![]() |
Perşembe, Haziran 18, 2026
Dümdüm tek!
Çarşamba, Haziran 17, 2026
Yan yana gelmeleri gerekiyordu
![]() |
Altan Erbulak ve Adalet Cimcoz, 1955 Akademi Balosu’nda…
Okuduklarımız, seyrettiklerimiz, hayranı olduğumuz eserler bizi kolayca yanıltabilir. Eserle onu yaratan kişi her zaman aynı şey değildir. Bazen yazdıklarından çok daha neşeli, bazen anlattıklarından çok daha karanlık, bazen de tam tersi insanlarla karşılaşırız. Bu yüzden bir sanatçıyı yalnızca eserlerinden tanıdığımızı sanmak çoğu zaman yanıltıcıdır.
Bunları niye yazdım? Çünkü bana sorarsanız, enerjileri nedeniyle sempati duyduğum iki insan, Adalet Cimcoz ile Altan Erbulak, bu fotoğrafta yan yana gelmiş ve dans ediyorlar. Nasıl da güleçler… Fotoğrafa bakarken insan ister istemez onların seslerini, kahkahalarını, birbirlerine söyledikleri esprileri hayal ediyor.
Bu kareyi daha önce görmemiştim. Ama 1950’ler üzerine bir hikâye yazsaydım, herhalde bu ikiliyi mutlaka aynı sahneye koyardım. Çünkü bazı insanlar yalnızca yaptıkları işlerle değil, taşıdıkları hayat enerjisiyle de birbirlerine yakışıyorlar. Bu fotoğraf da tam olarak onu gösteriyor. Altan Erbulak ve Adalet Cimcoz’un birkaç dakikalığına aynı ritimde dönüp durdukları bir hatırayı değil sadece, bir dönemin neşesini, zarafetini ve kaybolmuş hafifliğini de saklıyor.
Salı, Haziran 16, 2026
Aynı Salondaki Yabancılar: Sosyal Medyada Bağlam Çökmesi
![]() |
![]() |
Pazartesi, Haziran 15, 2026
Halikarnas Balıkçısı
![]() |
![]() |
Beyefendi tersini yapmış. Büyük bir siyah yüzey düşünmüş ve ışığı ortaya çıkarmak için beyaz çizgiler “kazımış.” Örneğin yunusun gövdesinde neredeyse hiçbir detay yok. Kütle tamamen siyah bırakılmış, formu yalnızca kenar çizgileri tanımlıyor. Nesneyi çizmek yerine etrafındaki ışığı çizmeyi tercih etmiş. Denizi resmederken yatay çizgiler sakin yüzeyi, eğik çizgiler hareketi, sıklaşan çizgiler karanlığı belirlesin istemiş. Dalgaların ritmiyle gökyüzündeki çizgilerin ritmi birbirine bağlamış ve böylece sahnelerin durağan görünmemesini sağlamış.
![]() |
Bana kalırsa bu çizimlerin en belirgin yanı tereddütsüzlükleri. Çizgilerde kararsızlık yok, düzeltme telaşı yok, kusursuzluk arayışı yok. Yapılmış ve bırakılmış gibiler. Belki de tam bu yüzden hâlâ canlı görünüyorlar. İçlerinde revizyonla törpülenmemiş, doğrudan kâğıda aktarılmış bir coşku var.
![]() |
Pazar, Haziran 14, 2026
Bir reklam verir misiniz diyecekti
![]() |
![]() |
Nur bir muammaydı
![]() |
Soruyorum ya… Belki de Soğuk Savaş’ın en başarılı kültürel operasyonlarından biri, canım memleketimin envayi çeşit evine sessiz sedasız yerleştirilen bu devasa gözlü, telsiz kılıklı, kameralı oyuncaklardı. Mikrofonlu Mıstık abiiii…
Siz daha uyuyun. Siz daha “Aman ne tatlı bir nostalji” diye uyuyun.
Ben sadece sorular soruyorum.
Cumartesi, Haziran 13, 2026
Ayrılık makası
![]() |
Cuma, Haziran 12, 2026
Küçük Adam
![]() |
Ertem, Gırgır’ın genç çizerlerindendi, derginin nereye varacağı, ne kadar yaşayacağı o yıllarda belli olmadığı için ömrünü çizgi roman üreterek geçireceği uzun bir maceraya girdiğini henüz bilmiyordu. Kişiliğindeki direnç ve özveriyle, çizdikçe kendini geliştirmeye, işine daha çok saygı göstermeye, işi hakkında daha çok düşünmeye ve öğrenmeye başladı. Ertem’in değişimi yakalama iştahı ve yeniye yönelik arayışları çalışmalarından izlenebilir, hatta bana kalırsa, aynı hikâyeler tek tek incelenirse, Türkiye’de yakın dönem çizgi romanın geçirdiği evreler dahi rahatlıkla görülebilir.
Küçük Adam, Ertem’in ilk önemli çalışması (1975). Engin Ergönültaş’ın Zalim Şevki’si ve Nuri Kurtcebe’nin Gaddar Davut’u gibi üretirken öğrenilen, çizgi romanın popüler klişelerinin deneye yanıla geliştirildiği hikâyelerden demek daha doğru. Küçük Adam, kurnazlığından başka hiçbir dikkat çekici özelliği olmayan, sokaktaki ortalama insanın tipleştirilmesi aslında. 1,32 boyunda, başı bitten, üstü başı kirden kurutulmayan, işsiz güçsüz, eğitimsiz, pozdan ve iddiadan başka bir numarası olmayan saf biri, asıl adı bile bu tezatı belirginleştirmek için seçilmiş: Kamil Safdil. Yetimhanede büyüyen, kenar mahallede -muhtemelen o yılların Tophane’sinde- yaşayan bir hayalperest, tipik bir Don Kişot çeşitlemesidir. Pek çok bakımdan kifayetsiz ve cazibesizdir. Yakışıklı olduğuna inanmakta, bönlük ölçüsünde gösterdiği cesaretinden veya külyutmaz havasına rağmen sürekli kafeslenip kandırılmasından dolayı başına işler açılmaktadır. İlk serüveninde bir gazete ilanına başvurarak, “uzun boylu, yakışıklı, uyanık bir genç” arayan kötü adamların tezgâhına düşer. İçine düştüğü entrikanın farkında olmaması dizinin mizah ekseninin belirleyicisidir. Tip olarak, en azından başlangıçta, biraz Oğuz Aral’ın Avanak Avni’sini, biraz da Red Kit’in Joe Dalton’unu andırmaktadır.
Küçük Adam, o yılların bütün Gırgır kahramanları gibi bir yerden diğerine yolculuk etmekte, ülkeden ülkeye, bir tuhaflıktan başka bir alelacayipliğe sürüklenip durmaktadır. İlk serüvende tesadüfen tanıştığı Trakyalı arkadaşı, kendisiyle tezat oluşturan (zayıf-güçlü, temiz-kirli, hınzır-masum) Mestan, değişmez hempası olur. Mestan, Küçük Adam’a göre sakin, ne olup bittiğinin farkında olan temiz kalpli biridir. Kamil’in mantıksız büyüklenmesi, hesapsız meydan okumalarından eser yoktur onda. Küçük Adam, her fırsatta kendini överken, başaramayacağı işlere bulaşırken yanında onu koruyup kollayan Mestan vardır. Kamil, kendisini tehdit eden kötü adama “sen kimsin ve ne haklan bir kahramana silah çekersin” diyebilmekte, başarılması imkânsız bir serüvene “benim gibi tehlikeyi zevk edinmiş bir adama bunlar vız gelir” diyerek atılabilmektedir. Doğal olarak habire çuvallamakta, sakarlık ve basiretsizlik göstermektedir. Mestan bir kahramanın iddiacı ve narsist yönünü taşımasa da arkadaşı için kavgaya ve uğraşa girerek Küçük Adam’ın daimi kurtarıcısı olur. Komik olduğunun farkında olmayan Kamil ile bir kahraman kadar iyi ve güçlü olmasını önemsemeyen, zoraki kahraman Mestan, ilginç bir ikili olurlar. Küçük Adam, sürekli kandırılmakta, Mestan onu sürekli uyarmakta, ikili serüvenin katakullisi içinde birbirlerini ikna etmeye çalışmaktadır. Hiç yerine “İiiç”, hepsi yerine “eepsi” diyen, her lafa “te” ile başlayan Mestan’ın öfkelenmesi, öfkelenince karşı konulmaz bir güce dönüşmesi ayrı bir espridir: “Te be bırakayım mı ağacı buncağızın alnının şakına”, “bırakasın beni parçalayayım şu kapçıkaazlı geçmişi kandilli susakları”.
Yukarıda Küçük Adam serüvenlerindeki gelişimin yerli çizgi romanımızın anlatısal ve estetik dönüşümünü de resmedebileceğini söylemiştik. Ertem, çizgilerini ve hikâyelerini geliştirdikçe, başka bir tarzın arayışlarına girdi. Öncelikle Küçük Adam’ın karakterini derinleştirmeye başladı. Kamil, yaşananların ve nasıl algılandığının farkına varan birine dönüştü örneğin. Bütün o karmaşanın içinde kostaklanarak kahraman ve kurtarıcı gibi dolanan Kamil, birdenbire kendisiyle ve dünyayla ilgili aşikâr bir realiteyle karşılaşmıştı : “Nedir lan sizden çektiğim pis şehir! Yeter be yeter! Herkes üstüme mi basacak? Milletin kaldırım taşı mıyım? İsyan ediyorum be isyan!”. Bunu söyler söylemez, anarşist sanılarak birdenbire yanında zuhur eden polis tarafından derdest ediliyordu. Öncesinde neredeyse apolitik bir yönü vardı dizinin. Bir başka ifadeyle, Ertem, Küçük Adam’daki dümedüz aksiyonu terk ederek toplumsal yergiye, aktüel siyasete ve yaşanan zamana daha fazla yaklaştı. Daha gerçekçi bir tahkiyeye dayanır oldu hikâyeler. Avrupa’da, Güney Amerika’da, uzak şatolarda, dehşetli köşklerde geçen hikâyeler, İstanbul’da, Yeşilçam’da, seks filmleri furyasında, gazinolarda, arabesk âleminde geçer olmuştu. Kamil, yine iş arıyordu, yine başına türlü işler açılıyordu ama işsizlikten bıkmış, kaybetmekten korkan, sahiden küçük adam olduğunu tecrübeyle yaşamış biri olup çıkmıştı. Yanında yamacında Mestan da yoktu, yapayalnız kalmıştı.
Bu değişimin çizgi roman olarak açılımı şuydu: kahraman olgusunun eleştirilmesi, kahramanın kendi aczini fark etmesi, Gırgır geleneğinde bir yapıbozumuna neden oluyordu, kahramanın değil hikâye anlatıcısının (yazar-çizer) öne çıktığı başka bir evreye geçiliyordu. Ertem, Küçük Adam’ı isyan ettirirken sadece kendi kaderinden değil süregelen komik hikâye evreninden de uzaklaşıyordu. Böylelikle, komik de olsa muktedir kahramanlara, iyi-kötü karşıtlığına, serüven klişelerine veda ederek, karakterleri her defasında değişen satirik şehir hikâyeleri anlatmaya başladı. Küçük Adam’ın komik serüvenciliği ve kahraman popülerliğini terk edişi, sadece Ertem’in değil Gırgır’ın hikâyeciliğinin değiştiğini gösteriyordu. Özellikle seksenli yılların ikinci yarısından itibaren hemen tüm çizgi romancılar Ertem’in yolunu izleyerek, çizer olarak kendi isimlerini öne çıkartan, daha karanlık ve gerçekçi hikâyelere yoğunlaştılar. Ertem, böylece, sadece çalışkanlığıyla örnek olmadı, çizgi romancıların sanatçı - hikâyeci (auteur) olarak tanınmalarını sağlayan, bu yolu açan, kolaylaştıran bir öncü oldu.
Perşembe, Haziran 11, 2026
Çizgilere Derkenar 43
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
Çarşamba, Haziran 10, 2026
Ayıplanmayan şeyler
![]() |
Benli ile ünlü bir çizgi romancımızın ofisinde tanışmıştım. Onun getir götür işlerini yapıyor, galiba orada da yaşıyordu. Çizgi romancımız ona gerçekten gayri insani denebilecek bir biçimde davranıyordu. Bağırıyor, emrediyor, küçümsüyordu. Kimsenin kimseye böyle davranamayacağını düşündüğüm için şaşırıp kalmıştım. Yıllar sonra aynı çizgi romancı, Benli’yi ofisten çıkaramadığı için mülkünü satamadığını anlatmıştı. Trajikomikti, aşağılanan adam bir süre sonra işgalciye dönüşmüştü. Gel de diyalektiği anma…
Benli’ye gönderilen kartlarda yayıncılık tarihi açısından işe yarar ayrıntılar bulabileceğimi ummuştum. Bu bakımdan çok şey çıktığını söyleyemem. Daha çok, ona yazan arkadaşlarının Avrupa izlenimleriyle karşılaştım, özellikle de kadınlar hakkındaki gözlemleriyle. Kartpostalları hatırlayanlar olacaktır. Ön yüzünde bir fotoğraf bulunur, arkasına da birkaç satırlık hal hatır yazılır, postayla gönderilirdi. Herkes tarafından okunabilecek bir yüzeye bugün mahrem sayılabilecek şeylerin yazılması bana tuhaf geldi.
Sonra bunun aslında o kadar da tuhaf olmadığını düşündüm. Belki cahil cesareti, belki “erkeklik konforunun verdiği o pervasız cüret”, belki de erkeklere tanınan geniş hareket alanının doğal sonucu. Yazanlar, söylediklerinin ayıp, mahrem ya da sakıncalı görülebileceğini pek hesaba katmıyor gibiydiler. Çünkü o dünyanın normali buydu. Erkeklerin kadınlar hakkında konuşması, gözlemlerini paylaşması, hatta bazen kaba ve ölçüsüz olması yadırganmıyordu. Kartların asıl ilginç yanı da burada galiba. Yazılanlardan çok, o satırları rahatça yazdıran görünmez toplumsal iklimi teşhir etmeleri.
Bu fütursuzluk, bugün sosyal medyada kendi vitrininin küratörlüğünü yapan, her cümlesini yanlış anlaşılma ihtimaline karşı ölçmek zorunda kalan insana neredeyse gerçeküstü gelebilir. Yetmişli yıllarda, o dönemin insanı, arkasındaki onaylayıcı toplumsal iklime o kadar güveniyordu ki kamusal alanı adeta kendi evi gibi kullanabiliyordu. Bugün ise tam tersi bir çağdayız. Her şeyimiz uluorta meydanda ama hiçbirimiz o kadar cüretkâr değiliz. Evimizde değiliz, ekran başında bile sahnedeyiz.
Salı, Haziran 09, 2026
Sahnelenmiş bir Brecht
![]() |
Brecht, sahiden kendine çok güvenen ve yazmak söz konusu olduğunda meydan okuyan bir yazar. Dönemin isimleriyle kendini kıyaslayarak onlardan daha iyi ve daha vahşi oyunlar yazacağını söylüyor mesela. Ergence ve narsisistik duruyor değil mi? Bu fotoğraf çekilirken Üç Kuruşluk Opera’yı yazıyormuş, iyi bir şey çıkacağını bilmenin heyecanı da olmalı üzerinde.
İşin ilginç yanı, Brecht aslında fotoğraf çektirmekten hiç hoşlanmaz, fotoğraflarda aptal gibi göründüğünü düşünürmüş. Diğer yandan fotoğrafın kamusal etkisinin de farkındaymış. Yazarı yalnızca metin üreten biri olarak değil, kamusal bir figür olarak görüyormuş demek daha doğru. Fotoğrafının yazdıklarının bir tür tamamlayıcısı olacağını fark etmiş olmalı.
Brecht’in fotoğrafına bakalım. Sandalyeye yayılmış, cool bir eda ve elinde pürosuyla meydan okuyucu biçimde doğrudan “bize” bakıyor. Bugün çok anlaşılmayabilir ama o günler için “modern” ve kuralbozan bir yorum bu. O dönem, kusursuzluk iddiasına dayanan stüdyo fotoğrafları revaçta. Şık kıyafetler, ağır başlı vakur pozlar, uzaklara bakan gözler ve statüyü tamamlayan aksesuarlar… Herkes daha saygın, daha zengin, daha önemli görünmeye çalışıyor. Ve elbette hepsi, gerçeklikten çok yanılsama üreten fotoğraflar...
Brecht’in kendini “saygın bir vatandaş” gibi göstermeye çalışmıyor. Bohem, isyancı, küstah bir genç entelektüel olarak bir karakter performansı sunuyor. Anlatıldığına göre Brecht ince bir adammış, deri kıyafetlerin onu olduğundan fazla kalın gösterdiğini anlamış olmalı. Üstelik, deri kıyafetin, medeniliğe tezat yaratan “barbar” ve taşralı bir etki yarattığına inanıyormuş.
Bilenler olabilir, görünüşünü bilinçli biçimde tasarlayan, stilini kimliğinin parçası haline getiren insanlara o yıllarda “dandy” deniyordu. Brecht de dandy gibi gözüken anti-dandy estetikle hareket etmiş. Bir tür deneye girişmiş, kendine bir yüz aramış. İşçi gibi görünmek istememiş, burjuva gibi de. Kendini başka türlü tasarlamaya çalışmış: “Ben kimim ve nasıl görünmek istiyorum?” sorusuna cevap aramış sanki. Fotoğrafçı Ressler’e poz vermekten çok, onunla birlikte bir karakter yaratmış. Bu yüzden ortaya çıkan şey yalnızca bir portre değil, bir tür görsel diyalog.
Brecht yalnızca oyun yazmıyordu, kendisini de yazıyordu demek istiyorum. Belki de bu yüzden sonraki kuşaklar önce yüzünü, sonra metinlerini hatırladılar. Bu fotoğraf o kadar etkili oldu ki, sonraki yıllarda çizilen karikatürlerinde hep aynı figürle karşılaşıyoruz: Deri ceket (palto), puro, rahat oturuş, doğrudan bakış, meydan okuyan ifade… Bugün bu fotoğrafın ikonik sayılmasının nedeni yalnızca Brecht’i göstermesi değil, “Brecht” dediğimiz kamusal karakterin kuruluş anlarından birini kaydetmesi.
Bizde o yıllarda kendini bu kadar bilinçli biçimde “yeni” ve à la mode tasarlayan tek isim belki de Nazım Hikmet. Brecht’ten yalnızca dört yaş küçük. İkisinin de uzmanı değilim ama meraklı bir okurları olarak aynı iklimde yaşadıklarını düşünürüm. Coşkuları, iddiaları, kendilerine duydukları güven, komünistlikleri, kahkahaları ve hatta kalp krizleri bile bana tuhaf bir akrabalığı hatırlatır. Aynı çağın, farklı dillerde konuşan iki kardeşi gibidirler.
Pazartesi, Haziran 08, 2026
Okur Mektupları
![]() |
Bu yüzden bu mektupları basit bir hayranlık refleksiyle açıklamak eksik kalır.
O dönemde mektup, kamusal alana katılmanın dolaylı, belki de tek yoluydu. İnsanlar henüz “görünür “değildi. Medyaya ulaşacak araçları yoktu. Okur mektubu, “kim olduklarını anlatabildikleri” nadir kanallardan biriydi. Dolayısıyla mektup bir iletişim aracı olmaktan çok, bir tür “varlık beyanıydı.” Bir tür mikro kamusal alan işlevi görüyordu.
O mektuplar “Ben de buradayım” deme ihtiyacının karşılığıydı. Hatta daha ileri gideyim: O mektuplar, bastırılmış özneliklerin dolaşıma girme biçimiydi.
Mizah dergileri bu yüzden güçlüydü. Okurla yüksek bağ kuruyordu. Okur mektuplarından yeni üreticiler çıkıyordu. Yazılanlar dikkatle okunuyordu. Tersinden bakarsak, mektup almak da bir karşılaşmaydı. Üreticiler, normalde hiç temas edemedikleri okurlarıyla ancak o yolla tanışıyordu. Bu yüzden o mektuplar saklanırdı. Çünkü gerçekten değerliydi.
[Mektuplar neden vardı?] Okur açısından, mektup göndermek, üretimlerini ve duygularını paylaşmak doğrudan bir var olma çabasıydı. O dönemde onay, doğal olarak zahmetli ve kıttı. Bir bilene ulaşmak gerçekten hiç kolay değildi. Bir karikatüristin gözünden geçmek, bir tür “kültürel vaftiz” gibiydi. Yani mesele sadece görünmek değil, tanınmaktı. Günümüzdeki durumdan çok farklı bir çaba ki bunun altını çizelim.
Sosyal medyada insanlar görünmek için üretmiyor, algoritmaya takılmak için “bir içerik simülasyonu” yapıyor. Aradaki fark şu: O dönem insanı görülmek istiyordu. Bugünün insanı fark edilmek istiyor ve yüzeyselliği umursamıyor. Biri derinlik sancısı çeker, diğeri hızın şehvetine kapılır.
![]() |
Benim kuşağım bunu yaşadı. Taslaklar yazılır, temize çekilirdi. Elle yazıldığı için cümleyle fiziksel bir temas vardı. Bu süreç düşünceyi olgunlaştırıyordu.
Bugün refleks var, reaksiyon var, ama düşünce süresi dramatik biçimde azaldı. Hız kültürü gecikmenin yarattığı derinliği, otosansürü ve cümlenin ağırlığını bitirdi.
[Nezaket, Mektuplar ve Dijital Dünya] Mektup dili daha sorumluydu. Çünkü yazdığınız şeyin bir ağırlığı vardı. Taşınıyordu. Saklanıyordu. Tekrar okunuyordu. Bu durum doğal bir mesafe bilinci yaratıyordu. Nezaket dediğimiz şey de yoğunlaşma, sabır ve mesafeden geliyordu. Bugün bu mesafe ortadan kalktı, dil hoyratlaştı. Empati eksikliği ve hızın yarattığı bir sorumsuzluk var. Algoritmanın ödüllendirdiği 'haklılık öfkesi', empatiyi rafa kaldırdı.
[Latif Demirci mi Muhlis Bey’i çiziyordu, yoksa o mektupları yazan insanlar mı?] Ben burada romantik bir okuma yapmayacağım. Mektuplar üretimi belirlemiyordu. Çünkü dergi temposu buna izin vermezdi. Mektuplar yavaştı, mizah ise aktüel olmak zorundaydı.
Elbette moral verici, teşvik edici bir etkisi vardı. Okurun projeksiyonu önemlidir. Ama üretimin doğrudan belirleyeni değildi. Asıl belirleyici olan, dönemin kamusal mizah iklimiydi.
Şunu unutmayalım: Mizah dergileri bir zamanlar kamusaldı. Herkes aynı karaktere bakıyor, aynı şeye gülüyordu. Özel televizyonlarla birlikte bu yapı çözüldü.
Bugün herkes kendi algoritmik yankı odasında yaşıyor. Bu yüzden Muhlis Bey gibi “birikerek” büyüyen karakterlerin oluşması artık çok güç. Bugün bir şeyin “viral olması” anlık bir patlamayken, “kalıcı olması” neredeyse imkansız bir direnç gerektiriyor.
[Yağmur Canpolat'ın yönetmenliğini yaptığı "Sevgili Çizer" belgeseli için bana sorulan sorulara verdiğim cevaplar.]
Pazar, Haziran 07, 2026
Sınıf intikamı olarak Kahkaha
![]() |
Cumartesi, Haziran 06, 2026
Berber Koltuğunda Tersine Dünya
![]() |
![]() |
Cuma, Haziran 05, 2026
Ardından
![]() |
Persepolis uzun süre bir tür siyasi tanıklık metni gibi okundu. Özellikle Batı dünyasında, İran’ı ve İslamcı radikalizmi anlamak isteyenlerin başvurduğu bir kitaba dönüştü. Satrapi’nin başarısını yalnızca bu ilgiyle açıklamaya kalktığımızda, kitabın asıl gücünü gözden kaçırıyoruz.
Satrapi, Persepolis’te kendisini bir kahraman gibi anlatmaz. Haklı çıkmaya çalışmaz. Korkularını, kibirlerini, bencilliklerini, pişmanlıklarını gizlemez. Çocuk gevezeliğini, genç taşkınlığını, kimi zaman başkalarını inciten ergen hoyratlığını saklamaz. Okurla arasına mesafe koymaz. Belki de bu yüzden kitap, İran hakkında yazılmış pek çok kitaptan daha fazla insana ulaşabildi. İnsanlar o sayfalarda yalnızca İran’ı değil, kendilerini de gördüler.
Ölümünden sonra onun hakkında yine İran’dan, siyasetten ve yasaklardan söz edeceğiz. Bunlar kaçınılmaz. Ama ben Satrapi’yi kendisini kahramanlaştırmayan, kusurlarını saklamayan, okuruna tepeden bakmayan nadir auteurlerden biri olduğu için hatırlayacağım.
Persepolis’te karşımıza büyük bir siyasi manifesto çıkmıyor, aksine, hayata karşı merakını hiç kaybetmemiş, inatçı, hınzır ve canlı bir ses yükseliyor. Onun yazarını, sevdiği adamı kaybedince hayata küstüğü söylenen bir Fars masal kahramanını kaybettik.
![]() |
Perşembe, Haziran 04, 2026
Paralel Evrenden
![]() |
Ankara, 1916’daki o büyük yangın sonrasında epey küçülse de, 1920’lerde bambaşka bir şeye dönüşme fırsatı yakalıyor. İttihatçıların başkenti, İstanbul’dan Anadolu’nun ortasına taşıma fikri düşünüldüğünde, kentin yaşadıkları pek de sürpriz değil. Her şeyiyle yepyeni olacak ve bütün ülkeye modellik edecek bir projeye dönüştürülüyor. Hoş, hayal edilen tam olarak gerçekleşmiyor, şehir ne olabilecekse o oluyor. Kapitalizmle yüzleşmek ve o büyük arzu nesneleriyle rekabet edebilmek hiç kolay değil.
Üstelik ilk başta hayal edilen Ankara da kendi içinde epey “tuhaf” ve ütopik. Örneğin, şehrin tam ortasına herkesin kirlilerini yakayabileceği koca bir kamusal çamaşırhane kurmak istemişler. Gelecekteki nüfus artışına dair tahminler ise sahiden gülümsetiyor, kentin yüz bin nüfusa ulaşabileceğine bile inanmamışlar. Her evin kendi bahçesi-serası olsun, herkes ürettiğini tüketsin gibi cidden ilginç tasarımlar varmış hayallerinde. Romantik, gri, perhizci, disiplin ve adanmışlık içeren bir teşhir kültürüyle bunu sunmuşlar... Elbette her dönemin algısı, iddiası ve doğruları farklı, bugünden bakarak o günleri küçümsediğim düşünülmesin. Benim asıl ilgimi çeken şey zamanın iklimi, o dönüştürme iddiası ve bunun propagandası.
İkinci aşamada ise yüzeyleri özellikle parçaladım. Bina cephelerini, kaldırımları, yol yüzeylerini ve gölgeleri doğal biçimlerinden çıkararak başkalaştırdım. Doğallık yerine üçgenler, yamuklar, diyagonaller ve büyük geometrik alanlar oluşturmak istedim.
Özetle, modernist bir tonda, konstrüktivist grafik tasarımı ve kamusal sanat estetiğini çağrıştıran, 1923 Ankara’sını anlatan, taşıyan ve abartan avangard bir görsel dil aradım diyebilirim. Bir bakıma Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki o radikal dönüştürme arzusunu, bugünün görsel dünyasıyla yeniden kurmaya çalıştım. İnkılapçıların yaptığı gibi şehri fiziksel olarak yeniden tasarlamıyorum elbette. Yalnızca o günkü heyecanı, o müdahale iştahını ve biraz da işin naifliğini ödünç alıyorum. Sonuçta ortaya çıkan şey ne tarihsel bir rekonstrüksiyon ne de mimari bir proje. Bunlar daha çok, Ankara’nın hiç yaşanmamış bir paralel evrenine ait kartpostallar.
Oynuyorum Mıstık abi, kaşın gözün oynamasın rica ediyorum.
Çarşamba, Haziran 03, 2026
Adalet Biziz
Popüler kültür, hukuka inanmaz. Daha doğrusu kanunun ve kanun koruyucularının zenginlere ve güçlülere göre çalıştığını “hisseder.” Bu yüzden kendi adaletini kendi dağıtan, gerektiğinde kanunun yerine geçen “kanun koyucu” kahramanları sever. Onlarla ilgili hikâyeler anlatır.
Ben büyürken, bu kahramanlarla ilgili filmlerin “sağcı”
olduğunu söyleyen bir literatürle karşılaştım. O güne kadar hiç düşünmediğim
bir mantıkla, kahramanın yolculuğunun nasıl faşizan bir yere vardığını
anlatıyorlardı. Dirty Harry suçluyu yakalıyor ama kötü adam her defasında
salıveriliyordu. Parası vardı, bağlantıları ve görünmez koruyucuları vardı.
Kimse onu cezalandıramıyordu. Seyirci olarak biz, yaptıklarının bedelini
ödemesini istiyorduk. Harry de gereğini yapıyordu. Çat çat öldürüyordu
kötüleri. Vahşice ve her filmin finaline yaraşır bir gösteriyle.
Yıllar sonra fark ettim ki mesele yalnızca Dirty Harry
değildi. O filmlerde gördüğüm çelişki, gündelik hayatın içinde de vardı.
Hepimiz hayatlarımızı kompartımanlara ayırarak yaşıyoruz.
Türkçe sınavında de-da ayrımına dikkat ediyoruz ama matematik öğretmeninin buna
bakmayacağını biliyoruz. Çocuğumuza dürüst olmayı öğretiyor ama mesaiden erken
kaçıyoruz. Kayırmacılıktan şikâyet ediyor ama işimizi kolaylaştırmak için bir
tanıdık arıyoruz. Büyük ilkelerden bahsederken aynı anda kendi küçük
imtiyazlarımızı ya da öfkelerimizi rahatça meşrulaştırabiliyoruz.
Popüler kültür derslerinde gösterdiğim bir fotoğraf
vardı. Bir Cezayirli asker, Fransız bayrağını selamlıyordu. Öğrencilerden bunu
yorumlamalarını isterdim. On beş yıl önce de Fanon’dan girip emperyalizmden
çıkanlar olurdu. Sonra aynı soruyu başka türlü sorardım: “Bu bayrak Türk
bayrağı olsa ne hissederdiniz?” Gurur duyarım diyenler çıkınca, sınıf küçük çaplı karışırdı. Öğrencinin
kafasının karışması iyidir. İnsanların sempati kurmadan empati yapabilmeleri
gerekir. Sıradan hayat bunu pek teşvik etmez. Karşılaşmalar arttıkça farkındalık
da artar.
![]() |
Ders verdiğim yıllarda yaşanan bir linç olayını örnek
olarak kullanırdım. Eski öğrencilerimden hatırlayanlar olacaktır. Olayın
ayrıntıları çok önemli değil çünkü benzerleri sık yaşanıyor. Bir aile kafede
oturuyordu. Kürtçe konuştukları sanıldı. Müşteriler, esnaf, toplanan kalabalık
derken olay büyüdü.
Sorularım basitti: Ya o insanlar Kürtçe konuşmuyorsa?
Diyelim ki Farsça konuşuyorlarsa? Ya o aile Yunanistan’da yaşayan Türk bir aile
olsaydı? Ya kafede oturanlar trans bireyler olsaydı?
Tartışma ilginç biçimde hep aynı noktaya varırdı. Birisi
mutlaka o can simidine sarılır ve en uç örneği masaya bırakırdı: “Peki hocam,
bu yapılan çocuk istismarcısı birine olsaydı?”
İşte o soru, her şeyin düğümlendiği yerdi.
Çünkü insanlar ilkelerle değil, çoğu zaman aidiyetlerle
düşünürler. Kurban değiştikçe adalet anlayışımız da esner, bükülür,
başkalaşır. “Sen kimsin?” sorusu, çoğu zaman bir argüman değil, safları
sıklaştırma çağrısıdır. Erkeksen erkekleri, Kürtsen Kürtleri, muhafazakârsan
muhafazakârları koruduğun varsayılır. Tartışma fikirler üzerinden değil,
kimlikler üzerinden yürümeye başlar.
Bugün artık bir öfke algoritmasının içinde yaşıyoruz.
Sosyal medyada da sokakta da linç, bize kurban hakkında hiçbir şey söylemezken
linç edenler hakkında pek çok şeyi anlatır. Kalabalık birini cezalandırırken,
aslında kurbanın suçu üzerinden kendi ahlaki üstünlüğünü ilan eder, kendini
kutsar.
Zagor’da okuduğum bir cümleyi aralıklarla kullanırım. Bir
Kızılderili, Zagor’a “Hangi hakla bizi kurtarıyorsun?” diye soruyordu. Batman’e
yıllardır sorulan soru da aslında aynıdır: “Kanun koyma hakkını sana kim
verdi?”, “Senin temiz olduğunu nereden biliyoruz?”
Mesele Polat Alemdar’ın kötüleri öldürmesi değil, o
ekranın karşısındaki herkesin, o an birilerini öldürmek, yok etmek istemesi.
İntikam filmleriyle sokaktaki ya da klavyedeki linç
arasında sandığımızdan daha büyük bir akrabalık var. İkisinde de mesele suçun
ne olduğu veya adaletin tecelli etmesi değil, “biz” dediğimiz grubun kendisini
her koşulda haklı ve üstün ilan etme arzusu. Popüler kültür bu vahşi arzuyu
icat etmedi, sadece onu görünür hale getiriyor, estetize ediyor.
Kızılderililerin, western filmlerinin sadece ilk yarısını
seyredip sonra televizyonu kapattıklarına dair bir hikâye anlatılır. Çünkü
filmin o bölümünde henüz onlar kazanıyordur. Doğru mudur bilinmez ama muazzam
bir hikâyedir.
Popüler kültür her zaman ve her koşulda “bize” çalışır.
Linç de tam olarak böyledir. Bir adalet arayışından çok, kimin yanında
durduğumuzu ilan etme biçimidir.
![]() |
Salı, Haziran 02, 2026
Kınar hanım ve dayak
![]() |
Kınar Hanım, ilk tiyatrocularımızdan… Müslüman kadınların
sahneye çıkmasının uzun süre yasak ya da fiilen imkânsız olduğu bir dönemde
ünlenen Ermeni kökenli kadın oyuncularımızdan. Darülbedayi’nin ilk kadrolarında
yer alan oyuncuların çoğu gibi o da zamanında çok eleştirilmiş, küçümsenmiş,
yeterince teşvik edilmemiş sanatçılarımızdandı diyelim. Geçmişe nostaljiyle
baktığımız için öyle hatırlanmıyor ama yirmili yılların yayınlarını
karıştırınca bu sertlik hemen hissediliyor.
Seneler önce not almışım, paylaşayım istedim. Karikatürün
yayımlandığı Akbaba sayısı artık elimde yok ama 19 Mart 1926 tarihinde,
“Tiyatrolarda Perde Arkası” üst başlığıyla çıkmış. Karikatürde Kınar Hanım (Sıvacıyan) ile
Reşat Nuri (Güntekin) konuşturuluyor.
Kınar Hanım, “Yeni piyesinizde bana verdiğiniz rolde
seyircilerin hoşuna gidecek bir şey var mı?” diye soruyor. Reşat Nuri Bey de
güya esprili bir cevap veriyor: “Evet, ilk perdede kocanızdan müthiş bir dayak
yiyeceksiniz!..”
Hemen bir parantez açalım. Reşat Nuri, o yıllarda milli
oyun yazma ve sahneleme uğraşı içinde “vazifeli” edebiyatçılarımızdan biri.
Popüler kültür ve magazin açısından verimli bir ikili seçilmiş demek istiyorum.
Hoş, bu espriyi ona yakıştırsalar da zamanının ilerisinde bir romancının
bunları söyleyeceğine ihtimal vermiyorum. Reşat Nuri’yi muteberleştirirken,
Kınar Hanımı Hacivat’laştıran Yusuf Ziya (Ortaç) olmalı.
Bu kadar zaman geçince insan ister istemez yapılan
şakanın gerekçesini düşünüyor. Neden dayak gelmiş akıllarına? Sahneye çıktığı,
“evli barklı” bir kadın olarak tiyatroculuk yaptığı, fazla “serbest” bulunduğu
için mi? Diğer kadınları “yoldan çıkardığı” için mi? Yoksa Ermeni oluşu hiçbir
zaman akıllardan çıkmadığı için mi?
Belki daha iyimser bir yorum yapıp, kaprisli ya da
narsist bir oyuncu imajının hicvedildiğini söyleyebiliriz. Oyunu değil, sadece
kendi rolünü düşünen bir oyuncuymuş da ondan bu espri yapılmış diyebiliriz…
Kesin cevabı hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Aktüel
esprilerin kaderi böyledir, güldürmedikleri anda bağlamlarını kaybederler.
Beş yıl sonra bile neden komik bulunduklarını anlamak zorlaşırken, yüz yıl
sonra elde yalnızca arkeolojik tortuları kalır. Yine de bu ihtimallerin her
birinin, küçük ya da büyük paylarla, aynı esprinin içine sızmış olabileceğini
tahmin etmek zor değil.
Ece Ayhan’ın şu dizesini de, moda deyişle, şuraya
bırakalım: “üzünç sökün edermiş akşamları ağlarken kuyulara kınar hanım’ın
denizlerinden”
![]() |

































