![]() |
Cuma, Nisan 17, 2026
Makyaj
Perşembe, Nisan 16, 2026
Güvenmenin maliyeti
![]() |
Bunu yıllarca öğrencilere anlatır, bu yargılar “doğru mu?” diye sorardım. Böyle mi hissediyorsunuz? Aslında, onları düşünmeye değil, düşünmeyi gözlemlemeye zorluyordum. Ders veriyorsanız, böyle bir gayeniz olmalı…Çünkü ortalama zekâ, ezberlerle ve klişelerle rahatça “geçinebilir” hatta salaklığı teşhir ederek kendine alan açabilir. Böylece insan, çok entelektüel, çok donanımlı ve açık fikirli görünebilir. İtibarlı görünmek, çoğu zaman yeterli bir dopamindir. Oysa iyi bir öğrenci, insanların nasıl düşündüğünü düşünmeli kendisine dışarıdan bakabilmelidir. Özfarkındalık dediğimiz şey tam da burada başlar. Bu mesafe, hem kendine hem dünyaya karşı kazanılan en kıymetli alanlardan biridir.
Peki neden böyle hissediyoruz? Yıllar içinde öğrencilerin verdiği cevaplar aslında bu sorunun ipuçlarını taşıyordu. İnsanlar çoğu zaman deneyimleyerek değil, duyarak yaşıyor; duyduklarını veri kabul ederek karar veriyor. Algoritma ise istisnai bir hatayı bile norm gibi sunabiliyor. Böyle bir ortamda “birine güvenecek kadar zengin değilim” gibi espriler dolaşıma giriyor. Ama bu bir espri değil, bir savunma refleksi: “Güvenirsem kaybederim, şüphe duyarsam kendimi korurum” fikrine dayanıyor. Dünya, fark etmeden bir savaş alanına dönüşüyor.
Bunun sonucu açık: Kimse kimseyi referans almıyor. “Daha iyi bilen” dikkate alınmıyor. Herkesin bir doğrusu var ama ortak bir doğru yok diyelim.
Benim gördüğüm, kurumsal rollere duyulan güvenin hızla eridiği. Eskiden insanlar “doktora” bakardı; şimdi karşısında kendisi gibi birini görüyor. Bu da şu yargıyı doğuruyor: “Hata yapabilir.” Statüye duyulan güven tam burada çözülüyor. Üstüne sosyal medyanın performatif agresyonunu ekleyin. Herkes zeki görünmek istiyor ama akıl ve deneyimle uğraşmıyor. Oysa ortada basit bir gerçek var: Toplum dediğimiz şey ortalama zekâdan oluşur; kimse sandığı kadar zeki ya da eğitimli değildir.
Bazen insanların birbirine “cahil” demek için yaşadığı hissine kapılıyorum. Sürekli açık arayan, küçümseyen bir dille yaşıyoruz, hepimiz buna kapılıyoruz… Düşünmenin yerini alan bir performansın içindeyiz. Birini teşhir etmek, çoğu zaman yeterli bir haz sağlıyor.
Laf uzamasın, öğrenciler meseleyi kaotik biçimde tartışıyordu ama neredeyse hepsi aynı noktada birleşiyordu: güvenmenin maliyetinden kaçınmak. Çünkü güvenmek risk almak demekti. Aldatılabilir, küçük düşebilirdin. İnsanlar haklı olmak istiyor bunun en kolay yolu da kimseye güvenmemekten geçiyor. Güvensizlik ise risksiz bir zekâ gösterisi sunuyor. Bugün birine ya da bir şeye güvenmek, iyi bir insan olmaktan çok, aptallıkla eşleştiriliyor.
Çarşamba, Nisan 15, 2026
Salı, Nisan 14, 2026
İnsaflı Ankara
![]() |
| Eserin kopyası iyi okunmadığı için AI ile yeniden çizim |
Ankara’da balığın daha ucuza satıldığını öğrenen birinin safça sorduğu soru, esprinin yükünü taşıyor: “Nasıl olur, orada deniz yok ki?” Cevap kısa ve sert: “Deniz yok amma insaf var.”
İlk bakışta alışıldık bir Ankara-İstanbul karşılaştırması. Hatta hafif dozda bir Ankara romantizmi: İstanbul ahlaksız israfken Ankara erdemli perhiz olarak kodlanmış görünüyor, espri ister istemez siyasi bir hiyerarşi kuruyor. Deniz kaynaksa, insaf adaletli dağıtım olabilir mi?
Küçük bir ters köşe deneyelim. 1930’larda İstanbul’un kozmopolitliği, modernliği ve kapitalizmle kurduğu ilişki üzerine sayısız hiciv üretildi. Bu espri de o damarın devamı gibi okunabilir. Ama o zaman şu soruyu sormak gerekir: Aradan onca yıl geçmişken, aynı yapı neden yeniden üretiliyor?
![]() |
Daha sert bir yerden okuyorum: Cemal Nadir, katıksız bir İnönü hayranı... Yeni Ankara’nın, eski Ankara’dan -özellikle 1938 öncesinden- daha “insaflı” olduğuna inanıyor. Buradaki “insaf”, yalnızca ekonomik bir adalet iması değil politik bir düzen tahayyülü de içeriyor. Yani mesele balık fiyatı değil; merkezî aklın, piyasaya karşı ahlaki üstünlüğüne vurgu yapıyor.
Şu soru bu yüzden kaçınılmaz: Atatürk’ün yakın çevresinde olup da İnönü döneminde aynı ağırlıkla varlığını sürdürebilen kaç isim var?
Her dönem kendi yıldızlarını üretir. Siyasetçiler, gazeteciler, yazarlar, şairler… ve karikatürcüler. Yükselenler kadar sönümlenenler de vardır. Bu yüzden Cemal Nadir’i yalnızca “sevilen bir karikatürist” olarak değil, dönemin güç dengeleri içinde konumlandırarak okumak gerekir.
Kısacası burada bir balık fiyatı esprisi yok. Küçük bir replik üzerinden kurulan, oldukça kapsamlı bir zihniyet beyanı var.
Özel not: Bir Ankaralı olarak iyi bildiğim bir nakarattır: “Ankara nasıl güzel olabilir ki, orada deniz yok…” denir. Belki de bu yüzden, “orada deniz yok ki” diyen o saf karakter, farkında olmadan esprinin en gerçek tarafını belirliyor. Çünkü hiç şaşmıyor, mesele deniz değil, kimin neyin eksik saydığı oluyor.
![]() |
| Uskumru peşinde denize açıldığım günlerden biri... [Atakule kıyıları, Ankara Denizi] |
Pazartesi, Nisan 13, 2026
Beğenilmeyen Afiş
![]() |
Afiş elime geçince çizgilerin İbrahim Enez’e ait olduğunu hemen fark ettim. Biraz kurcalayınca da muhtemelen yapımcının tercih etmediği bir taslakla karşı karşıya olduğumu anladım. Enez’in imza atmamasını da buna bağlıyorum; zira bu tür durumlarda çizerin kendini sakınması veya gizlemesi pek istisnai sayılmaz.
Meraklısı için: Filmin yıldızı olan Yıldıray Çınar, altmışlı yıllarda taşranın gözde isimlerinden biri; radyodan parlayıp kısa sürede sinemaya taşınan, yakışıklılığı ve sesiyle öne çıkan bir türkücüydü. Yeşilçam’ın Anadolu’ya açıldığı o dönemde, bu tür filmler esasen türküleri dolaşıma sokmanın, halkla buluşturmanın bir aracıydı, hikâye çoğu zaman bahaneydi.
Afişe dönersem, ben sevdim ama insan niye beğenmemiş diye düşündüm ister istemez. Belki, özellikle Esen Püsküllü’yü ikna edici biçimde kuramamış olabilir, çünkü aynı filmin aşağıda paylaştığım nihai afişinde ise daha dengeli bir kompozisyon, iki karaktere yaklaşan yüzler ve daha “emin” bir çizgi görüyoruz.
![]() |
| Nihai afiş |
Kuşkusuz bazen aynı film için birden fazla afiş üretildiği olur ama ben nedense pek ihtimal vermiyorum. Sonra internette Enez'in imzasını atarak ürettiği bir afişe daha rastladım... O afişte Gelinin Muradı ismi hiç kullanılmamış. Garip kere garip. Hasılı, elimdeki çalışmanın neden rafa kalkmış olabileceğini hakkında spekülasyon yapmaya devam ediyorum.
![]() |
| Filmle ilgili bir başka afiş daha... |
Pazar, Nisan 12, 2026
Eşik ve Tercüme
![]() |
Dizler açık, eller dizlerde ve bekleme halinde. Yanındaki bavul ve çanta ise sahnenin en açık metaforu: gitmeye hazır bekliyor. O arada kalmışlığı vurguluyor. Bütün yol kavşakları az çok böyledir Mıstık abi; cuara üstüne cuara yakanlar, beklerken acımış çayları yarım yarım yudumlayanlar… bayramlık ceketleriyle erkekler…
Tabelalar dönemin ruhunu özetliyor. Memleketten çıkışın, göçün gayriresmî yollarla, aracılarla, dolmuş mantığıyla organize edildiği yıllar. “Acele vize” ifadesi ne tatlı bir palavradır. Yaşayınca anlaşılır: nasıl külfetli, nasıl yakıcı ve aşağılayıcıdır “kaç gündür bekliyoruz sıraları”.
Arka masadakiler, bizim adamın yalnızlığını pekiştirmek için “oradalar” sanki. Aynı kadrajdalar ama farklı dünyalardalar; sohbet, oyun, bekleyiş… belki Fenerbahçe laga luga artık ne konuşuyorlarsa. Görünen taş duvar çıkışsızlık mecazı gibi; karakterin psikolojisini sadece yansıtmıyor, enikonu dayatıyor. “Öğlen arabasıyla yola çıkacağız!”
Şimdi tuhaf bir şey söyleyeceğim: Bu fotoğrafa ilk baktığımda orada oturan adamı bir anlığına “Bob Dylan” sandım. Sahiden Türkiye gibi gelmedi. O kısa yanılgı anında başka bir ihtimali düşündüm: Aynı bavul, aynı bekleyiş, ama başka bir hikâye. Dylan olsa, “yürüyorum işte otoyolda, elimde bavulum” diye mırıldanırdı herhalde. Bizdeyse Mahsuni aynı yerde durup “kara gözlüm nisan ayı gelince / gene yolumuzda gurbet görünür” derdi mesela.
Demek ki mesele benzerlik değilmiş. Aynı pozun iki ayrı dilden tercümesiymiş.
Bu yüzden o ilk yanılgı hiç de saçma gelmiyor artık. Aksine, bu fotoğrafın açtığı gedik tam da orası. Altmışların sonu… Bizde devrimci ozanların, türkülerin yükselişi. Belki de Amerikan folk müziğinin, protest damarın yerli bir karşılığını arıyorduk. 68’in ruhunu ve köklerini yerlileştirme telaşındaydık… Aynı bekleyişi kendi sesimizle söyleme çabasındaydık.
Adam, Dylan’a benzemiyor, biliyorum. Zaten mesele de bu değil. Biz hâlâ kendi hikâyemizi, bir başkasına benzetmeden anlatmayı beceremiyor olabilir miyiz?
Cumartesi, Nisan 11, 2026
Herkes terzi: Güvenli Ölüler
![]() |
İşleyiş son derece basit: Biri öldüğünde, yani ona yönelik eleştirinin fiilen gereksizleştiği bir anda, zihin o gerçek insanı silip yerine kendi hikâyesini yerleştiriyor.
Buna posthumous idealization (ölüm sonrası idealizasyon) deniyor. Öleni gerçekte olduğundan daha kusursuz, daha saf, daha “anlamlı” hale getirilmesi süreci. Biliyoruz ki, yaşayan her insan öngörülemezdir; eğer onu zihninizde dondurup sabitlerseniz, onu ancak o zaman “güvenli” birine dönüştürürsünüz. Ölüler itiraz etmez, değişmez, ilişkiyi bozamaz. Bunu en çok anne babalarımıza yaparız. Sorunlu ve yarım kalmış bir ilişkimizi onlar gittikten sonra kusursuzlaştırırız.
Tersi de mümkün. Önce değer verilen biri, ölümünden sonra hınçla önemsizleştirilebilir (posthumous devaluation) ya da düpedüz şeytanlaştırılabilir (posthumous demonization). Bu kez bastırılmış öfke, kendini aklama ihtiyacı ve yine kontrol arzusu devreye girer.
Elbette bunlar gerçek bir sevgiden ya da sahici bir nefretten doğmuyor; daha çok bir poz, bir gösteri. Olsa olsa kaybın estetikleştirilmesi olabilir.
İvan Turgenyev’in Klara Miliç isimli novellası bu durumu neredeyse klinik bir berraklıkla anlatır. Metin, yazarımızın hiç de tarzı olmamasına rağmen gotik bir karanlıkla ilerler: Bir adam, yaşarken ilgilenmediği, hatta reddettiği bir kadına, o kadın öldükten sonra âşık olur. Hikâye bu! İster istemez soruyorsun: E kaçıyordun, korkuyordun, ne oldu da şimdi delirecek kadar bağlandın?
Kadın hayattayken doğrudan ve talepkârdır; adam ısrarla geri durur. İlk bakışta bunu ahlaki bir mesafe sanırız. Oysa mesele başkadır: Kadın, adamın kurduğu steril dünyayı bozma potansiyeline sahiptir. Ölüm bu sorunu çözer. Kadın zararsız hale gelir, böylece idealize edilir, güvenli bir soyutlamaya dönüşür. Adamın yaşadığı şey aşk değil, kontrol altına alınmış bir hayal kurma imkânıdır.
Ölüm sonrası idealizasyon böyle bir şey Mıstık abi. Gerçek insan gider, yerine kullanışlı bir tahayyül gelir. İster yücelt, ister yerin dibine sok, ikisi de aynı amaca hizmet eder. Ve evet, edebiyat bütün bu tuhaflığın ortasında inatçı bir zihin açıcıdır.
Cuma, Nisan 10, 2026
Seyrüsefer Defteri 178
![]() |
++ Young Sherlock Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (31 Mart).++
Scarpetta Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (30 Mart).++ Peaky Blinders: The Immortal
Man (2026) dizinin fanları üzülsünler diye çekilmiş olmalı, hikaye olarak
parlak değil. Netflix ilgiyi satın almış (29 Mart).++ Project Hail Mary
(2026) Emrah ile gittik, romanı iddialıymış, film sarsak ve fazla holivut, bir
yerden sonra sünüyor (28 Mart).++ A Different Man (2024) yer yer ilginç, yer yer
absürd, enteresan işmiş (27 Mart).++ Vladimir Ep1 ve 2'yi seyrettim (26 Mart).++
Love & Death Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (25 Mart).++ Tatil (2o-24 Mart).++ Doğru Koca Nasıl
Seçilir (2026) Yasemin Sakallıoğlu performansını izledim, sevimli ve enerjik,
kadın hikayesi ve mizahı olarak ayrıca dikkat kesildim diyelim (19 Mart).++ War Machine (2026) Uzaylıları beklemiyordum, epey anime mecha olmuş hikaye (18
Mart).++ The Godfather Coda: The Death of Michael Corleone (2020) senaryo değil
ama film teknik olarak eski kalmış, en çok o ilginç geldi (17 Mart).++ Django
Unchained (2012) siyahi kostaklanmalar, spagetti abartılar, tatlı performanslar
ikinci seyredişim (16 Mart).++Dhurandhar The Revenge (2026) pek çok bakımdan
enteresan, bazı açılardan bizim diziler gibi bir şey, son kertede seyredilir bir erkek
hikayesi (15 Mart).++ The Bluff (2026) aksiyon olarak başarılı, hikayesi vasat,
intikam damarı vasat altı (14 Mart).++ Senaryo Kampı (8-13 Mart).++ Zulu (1964)
çocukluğumun en şahane serüven filmlerinden biriydi, bugüne kalması boşuna
değil (7 Mart).++ Lidia Poet Sea2 Ep5 ve 6'yı seyrettim (6 Mart).++ What Happens
in Vegas (2008) iş için seyredilen good feeling romantizmi (5 Mart).++Lidia
Poet Sea2 Ep3 ve 4'yı seyrettim (4 Mart).++ Play Dirty (2025) filme kaynaklık
eden romanın arkaik olduğunu, hikayeyi büyütemeyeceğini düşünüyordum, haklı
çıktım (3 Mart).
![]() |
Perşembe, Nisan 09, 2026
Sahilde
![]() |
Çarşamba, Nisan 08, 2026
Salı, Nisan 07, 2026
Son okuduklarım 113
![]() |
![]() |
Pazartesi, Nisan 06, 2026
Rasyonelleştirme Yanılgısı
![]() |
Bir popüler kültür üreticisi olarak sosyal medyada işlerime yönelen eleştirileri nasıl karşıladığım soruldu. İçinde bulunduğumuz çağda etkileşim yüksek, erişim sınırsız, agresyon ise hem yoğun hem de neredeyse norm haline gelmiş durumda. İnsanlar bu iklimde nasıl ayakta kalınacağını merak ediyor, deneyim dinliyor, bir tür yön bulmaya çalışıyor.
Açık konuşmak gerekirse kendimi ilgi gören bir “üretici” olarak görmüyorum. Son dönemdeki tuhaf ilgiyi bir kenara bırakırsak, hiçbir zaman çok okunan, çok seyredilen ya da çok yorumlanan biri olmadım. Böyle bir yoğunlukla karşılaşsam benim de rotam şaşabilir.
Toplantıda sosyal medyayı düzenli takip etmediğimi, bilinçli bir mesafe koymaya çalıştığımı söyledim. Bana doğrudan yazılmadıkça ya da biri özellikle haber vermedikçe çoğu gelişmeden habersizim. Yine de tamamen kopuk değilim, daha genç ve meraklıyken takip ediyordum. O dönemde şunu fark ettim: Haksızlığa uğradığımı düşündüğüm an, zihnimde o yorumlara cevap vermeye başlıyordum. Bu da giderek bir zaman ve enerji israfına dönüşüyordu.
Oysa sosyal ilişkilerimde yüzleşmeden yanayım. Bir sorun varsa konuşur, sonuca bağlamaya çalışırım, mesele hayatımdan çıksın isterim. Editörlük yaptığım yıllarda da böyleydim: Mail ya da telefon gelirse geciktirmeden cevaplar, konuyu aklımdan çıkarırdım. Arkadaşlıklarımda da aynı refleks geçerlidir, sürüncemeyi sevmem.
İşin ilginç tarafı şu: Özel hayatımda bu kadar yüzleşmeci iken, sosyal medyada neredeyse hiç cevap vermiyorum. Cevap vermediğimde rahatsızlık duyan biri olmama rağmen, burada kendimi sakınıyor, görmezden geliyor ve bir bakıma “kayboluyorum.”
Toplantıda verdiğim öneriyi yineleyeyim. Hiç “normal” olmayan biriyle yakınlık kurdunuz mu? Böyle bir ilişki içinde, yaşananları uzun süre rasyonelleştirmeye çalışırsınız: “Bir nedeni olmalı” dersiniz. Sonra fark edersiniz ki ortada tutarlı bir neden yoktur, davranışlar dürtüseldir, keyfîdir, tepkiseldir. Onu “normalmiş” gibi okumaya çalıştıkça sadece zaman kaybedersiniz.
Sosyal medyada karşılaştığımız kalabalığı da benzer bir ihtiyatla değerlendirmek gerekiyor. Herkesi “normal” varsaymak zorunda değilsiniz. Hatta çoğu durumda bu varsayım sizi yanıltır. Algoritmik bir öfke rejimi içinde, sözün kaynağı ile etkisi arasındaki bağ ister istemez kopar, karşınıza çıkan ifade, bir niyetin değil bir işleyişin ürünüdür. Bu yüzden her tepkiyi “anlaşılması gereken bir görüş” gibi ele almak zorunda değilsiniz. Aksine, kendinizi korumak istiyorsanız, o sözün hangi psikolojik ve teknik zeminde üretildiğini hatırlamak ve mesafenizi oradan kurmak zorundasınız.
Pazar, Nisan 05, 2026
Data Capital
Sabah erken kalkınca, bir de “mutsuz” olunca, hele işim yoksa, mutlaka kendime meşgale buluyorum. Herkesin hayata katlanma deneyimi başka...
Pazar paylaşımı benden Mıstık abi... Senin de imkanın varsa eğer, tacizcilere kalp, bize de bahar ver, dünya iyileşsin...
Geçen derslerde video üretelim sohbeti olmuştu, bir tane “şıpın işi”, 101 ölçüsünde giriş dersi tıngırtısı yapayım istedim. Altını çizerek yazıyorum, metin özellikle basit tutulmuş bir ders notu... Video biter, hoca anlatır metni...
Videodaki sesi ilk kez denedim, kendim de okuyabilirdim, programı kurcalamış oldum.
“Marx, İnterneti yaşasaydı, nasıl yorumlardı? İnterneti bir özgürlük alanı olarak değil, yeni bir üretim ve tahakküm biçimi, yeni bir ekosistem olarak okurdu. İki temel soruya odaklanırdı: “Üretim araçları kimin elinde?” ve “Artık-değer nereden sızıyor?”
Kullanıcıların “beğeni”, “kaydırma” ve “paylaşım” aracılığıyla farkında olmadan üreticiye dönüşmesi, boş zamanın, çalışma zamanına sızması ilgisini çekerdi. Hayatın topyekün metalaşması derdi muhtemelen.
Marx’ın düşüncesinde belirleyici olan şey umuttan ziyade çelişkidir. İnternet tam da bu yüzden ilgisini çekerdi: hiyerarşileri aşındırma potansiyeline yoğunlaşırdı. Bilginin dolaşımı, örgütlenme imkânları ve görünürlük, onun gözünde sistemin kendi içinden ürettiği sızıntılar olarak okunabilirdi.
Twitter’da polemiğe girer miydi? Muhtemelen. Ama asıl meselesi tartışmak değil, teşhir etmek olurdu. Hesabı aralıklarla askıya alınırdı diye speküle edebiliriz.
Algoritmaları ideolojik aygıtlar olarak tanımlardı. Görünürlük, erişim ve etkileşim gibi kavramları yeni türden bir sınıf ilişkisi içinde analiz ederdi.
Espriyle bitirelim, Das Kapital 2.0 veya Data Kapital yazar mıydı, bilemeyiz ama yazsaydı meselesi değişmezdi.”
Bir yemin uğruna ya rab ne güneşler batıyor
![]() |
| Kare 1 |
![]() |
| Kare 2 |
![]() |
| Kare 3 |
![]() |
| Kare 4 |
![]() |
| Kare 5 |
![]() |
| Kare 6 |
Cumartesi, Nisan 04, 2026
Damar Çatlağı
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
Cuma, Nisan 03, 2026
Yokluğun Kralı
![]() |
Perşembe, Nisan 02, 2026
Wont forget
İlgilisi hatırlayacaktır, bir süredir yapay zekâ programlarını kurcalıyor, özellikle ses üretimine takılarak küçük denemeler yapıyorum. Kısa şarkılar, üstüne eklenen basit animasyonlar… Arada paylaştığım şeyler bunlar. Daha önce programların Türkçe söyleyişte tökezlediğini yazmıştım.
Öğrenme hevesiyle bu kez İngilizce bir deneme yaptım. Sonuç, teknik olarak daha “derli toplu” bir iş oldu.
Yapay zekâ, yazdığım sözleri Leonard Cohen ve Bob Dylan hattına yakın bulduğunu söylüyor. Bunu ciddiye almak için bir neden yok, kullanıcıyı gaza getiren küçük enjeksiyonlar bunlar. Kimsenin bir şeye uzun süre odaklanamadığı bir zeminde, araçların da bizi diri tutacak şekilde tasarlandığını görmek zor değil.
Ortaya çıkan ürünlerin mevcut üretimleri ve bir “aurayı” taklit ettiğini ayrıca belirtmeye bile gerek yok. Yapay zekâ burada yaratmıyor, iyi bir dinleyici gibi hatırlıyor, eşleştiriyor ve yeniden kuruyor.
Mıstık abi, Bon Jovi vardı, hatırlar mısın?
Çarşamba, Nisan 01, 2026
Şiirimiz Karadır Abiler
![]() |
Salı, Mart 31, 2026
Rage Bait (3): Algoritma Zihnimize Sızdığında
![]() |
Asıl tehlike, ekranı kaydırdığımızda başlıyor. İçerik aşağıya aksa da zihni terk etmiyor, işte o noktada rage bait, ruminasyona dönüşüyor. Lafı evirip çevirip ruminasyona getirerek şimdiki zaman insanı olduğumu da göstermiş oldum, Mıstık abi.
Ruminasyon, zihnin aynı huzursuz edici düşünceyi tekrar tekrar çiğnemesi demek. Sosyal medyada karşılaştığımız o provokatif cümle veya video, etkisini asıl biz ekranı kapattıktan sonra gösteriyor. Rage bait kibriti çakıyor, ruminasyon ise o yangına sürekli odun taşıyor.
Burada beynimiz, aslında dijital algoritmaların bir simülasyonuna (!) dönüşüyor. Platformlar benzer içerikleri nasıl önümüze yığıyorsa, biz de aynı öfke dolu düşünceyi içeride kendimize tekrarlatıyoruz. Algoritma bir noktadan sonra içselleşiyor, platformun kurduğu o kısır döngüyü, zihin kendi başına üretmeye başlıyor.
Bu yüzden asıl mesele sadece ne izlediğimiz değil, izledikten sonra zihnimizde neyi misafir ettiğimiz oluyor. Rage bait’in en büyük başarısı, bizi saatler süren bir zihinsel mesaiye mahkûm edebilmesi. Görünürlük sadece “beğeni” sayılarında değil, zihnimizin koridorlarında devam ediyor çünkü.
Rage bait bir içerik stratejisiyse, ruminasyon onun zihinsel faturası olabilir.
Peki, bu iklimde ruminasyon seviyesi hiç düşmüyorsa, bedeli kim ödüyor? Çevrenize bir bakın. Uykusuzluk çeken, zihnini susturmak için desteğe ihtiyaç duyan veya sakinleşmek için yapay yollar arayan insanların sayısı tesadüf mü? Belki abartıyorum, ama en azından benim gördüğüm, kendi iç sesinin gürültüsünden kaçamayanların sayısı hiç de az değil.
Yürüyüş arkadaşlarımdan biri hepimize şunu sordu: “Telefonu kapattıktan kaç dakika sonra, telefonda gördüklerinizle tartışmayı bırakabiliyorsunuz?”
Cevap vermek kolay olmadı. Çünkü mesele artık ne izlediğimiz değil, izlediklerimizin ne kadar süre bizimle kaldığı. Ve galiba çoğumuz, telefonu kapattığımız halde tartışmayı sürdürüyoruz.
![]() |
Pazartesi, Mart 30, 2026
Call-Out Kültürü ve Büyük Yazar
![]() |
![]() |
Pazar, Mart 29, 2026
Okur mu, Reaksiyon mu?
![]() |
Bir süredir blogdaki yüksek etkileşim artışından söz ediyordum ama iş orada kalmadı. İki yıldır direniyordum fakat arkadaş sayısındaki sınıra dayanınca Facebook beni ister istemez “profesyonel mod”a geçirdi. Hal böyle olunca, sosyal medyadaki yazılarım günde ortalama yirmi bin civarında etkileşim almaya başladı. Paylaştığım görsele bakarsanız, sadece üç gün önce Facebook’ta yayımladığım bir blog yazımın istatistikleri, tek başına 150 bin etkileşimi geçti mesela.
Ben sadece bloguma yazıyor, o yazıları aralıklarla Facebook’ta ve çok nadir olarak Twitter’da paylaşıyorum. Yani aslına bakılırsa blog dışında yokum. Bu yüksek trafik, yazılarımın artık geniş bir kamusal dolaşıma girdiğini gösteriyor. Biliyorum, ölçek büyüdükçe işler değişir, sertleşir ve gürültü kaçınılmaz hale gelir. Bu yoğun ilgi bir “rage bait” (öfke tuzağı) değil belki ama bir noktada “rage” üretecek, bana yönelik bir tepki doğuracak, farkındayım. Dijitalin mantığı böyle işliyor: Evinize ne kadar çok misafir gelirse, çöpünüz de o kadar artar.
Haliyle, yüksek reaksiyonlu ama içi boş yorumlarla, saçma tepkilerle muhatap olmaya başladım. Sadece başlığa bakıp ya da ilk cümleyi yarım yamalak okuyup tetiklenen bir kitle bu. Malumunuz, insanlar artık okumuyor, tepki veriyorlar.
Yazılar daha çok kişiye ulaştığında acı bir gerçeği fark ediyorsun: Okur artmıyor, sadece kalabalık büyüyor. Okuyan kişiyle tepki veren kişi çoğu zaman aynı değil. Metin yerinde duruyor ama etrafında oluşan uğultu her geçen gün yükseliyor.
Ben hâlâ aynı tarzda yazıyorum, meselelerim aynı, mesafem aynı. Değişen tek şey okurun ölçeği. Bu aralar kimle konuşsam bunu anlatıyorum. Kalabalık büyüdükçe anlam dağılıyor. Yazıları yazan kişi olarak bu ilginin neden bu kadar agresif bir şekilde arttığını hem merak ediyor hem de biraz endişeyle izliyorum.
Merak, iştah, ürkeklik ve karşılaşma heyecanı gibi zıt hislerle ilerlermiş. Ben de bu meseleyi geçici bir ilgi olarak görüyor (ve öyle olmasını umuyor), bir çeşit sosyal deney yaşadığımı düşünüyorum.
Böyleyken böyle Mıstık abi.
Uygun Fiyata Cantek
Galip Tekin’in öykülerine dayanarak hazırlanan Acayip Hikâyeler dizisi, yarımşar saatlik bölümlerden oluşuyordu (2012). Dizinin 7. bölümünde Galip Abi, bana küçük bir gönderme yapmıştı.
Duymuştum ama kaydına ulaşamamıştım.
Bilimkurgu temalı hikâyede, çocuklarına yetenek satın almak isteyen bir ailenin karşısına karaborsacı bir satıcı çıkıyor. Adı Levent. Elindeki “ürünleri” sayarken, uygun fiyata “Cantek” bile bulunduğunu söylüyor. Bir süre “Cantek, Cantek” diye tekrarlayıp duruyorlar. Matrak bir sahne.
Galip Abi’yle hayatımda sadece iki kez karşılaştım; birinde epey uzun konuşmuştuk. Sonrasında bir-iki telefon görüşmesi… Hepsi bu.
Sempatiyle yapılmış küçük bir oyunbazlık. Zamansız gidişinden sonra bana bir hatıra kaldı. Üstelik ne diziyi ne de bu göndermeyi birlikte konuşabildik. Muhtemelen birlikte gülecektik. Onu da kaçırmış oldum.
Cumartesi, Mart 28, 2026
Rage Bait (2)
![]() |
Çünkü rage bait artık tek başına servis edilen bir içerik değil, izleyicinin gönüllü katılımıyla tamamlanan bir kolektif performans. Birinin kışkırtması ne kadar sistemin parçasıysa, bir başkasının buna misliyle karşılık vermesi de bunun bir başka parçası. Öfke fena halde bulaşıcıdır, daha da önemlisi, düşünmeye veya sakin kalmaya kıyasla çok daha “zahmetsizdir.” Düşünmek zaman ister, mesafe koymak sabır gerektirir. Öfke ise derhal ve yüksek sesle üretilebilir.
Bu patlamalar yalnızca dijital bir davranış bozukluğu değil, devasa bir dikkat ekonomisi sorunu. Günümüz insanı sürekli uyarılma halinde, fragmente olmuş bir dikkatle ve düşmüş eşiklerle yaşıyor. Böyle bir iklimde sakin, ölçülü ve katmanlı bir içeriğin rage bait enerjisiyle rekabet etme şansı yok. Gürültülü olan her zaman kazanıyor. Daha doğrusu, gürültüye bağımlı hale gelmiş bir zihin, sessizliği artık bir dinlenme alanı değil, tahammül edilemez bir “boşluk” olarak algılıyor. Bu yüzden rage bait sadece yazılımların değil, bizzat bizim zihinsel alışkanlıklarımızın bir sonucu.
Arkadaşıma şunu önerdim: Bir süre felaket haberlerini, hatta genel olarak sosyal medyayı nadasa bırak. Sen baktıkça akışın o “zehirle” doluyor, algoritma sakinleşmene izin vermiyor. Bir süre sonra dünyanın sadece öfkelilerden, mağdurlardan, aptallardan ve yalancılardan ibaret olduğuna ikna oluyorsun. Oysa gerçek hayatın dokusu bu kadar lineer değil.
(Biliyorum, yazarken romantize ettim Mıstık abi, lineer demedim mesela)
Şunu kabul etmeliyiz: Meseleye sadece ahlaki bir yerden yaklaşmak pek işe yaramıyor. Hatta bazen “yapmayın” çağrısı, yeni bir öfke dalgasına malzeme veriyor. Çünkü sistem öfkeyi ödüllendiriyor. Ortada bir ödül (etkileşim, görünürlük, onay) varsa, o davranış mutlaka tekrar eder. Daha sert, daha radikal ve daha tahrik edici olanın “kazandığı” bir düzende, makul olan her şey merkezin dışına itilir. Normlar aşınır: Dün infial yaratan bir kabalık, bugün sıradan bir içerik haline gelir.
![]() |
Benim görebildiğim en gerçekçi çıkış yolu şu: Algoritmayı bir “niyet” değil, bir matematiksel model olarak görmek. Karşımıza çıkan provokasyonun bireysel bir sapkınlıktan ziyade, teşvik edilen bir veri trafiği olduğunu kabul etmek.
Bu kabul, öfkeyi tamamen yok etmez belki ama onunla kurduğumuz ilişkiyi kökten değiştirir. Dünyayı “asla olmaması gerekenlerin yaşandığı bir yer” olarak görüp sürekli sarsılmak yerine, olup bitenleri mekanizmasıyla anlamaya çalışarak aramıza bir mesafe koyabiliriz. Öfke dünyayı değiştirmiyor, sadece bizi içeriden-ruhen tüketiyor.
Eğer bir şey öğreneceksek, neye tepki vereceğimizi değil, neye tepki vermeyeceğimizi öğrenmeliyiz. Çünkü rage bait’in tek yakıtı bizim ona atfettiğimiz değerdir.
Ve değer görmeyen hiçbir canavar büyümez. (Siyaseten romantik bir final cümlesi ekledim Mıstık abi, sen ejderha sürücülerine selam söyle)
![]() |










































