Pazar, Temmuz 31, 2022

Yapıbozucu bir hayal kırıklığı

Çocukluğumda "2000" yılı bana büyülü gelirdi, sadece yeni bir yüzyılın başlangıcı değildi, herhangi bir yıl değildi, uzay araçları, Merihliler, astronotlar, iyileşme, gelişme, iyimserlik ve tek kelimeyle serüven demekti... Sonradan anlıyorum ki, sadece ben değil, bir iki kuşak o hayalle yatıp kalkmışız. 1967 yılında Doğan Kardeş'te, o meşhuuur seneyle ilgili futuristik bir yorum yapılmış... O yıllarda okul ve eğitim nasıl olacak diye yazmış, çizmiş, "uçmuşlar." 

Üniversitede kalsaydım,  bilim kurgu fantezileriyle ilgili mutlaka çalışırdım, çünkü malumunuz, yarını filan değil bugünü yazıyor, o "pilotlar". Biz bugünü yaşayanlar, geriye dönüp "ne kadar tutturmuşlar" diye okuyoruz yazılanları ama istiflenen hayal, o gün için bir eksikliği ikmal, bir yarayı pansuman ediyor aslında...

Dergide yazılanları okuyunca "baya'a tutturmuşlar, hepsi var şimdi" diyorsunuz ister istemez, okulda televizyon, yabancı dil laboratuvarı, akıllı tahtalar, dersleri özetleyerek anlatan "konuşan makineler" filan... Muhtemelen Fransız çocuk dergilerinden birinden alınmış, bilen bir uzmanın öngörüleri derlenmiş. E onlar da Amerika'ya bakıyorlar, şöyle demişler örneğin :"Bu makine daha şimdiden Amerika'da bazı okullarda kullanılmaktadır." Amerikanlaşmayı Fransızlar üzerinden yaşadığımız bir evredeyiz.

Yazının sonunda bir de ironi yapmışlar, her şey değişiyormuş ama "geleceğin okulunda değişmeyecek tek şey temizlik işleriyle görevli kişiler ve okul kapıcısı olacak" demişler, bu yoruma çizilen vinyete bakılırsa bir komikleştirme yapılmış. Pasaklı, bıyıklı, hijyen nedir bilmeyen bir taşralı (göçmen) çizmişler. 

Alt sınıfların durumu hiç değişmeyecek gibi bir mesaj çıkıyor sanki... Makineler iyi güzel ve hayatı kolaylaştırıcıysa, ezilenler neden dönüşmüyor diye sorardı çocuklar... Bana komik değil kederli geldi. 
Ebeveynler yarın fikrinden korkarlar ama çocuklara yarının güzel olacağı fikri empoze edilir, iyimserlik, gerçekliğe karşı sağlam bir zırhtır...da o kapıcı zırhı bana yapıbozucu geldi, espriyi bir türlü anlamlandıramadım.  

Cumartesi, Temmuz 30, 2022

Çizgi roman, Çizgiroman, Çizgi-roman...


Türkiye’de çizgi roman üç ayrı biçimde yazılıyor, bazıları araya tire (-) işareti koyuyor: Çizgi-roman diyor, özellikle İngilizcede kullanılan bir yazılım biçimidir bu. Kimileri de çizgi ile romanı birleştirerek yazıyor: Çizgiroman. Almancada da bu türden sözcük birleştirmeleri yapılır. Birleşik yazanların bir kısmı hayli de romantik ifadeler kullanıyor, böyle yazıyorum türünden meydan okuyucu çıkışlar yapıyorlar… Birkaç kez yazdım, sıfat tamlaması söz konusu olan bu sebeple ayrı yazılması gerekiyor. Türkçede bu biçimde tire (-) de kullanılmaz. Science-Fiction sanıyorum ilham vermiş çizgi ile roman arasına tire (-) koyanlara… Bunca zamandır da birleşik yazanlardan ya da tire (-) kullananlardan bir açıklama okumuş, görmüş değilim.

Elbette şunu kabul etmiyor değilim, dilediğiniz gibi yazarsınız, doğrusu-yanlışı yazanı bağlar. Çizgi roman dergilerinde, fanzinlerde daha çok birleşik yazılıyor. Ama orada da tutarlılık olmayabiliyor, dikkat edilmiyor sanıyorum. Büyülü Rüzgâr 44’te (Mayıs 2006) üç ayrı kullanım bir arada örneğin. İç kapakta dergi künyesinde Aylık çizgiroman dergisi yazıyor. Arka kapaktaki İlyas’ın kitabevinin ilanında “çizgi roman” ayrı yazılmış. Arka iç kapaktaki Conan ve Zagor ilanlarında “Çizgi-roman satış noktalarında” denmiş.

Çizgi roman ismini kimin bulduğu belirsiz. Sözlüklere kamuoyundaki kullanımı yaygınlaştıktan sonra girmiş. TDK sözlüklerine 90’lı yıllarda girmiş. (TDK ile bu konuda bir yazışmam oldu, ne zaman girdi, kim önerdi türünden)

Mevcut sözlükte çizgi romanın açıklayıcı karşılığı aynen şöyle: “Konuyu ve olaylar zincirini kesintisiz olarak resimleme yöntemiyle okuyucuya sunan roman.”

Dikkat edilirse çizgi roman, romanın bir türü, biçimi olarak görülmüş. Çizgi, “Nasıl roman?” sorusunun cevabı olarak eklenmiş. Çizgi, sıfat tamlaması olarak romanın, nasıl bir roman olduğunu açıklasın istenmiş. Kimse nasıl bir roman, gerçekten roman mı sorusunu pek düşünmemiş bana kalırsa. O nedenledir ki birkaç kez roman özel dosyaları hazırlayan edebiyat dergileri benden çizgi roman ile ilgili yazılar yazmamı istediler. Yine aynı nedenle “bu roman değil” denerek çizgi romanı küçümsenmiştir de.

Türkiye’de Comics ya da BD olarak giren resimli anlatılara, bantlara, tefrikalara bakıp roman demişler. Romana benzetmişler, benim hoşuma giden bir tercihtir, Sinema Romanı demişler. Mantıklı bulduğum için değil, hep romana yönelik bir yoğunlaşma olmuş ama bunu da düşünmüşler demek istiyorum.

Türkiye’de çizgi roman nedir sorusunu soran-cevaplayan genellikle edebiyatçılardır. Dikkatle bakarsanız, aklı başında yorumların çizgi romanı edebiyatla sinema arasına sıkıştırdığını görürsünüz.

Çizgi roman Türkiye’ye girerken, dışarıdan ithal edilirken kendisine uygun görülen isim, Graphic Novel’in tercümesinde de başımıza iş açtı aslında.

Bana göre, çizgi roman, roman değildir, illa roman yakıştırması yapılacaksa romanımsı denilebilir. Bunun bir tür küçümseme taşıdığı düşünülebilir, ilişkisini başka türlü ifade demedim. Çizgi romanın söz sanatlarıyla ilişkisi var ama bu onu roman yapmaz.

Çizgi roman veya onun öncesinde kullanılan Resimli Roman bence doğru tercihler değiller. Ama kullanımdalar, nasıl jilet, tıraş bıçağının yerini almışsa… Bu da öyle bir şey…

Çizgiromanı birleşik yazalım, kabul ederim ama üzerinde düşünmeden yapılıyor bu… Dilbilgisi, mevcut kullanım, içerik ve hatta estetik evrim/değişim hesap edilmeli böyle bir tercihte…Yoksa bence bu işler, ben yaptım-dedim-yazdım oldu’dan ileri gidemez. İyi savunma gerekiyor!

[Yazıyı 2006 yılında yazmışım]

Cuma, Temmuz 29, 2022

Bu ben miyim?

Annemden çıktı, saklamış, muhtemelen 8, 9, 11 ve 14 yaşlarımdan vesikalık fotoğraflarım... Büyümek, fiziken değişmek demek, böyle yan yana koyunca insan karşılaştırma yapabiliyor... Hani çocukları belli aralıklarla görür ve şaşırırız ya, o hesapla beş altı yıl içinde değişip durmuşum...

Aa maa dedim tabii, sonra şunu fark ettim, vesikalıklardaki çocuk evet benim ama "onları" tam da hatırlamıyorum. 

Yanlış anlaşılmasın, çok iyi hatırlıyorum diyerek her bir resim için bir hikaye anlatabilirim. Sekiz yaşımda Kovboylar diye bir roman yazmıştım, dokuz yaşımda Ayşe diye bir kıza uzaktan aşık olmuş, her gün (ama her gün) okul çıkışında onu bekleyerek evine kadar peşinden gidip ancak sonra kendi evime dönmüştüm.... Veya ortaokul için fotoğraf çektirirken kravatın etkisiyle kendimi çok yakışıklı ve büyük hissetmiştim. On dördümde kızlarla flört etmeye başlamıştım, serüvenci olmuştum, neler neler... Hikayeciyim, anlatabilirim, işin içine "ne günlerdi" romantizmini, çocuk kalplerin masumiyetini filan katabilirim.

Dedim ya, her bir resim, portrelerim olsa da bana çok bir şey ifade etmiyor, "ben bu muyum?" "Bu ben miyim?" diyip durdum hatta... 

İnsan yaşlandıkça, çocukluğuna dönermiş ve o zamanlarını (hafızayı bina gibi düşünürsek alt katları) daha iyi hatırlamaya başlarmış, bilimsel olarak 65 yaştan sonra insanlar ilk hatıra ve hikayelerine rücu ediyorlarmış... Tam gerekçesini bilmiyorum, 65 yaş, emeklilikle özdeşleştirilir, acaba diyorum insanlar hayatın harala gürelesinden kopunca eski hatıralara sığınarak kendilerini mi canlandırıyorlar,  yaşlandıkça hızlanan zamana karşı hatıralarla siper mi kazıyorlar?

Perşembe, Temmuz 28, 2022

Zeki Müren ve Yalaz

Yukarıdaki görseli bir sahaf paylaşımından görerek satın aldım, Suat Yalaz'ın çizdiği Zeki Müren portresinden ve bir fıkradan söz ediliyordu. Meğer, 1955 yılından Akbaba dergisinden çıkma bir şeymiş. Fıkra, özellikle eşcinsellerle ilgili çok kullanılan bir espriye dayanıyor, burada da Zeki Müren'e uyarlanmış. 

İşte fıkrada, genç bir kadın, Müren'i  baştan çıkarmaya çalışıyor, yüz bulamayıp gidiyor, Müren'in yanında duran ve  tüm olup bitenlere şahit olan ünlü bestekar ve kemancı Sadi Işılay şaşırarak "ben senin yaşındayken (kaçıp giden kadını kastederek) uçan kuşu kaçırmazdım" diyor, Müren de kuş taklidi yaparak kollarını sallamaya başlıyor, "Pırr pırr!" 

Sorsalar Zeki Müren'in eşcinselliği o yıllarda pek konuşulmuyor, tahkir edici bir espriyle anılmıyordu, o kadar değildi derdim, demek ki tek tük varmış, saldırılıyormuş. 

Benim ilgimi çekense Suat Yalaz çizimi oldu. Yalaz, Zeki Müren'i pek sevmezdi diyelim, veya ona gösterilen ilgiye üzülürdü diye anlatayım. Bir iki kez yazmış olabilirim, Yalaz, asıl olarak eşcinselleri sevmezdi, eğer uzun uzadıya konuşursanız mutlaka sözü onlara getirir ve sinirlenirdi. Karaoğlan'la ilgili kendisiyle konuşurken, gençken sesinin çok güzel olduğunu, bir dönem şarkıcı olmak istediğini anlatmıştı. Zeki Müren'i dinledikten sonra böyle bir sesle, bir erkek olarak rekabet edemeyeceğini anladım demişti, ima ettiği şey onun eşcinselliğiydi...

Bu tür sohbetlerde itiraz etmeden konuşmayı dinlersiniz, anlattıklarından yola çıkarak Karaoğlan'ı yorumlamaya çalışıyordum ve evet, çizgi romanlarında erkek eşcinselliği hiç yoktu, düşmanı ya da kötü adamları bile "efemine" anlatmamıştı, hiç yoklar gibi davranıyordu... Oysa Tarkan, Kara Murat ya da Malkoçoğlu gibi benzerlerinde eşcinsellik aşağılama amacıyla kullanılırdı.. Bizanslılar, Romalılar, Fransızlar, Krallar, Prensler sayısız kez hemen her halinden anlaşılan eşcinseller olarak resmedilmişlerdi. Yalaz bunu yapmadı, diğer yandan yine benzerlerinin aksine kadın eşcinselliğini ise erotik bulduğu için olabilir, sıklıkla evirip çevirdi.  

Yıllar sonra 1996'ta Zeki Müren öldüğünde Yandım Ali çizgi romanında onun arkasından yapılan taziye törenlerini eleştiren düşüncelerini paylaşmıştı: "Zenne Ramiz öldü diye İstanbul kan ağlıyormuş. Cenazesine bir halifenin gitmediği kalmış." Bu sayfa bir dergide haber olmuş, o sayfayı da bana (ve muhtemelen pek çok başka kişiye) ayrıca göndermişti.  Kimse kimseyi sevmek zorunda değil, hatta ölünün arkasından konuşmayalım filan denir ya, ben ona da katılmam, hepimiz yapıp ettiklerimizden sorumluyuz, eleştirilebilir ve konuşulabiliriz. Yalaz da yapmış işte eleştirisini... Benim ilgimi çeken kırk yıl süren bir fikri takibi olması...

Çarşamba, Temmuz 27, 2022

Son Okuduklarım 60

İki roman (novella) da birbirine benzer tarzda yazılmışlar, fragmente olan, sıçramalarla ve bazen bilinç akışı gibi duran "pasajlar" okuyoruz.  Camanchaca, annesi-babası boşanmış bir ergenin gözünden babasını, babasının yeni ailesini, annesini, çocukluk hatıralarını, dedesini, babasının ailesiyle birlikte yolculuğu izliyoruz. Gerçekle, gündelikle fantastiğin karıştığı yerler oluyor. Kendini hayatın akışına bırakmış, büyümek isteyen bir delikanlının sıkıntı ve açmazları arasında tuhaf an'lar ve hatırlarla rastlaşıyoruz. Kız Kardeşler ise kocasının ilk karısına ilgi duyan, kendini onunla kıyaslayan, merak eden bir kadının saplantılı bir hikayesi. Camanchaca'ya göre daha konstantre bir anlatı, akıllı göndermeleri, meraklısının ayrıca ilgisini çekecek psikolojik bir alt metni, edebiyatla ilgili atıfları var. İki roman da bazen çok cesur ama öyle bir iddiası yokmuş gibi davranmayı tercih ediyorlar. 

Salı, Temmuz 26, 2022

Yüksek hızlı tren

Oğlum Tuna, yönetmen olmak istediğini söyler durur, geçenlerde dokuz yaşında yazdığı bir şeyi bulduk, orada bile bu hayalini yinelemiş. Okulda öğretmenlerinden hep duyarız, olcam molcam cav cav anlatıyormuş. E artık 17 yaşında, bu istikrarlı bir hayal sayılabilir. 

Ben büyürken ailemden hayallerimle ilgili herhangi bir destek görmediğim için en azından oğluma yardımcı olayım istiyordum. Ankaralılar, "karnının ağrısını almak" derler, hani ukte kalır ya insanın içinde, kalmasın diye yapılan bir şeydir bu... Tuna, bu yaz, üniversite sınavı-lisenin son senesi öncesinde, gitsin bir film-dizi setinde çalışsın, ortamı-çalışanları tanısın, gözü açılsın ve gerçekten isteyip istemediğine kendisi karar versin diye düşündük, çünkü gerçekten çok ağır ve meşakkatli bir iş, içindeyim-biliyorum, insanın ömründen gidiyor... E, sonrasına sonra bakarız dedik.

Laf uzamasın, geçtiğimiz pazar günü, Eskişehir'de yeni başlayan bir dijital dizinin ekibine biraz da stajyer gibi, en genç çalışan olarak katıldı. Ben çok daha erken yaşlarda çalışmaya başlamıştım, çalışsın da istiyorum ama onu orada bırakıp Ankara'ya dönmek bana zor geldi, evde annesiyle kalakaldık, odası boş, çocuk orada saatlerce çalışacak filan... üstelik hayatında daha önce çalışmamış...Buruklaştık. 

Yanlış anlaşılmak istemem, ailecek verdiğimiz bir kararın doğru olup olmadığını tartışmaya açmak gibi bir niyetim yok. Tuna, eninde sonunda bir işte çalışacak ve para kazanarak hayatını idame ettirecek(ti), yaşadığımız dönem için erken bir yaşta başlamış oldu. Çocuğun didebanı olamayacağımız aşikar. Matrağını yaptım, herkes biyografi yazmaya bayılıyor, ileride "on yedisinde başladım ben bu işe dersin" filan dedim.  

Asıl olarak şunu fark ettim, insanın çocuğunun çalışmak için evden gitmesinin en azından iki sonucu oluyormuş, birincisi bu bir büyüme göstergesiymiş, ikincisi, evet ben yaşlanmışım.

Pazartesi, Temmuz 25, 2022

Kilo Kaybetmek


1977 yılından bir Gırgır kapağı, mizah dergilerimizde muhalefet edilen siyasetçileri kadınsılaştırarak göstermek, nasıl anlatsam, bir tür alışkanlıktır. Hemen herkes hakkında bu türden espriler yapılır. Günümüz algısında hoş durmadığı aşikar, yapılanı cinsiyetçi, şoven ve kıt zekalı bulmak da mümkün. Ben öyle buluyorum mesela. Ama sonuçta vakıa, siyasetçilerin veya erkeklerin, kadınsılaştırılması, o yönde imalarda bulunulması o yıllarda komik bulunuyormuş. Bize düşen o esprinin niye yaygın olduğunu düşünmek...

Ertesi hafta espri bir parça daha uzatılmış...


Geçtiğimiz günlerde bir gazeteci arkadaş, yaşadığımız dönemdeki basın davalarının çokluğu hakkında geçmişle karşılaştırmalar yapmamı istedi. Şöyle bir şey hissettim, gergin günlerden geçiyoruz, geçmişi değil bugünü konuşmam isteniyordu. Kendisine, hiç olmadığı kadar çok davayla yaşadığımızı, malumu ilam olacağı için böyle bir kıyasa gerek olmadığını söyledim.

Her derginin yaşadığı dönemin yayıncılık algısı, siyasetle ilişkisi, demokrasi inancı, kamusallaşmış ve kabul görmüş uygulamalara olan bakışı farklıdır. Dergiler ve gazeteler, bir aurada doğar, yaşar ve ölürler. Her dönemin çok satarı bu yüzden farklıdır.

Yukardaki örneğe bakarak, şunu diyebiliriz, evet, bugün buna benzer bir şey yayınlanamaz. Peki, bu Demirel'in daha hoşgörülü olduğunu mu gösteriyor? Bence hayır, çünkü, bakılması gereken sadece Demirel değil. Mahkemelerin, medyanın, siyasetçilerin, kültür endüstirisinin bu espriyi nasıl karşıladığı daha önemli.

Yetmişli yıllar, 61' Anayasasıyla nefes alan özgürlükçü bir dönem, bugünle karşılaştırmak pek doğru olmaz.

Asıl şuna bakalım, Demirel, buna kızarak cezalandırmak isteseydi, ne olurdu... Veya, Demirel adına yargı birimleri harekete geçer miydi? Açılan dava nasıl yürütülürdü? Ve bence asıl önemlisi, insanlar bu esprinin cezalandırılmasını ister miydi? Cezalandırılmasını normal bulur muydu?

Bunları daha önemli sanki. Çünkü insanlar, bugün, mahkemelere konu olan davalarla ilgili şunu söylüyorlar, yazmasaymış canım, çizmeseymiş, o da öyle söylemeseymiş... Su testisi su yolunda kırılırmış... Finito!

Cezayı meşrulaştıran, hızlandıran, pekiştiren, çeşitlendiren şey o dönemi yaşayan insanların zihniyetidir. Siyasetçiler bunu kullanır ve yönlendirirler.

Bugün, böyle bir şey yayınlanamaz diyoruz, niye hem fikiriz?

Tartışacaksak, galiba en fazla şunu tartışırız, daha doğrusu tartışmanın eksenini bile belirleyemeyiz ve şuraya sıkışıp kalırız: ayıp denir, utanmazlık denir, bu görsel, bu kapak bize - Türkiye'ye yakışıyor mu? Onlar da vakti zamanında şunu yazmışlardı, Demirel de şunları yapmıştı şu bu...Hakkaten başka bir maça çıkarız...Atar ve tutarız.

Bu görseli o yıllarda yayınlayan, tartışan, dava açmayan, bu görseli önemsemeyen, üstünde durmayan insanlar nerdeler?

Demokrasiye ve ifade özgürlüğüne inanmıyoruz artık. Belki eskiden de inanmıyorduk ama inanmamız gerektiğine dair eğitim alıyorduk ve herkesi bağlayan bir anayasa inancımız vardı...O kayboldu...

Çok kilo kaybettik...desem çok mu gazeteci tribi olur... [2016]

Pazar, Temmuz 24, 2022

Çizgilere Derkenar 19

Mary Tourtel'in Rupert Bear çizgi romanına Çocuk ve Yuva dergisinde rastladım, hangi cesaretle artık bilemiyorum, birisi yazanı ve çizeni olarak kendini göstermiş, yıl 1983, üstelik yayın Çocuk Esirgeme Kurumu'nun...

Yeri gelmişken, Ayı Rupert bizdeki ilk yayınlarından birinde Tin-Tin adıyla kullanılmış (Çocuk Duygusu, 1937)... Hoş, daha sonra her şeyi Türkleştirme siyaseti gereği, Tin-Tin'i de değiştirip Mıstık yapmışlar... Biri orijinal adını değiştirmeden yaratıcısı olarak kendini göstermiş, diğeri bir öyle bir böyle isim değiştirmiş...

Yukarıdaki de yaratıcı (!) bir başka deformasyon, Elele dergisinin çocuk ilavesi Çitlembik'te (1979) o yıllarda çocuk dergilerinde çok kullanılan "İpucu" çizgi romanının kahramanını, yine o yılların popüler televizyon dizisinin kahramanı Baretta ile değiştirmişler. yani yaptıkları sayfayı renklendirip belden yukarısını değiştirmek olmuş...

Cumartesi, Temmuz 23, 2022

Hacı yatmaz

Hacı Yatmaz, Cevat Fehmi Başkut'un yazdığı bir tiyatro oyunu. Dost dergisinde hakkında çıkan tartışmalara rastlayana dek oyunu duymuş değildim, meraklandım, metni bulup okudum. 

Oyun metnini içeren kitabın (1972) ilk sayfalarına bir not düşülmüş: "Bu eser 1961-1962 mevsiminde İstanbul Şehir Tiyatrosu ve Ankara Devlet Tiyatrosunda temsil edilmiştir." Yanlış bir bilgi olabilir, dergideki tartışmalara bakılırsa oyun Ankara'da 1960 sonunda sahnelenmeye başlamış çünkü.

Hacı Yatmaz, Aziz Nesin'in çok satar romanından ve filminden dolayı popüler olan Zübük karakterinin öncülerinden sayılabilir, "her devrin adamı" olan kurnaz, her bakımdan bayağı, kaypak, değişen zamana ve iktidara yamanabilen pragmatik bir "siyasetçiyi" anlatıyor. Mizah edebiyatımız, otoriteye yanaşan, yaltaklanan, sırtaran, kıvıran, uyduran "dalkavuk" tiplemesini çok sever. Hatta, siyaset ve siyasetçiyi bu klişeyle anlatma alışkanlığı vardır diyebilirim. Hal bu olunca, Başkut, bilinen bir klişeyi tiyatronun ve sahnenin imkanlarıyla yorumlamış... 

Peki niye tartışma yaratmış, neden bu kadar çok eleştirilmiş derseniz eğer... Bana 27 Mayıs sonrasında sahnelendiği için bir cayırtı kopmuş gibi geldi... Çok değil altı yedi yıl sonra sahnelenseydi, ilk kez o zaman seyirci karşısına çıkmış olsaydı, böyle bir tartışma olmazdı. 27 Mayıs ertesinde, kültür sanat dünyasında, o çevrenin etki alanlarında bir "devrim oldu" hissiyatı çok ama çok güçlü... 

Askerlere olan muhabbet, geleceğe yönelik iyimserlik, 27 Mayıs'ın yeni bir kurtuluş savaşı zaferi olduğuna dair inanç benzersiz... Çok değil beş yıl içinde bütün o iyimserlik kayboluyor... 

Nezihe Meriç'in Hacı Yatmaz eleştirisinden kısacık bir alıntı: "Bu devrim, insanın rezil edilişine, batışına, açlığa, ahlaksızlığın alıp yürümesine bir başkaldırıştır. Bir karşı çıkıştır. İnsanlığımızı kurtarmak için bir topluluğun topyekün kelleyi koltuğa alışıdır. 27 Mayıs burada büyüktür, kutsaldır. Ona dokunulamaz."

Oysa oyunun sonunda o hacıyatmaz Rıza Şeker, askerlerle de işbirliği yapıyor, dümenini bu kerre onlara kırıyor... Eleştiriler en çok burada yükseliyor, bu benzersiz devrim nasıl olur da sıradanlaştırılır gibi gibi...

Meriç, yazdıklarına bakılırsa, oyundan (bir komediden) ağlayarak kahrolarak çıkmış, bugünden bakılınca şaşırtıcı gelebilir, o günlerin ruh haliyle ne hissettiğini ancak tahmin edebiliriz.  

Dost dergisinin sahibi Salim Şengil ve eşi Nezihe Meriç, sahiden çok ilginç bir ikili. Özellikle Ankara'daki pek çok kültürel etkinliği izleyip sert eleştiriler yazıyor, heyecanlı bir öfkeyle polemikler üretiyor, cidden ürkütücü bir ehlivukuf olarak kendilerini gösteriyorlar. Hacı Yatmaz tartışmasını Meriç başlatıyor, ertesi ay, çeşitli yazarlardan görüşler aldığı bir soruşturma açıyor ve oyuna, Başkut'a, Devlet Tiyatrolarına, Edebi Heyet'e, Hacı Yatmaz'ı kendileri gibi eleştirmeyenlere, halkın geriliğine, oyunun başrol oyuncusu Saim Alpago'ya (ben başka bir sözcük seçemiyorum) şiddetle saldırıyorlar. Başkut, Cumhuriyet'teki köşesinde kaç cevap verdi bilemiyorum ama bir tanesini paylaşmışlar, o da eleştirileri pek sakin karşılamamış, polemiğin hararetine kapılmış, jurnalci demiş, Meriç'in gazete tarafından reddedilen roman dosyasına kadar getirmiş işi... 

Dost'un Ocak ve Şubat 1961 sayılarına bakılabilir, meraklısı için malzeme bol.... 

Başkut, bana kalırsa, mizah yoluyla Milli Birlik Komitesini o tıynette insanlara karşı uyarmak istemiş, Türk Tiyatrosu dergisinde tartışmalar sonrasında olmalı (Mart 1961) şöyle demiş: "Hacıyatmaz demek ister ki, bu memlekette devirler değişiyor, partiler gelip geçiyor (…) Bu hengamede yalnız bir tek adam var ki, o daima ayakta kalıyor: Dalkavuk. O, binanın temelindeki çamur, o, ağacın gövdesindeki kurt, o, hastanın kanındaki mikrop... Eğer onu ortadan kaldırmanın çaresini bulamazsak milletçe daha çok çekeceklerimiz var." Meriç ise askerlerin bir dalkavuk tarafından kandırılabileceği fikrine bir espri olarak dahi katlanamamış, kıssadan hisse filan değil devrime ihanet saymış... Benim tüm okuduklarımdan çıkardığım sonuç bu... 

Ne dense boş, Hacı Yatmaz oyunu, komite ve askerlerce önce metin olarak okunmuş, sonra sahnede izlenmiş ve onaylanmış, yani Nezihe Meriç gibi düşünmemişler... 

Hamiş, herkesin bir devrimi var, hiçbiri birbirine benzemiyor.


Cuma, Temmuz 22, 2022

Oturak Alemleri

İlhan Fahri Demir imzalı Konya Oturak Alemleri (1959) diye bir romana rastladım, ellili yıllarda tütüncü dükkanlarında satılan ucuz, hafif erotik, kolay okunan kitaplardan biri gibi duruyordu ama Orhan Kemal'in mahlasla (takma isimle) yazdığı iddia ediliyordu, merak ettim, aldım. 

Şöyle bir karıştırınca,  dil itibarıyla sahiden o yazmış olabilirmiş gibi geldi, ne ki arka kapakta Orhan Kemal'in aynı yayınevinden çıkan Gavurun Kızı romanının reklamı vardı mesela... Yani gazetelerde çıkmış, sonradan kitaplaşmış bir başka eserinde imzası varken, Orhan Kemal, Konya Oturak Alemleri'ne asıl ismini bilerek koymamıştı, yakıştırılıyor da olabilirdi. Yine içeride İlhan F.Demir'in Kara Haber diye başka bir romanının ilanı vardı. Yani yazmışsa bile, o kitaplara ismini koymamayı tercih etmişti. 

Orhan Kemal gibi çok yazan, yazmak zorunda olan, telifle geçinen yazarlar, tefrikalarını (ayrıca para kazanmak için) mutlaka kitaplaştırır veya yayını üzerinden bir süre geçince (unutulunca veya) tekrar ele alır, ismini değiştirir, yeniden (tefrika ederek) kullanırlar. Okursam fark edebilirim gibi geldi, çünkü benim bildiğim Orhan Kemal'in böyle bir romanı yoktu.

Eh, dünya kadar iyi okur, ehlivukuf ve işleri bu olan akademisyen var, benden çok daha önce fark etmiş olabilirlerdi ama ben, bir romanı ya da filmi, okumadan ve seyretmeden hakkında bir şey okumamaya çalışanlardanım, hoşuma gitmiyor diyelim, hiç sağa sola bakınmadım... 

Neyse, sıraya koymuştum, yakınlarda okuyabildim. Evet, Orhan Kemal yazmıştı ama o kadar da iyi bir metni değildi, yaşarken bizatihi yazarı tarafından önemsememesinin nedenini anlamış oldum. Diğer yandan yerli pulp metinlerin gariplikleri olur, örneğin oturak alemi gibi bir underground ve erotik çağrışımlı bir şeyi anlatırken hem kolaylıkla bayağılaşırlar hem de öğretmen misali ahlakçılığa soyunurlar. Romanın hakkını teslim edelim, hem böyle körlüğü yok, bir hikaye anlatmaya ve anlamaya çalışmış, hem de merak uyandırmayı bilen birisi tarafından yazıldığı anlaşılan bir akışkanlığa sahip. 

Okuduktan sonra gugılladım, meğerse bir on beş yıl önce keşfedilmiş (hatırlanmış) ve Oyuncu Kadın (2008) adıyla öykü olarak yayımlanmış-kitaplaşmış. Hatta Orhan Kemal romanı yazmadan evvel "Oturak Alemleri" hakkında bilen biriyle konuşmuş,  anlatan kişi, Orhan Kemal solcu ya, ondan Konya'ya, dine, mukaddesata saldırmama sözü de almış, neler neler... Roman önce Son Saat'te (Gündüz adıyla çıktığı bir dönemde) tefrika edilmiş, gazete sansasyon arayan, tefrikalara, skandallara, manşetlere, facialara meftun bir yayındı diye not düşeyim. 

Roman (ya da novella) Kurtuluş Savaşı sırasında geçiyor, hikayenin kahramanı olan Nazmiye'nin abisi gizlice Millicilerle çalışan bir memur... Genel olarak anlatılanlar, Orhan Kemal'in pek çok romanında kullandığı, kendi geliştirdiği ve maharetle anlattığı klişelere dayanıyor. Yine dışarıyı merak eden, evden çıkmak isteyen genç bir kadınla açılıyoruz, oturak alemine seyirci olarak katılıyor, genç kadını teşvik eden, o hayatı normalleştiren hempalar var etrafında... Orada birini beğeniyor, bir başkası da onu beğeniyor, aşk ve kıskançlık üçgeni böylece kuruluyor. Sonrası tipik bir melodram, ölenler, kötü yola düşenler, kavuşmalar filan... Hızlı anlatılmış bölümlere sahip, hele sonlarda tefrikayı bir an evvel bitirmek istemiş galiba, son satırlarda ölüveriyor Nazmiye...tam da abisi onu kurtarmışken...

Tecavüze uğradığı için mi, yoksa tecavüze uğradığı için oturak alemlerinde dans etmek zorunda kaldığı için mi ölüyor bilemiyorum. O yılların romancılarının sansürle, piyasayla, kendi çevreleriyle olan ilişkileri, onları böyle bir son tasarlamaya "zorluyor", ben öyle anlıyorum. Tecavüze uğrayan her bakımdan "ölüyor", ölmeli diye düşünülüyor... 

Kitabın kapağını çok bilmediğim birisi, Muzaffer Kekem (?) çizmiş, ilginç olan kitabın içine iki kitap sayfası büyüklüğünde siyah beyaz bir poster daha iliştirilmiş, o çizgilerde imza yok ama aynı çizer çizmiş gibi görünüyor. 

Not 1: İlhan F.Demir imzalı İki Damla Gözyaşı isimli (Ekicigil, 1958) imzalı bir kitap daha varmış, Orhan Kemal'ın ölümünden sonra külliyatına dahil edilmiş ve ilk kez 1976'da (Serseri Milyoner ile birarada) kitaplaştırılmış, yani Oturak Alemleri çok daha önce hatırlanıp yayımlanabilirmiş. 

Not2: Anlaşılan o ki yukarıda ilanından söz ettiğim Kara Haber kitaplaşmamış.

Perşembe, Temmuz 21, 2022

Son Okuduklarım 59

Tabancalı Kız, 70'li yıllar pulp estetiğini kullanan bir aksiyon hikayesi, içinde Sefa Önal senaryosu, Türkan Şoray ikonu, Tarantino aurası, Holivut taklidi, içli şarkılar ve melodram olan bir ekletizm tasarlamışlar. Nostalji ve hayranlık hissinin hikayenin önüne geçmesi veya okurun ne olacağını tahmin etmesi bu yüzden sorun edilmemiş, hatta şimdi kim (hangi ünlü) çıkacak, neye ve kime gönderme yapılacak sorusu hikayenin sürükleyeni bile olmuş. Murat Menteş, hikaye tasarımını bu yönde geliştirmeyi seviyor diyelim. Karataş'ın çizgileri göz alıcı güzellikte, üstelik estetize edilen bu pulp üslubun  kendine hayran ve kendini unutturmayan bir kamera kullanımı vardır, o da taşınmış sayfalara. Yakın zamanlarda yeni yerli üretimlerdeki en yoğun işçilik diyerek hakkını teslim edelim. 

Tek Ruh ise sadece bizde değil dünyada bile örneği-benzeri olmayan bir üslupla anlatılmış ilginç bir grafik roman. Doğrusu bilmiyordum, şöyle bir karıştırmış, farklı bir ardışıklık kurduğunu sezmiş ama okuyamamıştım. Tekrar elime aldığımda önce ne yapıldığını anlayamadım. Sonra okudukça durumu fark edip başa döndüm. Fawkes, değişik bir kurguyla uygarlık tarihinin çeşitli dönemlerinden on sekiz ayrı hayat seçmiş, onların doğumdan ölüme çeşitli an'larla hikayelerini anlatmış... Her birinde dokuz kare olmak üzere yanyana duran sağ ve sol sayfayı düşünün, her birinde bir hikayenin ilk karesi var, yaprağı çeviriyor, aynı karede o hayat hikayesinin bir karesini okuyorsunuz... Veya bir hayatı okumak için her defasında on sekiz kare atlıyorsunuz. Kimileri erkenden ölüyorlar veya biri hepsinden uzun yaşıyor filan... tek tek ve bir bütün olarak hikayelerin hepsine bakıldığında benzerlikler ve ayrılıklar kurmuş, Fawkes'ın akıllı bir hikaye anlatıcısı olduğu aşikar... Storytelling işine kafa yoran ve yenilikler arayan anlatıcılar her zaman ilgi çekici, ilham verici ve çığır açıcılar...

Çarşamba, Temmuz 20, 2022

Mizojini ve empati

Karikatürü hangi dergiden aldığımı ne yazık ki unuttum, bir yere not aldığımı biliyorum ama onu da bulamadım, o yüzden affola, yayım tarihi yirmili yılların sonu olmalı... Ramiz çizmiş gibi duruyor, blogger görselleri sonradan küçülttüğü için hiç okunmayacak olabilir. Önce karikatürün altında yazılanları paylaşayım. 

İlk karede bir külhanbey, diz çökmüş kadın polise yalvarıyor: "Anam babam polis, kıyma bana". İkinci karede, kadın polis, birbirini öldürmek üzere kavga eden iki erkeği görerek korkuyla çığlık atıyor: "Amanın dostlar adam öldürüyorlar imdat!". Üçüncü karede, ikinci karenin devamı olarak da okunabilir, bu defa bıçaklanan adamın başında canhıraş bağırıyor: "Eyvahlar olsun, adam öldürmüşler". Dördüncü karede, bir polis kulübesinin önünde oturmuş, çocuğunu emziriyor: "Nöbetim gelmişken şu yumurcağın sütünü vereyim", Son karede ise ayna karşısında makyaj yapıyor: "Devriyeye çıkacağım tedarikli olayım

Tipik kadın düşmanı bir karikatür. Gazetecilik bağlamını bilmiyorum ama tahmin edilebilir. Nezihe Muhiddin'in öncülüğündeki Kadınlar Birliği, kadınların çalışma hayatı içerisinde yer alabilmeleri için ciddi mücadele vermiş, erkek Babıali'de onların her hak talebini sarakaya alarak hafifsemiştir diyelim. Karikatürde tekrarlanmış, kadınlar, erkeklerin işini yapamaz, kaytarır, süslenmeye dalar, mesai saatinde çocuğunu bahane eder gibi türlü türlü tuhaf çıkarımlar.

Unutulup geçiyor, hatırlatmakta fayda var, değil 30'lu yıllarda 70'lerde bile evli kadınların çalışmaları kocalarının iznine bağlıydı, yani kurum, eğer isterse, kadından böyle bir belge isteyebiliyordu veya koca, izni olmadan çalıştığını söyleyerek kadının işten çıkarılmasını sağlayabiliyordu. Meraklısı araştırabilir, bir hak elde edilince, hemen uygulandı, yaygınlaştı, yürürlükte kaldı diye düşünmemek lazım. 

Otuz yıl önce, ailecek saçma bir kavganın içine düşmüştük, mahalle esnafının karısı anneme "düzgün kadın olsan çarşıda oturmazsın" demiş, kendince hakaret etmişti, uzun seneler bunun esprisini yapmıştım, Ankara'da şehir merkezinde bunu yaşamış, duymuştuk... Çalışmak da değil oturmaktan (ikamet etmekten) söz ediyordu kadın. 

Yukarıdaki karikatürü üreten ve yayınlayanlar dönemlerinin kalburüstü eğitimli okur yazarları... Kadının evden çıkmamasını ve çalışma hayatından uzak olmasını isterken o esnafın eşinden farklı düşünmüyorlar. 

Bugün ne değişti, tahmin edebiliriz, insanlar kendi aralarında bunları konuşabilir ama böyle bir karikatür artık yayımlanamaz... Popüler deyişle linç yemek demek olur bu. İnsanları empati kurmaya zorlayan bir dönemdeyiz... 

Öte yandan bence bir insanın en zor öğrendiği şey merhamet duygusu ve kendisini bir başkasının yerine koyarak düşünebilmesi...Yani mesele, ayıplanmaktan (linç yemekten) korktuğu için duralaması, kendisi sakınması, imtina etmesi filan değil, sahiden anlayarak azınlıkta olana, mağdur edilene hak vermesi...

Salı, Temmuz 19, 2022

Elbet şapka!

Yukarıdaki görsele 70'li yıllarda Türk Ticaret Bankası'nın çıkardığı Çocuk Yuvası dergisinde rastladım, Kıyafet ve Şapka Devrimiyle ilgili bir yazıdan aldım, paylaşayım istedim... Görselin sağ tarafına, yani kadınlarla ilgili kısmına zaten senelerdir tartışıldığı için özellikle değinmeyeceğim... 

Erkeklerle ve fesle ilgili kısım ise bana enteresan geldi, aynı tiplemeyi şapkalı ile fesli  çizmişler, mukayese etmişler: "Hangisi güzel siz karar verin, elbet şapka" yazmışlar... Sorar gibi yapsalar da, cevabımızı istememişler. Artık şapka filan giyilmediği için bugünün okurunun yapabileceği karşılaştırma pek de anlamlı olmayacaktır, bilmiyorlar çünkü. 

İki resim arasındaki fark sadece şapka ve fes ile ilgili değil, dikkat edilirse bıyıklar  şapkayla birlikte gitmiş...

Cumhuriyetin ilk meclisiyle ikincisi arasında da böyle bir fark vardır. Anlaşılan o ki, mebuslardan bıyıklarını kesmeleri istenmiş, ilk mecliste yok denecek kadar az bıyıksız varken ikincisinde çoğunluğu bıyıksızlar oluşturuyor. Bir ara tek tek vesikalık fotoğraflarını incelemiştim.

Hasılı kelam, bıyıksızlık, modernliğin sembollerinden sayıldığından birer birer kesip atmışlar. Bu bıyık meselesinde hep aklıma gelir, Erdoğan İstanbul'da belediye başkanlığına talip olduğunda tek bıyıklı adaydı, ilginç gelmişti. O aralar yine bir bıyık karşıtlığı olmuştu, herkes kesip kesip "yenileniyordu."

Görseldeki mantıkta da bıyıksızlık, yenilik ve modernlikle eşleştirilmiş... 

Buna "zevahiri kurtarmak" denir, güzel palavra yani...İşe yarıyor elbette, yeri geliyor takıyor, yeri geliyor çıkartıyor, kendinizi sağlama alıyorsunuz. 

Malumunuz, günümüzde fes giyenlere rastlanıyor, özellikle İslamcılardan, İslamcı görünmek isteyenlerden yaşadığımız gösteri çağına eklemlenen kimileri fesli fesli konuşup, kahırlanıyor, dolup dolup taşıyor, içli içli söyleniyor, Osmanlıyı anlata anlata bitiremiyorlar. 

Fes, kafire, moderne, sekülere, Müslüman olmayana, solculara, düşmanlara ve şapkaya karşı bir semboldü.  Unutuldu tabi ama yüz yıl önce fes'e karşı kavuğu savunanlar ve onu sembol olarak kullananlar vardı. Onlara göre fes, gavurluğun, modernliğin, Batıcılığın, din karşıtlığının  bir göstergesiydi. 

Zevahir dedim, her şey gibi düşmanlık da kitabına uyduruluyor, bazen bir sayfayı okumadan atlıyor, bazen dönüp tekrar okuyorsun.

Pazartesi, Temmuz 18, 2022

Tıpkı

Guy Delisle imzalı Kudüs Günlükleri albümünden bir bant. Beyfendi, evin penceresinden yan taraftaki düğünü seyrediyor ve çeşitli yorumlar yapıyor, kadınların gözükmemesi, dans etmemesi ilgisini çekiyor, bildiği-yaşadığı bir başka çevreye benzetiyor: "Tıpkı çizgi roman festivali gibi" diyor. 

Bilenler için güzel espri, üstelik Delisle'nin bir üretici olarak ne yapmaya çalıştığını da anlatıyor. Çizgi romanlar bir anlatım aracı olarak ömürlerinin neredeyse tamamını erkek çocuklara adadı, harcadı... Sadece onlara yönelikti. Arada tek tük okuyanlar olurdu ama istisnaydı ve kız çocuklarının ilgisini çekecek içerikleri yoktu... 

Yani grafik romanlar sadece edebiyata ve daha derinlikli hikayelere değil kadın okura da "yaklaştılar." Yanlış anlaşılmasın, mesele kadın kahraman olup olmaması değildi, "anne ve sevgili" klişelerinin dışında kadınlar yoktu çizgi romanlarda. Böyle bir sorunu yoktu, aklına dahi gelmiyordu yayıncıların ve editörlerin. Kahramanların duygusal krizleri, yenilgileri, insani zaafiyetleri hiç olmuyordu, her bakımdan muktedirlerdi ve bu durum erkek ergenliğine "iyi" ve "yeterli" geliyordu.

Manganın dünyada yaygınlık kazanmasıyla okur profili gençleşti, cinsiyet dağılımı değişti filan, yoksa çizgi roman, saklamaya lüzum yok, yaşlı ve göbekli erkeklerin nostaljiyle kucaklaştıkları, hatırladıkları ve özledikleri için birbirlerini kutsadıkları bir "vesile" olmuştu. Halen de öyle... yok yok, haksızlık falan etmiyorum.    

Pazar, Temmuz 17, 2022

İstenmeyen tüyler

Pazar dergisinden iki kapak ayrıntısı. Meraklısı için ilk resim Ajda Pekkan'a, ikincisi Filiz Akın'a ait... Yazının başlığı fikir vermiştir, resimleri birini koltuk altı, diğerini kolundaki istenmeyen tüylerden dolayı, iki ünlü kadını da (kadın bedeni üzerinden hijyen ve estetik modası-algısı pazarlandığı için) güzellik kriterlerinin vitrini oldukları için seçtim. 

Görünen o ki, o yıllarda (60'larda) o tüyler kimseyi rahatsız etmiyormuş, oyunculara, fotoğrafçılara, dergi yöneticilerine ve okurlara normal geliyormuş. E peki ne oldu da bu algı değişti ve hayatımıza istenmeyen tüyler korkusu yerleşti? Ağdacı lobisinin (!) işi olamayacağına göre...

Her dönemin estetik kriterleri haliyle farklı, bir dönem herkese güzel gelen bir saç modeli, bir kıyafet biçimi veya yakışıklı bulunan bir erkek, ikona dönüşen cazibeli kadın... o dönemin ertesinde hatırlanmayabiliyor, "ıyyhh" ölçüsünde beğenilmeyebiliyor. Bunları biliyoruz. 70'li yılların seksi erkeklerinden Burt Reynolds'un göğüs kılları bugünün gençlerine olsa olsa kıkırdama vesilesi olabilir.  

Biraz bugüne bakalım, herkesin fikrini duyurabildiği bir çağdayız, hep yazıyorum, herkes her gün sayfasında-duvarında bir "gazete" çıkarabiliyor...Yazdıklarıyla bir şeyleri taparcasına seviyor, öldürürcesine yeriyor, birini göklere çıkarıp bir başkasını yerin dibine sokabiliyor. Öyle bir "bugünden" söz ediyorum. Ancak aşırılıkların dikkat çekebildiği bir iklimde yaşıyoruz. 

Özellikle instagramda çok güzel, çok cazip, çok fit, çok çekici kadın ve erkekler görüyoruz. Ünlü olmaları da gerekmiyor, ünlülerle rekabet edecek kadar ilgi çekici insanlara rastlıyoruz, tek tek bakınca makyaja, çekime, kıyafetlere, ambiyans ve tasarıma uğraşıldığı-uğraştıkları anlaşılabiliyor. Bu  kadar çok insanın, bu kadar çok mutluluk ve başarı an'ı paylaşması, bu kadar güzel ve çekici görünmesi bana bütün toplumları kötü etkiliyormuş gibi geliyor, ruhen yaralandıklarını düşünüyorum, o güzellikle rekabet edemeyeceklerinin farkındalar çünkü.

Ajda Pekkan ve Filiz Akın'ın güzel, çekici, cazibeli olduklarını biliyoruz, herkesin beğendiği "oyunculardı", peki bugün genç olsalar, yeni yeni ünlenen yıldız namzetleri olarak  o istenmeyen tüylerle nasıl karşılanırlardı. Bence geniş bir çoğunluk tarafından alaya alınır, ancak muhalif bir azınlık tarafından desteklenirlerdi. Estetiğin ticarileştirilmesi özelinde kapitalizm, beden siyaseti üzerinden feminizm ve cinsiyet politikaları tartışılırdı diye tahmin edebiliriz. Meramımı anlatabilmek için bir parça karikatürize ettiğim sanırım anlaşılıyordur. 

Niye saldırılıyor, niye savunuluyor, daha doğrusu neden kavga çıkıyor? Ben işi espriye vurup, çünkü etoburuz, avlanmak ve öldürmek istiyor, öldüremiyoruz (!) diyorum. 

Hep verdiğim bir örnektir, ben asistanken Ülkücüler, saçlarına jöle süren erkek öğrencilere "ibne" muamelesi yapıp yumrukluyor, hiç olmadı silkeliyorlardı, mecazen söylüyorum o sütü bozukları "öldürmek" istiyorlardı, ne oldu, çok değil beş yıl sonra, kendileri de jöle kullanmaya başladılar. Bu ahmakça zamana kapılma meselesi kitle psikolojisinin, haliyle sosyal medyanın temelinde var. 

Öldüremediğimiz için mi bu kadar çok konuşuyoruz derseniz eğer...Doğru-yanlış, çekici-itici, estetik ve gayri estetik gibi tercih ve kararlar çoğunlukla dönemseldir, illa ki kişiseldir ama insanlar kendilerine ve iddialarına itibar katmak adına bunu "zamansız-zamanlar üstü" bir ahlak tartışmasıymış gibi kurar ve sürdürürler. Tartışma dediğimiz şey ise bağlamla ve ana meseleyle değil taraflarla anlaşıldığından hepsi karışıyor aslında...Maksat birilerini "öldürmek", istenen ve istenmeyen tüyler meselesi değil yani...

Cumartesi, Temmuz 16, 2022

Son Okuduklarım 58

Marco Polo, çıkalı yıl oldu, geç okudum, çizgileri eskiz tadında, hani daha iddialısını çizebilecek olan bir ressamın işini kolaylaştırmak için yazarı tarafından yapılan karalamaları andırıyor. Elitist bir yorum yapıyor olabilirim, güzel çizgiye olan zaafım nedeniyle okurken zorlanmadım desem yalan olur... Albüme beni çeken şeyse dili ve akıllı üslubu oldu. İyi bir "roman" okuduğunuzu fark etmemeniz imkansız, akıcı, mesafeli, ne anlatıp neyi anlatmadığını bilen bir "eserle" karşı karşıya kalıyorsunuz. Seksenli yılların popüler  "post modern" romanlarını andırıyor, Calvino ironisi, Borges oyunbazlığı gibi. Diğer yandan arada görsel olarak iyi sahneler istiflendiğini ve iyi bir devamlılık-ardışıklık kurulduğunu eklemem gerekiyor. Shenzhen, Guy Delisle'nin gezi günlüklerinden, yabancı ülkelerde yaşadıklarını anlattığı albümlerinden birisi. Beyfendinin malumunuz sarkastik bir tutumu var, oryantalist hatta, albüm için beyaz adamın bir yönetici olarak Asyalılarla serencamı denebilir...Mesele şu ki, türe hakkını veren bir anlatım biçimine sahip ve esprili durumları, karmaşaları, anlaşmazlıkları, yeknesaklığı, konuşamama hallerini hakkını vererek kuruyor. Opera'nın Hayaleti, bizde daha önce hiç yapılmamış-denenmemiş bir grafik roman örneği. Grafik romanın temelini mimarlık tarihine ilişkin akademik bir çalışma oluşturuyor. Ankara'da Şevki Balmumcu'nun mimarı olduğu Sergi Evi'nin Opera binasına dönüştürülmesinin hikayesi anlatılıyor. Sergi Evi, yeni kurulan modern Ankara'daki ilk yerli yapılardan biri, yarışmayla seçiliyor ama on yıl bile geçmeden binayı revize ettiriyor, başka bir biçime sokuyorlar. Mimarı açısından trajik ve hayal kırıklığı içeren bir durum, modern ve yeni olma iddianız, önce ödüllendiriliyor sonra berhava ediliyor. Akademik dedim, albüm de hayli ince, eskiden üniversite dergilerinde yayımlanan makaleler, ayrı basım yapılırdı, o incelikte...çizgiyle anlatılmış bir bölümü var, hemen arkasına hikayeyle ilgili enformatik bir bölüm eklenmiş.  İşin kendisi hoşuma gitti, umarım başka çalışmalara da ilham ve öncülük eder.  Rosalie Blum, üç kitaplık bir dizinin ilk cildi. Nereye varacağını bilemiyorum ama en azından ilk ciltte anlatacağını güzel anlatmış bir hikaye okuyoruz. Tatlı bir takdim olmuş, otuzlu yaşlarda bir kuaförün yeknesak hayatını, terelelli annesini, yalnızlığını, ürkekliğini ve tam da bunları yaşarken (aslında günbegün soluklaşırken) marazi bir biçimde bir kadına kapılmasını (onu renklendiren bir serüvene kalkışmasını) maharetle resmetmiş. Bakalım neler olacak? 

Cuma, Temmuz 15, 2022

Rakı notları

Rakı, malumunuz sadece alkollü bir içecek değil, bir inat ve nefret nesnesi, bir vergi tartışması, bir eski Türkiye meselesi, gecenin parçası, müziğin yoldaşı, balığın mezesi, feleğin sillesi, Bektaşi fıkrası, hesap pusulası şu bu....bence en çok bir memleket hikayesi...  

Rakı neden akıllarda dillerde, galiba diyorum, çok engellendiği, çok yasaklandığı için bu kadar konuşuluyor... altı üstü eğlence, içtin bitti, geçti gitti diyemiyoruz, hayat tarzı tartışılıyor çünkü... Hoş, eskiden de böyleydi, ölçüsü farklı olabilir ama rakı daima siyasetin ve popüler kültürün mezesi oldu. Gazete fıkraları, mizah dergileri ve karikatürlerde rakıyla ilgili öyle çok malzeme var ki... bana gündelik hayatın sekülerleşmesiyle ilgili bir cephaneymiş gibi gelir hep, rakı masaları ve Bektaşi fıkraları bile isteye iştahla anlatılır çünkü. Tersi de var, "devleti rakı masasından yönetmek" mesela.... Veya iki sarhoşun insafına kalmak... Bilmemne resepsiyonunda içki olup olmaması falan filan...

Eskiden de böyleydi dedim, rakılı fıkralar ve karikatürler, tartışmalar çoktu diye devam ederek, cumhuriyetin ilk yıllarından bir kaç küçük örnek verelim: Yirmili yıllardaki rakı yasağına yönelik bir karikatürden: Garson ile Müşteri konuşuyorlar, “Bira yasak değil ama, rakı yasak efendim!” diyor Garson. Müşteri, hınzırca serzenişte bulunarak, fıkra mantığını tamamlıyor: “Üzüm suyuna izin vermeyip de arpa suyuna izin vermek hakaret değil mi?” (Akbaba, 15.10.1923); veya bir Akşamcı hayıflanıyor: “İki günden beri yarım kadeh rakı bulup içemedim... Öyle sarhoşum ki ayakta duracak halim yok!” (Akbaba, 31.5. 1926). 

Sarhoş olmuş Karagöz ve Kavuklu bizi güldürür, Bekri Mustafa'nın rakıyla gelen cesareti ve hazırvecaplığı hoşumuza gider filan. Şunu unutmayalım, gülme bizi birbirimize yakınlaştırdığı gibi uzaklaştırır da, gülerek safları sıklaştırırız, gülerek düşmana saldırırız... Babıali'de siyasi muhaliflerle alay edilmek istediğinde rakıdan yardım alınmıştır demek istiyorum. Siyasi tarihimizde hiç şaşmaz, muhalif partiler ve seçmenleri, tutum ve görüşlerini küçümsemek ve marjinalleştirmek adına rakı düşkünlüğü ve ayyaşlıkla suçlanmışlardır. 

Yaşadığımız dönemde, 1923-50 arası biliyorsunuz, rakıyla ve içki kültürüyle özdeşleştiriliyor ve aktörleri ayyaşlıkla suçlanıyor, gel gör ki o yıllarda, o yılların muhalifleri de benzer biçimlerde hicvediliyorlar. 

Gördüğüm kadarıyla tek parti döneminin muhalifleri, genellikle lümpen-ayak takımına benzetilerek karikatürize ediliyorlar. Öfkeli, anlayışsız, kültürel sermayesi olmayan, işsiz güçsüz bıçkın erkekler olarak çiziliyorlar. Onların karanlık görünümlerini pekiştiren en önemli aksesuar ellerindeki rakı şişesi oluyor, içkiden kızarmış burunları, çökmüş avurtları, baygınlaşmış gözleri, bellerinde bıçaklar, muştalar ve altıpatlarla  dâhil ediliyor bu imgeye. Serbest Fırka kuruluşundan itibaren komünist, şeriatçı, ittihatçı ve sarhoşlar tarafından desteklenmiş gibi resmediliyor mesela. 

Cumhuriyetin sekizinci yılı için yapılan bir karikatürde Serbest Fırka’yı temsil eden bir sarhoş, CHP binasının kapısını yumruklayarak bağırıyor: “Çocuğumu (cumhuriyeti) verin be! Biraz da tahsiline terbiyesine ben bakayım” (Akbaba, 31.10.1930). İzmir Mitingi nedeniyle çıkan olayları başlatanlar ellerinden silah ve rakıyı düşürmeyen Serbest Fırkalı seçmenlerdir (Akbaba, 8.9. 1930). Aynı dönemin muhalif yazarı (Serbest Fırka'yı destekleyen) Arif Oruç, konu edildiği her karikatürde rakıyla birlikte resmedilir. İçmesini bilmediği için kusmaktadır ya da loğusa (!) yatağında bile yanıbaşında rakıyı eksik etmeyecek kadar alkol düşkünüdür (Akbaba, 8.1.1931; Akbaba, 2.7.1931). 

Rakı ve rakı tüketimiyle ilgili olumsuz klişe, rejimin değişmez düşmanları sayılan komünizm ve şeriat söz konusu olduğunda da yineleniyor. Komünistler, memleketi ancak “rakı masasında kurtarabilmekte”, Şeriatçılar ise tüm sofuluk gösterilerine rağmen evlerinde kıyasıya rakı tüketmekte, takiyye yapmaktadırlar vs.

Kırklı yıllarda düşkünleşmeyi pekiştirici bir başka vurgu ve adlandırma daha çıkıyor. Muhaliflere oy verenlere, “İspirtocu” denmeye başlıyor. Rakı’dan yine söz ediliyor ama daha aşağılayıcı bir niteleme aranıyor sanki. Rakı içmek için bir terbiye gerekiyor mu demek istiyorlar acaba? Galiba o aralar, gerekçesini bilmiyorum, rakı fiyat olarak ucuzluyor ve o ucuzlama dahi endişe yaratıyor... Akbaba,  rakının ucuzlatılmasının cinayetleri artıracağını iddia ediyor (Akbaba, Sayı: 149, 1947). Ayaktakımı, rakı içmesini bilmediğinden ucuzlatılmış rakıya rağbet edecek, daha çok alkol tüketecek ve suç işleyecek filan diye düşünülüyor. Maksat, bağcıyı dövmek elbette. Lafı evirip çevirip Demokratlara sallıyorlar.  Yusuf Ziya Ortaç'tan : “Ağızlarında hürriyet nağralaşır, adalet yalpa vurur ve musavat [eşitlik] şapkayı ayağa, pabucu başa giydirir. Bağırır ispirtonun hiddetile… Güler: ispirtonun neşesiyle… Ağlar: İspirtonun rikkatile [kibarlığıyla]” (Akbaba, Sayı:106, 1946). 

Devam ederim diye umuyorum...

Perşembe, Temmuz 14, 2022

Sanki Hep Aynı Türkiye

Turgut Çeviker, seksenli yılların ikinci yarısında Gelişim Sürecinde Türk Karikatürü adlı önemli bir kitap dizisi hazırlamıştı. Neredeyse hiç bilinmeyen bir dönemi, 1867-1923 arasını ele alarak mizah dergileri ve karikatüristlerle ilgili arkeolojik nitelikli bir çalışma ve döküm yayınlamıştı. Yazı dilinin değişimi nedeniyle ancak uzmanlarınca okunabilen başka bir dünya ve kültüre aitmişçesine gaiplere karışmış dergi ve çizerleri bulmak, tasnif etmek sadece emek, sabır ve özveri istemiyordu, sahici ve delice bir tutku gerektiriyordu. Çeviker, gerçekten büyüleyici ve benzersiz bir çaba göstermişti. Sonraki yıllarda çıkardığı kitap ve dergilerde de yakın ölçülerde bir niteliği sürdüğünü söyleyerek hakkını teslim edelim.

Diğer yandan karikatüre ve üreticilerine eleştirel bir gözle bakmayı pek tercih etmedi. Görsel açıdan zengin kitaplarında ansiklopedik bir enformasyon, çeşitli kitap ve yazarlardan yaptığı iktibaslar dışında yazarlığını öne çıkartmadı. Çok sayıda kitabı olmasına rağmen az yazan ya da az yazmayı tercih eden bir araştırmacıdır Çeviker. Asıl göstermek istediğinin yorumculuğundan çok karikatürler olduğunu düşünüyor da olabilir. Üç ciltlik son çalışması Karikatürkiye’de de bu eğilimini sürdürmüş. Kitaptaki tarihsel betimlemeleri ve görsel açıklama notlarını Ahmet Kuyaş, önsöz niteliğinde bir değerlendirmeyi ise Murat Belge yapmış.

Karikatürkiye, siyaset temelli, günün-haftanın en önemli olayını, manşet ya da sürmanşeti yorumlayan karikatürlerden oluşuyor çoğunlukla. Çeviker’in magnum opus’u Gelişim Sürecinde… dizisiyle kıyaslanırsa, o denli mufassal bir çalışma olmadığı hemen anlaşılıyor. 1923-2008 arasını karikatürlerle anlatmak kuşkusuz meşakkatli iş; karikatür seçimlerine bağlı olarak gelişen bir siyasi tarih perspektifi kurmak, ister istemez bir ‘eksikliği’ mümkün kılıyor, onun da farkındayım. Evet, her seçim subjektiftir, editöryal tercihleri tartışmak ancak bunu hesap ederek mümkün olabilir ama yine de söylemeden edemeyeceğim. Karikatürkiye, belli çizerlere yoğunlaşan, onları romanesk hürmet ve meftuniyetle sarmalayan bir çalışma. İlk dönemler söz konusu olduğunda bir üretici kıtlığı vardır, bu yoğunlaşma o yıllarda anlaşılabilir ama 1950 ve 1970 sonrasında gerçekten önemli bir karikatürist artışı yaşanıyor. Oysa bakıldığında Tan Oral ve Turhan Selçuk ağırlıklı bir seçim yapılmış, Vehip Sinan gibi İslami sağın gerçekten önemli bir ismiyse tek bir çalışmasıyla bile yer almamış örneğin. Gırgır ve sonrasındaki mizah dergilerinin kısıtlı kullanılacaklarını tahmin etmiştim, sağ basının bu denli az yer alacağını beklemiyordum.

Her ne olursa olsun, inanarak yazıyorum, Karikatürkiye, özellikle siyasi tarih çalışmalarına hatırı sayılır bir katkı sağlayacaktır. Ülkemizde muhalif sanat sayılagelen karikatürün kanonik karakterli propaganda niteliklerine veya ‘kadı ekmeği yemeyen karınca’ misali resmiyetçiliğine dikkat çeken bir malzeme içeriyor çünkü. Klişe ve ezberleri, milim sapmayan yönsemeleri karikatürlerden tespit edebiliyorsunuz. Her okuma farklıdır, en azından ben bunu böyle, hemen ve bilcümle görüyorum. Farklı okumalar mutlaka yapılacaktır, kitap buna imkân veriyor. Çeviker, sadece bu titiz arşivciliğiyle bile Türkiye’de karikatürün en önemli sergicisi, ehlivukufu... Dilerim, yeniden bir üretkenlik içine girmiştir, karikatürün hafızı kütübu olduğunu gösteren başka ve yeni çalışmalar çıkarır.

Son sözüm Murat [Belge] Hocaya… Türkiye’de Gırgır’ın bir zamanlar Mad ve Krokodil’den sonra dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi olduğuna inanılır. Niye bilmiyorum, o da inanmış olmalı ki sunuş yazısında değiniyor. Bu iddia, açık biçimde Gırgır’ın yayıncısı Simavilerin Günaydın gazetesinde ürettiği asparagas bir haberdir, aslı astarı yoktur. Soğuk savaşın iki süper gücünün iki dergisini seçip (dünyada başka bir ülke veya dergi yokmuş gibi) Gırgır’a üç numarayı bahşetmek o yıllarda çok hoşumuza gitmiş ki hâlâ severek tekrarlıyoruz. Gırgır, elbette çok satıyordu ama global ölçekli bir istatistiki veri yok, olmadı da… Olsaydı, Gırgır dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi olmazdı zaten. Gırgır’ın üçüncülüğünü bir tek Türkler biliyor ne yazık ki… Biliyorum, benimkisi nafile bir çaba, bu romantik iddia unutulmayacak, yüz yıl sonra bile bu ‘şaşılası başarıya’ inanılacak. Hani arada bir, Türkün Türk’e propagandası diyoruz ya… Vallahi öyle!

[Radikal Kitap, 4.12.2010]

Çarşamba, Temmuz 13, 2022

Renkler

Ümit'in (Bektaş) çektiği bir fotoğraf, Şavşat'tan (Artvin) bir köy odası. Üç erkek, sedire yayılmış sohbet ediyorlar ya da o havada bir poz vermişler... Fotoğrafı ilginç kılan renkleri... Erkeklerin hemen arkasındakiler kuruması için serilmiş çamaşır da olabilir, soğuk ve rutubete karşı alınmış bir önlem de... 

Renklerle ilgili fotoğrafın iki kontrastı var; birincisi, erkeklerin kıyafetleriyle fondaki çarşaf, nevresim, bez ve poplinin renk ve desen farklılığı... ikinci kontrast ise aynı farklılığı içerisi-dışarısı olarak  okuyabilmemiz. İçerisi daha renkli, dışarısı daha ciddi ve koyu... yani ilki kadınlara ait ve kadınsı, diğeri erkeklere ait ve erkeksi...

Arada yazarım, Aziz Nesin siyah, gri, kahverengi gibi renkler dışında kıyafetler giymez, çocuklarına da kadınsı bulduğu için giydirmezmiş... "Erkeği bozar" gibi bir mantığı olmalı. Eşcinsel sanılabilir, bir işaret olarak görülebilir, yanlış anlamalara sebep olabilir diye düşünürmüş veya...

Türki devletlere gidenlerle konuşursanız, hemen hepsi anlatabilir, ahali, Türkiye'den geldiğinizi görür görmez anlıyormuş. Kılık, kıyafet ve renk seçimlerimiz onlardan farklıymış. Bir arkadaşım, yirmi yıl önceki Türkiye gibi giyiniyorlar demiş, bir başkası hep siyah giyiniyorlar yorumu yapmıştı. Üniversitede çalıştığım yıllarda, epeyce Türki öğrenci vardı, yanıma gelip giden, benden okumak için roman olan çocukları düşünüyorum da hepsi, kumaş pantolonlu, gömlekli, gri ya da mat renkliydi. Seçimler sadece yoksullukla ilgili değildi, zihniyetle alakalıydı. 

Totaliter rejimler tek renk üzerinden kendilerini kurarlar, e biliyorsunuz, lgbt bayrağı meydan okuyarak ve bile isteye çok renklidir...Çok saçma olduğu aşikar da bu klişeleri aşmak kolay değil... Arada portakal renkli tişört giydiğimde dikkat çektiğimi ve daha çok insanın bana baktığını biliyorum, gay sanılıyor olabilirim, Hollanda'da olsam, milliyetçi sayılırdım muhtemelen... 

İdeolojinin işleyişi gereği, siyasi iktidarlar gündelik hayatı tanzim etmeye çalışır, muhalifler de direnirler, bitimsiz bir mücadele... Renkler de payına düşeni alıyor... 

Salı, Temmuz 12, 2022

Falan filan ve homofobi

12 Eylül sonrasında çıkan muhalif dergilerden biriydi Yarın, tarih yanlış olabilir, 81'de çıkmaya başlamış olmalı, yaşım gereği, çıktığı dönemde okuru değildim, sonradan dallamış, karıştırmıştım. Edebiyat sanat dergilerinin hele o yıllarda çıkanlarının, 70'lerin hararetiyle olmalı, sakin bir dil kuramadıklarını ya da bunu sahiden bilemediklerini düşünürüm. Her dönemin bir dili ve iklimi var, belki de sakin ve mesafeli olurlarsa korkak sayılacaklarını düşünüyorlardı.

İlk sayılardan birinden, takdim yazısından bir alıntı yapacağım...Görsel de zaten o bölümden... Yarın ne yapmış? Hürriyet Gösteri'yi, Doğan Hızlan'ı, verdikleri ödülü, o ödülü alan Murathan Mungan'ı diline dolamış diyelim: 

"Tekelci basının piyasaya sürdüğü dergilerin en kötüsü ama aynı zamanda en ilginci olan Gösteri'nin genç kuşağı ödüllere çağırışı, bu utanmazlıkların tam örneği oldu. Sanatı değil, eşcinselliği ödüllendiren, yarışmasının sonucu başından belli olan, genç insanların içtenliklerini sömüren Gösteri'nin genç kuşağı ödüllendirmeye kalkışması gülünç oldu (...) Gösteri ödülleri gene göstermiştir ki, sanat ve edebiyat pazarına yeni birkaç piyon sürülüyor. Son günlerin en göz kamaştırıcı piyonu, şu birkaç ödül aldıktan sonra ödüllere karşı çıkacak olan Murathan Mungan da, aynı ruhsal birlikteliklerin ödüllendirdiği yeni bir yıldızdan başka birşey değildir. Bugüne dek değer sayılabilecek bir tek ürün ortaya koyamamış, edebiyatsever her lise öğrencisinin yazabileceği düzeydeki kitap yazılarıyla (...) Doğan Hızlan'ın hazırladığı senaryo, beklenen etkiyi yaratamadı." 

Yazılanları bir ödül tartışması olarak okumak haliyle mümkün değil, açık bir  homofobik tutum,  tahkir ve teşhir edici bir dil kullanılmış. Murathan Mungan'ın eşcinselliğini okura ihbar ettikten sonra ne deseler boş,  edebiyat filan hak getire çünkü. 

Kırk yıl geçmiş üzerinden, eskilerden bir şeyler paylaşınca arada hep soruyorum, bugün yapılabilir mi böyle bir şey?

Ha bu arada edebiyat magazini sevenler, Yarın dergisinde kimler varmış, kimler yazmış merak edip bakabilirler... Kimler kimler, neler neler...

Pazartesi, Temmuz 11, 2022

Bir karikatürün dökümü


Karikatür, Orhan Ural'ın albümünden (1943). Kapağa fırçasını (kendisini) katarak, neleri çizdiğini-esprileştirdiğini göstermek istemiş, bakın kimleri çizdim gibisinden okuyucuyu çağırmış. Büyük gazetelerimizde ve popüler mizah dergilerimizde çalışan bir karikatürist olarak neyin revaçta olduğunu, o yıllarda nelere gülündüğünü biliyordu mutlaka...

Kapaktakiler, sadece Ural'ın değil, o yıllardaki bütün mizah edebiyatının ve okurlarının bildiği popüler tiplemeler... 

Kimler var? "Sereserpe yatmış" arzu odağı genç kadın, çevresinde ona serenat yapan "çirkin Yahudi", hemen yanında kırmızı fötr şapkalı, göz süzen ve bıyık buran bir zampara, diğeri iki akşamcı sarhoş, üstelik biri "cadaloz" karısından dayak da yemekte... Sonuncusu da fırçanın ucuna takılmış olan bir Bobstil...

Hemen hepsi bugün pek hatırlanmıyorlar, her şeyin bir ömrü var, herkesi kıkır kıkır güldüren bir espri, bir fıkra veya komik bir tipleme illa ki zamana yeniliyor, eskiyor, tarihi bir vesikaya dönüşüyor diyebilirsiniz. E haklısınız derim, şu veya bu nedenle kapaktaki tiplemeler sokağı ve zamanı yakalayamaz olunca kaybolmuşlar, görünen o...

Arada yazıyorum, popüler esprilerimiz, milli kimliğimizi ve kamusallığımızı anlamamızı kolaylaştırabiliyor, karikatüre o sebeple dikkat kesildim. 

Tek tek yazalım.

Yahudiler, büyük savaştan veya 1948 göçünden sonra karikatürümüzde neredeyse birdenbire kayboluyorlar, Orhan Ural'ın da çizdiği o çirkin, tek dişli Yahudi çizilmez oluyor, arkaikleşiyor. Şöyle de denebilir,  özellikle 70'lerden sonra İsrail devletiyle özdeşleştirilen "katil asker" imgesi "korkak bezirganın" yerini alıyor... 

Şunu soralım, niye çiziliyordu, niye çizilmez oldu? Çiziliyordu çünkü, azınlık düşmanlığı, toplumu birarada tutan unsurlardan biriydi, iç düşmana ihtiyaç duyuluyordu. Yahudiler, ekonominin millileştirilmesi arzusuyla düşmanlaştırıldılar diyelim. Çizilmez oldu, çünkü Naziler'in onlara neler yaptığı ortaya çıktı, Yahudiler'e karşı duyulan keder ve empati, o düşmanlığı öteledi denebilir... Üstelik, biz Almanya'ya değil Amerika'ya yakınlaşarak, daha demokratik bir siyaset düzeni kurmaya karar verdik karar verdik. 

Bobstil, Bihruz Bey'den ve Hacivat'tan izler taşıyan bir züppe tiplemesi, dejenere bir genç erkekti... Aklı bir karış havadaydı, cahil ve pozördü... O yıllarda çiziliyordu çünkü batı hayranlığı eleştirilmesi gereken başka bir toplumsal harçtır, modernlik rejimi korkutuyordu, milli kimlikten uzaklaşmak büyük bir endişeydi. Bugün o dönemdeki kadar güçlü bir benzeri yok sanki...Niye yok? Anit entelektüelizm, populizmin olmazsa olmazlarından ama bu yönde diyelim, karikatürde bir karşılığını göremiyoruz. Çünkü, karikatür kanonik inşanın memuru değil artık, hem etkisi yok hem de üreticileri sivilleştiler, hiç biri "mebus" olarak düşünülmüyor örneğin... Veya dergiler, devletin desteğiyle değil kendi satış rakamlarıyla yaşıyorlar.

Gelelim, akşamcı tiplemelerine, yaşadığımız dönemde böyle bir tiplemenin popüler olması mümkün değil, hepimiz biliyoruz yasaklanır veya yasaklanmasa bile güçlü bir hoşnutsuzlukla karşılanır, ayıplanır... Oysa çok içtiği için küfelerle eve taşınan ve karısından (kaynanasından) dayak yiyen memurlara Hüseyin Rahmi'de, Ercümend Ekrem'de, Bektaşi fıkrasında, Karagöz karikatüründe veya Ortaoyununda sıkça rastlarız... Dindarlık, popüler bir siyasi tavır olarak sekülerliğin yerini aldığından beri etkisini yitirdi iddiasında bulunacağım. 

Kadınlar, bir arzu nesnesi-aracı olarak yaşamaya-çizilmeye devam ediyor diyebilirsiniz, ben aynı fikirde değilim, çizildiğinde tepkiyle karşılanıyor çünkü, kadın düşmanlığı ve nefreti (Mizojini) hemen deşifre ediliyor, yüksek sesle eleştiriliyor demek daha doğru. Siyaseten doğru olamayan veya bunu umursamayan karikatürcüler yaşlı, arkaik, patetik ve modası geçmiş sayılıyor...

Pazar, Temmuz 10, 2022

Hayat her hikayenin şeysidir

Yakın çevrem, uzun uzadıya sohbet ettiğim insanlar, benim ağzımdan şu cümleleri çok duymuşlardır, sahiden çok çok erken yaşlarda çalışmaya başladım, yirmili yaşların başına kadar aylaklık yapabileceğim bir tek günüm, hafta sonum ve bir tek tatil günüm olmadı. Yazları okul açılması için gün sayardım, kurtulayım diye...

Okula gitmek benim için tatil demekti, biraz kendime vakit ayırmak biraz da başka bir çevrede yaşamaktı. Geceleri rüyalarıma girerdi. Okula gideceğim geceyi mutlaka uykusuzluk ölçüsünde yarım yamalak uyuyarak geçirirdim. 

Şimdiki dertlerim, belki oburluğum belki de o günlerdeki "eksikliğimden" kaynaklanmış olabilir diye düşünüyorum... dediğimde bir arkadaşım, o zamanı kullanarak şimdiki hayatını rasyonelleştiriyor olabilir misin dedi. 

Benim anlattığım bir hikaye, arkadaşımın yorumu da başka bir hikaye...bu iki "hikayeyi" anlatarak size başka bir hikaye daha anlatmış oluyorum aslında... Okuyanlar da başka başka yorumlar, kendilerinden yola çıkarak başka hikayeler anlatabilirler. 

Anlattığımız hayatlar, bizim hayatımız değil hatırladıklarımızdan, aklımızda kalanlardan, ilgi çeken yaşanmışlıklardan derlediğimiz ve kurguladığımız hikayelerimiz... Kimse, kimseye hayatını anlatmıyor, hepimiz birbirimize bir hikaye anlatıyoruz... Hayat çok karmaşık, çok etkenli, çok kişili, çok geniş zamanlı, anlatılabilir bir şey de değil. Biz hikayeler anlattığımız için kolay sanıyoruz, hayatımızı anlattığımızı sanıyoruz.

Otuz yıl önce, bir mülakata girmiştim, bir bürokrat bana "e anlat bakalım delikanlı, senin hikayen neymiş" demişti, üsluptan hoşlanmadığım için tedirgin olmuştum konuşurken... Onun hikaye dediği şey, bitirdiğim okullar, anam babam filandı tabii... 

Çok hikaye anlatıyoruz, çok hikaye dinliyor, duyuyor, seyrediyor, okuyoruz...Hepsinden etkileniyor ve hikayelerimizi revize ediyoruz...

Cumartesi, Temmuz 09, 2022

Olabiliyor


Bir iki kez daha gördüm, Osman Seden senaryolarının başına veya ilk sayfasının üst kısmına mutlaka "besmele" yazarmış, mağfiret niyetiyle yazılır biliyorsunuz...Yeşilçam filmi olunca insan ister istemez ilginç buluyor... Hele o yıllarda seküler orta sınıftan birileri veya şehirli İslamcılar görseler hayret ederlerdi. 

Kimin neye-nasıl inandığını, nasıl açıkladığını ve kendi hayatına uyarladığını tartışmanın pek bir anlamı yok... Görüntümüzle-imgemizle yapıp ettiklerimiz uyumlu ya da beklendiği gibi olmayabiliyor. 

Bir arkadaşım, benim aklıma gelmemişti, "ya her metnin başına yazılması zorunlu tutulsaydı" dedi.

Seneler önce, Hindistan'da sinemalarda her seans öncesi, film başlarken seyircinin ayağa kalkıp milli marşlarını söylediğini duymuştum. Gelenek olmuş bir kanun diyelim, marş söylemeden filmi seyredemiyorsun, vay ki vay. Trajik gelmişti. Döndük dolaştık, futbol maçlarından önce marş söyler olduk. 

Anything goes...olur böyle şeyler anlamına da gelir, her şey (yol) serbest (mübah) de... 

Cuma, Temmuz 08, 2022

Seyrüsefer Defteri 141

++ Terror on the Prairie (2022) western kontenjanı, Carano sırıtmamış ama filmin şiddeti gerçekliği belirlediği için oralarda irtifa kaybettiği olmuş (30 Haziran).++ The Princess (2022) video oyunu gibi, çata çat aksiyon (29 Haziran).++ Man vs Bee Sea1 seyrettim, beyfendi Tom ve Jerry mizahını aramış (28 Haziran).++ Sotto il sole di Riccione (2020) İtalyan gençlik filmi, gişe komedisi, vasat altı (27 Haziran).++  Spiderhead (2022) kendini çok belli etmesi çok önemli değil aslında, temposuz olmuş, gerememiş (26 Haziran).++ Appunti di un venditore di donne (2021) beğendim, bir derinliği olması sebebiyle uyarlama olduğu anlaşılıyordu, bir noktada düşüşe geçiyor, potansiyelli hikayeymiş (25 Haziran).++ The Devil All The Time (2020) beğendim, kalabalığı toparlama biçimi, sarkastik anlatıcısı, inanç ile şiddet sarkacı başarılı, çok fazla iyi oyuncu kısım kısım biraraya gelmiş (24 Haziran).++ El silencio del pantano (2019) edebiyat uyarlaması derinliği var, güzel karakterler, başka türlü de anlatılabilecek bir tahkiye derinliği, hiç fena değil (23 Haziran).++ The Terror Sea1 Ep.7 ve 8'i seyrettim (22 Haziran).++ Schachnovelle (2021) uyarlamada eksiklik bence baştaki arrogantlığın kaybolması, dibe inen bir kurbanın medceziri vardır hikayede (21 Haziran).++ Sorjonen: Muraalimurhat (2021) dizinin devam filmiymiş, o handikap olmuş, karakter enteresan (20 Haziran).++ The Terror Sea1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (19 Haziran).++ The Offer Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (18 Haziran).++ Tehran Taboo (2017) rotoskop animasyon olması filme ayrıca bir güç katmamış, hikaye kadınları, yoksulları, Tahran'ı sert anlatıyor (17 Haziran).++ Vacation Friends (2021) gişe komedisi, oyuncu enerjisi ve kokain esprileri başarılı (16 Haziran).++ Spiritwalker (2020) fikir güzel ama çok kalabalık, sadeleşse başka bir tadı olurmuş, sevdiğim türden (15 Haziran).++ The Terror Sea1 Ep.3 ve 4'yü seyrettim (14 Haziran).++ 1883 Sea1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (13 Haziran).++ Il paradiso all'improvviso (2003) İtalyan gişe filmlerine devam, 70'leri arayan, 80'lerde çekilmiş bir aşk komedisi, sonunda evleniyorlar (12 Haziran)++ The Terror Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (11 Haziran).++ Una moglie bellissima (2007) gişe komedisi, Türkiye'de değil çekilmek senaryosu bile onaylanamazdı (10 Haziran).++ 1883 Sea1 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (9 haziran).++ The Big Sleep (1946) dönemi için yeni hikayesi, ahenkli bir griliği, garip bir erotizmi ve nemli bir bunaltıcılığı var, bir kere daha seyrettim (8 Haziran).++  Hustle (2022) Happy Madison vasatlığının üstünde bir iş olmuş, fena değil (7 Haziran).++ Clark Sea1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (6 Haziran).++ Blacklight (2022) Neeson nerden nerelere geldi, o üzücü, filmin senaryo ve gerilim iddiası sadece vasat değil, arkaik (5 Haziran).++  Clark Sea1 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (4 Haziran).++ Collateral (2004) ikinci kez seyrettim, ilkini tamamen unutmuşum, yine unutabilirim (3 Haziran).++ Clark Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (2 Haziran).++ The Vault (2021) Görevimiz Tehlike tadında mambo jambolar, pek de parlak olmayan bir soygun filmi (1 Haziran).++


Related Posts with Thumbnails