Pazartesi, Eylül 28, 2026

Ayhan Abi

Ayhan Abi’yi [Ataman] yirmili yaşlarımın başından beri tanıyorum. Fanzin çıkarıyordum, eksik sayılar için bana telefonla ulaşmıştı. Sohbet etmiş, sonra yüz yüze de görüşüp arkadaş olmuştuk.

İyi bir koleksiyoncuydu; çizgi romandan polisiyeye, “pulp” olan her şeyi okur, toplar, peşine düşerdi. Emekli olduktan sonra sahaflığa başlamıştı. Dükkânı Devr-i Alem evden çıktığımda uğradığım yerlerden biri oldu hep.

İyicil, egosuz, herkesle konuşabilen, kimseye yukarıdan bakmayan, dünya tatlısı bir insandı. Gülünce gözleri kaybolur, sevdiği bir şeyi anlatırken duyduğu hazzı karşısındakine de geçirirdi. Yeni bir hikâyeyi okuyacağı ya da seyredeceği için heyecan duyan, çocuk ruhlu romantiklerden biriydi.

Sevenlerine, oğullarına ve ailesine sabır diliyorum. Çok ama çok üzgünüm.

Sokaktan Eve Kaçan Çizgi Romanlar (I)

Hep geçmişten, hafızalarda yer etmiş çizgi romanlardan söz ediyorum. Bu defa bir istisna yaparak değişen çizgi algısından ve hikâye yapısından bahsedeceğim. Biraz geçmişe, biraz bugüne giderek bir karşılaştırma yapacağım.

Her dönemin bir çizgi anlayışı olur, çizgi ve tür tercihlerini, hikâye temposunu, karakterlerin niteliklerini, anlatım biçimlerini belirler. Üreticiler de ister istemez bu anlayışa uyum sağlarlar. Popülerlik ve telif getirisi büyük ölçüde bu uyumlulukla ilgilidir. Yayıncılar ve okurlar, üreticilerden popüler olanı -ki popüler olan çoğu insana yeniymiş gibi gelir- yeniden isterler. Türkiye’de yıllarca Oğuz Aral’ın çizgisi ve hikâye anlayışı popülerdi. Bu yalnızca pek çok çizerin onun yetiştirmesi ve öğrencisi olmasıyla açıklanamaz elbette. Çoksatar ve ilgi gören her tarz yinelenir, taklit edilir ve çeşitlendirilir. Telif getirisi ve popüler olan çizgi anlayışı, “görünmez bir el” gibi bütün eğilimleri ve çizgi romanları istifler.

Seksenli yıllara kadar şehir ve iç mekânlar çizgi romanlarda kendini pek gösteremedi, anlatının bir unsuru olarak var olamadı örneğin. Çizgi romanların nerede geçtiği o denli önemsenmiyor, fondaki ayrıntılar akla gelmiyor, karelerde kendine yer bulamıyordu. Bu bir eksiklik olarak da görülmüyordu. Her çizer buna göre çiziyordu, önemli olan kahramanın eylemiydi, serüvenin nerede geçtiği o denli mühim değildi. Garip bir biçimde bütün kahramanlar başka ülkelerde, başka diyarlarda serüvenler yaşıyor ama o ülkeler, o kültürler kendilerini gösteremiyordu. Utanmaz Adam Paris’te veya Berlin’deydi ama bir iki kare dışında o şehrin Paris mi Berlin mi olduğu hiç anlaşılmıyordu. İç mekânlar ayrıntısızdı, yerel ve otantik özellikler sınırlıydı, belgeselci tutum yok gibiydi.

Yanlış anlaşılmasın, mesele Paris ya da Berlin’le ilgili görsel doküman veya inandırıcılık eksikliği değildi. Mekânın ve şehrin anlatısal bir önemi yoktu demek istiyorum. Cemal Nadir, 1946’da Amcabey ile Tarzan’ı İstanbul caddelerinde resmederken çevredeki apartmanlar her yer olabilecek bir anonimlikteydi. Turhan Selçuk’un 1959’da Abdülcanbaz’da, İstanbul caddeleri genişletilirken çizdikleri de benzer bir anonimliğe dayanıyordu. Dümdüz bir sembol gibi çizilmiş, birbirinden hiçbir farkı olmayan binalardan kurulu bir sokak sunuyordu bize. Gerçeklik vehmi hikâyenin kendisiyle, kahramanın yapıp ettikleriyle ilgili olarak kurulduğundan, sadece o önemsendiğinden diğer her şey gereksiz bir teferruat sayılıyordu.

Seksenli yıllardan itibaren bu yaklaşım değişti. Gırgır’ın genç çizerleri çizgi roman yapma şansına ulaştıklarında, kendilerinden önceki kuşağın yazıp çizdiklerinin üstüne çıkma arzusuyla üretiyor, çalışmalarına daha önce görülmemiş ayrıntılar katmak istiyorlardı. O güne değin Gırgır kahramanları kenar mahallelerden geliyor ve hikâyeleri sokaklarda geçiyordu ama ne gecekondular ne de sokaklar adam akıllı gözüküyordu. Turhan Selçuk’un apartmanları gibi gecekondular da küçük sembollerdi. Gerçekçi değillerdi, o evlerin duvarlarında ne vardı, eşyalar, mutfaklar, danteller, çerçevelerdeki resimler nasıldı bilinmiyordu.

Oysa yeni çizgi romancılar sokakları çizerken kalabalıkları, vitrinleri, binaları, arabaları bütün gerçekçiliğiyle resmetmeyi deniyorlardı. Binalar ve insanlar birbirinden ayrışıyor, hepsinin teker teker karakteri ve farklı görünümleri oluyordu. Bu ayrıntıcı yenilenmenin yanı sıra başka bir şey daha yaptılar: Kareler arası ardışıklık ilkesini farklı bir biçimde kullanmaya başladılar. Geçmişte balon ya da anlatım kutusu içermeyen karelere neredeyse hiç rastlanmazken, artık birbirini izleyen ve ancak o ardışıklık içinde anlam kazanan sessiz kareler kullanılmaya başlanmıştı. Ayrıntılı genel planlardan yakın plana doğru ilerleyen, adeta zoom etkisi yaratan sayfalar kurulabiliyordu. Çizerin gözü, bir başka deyişle kameranın gözü değişmişti. Kare içi sahnelerin sadece kahramana odaklandığı, ne yapıp edip ona döndüğü, ona göre belirlendiği çizgi anlayışı geride kalıyordu.

Bülent Arabacıoğlu arka planları ve şehri mutlaka ayrıntılı çiziyor, zor sahneler kurarak insan kalabalıklarını iddialı bir biçimde hikâyelerine katıyordu. Yetmişli yıllarda gecekonduları uzaktan bir sembol gibi sunan Engin Ergönültaş, yirmi yıl sonra onların içine giriyor, onları daha yakından göstermeye başlıyordu. Çatıları, balkon demirlerini, rüzgârda sallanan çamaşırları, sokağa bakan kadınları, gezinen kedileri, aylakları başka türlü resmediyordu. Çizerlik rekabeti arttıkça kalabalık ve çizilmesi zor panoramik sahneler hikâyelere yayıldı.

Yarın devam edeceğim…

Pazar, Eylül 27, 2026

İsyan


 

il vampiro

Anlatacaklarımın yalnızca benim başıma geldiğini sanmıyorum, kimle konuşsam benzer bir hatırası var çünkü…

Büyüdüğüm mahallede bir halk kütüphanesi vardı. Bir apartmanın giriş katında, küçücük bir yer… İlkokul ve ortaokul çocuklarının ödevlerini yapmasını kolaylaştıran bin beş yüz kitaplık, akıllara ziyan bir kıtlık içinde, izbe bir kütüphane düşünün.

Mecburen gidiyordum, çünkü raflarında okumamıza izin verilen serüven kitapları vardı. En fazla dokuz on yaşındayım, gün aşırı kitap almaya gidiyorum. Şişedeki Mesaj, Limandaki Yabancı ve Lancelot…

Kütüphane görevlisi kadın, kitapları okumadığımdan şüphelenmiş olmalı ki bir gün beni durdurdu. İade ettiğim kitabı eline aldı, bir kaşı havada, romanla ilgili saçma sapan sorular sormaya başladı. Garip bir “Okudun mu bakalım?” sahnesiydi. Çocuksunuz, “Ne münasebet?” diyemiyor, aldığınız terbiye gereği sorulara cevap veriyorsunuz. Sorguya çekilmek kimin hoşuna gider ki? Beni öyle germişti ki bir süre kütüphaneye gidemedim.

Altı üstü kartona damga vuruyor. Bırak çocuk gelsin gitsin, alışsın sevsin, gezinsin, sana ne? Okumamış olsa ne yazar? Beni küstürecek ki işi azalsın… Senelerce o kadına gıcık oldum. Üstelik bunca zaman onun herhangi bir şey okuduğunu da görmemiştim, masasında örgü örüyordu.

Sorsan kitapları seviyordu. İşi buydu. “Okumak lazımdı”, “Halk cahildi” vesaire…

İyilik, diğerkâmlık, sevmek, hayal kurmak filan ta buralardan başlıyor. Hep düşmandan, hıyanetten, teröristten, reröröden bahsediliyor ya… Bence o kadının bizi hizaya çekmesi, höt zötle çocukları korkutması, yağmacılığın, gaspın ve terörün beslendiği yerden besleniyordu: Elindeki küçücük iktidarı, karşısındakini sindirmek için kullanmaktan.

Gerçekten o ölçüde bir şeydi. Çünkü çocukken sizi kitaplardan soğutan biri, yalnızca canınızı sıkmış olmaz, hayal kurabileceğiniz bir dünyanın kapısını da yüzünüze kapatır.

Cumartesi, Eylül 26, 2026

Sıkıcı, ilginç ve diğer şeyler

Yıllar oluyor, belki on beş yılı geçti, bir öğrencim “Başıma bi şey gelmeyecekse, Nuri Bilge Ceylan çok sıkıcı” dedi. Yüksek lisans dersindeydik, bir tartışma çıkacak diye bekledim, olmadı.

Böyle sıkışma anlarında insanlar hemen “bana göre değil” diye başlayıp “sevenleri anlayabiliyorum ama -siz de beni anlayın- ben sevmiyorum” savunmasına geçiyorlar. Tartışma böylece sonlanıyor; “bu da benim zevkim” dendi mi herkes duruyor. Zevkler tartışılmaz, peki ama üzerlerine de mi konuşulmaz?

“Sıkıcı” nitelemesi de elbette bir klişe. Zamanın ruhunu taşıdığı için hoşuma gidiyor. Sırf tartışma çıksın diye “Madem sana göre sıkıcı, e peki başka kimler sıkıcı olabilir?” diye sordum. Öğrenciler önce “ders kaynayacak” refleksiyle kıpırdadılar, sonra neden iştahlandığımı anlayamayınca bir süre kalakaldılar.

Baktılar ki ben ısrarcıyım, oyuna katılıp “sıkıcı” olanları sıralamaya başladılar. Malum, Türkiye’nin en sıkıcı insanı “sayılan” Orhan Pamuk hemen listenin başına yazıldı. Ardından başkaları geldi. Onları anmayacağım, hemen hepsi o günlerde gündemde olan, bugünse unutulmuş isimlerdi.

Ceylan ve Pamuk bugün de sıkıcı bulunuyorlar. Niye diye sorsak, altında galiba en çok anti-entelektüelizm buluruz. Aralıklarla Orhan Pamuk nefreti hakkında yazarım, bilmediğim bir şey değil… Ama o gün başka bir şeye takılmıştım. “Neden sıkıcı?” diye sorduğumda “çok tekdüze”, “sası”, “bir şey olmuyor” filan deniyordu. Bu cevapların doğru olup olmamasından çok, birbirlerine nasıl bağlandıkları ilgimi çekiyordu. Bir şey olmuyorsa tekdüzeydi, tekdüzeyse sıkıcıydı, sıkıcıysa zaman kaybıydı, zaman kaybıysa ilgi göstermeye değmezdi. Bir eseri ilginç bulmak için ondan ne beklediğimiz de bu cevapların içinde saklıydı.

“İlginç” sözcüğünü ben de çok kullanıyorum, hepimiz çok kullanıyoruz. İlginç ile sıkıcı, birbirinin karşısına yerleştirdiğimiz iki niteleme olmuş durumda. Ceylan ve Pamuk bence sıkıcı filan değiller ama haklarında böylesine yaygın bir yargı varsa, düşünmek ve tartışmak gerekir. Üstelik geniş bir beğeni ve nefret ağından beslenerek klişeleşmiş yargılar bunlar. Mesele yalnızca “seyrettim ve sıkıldım” ya da “okudum ve sıkıldım” değil. Neleri sıkıcı bulacağımızı, kimlerden sıkılmanın makbul olduğunu da birbirimizden öğreniyoruz, beğeniye de sıkılmaya da popülerlik hükmediyor.

Öğrencimin söze “başıma bi şey gelmeyecekse” diye başlaması da bunun bir parçasıydı. Daha kimse itiraz etmeden savunmaya geçmişti. Ceylan’ı beğenmesi gerektiğini düşünüyor gibiydi, beğenmediğini söylemek için kendisine bir alan açıyordu. “Bana göre değil” o alanı sağlıyor ama ardından konuşmayı da bitiriyordu.

O gün derste bir sonuca varamadık haliyle. Zaten hepimizin aynı şeyleri ilginç ya da sıkıcı bulmasını beklemiyordum. Fark etmelerini istediğim, bu iki sözcüğün ne kadar çok şeyin yerine geçtiğiydi. “Sıkıcı” dediğimizde bir açıklama yapmış sayılıyorduk. Oysa merakımız tam da orada başlamalı.

Cuma, Eylül 25, 2026

Kaç kitap?

Ferit Edgü ile 1965 yılında yapılmış bir söyleşiye rastladım. Edgü, kitapseverliğini vurgulamak istemiş ve “On yaşındayken elli altmış kitaplık bir kütüphanem vardı,” demiş. Doğum tarihi 1936. On yaş dediğimiz 1946, büyük savaşın hemen sonrası, kıtlık yılları, kitaba ulaşmanın bugünkü kadar kolay olmadığı zamanlar…

Çocukça bir rekabetle yazıyorum, gülmeyin: On yaşımdayken, eh, benim de o kadar kitabım vardı diyebilirim. Çizgi romanları hiç saymıyorum. Zaten onları kitap yerine koyan yoktu…

İnsan kitapla nasıl tanışır? Evvela evde ve ailede karşılaşırsınız. Evde yoksa okulda ya da kütüphanede… Şu anda sahaflık yapan bir yazar arkadaşım, değil evlerinde, yaşadığı köyde tek bir kitap bile olmadığını anlatmıştı. Sonra kitapla karşılaşınca nasıl bir açlıkla saldırdığını…

Başka bir örnek: Seneler önce ünlü bir yazarımız, röportajında henüz on üç yaşındayken Don Quijote’un tam çevirisini okuduğunu söylemişti. O yaşta ben neler okuyordum diye düşünmüştüm. Don Quijote okuyan yazarın çok ünlü bir babası vardı ve yaşadıkları evde birkaç dil konuşuluyordu filan… Edgü’nün babası da bir Osmanlı paşasının torunuymuş.

Kültürel sermaye böyle bir şey. Doğarken sizden önceki kuşaktan bir miras alıyorsunuz.

Bizim evde daha çok serüven romanları vardı. Babam her iş seyahatine çıktığında yolda okumak üzere kitap satın alırdı. Eve döndüğünde bavulundan çıkan romanları günlerce dallardım. E Yayınları favorisiydi, döner dolaşır onları alırdı. Eş dostla arada kitaplar konuşulurdu ama sanat ve edebiyattan çok heyecan ve gerilim mesele edilirdi.

Yanlış anlaşılmasın, bu siyaseten veya kültürel olarak bir reddiyecilikle filan yapılmazdı. Şöyle anlatayım: Babam ölümünden iki ay evveline kadar günde iki üç film seyrederdi. Benden daima “heyecanlı olsun” diye romanlar isterdi. O filmlerin ve romanların ortak noktası “edebîlik” değildi. Festival filmlerini, sanat sinemasını, ödüllü kitapları umursamazdı. Onları satın almaz, seyretmez, geçiştirirdi. Kitabı ve sinemayı bir eğlence olarak görüyordu. Ancak o kadardı, daha fazla değil.

Ama galiba bana bıraktığı kültürel sermayenin bir parçası da buydu: hikâye merakı, serüven iştahı, anlatılan bir şeyin arkasından gitme arzusu.

Kültürel sermaye dedim, insan o sermayeyle hayata başlıyor ama o birikimi bile isteye reddedebiliyor da. İllaki sahiplenecek diye bir kural yok demek istiyorum. Kitaplardan nefret eden çok sayıda yazar ve akademisyen çocuğu tanıyorum. Nasıl evinde hiç kitabı olmayan bir çocuk, ailesine benzemeden bir kitap kurduna dönüşebiliyorsa tersi de mümkün.

Yine de kitapların liberter bir dünyanın kapılarını aralayabildiğine inanıyorum. Romantize ediyor olabilirim. Üstelik sadece “büyük edebiyat” değil, serüven romanları da yapabilir bunu. Okunanlar tuvalette çıkmaz veya uzayda kaybolmaz yani. Bir yerlerde birikir. İnsanı mutlaka daha iyi, daha akıllı veya daha hoşgörülü yapmaz belki ama başka hayatların, başka insanların, başka ihtimallerin varlığını gösterir. Bu bile az şey değil.

Sayılara, kitap sayılarına gelince…

Kendimce hep şunu düşünürüm: 19. yüzyılda ortalama bir entelektüel, hayatı boyunca kaç kitapla karşılaşabiliyor ve kaçını okuyabiliyordu? Bugünle karşılaştırıldığında çok çok az.

On altı yaşımda filan, seksenli yıllardayken, çıkan her Türkçe romanı okuyacağım gibi bir hevese kapılmıştım. Şimdi komik geliyor ama sahiden bunu yapabileceğinizi düşünüyordunuz. Pek kitap çıkmıyordu çünkü.

İşte o azlık -kıtlık mı demeli- bizi bir yandan kötü kitaplara mahkûm ediyordu ama öte yandan, bana şiir ezberleten Türkçe öğretmenlerimin deyişiyle, “sindire sindire” okuyorduk. O yıllardan pek çok roman hâlâ kanlı canlı aklımdadır.

Sonra fotokopi çıktı, dünya kadar kitabı kopyalamaya başladım. Ardından dijital makinelerle sayfaların fotoğraflarını çekmeye, internetten indirmeye koyuldum. Şimdi elimin altında okunmayı bekleyen dünya kadar şey var. Tabii ki çok okuyorum ama eskisi kadar “sindirerek” okuyor muyum, emin değilim.

Belki değişen tam da budur. Bir zamanlar mesele kitaba ulaşmaktı, şimdi hangi kitaba yetişeceğimizi düşünüyoruz.

Bu yüzden yaşadığımız çağda “On yaşımdayken şu kadar kitabım vardı” demenin eskisi kadar anlamı kaldı mı, bilmiyorum. Oğlumun on yaşındayken benden de Edgü’den de fazla kitabı vardı. Ama onlara sarılıp uyumadı. Başka eğlenceleri vardı ve onları daha fazla önemsiyordu.

Demek ki mesele insanın on yaşındayken kaç kitabı olduğu değilmiş. Belki de kaçının içine girebildiğimiz, yaşayabildiğimiz…miş.

Perşembe, Eylül 24, 2026

Biir tesellli verr!

Benim bu topraklardan ve yaşadıklarımdan çıkardığım şeylerden biri şu: Biz memleket olarak, tek tek bireyler olarak kendimizi çok önemsiyoruz. Hep yazıyorum, bu kadar gökdelen, bu kadar en uzun bayrak direği, bu kadar “en büyük” vurgusu boşuna değil. Sadece Z kuşağı değil, hepimiz “müdür” olmak istiyoruz.

Kendini önemsemek kulağa hoş geliyor olabilir. Tabii ki kendimizi önemseyeceğiz denebilir. Bizi bir şey yapmaya, üretmeye iten temel motivasyonlarımızdan biri benliğimiz ve önemsenme arzumuz. Benim sözünü ettiğim, insanın kendisine dünyada olduğundan daha merkezi bir yer ve değer biçmesi.

Üstelik bunun bir hastalığa dönüşme ihtimalinin de farkındayız. Kişisel ilişkilerimizde başkalarının kibir ve büyüklenme hevesinden şikâyetçi oluruz hep. Birine kızarken burnu havada, elitist, götü kalkmış, kendini ne sanıyor deriz. Kendisiyle alay edebilen insanları ise severiz. Neşe ve mizah, “benlikten” çok daha iyi gelir bize.

Önemsenme iştahıyla acı arasındaki ilişkiye de buradan bakıyorum. Gündelik ilişkilerimizde pek çok insan arkasından konuşulduğunu, yersiz yere eleştirildiğini, göz ardı edildiğini, haksızlığa uğradığını düşünüyor. Bunu iddia ediyor, diline doluyor. Öyle ya da böyle keskinliklerini o “saldırı tahayyülüyle” besliyorlar.

Çünkü kendinizi ne kadar merkeze koyarsanız başkalarının yaptıklarını da o kadar kendinizle ilgili sanıyorsunuz. Birinin susması size karşı susmak oluyor, birinin konuşması size laf sokmak, başarısı sizi geçmek, eleştirisi sizi küçümsemek… Tesadüf azalıyor, niyet çoğalıyor. Yankı vadisinde birileri “manidarrr” diye bağırıyor.

Memlekete dönelim. Medyaya, siyasete, popüler kültüre ve ahalinin ağzına dikkat kesilince de benzer bir zihniyet hemen fark ediliyor. Yabancılar bize güvenilmez geliyor, herkesin düşmanımız olduğuna kolaylıkla inanabiliyoruz. Bizimle aynı fikirde olmayanları Türk düşmanlığıyla, hatta bizden olmamakla suçlayabiliyoruz. Türk dediğime bakmayın, Kürtler de farklı değiller. Havasına suyuna, zeybeğine, halayına… bir başkayız biz Mıstık abi…

Laf uzamasın, çook iyi biliyoruz “büyük resmin” ne olduğunu (!): Oyunlar, kumpaslar, manipülasyonlar hiç bitmiyor. Hep kandırılıyoruz. Çinliler bizi savaşarak değil kurnazlıkla kandırmışlardı, ders kitaplarından öyle hatırlıyorum. Hikâye çok eski yani. Bize deprem bombası attılar mesela.

Yav “niye bizimle uğraşıyorlar?” diye sormuyoruz. Türkiye’nin jeopolitik önemi falan denir. Asya’yla Avrupa arasında köprüdür, Türki devletlere açılan kapıdır, İslam âlemi için modeldir… Yıllardır duyarız bunları. Bir ara bor madeni vardı filan.

Türkiye önemsiz bir ülke demiyorum. Mesele o değil zaten. Mesele, önemli olmakla herkesin sürekli bizimle uğraştığı kanaati arasında kurduğumuz tuhaf ilişki.

Bir ülkenin stratejik önemi olabilir. Başka devletler onun politikalarını etkilemeye, ondan yararlanmaya, önünü kesmeye çalışabilirler. Devletler birbirlerine zaten bunları yapıyorlar. Ama buradan, dünyanın gözünü bize diktiği, herkesin gizli veya açık biçimde bizimle uğraştığı sonucuna nasıl geliyoruz?

Ne dersek diyelim, abarttığımızı hepimiz az çok biliyoruz. Üstelik bütün bunları çoğunlukla biz konuşuyoruz zaten. Soruları biz soruyor, cevapları biz veriyoruz. Büyük ölçüde kendi kendimize konuşuyoruz. Önemsenmek istiyoruz ama yeterince önemsenmiyoruz ve galiba bunun farkındayız.

“Avrupa, Avrupa duy sesimizi” psikolojisi milim değişmiş değil. Cümlenin kendisi bile tuhaf aslında. Bizi duy. Bizi gör. Bizi hesaba kat. Biz önemliyiz.

Bu psikolojinin tek tek hepimizi çeşitli ölçülerde etkilediği, mantığımızın içine sızdığı aşikâr değil mi? “Bizimle uğraşıyorlar” ile “benimle uğraşıyorlar” aynı ana babanın çocukları.

Devlet buna inanırsa öğretmen de öğrenci de inanabilir. Fikir dolaşımdadır çünkü: okuldan eve, tivitırdan yeni nesil kahveciye, siyasetten gündelik ilişkilere geçer, biçim değiştirir, her meşrebe uyar. Bir noktada “Türkiye’nin yükselmesini istemiyorlar” olur, başka bir noktada “beni çekemiyorlar”.

Fonda “Bir teselli ver” çalıyor, birilerinin sizinle uğraştığına inanmak acı vericidir ama aynı zamanda o insana bir önem atfeder. Kim sıradan biriyle uğraşır ki? Kim önemsiz bir ülkeye kumpas kurar ki?

“Büyük olduğuna” inanan özne için sıradan olmak tahammül edilmesi zor bir şey olsa gerek be abi. “Bana düşman olmaları, beni önemsememelerinden iyidir!”

Çarşamba, Eylül 23, 2026

Fotoromanzi

Faruk Geç’in Günah isimli gazete tefrikasını okudum. Birisi günbegün gazeteden kesip istiflemiş, nereden elime geçmiş hatırlamıyorum. Geç, uzun seneler Hürriyet gazetesi için İtalyan fotoromanlarını birebir çizgiye uyarlayan çalışmalar üretti. Kopyalaması isteniyordu, kopyaladı diyelim.

Akıllı, maharetli, algısı açık bir çizgi romancıydı, dil biliyordu, yurt dışına çıkıp işine yarayan tecrübelerle döndü. Üslubunu değiştirerek yerli hikâyeler anlatmaya başladı, yaptığını da “Gerçek Hayat Hikâyeleri” olarak adlandırdı.

Günah, 1980’de yayımlanmış. Geç’in çizgisi zaten memleket ortalamasının üzerindeydi, dönemi için yeni ve moderni temsil ediyordu. Ne ki, okuyunca anladım, hikâyesi epeyce karışıkmış…

Taşrada başlıyor. İstanbullu zengin bir ailenin oğlu, taşralı bir ailenin güzel kızıyla evlenmek istiyor. Kız yanaşmıyor, İstanbul’a, halasının yanına üniversite okumaya gitmek istiyor filan… Beyefendi fikritakibini, genç kadına yönelik ısrarını sürdürüyor, nihayet evleniyorlar. Sonra adam içkiye düşüyor, karısını yeni işe aldığı sekreteriyle aldatmaya başlıyor. Kadının da etrafında birileri var ama o, hikâyenin “temiz” tarafında kalıyor. Buna rağmen ailesi, günaha girdiğine, kocasını aldattığına inanıyor. Erkek kardeşi, aile adına genç kadını öldürüyor ve hikâye bitiyor.

Bu final bende pek oturmadı. Aile, baştan itibaren o denli sert, baskıcı veya “bağnaz” çizilmiyor, kızlarını okumaya gönderiyorlar örneğin. Elbette bu, şiddete başvurmayacaklarının güvencesi değil ama kızları üzerindeki denetimleri, namus anlayışları, öldürmeye varabilecek tutumları hikâye boyunca yeterince işlenmiyor. Cinayet, gelişmelerin içinden çıkacağına hikâyeyi bitirmek üzere devreye sokulmuş bir çözüm gibi duruyor. Bir de sekreterin sonradan ortaya çıkan gizemli sevgilisi filan var, o kısım unutuluyor…

Faruk Geç, bu evliliği yıkmak istemiş belli ki. Bir ya da iki karakter hariç güvenilecek kimse bırakmaması da ilginç. Genç kadının etrafı kalabalık ama başı sıkıştığında sığınabileceği pek kimse yok.

Şunu anlamıyor değilim: Soap operada evlilik, finalde olursa mutluluk vericidir, hikâyenin başında olursa sürdürülmesi gereken bir meseleye dönüşür. Kurulan denge, kendi başına uzun süre ilgi çekmez, birilerinin veya bir şeylerin o evliliği tehdit etmesi gerekir. Hele gönülsüzce başlanmışsa, aldatma ihtimali daha baştan hikâyenin üzerine kabus gibi düşer. İçki için de benzer bir yorum yapılabilir. Günah’ta içki, bir zafiyetin, yaklaşan felaketin işareti oluyor, adamın elindeki kadehin hikâyede bir vazifesi var.

Genç bir akademisyenken özellikle kadın seyircilerin tepkileriyle ilgili epey soap opera araştırması okumuştum. İlk fark ettiğiniz, seyircinin size “mantıksız” gelen pek çok unsura takılmaması oluyor. Aksiyon filmlerinde kahramanın bir türlü ölmemesi gibi bir şey bu. Kavuşma ihtimali ve ayrılma endişesi, hikâyenin gerçekçiliğinden daha fazla önemsenebiliyor. İnsanlar tutarsızlıkları fark etseler bile sevdikleri karakterin başına ne geleceğini merak ederek izlemeyi sürdürebiliyorlar.

Ben unutulan sevgiliye, hazırlanmamış cinayete takıldım. Hikâyeyi her gün küçük parçalar hâlinde okumanın başka bir ritmi var elbette, beklemek de okumaya dahil oluyor. Elimdeki tefrikayı kesip saklayan kişinin ne düşündüğünü bilmiyorum. Belki o da aynı şeylere takıldı ama ertesi gün gazeteyi açıp genç kadına ne olduğunu öğrenmek istedi. Makası elinden bırakmadığına göre Geç, onu hikâyede tutacak bir şey yapmış demek ki.

Salı, Eylül 22, 2026

Deeproller





Bu yazı niye ilgi gördü?

Arada yazıyorum, Derin Hakikatler yazılarının bir kısmını Facebook’ta paylaşıyorum. Geçen hafta paylaştığım bir yazı, yayınından iki gün sonra 417.683 görüntüleme ve 27.155 etkileşim almıştı. Yazıyı, o yayından birkaç gün sonra burada da yineledim.

Bu kadar ilgi görünce, mesleki deformasyon olabilir, “Bu yazı niye ilgi gördü?” diye meraklandım. Fotoğrafın uyandırdığı mahremiyet merakı bu ilgiyi mutlaka etkilemiştir ama buna benzer başka fotoğraflar da paylaştım, hiçbiri bu kadar ilgi görmemişti.

Rakamlarla ilgili küçük bir ayrımı hatırlatayım: 417 bin görüntüleme, 417 bin kişinin yazının tamamını okuduğu anlamına gelmiyor. Ama ciddi bir ilgi gördüğü açık. Bunun ne kadarının fotoğraftan, ne kadarının metinden geldiğini de bilmiyoruz. Her yüz görüntülemeye karşı yaklaşık 6,5 etkileşim var. X platformunda bu oran daha düşük oluyor; link verilirse kullanıcıların çok daha azı tıklıyor. Linçlendiğim yazıda yazıya tıklama oranı yüzde 3’tü mesela: 750 binde 23 bin civarı. Ki tıklamak da yazının okunduğunu göstermiyor.

Üstelik bu sayılar tekil kişi sayısı değil. Aynı kişinin tekrar bakması veya yazıyla tekrar karşılaşması toplam görüntülemeye katkıda bulunabiliyor. Kaç farklı hesaba ulaşıldığını görmek için ayrı bir ölçü olan erişime bakmak gerekiyor. Elimizde her veri yok demek istiyorum.

Bu yılın başından beri blog yazılarımın çok fazla ilgi gördüğünü, bunun nedenlerini düşündüğümü ve ne zaman sönümleneceğini merak ettiğimi yazmıştım. Algoritmanın bir nedenle beni öne çıkardığını, bunu her yazım için yapmadığını görebiliyorum.

Eldeki popülerleşen yazıya bakarak, yarattığı ilginin gerekçelerine dair ancak tahminde bulunabilirim. Yazı bir fotoğraf yorumu, okurun insan tanıma hevesine alan açıyor. Fotoğraf, seyredeni hemen bir ilişkiyi çözmeye çağırıyor. Üstelik pavyona, cinselliğe ve başkasının özel anına bakmanın çekiciliğini de taşıyor. Nostaljik ayrıntılar var: Maltepe sigarası, kaçak “Amarikan” kot, Almanya’dan gelecek krem… İnsanların bildiği bir dünyayı harekete geçirecek şeyler bunlar. “Biliyorum” ve “hatırlıyorum” deme imkânı sağlıyor.

Ne ki ne söylesem eksik kalır. Bu yoğun ilginin sebeplerini bilmiyorum, algoritmanın işleyişine hâkim değilim ve eldeki verilerden kesin çıkarımlar yapmak pek kolay değil.

Gelelim etkileşim bahsine…

Bu tür yoğun ilgi gören yazılara yapılan yorumları oldum olası cevaplamam. Doğrusu pek de hayırlı şeyler yazılmıyor. Tahkir ve tezyif edici, mansplaining tadında, rekabetçi ve iddiacı yorumlarla karşılaşıyorsunuz. Yazının tam olarak okunmadığını, bir tarafından tutularak had bildirilmek istendiğini anlıyorsunuz.

Yine de ilgimi çeken bir yön var: Bu fotoğrafları paylaştığım için mutlaka ahlaken suçlanıyorum. Özel hayata ve mahremiyete saygı göstermediğim ileri sürülüyor.

Bu, popüler bir yargılama ve akıl yürütme biçimi olduğu için ilgimi çekiyor. İnsanlar çok haklı olduklarına emin olmasalar bu kadar kolay hüküm veremezler.

Oysa son bir buçuk yıldır, bu fotoğrafta olduğu gibi, her defasında yapay zekâ yoluyla insanların yüzlerini değiştiriyorum. Yaptığım şey edebî bir oyun. Fotoğrafları gerçeklik vehmini güçlendirmek için kullanıyor, orijinali tahrif ederek paylaşıyorum. Başka bir deyişle, mahremiyetini ihlal ettiğim sanılan insanların yüzleri, tam da mahremiyetlerini korumak için değiştirilmiş oluyor.

Eveett Mıstık abi, “Ya hayırdır, niye bu kadar çok etkileşim alıyor bu yazılar?” bahsinde vıdı vıdı etmeyi sürdürüyorum işte.

Pazartesi, Eylül 21, 2026

Çizgilere Derkenar 46

Kare, 1979 tarihli çizgi romandan, Kandemir Konduk yazmış, Ragıp Derin çizmiş. Çetin Altan’ın “Artık yolda bile yolcudan çok solcu var ama benim yine öğleden sonra Basın Savcısı’yla buluşmam var” sözü ilgi çekici. Solun toplumdaki yaygınlığıyla devlet baskısı arasındaki çelişkiyi gösteriyor, fakat bunu yaparken dönemi hafifçe romantize ederek “halk sola yönelmişti, devlet buna direniyordu” izlenimi de yaratıyor. Bir yıl sonra gelen darbeyi ve yeni rejimin toplumdan aldığı onayı düşününce, bu iyimserliğin ne kadar yanıltıcı olduğu daha iyi görülüyor. Yüzde 92 miydi Mıstık Abi? 

Altan Enson’un çizgi işçiliği nedeniyle aldığım özgün bir reklam çizimi. Muhtemelen 1950’lerden. İlginçliği, gündelik hayatın ve tüketim kültürünün ne kadar değiştiğini göstermesinde: Bir çift ayakkabı, “değerli ve özgün” bir armağan olarak sunuluyor, üstelik ayrıntılı bir illüstrasyonla tanıtılıyor. Bugünün gözünden sıradan görünen bir tüketim nesnesinin o yıllardaki maddi ve simgesel değerini, aynı zamanda reklamcılığın henüz çizere ve el emeğine dayanan dünyasını gösteren küçük bir belge.

Akbaba’nın 1956 tarihli bir sayısından Necmi Rıza karikatürü. Gazete haberine göre bir dansöz, yarı çıplak hâlde basın toplantısı yapmış. Dansözün kimliği ve toplantının gerekçesi belirtilmiyor, sonraki yıllardaki karikatürlerden hareketle dansözün Nana olabileceğini düşünüyorum. Necmi Rıza, İstanbul’daki basın toplantısıyla Anadolu’daki oturak âlemini yan yana getiriyor. Ancak esprinin kimi hedef aldığı pek açık değil: Gösteriye dönüşen gazeteciliği mi hicvediyor, taşrayla şehir arasındaki ikiyüzlülüğü mü gösteriyor, yoksa kadın bedenini bir kez daha seyirlik hâle mi getiriyor? Muhtemelen üçünü birden yapıyor, fakat erotizasyon, hicvin önüne geçiyor.


Pazar, Eylül 20, 2026

Bi öpek mi?

Yukarıdaki fotoğraf yetmişli yıllardan olmalı, muhtemelen bir pavyon fotoğrafçısı çekmiş… İstanbul, Laleli filan, oralardan… Bakınca gerisini kuruyorum, Mıstık abi.

Fotoğrafçı, müşterileri rahatsız etmeden masalar arasında gezinen, kimden ne alacağını, kime ne satacağını bilen bir çakal olmalı… Kendini sanatçıdan sayan, Maltepe’yi üst üste fosurdatan, deri ceketli, geniş yaka gömlekli bir oğlan. Yakınlarda Karaköy’den İspanyol paçalı kaçak bir “Amarikan” kot bulmuş, onu giyince iyi hissediyor kendini… Dal gibi, ipince. Garsonlarla, kızlarla gevezelik etse de aklı, alelacele tabedip satacağı fotoğraflarda.

Beyabiyi görür görmez bellemiş zaten, iyi tanıyor böylesini. Kaportacı kılıklı, diye geçirmiş aklından, en iyi ihtimal yedek parça satıyor sanayide. “Getir koçum koyun pennirini” derken hanfendinin birini masaya çağırtacak filan… “Mümkünse yani” diye ekleyip filimlerdeki gibi başını sağa doğru eğecek.

Ha, kız oturduysa gözünü masadan ayırmamak lazım. Beyabi kızı koluyla sarıp yanağına dodağına yumulurken flaşı patlatacak… Fotoğrafçının hesabı belli: O kız, gündüz vakti yolda görse yüzüne bakmaz adamın. Böylesi fotoğrafı bir daha nereden bulacak?

“Hatıra işte beyabi” diyecek, “zulalarsın bi yere…” Ölçülü ölçülü gülümseyerek, utanır gibi yaparak…

Masadaki kızı mı soruyorsun, e onu da anlatayım…

Kız, soranlara yirmi iki yaşındayım derdi, kaç yıl bunu söyledi, halbuki ilk geldiğinde otuz ikiydi, günbegün daha yaşlı gösterdi, Cavidan abla makyajdan diyordu, “canımmm alıp götürüyor o kremler, uçuruyor yüzünün rengini...” Almanya'dan sipariş vermiş iyisini, yazın izne geldiğinde getirecek, komşusunun eltisi...

Kız Çorumlu, Ankara'ya gideyim derken Bursa'ya, hiç aklında yokken İstanbul'a gelmiş… Zamanında Nazmi diye bir oğlanı sevmiş. Liseyi bitirememiş, sınıfta filan kaldığından değil, bırakması icap etmiş. Orası yanlış anlaşılmasın diyor.

Kız mı konuşsun istiyorsun, e konuşsun Mıstık abi…

“İş işte canım, yoksa ne zorum var benim kalıntı kartoloş herifle… Tiner kokuyordu elleri, artık ne iş yapıyorsa…”

Cumartesi, Eylül 19, 2026

Uzaya Çıkan Cengaver

Nuri Kurtcebe, ismi Gırgır’la özdeşleşmiş, İlban Ertem ve Engin Ergönültaş’la birlikte derginin çizgi roman yükünü paylaşan ilk genç çizerlerinden. Ertem’in Küçük Adam’ı, Ergönültaş’ın Zalim Şevki’si ve Kurtcebe’nin Gaddar Davut’u, uzun yıllar Gırgır’ın en sevilen üretimleri oldular, derginin popülerleşmesine büyük katkı sağladılar. Bu çizgi romanları üretmeye başladıkları 1975’i kerteriz alırsak, o yıl Ergönültaş 24, Ertem 25, Kurtcebe ise 26 yaşında. Gırgır’ı sürükleyen hep bu gençlik enerjisi oldu zaten.

Gaddar Davut, Küçük Adam ve Zalim Şevki’nin aksine, günümüzde değil, 13. yüzyılda geçen tarihî bir çizgi romandı. Üretildiği dönem itibarıyla iki nedenle ilginçti. Birincisi, Türkiye’de çizgi roman geleneğinin önemli bir kolunu, gazetelerde günbegün tefrika edilen tarihî çizgi romanlar oluşturuyordu. Gaddar Davut, bu geleneğin bir parçası gibi görünmekle birlikte türün parodisini yapıyordu. İkincisi, mizah dergileri ağırlıkla aktüele ve yaşanan zamana odaklanıyordu, Gaddar Davut bu bakımdan alışılmışın dışında kalıyordu. Hem geleneğe yaslanıyor hem de onu popüler bir mizah dergisinde parodileştiriyordu.

Gaddar Davut, başlı başına komik bir tip değildi. Cesaret gösteren, kavgaya, uğraşa giren biriydi, “aptal kahraman” sayılamazdı. Böyle bakınca Suat Yalaz’ın Karaoğlan’ı veya Ayhan Başoğlu’nun Malkoçoğlu’su kadar Red Kit’i ya da Peyo’nun Küçük Prensi’ni de andırıyordu. Red Kit’in Düldül’ü gibi konuşan, insansı özellikler taşıyan Tıknefes diye bir atı vardı. Daha ilk serüvende tanıştığı Çulsuz’un, âşık olduğu kızla evlenebilmesi için tehlikelere atılıyordu. Bu yol arkadaşı, Küçük Prens’in hempası Afacan’ı hatırlatıyordu. İlk serüvenlerdeki arayışlar ve benzerlikler, Kurtcebe ustalaştıkça seyrelerek kayboldu. Öyle ki başlangıçta başrolde olan Tıknefes, sonradan unutuldu.

Davut, Kurtcebe’nin tanıtımıyla “hayatta hiçbir şey olamadığı için kahraman olmak zorunda kalan bir delikanlıydı.” Öyküsü, “hanların, hakanların, kılıç ve kalkanların şakır şukur öttüğü bir çağın göbeğinde” geçiyordu. Lakabı tipik bir komikleştirmeydi. Davut, esasen Selçuklular zamanında yaşayan, Sultan Aslan Kılıç’ın güvendiği yakın adamlarından biriydi. Sultan ona sırlarını anlatıyor, onu çeşitli görevlere ve uzun yolculuklara gönderiyor, oğlunu bile emanet ediyordu.

Serüvenler, o yılların Gırgır çizgi romanlarında yaygın olduğu üzere, sürekli aksiyona ve harekete dayalıydı. Bir ülkeden diğerine gidiliyor, yolda tehlikelerle karşılaşılıyor, eldeki emanet çaldırılıyor, kaybediliyor ve tekrar bulunuyordu. Karmaşa ve kovalamaca sayfalarca, haftalarca sürüyordu. Gaddar Davut ve yanındaki yoldaşı -bazen Çulsuz, bazen de Sultan’ın ele avuca sığmayan haşarı oğlu Mesut- kaçıyor, koşuyor, hapsoluyor, kurtuluyor, tekrar kaçıyorlardı.

Gaddar Davut’un daha ilk günden belirginleşen özelliklerinden biri, yaşanan serüvenin gerçeklik duygusunu bozan esprileriydi. Hikâye devam ederken karakterlerden biri okura, çizere, bize dönerek “Bu resimli romanda oynadığım için para alacak mıyım?” diye sorabiliyordu. Gaddar, Kurtcebe’ye ters düşebiliyor, “Biz bu romanın kahramanlarıyız. Bize bişi olursa hikâye yürümez. Çaktın mı?” diye uyarıda bulunabiliyordu. Karakterler, bir çizgi romanın içinde yaşadıklarını biliyor, gerektiğinde bunu hatırlatıyorlardı.

Müzik, serüvenlerde sıkça başvurulan espri kaynaklarındandı. Davut, daha ilk serüveninde gitarla dolaşıyor, karşısına çıkan kötü adama “Rakınrol çalayım mı?” diye soruyordu. “Rakıdan bol ne var yahu! Sen arancıman bilyon mu?” diye cevaplanan bir soruydu bu. Zindancının Rasputin, Afrikalı yerlinin Zühtü türküsü söylediğini, denizin ortasında birinin Erol Evgin şarkısı mırıldandığını, kavga ederken dans etmeye başlayan savaşçıları düşünün. Müzikliydi Gaddar Davut.

Çizgi olarak yenilikçiydi Kurtcebe. Çizerlik mahareti gerektiren kalabalık sahneler istifliyor, geniş açıdan detaya iniyor, sayfasına tek bir anlatım kutusu ya da balon içermeyen kareler katabiliyordu. Sultan’ın Hediyesi serüveninde iki sayfa boyunca bir çanın yuvarlanışını resmediyor, o devinimi başlı başına bir anlatı unsuruna dönüştürüyordu. Zaman Gezgini’nde Gaddar ile Çulsuz’un kaldıkları kulübenin etrafını saran çapulcu ordusunu uzun uzun, kare kare gösteriyor, iki arkadaşın o devasa kalabalığı fark etmemesini iştahla anlatıyordu. Pek çok çizerin üç karede anlatıp geçeceği bir ânı üç sayfaya yayabiliyordu.

Gaddar Davut’un anlatı olarak asıl farklılaşması, tuhaf ve akla gelmedik biçimde bilimkurguya yakınlaşmasıyla başladı. Davut ve Mesut bir serüvenin sonunda zindandan kaçıyor, denize düşüyor, oradan da bir adaya çıkıyorlardı. Adada karşılarına çıkan Aynştayn Faik, İnekler Gezegeni Mokomokok’tan gelen İnek Adamlar tarafından kaçırılınca uzayla tanışıyorlardı.

Haçlı Seferleri’nden ve kılıçlardan uzay araçlarına ve ışın tabancalarına geçişin amacı, serüvenler tamamlandıkça berraklaştı. Kurtcebe, bilimkurguyu kullanarak yetmişli yılların siyasetini, nutukları, milliyetçiliği, marşları, savaş tutkusunu eleştiriyordu.

Yayımlandığı dönem için sahiden öncü nitelikli denemelerdi bunlar. Kurtcebe, Gırgır’da ve mizah dergilerinde bilimkurgunun anlatım imkânlarını genişleten isimlerdendi. Savaş karşıtlığını ve otoriteye itirazı bu türün içinde ısrarla işliyordu. Gaddar Davut’u bırakarak daha sert ve gerçekçi çizgi romanlara yönelmesi, serüvenlerin değişimi dikkate alınırsa sürpriz değildi.

Kurtcebe’nin tarzının, bence, kısmen Dıgıl’ı (1989), kısa ömürlü Zeplin’i (1991), belki RH+’ı (1993) etkilediği söylenebilir. Mizah dergilerinden beslenen yerli çizgi romanda bilimkurguya ve fantastiğe açılan önemli bir kapıydı onun üretimi. Gırgır’dan ayrıldıktan sonra Limon’da yaptığı çalışmalardan oluşan Boyut Farkı (1991) albümü, bu yöneliminin derli toplu bir örneği olarak gösterilebilir.

Türkiye’de bilimkurgu üzerine yapılacak kapsamlı bir çalışmada Gaddar Davut’un ve Kurtcebe’nin mutlaka yeri olmalı. Kılıçbaz bir tür, insanlığın kendi geleceğini nasıl yok edeceğini anlatmaya varmıştı. Davut çağ değiştirmiş, uzaya çıkmış, geleceğe gitmişti. İnsanların savaşma tutkusuysa yerli yerinde duruyordu.

Cuma, Eylül 18, 2026

Hatırlamak-Unutmamak

Millet olarak unutkan olduğumuz sık sık söylenir. Okuryazarlarımızın “Bu halk…” diye başlayan ezber eleştirilerine ve bunların toplumun hemen her kesiminde çeşitli biçimlerde yinelenmesine bakılırsa, unutkan olduğumuza inanmamız gerekiyor. Ama…

Yukarıda 1985 yılına ait bir Gırgır kapağı var. Gani ve Gürcan imzalı kapak, tipik bir Gani Müjde esprisine dayanıyor. Müjde’nin bunca yıl nasıl popüler kalabildiğini de açıklayan bir mizah anlayışı bu: Ortalamayı biliyor ve ona inanıyor. Zaten bana kalırsa başka türlü uzun süre popüler kalmak pek kolay değil.

“Bu halkın unuttuğu filan yok,” derseniz eğer esprinizi uzun uzadıya açıklamak zorunda kalırsınız. Oysa kabul görmüş bir klişeyi kullanınca pat diye amacınıza ulaşırsınız.

Kapağın sağ alt köşesindeki konuşmaya bakılırsa, sağcıların peşinden koşan ve onlara oy verenler kolayca aldatılabilecek insanlardır. Kalabalığın arasına karışıp borç para isteyerek bu “cahilleri” hemen kandırabilirsiniz. Çünkü unutkandırlar.

Oysa sıradan insanlar için siyaset ve oy verme güdüsü, bütün büyük laflara ve iddialara rağmen, çoğu zaman somut çıkarlardan ayrı düşünülemez. İş vaadi, işini kaybetme ihtimali ve maddi kayıp korkusu her türlü büyük siyasetin önüne geçebilir. İnsanlar muktedirler karşısında ne kadar güçsüz ve kolayca harcanabilir olduklarını bilir, hayatlarını buna göre kurarlar.

Fakat bunu açıkça kabul etmek kolay değildir. Bunun yerine, kendileri dışındaki herkesin çıkarcı ve numaracı, cahil ve ruhsuz, kâfir ve terörist, vatansız ve hain olduğunu söyleyerek ahlaki üstünlük üretirler.

“Bu halk unutur, hafızasızdır,” demek de söyleyeni ruhen ve fikren bir basamak yukarı taşır. Unutan hep başkalarıdır; söyleyen ise gören, bilen ve hatırlayandır. “Bu halk” başka, “ben” başkayım hissinden söz ediyorum Mıstık Abi.

Bana “Bu halk unutur” sözü pek inandırıcı gelmiyor. Aziz Nesin’in dediği gibi: “Biz söylemeyiz, söyleniriz.” Ben daha çok buna inanıyorum. Unuttuğumuz filan yok. İşimize geldiğinde konuşuyor, işimize geldiğinde susuyoruz. Herkes olup bitenin az çok farkında.

Mesele hafıza değil, hatırlamanın bedelini kimin ödemek istediği gibi geliyor bana.

Perşembe, Eylül 17, 2026

Böyle olabilirdim

80’lerle ilgili bir fotoğraf üretme modası oldu, yorum yazmak için dalganın geçmesini bekledim. İnsanlar eğleniyorlar, biri çıkıp o işi “entelektüelize” etmeye, biraz da oyunbozanlık yapmaya kalkıştığında tedirgin olabiliyorlar. Eğlenirken yargılanmak istemiyorlar elbette. Bir de akışa kapılmak meselesi var. İnsan kendisini yaptığı seçimlerle farklı görüyor, “ben de herkes gibiyim” hissi kolay kabul edilecek bir şey değil. Ama galiba asıl beni durduran, bu fotoğrafların sahte olduğunu bile bile bize bir hatıra duygusu verebilmesiydi. Nasıl gelişeceğini merak ettim.

Sorulmuş, “Niye 90’lar değil de 80’ler?” 90’lar bana günümüzden o kadar uzak görünmüyor, yani nostaljik olarak o denli güçlü gelmiyor demek istiyorum. 80’ler ise saçları, kıyafetleri ve renk dokusuyla hemen ayırt edilen bir “geçmiş” paketi sunuyor. Birkaç işaret yetiyor, herkes hangi yıllara gittiğini anlıyor. “Önce-sonra” gösterisi yapmak için elverişli bir mesafe bu. O yılları yaşayanlar kendilerine bakıyor, yaşamayanlar anne-babalarının gençliğine dahil olabiliyorlar. 80’lerde çocuk veya genç olan 45-60 yaş aralığındakilerin, çocuklarıyla birlikte sosyal medyada yüksek bir oranda var olabileceklerini düşünüyorum.

Yine de bunlar, yukarıdaki demografik tahmin de dahil, mesele olduktan, dalga yayıldıktan sonra bulduğumuz ve “uydurduğumuz” açıklamalar. Neden tam o sırada bu oyunun tuttuğunu yalnızca kuşaklarla veya estetik tercihlerle açıklayamayız. Aynı çekince, sosyal medya için konuşulan yaş skalalarına da düşülmeli, bana yapılan ayrımlar söylendiği kadar keskin gelmiyor. “Facebook'u yaşlılar kullanıyor” gibi genellemeler, insanların farklı mecralarda farklı biçimlerde var olabildiklerini açıklamıyor, her mecranın kendine özgü kodlarını öğrenerek oralara dahil oluyoruz. Platformların sunduğu araçlar, algoritmaların önümüze getirdikleri ve birbirimizden görerek yaptıklarımız da işin içinde. Yaşayanlar için bir otobiyografik hafıza yoklaması, yaşamayanlar için anne-babalarının dünyasına açılan bir retro fantezi imkânı oluştu.

E, üretilen fotoğraflar da pohpohlayıcı güzelleştirme efektleriyle kotarılmış… İşin zahmeti az, herhangi bir siyasi angajman gerektirmiyor, mahremiyet sınırlarını zorlamadan kendini göstermeyi sağlıyor. Sohbet açıyor, sosyalleşmeyi kolaylaştırıyor, bakılma ve beğenilme isteğini besliyor. “İnsan niye katılmasın?” “Ne var ki bunda?” soruları eylemi normalleştiriyor.

Bana yeni ve ilginç gelen, insanların sahte olduğunu bile bile bu fotoğraflardan bir hatıra duygusu üretebilmesi. Fotoğraf gerçekmiş gibi duruyor fakat hepimiz o fotoğrafın hiç çekilmediğini biliyoruz. Yine de kendimize bakıp bir yakınlık hissediyoruz. “Böyleydim” ile “böyle olabilirdim” farkı önemsizleşiyor. Hemen herkes, geçmişte yaşamış olabileceği alternatif bir kendini paylaşıyor. Yapay zekâ fotoğraftan çok kişiye özel biyografi üretiyor.

Üstelik bu biyografide herkes olduğundan daha güzel, daha havalı, daha fotojenik. O yıllardan kalma bir fotoğraftaki kötü saç kesimi, üstümüze oturmayan kıyafet, yüzümüzdeki huzursuzluk ve salaşlık ayıklanıyor. Yüzümüzle birlikte geçmişimiz de rötuşlanıyor, pürüzsüzleştiriliyor.

“Pürüzsüzlük” çok fena yaygınlaşıyor desem ne değişecek Mıstık abi.

Çarşamba, Eylül 16, 2026

Özeleştiridir, arzederim

Geçen ay “derin hakikatler” yazılarım beş yüz bin civarında etkileşim aldı ama ben nasıl algılandığımı, hangi gerekçelerle okunduğumu pek bilmiyorum.

Yakın zaman önce bir arkadaşım, “Büyük laflardan hoşlanmıyorsun ama küçük malzemeden büyük sonuçlar çıkarmayı seviyorsun,” dedi. İster istemez kendimi savundum. Dost sohbetiydi, geçti gitti ama bir süredir neyi nasıl yaptığıma dair daha “derin” düşünmeye başladım.

Eski dergiler, unutulmuş yazarlar, kütüphane koleksiyonları ve popüler kültür kalıntılarıyla ilgileniyorum ama nostaljiye kapılmadığımı vurgulamaya özen gösteriyorum mesela. Nostaljiyi inkâr ettiğim düşünülüyor olabilir. Oysa değil. Nostalji masadaki güzel bir meze, onunla karnımı doyurmak istemiyorum.

Geçmişe yoğun biçimde dönüyorum ama onunla arama eleştirel bir mesafe koymaya çalışıyorum. Bunu siyasi tutumum ve akademik alışkanlıklarımla açıklayabilirdim. Sonra, geçmişi sevdiğim düşünülürse eleştirelliğim zedelenecekmiş gibi bir his taşıdığımı fark ettim. Bazen bu ayrımı gereksiz yere vurguladığımı anladım. Arşivciliğimin muhalif değil de muhafazakâr biçimde okunma ihtimali beni tedirgin ediyor, Mıstık abi.

Şunu da yapıyorum: Yazarken eleştirel ve mesafeli olmaya gayret ediyorum ama örneğin mizah dergilerini ya da çizgi romanı anlatırken o yazıların motor gücünü mesafeden çok alana olan bağlılığım oluşturuyor.

Bunu insan ilişkilerimde de yaşadığımı söyleyebilirim. Bir şeye ya da birine kızmam için önce ona önem vermem gerekiyor. Diğer yandan çelişkili bir yönüm de var: Bağlılık duyduğum şeylerin beni yönetmesini istemiyor, onlara karşı daha da eleştirel davranabiliyorum.

Birisi benim için “Popüler kültürün ihmal edilmiş alanlarıyla ilgileniyor,” demiş. Karşılıklı konuşsaydık, “Hayır, öyle değil,” der, başlardım anlatmaya: “Bir şey neden önem kazanırken bir diğeri önemsizleştiriliyor, ben ona bakıyorum,” filan. Halbuki yanlış bir yorum da yapmamış o arkadaş. Galiba beni ajite eden, “ihmal edilmiş alan” vurgusu. Beni konuya yönlendiren temel motivasyon vefa değil çünkü.

Sonra içimdeki muhalif bana da itiraz ediyor: “Ne yapsan vefaya varıyor, Levent. On binlerce insan çocukluklarını hatırlattığın için Oğuz Aral yazısını okudu mesela.”

Of puf.

Beğenilmekten çok, doğru okunmaya ihtiyaç duyduğumu itiraf ediyorum. Benim gördüğüm ayrımların okur tarafından da aynı hızla görülmesini bekleyerek saçmalıyorum.

Yukarıda yazdıklarım bir özeleştiri olarak okunabilir, arz ederim.

Salı, Eylül 15, 2026

Patronumuz Hediyelik Eşya

University Club
Norman Rockwell bana, illüstratör tanımını tam anlamıyla karşılayan, ürettikleriyle kendi zamanını görselleştiren bir tarihçi gibi gelir. Neyi resmettiği kadar, nasıl resmettiğine de bakmayı gerektiren bir meslek erbabıdır. Edebiyatta bir karşılığı olsaydı, Mark Twain ya da O. Henry’yle hısım akraba olurdu sanki. Muzip, esprili ve empati duygusu yüksek bir gözü vardır. Buna iyimserliğini, insanları kendilerini görmek istedikleri biçimde resmetmesini de katalım.

Rockwell’in çağdaşı değilim, eserlerini sonradan seven, yıllar içinde nasıl kullanıldıklarına tanık olmuş bir meraklıyım sadece. Eskiden onu Beyaz Amerika’nın ressamı sayardım. Sonra şunu düşünmeye başladım: Onun çağdaşları arasında “ötekileri” kim çizmiş ve bunu yaparken onun kadar popüler olabilmişti? Bir noktadan sonra Amerika’nın kendisini onun çizgileriyle anlatması da ilginç geliyor insana. Günümüzün diliyle ve biraz hoyrat bir benzetmeyle söylersek, Rockwell bir Instagram filtresi gibi geliyor Amerikalılara. Oysa eserlerini biliyorsanız eğer, Rockwell’in 1960’larda ürettikleri özellikle “tercih edilmiyor,” büyük resimde sadece iyimserliği sahipleniliyor.

Yüz yıl önce, onun çalışmaya başladığı yıllarda insanlar telefona, otomobile ve uçağa bakarak yaşadıkları değişimin hızından ve gelecekten korkuyorlardı. Rockwell’den ve onun kuşağındaki basın ressamlarından beklenense çoğunluk değerlerini temsil etmeleriydi. Dededen toruna herkesin hemen her konuda hemfikir olduğu varsayılıyordu. Büyük, güzel ve huzurlu Amerika resmedilmeliydi.

Rockwell, hakkında yazılanlara bakılırsa orta sınıfa mensup, dindar sayılabilecek bir ailede büyümüş. Babasının Dickens’ın eserlerini bütün aileye yüksek sesle okuduğu düşünülürse, Viktoryen bir auraya çocukluğundan beri aşinaymış. Bu okuma gecelerinde dinlediklerini zihninde canlandırdığı ve karakterleri çizmeye çalıştığını anlatıyor.

Dikkatini toplumun en muhafazakâr, değişimden en az etkilendiği varsayılan kesimlerine yöneltmesi boşuna değilmiş demek istiyorum. İlk dönem çalışmalarında fazlasıyla gelenekçi görünmesi, mesleğindeki hızlı yükselişini de açıklıyor. Hem çağdaşlarının hem de çalıştığı yayınların editörlerinin doğrularını ve kaygılarını paylaşıyormuş.

The Problem We All Live With 
Asıl başarısıysa zaman değiştikçe ortaya çıkıyor. Rockwell büyük fikirleri yüksek sesle ilan etmekten çok, küçük ayrıntılarla uğraşan bir usta. Resimlerinde savunduğu düşünceden önce yarattığı görsel canlılık fark ediliyor. Üstelik bunu naif ve masumane görünen bir sahicilikle yapıyor. Konu ne olursa olsun insanların kibrini, mahcubiyetini, kendilerini kandırma biçimlerini resmediyor.

Rockwell’in Paris’te modern anlatım biçimlerini denediği, Picasso’ya ve modernist ressamlara hayranlık duyduğu biliniyor. Fakat o yola hiç girmiyor. Bunun nedeni, resmetme becerisi ne kadar olağandışı olursa olsun, asıl yeteneğinin ressamlıkta değil, görsel hikâye anlatıcılığında yattığını fark etmiş olması olabilir.

İllüstratör, tanımı gereği, bir başkasının hikâyesini ya da reklam metnini alıp ona görsel bir boyut ekleyen kişidir. Rockwell ise çoğu zaman bununla yetinmiyor; kendisine verilen konuyu küçük bir tiyatro sahnesine dönüştürüyordu. Bir öykünün tamamını değil, o öyküyü zihnimizde harekete geçirecek tek kareyi çiziyordu.

Popüler bir hikâyeci olduğunu biliyordu. Basit ve anlaşılır olmaya çalışıyordu. Bir kapak ressamının okurlarıyla aynı frekansta kalması gerektiğini öğrenmişti. Tıpkı Dickens ya da Twain’in yaptığı gibi, insanlara iyi gelmek, resimlerine bakıldığında bir yakınlık ve “sempati” doğurmak istiyordu.

Ne ki, onu huzurlu ve beyaz orta sınıf Amerika’sının ressamı saymak eksik olur. Özellikle The Saturday Evening Post sonrasındaki çalışmalarında ırkçılık ve ayrımcılık gibi konulara yöneldi. The Problem We All Live With ve Murder in Mississippi, eski iyimserliğinin ortadan kalkmadığını, fakat artık kötülüğü kadrajın dışında bırakamadığını gösteriyordu. Önceleri Amerika’yı, kendisini görmek istediği biçimde resmediyordu; sonraları aynayı onlara çevirdi diyelim.

Rockwell, uzun yıllar fıkra anlatan bir amcaydı bence. Gevrek bir tebessümle kötülükten arındırılmış anekdotlar anlattı. Sonra bir gün, anlattığı fıkranın dışında bırakılan insanları, yok sayılanları ve esprinin arkasına saklanan niyeti de resmetmeye başladı.

Hoş, ne desek nafile: Amerikan kanonu onu kendisine muhalefet eden işleriyle değil, güleç yüzüyle hatırlıyor. Çünkü iyimser Rockwell’in dolaşıma girmesi daha kolay. Takvime, reklama, kahve fincanına ve yılbaşı kartına basılabiliyor, huzursuzluk veren Rockwell ise müzede sergileniyor. Küresel popüler kültürde onun iyimserliği yaşamaya devam ederken kendine özgü itirazları ancak birer dipnota dönüşüyor. Hafızayı kanondan çok hediyelik eşya dükkânı yönetiyor olabilir mi Mıstık abi?

Murder in Mississippi

Pazartesi, Eylül 14, 2026

Ölçüler ve Terziler


Nüzhet İslimyeli bunları 1970 yılında yazmış. Hafif tertip öfkeli, hafif tertip de kehanetçi bir üslupla sanatı tarif etmiş.

Her dönemin olumlanan ve olumsuzlanan kendine özgü eğilimleri var. Değişmeyen şey ise yaşanan zamanın bir “bunalım çağı” olduğuna ilişkin kolaycı yargı galiba. Geçmişte yazılmış güncel metinlere bakınca bu tavır kendini ziyadesiyle belli ediyor. Aktüel olmayı bağırmakla karıştırdığımızdan, yaşadığımız zamandan “tiksindiğimizi” herkese duyurmak istiyoruz.

İslimyeli, bunalımı zamanın ruhu olarak işaretlemiş; skandal arayışını da bunun bir parçası saymış. Salvador Dali ile hakkında pek bir şey bilmediğimiz bir başka sürrealist ressamı aynı kültürel çöküşün belirtileri (hastalıksa eğer semptomları) arasında değerlendirmiş. Dahası, o bunalım gün gelip sona erdiğinde Dali’nin tuvallerinin “2500 yıllık sanatın o müstesna ahenginden” düşeceğini (kaybolup gideceğini) ileri sürmüş.

Bu faslı ayrıca tartışmaya gerek yok sanırım. Unutulup giden Dali’nin eserleri değil, skandalları oldu.

Metindeki “normalin dışında olan yaratıklar” sözü ise ayrıca dikkat çekici. İslimyeli’nin kimi kastettiğini bilemiyorum. Cinsel tercihlerle ilgili bir iddiada mı bulunuyor acaba? Her durumda, farklı olanı “yaratık” diye niteleyen cümlesi, savunulduğu söylenen sanat anlayışından çok daha fazlasını anlatıyor.

İşte tam da burada, “farklı olanı” yaratık ilan eden bakışla “bunalım çağı” teşhisinin aynı kaynaktan beslendiğini anlıyoruz: kendi ölçüsünü şaşmaz ve sapmaz ölçüsünde mutlak sayan bir zihniyeti okuyoruz.

Tek ve değişmez bir “sanat tanımı” elbette yok. Fakat sanatı bir tanıma sabitlemek, sonra da o tanımın koruyuculuğuna ve hamiliğine soyunmak isteyen çok. “Bunalım” denilen şey belki de buralardan başlıyor. Farklı sanat anlayışlarının ortaya çıkması ya da yeni oyuncuların itibar kazanması, eski hamileri tedirgin ediyor, mutlaka öfkelendiriyor.

Bourdieu, Sanatın Kuralları kitabında özetler: bir kültürel alan; yerleşik/tanınmış figürler ile alana yeni giren üreticiler arasında gelişen, alanın “meşru tanımı” üzerine yaşanan, bitimsiz bir mücadeleye sahne olur. Yeni gelenler mevcut güç dengesini sarsmaya çalışırken, yerleşikler bu dengeyi korumaya çalışır. Bana kalırsa bu direniş çoğu zaman kişisel bir çıkar kaygısı olarak değil, “alanın çöküşü” endişesi olarak sunulur.

Bugünden tiksinmek de yeni oyunculardan hazzetmemek de bu iktidar kaygısının bir parçası. Her kuşak, kendi zevkini sanatın ezelî ve ebedî ölçüsü sanıyor. Sonra zaman geçiyor, sanat kalıyor, ölçüler ve terziler berhava oluyor.

Pazar, Eylül 13, 2026

Puslu


 

Çizgilere Derkenar 45

Çizgi roman, 1930-1990 arasında öylesine önemli bir eğlence aracıydı ki farklı mecralara taşınırdı. Sakızlardan çıkan tek kareleri biriktirdiğinizde bir hikâye tamamlanırdı. Bugünün bolluğunda anlaşılması güç bir yöntem: Çocukların hikâyenin peşini bırakmayacağına güveniliyordu. Yukarıdaki kareler, 1950’lerde satılan sakızlardan çıkmış.

Çizgi roman ve mizah dergileri en popüler dönemlerinde devletten neredeyse hiç ilgi görmedi. Oysa Gırgır ile Fırt, 1980’lerde pekâlâ posta pulu olabilirdi. Pulları ancak 2019’da çıkarılmış; ilgilisi olarak ben bile yeni gördüm.
Yetmişli yılların sonunda Çivi’de yayımlanan, Ragıp Derin’in çizdiği ve Kandemir Konduk’un yazdığı bir çizgi romandan Yaşar Kemal karesi… Yazar, kâğıt sıkıntısı yüzünden kitabının basılamamasından yakınıyor. Bugün hatırlaması bile güç ama bir zamanlar kâğıt yokluğu yayıncılığın başlıca dertlerindendi.

Yine Çivi’den, Haslet Soyöz imzalı bir çizgi roman (1979)… Aynı anlayışla yapılmış ünlü bir “Turhan Selçuk” sayfasını biliyordum; meğer bu da bir serinin parçasıymış. Espri, Cem Karaca’nın Tamirci Çırağı şarkısı nedeniyle yeni sayılmaz ama Soyöz’ün niyeti ve üslubu ilginçmiş. Beş altı sayı sonra bırakılmış. Fikir ve senaryo bakımından beslenebilse, bugün hatırlanan bir seri olabilirmiş.

Cumartesi, Eylül 12, 2026

Mambo Jambo




Dönem normalleri

Fırt dergisini tarıyor, çizgi romanlarını listeliyorum. Baktıkça hatırlıyor, esprileri ve üslubu anlamaya çalışıyorum. Peşinen söyleyeyim: Bugünden bakınca kolay anlaşılmıyor.

Yukarıdaki fotoroman, televizyonda yayımlanan bir reklamın parodisi olarak düşünülmüş; derginin niyetine uygun biçimde bir “seks fıkrasına” dönüştürülmüş. Sunucu yeni bir ürünü tanıtır gibi mikrofonu uzatıyor, karşısındaki de kokusunu, rengini övüyor, klasik bir tv reklam sahnesi. Son karede “ürün” ortaya çıkıyor: çıplak bir kadın, yatağın kenarında oturuyor. “Hiç böylesini yememiştim… UNGH!” repliği de bu çakışmayı tamamlıyor. Reklamı hâliyle hatırlamıyorum.

Bugün böyle ya da buna benzer bir espri yapılabilir mi? İçinde yaşadığımız siyasi ve kültürel konjonktürü düşünerek “yayımlanamaz” cevabını verebiliriz. Hatta yayımlanması bir yana, muhtemelen üretilemezdi bile. Şaşırtıcı mı? Pek değil.

Meseleyi tersinden düşünelim. Yetmişli yıllardaki yayıncılık ve hukuk koşulları bugün de geçerli olsaydı ve böyle bir iş yayımlanabilseydi, kültür endüstrisi, üreticiler ve okurlar bu espriye nasıl tepki verirdi? Bir tür “ya şöyle olsaydı?” sorusu soruyorum.

“Normal” dediğimiz şey ne kadar değişmiş, değil mi? Erbulak bu fotoromanda oynarken 47, Serezli 42 yaşında. Genç değiller yani. İnsan nedense genç olmalarını bekliyor; çünkü espri düpedüz ergen esprisi. Buna rağmen böyle bir işi oynamak onlara tuhaf gelmemiş.

Serezli ile Erbulak, mecazen tefe konurlardı bugün. Sosyal medyada günlerce tartışılır, sanatçı kimlikleri bu işle birlikte anılır, sonraki çalışmalarına da bu sabıka üzerinden bakılırdı.

Kimseye tuhaf gelmediğini söyleyemem elbette. Ben çocukken Fırt almak bile riskliydi, gizli saklı edinilen, yakalanınca insanı utandıran bir dergiydi. Demek ki tepki vardı, fakat yayımlanmasına engel olacak kadar güçlü ve görünür değildi. Bugün değişen yalnızca yasakların sınırı değil, itirazın gücü ve kamusallığı da değişti.

Cuma, Eylül 11, 2026

Son Okuduklarım 118

Bir İntikam Hikâyesi, Türkiye’de 2001 yılında yayımlandığında fark etmediğim, filme uyarlandıktan sonra da bir türlü dönüp okuyamadığım meşhur A History of Violence grafik romanı için tercih edilen isim. Hikâyenin gerçekçi sertliği ve her an bir şey olacakmış duygusu veren yavaşlığı çok başarılı. John Wagner’in senaryosu, özellikle Amerikan piyasası düşünüldüğünde, çizgi romandan çok Hollywood’a yakın duruyor.

Vince Locke’un çizgileri ise çok çarpıcı değil. Süper kahraman berraklığının dışında duran, “arthouse” görünecek bir estetik arandığı için tercih edilmiş sanki. Hikâyenin akışı iyi olunca çizginin anlatıdaki ardışıklığı kurması galiba yetmiş.

Bizimkiler bu albümü filme uyarlanmasından çok önce nasıl keşfetmiş, hangi ölçütlerle seçip yayımlamış, merak ediyorum. Bunca yıl neden yeni baskısının yapılmadığını da anlamıyorum. Muhtemelen pek satmamış olmalı. Yoksa itibarlı bir albüm ve sıra dışı bir çizgi roman örneği.

Yakın dönemin en üretken Avrupalı çizgi romancılarından biri olabilir Fabien Toulmé. Yeni albümü Ulis’te yine iyicil ve sakin bir hikâyeyle çıkıyor karşımıza. Bir tür tükenmişlik sendromu yaşayan kahramanını hiç bilmediği bir çevreye ve yeni bir işe atıyor. Kahramanımız İvan, çeşitli psikolojik sorunları ve zihinsel engelleri bulunan ergen öğrencilere yardımcı eğitmenlik, hatta arkadaşlık yapmaya başlıyor.

Çocukların gündelik hayatta karşılaştıkları güçlükler, mesleki sorunlar, önyargılar ve kırılganlıklar derken İvan da öğrencileri ve yeni iş arkadaşlarıyla yakınlaşarak “hayata dönüyor”. Dayanışmaya, sabra ve birlikte yaşayabilmenin gücüne dair dokunaklı bir hikâye okuyoruz.

Ucuz Fanzin, yapay zekâ yardımıyla Yeşilçam’da üretilmiş Zagor filminin çizgi roman uyarlamasını yapmış. İşin içinde tür sevgisi, romantizm ve koleksiyoner ilgisine cevap verme arzusu olduğu anlaşılıyor. Film, eldeki kopyası itibarıyla zaten “pulp”, tahkiyesi de kopuk bir ardışıklığa dayanıyor. Sakaleti ve taklit iştahı nedeniyle ilginç. Türe ilgi duyan bir avuç meraklı olarak filme sempatiyle bakıyoruz, o ayrı ama dağınıklığının da farkındayız.

“Bu filmlere boşuna trash, B-movie veya pulp denmiyor,” diyebilirsiniz. Üretildikleri dönemin koşulları içinde ucuz ya da yetersiz olduklarının pek de farkına varılmadan kotarılmış filmler bunlar. Yıllar önce Yılmaz Atadeniz, türe ilişkin “ucuz filmler” adlandırmasını ben yapmışım gibi beni ikna etmeye çalışmıştı:

“Ucuz olur mu kardeşim? Orada atılan merminin tanesi kaça, biliyor musun? Ben Suzan Avcı’yı oynatmışım, onun ne kadar pahalı bir oyuncu olduğundan haberin var mı?”

Söyleşinin yapıldığı salonda, kısa süre önce türün kült filmlerinden biri olan Dünyayı Kurtaran Adam’ı kahkahalarla seyretmiş bir izleyici topluluğu vardı. Hemen hiçbiri benim gibi o filmleri çocuk yaşta, anlattıklarına “kanarak” seyretmiş değildi. Atadeniz’i de tebessüm ederek dinlediler.

Filmleri üretildikleri yıllarda seyredenlerle sonradan sevenler arasındaki farkı vurgulamak istiyorum. Yapımcıları ve dönemin seyircileri, bugün bu filmlerin çevresinde kurulan estetik ve akademik anlamlandırmalarla ilgilenmiyorlardı. Bizim sonradan “camp”, “trash” veya “pulp” diye adlandırdığımız şey, onlar için çoğu zaman yalnızca filmdi.

Yeşilçamlı Zagor’un çizgi roman uyarlamasını okumadan önce, böyle bir uyarlamanın nasıl yapılabileceğini düşündüm. Çünkü her uyarlama aynı zamanda bir yeniden yapımdır ve kaçınılmaz olarak aslından sapar. Üstelik aslının tahkiyesi sorunluysa iki seçeneğiniz vardır: Ya boşlukları doldurur, hikâyeyi yeniden kurarsınız ya da özgün ardışıklığı bozmadan tekrar üretirsiniz. Bu çizgi roman uyarlaması bence ikisini de tam olarak yapmamış. Araya doğrudan Zagor çizgi romanlarından kopyalanmış kareler bile girmiş.

Yapay zekâyla çizgi roman üretmek, en azından şimdilik, pek normal karşılanmıyor. Çizgi roman üreticileri ve okurları bunu bir saldırı olarak görebiliyorlar. Daha doğrusu, mesele çoğu zaman duygusal tepkilerle karşılanıyor. Belki de bu yüzden uyarlamayı kimin yaptığı yazılmamış. Ardışıklığı kuran, filmden fotoğraf referansları seçen ve yapay zekâyı yönlendiren kişinin kim olduğu belirtilmemiş.

Yapay zekâ çizgi romanlarının hâlâ devamlılık sorunları var, bazen en basit ayrıntıları bile doğru üretemiyorlar. Öte yandan sabırla çalışılır ve ardışıklık fikri olan bir “üreticinin” elinde geliştirilirse iyi sonuçlar alınabilir. Nitekim iyi denemeler gördüm. Teknoloji sürekli gelişiyor, üç ay sonra ne olacağını kestirmek mümkün değil.

Kendim de denedim. Kişisel fikrim şu: Fazla “mükemmeller” ve bu yüzden insani görünmüyorlar. Endüstriyel çizgi romanlarla grafik romanlar arasında nasıl gözle görülür bir çizgi farkı varsa, yapay zekâyla üretilen işler ile el emeği işler arasında da benzer bir ayrım oluşacak.

Zagor filminin çizgi roman uyarlaması sempatik bir hayran (fanart) çabası. Filme özgü hikâye yavanlığını da yapay zekâya özgü tuhaf eşitsizliği de taşıyor: Çok iyi karelerle vasat altı kareler yan yana duruyor. Bir bakıma kaynak aldığı filme benzeyen tarafı da bu.

İçli Bir Piç, Dündar Hızal’ın dokuz şiirinden ilhamla Ali Çetinkaya’nın yaptığı çizgi romanlardan oluşan bir albüm. İtiraf edeyim, Hızal’ı daha önce hiç okumamıştım; Çetinkaya’yı da bir iki işi dışında bu kadar derli toplu görmemiştim.

Hızal iyi bir şairmiş. Küçük İskender’le hısım akraba olduğunu hissettiriyor. Meydan okuyucu bir hüznü, bıkkın bir öfkesi var; frapan ve ajitatif duruyor. Çetinkaya’nın da değişik bir üslubu var. Çizerken çok küçülüyor mesela; boşlukları seviyor, kare kurmaktan çok sayfa tasarlamaktan hoşlanıyor. Daha çok çizmeli hissi veren çizerlerden. İstanbul cangılında sürüklenenlerden.

İçli Bir Piç hâliyle bir deneme: Şiirle çizgi romanı bir araya getiriyor, dizelerle kareleri birer yorum olarak eşleştiriyor. İster istemez video klip havasına girerek şiiri görselle somutlaştırıyor; bunu aşabilmek için görsel metaforlar arıyor ve şiirin büyüsünü bozmamak için bir akış üretmeye çalışıyor. Ortaya çıkan işler ne alışıldık anlamda çizgi romana benziyor ne de şiirin basitçe görselleştirilmesine.

Aylık popüler edebiyat magazinlerini takip etmediğim için bilemiyorum; belki oralarda böyle melez bir tür çoktan yaygınlaşmıştır.
Related Posts with Thumbnails