Salı, Eylül 08, 2026

Kan Davası

Refik Halid Karay, sürgünden döndükten sonra, aralıklarla mizah dergileri hakkında da yazıyor. Uzun seneler mizah yayınlarında yazmış biri olduğu için söyledikleri önemli. Zaten başına gelenlerin çoğu da oralarda yazdıklarıyla ilgili. Belki popülerliğini bile mizahçılığına borçlu. Yirmili yaşlarının başından itibaren güncel hayatı neredeyse bütünüyle mizah üzerinden izliyor. İttihatçı karşıtlığı nedeniyle ayrıca siyasal bir ilgi odağı hâline geliyor.

Mizah yazmak, ister istemez bazı özellikleri belirginleştirmek, büyütmek ve abartmak demektir. Seçtiği soyadı bile onun hem komik hem de kışkırtıcı, âdeta bir heccav gibi yaşadığını düşündürüyor. Meraklısı “Karay”ı tersten okusun.

Lafı uzatmayayım; “Karay mizah dergileri hakkında neler yazmış?” diye soracaksın, biliyorum Mıstık abi. Kırklı yılların sonunda Aydede’yi yeniden çıkaracak olan Refik Halid, mizah dergilerinin hep yakınında, oralarda nelerin anlatıldığının da nelerin anlatılmadığının da farkında.

Dönemin mizah yayınlarını, en çok da Akbaba’yı beğenmediğini yazıyor. Akbaba da önemli. Sürgünden önce Aydede mizah gazetesini çıkardığını, onun “gidişinden” sonra kadronun Orhan Seyfi [Orhon] ve Yusuf Ziya [Ortaç] tarafından toparlandığını, bir ay sonra Akbaba adıyla devam ettirildiğini hatırlatayım.

Halil Nihat [Boztepe] bununla ilgili bir hiciv bile yazıyor:

“Âh edip derd-i maişetle Ziya ile Seyfi / Koşuyorlardı bu kış günleri kısmet peşine / Geldi bir karga şu tarih ile gak gak diyerek / Dediler Aydede’nin Akbaba konmuş leşine.”

Akbaba, Refik Halid’i sayısız kez eleştirmiş, Refik Halid de Akbaba’ya ve Aydede’nin mirasını tükettiğini söyleyenlere defalarca ağır cevaplar vermiştir. Bu saldırıların çoğu nahoştur. Akbaba, 1923’te Refik Halid’in Akşam gazetesinde yazabileceği ihtimalini bile şiddetli bir linç kampanyasına dönüştürür. Karay’ın Yusuf Ziya Ortaç’ı sevmediği ve hakkında yazılanları unutmadığı açık.

Hayat çelişkilerle dolu. Refik Halid’i “hainlikle” suçlayan, türlü herzelerle yaftalayan ve iştahla eleştiren Yusuf Ziya hakkında tuhaf bir vesika var. Cevdet Kudret, Mütareke dönemini anlattığı bir makalesinde Vâlâ Nurettin, Nâzım Hikmet, Yusuf Ziya ve Faruk Nafiz Çamlıbel’in 1921’de Anadolu hareketine katılmak için başvurduklarını, son ikisinin “seciyesiz” [karaktersiz] bulundukları gerekçesiyle reddedildiklerini yazıyor.

Refik Halid’in çok sevdiği, modern karikatürümüzün kurucu isimlerinden Cemil Cem’in enfes bir karikatürü vardır. Bir adam hınçla, garezle, kendinden geçercesine yiğitlenerek bağırır:

Ah alçaklar, ah riyakârlar, namussuzlar, hamiyetsizler!” Karısı şaşırıp sorar: “Elâleme neden böyle fena sözler söylüyorsunuz?” Adamın cevabı, bu hararetin sebebini açıklayan bir itiraf gibidir: “Senin aklın ermez, başkalarına böyle demesem kendimin hamiyetli olduğunu herkes nasıl bilecek!”

Anlayacağınız, insanın kendini koruma içgüdüsüyle sergilediği pragmatizmi eleştiren bir karikatür. Aradan yüz yıldan fazla zaman geçtiği hâlde bize hiç yabancı gelmiyor. Bu babayiğitler uzak bir geçmişte yaşamıyor; bugün de aramızdalar. Hemfikir olmadıkları herkese “hain”, “ahlaksız”, “satılmış” diye sıralıyorlar. Başkalarını yeterince yüksek sesle suçlarlarsa kendi ahlaklarının kanıtlanacağına inanıyorlar.

Refik Halid’in Akbaba’yı, Akbaba’nın da Refik Halid’i eleştirmesi bir tür kan davası gibi görünebilir. Yazı çizi dünyasında polemiğin bütünüyle ortadan kalkması zaten mümkün değildir. Ne var ki eleştirinin içine karışan husumeti, bu metinleri tarihsel kaynak olarak kullanırken mutlaka hesaba katmak gerekir. Polemik yalnızca geçmişi anlatmaz, anlatanın geçmişle hesabını da açık eder.

Pazartesi, Eylül 07, 2026

Seyrüsefer Defteri 182

++ Lanterns (2026) Sea1 Ep3'ü seyrettim (31 Ağustos).++ La Captura (2026) aslında pek çok doğru şeyi biraraya getirmiş ama bir noktada inandırıcılığını yitirmiş (30 Ağustos).++ The Smashing Machine (2025) sporcu filmi diyelim, klişeleri bilse de bazen çok kopuyor, sinematografik olarak pek parlak değil (29 Ağustos).++ A Marvel Television Special Presentation The Punisher One Last Kill (2026) çok kanlı ve sertmiş, Disney üstelik (28 Ağustos).++ Lanterns (2026) Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (27 Ağustos).++ Kardeşler Araştırma (2025) film olabilmesi bir süreç olarak bakıldığında bir tür başarı hikayesi, bu kadar iyi oyuncunun biraraya gelmesi, işi kabul etmesi vs (26 Ağustos).++ Khon Dueat Thuang Khaen (2026) uzun, sarkan, çok şey söylemeye çalışan bir aksiyon, ama bazen sahne tasarımları çok başarılı (25 Ağustos).++ The Last House (2026) Lovecraft aurası kaldı geriye, o uzunluğu kaldıracak bir gerilim kuramamışlar (23 Ağustos).++ İstanbul yolculuğu (20-21 Ağustos).++ La desconocida (2026) potansiyeli varmış, dizi diye başlayıp filme çevirmişler gibi kalabalık (19 Ağustos).++ Masters of the Universe (2026) bir neşesi yok değil ama çok eskimiş bir hikaye (16 Ağustos).++ Alley Cats Sea1 Ep4, 5 ve 6'yı seyrettim (14 Ağustos).++ Los Creyentes (2026) muamması var, oyuncu enerjisi çok düşük, vardığı yer sinematografik olarak anlatılamamış (13 Ağustos).++ Alley Cats Sea1 Ep1, 2 ve 3'ü seyrettim (12 Ağustos).++ Robinson Crusoe (1997) nostaljiyle seyrettim, gerçekçi durmuyormuş (11 Ağustos).++ Yes Man (2008) Carrey enerjisiyle yürüyen bir komedi, Wellness eleştirilerinin öncülerinden  (10 Ağustos).++ 72 Hours (2026) komedi gerilimi yüksek olamamış (8 Ağustos).++  O da bir şey mi? (2025) Pelin Esmer işi, edebi olarak ilginç değil, yeni hiç değil ama güzel anlatılmış bir senaryo (6 Ağustos).++ A Working Man (2025) Statham'ın birbirini aynısı olan filmlerinden biri daha (5 Ağustos).++ In The Grey (2026) Guy Ritchie klişeleri, küçük mafya hikayelerinde bu entrikalar tatlı ve sahici duruyor ama işleri James Bond havasına sokunca... (3 Ağustos).++ Eo-jjeol su-ga eop-da (2025) yönetmeni seviyorum, hikayesi de fikir olarak güzel ama duygusu mu, gerçekliği mi, mizahı mı tam bilemiyorum, bir eksikliği var, izliyorsun, geçmiyor (2 Ağustos).++

Pazar, Eylül 06, 2026

Sen Yoksun ki Senin İşin Olsun!

Aral, Mike Hammer’ı kâh silahla yaralayarak kâh aşağılayarak meramını ayrıntısıyla anlatıyordu: “Bundan üç sene evveldi. Ben o zamanlar fakir ve idealist bir karikatürcü idim şimdi sadece fakirim. Amerikalı ucuz bir polis yazarı olan Mickey Spillane’nin Mayk Hammer isimli manyak hafiye tipinin maceraları, insanların aşağılık sex ve intikam hislerine hitap ettiği için çok tutunuyordu. Giyecek külotu olmayanlar, Mayk Hammer’e verecek bir lira bulabiliyor, mektep çocukları kültürlerini bu konuda artırabiliyor, hakiki sanat eserleri vitrinlerde yıllanırken bu kitaplar 70-80 bin satıyordu. Bu duruma bozulup kaleme sarıldım ve ilk Hayk Mammer’imi çizdim. Gayem bu adi herifi hicvetmekti. Sadece Mayk Hammer tipiyle alay edecektim ve iki üç sayı sonra da öldürecektim. Farkında olmadan seni, zamanla daha sempatik çizmeye başladım. Birinci maceranın sonunda ölmen lazımdı… Kıyamadım… Karakterin de yavaş yavaş değişiyordu. Daha cesur ve daha iyi insan olmaya başladın. Artık bana bağlı olmaktan çıkmıştın. Kendi başına buyruk işler görüyordun. Ama benim istediğim bunlar değildi. Yaratılmaktaki gayenin dışına çıktın. Artık beni de taktığın yok. Bunun için seni vuracağım Hayk!”

Tam bu sırada Mammer’ın yardımcısı Velda devreye giriyor ve Oğuz Aral’ı öldürerek Hayk’ı kurtarıyordu. Her şey olup bittikten sonra Erbulak, “Kimmiş Hayk’ı öldürmek isteyen?” diyerek ortaya çıkıyor; işten güçten, turnelerden dolayı geç kaldığını anlayınca esprili biçimde banttan ayrılıyordu. Serüvenin sonunda Aral ve Köstebek Hüsnü dâhil, öldürülen bütün tiplemeler diriliyor ve bir tiyatro oyununun sonundaki oyuncular gibi okuru selamlıyorlardı. Aral’ın deyişiyle, “oyun bittiği için artık rol yapmalarına lüzum kalmamıştı.”

Hayk, öldürdüğü kötülerin dirilmesine, uğruna savaştığı çizgi roman dengesinin bozulmasına sinirlenerek, “Sen benim işime ne karışıyorsun ulan!” dese de Aral, zavallı Mammer’ın gerçeklik algısını bir kere daha alaşağı ediyordu: “Sen yoksun ki senin işin olsun. Sen de ötekiler gibi benim muhayyilemin yaratığısın. Yaşıyorsun ama bu dünyada değil. Sadece benim ve okuyucularımın muhayyilesindesin.”

Ne var ki konuşan çizer Oğuz Aral da bir çizgi roman tiplemesiydi; o da bir tahayyüldü aslında. Aral, nasıl okunduğunun farkındaydı. Arka arkaya gelen ölümler, Köstebek Hüsnü’nün dramatik kaybı, çizerin hikâyeye girerek kendi kahramanını öldürmeye kalkışması ve bütün ölülerin sonunda ayağa kalkıp okuru selamlaması, çizgi romanın kurduğu gerçeklik duygusunu sürekli kesintiye uğratıyordu.

Ortaya çıkan etki, Brechtçi anlamda bir yabancılaştırmaydı. Aral, okurun kahramanla kurduğu özdeşliği bozuyor, çizgi romanla okuru arasına mesafe koyuyor ve onu anlatının ahlakını sorgulamaya çağırıyordu. Cinsellik ve intikamın metalaştırılmasını, piyasanın nitelikli sanat üzerindeki baskısını ve genç okurların pulp kültürüyle biçimlenmesini teşhir etmek istiyordu. Mike Hammer’ın sağcı ahlakçılığını, kendi kanununu kendisi koyan şiddet düşkünlüğünü tersyüz ediyordu.

Ancak Aral yalnızca Mike Hammer’ı ve onun temsil ettiği dünyayı hicvetmiyordu. Kendi anlatıcı iktidarını da tartışmaya açıyordu. Hayk Mammer’ı yarattığını ve isterse öldürebileceğini söylüyor ama onu zamanında öldüremediğini itiraf ediyordu. Çünkü sevmişti Hayk’ı; belki daha önemlisi, okurlar da sevmişti. Bir parodi olarak doğan kahraman, zamanla çizerinin niyetinden uzaklaşmış, kendi kişiliğini kazanmıştı.

Bir bakıma Hayk Mammer, okurun ilgisi ve piyasanın talepleri sayesinde çizerinden bağımsızlaşmıştı. Aral, Hayk’ın üzerindeki iktidarını göstermek için hikâyeye giriyor, fakat hikâyenin içindeki başka bir karakter tarafından öldürülüyordu. Yarattığı dünya, yaratıcısını kabul etmiyor; kurmaca, kendisini kurandan intikam alıyordu.

Yukarıda Erbulak ile etkileşimlerinden söz etmiştim. Hikâyenin seyrini bozan, çizgi romanla çizgi roman dışındaki dünyayı karşılaştıran, “gerçeklik algısına” müdahale eden oyunları tıpkı Aral gibi Erbulak da yapıyordu. Cafer ile Hürmüz, “ressamın” evine giderek hikâyenin geleceğini tartışıyor; konuşmalara Erbulak’ın eşi de kucağında çocuğuyla katılıyor, geçim sıkıntısından söz ederek onları bıkkınlıkla başından savıyordu.

Çizerlerin hikâyelerde görünmeleri, kendilerini çizmeleri o yıllar için yenilikti ama bütünüyle bilinmedik bir yöntem değildi. Çok daha önce Cemal Nadir de kendisini hikâyelerine katmış, bantlarında bir dost veya üstat olarak yer almıştı ama anlatının gidişatına yalnızca gözlemci ya da yol gösterici bir sesle eşlik ediyordu. Aral ve Erbulak'ta yeni olan, çizerin hikâyeye görünmesi değil, hikâyenin gerçekliğini bozarak kendi anlatıcı iktidarını da tartışmaya açmasıydı.

Aral ve Erbulak'ı her daim genç tutan zekâ pırıltıları daha o günlerden kendini hissettiriyordu.

Yazıyı Hayk Mammer’ın gerçek dünyaya yönelik eleştirisiyle bitirelim: “Ulan sahici dünyada yaşayanlar! Sanki siz roman kahramanı değil misiniz? Şimdiye kadar yazılmış en kötü romanda oynuyorsunuz. Buna da hayat diyorsunuz.”

Cumartesi, Eylül 05, 2026

Hayk Mammer’i Kim Öldürecek?

Türkiye’de çizgi roman üretiminin ilk büyük yoğunlaşması 1950’li yıllarda yaşandı. Çizgi roman, gazete ve dergilerin hemen hepsinde kullanılan, konuşulan ve satış kazandırdığı düşünülen yeni bir anlatı biçimine dönüşmüştü. Dönemin pek çok çizeri gibi Oğuz Aral da ilk önemli çizgi roman çalışmasını o yıllarda, Mike Hammer parodisi Hayk Mammer ile yaptı.

Mickey Spillane’in yazdığı Hammer polisiyeleri, pulp evreninde hafif erotik, hafif sert, “yumruklarıyla sevişen, dudaklarıyla dövüşen” bir özel dedektifin serüvenlerini anlatıyordu. Türkiye’de çok satmış, aralarında Kemal Tahir’in de bulunduğu yazarlar tarafından yerli uyarlamaları, daha doğrusu uydurma romanları bile üretilmişti. Aral, hem bu popülerlikten yararlanmak hem de türü hicvetmek istiyordu. Henüz yirmi yaşındaydı. Hayk Mammer’i önce Dolmuş dergisinde denemiş, ardından çalışmasını dönemin en önemli gazetelerinden biri olan Yeni Sabah’a taşımıştı (1956).

Yeni Sabah’ta, bir ömür boyu arkadaş kalacağı Altan Erbulak da vardı; Cafer ile Hürmüz’ü çiziyordu. Erbulak ile Aral’ın yakın arkadaşlığı üretimlerini doğrudan etkiliyor, aynı sayfada alt alta yayımlanan iki bant bu etkileşimin izlerini taşıyordu.

Bu etkileşimin güzel bir örneğinden, 1958 yılında Hayk Mammer’de yaşanan bir hikâye gelişiminden, avangart bir ayrıksılıktan söz edeceğim.

Aral, o yılın başından itibaren Hayk Mammer’e daha önce hiç yapmadığı ölçüde tuhaflıklar katmaya başladı. Yenilik yapma arzusu eskiden beri vardı. Dolmuş’ta Mammer’e başlarken işin içine fotoğrafı katmış, fotoroman havasında sayfalar istiflemişti örneğin. Bu kez yaptıklarıysa hikâyenin genel gidişatını değiştirecek türden farklılıklardı. Anlaşılan Mike Hammer parodisi yapmaktan, tekrar eden bir serüven klişesi kurmaktan açık ara sıkılmıştı. Bantını başkalaştırmak, yeni şeyler söylemek istiyordu. Nereden ilham aldığını ancak tahmin edebiliriz; muhtemelen yakınlık duyduğu tiyatro literatüründen esinleniyordu.

Dolmuş dergisinden...
Neler yaptığını özetleyelim: Hayk Mammer’ın western fantezili serüveni sırasında siyahlı bir adam ortaya çıkmış, esrarengiz bir hava içinde hikâyedeki tiplemeleri birer birer öldürmeye başlamıştı. Simsiyah giyinmiş silahşorun kim olduğu, neyin peşinde olduğu bir muamma olarak duruyor, işin nereye varacağı anlaşılamıyordu.

Bununla da kalmadı. Aral’ın sevilen tiplemelerinden Köstebek Hüsnü de meşum kadın Kızıl Rozi tarafından öldürüldü. Komik bir tiplemenin durduk yere, dramatik bir hazırlık yapılmadan öldürülmesi şaşırtıcıydı. Ortada iyi-kötü ekseninde kurulmuş büyük bir çatışma veya kahramanın alt etmesi gereken güçlü bir düşman yoktu. Hikâye o yönde geliştirilmemişti.

Bu ölüme yalnızca okurlar değil, Altan Erbulak da isyan etti. Kendi bantında Cafer öfkeyle kontrolden çıkıyor, kendi hikaye dizgesinde karşısına çıkan birini pataklıyor, adam da niye bu dayağı yediğini anlamıyordu:

Elbette anlamazsın hayvan! Köstebek Hüsnü niçin öldü? Tek suçu neydi biliyo musun? İyi olmak! (…) Hepiniz pisliğin soyusunuz. Sen de Oğuz Aral da kızıl saçlı yosma da! Defol hiçbirinizi gözüm görmesin! (…) Siz kötüler oldukça Köstebek Hüsnü gibiler ebediyen yaşayacak. Bize ışık tutacaklar.”

Aral, ertesi gün yayımlanan bantına kısa bir not düşerek Cafer’e cevap veriyordu: “Cafercim kötü olmak için bile zekâ ister. Yani sen ömür boyunca uğraşsan yine iyi adam olarak kalacaksın!” Bir sonraki gün Cafer bu cevabı kabulleniyordu: “Bay Oğuz Aral, kabul, çok zekisin.”

Siyahlı adam cinayetlerine devam ederek sonunda Hayk’ın karşısına çıkıyor, onu rahatlıkla öldürebileceğini gösteren özgüvenli bir edayla niyetini açıklıyordu: “Evet Hayk Mammer şimdi senden iki senelik intikamımı alacağım. Benim kim olduğumu merak ediyorsun değil mi? Yalnız sen değil. Okuyucular da merak ediyor.”

Ardından maskesini çıkarıyor ve siyahlı adamın Oğuz Aral olduğu anlaşılıyordu: “Siyahlı herif bendim sevgili okurlar ben! Bu romanı çizen adam yani… Seni ben yarattım Hayk! Ama pişman oldum. Gene ben öldüreceğim. Niye mi? Dinle…”

Yarın devam edeceğim…

Cafer ile Hürmüz, Altan Erbulak'ın evini basıyorlar!

Cuma, Eylül 04, 2026

Son Okuduklarım 117


Aimée de Jongh’un Kum Günleri, Büyük Buhran yıllarında Amerika’da geçiyor. Albüm, devlet adına “Toz Çanağı” olarak bilinen bölgede yaşananları belgelemek ve kamuoyunun dikkatini buraya çekmekle görevlendirilen genç bir fotoğrafçıyı anlatıyor. Kahramanımız, kuraklığın, toz fırtınalarının ve göç etmek zorunda kalan ailelerin arasında dolaştıkça psikolojisi bozuluyor. Gerçeği gösterebilmek için o gerçeği abartarak fotoğraflamak zorunda kalması da onda giderek ağırlaşan bir vicdan azabına dönüşüyor.

Albüm, ölümlerle ve fotoğrafçının elindeki her şeyi bırakarak bölgeden ayrılmasıyla bitiyor. Sonunda başka bir isimle başka bir hayata başladığını görüyoruz. Uhrevi sayılabilecek bir seçim ama bana hikâyenin içinden çıkan sahici bir yön değişikliği gibi gelmedi.

Bölüm başlarında dönemden gerçek fotoğraflar kullanılmış. Ne var ki bu fotoğrafların her biri o kadar çarpıcı ki çizgilerin, hatta hikâyenin önüne geçiyor. Gerçeği güçlendirmek için albüme alınmışlar ama tam tersine, çizilen dünyanın yetersizliğini görünür kılıyorlar. Fotoğrafların varlığı albümü zenginleştirmekten çok kifayetsizleştirmiş gibi geldi bana.

Alicia Peña’nın Gurk Tavuk albümü, grafik romanda giderek daha görünür hâle gelen kadın deneyimlerini anlatan çalışmalardan biri. Lezbiyen bir çiftin çocuk sahibi olma sürecine odaklanıyor. Yumurtlamayı kestiği hâlde kuluçkaya yatan tavuklara “gurk” deniyor; albüm de adını buradan alıyor. Bu benzetme, iki kadının beklemekten başka bir şey yapamaz hâle gelişlerini ve hayatlarının tek bir ihtimal çevresinde daralmasını iyi anlatıyor.

İki kadın doktorlarla görüşüyor, deniyor, bekliyor, sabrediyor, hayal kırıklığına uğruyor ve yeniden deniyor. Buna “üreme sorunları” demek mi gerekir, yoksa “çocuk sahibi olma süreci” mi, emin değilim. Albümün asıl meselesi de zaten tıbbi sorunlardan çok, uzayan belirsizliğin ve bekleyişin insanı nasıl kuşattığı. Bu duyguyu anlatan nadir hikâyelerden biri. Türkiye’de yayımlanmış olması da bu bakımdan ayrıca ilginç ve önemli.

Sonsuzluk Dediğin 6 Gün, Sadi Güran’ın distopik grafik romanı. Birbirine eklenen kesitler okuyoruz; anlatı göndermelerle ilerliyor, yer yer şiire yaklaşıyor, edebî epigraflarla destekleniyor. Yetmişli yıllarda üretilmiş Frankofon “trip” hikâyelerini andırdığını söyleyebilirim. Hasret çeken, yas tutan, yalnız kalan ve “gezinen” bir kahramanı izliyoruz.

Albümü okumadan önce bana anlatılanlar şunlardı: Bir “Kadıköy hikâyesi”ymiş; Boğa’nın boyanması sembolik olarak hatırlanan bölümüymüş, tipografisi çok ilginçmiş ve Güran’ın hayatından izler taşıyormuş. Doğrusu, bunların hiçbiri bana anlatıldığı kadar özel gelmedi. Albümün minimalizmi ve romantizmi, büyük laflar söylemek istemiyormuş gibi yapması daha ilginçti.

Fanzin havası taşıyan bir içe kapanışı var. Galiba asıl yaptığı, şimdiki zamanın hâllerinden birini anlatmak: dünyayla arasına mesafe koyan, kendine dönen bir ruh hâlini resmetmek, distopya işin bahanesi.

Alfonso Casas’ın Kafamdaki Canavarlar’ı, bir çizgi romancının travmalarını ve korkularını, şüphelerini, vesveselerini, sosyal anksiyetesini ve toksik düşüncelerini anlatıyor. Bunların her biri küçük ve komik birer canavar olarak onunla birlikte yaşıyor, yaptığı her işe karışıyor, her kararını etkiliyor. Anlayacağınız, iyimser bir hikâye okuyoruz.

Çeyrek asır önce birkaç karede anlatılabilecek bir mesele, psikolojinin gündelik hayatımızdaki büyüyen etkisiyle artık başlı başına bir albüme dönüşebiliyor. Anlatı nereye varıyor derseniz eğer… Malum, psikolojik olgunluğun ölçülerinden biri de artık insanın ebeveynlerinden şikâyet etmeyi bırakması sayılır. Bizim kahramanımız da canavarlarını, yani korkularını ve zaaflarını yok ederek değil, onlarla birlikte yaşamayı öğrenerek iyileşiyor.

Albümü uzatılmış buluyorum ama sevimli olduğunu da kabul ediyorum. Hep büyük şeyler söylemeye zorlandığımız, algoritmaların öfkeyle döndüğü bir dünyada grafik roman yavaşlığın ve sükûnetin anlatım aracına mı dönüşüyor yoksa, Mıstık Abi?

Perşembe, Eylül 03, 2026

Nostalji Limanı

Bir yürüyüş arkadaşım, neden bu kadar çok nostaljiye kapıldığımızı sordu. Yazılarım nostaljiyle okunduğu için olsa gerek, geçmişten söz ettiğimde daha yüksek etkileşim aldığımı anlatmıştım. Sorusu bunun üzerine gelmişti. Ben de bir tarafta nostalji varsa öteki tarafta mutlaka kriz ve kriz yönetimi olduğunu söyledim.

Sonra dünya ve memleket manzaralarını konuşmaya başladık. Başta “ne ilgisi var” dediğimiz her şey, dönüp dolaşıp krizlerle nostaljiye teyellendi böylece. Anlatayım Romalılar!

Üniversite sınavında, neredeyse “toto oynar gibi”, sorulara bakmadan hep aynı seçeneği işaretleyerek bile kimi bölümlere yerleşilebildiği söyleniyor. Üniversiteye girmek bu kadar kolaylaşmışsa üniversite diploması sahibi olmak artık ne kadar önemli ki?

Büyük bir kamu üniversitesinde çalışan akademisyen bir arkadaşım, bölüm kontenjanlarının artık dolmadığını, üçüncü sınıfa gelindiğinde mevcutların yarı yarıya azaldığını, öğrencilerin derslere devam etmediğini uzun uzun, rakamlarla anlattı.

Öğrencilerin mezun olduklarında işsiz kalabileceklerini bilmeleri, onları tuhaf bir ruh hâli içinde yaşamaya zorluyor. Üniversite, geleceğe açılan bir kapı olmaktan çıkıyor, belirsizliği birkaç yıl erteleyen bir bekleme salonuna dönüşüyor.

Yaşları yirmi bir ile otuz sekiz arasında değişen, aileleriyle birlikte yaşayan “ev genci” diye bir kategori oluştu. Kim bunlar? Genellikle iyi okullardan mezun olmuş, orta sınıf değerleriyle büyümüş ama düzenli bir iş bulamayan gençler… Ebeveynlerinin aynı yaşlardayken kazandıklarından daha azını kazanıyor, kısa süreli ve güvencesiz işlerde çalışıyor, bağımsız bir hayat kuramıyor ve sonunda yine aile evine dönüyorlar.

Mesele yalnızca işsizlik değil. Yetişkinliğe geçişi mümkün kılan bağımsız ev, düzenli gelir ve gelecek planı gibi imkânlar da ortadan kalkıyor. İnsan, çocukluğunu geride bırakıyor ama yetişkinliğe bir türlü varamıyor. Hayat başlamıyor; sürekli erteleniyor.

Yapay zekâ bir devrim olarak sunuluyor. Bence de öyle. Pek çok mesleği ortadan kaldıracağı, çok daha fazlasını değiştireceği anlaşılıyor. Bugün bu işlerde çalışanlar belki emekli oluncaya kadar mesleklerini sürdürebilecekler ama gençler aynı işlerin yeni adayları olamayacaklar. Fabrikalar ve bürolar yeniden tasarlanacak, bazı meslekler kaybolurken yenileri ortaya çıkacak. Ne var ki ortaya çıkacak işlerin kaç kişiye, nasıl bir hayat sunacağını bilmiyoruz. Gelecek, ilerleme fikrinden çok büyük bir sis bulutu gibi duruyor. Üstelik bu sis yalnızca geleceğin değil, günümüzdeki hemen her meselenin üzerine çökmüş durumda.

Son çeyrek asır aynı zamanda büyük nüfus hareketleriyle geçti. Ülkelerinden kaçan, göçe zorlanan ve başka ülkelere sığınan milyonlarca insanın sorunlarıyla hemhâl olduk. Gidenlerin ve gelenlerin dertleri, sınırlar ve insan hakları konuşuluyor ama iltica hakkı, evrensel bir ahlaki yükümlülük olarak eskisi kadar güçlü biçimde savunulamıyor.

İşler kötü gittiğinde gidilebilecek bir “ülke” hayali de epeyce yıpranmış vaziyette. Üstelik oraya gidebilenler bile sürekli statülerini kaybetme, sınır dışı edilme ya da geri gönderilme ihtimaliyle yaşıyorlar. Bir zamanlar yeni bir hayata açıldığı düşünülen kapıların ardında da artık güvenli bir gelecek bulunmuyor.

Geleceği ve yarını eskisi kadar konuşamıyoruz. Siyasi partilerin gelecek projeksiyonları bütün inandırıcılıklarını yitirmiş durumda. İdeolojiler ve devletler bir zamanlar yarını şekillendirme iddiasıyla vaatler ve projeler sunardı. O vaatlerin ne kadarının gerçekleştiği elbette ayrı bir meseleydi ama ortada hiç değilse bir gelecek tasavvuru vardı.

Bugünün siyaseti ise geleceği kurmaktan çok, birbirini izleyen krizleri yönetmeye çalışıyor. Ekonomik kriz, iklim krizi, göç krizi, sağlık krizi, güvenlik krizi… Kriz artık geçici bir durum değil, yönetim biçimi. Küresel dünya da tıpkı bizim gibi geçmişe sığınıyor; bir yandan eski güzel günleri geri getirmeyi vaat ederken bir yandan önüne düşen yeni krizi savuşturmaya uğraşıyor.

Nostaljinin bu kadar güçlü olmasının nedeni belki de geçmişin gerçekten daha güzel olması değil, geleceğin daha güzel olacağına artık inanmamamızla ilgili. Nostalji, geçmiş hakkında verilmiş masum bir hükümden çok, geleceğe duyulan güvenin kaybolmasıyla güçleniyor. İnsanlar geçmişe, orada her şey yolunda olduğu için değil, gelecek artık herhangi bir adres göstermediği için dönüyorlar.

Bu nedenle yaşadığımız döneme “bildiğimiz dünyanın sonu” demek pek de yanlış olmaz. Üstelik sona eren yalnızca bildiğimiz dünya değil, onunla birlikte geleceği düşünme biçimimiz.

Ben bunları anlattığımda genel olarak “e ne olacak?” sorusu soruluyor. İlk cevabımı söyleyeyim. Keşke bilsem. Ama asıl mesele geleceğimizi geri almak olmalı. Bunun yolu da farklı bir kolektif tahayyül ve irade göstermekten geçiyor. Yarını yalnızca başımıza gelecek bir felaketler dizisi olarak değil, birlikte biçimlendirebileceğimiz bir alan olarak yeniden düşünmek zorundayız.

Popüler kültürü ya da yaşadığımız zamanı eleştirirken nostaljiye kapılmamak da bunun bir parçası bence. Geçmişi hatırlamakta bir sorun yok; sorun, geçmişi geleceğin yerine koymakta. Çünkü nostalji hatırlamamızı sağladığı kadar bizi avutabilir de. Avunmak ise gelecek kurmak filan değildir be Mıstık abi.


Çarşamba, Eylül 02, 2026

Hacıağa Reklamı

Karikatürü ve kapağı gördüğünüzde klasik “zengin adam-genç sevgili” klişesini fark etmiş olmalısınız. Bunun yapay zekâ üretimi bir pastiş olduğu da hemen anlaşılıyor: abartılı oranlar, kusursuzlaştırılmış yüzler, farklı dönemlerden devşirilmiş ayrıntılar ve yapay biçimde eskitilmiş yüzey… Görsel, çizim tarzından figürlerin duruşuna kadar 1930-50 arasının mizah ve karikatür dergisi kapaklarını taklit ediyor.

Birkaç not paylaşayım.

Adam, eski karikatürlerde “Hacıağa” denilen taşralı zengin tipini temsil ediyor: İstanbul’a eğlenmeye ve hovardalığa gelmiş, parasının kudretiyle her şeye ulaşabileceğini düşünen adam… Puro, kürk yakalı palto, altın zincir ve şapka, “sonradan görme zengin” tipinin klişe göstergeleri. Gülüşünde de kadını fethetmiş erkeğin şehevi memnuniyeti var.

Kadının kameraya, daha doğrusu seyredene yönelttiği işveli bakış ise kapağın anlamını belirliyor. Çünkü asıl muhatabı Hacıağa değil, dergiyi elinde tutan okur. Dönem kapaklarında sıkça kullanılan, okurla suç ortaklığı kuran bakışa başvurulmuş.

Masadaki hediye paketi ve çiçekler de ilişkinin satın alınmışlığını ima eden ayrıntılar olarak istiflenmiş. Servet ve ilişki eleştirisinin dönem karikatürlerinde sık kullanılan aksesuarları bunlar.

Soru şu: Bu karikatür komik mi?

Erotik bulunabilir ama bana gülünç gelmiyor; hatta didaktik olduğu bile söylenebilir. Üstelik okur, Hacıağa’nın nasıl kandırıldığını seyrederken onun yerinde olmak istemez mi? Adamın aşağılanmasına gülerken aynı kadına sahip olmayı hayal etmez mi?

Biraz oyun oynuyorum Mıstık abi.

Klasik Hacıağa karikatürlerinde espri, okurun kendisini bu tipten üstün görmesi üzerine kurulur. Taşralı zengin çirkin, kaba, cahil ve kolay kandırılır resmedilmelidir ki okur, “Ben onun gibi olmam,” diyerek güvenli bir mesafeden gülebilsin. Böylece “Ben bunu kınıyorum,” derken sahneyi seyretmekten aldığı hazzı da meşrulaştırır.

Bu yapay zekâ üretiminde ise Hacıağa hiç de zavallı görünmüyor. Kurnaz, kendinden emin ve memnun; aşağılandığını ya da aptal yerine konduğunu gösteren hiçbir belirti yok. Kadın da onu avlayan soğuk ve hesapçı bir figürden çok, doğrudan arzu nesnesi olarak resmedilmiş.

Dolayısıyla görsel gülünç değil çünkü aslında gülünç olmaya çalışmıyor. Eski karikatürün eleştirel göstergelerini kullanıyor ama onları bir sahip olma fantezisinin dekoruna dönüştürüyor. Okurun Hacıağa’nın yerinde olmak istemesi, karikatürün başarısızlığı değil; tam tersine, görselin tasarlandığı gibi çalıştığının kanıtı.

Eskiyle yeni arasında gidip gelerek esprinin nasıl kurulduğunu ve aynı göstergelerin kullanılmasıyla nasıl ortadan kaldırılabildiğini göstermeye çalıştım. Yapay zekâ burada geçmişin biçimini taklit ediyor ama bakış rejimini fark etmeden tersine çeviriyor: Hacıağa’yı teşhir edecekken onun reklamını yapıyor.

Salı, Eylül 01, 2026

Kanun ile istisna arasında Kahraman

Kutuplaşmış toplumların temel özelliklerinden biri “kavga etmeden konuşamamak”sa bir diğeri de bitimsiz bir hararetle iyiler ve kötüler üretmektir. Bu kaostan ortak iyi ve doğru çıkamaz. Bir kesimin kahramanı, diğer kesimin nazarında doğal olarak hain, sahtekâr veya suçluya dönüşür; Carl Schmitt'in dost-düşman siyaseti tarif ettiği yer tam da burasıdır. İnsanlar kişiyi yaptıkları üzerinden değil, hangi tarafa ait olduğu üzerinden değerlendirirler. Böylece eleştiri de övgü de ölçüsünü kaybeder; ahlaki yargı sezgisel olarak gelişir, gerekçelendirme ardından gelir.

Böyle bir gerilim ekseni, kaçınılmaz olarak hukuka ve kurumlara güveni azaltır, insanlar çözümü kanunlarda değil, güçlü kişilerde aramaya başlar, kahraman enflasyonu oluşur ve her kamp kendi kurtarıcısını yaratır. Kahramanın yalnızca kanunları uygulaması da yetmez olur; gerektiğinde kanunu aşması, bürokrasiyi ezip geçmesi, “masaya yumruğunu vurması” beklenir. Weber'in tam da tarif ettiği o “olağanüstü kişi” beklentisinden söz ediyorum.

Buradaki çelişki, popüler kültür hikayelerinin önemli bir kaynağıdır: İnsanlar hem adalet ister hem de adaleti sağlayacağına inandıkları kişinin kurallarla bağlı olmamasını arzular. Sadece kanun koruyuculuk ile kanun koyucu arasında değil kanun ile istisna arasında salınan biri hayal edilir. Popülizmin alametifarikalarından biri de bu zaten: Kurumların yavaşlığına karşı liderin iradesi, usule karşı sonuç, hukuk karşısında “milletin gerçek isteği” (“saf halk” ile “yozlaşmış elit” karşıtlığı) tam da bu noktada birbirinden ayrışır.

Kanun herkes için geçerli olsun istenir ama “bizim kahramanımız” gerektiğinde kanunun dışında tutulabilir, çünkü o doğru taraftadır, “vatanseverdir”, defalarca millet için “canını ortaya koymuştur” vesaire…

Şimdiki zamanı sevmediğimiz için her türlü erozyonu abartma eğilimi gösteririz. Eskiden böyle değildi, geçmişte herkesin üzerinde uzlaştığı kahramanlar vardı diyenlere bakma sen Mıstık abi. Kutuplaşma daha az değildi; yalnızca karşıt anlatıların görünürlüğü daha düşüktü. Basın, eğitim ve resmî tarih belirli kişileri “ortak kahraman” gibi sunabiliyordu.

Bugünse herkesin kendi hafızasını ve karşı anlatısını dolaşıma sokabildiği bir ortam var. Dolayısıyla mesele sadece kutuplaşmanın artması değil, kahramanlık anlatısı üzerindeki tekelin parçalanması da olabilir.

İyi işleyen bir demokrasinin büyüklüğü, büyük kahramanlar yetiştirmesinde değil, sıradan ve hatta vasat yöneticilere rağmen adalet, iyilik ve dayanışma üretebilmesinde yatabilir. Popper'ın sorduğu soru tam da bu zaten: mesele “iyi yöneticiyi nasıl buluruz” değil, “kötü yöneticiyi zararsız kılacak kurumları nasıl kurarız.”

İlk soru şu: Neden kahramanlara ihtiyaç duyuyoruz? Mukayese etmeden konuşamadığımız için mi? Kötülediğimiz birine karşı birilerini abartıyor muyuz yoksa? İkinci soru, biraz daha zihin açıcı: Kahraman beklentisi, demokratik yetersizliğimizin belirtisi olabilir mi?

Pazartesi, Ağustos 31, 2026

Kereviz Salatası

Refik Halid önemli bir yazarımız, edebiyatımızın her zaman çok tartışılan isimlerinden biri. Hoş, tartışanlar çoğunlukla yazarlığını değil, siyasi tercihlerini, Millî Mücadele’ye muhalefet etmesini tartışıyorlar. Yazarlığı azımsandığında bile siyasi çekişmenin etkisi hissediliyor.

Meramım yanlış anlaşılmasın. “Niye böyle yapılıyor?” diye hayıflanarak söylemiyorum, eskilerin deyişiyle vakıayı aktarıyorum. Karay’ı siyasi tartışmaların dışında değerlendirmek de doğru değil ayrıca. Bir seçim yapmış, tereddüt etmemiş, seçiminin sonucunda sürgüne yollanmış, yıllar sonra affedilerek memleketine dönmüş bir yazar. Üstelik yazı yazmasına yeniden izin verilmiş bir gazeteci.

Unutulmuş biri değil: Türkçeyi iyi kullanan, iddialı, maharetli, ne söyleyeceği merak edilen, kendisini okutturan bir usta. Sürgündeyken bile konuşuluyor, seveni, sevmeyeni, edebiyatını siyasetinden ayrı tutarak ihtimam göstereni var… Otuzlu yılların başında, edebiyatımızı etkileyen yazarların soruşturulduğu bir anketi hatırlıyorum. Aka Gündüz, Refik Halid’in adını kendi listesine katınca kıyamet kopuyor örneğin. Gazetecilerin nasıl cevval, nasıl öfkeli konuştuğunu bir görseniz… Affedilip Türkiye’ye döndüğünde bile hakkındaki tartışmalar bitmiyor. Kimin ne dediği yazar Refik Halid’in niteliğini değiştirmez elbette ama bütün bunlar insan Refik Halid’i üzmüş, yaşlandırmış olmalı.

Üniversitede çalıştığım yıllarda keşfettim Refik Halid’in gazete yazılarını. Güzel anlatılmış, güzel yazılmış, zihin açıcı küçük makaleler, hafta sonlarına ayrılmış daha uzun denemeler… Meyveler, sebzeler, komikler, eski adamlar, hatıralar, yolculuklar, kadınlar, kayıklar, pilakiler, şarkılar ve daha neler neler… Refik Halid iştahla, neşeyle, derinlik ve vukufla yazıyor, yazdıklarını da zevkle okutuyordu.

Giderek şunu fark ettim: Benim aklımda muhalif bir Refik Halid vardı ama okuduğum yazılarda o Refik Halid’i bulamıyordum. Manşetlere bakıyor, aktüel tartışmaları okuyor, sonra Refik Halid’e dönüyordum, bir tekinin izi yoktu. O gürültünün esamisiyle ilgilenmiyordu.

Önce anlayamadığımı düşündüm. Eski gazeteleri okuyorsanız, önünüzdeki haberle veya makaleyle yetinemezsiniz. Dönemin iklimine nüfuz etmeniz gerekir. Yoksa göndermeleri fark edemez, kimin kim olduğunu, neyin ne olmadığını anlayamazsınız, yalnızca bir haber ya da makale okumuş olursunuz.

Yaptığı işi abartan biri gibi görünmek istemem. Gazetecilik bağlamı ile gündelik hayat birbirinden farklıdır. Hayat gazeteye, gazete de hayata yansır. Ama “Söz uçar, yazı kalır,” misali, gün geçer, gazete kalır. Geçmişi anlayabilmek için ister istemez kaydedilmiş verilere bakarız. Bağlamı kavramak içinse daha yavaş ve daha kapsamlı okumak gerekir.

Siyasi deveranlar koparken Refik Halid’in mutedil kalması, kendi havasında meseleleri diline dolaması tek kelimeyle ilginçti. Önce bunu bilerek yaptığını, kendisini sakındığını düşündüm. Sakınmadı demiyorum, fakat lafı dolandırdığını, meselelere başka türlü baktığını, canı isterse söylemek istediğini mutlaka söylediğini zamanla daha iyi anladım.

Şunu düşünün: Herkes itişip kakışarak birbirine saydırırken bir adam, üstelik siyaseti bilen bir adam, size kereviz salatasını anlatıyorsa, o adam muhalefet ediyordur.

Muhalefet dediğimiz olguyu siyasi partilere, sokak gösterilerine, gazete ve dergi köşelerine sığdıramayız. Refik Halid geçmişteki baskıları tek tek sıralayıp ardından “Hamdolsun, o fena günler geride kaldı,” diyorsa imada bulunuyor, oyunbazlık yapıyordur. O fenalıkların gerçekten yaşandığını ama ille de sona ermediğini söylüyordur. Okuryazar ehline başka bir pencere açar, yaptığı göndermeyi fark etmelerini ister. Bunu yaparken herkesin anlayabileceği bir sadelikle yazmaya da özen gösterir.

Galiba Sermet Muhtar’la konuşurken, kırklı yılların başında, “artık balolara gitmediğini” söylüyor. Affedilmiş, memlekete dönmüş, yeniden hayata karışmış ama eşi dostu ve akranlarının bir araya geldiği eğlencelere katılmıyor. Orada ne olduğunu biliyor ve katılmamayı tercih ediyor.

Bence bu tavrın açılımı şu: Gürültünün uzağında duruyor. İyi bir şey olursa seviniyor, işler fenalaşırsa kahrolup tükenmek yerine hayata devam ediyor. Yarına bakışını da belirleyen bir tutum bu. Kaçınabilecekse kaçınıyor, mümkünse uzaklaşıyor fakat olacak olan karşısında da ne olduğunu bilerek rıza gösteriyor.

Ölümünden birkaç yıl önce Meral Nesin’le yaptığı bir söyleşide siyasi görüşünü tek cümleyle özetliyor aslında: “Ben muhalifim.”

Bu yargının dönemlerle veya yöneticilerle doğrudan bir ilişkisi yok. Ellili yıllarda, gazeteciler adına bir kooperatif işi için Menderes’le görüşmeye gidiyor. Rivayet odur ki başbakan ona siyasete girmesini teklif ediyor; Refik Halid bu teklifi kibarca savuşturuyor. Şaşırtıcı değil. Çünkü Refik Halid yalnızca birtakım siyasetçilere değil, siyasetçilere muhalif biri.

Zekâ hayranı, zevk düşkünü bir Epikürcüden, kalabalığa karışmaktan imtina eden, siyasi deveranlardan hazzetmeyeceğini bilen birinden söz ediyoruz. Ölümüyle sonuçlanacak ameliyatından önce akşam yemeğine çıkıyor, sevdiği yemekleri yiyip rakısını içerek zevkleriyle vedalaşıyor.

Sahiden trajik ve matrak!

Tam ona göre bir “son elveda”.

Pazar, Ağustos 30, 2026

Dıgıl diyen çocuk

Oğuz Aral’ın en çok sevilen, sembolleşmiş, handiyse mizah dergiciliğimizle özdeşleşmiş tiplemesi tartışmasız Avni’ydi. Utanmaz Adam gibi sevilen, yerli çizgi roman üretimine doğrudan anlatı modeli olmuş başka tiplemeleri de vardı ama Avni’nin popülerliği sahiden kıyas götürmeyecek ölçüdeydi. Üç dört yaşlarında, henüz konuşamayan, derdini mimikleri ve jestleriyle anlatmaya çalışan küçük bir çocuğun saflığı geniş bir okur ilgisiyle karşılaşmıştı.

Avni’nin iki farklı ihtiyaca denk düştüğü iddiasında bulunacağım.

Birincisi, epeydir yazıyorum, Türkiye’de çizgi roman üretilirken çocuklar pek düşünülmezdi. Yalnızca çocukların kahraman olduğu seriyaller değil, içinde çocukların yer aldığı hikâyeler bile hayli azdı. Çocuksuluk veya çocukluğa özgü kirlenmemişlik, yerli çizgi romanda kolay kolay akla gelmedi. Örneğin Avni, Gırgır’ın ilk çocuk kahramanıydı, öncesi yoktu.

İkinci unsur, Gırgır’ın yüksek satışlara ulaşarak öğrenci kantinleri kadar orta sınıf evlerine girmeye başlamasıydı. Ne ki, derginin mizahi omurgasını büyük ölçüde erkeklik ve cinsel açlık oluşturduğundan, evdeki kadın okurlarla aynı kolaylıkla ilişki kuramıyordu diyeceğim. Avni, masumane neşesiyle bu engeli aşarak annelere ve ablalara da sempatik gelen popüler bir ikona dönüştü. Dolayısıyla derginin okur kitlesini ve satışını genişleten karakterlerden biri oldu.

Şimdi Avni’nin öncesine gidelim, zira serüvenlerine çocuk olarak değil, Avanak Avni adıyla bir delikanlı olarak başlamıştı.

Oğuz Aral, Gırgır’dan önce dönemin çoksatar gazetesi Günaydın’da çalışıyordu. Aynı yayın grubu Gün adlı yeni bir gazete çıkarınca Aral, sonradan Gırgır’a dönüşecek bir mizah ilavesi hazırlamaya başladı. “Zekâ Testi Şampiyonu” nitelemesiyle sunulan Avanak Avni, ilk kez 1972 yılında Gün’de kendini gösterdi. Günaydın çok geçmeden bir mizah dergisi çıkarmaya karar verince önce Gün’deki mizah sayfası, ardından Avni Gırgır’a taşındı.

Aral’ın, “Teneke Mahallesi, Lehimsiz Sokak” diyerek tahayyül ettiği, eski İstanbul evleriyle gecekonduların harmanlandığı yerlerde geçen hikâyeleri ve oralardan çıkan kahramanları anlatmak gibi öteden beri süregelen bir tercihi vardı. Gırgır’da bu tercihini geliştirdi, Köstebek Hüsnü gibi orta yaşlı marjinallerden çok, Avanak Avni ve Utanmaz Adam gibi modern görünümlü genç kahramanlara yoğunlaştı.

Gırgır, genç okura ulaşabildiği için satış başarısı yakalamış bir dergiydi. Öyle ki Gırgır’a kadar öğrenci sorunları mizah dergilerinin gündemine hemen hiç girememişti. Aral’ın daha en baştan Gırgır’ı genç göstermek istediğini ve bunun için özel olarak uğraştığını söylemek gerekiyor. Dil ve espri tercihleri, çizgideki dinamizm ve süratli anlatım bu uğraşın hayati parçalarıydı. Avni de modası, argosu ve sosyalliğiyle “şimdiki zamana” ait bir dizi oldu.

Tip olarak kısa boylu, yoksul, işsiz ve sıradan; bütün pozlarına rağmen komik olduğunu fark edemeyen bir delikanlıydı. O yıllarda mizahçılarla yapılan söyleşilerde dikkat çekici bir vurguya rastlıyorsunuz: hemen hepsi, komik olduğunu fark etmeyen insanları daha komik bulduklarını söyler, Avni’yi de içine katabileceğimiz bir tür Don Kişot’tan söz ederler aslında. Avni’nin komik kurnazlığı, cesareti ve korkaklığı, aptal inadı ve iyimserliği bu bakımdan dizinin sürekli esprilerindendir. Mahallede aylak aylak geziniyor, büyüklenerek palavralar atıyor, durmaksızın gerçeklere tosluyor, kadınlara ancak uzaktan bakabiliyor ve bir türlü olmak istediği kişi olamıyordu. Eğitimsizdi, dikkat çekici bir yeteneği veya ışıltılı bir zekâsı yoktu. Leyla adlı bir kıza âşıktı. Mahallenin iri kıyım kabadayısı Deve Dilaver’e gıcık oluyor ve ona karşı her defasında dayak yiyerek telef edildiği beyhude meydan okumalarda bulunuyordu. Kahvede televizyon seyrediyor, Fenerbahçe’ye sevinip üzülüyordu.

Aral, 1979 yılında “Avanak Avni üç buçuk yaşında olsaydı nasıl olurdu?” sorusundan hareketle dizinin bütün anlatı evrenini çocuksulaştırmaya karar verdi. Bu değişikliği neden yaptığına dair kesin bir bilgi yok, Gırgır’da kenar mahalleli “ergen kaybedenlerin” çoğaldığını biliyoruz sadece. Farklılık aradığı tahmin edilebilir. Çocuk Avni’de anlatı zamanı değişmedi, geçmişe gidilmedi; olup bitenler derginin aktüel zamanında geçmeye devam etti.

Avanak Avni, Tarık Akan saçlıyken çocuk Avni üç numara tıraşlı oldu. Konuşamasa da yine kurnazlık ve hınzırlık yapıyor ama ne yapsa sevimli görünüyordu. Mahalle manavından elma çalıyor, yıkanmak istemediği için annesinden kaçıyor, yetişkinleri ve erkeklik pozlarını taklit ediyordu. Leyla’ya yine âşıktı, Dilaver’den yine dayak yiyordu; o hoyrat Dilaver bile çocuklaşınca artık komikleşmişti.

Oğuz Aral’ın çocuk dünyasına dâhil olması, görünen o ki, kendisine de iyi geldi. Çizmeyi giderek azalttığı Gırgır sonrası dergicilik yıllarında üretmeyi sürdürdüğü tek çalışma Avni oldu.

Avni’nin konuşamaması, Aral’ı diyaloğa daha az başvuran espriler bulmaya zorladı. Bu kısıtlılık, kareler arasındaki ardışıklığa özel bir hassasiyet göstermesine yol açtı. Avni derdini anlatamıyordu; bir kareden diğerine kendini ifade etmeye çalışarak, sessiz sinemayı hatırlatırcasına, küçük bir Şarlo gibi “kıpır kıpır çırpınıyordu.” Küçük Avni her gördüğüne veya yaşadığına “muf”, “nıh”, “löm” ve en çok da “dıgıl” deyip durdu. Yıllar sonra Gırgır satılınca Oğuz Aral’ın çıkardığı mizah dergilerinden ikisinin adı Avni ve Dıgıl oldu.

Avni, seksenli yıllardan başlayarak aşağı yukarı on beş yıl boyunca Türkiye’nin açık ara en çok bilinen çizgi karakteriydi; dergiye adını verecek kadar güçlü bir ticari karşılığı vardı. Buna rağmen Aral, Avni’nin popülerliğini farklı mecralara veya getirisi olacak başka bir aşamaya taşımayı düşünmedi. Yayımlanan bölümleri düzenli bir seri hâlinde kitaplaştırmadı bile; bir kere albümleşti, o da piyasaya çıktı mı, dağıtıldı mı belirsiz.

Oysa Avni, hayıflanarak altını çiziyorum, görsel dili, esprileri ve evren kurma maharetiyle çizgi roman ve bant karikatürümüz için “okul” denebilecek ölçüde bir klasiktir. Bugün hâlâ yaşıyor olabilirdi demek istiyorum. Eski popülerliğini korumayabilir, geçmişteki kadar çok satmayabilir ama umarım bir yayınevi günün birinde diziyi hakkıyla albümleştirir de tazeliğini ve hikâye gücünü hâlâ koruduğunu herkes görebilir.


Cumartesi, Ağustos 29, 2026

Heyecanın Kafdağına Göçüşü

Yetmişli yılların ortalarında sağcı basın ve yayın çevreleri, çizgi romanla ilgili millici iddialarda bulunmaya başlıyor. Yukarıdaki görsel, bir kitabın önsözü, gördüğüm, okuduğum ilk örnek olduğu için paylaşmak istedim. Doksanlı yılların ilk yarısına kadar süren bir akımdan söz edilebilir sanıyorum. Millî Sinema ya da Millî Edebiyat gibi, çizgi romanı da millîleştirmek, onu siyasi mücadelenin bir aracı olarak yeniden konumlandırmak niyetindeler. Elbette geniş bir etkiden değil, arayışlardan, iddialardan ve tek tük örneklerden söz ediyoruz.

Ülkenin yoğun biçimde politize olduğu bir dönem bu, hemen her şeye siyaset odaklı bakılıyor. Üstelik yalnızca sağcılar değil, solcular arasında da çizgi romanı Amerikan emperyalizminin bir parçası olarak görme fikri, tam o yıllarda günbegün güçlenen popüler bir klişeye dönüşüyor.

[Altmışlı yılların sonunda Refik Erduran ile Turhan Selçuk arasında yaşanan bir polemiği hatırlıyorum mesela. Abdülcanbaz’ın ulusalcı bir kahramana dönüşmesi ve siyasallaşması da yine o yıllarda başlar. Hakeza Ariel Dorfman ile Armand Mattelart’ın Disney eleştirisinin kitap olarak yayımlanması…Engin Ergönültaş’ın Mikrop’ta yayımlandığı Teksas parodisi, nerdeyse o kitaptan çıkar. Sol tarafta anlatılacak tek tek epey hikâye var demek istiyorum.]

Yukarıdaki sunuş yazısı, Genç Osman-Han Buyruğu isimli iki çizgi romanı bir araya getiren kitaptan alınma. Kitap, 1976 (?) yılında Otağ Yayınları tarafından yayımlanmış. Metin, çizgi romanın Türkiye’de nasıl anlaşıldığından söz ediyor ve nasıl kullanılması gerektiğini anlatıyor. Sadi Yaver Ataman’ın yazdığı Genç Osman’ı Hamit Yüksek, Mehmet Taşdiken’in yazdığı Han Buyruğu’nu ise Hasan Karal çizmiş. İkisi de erkekler arasında geçen tarihî savaş hikâyeleri. Sert anlatılar, o sertlikleri nedeniyle bugün ancak +18 ibaresiyle yayımlanabilirler.

Millî çizgi roman akımının çocuklara yönelik örnekleri ise 1977 yılında yayımlanmaya başlayan İleri Yavrutürk dergisiyle denendi. Millî Eğitim Bakanlığının katkılarıyla çıkarılan, enikonu başarılı bir denemeydi. CHP’nin iktidara gelmesiyle yayımının durdurulduğunu düşünüyorum.

Doksanlı yılların başında Kültür Bakanlığı benzer nitelikte bir hamle yaptı, sağcı yazarların senaryoları foto realist tarzlı üreticilere çizdirildi. Kaba bir tahminle, son otuz yılda devlet kurumları tarafından yüzden fazla çizgi roman yayımlanmıştır. Türkiye’de çizgi romandan “en çok telifi kim kazanmıştır” gibi bir soru sorulsaydı, ki vergi verenler olarak bunu sorabiliriz, işte o çizgi romanlardan, kitap değil “resim” telifi alan kişilerdir diyebiliriz.  

İlk iddianın üzerinden yarım asır geçti. Millî çizgi roman üretimlerine topluca bakıldığında, akla yalnızca Dede Korkut’un, Nasrettin Hoca’nın, Ömer Seyfettin’in, Oğuz Kağan’ın falan geldiği görülüyor. Özgün bir hikâye çıkarılamamış, çizgiler çoğu kez “arak” ve sevimsiz kalmış, okur nezdinde zerre kadar ilgi uyandırılamamış. Taşıma suyla değirmen döndürülmüş diyelim.

Siyasetçiler ve bürokratlar doğru bir iş yaptıklarını düşünerek para harcatmışlar, üreticiler de hemşerilikten, sağcılıktan, hempalık ve yarenlikten girip iş üretmiş, para kazanmışlar. Ortaya çıkan kitaplar ise çoğunlukla bedava dağıtılmış ve unutulup gitmiş.

İşin nereye vardığı başka bir yazının konusu, daha ayrıntılı yazmak gerekiyor. Beni asıl ilgilendiren, başlangıçtaki iddia ve enerji. Genç OsmanHan Buyruğu, muhtemelen düşük teliflerle ve daha önce hiç bu yoğunlukta çalışmamış iki genç çizerin emeğiyle ortaya çıkmış. Çizgileri göz alıcı değil, ardışıklık sorunları var, ne var ki işin içindeki heyecan yüksek. Kitabı bugün hâlâ dikkat çekici kılan da biraz bu heyecan.

Sonraki örneklerde kaybolacak olan şey, belki de tam olarak budur: İddia sürmüş, bütçe olağanüstü büyümüş, kurumlar devreye girmiş ama heyecan Kafdağına göç etmiş.

Cuma, Ağustos 28, 2026

Yeşilçam, Gırgır ve "Halk"


Yeşilçam'ın halkın dilini yakaladığına, halkın sineması olduğuna inanmak istiyoruz. Gerek bu filmler üretilirken gerekse daha sonra değerlendirilirken durum sürekli romantize ediliyor. Aslına bakılırsa popüler kültür alanında “başarı” kazanmış hemen her şey benzer biçimde açıklanıyor. Gırgır da çok sattığı için halkın dergisidir, halkın dilini kullandığı için başarılı olmuştur denir…

Buna bütünüyle doğru ya da bütünüyle yanlış demek kolay değil.

Söz konusu olan popüler kültürse, üretim, dağıtım ve alımlamanın iç içe geçtiği karmaşık bir süreçten söz ediyoruz demektir, bu yüzden kesin yargılara varmak sahiden zordur. Yeşilçam'ın ya da Gırgır'ın halkın dilinden yararlandığını elbette söyleyebiliriz. Ama bu dilin öğrenilebilir, taklit edilebilir ve yeniden üretilebilir olduğunu da unutmamak gerekir.

Anlattıkları hayatı yaşamayan, o hayatla neredeyse hiçbir şeyi paylaşmayan profesyoneller de bu dili üretebilir, üretmişlerdir de. Bir gazete, dergi ya da film kitleselleştiğinde, üreticileri hitap ettikleri insanların dilini yalnızca kullanmakla kalmaz, o dili yeniden kurmak, sürdürmek ve geliştirmek zorunda kalırlar. Profesyonellik bunu gerektirir, hatta dayatır.

Üstelik süreç bununla da kalmaz. Taklit yoluyla üretilen ve zamanla aslının önüne geçen bu “yeni” halk dili, eserin ve aracın gücü sayesinde halkı da etkilemeye başlar. Bir deyiş, bir jest, bir argo sözcük ya da bir nakarat gündelik hayata karışır, ağızdan ağıza dolaşır, bir espri ve üslup olarak modaya dönüşür. Başlangıçta yapay ve üretilmiş olabilir ama dönüp dolaşıp o dile yerleşir. Çünkü insanlar yalnızca kendilerine benzeyene değil, popüler olana da meylederler.

Bu yüzden “Yeşilçam halkın dilini kullanırdı” derken temkinli olmamız gerekir. Üç beş başarılı senaristin filmlerde kullandığı nakaratlı, esprili argoyu doğrudan halkın dili saymak yerine, halkın dilinden hareketle kurulmuş yapay bir dizge olarak değerlendirmek daha doğru olabilir. Benzer bir durum Gırgır için de geçerlidir: dergide karşımıza çıkan dil, halkın konuşmalarından süzülmüş, seçilmiş ve sansürün hoş görebileceği ölçüde ehlileştirilmiş bir dildir.

Ne var ki bu üretilmiş dil, yıllar içinde gündelik konuşma dilini de etkilemiştir. Böylece hangisinin kaynak, hangisinin taklit olduğunu ayırmak giderek zorlaşır. Çünkü bu döngü yalnızca “halktan sanatçıya” değil taklit, uyarlama ve yerelleştirme yollarıyla sanatçılar arasında da işler. Turist Ömer'in Raj Kapoor'un avare tipinden, o tipin de Chaplin'in Şarlo'sundan esinlendiğini bilmek bunu değiştirmez. Öztürk Serengil'le özdeşleşen, Mücap Ofluoğlu'nun seslendirmesiyle biçimlenen “Yeşşe” deyişi İsmet İnönü'nün ağzına kadar ulaştığında, hâlâ halktan sanatçıya doğru ilerleyen tek yönlü bir etkiden söz edebilir miyiz? Bu üreticilerin ne kadar “halktan” olduklarını sormanın bile net bir ölçüsü yok.

Peki, aradan yarım asırdan fazla zaman geçtikten sonra bu filmlere ve dergilere bakarak ne söyleyeceğiz? “Halkın dili nasıldı?” sorusuna cevap ararken hangi kaynaklara başvuracağız? Popüler kültürün karmaşıklığından söz ederken tam da bunu kastediyorum.

Halka hitap etmeye çalışmak başka, popüler olmak başka bir şeydir. Temsil başka, gerçeklik başka, tahkiyenin ya da esprinin gücü, maharetli çizgiler, oyuncunun pırıltısı ise bambaşka şeylerdir.

Bunları birbirine karıştırdığımızda başarıyı açıklamış olmuyoruz. Yalnızca başarıya, hoşumuza giden romantik bir “yerli ve millî” hikâye uyduruyoruz. Herkesin “ayna” dediği meğer makinaymış Mıstık abi.

Perşembe, Ağustos 27, 2026

Son Okuduklarım 116

Gülen Kuklalar, Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ve Nizamülmülk’ün yer aldığı oryantal bir hikâye. Amin Maalouf’un Semerkant’ından sonra döneme yönelik tuhaf bir ilgi oluştu. Zaten serüven edebiyatı da Haşhaşileri ve Alamut Kalesi’ni oldum olası sever.

Çocukluğumdan bu yana döneme dair belki elli, belki daha fazla roman okumuş, film seyretmişimdir. Albümün minyatür havasını ve renkleri kullanma biçimini beğendim. Hikâyenin akışı da güzel; özellikle Hayyam ile Sabbah’ın konuşmaları ilgi çekici olmuş. Hemen her zaman şeytani, mutlak bir kötü olarak resmedilen Hasan Sabbah, burada şaşırtıcı ölçüde insani ve makul anlatılmış. Yılın ilginç albümlerinden biri.

Pervane, çok satan bir romanmış, bilmiyordum. Animasyon uyarlaması yapılmış, Oscar’a aday olmuş, onu da bilmiyordum. Üstelik benim okuduğum albüm de romanın değil, bu animasyonun çizgi roman uyarlamasıymış. Meğer çok sayıda ödül almış ve dünya çapında ilgi görmüş.

Hikâye, Afgan bir kız çocuğunun erkek kılığına girerek ailesini kurtarma çabasını anlatıyor. Hüzünlü, mutlu sonu olmamasına rağmen iyimserliğini koruyan güzel bir anlatı. Afganistan’daki kadınların ve kız çocuklarının dramatik hayatlarından damıtılmış, son derece yalın bir akışa sahip. Evet, belirgin biçimde oryantal bir niteliği var; geniş ilgi görmesini biraz da buna borçlu.

Quentin Tarantino: Grafik Bir Biyografi, ünlü yönetmenin hayatından kesitler anlatan “iyimser” bir çalışma. Çizgiler pek parlak değil. Hele hikâyede bu kadar çok ünlü oyuncu yer alınca insan ister istemez bir benzerlik arıyor. Fotoğraf gerçekçiliği beklemiyorum ama biraz benzeseler iyi olurmuş; bunu her zaman tutturamamışlar.

Senaryo ve hikâyenin akışı daha başarılı. Albümün Tarantino filmleri gibi “geveze” olması istenmiş; karakterler -çoğu zaten ünlü- tirat ölçüsünde uzun uzun konuşuyor. Ben “perde arkasına”, çatışmalara ve hayal kırıklıklarına da değinilmesini beklerdim. Buna hiç yanaşmamışlar bile.

Geceyarısından Sonra, Gaëlle Geniller’in ödüllü albümü. Frankofon estetiğine yakın görünse de tiplemeler manga tarzında çizilmiş. Melankolik bir hikâyesi var: Resim restorasyonu yapan genç bir sanatçı, yedi yaşındaki oğluyla birlikte çocukluğunun geçtiği malikaneye gider ve orada hayalet hikâyelerini andıran muammalı olaylar yaşamaya başlar.

Bir korku hikâyesi gibi kurulsa da iyicil bir akışı var. Özellikle küçük çocuğun sakinliği iyi resmedilmiş. Babanın, oğlunun yaşındayken aynı evde ürkütücü şeyler yaşadığını, onlarla yüzleşmeye zorlandığını ve günbegün hatırlayarak iyileştiğini okuyoruz. Geniller, ne olmuş, neden olmuş, pek cevap vermiyor, açıklamayı okura bırakıyor.

Çarşamba, Ağustos 26, 2026

Zagor, "yerli ve milli"


Seyretmemiştim, nasıl uyarladıklarını az çok tahmin edebiliyorsunuz zaten. Böylesi bir filmden insanın beklentisi küçük espriler, türlü tuhaflıklar yakalamak oluyor. 

Zagor'un "Heyytt" diye nara atması, Çiko'nun "Dağ başını duman almış"ı söylemesi, etli butlu bir kadının poposunun gözükmesi, kapakta olmasına karşın filmde herhangi bir kızılderilinin görünmemesi filan...  Muhabbet açan hoşluklar. Kıkırdatıyor...

Senaryo haliyle dağınık. Bir ara Dünyanın Ucundaki Fener’in hikâyesine bile dönüyor… Çiko’yu ve sahilde ortaya çıkan Kaptan Kid’i beğendim. Kazmakürek Bill sanki daha iyi düşünülebilirmiş. (Neler diyorum!)

1971’de çekilmiş. Yeşilçam çoktan renkliye geçmişken film siyah-beyaz kalan azınlıktan. Bugünün parasıyla 10-15 bin avro arası bir para harcanmış olmalı. (Neler diyorum 2.)

Son söz: Feri Cansel, Ece Cansel için ne düşünüyordu acaba? Acebaa…

Ayrık Bacak








Çocukluğumdan beri bana komik gelir. Filmlerde kamera, önde duran bir kadının ya da erkeğin ayrık bacaklarının arasından ileriye bakar. Uzaktan biri geliyordur; düello olacaktır, biri karşısındakini bekliyordur, tehdit yaklaşmaktadır vesaire…

Anlaşılan bu açı bir dönem yönetmenlerin pek hoşuna gitmiş. İştahla tekrarlanmış, tekrarlandıkça klişeleşmiş. Dikkat edilirse trash sinemasında daha sık görülür ve zamanla neredeyse ona bırakılır.

Kişisel olarak kameranın kendisini bu kadar hissettirmesini, özel bir amacı yoksa, anlamsız bulurum. Yönetmen ısrarla “Ben buradayım, bakın ne acayip bir açı buldum” demeye başladığında, hikâyenin önüne geçmeye başlar. Seyirci artık sahneye değil, sahnenin nasıl çekildiğine bakıyordur.

Ben hikâye anlatan ve anlatırken kendini unutturan auteur’leri severim. Elbette yönetmenin üslubu vardır, hatta olmalıdır; ama üslup, hikâyenin yakasına yapışıp “Beni de görün” diye bağırmaya başladığında başka bir şeye dönüşür.

Bu ayrık bacak planlarının kuşkusuz grotesk bir erotizmi de var. Ön plandaki beden devleşir, uzaktaki insan küçülür; bacaklar bir tür çerçeveye, hatta kapıya dönüşür. Bakış ister istemez cinselleşir. Hele kamera yere yaklaştıkça görüntü biraz fetişistik, biraz tehditkâr, biraz da komik bir hâl alır.

Belki ilk kullanıldığında şaşırtıcıydı. İkinci, üçüncü kullanımında hâlâ işe yarıyordu. Sonra of puf

Grotesk bir erotizm işte. Lüzumsuz. Böyleyken böyle Mıstık abi

Salı, Ağustos 25, 2026

Yeryüzünün Belleği

Kütüphanelerde yeterince vakit geçirdiyseniz ya da bir nedenle arşivlerde çalıştıysanız, kısa süre içinde şunu fark edersiniz: Bazı yayınları kolaylıkla bulamazsınız. Hangi yayınlar diye soracaksın biliyorum, Mıstık abi.

Birincisi, rejime muhalif sayılan yayınlar. Çalıştığım için biliyorum: Aziz Nesin, Sabahattin Ali ve Rıfat Ilgaz’ın çıkardığı Markopaşa’yı kütüphanelerde tam koleksiyon hâlinde bulmanız neredeyse imkânsızdır. Oysa her yayının bir nüshasının yasa gereği Millî Kütüphane’ye teslim edilmesi gerekir. Buna rağmen koleksiyon korunamamıştır. Muhtemelen sakıncalı bulunmuş, belki şikâyet edilmiş, belki de memurlar başlarına iş açılmasından korkmuştur.

Aynı yıllarda çıkan Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’su da uzun süre böyleydi. Üzerinde çalışırken özel koleksiyonlara başvurmak zorunda kalmış, hiçbir kütüphanede eksiksiz bir koleksiyona ulaşamamıştım. Yakın dönemin siyaseti sayesinde şimdi tıpkıbasımı bile yapıldı, çünkü artık sakıncalı değil, makbul.

Burada ilginç olan, rejimin düşmanlarının da değişmiş olması. Komünist olmak eskisi kadar ürpertmiyor artık, her komüniste “vatan haini” muamelesi yapılmıyor. Buna karşılık Kürt olmak, “PKK’lı” sayılmak, suçlar hiyerarşisinde çoktan en başa geçti. Yani bulunamayan yayınlar siyaseten değişti. Çünkü bu bir iktidarın kararıdır ve iktidarlar er ya da geç değişir.

İkincisi ise hiç değişmeyen bir suç kategorisine dayanıyor: Çizgi romanlar, foto romanlar, erotik yayınlar, magazin dergileri… Bunlar tehlikeli sayıldıkları için değil, “önemsiz” sayıldıkları için kaybolurlar. Kimse onları kolaylıkla yasaklamaz, kimse bu zahmete dahi girmez. Küçümsenirler, ucuz ve faydasız bulunurlar, koleksiyon hâlinde derlenmeye değer görülmezler. Kütüphanede bulunsalar bile okuyucuya çıkarılmaz, bir depoya atılır ya da ilk fırsatta elden çıkarılırlar.

İşte tam burada iki ayrı sansür biçiminin ortak paydası ortaya çıkıyor: Her ikisinin de arkasında, neyin tehlikeli, neyin önemsiz olduğuna karar veren, adı konmamış ve zamanın ruhuyla hemhâl olmuş bir zihniyet var. Birinde karar bir bakanlık genelgesiyle ya da bir mahkeme kararıyla alınır. Diğerinde hiçbir kararname yoktur, sadece bir memurun, bir kütüphanecinin, bir kültür bekçisinin “Buna yer ayırmaya değmez,” sezgisi vardır. Ne ki sonuç aynıdır: Her iki hâlde de yokmuş gibi davranılır. Rafta yer vermeyerek bir şeyi tarihten silmek, üstelik bunu hiçbir kanunu çiğnemeden yapabilmekten söz ediyorum.

Bunu en çıplak hâliyle bir depoda gördüm. Henüz lisans öğrencisiydim, “Türkiye’de Çizgi Roman” kitabımı yazıyordum. Millî Kütüphane’de dergi olarak neye elimi atsam bulamıyordum. Görevlilere sorduğumda ya “Yok,” diyorlardı ya da “Vardır ama birini çıkarmaya kalkarsak başa çıkamayız,” gibi tuhaf cevaplar veriyorlardı. O zaman ne demek istediklerini anlamamıştım.

Sonunda beni bir biçimde sevmiş olmalılar ki depolarda çalışmama izin verdiler. Önce biri, sonra bir başkası derken, “Senin aradıklarının çoğu şurada,” dedikleri yere kadar geldim. Bir pulp yayın mezarlığına gireceğimi bilmiyordum.

O depoda hayatım boyunca unutamayacağım bir manzarayla karşılaştım. Bir basketbol sahası büyüklüğündeki alan tıka basa ucuz yayınlarla doluydu. Millî Kütüphane, 1960 sonrasında yaşanan yayın patlamasıyla baş edememiş, değersiz saydığı her şeyi bu depoya yığmıştı. Adım atabilmek için yerdeki dergilerin üzerine basmak zorundaydınız. Attığım her adımda daha önce hiç görmediğim bir dergiyle karşılaşıyor, dünyanın tozunu yutuyor, arada hırsızlık hayalleri kuruyordum.

Alain Resnais, 1956 tarihli Toute la mémoire du monde belgeselinde Fransa Millî Kütüphanesi’ni, insanlığın bütün hafızasını toplamaya çalışan devasa ve tekinsiz bir makine gibi gösteriyordu. Benim gördüğüm depo ise bu rüyanın karanlık yüzüydü: Hafızaya alınmış ama hatırlanmaya değer bulunmamış şeylerin mezarlığı.

Kütüphaneler için “yeryüzünün ve memleketin belleği” derler. O gün görerek anladım ki bu bellek hiçbir zaman tarafsız değil, her zaman birilerinin neyin hatırlanmaya değer olduğuna ilişkin verdiği kararların ürünü. Neyin değerli olduğuna karar veren memurları, öğretmenleri ve akademisyenleri, sansürü ve kültür seçicilerini, “büyük edebiyat” ile “gerçek sanat” denilen şeyleri düşünürüm hep.

Bir dönemin çok satan dergileri, asparagas gazeteleri, komplocu hezeyanları, erkek magazinleri, cinai palavraları, lanet olası Merihlileri, terbiyesiz hikâyeleri ve diğer bütün fantezileri o belleğe hiç dâhil edilmedi, Mıstık abi. Ne bir kararname engelledi onları ne de bir mahkeme. Sadece kimse zahmet etmedi.

Sansürün en etkili biçimi belki de budur: Yasaklamaya bile gerek duymadan, sessizce yok saymak.

Pazar, Ağustos 23, 2026

Tenten Kopyaları Hakkında

Tenten kopyaları hakkında bir iki not düşmem gerekiyor. Bu kopyaların hukuken sorunlu ve etik açıdan yanlış olduğunu uzun uzun tartışmaya sanırım gerek yok. Diğer yandan, çizgi roman dünyasına yakın insanlar, üreticiler ve koleksiyoncular bu tür kopyalarla sık karşılaştıkları için onlara belli bir sempati gösterebiliyorlar. Meseleyi dönemin koşulları içinde normalleştirenleri, nostaljiyle bakanları ve pulp evreninin mantığıyla düşünenleri de bu kesime katabiliriz.

Zaten geçmişte olmuş bitmiş ve yayımlanmış şeylerden söz ediyoruz, bugün ne desek nafile. Kendi adıma, severek okuduğum kimi çizgi romanların birebir başka eserlerden alındığını sonradan gördüğümde dehşete kapılmış, kandırıldığımı düşünerek çok sinirlenmiştim. Ama bu benim kişisel hikâyem. Kişisel hikâyelerimizin romantik tonuyla kopyaların niteliği birbirine karıştırılmamalı.

Her birimiz bir nedenle bu kopyaları hoş görebiliriz ama “Eser sahibi buna ne derdi?” sorusunu aklımızda tutmamız gerekiyor. İntihali dönemin koşullarıyla açıklamak mümkün olabilir ama aynı gerekçeyle hoşgörmek ise bana anlamlı gelmiyor. Anlarım ama katılamam diyelim. Çünkü aynı koşullarda ve aynı iş yoğunluğu içinde kopya çekmeden üretim yapanlar da vardı.

Sosyal medyada yazımı paylaştığımda, bunlara “kopya” denmesini yanlış bulan ve “bootleg” denmesi gerektiğini söyleyen bir yorum yapıldı. Kavramı bilmeyenler olabilir: Bootleg, resmî izin alınmadan üretilmiş, çoğaltılmış veya dağıtılmış ürün için kullanılır. Türkçede bağlama göre “korsan”, “izinsiz üretim” ya da “kaçak baskı” denebilir.

Ne var ki kavram epeyce romantize ediliyor. Örneğin, sahte ürünün aldatma amacıyla, bootleg’in ise hayranlar tarafından yapıldığı söyleniyor. Burada denmek istenen şu: Tenten kopyaları hayranlar tarafından üretilmiş sevimli şeylerdir. İki bakımdan da yanlış olduğunu söyleyerek meramımı açayım.

Tenten’i izinsiz biçimde kullanıyor, ürettiğiniz yayını satıyor ve bundan gelir elde ediyorsanız, yaptığınız işe “bootleg” demeniz durumu değiştirmez. Telif ve marka haklarını ihlal ederek Tenten’i aynen kullanıyor, sonra ortaya çıkan ürünü gerçek bir Tenten serüveni izlenimi verecek biçimde satıyorsanız, iş artık romantikleştirilmiş bir hayran üretiminin ötesine geçer, sahte ürün niteliği de kazanabilir. Böyle bir kullanım hukuki, koşullarına göre cezai sorumluluk doğurabilir.

Dikkatinizi çekerim: Bu kopyalarda yayımlanan hikâyelerin “resmî Tenten serüvenleri olmadığı” belirtilmemiştir. Velev ki belirtilseydi, yani “Biz Tenten’i çok seviyoruz, bunları ona duyduğumuz saygıdan ürettik,” denilseydi bile, bu açıklama kopyaları kendiliğinden hukuka uygun hâle getirmezdi. Çünkü eser ve karakterler izin alınmadan kullanılıyor, yayın çoğaltılıyor ve satılıyor.

Asıl soru basit: Dizinin yaratıcısı Hergé buna izin verir miydi? Daha doğrusu, izin vermeme hakkına sahip miydi? Elbette sahipti.

Bu kopyaları kimin çizdiğini bilmiyoruz. Şahap (Ayhan) Amca çizdiyse bile, 1991 yılında yaptığım uzun kayıtlı konuşmada bunu bana söylemedi. Belki de ticari nitelikte, izinsiz bir iş yaptığı için söylemedi, kesin olarak bilemem. Oysa Flash Gordon’u çok seviyordu ve Tercüman Çocuk’ta Tengiz’le birlikte, “bootleg” denilen şeye daha çok benzeyen işler yapmıştı. Bunları benden saklamadı.

Tenten kopyası başka bir şey, üzerinde imza yok. Niçin yok?

Biz okurlar, gayriresmî dolaşımda bulunan bu kopyaları okuyabilir, sevebilir ve benim yaptığım gibi üzerlerine yorum yapabiliriz. Sadece ben değil, yüz binlerce insan da sevebilir. Fakat bizim sevgimiz, eser sahibinin haklarını ortadan kaldırmaz. Tekrar hatırlatayım: Hergé’nin izin vermeme hakkı var mıydı? Vardı.

Bir başka konu da Tenten’in artık telifsiz biçimde yayımlanabileceği söylentisi. Buradan hareketle bu tür kopyaların da serbestçe yayımlanabileceği sanılıyor. Oysa durum böyle değil.

ABD’de eski eserlerin koruma süresi yayın tarihine göre hesaplanabiliyor. Tenten’in ilk serüveni Tenten Sovyetler’de, 1929’da Le Petit Vingtième’de tefrika edilmeye başlandı. Hergé ise 1983’te öldü. ABD’de 1929’da yayımlanan eserlerin koruma süresi 1 Ocak 2025’te doldu. Dolayısıyla serüvenin 1929 yılı içinde yayımlanan özgün Fransızca bölümleri ve Tenten’in bu bölümlerde görülen ilk hâli, ABD bakımından kamu malı oldu.

Serbest kalan şey bütün Tenten evreni değil. Sonraki yıllarda eklenen karakterler, görsel özellikler, hikâye unsurları ve diğer albümler kendi yayın tarihlerine göre korunmaya devam ediyor. Üstelik telif hakkının sona ermesi, marka hukukundan kaynaklanabilecek bütün sorunların da kendiliğinden ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Türkiye’de ve Avrupa Birliği’nde ise durum farklıdır. Genel kural, eserlerin yaratıcının yaşamı boyunca ve ölümünden sonra yetmiş yıl süreyle korunmasıdır. Hergé 1983’te öldüğü için eserleri 2053 yılının sonuna kadar koruma altındadır; mali haklar genel olarak 1 Ocak 2054’te sona erecektir.

Üstelik eski ve koruma süresi dolmuş bir Tenten metnini yeniden yayımlamakla, Tenten’i kullanarak yeni bir serüven üretmek aynı şey değildir. “Bunu tek başıma yapıyorum”, “İyi niyetliyim” veya “Ticari bir amacım yok” demek, bir başkasının eserini ve karakterlerini kullanarak yeni bir versiyon üretmeyi kendiliğinden hukuka uygun hâle getirmez. Ticari amaç bulunmaması somut hukuki değerlendirmede önem taşıyabilir fakat izin zorunluluğunu otomatik olarak ortadan kaldırmaz.

Kısacası benim iyi niyetim, hak sahibinin izin verme veya vermeme hakkını hükümsüz kılamaz. Hergé’nin mirasını ve Tenten üzerindeki hakları yöneten kuruluşların bu konuda son derece sıkı davrandıkları da zaten biliniyor.

Related Posts with Thumbnails