Dün, Onur’un (Özmen) davetiyle Konservatuvara gittim. Eksik olmasın, güzel ağırladı, yeni binayı görmemiştim, gezdirdi. Yukarıdaki fotoğrafı orada gördüm. Hikâyeli oluşu nedeniyle olmalı, bir görselden fazlasına dönüşüp benimle gezinmeye başladı. Adnan Saygun dışında kim kimdir bilmiyorum.
Beni ortadaki kadınla erkeğin bakışması cezbetti galiba.
Diğer beş erkek kendi aralarında konuşuyor, dış dünyaya bakıyor ya da her şeye mesafeli
duruyorken, bu ikili arasında, fotoğrafın geri kalanındaki resmiliğe tezat
oluşturan bir an var gibi duruyor.
Kadın başını hafifçe öne eğmiş. Kontrollü, ölçülü,
neredeyse fazlasını vermemeye kararlı. Ellerinin konumlanışı, bedenini tutuş
biçimi… Erkek ise ona dönük, bakışı sabit, heyecanla dikkat kesilmiş gibi.
Ama sonra insanın aklına şu düşüyor: ya değilse?
Ya bu senkronizasyon sandığım şey, benim kurduğum bir
hikâyeyse. Ya o bakışlar bir yakınlığın değil, birlikte durma zorunluluğunun
ürünü ise. Aynı kadraja girmiş iki figürün, aynı ana aitmiş gibi görünmesinden
ibaretse.
Buraya kadar mesele fotoğraf gibi duruyor. Değil.
Erkeklerin duruşuna bakıyorum: rahat, dışa açık, kamusal
alanın sahibi gibiler. Kadınsa kontrollü, o alanın içinde ama henüz oraya ait
değil. Orada bulunuyor ama oraya yerleşmiş değil. Ceketlerin, kravatların ve o
ağır taş binanın temsil ettiği o devasa “erkek” dünyasında, kendine ait bir “yer”
açmaya çalışıyor gibi.
Ama asıl soru şu: ben ne yapıyorum?
İki insanın bakışını alıp, onu bir hikâyeye dönüştürmeye
çalışıyorum. Üstelik bunu neredeyse refleksle yapıyorum. Bir yakınlık icat
ediyorum, bir gerilim kuruyorum, bir ihtimal üretiyorum. Sonra o ihtimali
fotoğrafın içindeymiş gibi okumaya başlıyorum.
Direksiyonu kırıyorum Mıstık abi: Fotoğraf romantik bir
yakınlıktan çok, dönemin toplumsal cinsiyet gerilimini ele veriyor olabilir mi?
Yan yanalar ama aynı yerde değiller. Flört diye okunan şey belki de bir
tereddüt. Romantizm diye görünen, ölçülmüş bir mesafe.
Ama bu da bir hikâye.
Belki de mesele, fotoğrafın ne anlattığı değil, bizim ona
neyi anlattırdığımız. Gülme rica ediyorum.
Hatta daha açık söyleyeyim: Bu fotoğrafa bakan herkes,
kendi arzusunu, kendi merakını, kendi hazır kalıplarını içine yerleştiriyor.
Aşk görmek isteyen aşk görüyor, gerilim görmek isteyen gerilim. Fotoğraf ise
bütün bu yüklemeleri sessizce taşıyor.
O yüzden bu kare, bir anı kaydetmiyor yalnızca. Aynı zamanda
bizim bakışımızı da ele veriyor.
Belki de en sahici olan, o kadının ve erkeğin ne yaşadığı
değil, bizim onların yerine neyi koymaya hevesli olduğumuz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder