Cuma, Nisan 17, 2026

Makyaj

Önemli oyuncularımızdan Hazım Körmükçü’nün söyleşisinin yer aldığı derginin ünlü kapak fotoğrafı (1935). O yıllarda sahiden şöhretli, adı tiyatroyla neredeyse özdeşleşmiş bir isim. Ne var ki söyleşisinde geçim sıkıntısından söz ediyor, hak ettiğini alamadığını anlatıyor. O fasla girmeyeceğim, sanatla geçinebilmek hiçbir zaman kolay olmadı.

Ben fotoğrafın kendisine bakıyorum. Bir dönemin tiyatro zihniyetini neredeyse tek başına anlatıyor. Yapay renklendirme, sonradan eklenmiş gibi duran kaşlar, uçları sivriltilmiş bıyık, çalışılmış sert bakış… Hepsini seviyorum. Bu makyaj, bu belirginleştirme kimseye tuhaf gelmiyor, ne üreticisine, ne seyircisine, ne gazetecisine, ne de Hazım’a. Aksine, olması gerektiği gibi görülüyor. Yani normal.

“Teatrallik” dediğimiz şey tam da bu: oyuncunun ilgiyi üzerinde tutmak için abartıya yaslanması. Dikkat çekmek, etkilemek, görünür olmak… Ama bu çaba bazen hikâyeden kopmayı da beraberinde getiriyor. İlk sinemacılarımızın tiyatro kökenli oyuncularla çalışırken yaşadığı gerilim biraz buradan doğuyor. O yerleşik “normalliği” kırmak, başka bir gerçeklik kurmak istiyorlar.

Aradan geçen doksan yıl bize bir ayrıcalık sağlıyor: o tuhaflığı görebiliyoruz. Oysa Hazım’ın çağdaşı olsak, muhtemelen hiçbir şey garip gelmeyecek, aynı normalliği paylaşacaktık. Bu yüzden tiyatro makyajını hep bir metafor olarak aklımda tutarım. Hayat da böyle işliyor. “Gerçek” dediğimiz şey sabit değil, değişiyor, biçim değiştiriyor, eskidiği yerde yeniden kuruluyor. Ve çoğu zaman, tam da o kurulduğu anda, herkese son derece doğal görünüyor.

Perşembe, Nisan 16, 2026

Güvenmenin maliyeti

Aralıklarla yazıyorum; insanlar birbirlerine güvenmiyor. Bu öyle bir güvensizlik ki sınıf, makam, meslek ayırt etmiyor. Öğretmene, doktora, esnafa, polise, mahkemeye, taksiciye, lokantacıya, kapıcıya, çalışana, çalışmayana… Zırnık kadar güvenmiyoruz. Herkesin aptal, eğitimsiz ve eksik olduğundan eminiz.

Bunu yıllarca öğrencilere anlatır, bu yargılar “doğru mu?” diye sorardım. Böyle mi hissediyorsunuz? Aslında, onları düşünmeye değil, düşünmeyi gözlemlemeye zorluyordum. Ders veriyorsanız, böyle bir gayeniz olmalı…Çünkü ortalama zekâ, ezberlerle ve klişelerle rahatça “geçinebilir” hatta salaklığı teşhir ederek kendine alan açabilir. Böylece insan, çok entelektüel, çok donanımlı ve açık fikirli görünebilir. İtibarlı görünmek, çoğu zaman yeterli bir dopamindir. Oysa iyi bir öğrenci, insanların nasıl düşündüğünü düşünmeli kendisine dışarıdan bakabilmelidir. Özfarkındalık dediğimiz şey tam da burada başlar. Bu mesafe, hem kendine hem dünyaya karşı kazanılan en kıymetli alanlardan biridir.

Peki neden böyle hissediyoruz? Yıllar içinde öğrencilerin verdiği cevaplar aslında bu sorunun ipuçlarını taşıyordu. İnsanlar çoğu zaman deneyimleyerek değil, duyarak yaşıyor; duyduklarını veri kabul ederek karar veriyor. Algoritma ise istisnai bir hatayı bile norm gibi sunabiliyor. Böyle bir ortamda “birine güvenecek kadar zengin değilim” gibi espriler dolaşıma giriyor. Ama bu bir espri değil, bir savunma refleksi: “Güvenirsem kaybederim, şüphe duyarsam kendimi korurum” fikrine dayanıyor. Dünya, fark etmeden bir savaş alanına dönüşüyor.

Bunun sonucu açık: Kimse kimseyi referans almıyor. “Daha iyi bilen” dikkate alınmıyor. Herkesin bir doğrusu var ama ortak bir doğru yok diyelim.

Benim gördüğüm, kurumsal rollere duyulan güvenin hızla eridiği. Eskiden insanlar “doktora” bakardı; şimdi karşısında kendisi gibi birini görüyor. Bu da şu yargıyı doğuruyor: “Hata yapabilir.” Statüye duyulan güven tam burada çözülüyor. Üstüne sosyal medyanın performatif agresyonunu ekleyin. Herkes zeki görünmek istiyor ama akıl ve deneyimle uğraşmıyor. Oysa ortada basit bir gerçek var: Toplum dediğimiz şey ortalama zekâdan oluşur; kimse sandığı kadar zeki ya da eğitimli değildir.

Bazen insanların birbirine “cahil” demek için yaşadığı hissine kapılıyorum. Sürekli açık arayan, küçümseyen bir dille yaşıyoruz, hepimiz buna kapılıyoruz… Düşünmenin yerini alan bir performansın içindeyiz. Birini teşhir etmek, çoğu zaman yeterli bir haz sağlıyor.

Laf uzamasın, öğrenciler meseleyi kaotik biçimde tartışıyordu ama neredeyse hepsi aynı noktada birleşiyordu: güvenmenin maliyetinden kaçınmak. Çünkü güvenmek risk almak demekti. Aldatılabilir, küçük düşebilirdin. İnsanlar haklı olmak istiyor bunun en kolay yolu da kimseye güvenmemekten geçiyor. Güvensizlik ise risksiz bir zekâ gösterisi sunuyor. Bugün birine ya da bir şeye güvenmek, iyi bir insan olmaktan çok, aptallıkla eşleştiriliyor. 

Salı, Nisan 14, 2026

İnsaflı Ankara

Eserin kopyası iyi okunmadığı için AI ile yeniden çizim
1944 tarihli bir Cumhuriyet gazetesi sayısında rastladım. Cemal Nadir Güler, uskumrunun pahalılığından şikâyet ediyor. Ama bu, sadece görünen mesele. Asıl derdini bunun üzerinden kuruyor demek daha doğru.

Ankara’da balığın daha ucuza satıldığını öğrenen birinin safça sorduğu soru, esprinin yükünü taşıyor: “Nasıl olur, orada deniz yok ki?” Cevap kısa ve sert: “Deniz yok amma insaf var.”

İlk bakışta alışıldık bir Ankara-İstanbul karşılaştırması. Hatta hafif dozda bir Ankara romantizmi: İstanbul ahlaksız israfken Ankara erdemli perhiz olarak kodlanmış görünüyor, espri ister istemez siyasi bir hiyerarşi kuruyor. Deniz kaynaksa, insaf adaletli dağıtım olabilir mi?

Küçük bir ters köşe deneyelim. 1930’larda İstanbul’un kozmopolitliği, modernliği ve kapitalizmle kurduğu ilişki üzerine sayısız hiciv üretildi. Bu espri de o damarın devamı gibi okunabilir. Ama o zaman şu soruyu sormak gerekir: Aradan onca yıl geçmişken, aynı yapı neden yeniden üretiliyor?


Bunu espri tembelliğiyle açıklamak fazla kolay bir cevap olur. Daha ikna edici olan, zihniyet sürekliliği.

Daha sert bir yerden okuyorum: Cemal Nadir, katıksız bir İnönü hayranı... Yeni Ankara’nın, eski Ankara’dan -özellikle 1938 öncesinden- daha “insaflı” olduğuna inanıyor. Buradaki “insaf”, yalnızca ekonomik bir adalet iması değil politik bir düzen tahayyülü de içeriyor. Yani mesele balık fiyatı değil; merkezî aklın, piyasaya karşı ahlaki üstünlüğüne vurgu yapıyor.

Şu soru bu yüzden kaçınılmaz: Atatürk’ün yakın çevresinde olup da İnönü döneminde aynı ağırlıkla varlığını sürdürebilen kaç isim var?

Her dönem kendi yıldızlarını üretir. Siyasetçiler, gazeteciler, yazarlar, şairler… ve karikatürcüler. Yükselenler kadar sönümlenenler de vardır. Bu yüzden Cemal Nadir’i yalnızca “sevilen bir karikatürist” olarak değil, dönemin güç dengeleri içinde konumlandırarak okumak gerekir.

Kısacası burada bir balık fiyatı esprisi yok. Küçük bir replik üzerinden kurulan, oldukça kapsamlı bir zihniyet beyanı var.

Özel not: Bir Ankaralı olarak iyi bildiğim bir nakarattır: “Ankara nasıl güzel olabilir ki, orada deniz yok…” denir. Belki de bu yüzden, “orada deniz yok ki” diyen o saf karakter, farkında olmadan esprinin en gerçek tarafını belirliyor. Çünkü hiç şaşmıyor, mesele deniz değil, kimin neyin eksik saydığı oluyor.

Uskumru peşinde denize açıldığım günlerden biri... [Atakule kıyıları, Ankara Denizi]


Pazartesi, Nisan 13, 2026

Beğenilmeyen Afiş

Geçtiğimiz günlerde bir müzayededen, kime ait olduğu belirsiz, imzasız bir film afişi orijinali aldım. Daha önce rastladığımı hatırlamadığım bir işti. Elbette bu tür konularda hafıza yanıltıcı olabilir; hele ki sayısız film ve afişle haşır neşir olmuşsanız... Yine de afişe bakarken, “yeni” ve keşfedilmemiş bir şeyle karşı karşıya olduğum hissim güçlüydü.

Afiş elime geçince çizgilerin İbrahim Enez’e ait olduğunu hemen fark ettim. Biraz kurcalayınca da muhtemelen yapımcının tercih etmediği bir taslakla karşı karşıya olduğumu anladım. Enez’in imza atmamasını da buna bağlıyorum; zira bu tür durumlarda çizerin kendini sakınması veya gizlemesi pek istisnai sayılmaz.

Meraklısı için: Filmin yıldızı olan Yıldıray Çınar, altmışlı yıllarda taşranın gözde isimlerinden biri; radyodan parlayıp kısa sürede sinemaya taşınan, yakışıklılığı ve sesiyle öne çıkan bir türkücüydü. Yeşilçam’ın Anadolu’ya açıldığı o dönemde, bu tür filmler esasen türküleri dolaşıma sokmanın, halkla buluşturmanın bir aracıydı, hikâye çoğu zaman bahaneydi.

Afişe dönersem, ben sevdim ama insan niye beğenmemiş diye düşündüm ister istemez. Belki, özellikle Esen Püsküllü’yü ikna edici biçimde kuramamış olabilir, çünkü aynı filmin aşağıda paylaştığım nihai afişinde ise daha dengeli bir kompozisyon, iki karaktere yaklaşan yüzler ve daha “emin” bir çizgi görüyoruz.

Nihai afiş
Dikkat çekici bir diğer nokta ise “Cemo / Gelinin Muradı” isminin her iki afişteki farklı kullanım biçimi... Belki de isim tercihindeki kararsızlık afişin akıbetini etkiledi. 

Kuşkusuz bazen aynı film için birden fazla afiş üretildiği olur ama ben nedense pek ihtimal vermiyorum. Sonra internette Enez'in imzasını atarak ürettiği bir afişe daha rastladım... O afişte Gelinin Muradı ismi hiç kullanılmamış. Garip kere garip. Hasılı, elimdeki çalışmanın neden rafa kalkmış olabileceğini hakkında  spekülasyon yapmaya devam ediyorum.  

Filmle ilgili bir başka afiş daha...


Pazar, Nisan 12, 2026

Eşik ve Tercüme

Fotoğraf, bir eşik anını resmetmiş. Tabelalar ve kıyafetlere bakılırsa, altmışlı yılların sonu gibi duruyor, üç aşağı beş yukarı o zamanlardan. Sıradan bir yol kenarı sahnesi gibi durduğunun farkındayım. Merkezde duran “taşralı”, “göçmen”, “işçi” genç erkeğe bakmamız istenmiş. Oturuşu huzursuz; belli ki fotoğrafçıdan çekinmiş, muhtemelen “rahat ol” diyerek yönlendirilmiş, o yüzden hem gevşemiş hem de gizleyemediği bir gerginlik içinde.

Dizler açık, eller dizlerde ve bekleme halinde. Yanındaki bavul ve çanta ise sahnenin en açık metaforu: gitmeye hazır bekliyor. O arada kalmışlığı vurguluyor. Bütün yol kavşakları az çok böyledir Mıstık abi; cuara üstüne cuara yakanlar, beklerken acımış çayları yarım yarım yudumlayanlar… bayramlık ceketleriyle erkekler…

Tabelalar dönemin ruhunu özetliyor. Memleketten çıkışın, göçün gayriresmî yollarla, aracılarla, dolmuş mantığıyla organize edildiği yıllar. “Acele vize” ifadesi ne tatlı bir palavradır. Yaşayınca anlaşılır: nasıl külfetli, nasıl yakıcı ve aşağılayıcıdır “kaç gündür bekliyoruz sıraları”.

Arka masadakiler, bizim adamın yalnızlığını pekiştirmek için “oradalar” sanki. Aynı kadrajdalar ama farklı dünyalardalar; sohbet, oyun, bekleyiş… belki Fenerbahçe laga luga artık ne konuşuyorlarsa. Görünen taş duvar çıkışsızlık mecazı gibi; karakterin psikolojisini sadece yansıtmıyor, enikonu dayatıyor. “Öğlen arabasıyla yola çıkacağız!”

Şimdi tuhaf bir şey söyleyeceğim: Bu fotoğrafa ilk baktığımda orada oturan adamı bir anlığına “Bob Dylan” sandım. Sahiden Türkiye gibi gelmedi. O kısa yanılgı anında başka bir ihtimali düşündüm: Aynı bavul, aynı bekleyiş, ama başka bir hikâye. Dylan olsa, “yürüyorum işte otoyolda, elimde bavulum” diye mırıldanırdı herhalde. Bizdeyse Mahsuni aynı yerde durup “kara gözlüm nisan ayı gelince / gene yolumuzda gurbet görünür” derdi mesela.

Demek ki mesele benzerlik değilmiş. Aynı pozun iki ayrı dilden tercümesiymiş.

Bu yüzden o ilk yanılgı hiç de saçma gelmiyor artık. Aksine, bu fotoğrafın açtığı gedik tam da orası. Altmışların sonu… Bizde devrimci ozanların, türkülerin yükselişi. Belki de Amerikan folk müziğinin, protest damarın yerli bir karşılığını arıyorduk. 68’in ruhunu ve köklerini yerlileştirme telaşındaydık… Aynı bekleyişi kendi sesimizle söyleme çabasındaydık.

Adam, Dylan’a benzemiyor, biliyorum. Zaten mesele de bu değil. Biz hâlâ kendi hikâyemizi, bir başkasına benzetmeden anlatmayı beceremiyor olabilir miyiz?

Cumartesi, Nisan 11, 2026

Herkes terzi: Güvenli Ölüler

Biri öldüğünde sosyal medya tuhaf bir inatla ayrışıyor, ölüyü kendi ihtiyacına göre bir forma sokarak ya idealleştiriyor ya da azımsayarak aşağılıyor. Aslında herkes işine yarayan bir imgeye onu teyelliyor. E sonra dersen Mıstık abi? Sonra da bunu uzun uzun tartışıyorlar. Of puf.

İşleyiş son derece basit: Biri öldüğünde, yani ona yönelik eleştirinin fiilen gereksizleştiği bir anda, zihin o gerçek insanı silip yerine kendi hikâyesini yerleştiriyor.

Buna posthumous idealization (ölüm sonrası idealizasyon) deniyor. Öleni gerçekte olduğundan daha kusursuz, daha saf, daha “anlamlı” hale getirilmesi süreci. Biliyoruz ki, yaşayan her insan öngörülemezdir; eğer onu zihninizde dondurup sabitlerseniz, onu ancak o zaman “güvenli” birine dönüştürürsünüz. Ölüler itiraz etmez, değişmez, ilişkiyi bozamaz. Bunu en çok anne babalarımıza yaparız. Sorunlu ve yarım kalmış bir ilişkimizi onlar gittikten sonra kusursuzlaştırırız.

Tersi de mümkün. Önce değer verilen biri, ölümünden sonra hınçla önemsizleştirilebilir (posthumous devaluation) ya da düpedüz şeytanlaştırılabilir (posthumous demonization). Bu kez bastırılmış öfke, kendini aklama ihtiyacı ve yine kontrol arzusu devreye girer.

Elbette bunlar gerçek bir sevgiden ya da sahici bir nefretten doğmuyor; daha çok bir poz, bir gösteri. Olsa olsa kaybın estetikleştirilmesi olabilir.

İvan Turgenyev’in Klara Miliç isimli novellası bu durumu neredeyse klinik bir berraklıkla anlatır. Metin, yazarımızın hiç de tarzı olmamasına rağmen gotik bir karanlıkla ilerler: Bir adam, yaşarken ilgilenmediği, hatta reddettiği bir kadına, o kadın öldükten sonra âşık olur. Hikâye bu! İster istemez soruyorsun: E kaçıyordun, korkuyordun, ne oldu da şimdi delirecek kadar bağlandın?

Kadın hayattayken doğrudan ve talepkârdır; adam ısrarla geri durur. İlk bakışta bunu ahlaki bir mesafe sanırız. Oysa mesele başkadır: Kadın, adamın kurduğu steril dünyayı bozma potansiyeline sahiptir. Ölüm bu sorunu çözer. Kadın zararsız hale gelir, böylece idealize edilir, güvenli bir soyutlamaya dönüşür. Adamın yaşadığı şey aşk değil, kontrol altına alınmış bir hayal kurma imkânıdır.

Ölüm sonrası idealizasyon böyle bir şey Mıstık abi. Gerçek insan gider, yerine kullanışlı bir tahayyül gelir. İster yücelt, ister yerin dibine sok, ikisi de aynı amaca hizmet eder. Ve evet, edebiyat bütün bu tuhaflığın ortasında inatçı bir zihin açıcıdır.

Cuma, Nisan 10, 2026

Seyrüsefer Defteri 178

++ Young Sherlock Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (31 Mart).++ Scarpetta Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (30 Mart).++ Peaky Blinders: The Immortal Man (2026) dizinin fanları üzülsünler diye çekilmiş olmalı, hikaye olarak parlak değil. Netflix ilgiyi satın almış (29 Mart).++  Project Hail Mary (2026) Emrah ile gittik, romanı iddialıymış, film sarsak ve fazla holivut, bir yerden sonra sünüyor (28 Mart).++ A Different Man (2024) yer yer ilginç, yer yer absürd, enteresan işmiş (27 Mart).++ Vladimir Ep1 ve 2'yi seyrettim (26 Mart).++ Love & Death Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (25 Mart).++  Tatil (2o-24 Mart).++ Doğru Koca Nasıl Seçilir (2026) Yasemin Sakallıoğlu performansını izledim, sevimli ve enerjik, kadın hikayesi ve mizahı olarak ayrıca dikkat kesildim diyelim (19 Mart).++ War Machine (2026) Uzaylıları beklemiyordum, epey anime mecha olmuş hikaye (18 Mart).++ The Godfather Coda: The Death of Michael Corleone (2020) senaryo değil ama film teknik olarak eski kalmış, en çok o ilginç geldi (17 Mart).++ Django Unchained (2012) siyahi kostaklanmalar, spagetti abartılar, tatlı performanslar ikinci seyredişim (16 Mart).++Dhurandhar The Revenge (2026) pek çok bakımdan enteresan, bazı açılardan bizim diziler gibi bir şey, son kertede seyredilir bir erkek hikayesi (15 Mart).++ The Bluff (2026) aksiyon olarak başarılı, hikayesi vasat, intikam damarı vasat altı (14 Mart).++ Senaryo Kampı (8-13 Mart).++ Zulu (1964) çocukluğumun en şahane serüven filmlerinden biriydi, bugüne kalması boşuna değil (7 Mart).++ Lidia Poet Sea2 Ep5 ve 6'yı seyrettim (6 Mart).++ What Happens in Vegas (2008) iş için seyredilen good feeling romantizmi (5 Mart).++Lidia Poet Sea2 Ep3 ve 4'yı seyrettim (4 Mart).++ Play Dirty (2025) filme kaynaklık eden romanın arkaik olduğunu, hikayeyi büyütemeyeceğini düşünüyordum, haklı çıktım (3 Mart).


Perşembe, Nisan 09, 2026

Sahilde

Fotoğraf büyük ihtimalle altmışlı yıllardan. İlk bakışta denizin ışığı ve cıvıltısıyla dolu bir plaj hatırası gibi duruyor ama değil. Bence kadının üzerindeki kıyafet, mayodan çok eprimiş bir sahne kostümü.

Anladınız işte Romalılar, fotoğrafa bakarken alışkanlıkla hikâye uyduruyorum. Daha yekten ikili arasındaki mesafe ilgimi çekiyor, ne tam yakın ne tam uzaklar. Baba-kız değiller. Aralarında ailevi bir sıcaklıktan çok, profesyonel bir mesafe var. Belirgin bir hiyerarşi diyelim, sert değil ama kabul edilmiş bir işleyiş. Sanki turup ya da kumpanya çalışanları da... Adam, işletme müdürü gibi: patron değil ama patronla çalışan arasında duran, güvenilen, idare eden müşfik biri.

Kızımız ise belli ki “Bilmemne Abi”sine güveniyor; duruşundaki o rahatlık gençliğinden ve sırtını yasladığı bu amcanın koruyuculuğundan... Orhan Kemal anlatsa, “ondan kendisine zarar gelmeyeceğini bildiği için böyle rahat,” diye yazardı.

Bilmemne Abi” elli beşini geçmiş... Yaz sıcağına rağmen beyaz gömleği ve kravatıyla ciddiyetinden ödün vermemiş, sadece Sümerbank ceketini çıkarmış. Sağ elinde belli belirsiz bir yüzük seçiliyor. Bitmek bilmeyen bir nişanlılığın sembolü mü, yoksa “kızları” gazinonun hoyrat müşterilerinden korumak için uydurulmuş bir “evliyiz” halkası mı? Şövalye yüzüğü mü dedin?

Kadın, sanki otuzunu geçmiş...duruşuna bakılırsa işinde yeni değil, sahne tozuna da hayatın sillesine de aşina, boylu, endamlı... Mutlaka bir ara evlenmiş, boşanmış, kurtulmuş, bir başına kalmış…Ne ses ne bir sarılış kalmış geriye. Sonra işte Mıstık abi, aşk giremez içime demiş, yeni hayat dilemiş ve başka türlü başlamış... Erkekleri “sağmayı”, güzelliğini bir maharete dönüştürmeyi öğrenmiş... Hakkında söylenenleri tek tek duymuş, eğik bir fidan gibi. Sarhoş avutmayı, şuh kahkahalarla masaları şenlendirmeyi. Bir ev alacak kadar parası olsa bırakacak bu işleri...

İstanbul plakalı araba Anadolu turneleri için münasip... İstanbul'dan gelen müstesna bir heyecan olarak şehir şehir dolaşacaklar...

Devletimiz her yere asfalt döşemiş, kış bastırmadan geze geze para kazanmak lazım. Hasat zamanı… Nasıl da yakıyor Ağustos güneşi.

Salı, Nisan 07, 2026

Son okuduklarım 113

Yok Edici 17, Enki Bilal’in yaratıcılarından biri olduğu bir bilim kurgu çizgi romanı. Malzemesi bol, kendine ait bir evren kuruyor ama hikâye tarafı ciddi biçimde aksıyor. Sorun, zor bir izleğe sahip olması değil, bana daha fazlası gibi geldi, darmadağın bir anlatı okuyoruz. Görsel ardışıklık ve anlatıya ilişkin tahkiye sürekliliğindeki kopukluklar, okuru metnin dışına itiyor. Bilal ile Baranko’nun çizgi anlayışları da birbirini tamamlamaktan ziyade dalgalanma yaratıyor. Ortak bir çalışma olmasına rağmen kabahati Bilal'e yıkmış gibi olmayayım ama Yok Edici 17, büyük ölçüde Bilal’in adıyla hatırlanacak bir iş, daha fazlası yok.

Martin Mystère’in otuzuncu yıl özel sayısı… Seriyi uzun yıllardır takip etmiyorum, bu yüzden biraz özlem, biraz nostalji de işin içine karışmış olabilir. Hoşuma giderek ve severek okudum serüveni. Serinin yaratıcısı Alfredo Castelli, yıl dönümüne yakışır biçimde hikâyeyi 1930’lara taşıyor, dönemin popüler kültürüne yaptığı göndermelerle metni oyunbaz bir alana açıyor. King Kong ve Dick Tracy referansları hemen yakalanıyor. Hafif, eğlenceli ve bilinçli bir pastiş duygusu var.

Adrian Tomine, çağımızın en önemli grafik romancılarından biri. Kısa öykülerden oluşan Öldürmek ve Ölmek, türe ilgi duyan herkes için neredeyse zorunlu bir okuma durağı. Sıradanlığın yarattığı ağırlığı, bunaltıyı ve tekrar hissini bu kadar berrak anlatabilen az sayıda auteur var. Diyalogları öyle güçlü ki, yer yer çizime ihtiyaç duymadan sahneyi kurabiliyor. Kareler arası ritim ve minimalist tasarım zaten ilk bakışta kendini gösteriyor. Yirmi yıl önce yenilikçi olan üslubunun bugün klasikleşmiş olması, etkisinin en somut kanıtı.

Korku Dağı, adının vaat ettiği gibi bir hayalet hikâyeleri antolojisi. Dağcıların karşılaştığı muammalar, lanetli ruhlar, eski korku repertuarı… Başlangıçta ne yeni ne de özellikle etkileyici görünüyor. Ancak ilerledikçe arkaik tonu ve klasik hayalet anlatılarına dönük yeniden yazım denemeleri dikkat çekmeye başlıyor. Yine de finalde bıraktığı izlenim değişmiyor: bu bir “çerez”. Açık konuşalım, çizerlerinden biri Junji Ito olmasa Türkçeye çevrilir miydi, şüpheli.

Pazartesi, Nisan 06, 2026

Rasyonelleştirme Yanılgısı

Hafta başında yarı akademik bir Zoom toplantısına davetliydim. Bazı açılardan hayli ilginçti. Az insanlı bir hayat sürdüren biri olarak kalabalıklar ve özellikle tartışmalar yorucu olduğu kadar yaralayıcı da olabiliyor. Toparlanmam zaman alıyor, çoğu zaman “keşke yalnız kalsaydım” duygusu baskın çıkıyor. Bu kez öyle olmadı. Katılımcıların etkisiyle olmalı, nezaketli bir zeminde ilerleyen bir sohbetti.

Bir popüler kültür üreticisi olarak sosyal medyada işlerime yönelen eleştirileri nasıl karşıladığım soruldu. İçinde bulunduğumuz çağda etkileşim yüksek, erişim sınırsız, agresyon ise hem yoğun hem de neredeyse norm haline gelmiş durumda. İnsanlar bu iklimde nasıl ayakta kalınacağını merak ediyor, deneyim dinliyor, bir tür yön bulmaya çalışıyor.

Açık konuşmak gerekirse kendimi ilgi gören bir “üretici” olarak görmüyorum. Son dönemdeki tuhaf ilgiyi bir kenara bırakırsak, hiçbir zaman çok okunan, çok seyredilen ya da çok yorumlanan biri olmadım. Böyle bir yoğunlukla karşılaşsam benim de rotam şaşabilir.

Toplantıda sosyal medyayı düzenli takip etmediğimi, bilinçli bir mesafe koymaya çalıştığımı söyledim. Bana doğrudan yazılmadıkça ya da biri özellikle haber vermedikçe çoğu gelişmeden habersizim. Yine de tamamen kopuk değilim, daha genç ve meraklıyken takip ediyordum. O dönemde şunu fark ettim: Haksızlığa uğradığımı düşündüğüm an, zihnimde o yorumlara cevap vermeye başlıyordum. Bu da giderek bir zaman ve enerji israfına dönüşüyordu.

Oysa sosyal ilişkilerimde yüzleşmeden yanayım. Bir sorun varsa konuşur, sonuca bağlamaya çalışırım, mesele hayatımdan çıksın isterim. Editörlük yaptığım yıllarda da böyleydim: Mail ya da telefon gelirse geciktirmeden cevaplar, konuyu aklımdan çıkarırdım. Arkadaşlıklarımda da aynı refleks geçerlidir, sürüncemeyi sevmem.

İşin ilginç tarafı şu: Özel hayatımda bu kadar yüzleşmeci iken, sosyal medyada neredeyse hiç cevap vermiyorum. Cevap vermediğimde rahatsızlık duyan biri olmama rağmen, burada kendimi sakınıyor, görmezden geliyor ve bir bakıma “kayboluyorum.”

Toplantıda verdiğim öneriyi yineleyeyim. Hiç “normal” olmayan biriyle yakınlık kurdunuz mu? Böyle bir ilişki içinde, yaşananları uzun süre rasyonelleştirmeye çalışırsınız: “Bir nedeni olmalı” dersiniz. Sonra fark edersiniz ki ortada tutarlı bir neden yoktur, davranışlar dürtüseldir, keyfîdir, tepkiseldir. Onu “normalmiş” gibi okumaya çalıştıkça sadece zaman kaybedersiniz.

Sosyal medyada karşılaştığımız kalabalığı da benzer bir ihtiyatla değerlendirmek gerekiyor. Herkesi “normal” varsaymak zorunda değilsiniz. Hatta çoğu durumda bu varsayım sizi yanıltır. Algoritmik bir öfke rejimi içinde, sözün kaynağı ile etkisi arasındaki bağ ister istemez kopar, karşınıza çıkan ifade, bir niyetin değil bir işleyişin ürünüdür. Bu yüzden her tepkiyi “anlaşılması gereken bir görüş” gibi ele almak zorunda değilsiniz. Aksine, kendinizi korumak istiyorsanız, o sözün hangi psikolojik ve teknik zeminde üretildiğini hatırlamak ve mesafenizi oradan kurmak zorundasınız.


Pazar, Nisan 05, 2026

Data Capital


Sabah erken kalkınca, bir de mutsuz olunca, hele işim yoksa, mutlaka kendime meşgale buluyorum. Herkesin hayata katlanma deneyimi başka...

Pazar paylaşımı benden Mıstık abi... Senin de imkanın varsa eğer, tacizcilere kalp, bize de bahar ver, dünya iyileşsin...

Geçen derslerde video üretelim sohbeti olmuştu, bir tane şıpın işi, 101 ölçüsünde giriş dersi tıngırtısı yapayım istedim. Altını çizerek yazıyorum, metin özellikle basit tutulmuş bir ders notu... Video biter, hoca anlatır metni...

Videodaki sesi ilk kez denedim, kendim de okuyabilirdim, programı kurcalamış oldum.

Marx, İnterneti yaşasaydı, nasıl yorumlardı? İnterneti bir özgürlük alanı olarak değil, yeni bir üretim ve tahakküm biçimi, yeni bir ekosistem olarak okurdu. İki temel soruya odaklanırdı: “Üretim araçları kimin elinde?” ve “Artık-değer nereden sızıyor?”

Kullanıcıların “beğeni”, “kaydırma” ve “paylaşım” aracılığıyla farkında olmadan üreticiye dönüşmesi, boş zamanın, çalışma zamanına sızması ilgisini çekerdi. Hayatın topyekün metalaşması derdi muhtemelen.

Marx’ın düşüncesinde belirleyici olan şey umuttan ziyade çelişkidir. İnternet tam da bu yüzden ilgisini çekerdi: hiyerarşileri aşındırma potansiyeline yoğunlaşırdı. Bilginin dolaşımı, örgütlenme imkânları ve görünürlük, onun gözünde sistemin kendi içinden ürettiği sızıntılar olarak okunabilirdi.

Twitter’da polemiğe girer miydi? Muhtemelen. Ama asıl meselesi tartışmak değil, teşhir etmek olurdu. Hesabı aralıklarla askıya alınırdı diye speküle edebiliriz.

Algoritmaları ideolojik aygıtlar olarak tanımlardı. Görünürlük, erişim ve etkileşim gibi kavramları yeni türden bir sınıf ilişkisi içinde analiz ederdi.

Espriyle bitirelim, Das Kapital 2.0 veya Data Kapital yazar mıydı, bilemeyiz ama yazsaydı meselesi değişmezdi.

Bir yemin uğruna ya rab ne güneşler batıyor

Kare 1
Bilmeyenler için kısa bir girizgâh: Gazetelerin en güçlü medium olduğu bir dönemden söz ediyorum. Radyo var, sinema var ama teknolojik ve ekonomik sınırlılıklar nedeniyle gazeteler kadar yaygın değiller. Gazeteler ise yalnızca haberin değil, edebiyatın ve her türlü popüler sanatın ilk yayımlandığı yerler. Rağbet gören her şeyi bünyelerine alıyor, aldıklarını birkaç kat daha popülerleştiriyorlar. 

Kare 2
1950’li yıllarda gazeteler, hafta sonları renkli pazar ilaveleri vermeye başlıyor, bu ilavelerde de yerli çizgi romanlar yayımlanıyor. Paylaştığım kareler, tam sayfa yayımlanan Bir Yemin Uğruna (1954) isimli çizgi romandan. Türkiye’nin o yıllarda en çok satan gazetelerinden Yeni Sabah’ta yayımlanmış, çizeri ise dönemin açık ara en parlak ismi Ratip Tahir Burak.

Kare 3
Bugünden bakınca bazı şeyleri hatırlatmak gerekiyor. Birincisi, bu çizgi romanlar renkli oldukları için okura bambaşka, neredeyse göz kamaştırıcı geliyor; çünkü gazetelerin kendisi siyah beyaz yayımlanıyor. İkincisi, haftada yalnızca altı kare yayımlanan, buna rağmen ilgiyle takip edilen bir şeyden söz ediyoruz. Bugünle kıyaslayalım: 1990’lardan itibaren mizah dergileri “okur unutur” diye haftaya devam eden tefrikaları istemez olmuştu. Oysa Ratip Tahir sadece altı kare çiziyor, iş ilgiyle takip ediliyor ve en yüksek telifi alıyor.

Kare 4
Üstelik, düşünün altı karede hikâyeyi ne kadar geliştirebilirsiniz? Paylaşılan sahnede yabancı bir kadınla Türk erkeği yürüyüşe çıkıyor; aralarında tutkulu bir gerilim oluşuyor ve reddedilen kadın erkeğin bacaklarına sarılıyor. Bir hafta boyunca yalnızca bu sahneyi okuyorsunuz. Evet, bir duygu çatışması var, bir gerilim var ama bugünün okuruna bakınca ister istemez “bu kadar mı?” diye soruyorsunuz. Demek ki o devrin okuruna bu kadarı yetiyormuş.

Kare 5
Karelerin alt yazılarını bilerek çıkarttım. Çünkü ortada görsel bir ardışıklık var, bir romans yaşandığını metni okumadan da anlayabiliyoruz. Ama alt yazılarla görseller arasında güçlü bir uyum olduğu da söylenemez. Ratip Tahir yazıyı resimlemiyor, tersine, resmin üzerine metin kuruyor. Eğer metni gerçekten resmetseydi, sahneyi farklı çizmesi gerekirdi, alt yazı şöyle: "Genç kız tir tir titreyen küçücük elleriyle delikanlının cepkenine yapıştı, bütün gücüyle sarsarak: 'Senin olmak istiyorum, senin! Bunu anladın hala neden susuyorsun?' diye haykırdı. Şahin'in şaşkınlığı son haddini bulmuş, dili tutulmuştu. 'Duymuyor musun söylediklerimi? Yoksa beni çirkin mi buluyorsun?'.

Genç kadın, delikanlıya kendini adeta sunuyor, hatta dramatik bir hareketle, "esvabının göğüs kısmını kavuşturan ipek kordonları kopartarak taptaze göğsünü açıyor." Biz bunu karede görmüyoruz, tuhaf, frapan, eksajere bir sahneymiş halbuki... Görsel, metnin iddiasını taşımıyor, daha ölçülü, hatta temkinli.

Kare 6
Son kareye bayılıyorum, müthiş erkek Türk'ün fetih rüyasının resmi çünkü... [Marie] özellikle dikkat: kadın erkeğin bacaklarına sarılmış, hıçkırıklar içinde. Bu sahne, neredeyse ham bir fantezinin kristalleşmiş hali. “Fetih” duygusunun görselleştirilmiş bir özeti gibi. Ve evet, bu tek sahne, okuru bir hafta bekletecek kadar güçlü bir cazibe üretiyor.

Cumartesi, Nisan 04, 2026

Damar Çatlağı








Fotoğraflara neredeyse yüzyıllık bir “bakış rejimi”nden seçmeler gibi bakalım. Sokak, kışla, kulüp, kaldırım, sahil… Mekân değişiyor ama kompozisyon değişmiyor: Ortada yürüyen, dans eden bir kadın ve onun çevresinde toplanmış erkek gözleri. Fotoğrafı çekeni de unutmayalım, tüm erkekler kadına “bakıyor.”

Bu fotoğrafları popüler kültür derslerimde paylaşmıştım. Ders notu gibi olmasın ama neler anlattığımı da not düşeyim istedim.

Fotoğraflarda erkek özne, kadını yakalamaya, dondurmaya, arşivlemeye çalışıyor. Kadın yürüyor, erkek duruyor ve bakıyor. Kadın hareketli erkekse sabit ve odaklı. Foucault’nun tarif ettiği anlamda bir gözetim estetiği istiflenmiş, kadın, kamusal alanda dolaşırken bile potansiyel olarak değerlendirilen bir nesneye dönüştürülmüş. Kadınlar, seyirlik bir bedene dönüştürülmüş demek daha doğru. Kadın bedeninin performansı, erkek kolektifinin eğlence ekonomisine hizmet ediyor. Laura Mulvey’in kavramsallaştırdığı “male gaze”in klasik örneği olmuş bazı fotoğraflar. Mulvey, sinema için kamera erkek, seyirci erkek, hikâye de erkek için der ya...

Erkek kalabalığı, kendi arzusunu kolektif olarak teyit ediyor. Bakış, erkekler arasında bir dayanışma dili. Kadına yönelmiş gibi görünen arzu, aslında erkekler arası bir performans: “Gördün mü? Ben de gördüm.” E bu bir tür homososyal onay mekanizması.

Bu fotoğrafların bir kısmı muhtemelen eleştirel niyetle çekilmiş. Sokak fotoğrafçılığı, modernitenin bu çelişkisini teşhir etmek için kullanılmış olabilir.

Peki fotoğafları kim seçti? Bir erkek olarak ben…Bunu da hesap edelim. Erkek gözü yalnızca bakmaz, kadraj kurar. Kadrajı kuran, hikâyeyi de kurar. Ve hikâyeyi kim kuruyorsa, tarih de onun dilinden yazılır.

Bu notların üzerinden en az on beş yıl geçtiğine göre…

Bir ters köşe: Bugün sosyal medyada herkes birbirini gözetliyor. Erkek bakışı hâlâ güçlü ama artık kadınlar da kamerayı tutuyor. Gözetim yataylaştı. İktidar dağıldı mı, yoksa yalnızca biçim mi değiştirdi henüz tam bilmiyoruz.

Cuma, Nisan 03, 2026

Yokluğun Kralı

Sahaflardan elime bir çeviri taslağı geçti. Louis Charles Royer’nin kısa bir hikâyesini, Ke-Kö mahlasını kullanan Kemal Körezlioğlu Türkçeye aktarmış. Royer, Amerikanvari bir estetikle erotik hikâyeler yazan bir Fransız pulp yazarıydı, kitapları bizde de hatırı sayılır tirajlara ulaşmıştı. Ellili yılların ortasında Çağlayan Yayınları’nın hamlesiyle tanındı, cep kitapları furyasının adeta “kıralı” olmuştu.

Yıllar önce dikkatimi çekmişti. 1955-65 yılları arasında 15-25 yaşlarını süren hemen her okur-yazar erkek Royer’i biliyordu, gizli saklı okumuşlar, aralarında konuşmuşlardı. Üstelik çok satan ve çok seyredilen ne varsa oldum olası merak ederim. Royer neye denk düşmüştü de bu kadar tutulmuştu? Bu sorunun peşine düşüp birkaç kitabını okumuş, tabiri caizse o kitapları “dallamıştım.” Hakkını teslim etmek gerekir: Dönemi için hayli cesur metinler yazıyormuş, hele bizim okur için. Öte yandan mesele biraz da konjonktürel. Bu topraklar öteden beri “kurak”,  yani erotizmin her türlüsü başlı başına bir cazibe unsuru olabiliyor. Royer’in krallığının da biraz bu yokluğun üzerine kurulduğunu hemen fark ediyorsunuz.

Gelelim on bir sayfalık çeviriye. Türkçede yayımlanmış olduğunu sanmıyorum. Royer’in erkek magazinleri için kaleme aldığı hikâyelerden biri gibi duruyor. Napolili, yakışıklı bir seyyar satıcının tek bir gününü anlatıyor. Ne anlatıyor derseniz: Royer’in dünyasında kadınlar ve erkekler tek bir güdüye indirgendiği için yakışıklı “erkek” satıcının karşısına çıkan her “kadın” iştahla ona “asılıyor.” Oysa satıcının bir sevdiği var, gözü başkasını görmüyor. O meşum kadınlara kapılacak mı, yoksa sadakatle yoluna mı devam edecek onu okuyoruz, hikâyenin erotik ve romantik gerilimi kabaca bu.

Erotik pulp edebiyatında benzer bir klişe vardır: Herkes cazibeli jönprömiye bağyana sahip olmaya çalışır, o kadın kaçırılır, ona yalvarılır, şehvetle saldırılır… O ise “doğru adamı” seviyordur filan. Royer, bu fıkrayı tersine çevirmiş, hepsi bu.

Royer, o “askıntı” kadınları yazarken onları aşağılıyor mu, haz mı duyuyor, o fasıl muğlak. Gerçekçi gibi gözüken abartısı, şaşırtmak için kullandığı erotizmi, farkında olmadığı bir bayağılığı var... Beyefendi, kendisinden ne tür bir hikâye beklendiğini biliyor ama bir yandan da yüksek edebiyat yapmak istiyor. İlki kısmen işlemiş olabilir, ikincisi ise daha yazarken dağılıyor, berhava ve karavana kalıyor.

Amaaan” mı, “genç erkekler zaten atlayarak okuyorlardı” mı dedin Mıstık abi…

Meraklısına not: Çevirmenimiz, bir hukukçu, kişisel fikrim, paradan çok keyif için bu işe kalkışmış...

Perşembe, Nisan 02, 2026

Ruhhattı 14




Wont forget


İlgilisi hatırlayacaktır, bir süredir yapay zekâ programlarını kurcalıyor, özellikle ses üretimine takılarak küçük denemeler yapıyorum. Kısa şarkılar, üstüne eklenen basit animasyonlar… Arada paylaştığım şeyler bunlar. Daha önce programların Türkçe söyleyişte tökezlediğini yazmıştım.

Öğrenme hevesiyle bu kez İngilizce bir deneme yaptım. Sonuç, teknik olarak daha “derli toplu” bir iş oldu.

Yapay zekâ, yazdığım sözleri Leonard Cohen ve Bob Dylan hattına yakın bulduğunu söylüyor. Bunu ciddiye almak için bir neden yok, kullanıcıyı gaza getiren küçük enjeksiyonlar bunlar. Kimsenin bir şeye uzun süre odaklanamadığı bir zeminde, araçların da bizi diri tutacak şekilde tasarlandığını görmek zor değil.

Ortaya çıkan ürünlerin mevcut üretimleri ve bir “aurayı” taklit ettiğini ayrıca belirtmeye bile gerek yok. Yapay zekâ burada yaratmıyor, iyi bir dinleyici gibi hatırlıyor, eşleştiriyor ve yeniden kuruyor.

Mıstık abi, Bon Jovi vardı, hatırlar mısın?

Çarşamba, Nisan 01, 2026

Şiirimiz Karadır Abiler

Benim gibi esnaf çocuğu olunca çocukluk denen geniş zaman çarçabuk bitiyor. Henüz ilkokulda çalışmaya başlıyorsunuz: önce yazları, sonra her tatil günü, her cumartesi, her pazar… Of puf ederek yazıyorum ama o zamanlar günde en az on saat “çalıştırıldım.” Akranlarım okul açılıyor diye dertlenirken, ben derslerin başlayacağı günü iple çekerdim. Çünkü okul benim için tatildi, ruhen bayram ederdim.

Erken yaşta hayatın çarkına kapılınca tuhaf huylar ediniyor insan. Mesela bende, “meşgalesi olmayan kendini kurcalar” inancı baki. Boş duramıyorum, üç günden fazla tatil yapamıyorum. Çalışmayan mı desem, az çalışan mı desem, öyle insanlarla pek arkadaş olamıyorum. Daha ileri gideyim: gıkımı çıkarmam ama yavaş hareket eden insanlarla da yakınlaşamıyorum. Edebiyatını biliyorum, “aceleye gerek yok” diyorum ama… Ben iş bitmeden dünyaya dönemeyenlerdenim. “Tembellik” bana göre değil, ağırkanlılık kurdeşen döktürür bünyeme.

Kurallarım olsun isterim, baştan her şey konuşulmalı gibi gelir. Çocukken bana ne yapacağım ve ne yapmayacağım anlatılmıştı. Muzaffer İzgü’nün Zıkkımın Kökü’nde çocuğa işin tarifi yapılır ya: “Çay var, kahve var, diye dükkânın dört bir yanını döneceksin… hatırlatacaksın… karşıdaki otele de uğrayacaksın… Tamam mı yeğen?” İşte o hesap, yapacağın işi ve rutini erkenden bellemen gerekir.

Bazen o kuralların çiğnendiğini, sizi ezerek bozduklarını da görürsünüz. O zaman kuralları hatırlatmayı öğrenirsiniz. Zengin Mutfağı’ndaki aşçı gibi söylenirsiniz: “İşimin ne zaman biteceğini bilmeliyim ben… Aşçıysak eşek değiliz…” Bu lafları çocukken birlikte çalıştığınız abilerden, ustalardan çok duyarsınız. Önce hoşunuza gider o dikleniş; sonra anlarsınız ki hepsi birer poz. Dinlersiniz ama inanmazsınız. Herkes eninde sonunda işinin başına döner.

Cahit Sıtkı’nın dediği gibi, “Haydi Abbas, vakit tamam” noktasına gelince mesai bitimi rahatlamayı öğrenirsiniz: felekten gece çalmayı, az görülen kadınları özlemeyi, cuara içerken içlenmeyi…

O yaşlarda verdiğim bir iki akıllı karar var: sigaraya neredeyse hiç başlamadım ve şiir yazmakla hiç ilgilenmedim. Şiir okuyan abilerim de olmadı. Meyhaneler hadi bir nebze ama barları hiç sevemedim. Behçet Necatigil diyor ya “oralarda hiçbir işim yoktu / Aç ahtapotlar kaynaşırken dipte”. Oralardan bir kadın sevmedim, oraları seven kadınlardan da hayır görmedim. “Çalışmaktan bahsediyordun, barlara nereden geldin?” demeyin. Hepsi birbirine bağlı, sabah erken uyanmanın, verilen sözü tutmanın, disiplinin getirdiği bir yabancılaşma bu.

Erken yaşta disipline girince hızlı büyüyorsunuz. Ama bu “abileşmenin” pek bir getirisi yok. Sadece ahkâm kesenleri sevmiyorsunuz, çünkü kendinizi onlardan daha çok “yaşamış” sayıyorsunuz. Yine de o meydan okumalar tatlı geliyor, dünyanın defterini dürmeyi kendinizde hak görüyorsunuz.

Ece Ayhan’ın o dizelerini okuyunca, “1.Şiirimiz karadır abiler / 2.Şiirimiz her işi yapar abiler / 3.Şiirimiz gül kurutur abiler”

Hah” diyorsunuz, “Bu da benim gibi on yaşından beri çalışıyor.”

Tabii işin aslı öyle değil. Sadece biri size dokunsun, sarılsın istiyorsunuz, yazdıklarıyla ya da kalbiyle... Yoksa ne yapsak bir başımızayız, hepimiz bu sistemde “zenci” kalacağız Romalılar!

Ergen Levent’in sesiyle yazıyorum Mıstık abi: Beğenmeyen caddeye çıksın, bilenler bilmeyenlere anlatsın. “Siz paralı, biz beleş, İbne Kolej!” 

Salı, Mart 31, 2026

Rage Bait (3): Algoritma Zihnimize Sızdığında

Rage bait (öfke yemlemesi) kavramı üzerine aralıklarla yazıyorum. Kavram yeni olduğu için hem merak ediliyor hem de yanlış anlaşılıyor. Genelde basit bir manipülasyon olarak görülüyor: Biri kışkırtıyor, biz de oltaya geliyoruz gibi düşünülüyor. Elbette böyle bir yönü var ama mesele bununla sınırlı değil. Öfkenin artık bir “iklim normali” haline gelmesi ve şiddet temelli etkileşimin kanıksanması çoğu zaman gözden kaçıyor.

Asıl tehlike, ekranı kaydırdığımızda başlıyor. İçerik aşağıya aksa da zihni terk etmiyor, işte o noktada rage bait, ruminasyona dönüşüyor. Lafı evirip çevirip ruminasyona getirerek şimdiki zaman insanı olduğumu da göstermiş oldum, Mıstık abi.

Ruminasyon, zihnin aynı huzursuz edici düşünceyi tekrar tekrar çiğnemesi demek. Sosyal medyada karşılaştığımız o provokatif cümle veya video, etkisini asıl biz ekranı kapattıktan sonra gösteriyor. Rage bait kibriti çakıyor, ruminasyon ise o yangına sürekli odun taşıyor.

Burada beynimiz, aslında dijital algoritmaların bir simülasyonuna (!) dönüşüyor. Platformlar benzer içerikleri nasıl önümüze yığıyorsa, biz de aynı öfke dolu düşünceyi içeride kendimize tekrarlatıyoruz. Algoritma bir noktadan sonra içselleşiyor, platformun kurduğu o kısır döngüyü, zihin kendi başına üretmeye başlıyor.

Bu yüzden asıl mesele sadece ne izlediğimiz değil, izledikten sonra zihnimizde neyi misafir ettiğimiz oluyor. Rage bait’in en büyük başarısı, bizi saatler süren bir zihinsel mesaiye mahkûm edebilmesi. Görünürlük sadece “beğeni” sayılarında değil, zihnimizin koridorlarında devam ediyor çünkü.

Rage bait bir içerik stratejisiyse, ruminasyon onun zihinsel faturası olabilir.

Peki, bu iklimde ruminasyon seviyesi hiç düşmüyorsa, bedeli kim ödüyor? Çevrenize bir bakın. Uykusuzluk çeken, zihnini susturmak için desteğe ihtiyaç duyan veya sakinleşmek için yapay yollar arayan insanların sayısı tesadüf mü? Belki abartıyorum, ama en azından benim gördüğüm, kendi iç sesinin gürültüsünden kaçamayanların sayısı hiç de az değil.

Yürüyüş arkadaşlarımdan biri hepimize şunu sordu: “Telefonu kapattıktan kaç dakika sonra, telefonda gördüklerinizle tartışmayı bırakabiliyorsunuz?”

Cevap vermek kolay olmadı. Çünkü mesele artık ne izlediğimiz değil, izlediklerimizin ne kadar süre bizimle kaldığı. Ve galiba çoğumuz, telefonu kapattığımız halde tartışmayı sürdürüyoruz.

Pazartesi, Mart 30, 2026

Call-Out Kültürü ve Büyük Yazar

Uykusuz’un son sayısında Cihan Kılıç’ın “Büyük Yazar” isimli bir buçuk sayfalık ilginç (ve güzel) bir çizgi romanı yayımlandı. Rage bait (öfke yemi) kavramı hakkında yazarken bu hikâyeye denk gelmek ne yalan söyleyeyim hoşuma gitti,  böylece diyelim Mıstık abi, yakın zamanların en yakıcı dijital pratiği olan call-out (ifşa/teşhir) kültürünü tartışmak kaçınılmaz hale geldi.

Hikâye, “usta yazar vs. genç röportajcı” klişesiyle açılıyor. Ancak Cihan Kılıç’ın o kendine has üslubuyla, olay hızla egoların çarpışmasına ve entelektüel otoritenin çözülmesine varıyor. Okurken, gayet kontrollü başlayan bu havanın mecazen bir “delirmeye” varacağını seziyorsunuz. Genç kadın muhabir ölçülü, hazırlıklı, hatta biraz akademik bir dille sorularına başlıyor, yaşlı yazar ise dünyayı anlamaktan yorulmuş, kendinden emin bir bilgelik pozuyla cevaplar veriyor.

Ancak kısa süre sonra anlıyoruz ki, karşımızdaki bir röportajcı değil, bir “sosyal denetçi”. Muhabir; Bechdel testi, oryantalizm ve toplumsal cinsiyet rolleri gibi kavramları birer büyüteç gibi kullanarak yazarı pozisyon almaya zorluyor. Söylediklerini açmasını isterken aslında hüküm çoktan verilmiş oluyor: Siz sorunlusunuz! Yazarın eserlerindeki “erkek bakışını” (male gaze) doğrudan yüzüne vurması, usta yazarın yıllardır titizlikle koruduğu konfor alanını tarumar ediyor.

Buna röportaj değil, bir “call-out” performansı demek daha doğru. Call-out kültürü, birini kamusal alanda ifşa ederek ahlaki hesap vermeye zorlayan bir pratiktir. Tartışma gibi görünür, yargılama gibi işler. Siz fikren tartışıldığını sanırken, iş hızla bir gösteriye dönüşür. Çünkü burada amaç soru sormak değil, hüküm kurmaktır. Bu yüzden cevapların doğruluğu değil, yetersizliği önemlidir. Diyalog kurulmaz, muhatabı köşeye sıkıştıracak bir hasımlaşma sahnelenir.

Yaşlı yazar, ilk karelerde klasik hümanist çizgide (epeyce de ezber) cevaplar verirken, sorular sertleştikçe kendini savunma pozisyonunda buluyor. Bu savunma mekanizması, entelektüel dilin hızla kaybedilmesine ve yerini kontrolsüz bir öfkeye bırakmasına neden oluyor. Finalde ise yazar, cinsiyetçi bir patlamayla aslında kendi imajını bizzat imha ediyor.

Yazar, “iptal edilme” (canceled) korkusuyla yüzleştiği anda, dijital çağda sıkça gördüğümüz o tipik refleksi sergiliyor: “Benim kuşağım ne acılar çekti”, “Siz nankörsünüz” gibi argümanlarla geçmişin kredisini bugünün borcuna saydırmaya çalışıyor. Kendi entelektüel mirasını bir kalkan gibi kullanıyor ama bu kalkan, yeni neslin “Peki bugün ne yapıyorsun?” sorusu karşısında paramparça oluyor.

Bütün bu gerilimin ortasında bir kare var ki, görsel olarak şahane: Salyangoz karesi. Yazarın iddia ettiği o edebi sakinlik ve doğallık illüzyonu, yavaşlığı temsil eden o salyangozla aynı kareye girdiğinde, aslında bir yapıntı  olduğunu gösteriyor ve görsel olarak çöküyor.

Doğrusu finali pek beğenmedim. Yazarın hikâyenin sonunda bir “akıl hastası” gibi kapatılması, tüm o sosyopolitik tartışmayı patolojik bir vakaya indirgemiş. Bu tercih, tartışmayı çözmek yerine patolojikleştirerek ondan kaçıyor. Yazarı “deli” ya da “meczup” konumuna düşürmek, metni zayıflatmış. Çünkü mesele bir akıl sağlığı sorunu değil, bir zihniyet ve kuşak çatışması. Adamın bu kadar kolay “çökertilmesi”, kadını da o çöküşü hızlandıran haklı bir infaz makinesine çeviriyor. Mizah dergisi dilini anlamıyor değilim, tahkiye olarak yorumluyorum.

Call-out gösterileri, sosyal medyanın doğasına (hızlı, duygusal ve ahlaki netlik içeren yapısına) çok uygun olduğu için hızla yaygınlaştı. Taciz veya ayrımcılık gibi görmezden gelinen meseleleri görünür kılması açısından elbette hayati bir önemi var. Ancak bu tür ifşa performansları sadece birini yıkmaz, aynı anda yeni bir ahlaki otorite de üretir.

Diğer yandan bağlamı yok eden, insanları tek bir cümleye indirgeyen ve hata ile kimliği eşitleyen tehlikeli bir yargılama hakkı tanıdı. Bu dilin bir tür linç kültürü olduğunu biliyoruz ama genel algı henüz buraya evrilmedi. Hikâyeyi bir arkadaşıma gönderdiğimde bana, “Gerçeği mi göstermiş, yoksa sadece yıkıp geçmiş mi, anlamadım” dedi.

Call-out tam da böyle işliyor işte. Bir gerçeği gösterirken, o gerçeğin öznesini yok ederek adaleti sağlıyor. Peki, bu denetimsiz “kanun koyuculuk” adaleti mi getiriyor, yoksa sadece yeni bir tür zorbalığı, ahlak kisvesi altında meşrulaştırıyor mu? Bence şimdiki zaman insanlarının yaşadığı trajedi şu: cevabı ararken bile taraf olmak zorunda kalıyoruz.

Pazar, Mart 29, 2026

Okur mu, Reaksiyon mu?


Bir süredir blogdaki yüksek etkileşim artışından söz ediyordum ama iş orada kalmadı. İki yıldır direniyordum fakat arkadaş sayısındaki sınıra dayanınca Facebook beni ister istemez “profesyonel mod”a geçirdi. Hal böyle olunca, sosyal medyadaki yazılarım günde ortalama yirmi bin civarında etkileşim almaya başladı. Paylaştığım görsele bakarsanız, sadece üç gün önce Facebook’ta yayımladığım bir blog yazımın istatistikleri, tek başına 150 bin etkileşimi geçti mesela.

Ben sadece bloguma yazıyor, o yazıları aralıklarla Facebook’ta ve çok nadir olarak Twitter’da paylaşıyorum. Yani aslına bakılırsa blog dışında yokum. Bu yüksek trafik, yazılarımın artık geniş bir kamusal dolaşıma girdiğini gösteriyor. Biliyorum, ölçek büyüdükçe işler değişir, sertleşir ve gürültü kaçınılmaz hale gelir. Bu yoğun ilgi bir “rage bait” (öfke tuzağı) değil belki ama bir noktada “rage” üretecek, bana yönelik bir tepki doğuracak, farkındayım. Dijitalin mantığı böyle işliyor: Evinize ne kadar çok misafir gelirse, çöpünüz de o kadar artar.

Haliyle, yüksek reaksiyonlu ama içi boş yorumlarla, saçma tepkilerle muhatap olmaya başladım. Sadece başlığa bakıp ya da ilk cümleyi yarım yamalak okuyup tetiklenen bir kitle bu. Malumunuz, insanlar artık okumuyor, tepki veriyorlar.

Yazılar daha çok kişiye ulaştığında acı bir gerçeği fark ediyorsun: Okur artmıyor, sadece kalabalık büyüyor. Okuyan kişiyle tepki veren kişi çoğu zaman aynı değil. Metin yerinde duruyor ama etrafında oluşan uğultu her geçen gün yükseliyor.

Ben hâlâ aynı tarzda yazıyorum, meselelerim aynı, mesafem aynı. Değişen tek şey okurun ölçeği. Bu aralar kimle konuşsam bunu anlatıyorum. Kalabalık büyüdükçe anlam dağılıyor. Yazıları yazan kişi olarak bu ilginin neden bu kadar agresif bir şekilde arttığını hem merak ediyor hem de biraz endişeyle izliyorum.

Merak, iştah, ürkeklik ve karşılaşma heyecanı gibi zıt hislerle ilerlermiş. Ben de bu meseleyi geçici bir ilgi olarak görüyor (ve öyle olmasını umuyor), bir çeşit sosyal deney yaşadığımı düşünüyorum.

Böyleyken böyle Mıstık abi.

Uygun Fiyata Cantek

Galip Tekin’in öykülerine dayanarak hazırlanan Acayip Hikâyeler dizisi, yarımşar saatlik bölümlerden oluşuyordu (2012). Dizinin 7. bölümünde Galip Abi, bana küçük bir gönderme yapmıştı.

Duymuştum ama kaydına ulaşamamıştım.

Bilimkurgu temalı hikâyede, çocuklarına yetenek satın almak isteyen bir ailenin karşısına karaborsacı bir satıcı çıkıyor. Adı Levent. Elindeki “ürünleri” sayarken, uygun fiyata “Cantek” bile bulunduğunu söylüyor. Bir süre “Cantek, Cantek” diye tekrarlayıp duruyorlar. Matrak bir sahne.

Galip Abi’yle hayatımda sadece iki kez karşılaştım; birinde epey uzun konuşmuştuk. Sonrasında bir-iki telefon görüşmesi… Hepsi bu.

Sempatiyle yapılmış küçük bir oyunbazlık. Zamansız gidişinden sonra bana bir hatıra kaldı. Üstelik ne diziyi ne de bu göndermeyi birlikte konuşabildik. Muhtemelen birlikte gülecektik. Onu da kaçırmış oldum.

Cumartesi, Mart 28, 2026

Rage Bait (2)

Daha önce “rage bait” kavramı hakkında yazmıştım. Türkçesiyle öfke yemlemesi, öfkeyi ham madde olarak kullanan, onu durmaksızın üreten ve çoğaltan bir mekanizmayı tarif ediyor. Geçen gün bir arkadaşım “İnsanlar neden bu kadar öfkeli diye sormayı bıraktım artık,” dedi, “Asıl soru şu: Biz neden bu öfke patlamalarını izliyoruz?”

Çünkü rage bait artık tek başına servis edilen bir içerik değil, izleyicinin gönüllü katılımıyla tamamlanan bir kolektif performans. Birinin kışkırtması ne kadar sistemin parçasıysa, bir başkasının buna misliyle karşılık vermesi de bunun bir başka parçası. Öfke fena halde bulaşıcıdır, daha da önemlisi, düşünmeye veya sakin kalmaya kıyasla çok daha “zahmetsizdir.” Düşünmek zaman ister, mesafe koymak sabır gerektirir. Öfke ise derhal ve yüksek sesle üretilebilir.

Bu patlamalar yalnızca dijital bir davranış bozukluğu değil, devasa bir dikkat ekonomisi sorunu. Günümüz insanı sürekli uyarılma halinde, fragmente olmuş bir dikkatle ve düşmüş eşiklerle yaşıyor. Böyle bir iklimde sakin, ölçülü ve katmanlı bir içeriğin rage bait enerjisiyle rekabet etme şansı yok. Gürültülü olan her zaman kazanıyor. Daha doğrusu, gürültüye bağımlı hale gelmiş bir zihin, sessizliği artık bir dinlenme alanı değil, tahammül edilemez bir “boşluk” olarak algılıyor. Bu yüzden rage bait sadece yazılımların değil, bizzat bizim zihinsel alışkanlıklarımızın bir sonucu.

Arkadaşıma şunu önerdim: Bir süre felaket haberlerini, hatta genel olarak sosyal medyayı nadasa bırak. Sen baktıkça akışın o “zehirle” doluyor, algoritma sakinleşmene izin vermiyor. Bir süre sonra dünyanın sadece öfkelilerden, mağdurlardan, aptallardan ve yalancılardan ibaret olduğuna ikna oluyorsun. Oysa gerçek hayatın dokusu bu kadar lineer değil.

(Biliyorum, yazarken romantize ettim Mıstık abi, lineer demedim mesela)

Şunu kabul etmeliyiz: Meseleye sadece ahlaki bir yerden yaklaşmak pek işe yaramıyor. Hatta bazen “yapmayın” çağrısı, yeni bir öfke dalgasına malzeme veriyor. Çünkü sistem öfkeyi ödüllendiriyor. Ortada bir ödül (etkileşim, görünürlük, onay) varsa, o davranış mutlaka tekrar eder. Daha sert, daha radikal ve daha tahrik edici olanın “kazandığı” bir düzende, makul olan her şey merkezin dışına itilir. Normlar aşınır: Dün infial yaratan bir kabalık, bugün sıradan bir içerik haline gelir.

Peki, bu döngü kırılabilir mi? Teoride mümkün, pratikte ise külfetli bir irade sınavı. Çünkü bu bir üretim meselesi olduğu kadar, bir tüketim tercihi. Algoritmalar neyi tüketeceğimizi dikte ediyor, üretim de bu talebe göre şekilleniyor. Rage bait’e karşı en etkili refleks, tepki vermemek, yani oyunu kuralına göre oynamayı reddetmek. Ancak haksızlık hissi ve o anlık deşarj arzusu o kadar kolay dizginlenemiyor. Sistem tam da bu insani zaafı tetiklemek üzere optimize edilmiş durumda.

Benim görebildiğim en gerçekçi çıkış yolu şu: Algoritmayı bir “niyet” değil, bir matematiksel model olarak görmek. Karşımıza çıkan provokasyonun bireysel bir sapkınlıktan ziyade, teşvik edilen bir veri trafiği olduğunu kabul etmek.

Bu kabul, öfkeyi tamamen yok etmez belki ama onunla kurduğumuz ilişkiyi kökten değiştirir. Dünyayı “asla olmaması gerekenlerin yaşandığı bir yer” olarak görüp sürekli sarsılmak yerine, olup bitenleri mekanizmasıyla anlamaya çalışarak aramıza bir mesafe koyabiliriz. Öfke dünyayı değiştirmiyor, sadece bizi içeriden-ruhen tüketiyor.

Eğer bir şey öğreneceksek, neye tepki vereceğimizi değil, neye tepki vermeyeceğimizi öğrenmeliyiz. Çünkü rage bait’in tek yakıtı bizim ona atfettiğimiz değerdir.

Ve değer görmeyen hiçbir canavar büyümez. (Siyaseten romantik bir final cümlesi ekledim Mıstık abi, sen ejderha sürücülerine selam söyle)


Related Posts with Thumbnails