sandalyesinde otururduk. Tembeldik, sorumsuzduk,
başkalarının çocukları neler yapıyordu da biz içler acısıydık. Utandırıyorduk,
beceremiyorduk, olamıyorduk.
Arkadaşlar o zamanlar bana iyi gelirdi. Kaçardım onlara.
Ucundan kıyısından kendim olabileceğim, fikrimi söyleyebileceğim, salak yerine
konmayacağım bir yere… Eşitler arasında iç dökerek, paylaşarak, yakınlık
kurarak, akıl verip akıl alarak nefes aldığım bir yere. O sancılı ergenlik
kaosunda arkadaşlarım bana ailemden daha iyi gelirdi. İnsan bazen sadece
kendisine iyi gelecek bir şeye ihtiyaç duyar. Çünkü büyüyordum ve büyümek kolay
değildi.
Bugün çevremdeki orta sınıftan eğitimli anne babaların
çocuklarının arkadaşı olmamasından korktuklarını duyuyorum. Tek çocukların
sıkıntıları, otomobillerin park yeri sorunu kadar ciddi konuşuluyor artık.
Sadece iyi vakit geçirmek için gerekli olan bir arkadaştan söz etmiyorlar.
Yetişemediklerinin farkındalar. Geçmiş deneyimlerini hatırlıyorlar.
Arkadaşların eksik kalan bir şeyi, en çok da ruhu tamamladığını biliyorlar.
Annem de pek çok anne gibi, “Kim o arkadaş?” derdi ben
arkadaş deyince. Endişeyle, endişesini gizleyen bir huylanmayla… Arkadaş
dediğin insanı ne yollara düşürürdü. Bizim kolektif hafızamızda, çocukları
kaçıran çingeneler gibi, kötü yola düşüren arkadaşlar da vardı.
Oysa bir insanın kişiliğinde, huylarında, eğitiminde aile ve okul kadar arkadaşlarının da payı vardır. Şöyle düşünün: Kişiliğinizde ailenizin payı yüzde kaçtır? Okulunki ne kadardır? Peki arkadaşlıklar neden hiç hesaba katılmaz? Arkadaşlık da öğrenmenin bir parçası değil midir? İnsan bunu sorunca şaşırıyor. Akla gelse şimdiye kadar bir bakanlık bile kurulmuştu.
Pazar, Mayıs 03, 2026
Ticaret ve Kompozisyon
![]() |
![]() |
Cumartesi, Mayıs 02, 2026
Kim kimi seyrediyor?
![]() |
![]() |
Cuma, Mayıs 01, 2026
Meğer susuz kalır imiş balıklar derya içinde
![]() |
Perşembe, Nisan 30, 2026
Ergenlik kaosu
![]() |
Çarşamba, Nisan 29, 2026
Vitray, Bir Bilinç Haritası
![]() |
Bu dönüşümün olumlu bir sonucu da oldu elbette. Eskiden anaakımın dışında kalan kişisel, tuhaf, deneysel anlatılar bugün daha görünür olabildiler. Yeraltı fanzinlerinin, bağımsız çizerlerin, arthouse damarlı işlerin bir zamanlar marjinalize edilen enerjisi artık merkeze daha yakın durabiliyor. Bunu romantik bir zafer öyküsü gibi değil, pazarın daralınca nişleşmesi olarak okumak daha doğru olur. Kitle küçüldükçe ürün özelleşti; çizgi roman da buna uyum sağladı.
Vitray, bu yeni dönemin dikkat çekici örneklerinden biri. Joe Kessler cilalı, pürüzsüz ve profesyonel görünmek isteyen bir albüm yapmamış. Tam tersine, fanzin ruhunu özellikle koruyan bir çizgi dili seçmiş. Eskiz gibi bırakılmış yüzeyler, fazla çizilmiş hissi veren konturlar, yer yer karalanmış alanlar, taşan enerjiler… Sayfalar bitmiş değil de hâlâ oluşuyormuş gibi duruyor. Bu önemli; çünkü anlatılan dünya da tamamlanmış bir dünya değil. Düzenli, berrak ve kendinden emin bir hayat anlatılmıyor...
Karakterler çoğu zaman bir yere gitmekten çok sürükleniyor gibiler. Yürüyorlar, dolaşıyorlar, sapıyorlar, oyalanıyorlar. Bir hedefleri var mı, emin olamıyorsunuz. Bu da albüme güçlü bir rüya hissi veriyor. Mekânların gerçekliği kaygan, zaman duygusu belirsiz görünüyor. Kessler açıklamayı değil, sezdirmeyi tercih ediyor. Bazı çizerler hikâye anlatır; bazıları ruh hali kurar. Kessler ikincilerden.
Renk kullanımı da bunun parçası. Pek çok çizgi romanda renk, estetik makyajdan ibarettir. Burada ise psikolojik bir aygıt gibi çalışıyor. Gerilimleri, kırılmaları, iç sıkışmalarını, geçici ferahlıkları görünür hale getiriyor. Kimi sahnelerde ne olduğundan çok, nasıl hissedildiği önem kazanıyor. Bu da albümü olay odaklı değil deneyim odaklı bir okuma nesnesine dönüştürüyor.
Vitray dört ayrı hikâyeden oluşuyor. İlk bakışta bunların birbirine bağlanmadığı düşünülebilir. Aynı karakterler yok, tek bir olay örgüsü yok, finalde düğümlerin çözüldüğü geleneksel bir bütünlük de yok. Ama kitap başka türden bir birlik öneriyor: tema birliği. Çocukluk, ergenlik, yetişkinlik ve üretimle gelen olgunluk evresi… Yani hikâyeler karakterler üzerinden değil, insan hayatının dönemleri üzerinden konuşuyor.
David Lynch çağrışımları var, mantığın tam işlemediği sahneler, rüyayı andıran geçişler, sembolik ama açıklanmayan yoğunluk, bir yere varamayan hareket duygusu… Ancak önemli bir ayrım var. Lynch çoğu zaman seyirciyi karanlık bir tünele sokar ve ışığı kapatır. Kessler ise daha nefes alınabilir, hatta yer yer umutlu bir yere ulaşıyor.
Günümüz alternatif anlatılarında sık rastlanan nihilist ya da umutsuz kapanışlar yerine, daha açık, daha iyimser bir son tercih edilmiş. Bugün için umudu ciddiye almak bazen karamsarlıktan daha cesur bir tavır sayılabilir. Kessler, çizgi romanı bu yönde kullanabilmeyi denemiş, pürüzlü, kaotik ve tam da bu yüzden akılda kalıcı bir iş ortaya koymuş.
Yanlış anlaşılmasın, ben albümü bir imkânı kullandığı için sevdim, piyasa ve yüksek sanat algısına karşı farklı bir şey denediği için önemsiyor ve ilham verici buluyorum.
![]() |
Salı, Nisan 28, 2026
Hızlı ve Utanmaz
![]() |
Utanmaz Adam ise Gırgır'ın ilk döneminin ve o yıllarda oluşturulmak istenen mizah anlayışının en başarılı örneğiydi. Aral, Gırgır'da erotizmi kullanarak cinsel açlığı komikleştirmeye çalışıyor, derginin siyasetle ilişkisini dahi bu yönde istifliyordu. Utanmaz Adam, neşeli bir dolandırıcının serüvenlerini anlatıyordu. Utanmazlığıyla tezat biçimde Şeref Haktanır isimli olan genç dalavereci, zenginleri dolandırıyor, sürekli para ve mücevher hırsızlığı yapıyordu. Bütün serüvenleri köşklerde, büyük otellerin pahalı odalarında, kur yaptığı güzel kadınlar ve avladığı milyonerler arasında geçiyordu.
Gırgır, 1972 yılında çıkmaya başladığında başarılı olup olmayacağı belli olmayan bir dergiydi. Aral, çok dar bir kadroyla çalışmaya başlamış, günlük bir gazetede aynı isimle yayınlanan mizah köşesini dergiye taşımıştı. Epeyce bir süre, Gırgır daha önce yayınlanmış çalışmaları yineleyen ve derleyen bir yayın olarak çıktı. Dergide yeni olan bir kaç istisnadan biri Aral'ın çizgi romanlarıydı. Onlar da kısmen yeniydi, çünkü Aral, yıllar önce yayınlanan çizgi romanlarını revize ederek, hem öykülerini geliştiriyor hem de yeniden çiziyordu.
İlk Utanmaz Adam nasıldı ve ne yönde değişti diye sormak gerekiyor çünkü ilk yayınlarının üzerinden bir on beş yıl geçmiş, mizah ve hikâye estetiği değişmiş, Oğuz Aral'ın çizgisi çok gelişmişti. Ellili yılların sonunda, kısmen siyasi baskılardan kısmen de satış artıran magazin gazeteciliğinin etkileriyle (bugün üçüncü sayfa dediğimiz) hırsızlık ve cinayet haberleri öne çıkartılıyor, “arkası yarın” biçiminde büyütülerek günbegün aktarılıyordu. Gazeteler yakalanamayan hırsızları, bulunamayan katilleri haber yapıyorlar, bu popülerlik mizahçıları ister istemez etkiliyordu. Mizah sokağı ve zamanı yakalayarak yaşar çoğunlukla. Altan Erbulak'ın Kibar Hırsız, Suavi Sualp'in Çapkın Hırsız çizgi romanları hep bu dönemde gazete haberlerinden ve gerçek hırsızlardan ilham alınarak üretildiler.
![]() |
Bugün uzak geçmişin, sünnet çocuklarının ve eksantrik beyfendilerin aksesuarı olan papyon, bir dönem için inceliğin, okur yazarlığın veya Avrupalılığın göstergesiydi. Utanmaz Adam, papyon ve bastonla, zengin muhitlerinde ve elegant mekânlarda oynadığı oyunlarına kendini farklı biriymiş gibi göstererek başlıyordu. Mesafeli ve incelikli bir konuşma diliyle kendini tanıtırken çevreyi gözleyen, niyetini gizleyen, türlü pozlarla paranın peşine düşen biriydi Utanmaz Adam. Bir serüveninde zengin bir işadamı ölmüş, geride büyük miras, dul bir kadın ve güzel kızı ortada kalmıştı. Şeref, dul anneyi bir romantik âşık gibi kandırırken, evin güzel kızının taliplilerinden, kızla aralarını yapmak için para sızdırıyordu. Aslına bakılırsa herkesten para tırtıklıyordu, gittiği lokantalardan çatal bıçak dahi çalıyordu. Para edebilecek her şey ilgisini çekiyordu. Para ve kadınlar en büyük zaafıydı. Parası için çirkin zengin kadınlarla birlikte oluyor, genç kadınlara asılıyor, kalabalık yerlerde onları elle taciz ediyor, numaralar çeviriyor, her defasında herkesi yarı yolda bırakarak kaçıp gidiyordu.
Parayı ne yapıyordu? Parayı zengin olmak için saklamıyordu, evi, arabası, geleceğini garantileyecek bir maddi dayanağı yoktu. Çaldığı paraları kısa sürede, delice bir arzuyla tüketiyordu. En büyük zevki harcamaktı. Pahalı otellerin en lüks dairesini tutuyor, zengin sofralar kurduruyor, kadınlarla içerek dağıtarak, kontrolsüz bir şehvetle elindekini avucundakini bitiriyordu. Utanmaz Adam'ı sevimli kılan yanı da buydu. Parayı elde edince para sanki cazibesini yitiriyordu. Elindeki sıfırlayana kadar harcayıp sokaklara düşüyor, karnı guruldayarak, aylaklık ederek dolanıyordu. Hemen her serüven, o sefahatin sefalete dönüşmesiyle başlıyordu. Bazen tesadüfen bazen bilerek ucunda para olan bir entrikaya karışıyor, tekrar serüvene sürükleniyordu.
![]() |
Oğuz Aral, Şarlo estetiğini ve Walt Disney devamlılığını Gırgır'a taşımıştı. Tiplemeleri öyle bir çizgiyle kuruyordu ki her zaman hareketli görünüyorlardı. Mimikler, jestler hep bir olağanüstülük içindeydi. Buna dile dayalı bir mizahı da eklemek gerekiyor, argo içeren, Yeşilçam komedilerini en çok da Suavi Sualp diyaloglarını andıran özel bir dili vardı dizinin. Utanmaz Adam'ın yan karakteri, arkadaşı olan Korna'nın hikâyeye dâhil edilmesiyle, her fiili ve sıfatı, “Düt” ve “Vanki”yle değiştiren konuşma biçimi kullanılıyordu. Düttür git! diyordu mesela veya tadı vankiydi (güzeldi). Korna, Utanmaz Adam'ın yan karakteri olarak farklı bir işleve sahipti. Çizgi romanlarda yan karakterler, hele ki Utanmaz Adam'ın üretildiği yıllarda komedi unsuru olarak serüvenin ciddiyetini sevimlileştirirdiler. Korna, zaten mizahi olan serüven içinde başka bir anlamı, Şeref'in vicdanı veya yazarın sesi olmak gibi farklı bir işlevselliği taşıyordu. Korna tıpkı Şeref gibi vur patlasın çal oynasın bir hayatı seviyordu, onun düzenbazlıklarından haz alıyordu ama içinde bir yerde masumiyet barındırıyordu. Pişmanlık duyuyor, nedamet getiriyor, Utanmaz Adam'ı uyarıyordu. “Bir gün böyle olacağı belliydi. Abicim çaldık, çırptık, dolandırdık. Haram uçkur düttük. Kimsenin gözünün benzinine bakmadık.”
Mizah pek pedagoji ve öğretmen hassasiyeti kaldırmaz. Oğuz Aral, Gırgır çok satmaya başladığı yıllarda, muhtemelen sorumluluk duyarak, popüler kültürün işleyişi hakkında eleştirel düşüncelerini hikâyeye katıyordu ama işin doğrusu Utanmaz Adam, bu eleştirilerle değil, oyunbazlığıyla, süratiyle ve sevimli kötücüllüğüyle hatırlandı hep. Bu kötücüllük sonraki kuşak karakterleri etkileyerek mizahi çizgi romanları baştan ayağa değiştirdi. Bu bakımdan Utanmaz Adam, anlatım dili ve iddiasıyla radikaldi, çığır açtı.
![]() |
Pazartesi, Nisan 27, 2026
Çizgilere Derkenar 42
![]() |
![]() |
![]() |
Umberto Eco’nun ünlü romanı Gülün Adı’nın Milo Manara tarafından yapılan çizgi roman uyarlamasının ikinci cildini nihayet görebildim; bizde henüz yayımlanmadı. İlk kanaatim değişmedi: Manara’nın çizgi olarak en “iyi” işlerinden biriyle karşı karşıyayız. Albüme gösterdiği emek, titizlik, iştah ve sabır açıkça sinmiş. Adı etrafında oluşmuş kolay klişelere bakmayın; kimi sahnelerde beklenen yollara sapmamış, özellikle sakınmış, başka bir niyetle çalışmış. Büyük bir eserin ağırlığını hissetmiş, buna göre davranmış. İşin hakkını vermek istemiş; daha önemlisi, vermiş.
![]() |
Pazar, Nisan 26, 2026
Ankara edebiyatı
![]() |
Söyleşiyi Tümay Çobanoğlu ile yaptık, Lacivert dergisinde yayımlandı. Bu paylaşım, daha önce 2020 yılında yayımlandı.
Cumartesi, Nisan 25, 2026
Vitrinleşmiş Benlik
![]() |
Buna Vitrinleşmiş Benlik deniyor. İngilizcesiyle Curated Self, kimi bağlamlarda Exhibited Self. İnsanların kimliğini doğal akışı içinde yaşamak yerine, başkalarının bakışına sunulacak şekilde düzenleyerek inşa etmesi… Galiba “kim olduğumuzla” değil, nasıl göründüğümüzle ilgilendiğimiz yeni bir zihniyet evresine geçtik.
Öyle bir evre ki yaşamaktan çok sergilemeye odaklandık. Sosyal medya profilleri, hikâyeler, biyografiler, seçilmiş mekânlar, politik tavırlar, estetik tercihler… Bunlar olmadan var olamıyormuşuz gibi davranıyoruz. Geçenlerde Facebook, takipçilerime kendimi tanıtmam için bir Reels videosu hazırlamamı önerdi. Takipçi ve tanıtım faslını geçiyorum, önüme sunduğu “örnek içerik” bile bu vitrinleşme oyununun ne kadar sistemli işlediğini gösteriyordu.
Meraklı biriyim, küresel popüler kültürün biyografiyi nasıl kurguladığını, neyi merkeze alıp neyi dışladığını anlamak istedim. Sonuçta karşımızda, gösterilmeye uygun parçalardan örülü seçilmiş bir gerçeklik istifi duruyor. Mutlu anlar, başarılar, “anlamlı” cümleler vitrinde. Sıkıntılar, sıradanlıklar, çelişkiler ise halının altına süpürülmüş.
Geçenlerde genç bir arkadaşım benimle selfie çektirdi. Fotoğrafı paylaştığında kendisini öylesine makyajlamıştı ki; çıkık elmacık kemikleri kaybolmuş, göz altı çizgileri silinmiş, cilt tonu porselenleşmişti. Şaşırıyor muyuz? Hayır. Vitrinleşmiş benlikler kendi galerilerinin küratörleri gibi davranıyor. Hangi fotoğraf? Hangi açı? Hangi melankoli? Hepsi titizlikle hesaplanıyor. Spontane yaşamak mı? O eskidendi. Şimdi herkes editoryal kontrolden geçiyor.
Kaçınılmaz olarak, dışarıdan nasıl göründüğümüzün tutsağı haline geliyoruz. Bir değerimiz varsa, yıllara yayılan birikimimizle değil, beğeni, yorum, görünürlük ve takipçi sayıları gibi dış teyitlerle ölçülüyor. Bunun nihai sonucu da tahmin edilebilir: markalaşma. İnsan olmaktan çok, bir kişisel marka kimliğine bürünüyoruz. Tutarlılık, estetik bütünlük ve mesaj disiplini gibi saçma bir “heyula” samimiyetin yerini alıyor.
Son aylarda aklımda kalan iki sohbet bu durumu iyi özetliyor. Akıl fikir danışarak sohbet eden ünlü bir oyuncu, magazinel bir ilişkisinin olmamasını handikap gibi anlatmaya başladı. Bu düşünce ona tuhaf gelmiyordu. Bir başka gün genç bir kadınla tanıştım, durduk yere, şöhretli biriyle yaşadığı eski ilişkisinden söz etti. “Sevgiliydik,” dedi. Başta bu mahrem detayı neden paylaştığını anlayamadım. Sonra bunun onun gözünde bir başarı, bir statü transferi, bir değer artışı anlamına geldiğini fark ettim. Öyle hissediyordu.
Yanlış anlaşılmasın, insanlık tarihi boyunca roller, pozlar ve gösteriler hep vardı. Sahne her zaman kuruluydu. Ancak sosyal medya bu sahneyi kalıcılaştırdı ve hepimizi orada yaşamaya mahkûm etti. Akışa kapıldık. Benlik ile rol arasındaki mesafe açıldıkça, sürekli performans sergilemek zorunda olmamız bizi yordu. Görünme taktikleri samimiyetin yerini aldıkça, yetersizlik hissi ve onay bağımlılığı baki kaldı.
Saçma gelebilir ama insanlar artık aynaya bakıp kendini görmüyor, profiline bakıp kendini inşa ediyor sanki. Abartıyor muyum? Hiç de bile, Mıstık abi.
Cuma, Nisan 24, 2026
Holivut Raksı
![]() |
Fotoğraf, büyük ihtimalle bir film karesi. Muzaffer Nebioğlu’nun verdiği poz, doğrudan Gilda’yı (1946) çağırıyor. “Gilda” derken filmin kendisinden çok, Rita Hayworth’un “Put the Blame on Mame” performansını kastediyorum: omuzdan kayan eldivenler, kontrollü bir teşhir, bakışlarla kurulan hâkimiyet… Bu sahne, küresel popüler kültürde femme fatale arketipinin en kristalize hâllerinden biri olarak dolaşıma girdi. Gizem, zarafet ve erotizmin ölçülü ama iddialı bir kombinasyonu olarak yaşamaya devam ediyor.
Bu tür imgelerin dolaşımı meselesi bizi ister istemez “glokalleşme”ye getiriyor. Küresel olanın yerel koşullara uyarlanması diyelim. Yani sadece ithal etmek değil, dönüştürmek. Bir tür tercüme, ama birebir değil; aksanlı, yer yer kırık, bazen yaratıcı bir yeniden üretim. Çokuluslu zincirlerin yerel damak tadına göre menü değiştirmesi ya da dijital platformların yerel üreticilerle içerik geliştirmesi gibi.
“Groballeşme” dediğimiz şey ise bu sürecin eleştirel adı: küreselin yereli ezdiği, tek tipleştirdiği, farkları törpülediği bir yayılma kastediliyor. Öte yandan “creolization” ya da hibritleşme gibi kavramlar da var, onlarsa daha iyimserler; karşılaşmadan yeni bir şey doğduğunu savunuyorlar. Mutfakta, müzikte, kimi zaman sinemada da gördüğümüz türden bir melezleşmeyi olumluyorlar.
Gençlik yıllarında Hollywood üzerine yaptığımız tartışmalar tam bu fay hattındaydı. Hollywood’un sızmadığı bir ulusal sinemadan söz etmenin mümkün olmadığını düşünürdük. Çünkü sistem sadece üretmiyor, aynı zamanda devşiriyor, ayıklıyor ve yeniden paketliyordu. Dünya sineması, farkında olarak ya da olmayarak, Hollywood’u referans almadan konuşamıyordu. O günlerde bu fikir bize radikal geliyordu; bugün bakınca pek de yeni olmadığını kabul etmek gerekiyor. Buna rağmen, akademide “ulusal sinema” tartışmaları, Halit Refiğ’in “güdük” çerçevesi etrafında dönüp duruyordu. Aynı argümanlar, aynı heyecanla, yıllarca tekrarlandı.
Fotoğrafa dönersek: Muzaffer Nebioğlu’nu “dansöz” kimliği üzerinden giydirip Gilda’ya benzetmişler. Arkada asılı portrelerdeki köşeli çeneli adamlar filan... Niyet açık: “Bizde de olur.” Ama mesele tam da burada. Bu bir uyarlama mı, yoksa yüzeysel bir taklit mi? Sahneyi izlemedim ama eğer gerçekten Gilda’nın ruhuna yaklaşabilseydi, bir şekilde hatırlanırdı. Muhtemelen öyle olmadı, unutulup gitti.
O yıllarda Nijat Özön gibi isimler böyle örneklere “taklit” deyip geçerdi; hafif bir küçümsemeyle, yazmazlardı. “Glokalleşme” gibi kavramlar henüz ortada yoktu. Daha keskin, daha ideolojik bir dil hakimdi: Devrimci sinema, Hollywood’u mutlaka alt edecekti. Büyük anlatılar, büyük iddialar.
Bugünden bakınca daha serinkanlıyız. Ne tamamen teslim olmuşuz ne de tamamen direnmiş. Daha çok, arada bir yerdeyiz: bazen uyarlayan, bazen taklit eden, bazen de istemeden dönüştüren bir yerden üretiyor ve galiba ona göre eleştiriyoruz.
Ve demesem olmaz Mıstık abi, bütün bu teorik “ağırlığın” ortasında, kadrajın sağ alt köşesinde sakin sakin kıvrılmış bir kedi var. Sahnenin en sahici unsuru muhtemelen o. Çünkü geri kalan her şey biraz rol, biraz poz, biraz da iyi niyetli bir yanılsama.
![]() |
Perşembe, Nisan 23, 2026
Algoritmik Mahalle
![]() |
Sonra buna “mahalle baskısı” dendi. Farklı görüşleri yoksayan, kamusal alanı tek tipleştiren, insanları hizaya çeken sosyal yaptırım…
Bugün ise başka bir evredeyiz. Benzerlerimizle çevrelendiğimiz, görünmez sınırlarla kuşatıldığımız bir algoritmik mahallede yaşıyoruz. Dijital platformlar her birimizi benzer düşünen, benzer tüketen, benzer tepkiler veren bir yankı odasına hapsediyor. Bizi yalnızca izlemiyor, biçimlendiriyor.
Algoritmalar, hoşlandığınız içerikleri önünüze yığarak sizi aynı dünya görüşüne, aynı mizah anlayışına, aynı estetik zevke, hatta aynı öfke biçimine hapsediyor.
Bunu “yeni nesil mahalle baskısı” olarak tanımlamak mümkün. Eski mahallede komşu pencereden bakardı; burada ise tıklama hızınız, duraklamanız, beğeni refleksleriniz, neye ne kadar baktığınız izleniyor. İnsanlar “bizden” ve “karşı taraf”, “aydın” ve “cahil”, “fan” ve “hater” diye ayrıştırılıyor.
Dijital medya literatürü bunu uzun zamandır adlandırıyor: Filter Bubble görüşlerinizin filtrelenmesini, Echo Chamber aynı sesin tekrar ederek güçlenmesini, Algorithmic Enclosure ise platform sınırlarının dışına çıkamama halini anlatıyor.
Algoritmik mahalle, bütün bunların toplamı olabilir.
İnsanlar internette özgürce gezindiğini sanırken aslında öneri motorlarının çizdiği sanal sokaklarda yürüyorlar. Kendimizi dijital flanör sanıyoruz, gerçekte sanal bir AVM’nin koridorlarında volta atıyoruz.
Eskiden “hangi mahalledesin?” sorusu politik aidiyet, sınıf, kültürel tarz ya da yaşam biçimini anlatan bir mecazdı. Şimdi ise bu soru, teknik bir gerçekliğe dönüşmüş durumda: Platform sizi gerçekten, verilerinizle inşa edilmiş bir mahalleye yerleştiriyor. Eskinin mahallesi gözleriyle izlerdi, yenisi ise beğeni, tepki, yorum ve diğer verilerinizle tanıyor.
Çarşamba, Nisan 22, 2026
Altmış yıl Önce
![]() |
Salı, Nisan 21, 2026
Bir Fotoğrafın Vicdanı
![]() |
Hayatım boyunca birkaç kez, sokak aralarında tef eşliğinde oynatılan ayılar gördüm. Çizgi romanlardan ve filmlerden tanıdığım iri ayılara hiç benzemeyen, daha küçük yapılı, yorgun ve şaşkın hayvanlardı bunlar. Bir ritimle sallanıyor, güya dans ediyor, seyredenleri güldürüyorlardı.
Benim için tedirgin edici bir deneyimdi. Korkmuş, merak etmiş, garipsemiş, şaşırmıştım. Çok değil, kırk yıl içinde normalimiz değişti, bugün böyle bir gösteriye ya da ayı oynatıcılarına rastlamak neredeyse imkânsız.
Peki neden eskiden ilgi çekiyordu?
Çünkü insanlar sahnede yalnızca bir ayı görmüyordu. İnsanın vahşiyi ehlileştirme, kaosu düzene çevirme, doğayı kontrol altına alma hikâyesini seyrediyorlardı. Ayı, evcil hayvan kategorisine ait değildi, onu ipte yürütmek ya da dans ettirmek, “imkânsız olanı başardık” duygusu yaratıyordu.
Seyirci biraz da risk satın alıyordu. Kontrollü tehlikenin heyecanı vardı: “Ya bir anda kontrolden çıkarsa?” ihtimali gösterinin görünmez motoruydu. Bilet sattırıyordu.
Özellikle kabare, sirk ve varyete kültüründe sahneye alışılmadık bir unsur getirmek performansın etkisini artırıyordu. Zarif bir kadınla bir hayvanın aynı kadrajda buluşması, modern olanla vahşi olanı yan yana getiriyor, seyirciye gerçeküstü, hatta hafif tekinsiz bir atmosfer sunuyordu. Günlük hayatın sıradanlığından kaçışın bir yolu da buydu.
Bugün aynı fotoğrafa bambaşka gözlerle bakıyoruz. O eski “büyülü” ürküntünün yerini etik bir farkındalık aldı. Vahşi hayvanların doğal ortamlarından koparılması, zorla eğitilmesi ve bir sahne aksesuarına dönüştürülmesi artık kabul edilebilir görünmüyor.
Bir zamanlar cesur, egzotik ve etkileyici sayılan bu fotoğraf, bugün daha çok hüzün uyandırıyor. Günümüzde, Leyla Sayar kadar popüler bir oyuncu, böyle bir gösteriye ateş püskürür, yetkilileri göreve davet eder, kahrolurdu mesela… Fotoğraf aynı kalsa da, değişen, ona bakan insanın vicdanı oldu.
![]() |
Pazartesi, Nisan 20, 2026
Son Okuduklarım 114
![]() |
Sa Wala,
Kaybedecek Bir Şey Yok, fantastik damarı olan bir korku hikâyesi.
Filipinler’den çıkıp buraya kadar ulaşması bile başlı başına ilginç; belli ki küresel
dolaşıma girebilmiş. Hikâye basit bir kurgu üzerine kurulu: Yoksul bir adamın
karşısına çıkan dövüş horozu giderek evin parçası haline geliyor. Ama bu
bildiğimiz hayvan değil; tekinsiz, neredeyse doğaüstü bir “katil.” Girdiği her
dövüşü öldürerek kazanıyor ve ailenin gündelik hayatına sızdıkça huzursuzluk
artıyor. Kısa hikâyeden albüm çıkarılmış. Klişeyi iyi işlemiş, bazen enteresan paneller de
tasarlanmış. Farklı bir albüm.
![]() |













.jpg)




















