Bazen hayat isyandır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bazen hayat isyandır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Mart 08, 2026

8M


Biz, bağıranları seviyoruz, sırf bu yüzden, edebiyattan siyasete, salondan sokağa her yerde -bazen pozla bazen gerçekten- çığlık atıyoruz. 

İnternet herkesi sanatçı, yazar, düşünür, gazeteci, yorumcu yaptığı için çığlıklarımız da çoğaldı. 

Dikkat çekmek, düşüncenin esasından çok daha önemli bir hale geldi, eskiden önemli değildi demiyorum, elbette önemliydi... dikkat çekme iştahı esasın "bağrını yaktı" diyorum.

Gün, güzel geçsin...

Pazar, Ocak 18, 2026

Son Sözler



Korkmayın. / Sonra görüşürüz. / Çok kolay. / Düz mü yürüyeceğim? / Atlasam bi şey olmaz mı? / Ben uçabilirim / Yardımınıza ihtiyacım yok. /Senin için ölebilirim. / Bundan başka hayat var mı / Yaklaşırsanız atlarım. / Korkmuyorum. / Heyooo!! / Teker teker gelin lan! / Bu araba kaç basıyoo?!! / Korkma ben attığımı vururum. /  Suyun fazla derin olmaması önemli değil; asıl iş atlamasını, dalmasını bilmek./  Ben hamileyim. / Oolum beş taş çaldım  ruhun duymadı. / Bana bir daha sulu bira getirirsen fena olur. / Sen bakire değilsin! / Üstümüzdeki uçak ne kadar kocaman di mi? / Kımıldayanı vururum. / Bu sahnede dublöre gerek yok. Ben de yapabilirim. / İçinde kurşun var mı bu silahın? / Telefonda vururum, kırarım diyordun aha işte yüzüm ne yapacan bakalım! / Sevgili hayat artık ayrılmak zorundayız.  / Cinli perili odaymış bunların hepsi palavra şimdi oraya gidip mışıl mışıl uyuyacağım. / Aa manzara ne kadar müthiş arabayı uçuruma doğru biraz yanaştırsana. / Cesedimi çiğnemeniz gerekir. / Hocaysan hocalığını bil be!! oğlum senin yüzünden mezun olamıyor be!! / Biliyorum pahalı bir vazo ama n'apıyım elimden kaydı. / Nöbette nasıl uyursun lan! / Sayın yolcularımız Bolu'daki müessesemize ait dinlenme tesislerine birazdan varmış olacağız. Çaylar şirketten olup on dakikalık mola verilecektir. / Hadi vur vur!! yıkamazsın beni! Şu kaslara baksana koçum istediğin kadat geril! /  Attım bileti kardeşim bela mısın ya! / Ceza kanununda bir eksiklik var şu pencere kenarında duran saksılar tut ki rüzgarla düştü bir adamın kafasına ne olacak o zaman? /  Bırak lan o taşı... / Allahına güvensene oğlum. / Bana bekar olduğunu söylemiştin. /  Bu da pencü se! Severler güzeli genç ise al şu tavlayı hadi mektebine gülüm hadi uza uza.../  Frenler tutmuyor./  Dur kaçma!! / Yapamazsın. / Bırak şimdi atıyorsun. / Ey ruh! Geldiysen içimizden birini öldür hah ha hah! / Hadi canım sen de. / Akıntı var ne demek? İyi bir yüzücü böyle şeylerden çekinmez sen bugün şuradan şuraya yüzemezsen yarın nasıl rekorları kıracaksın! Atla diyorum suya! / Hepinizi seviyorum yaptıklarım için beni affedin. / Ne yaparsın lan? Neye güveniyon? / Çıkıyorum beni ateşinle destekle./ Ya kar lastiğine filan gerek yok abartma başımıza iş açma bin arabaya. /  Dur yahu bu işin şakası olur mu bir dengem bozulacak düşecem aşağı... / Şu köşede duvara dayalı paket ne? / Hapımı içtim mi hatırlayamıyorum.  / Hah ha çok matrak ya demek sen şeytansın ve beni bir hareketinle koz yapacaksın hihi çok iyi ya. / İsiminiz ne demiştiniz? Drak... Drakula di mi? Memnun oldum.

[Doksanlı yılların başında Koloni isimli bir fanzin çıkarmış, bu sözleri orası için yazmıştım. Gençlik hatırası kontenjanından paylaşıyorum.]

Cumartesi, Şubat 17, 2024

Hayat pislikten öte bir şey değildir...

"Bence hayat pislikten öte bir şey değildir, büyük küçüğü yer, kuvvetli zayıfı ezer. Şanslı olan ise en çoğunu yer ve en çok yaşar". Galiba Jack London'dan bir tornistan yapılmış... 

Hayat şöyledir, yok böyledir türünden çıkarımlara hep birlikte bayılıyoruz.

Bunca sene sonra, benim anladığımsa şu, hayatta tek bir doğru, tek bir gerçek ve hakikat yok, işte hayat bu yüzden güzel... Kötü olansa herkesin kendi doğrularını, gerçeklerini tek doğru ve hakikat olarak dayatmasından çıkıyor. 

Hadi gülümse diyelim, "işçiler iyi çalışsın" diyor ya Kemal Burkay göz kırparak...İklim değişse...

Perşembe, Aralık 15, 2022

Sanat ve skandal


Nüzhet İslimyeli, 1970'de yazmış bunları... Hafif tertip öfkeli, hafif tertip de kehanetçi bir üslupla sanat tarifi yapmış.

Her dönemin kendine özgü olumlanan ve olumsuzlanan eğilimleri oluyor ama galiba değişmeyen tek şey, yaşanan zamanın bir "bunalım" olduğuna ilişkin kolaycı yargı... Geçmişte yazılmış aktüel metinlere bakınca bu karakteristik kendini fazlasıyla belli ediyor. Bağırmayı ve aktüel olmayı önemsediğimizden yaşanan zamandan "tiksinmeyi" ve bunu da herkese duyurarak göstermeyi istiyoruz.

İslimyeli, bunalımı zamanın ruhu olarak işaret etmiş, skandal arayışını bunun bir parçası saymış ve üstüne üstlük, Dali'nin kaybolup gideceğini iddia etmiş... Maksadım, bu faslı tartışmak değil, zaten belli, unutulup giden Dali'nin skandalları oldu, eserleri değil...

Üstelik, "normalin dışında olan yaratıklar da var" derken kimi kastediyor bilemiyorum, acaba eşcinselleri mi?

Bir tane "sanat tanımı" yok, ama o bir taneymiş gibi sabitlemek, onun koruyucu ve hamisi olmak isteyen çok. Bunalım, tam da bu yüzden çıkıyor. Farklı sanat tanımları ya da itibar gören yeni birileri, o hamileri tedirgin ediyor, öfkelendiriyor.

Bugünden tiksinmek de yeni "oyunculardan" hazzetmemek de bunun bir parçası.

Salı, Ocak 26, 2021

Ezberimi nasıl geliştirebilirim doktor?


Evvelsi gün, ölüm yıldönümü olduğu için bir arkadaşım sormuştu, arşivden bir iki bakındım. Leman, Uğur Mumcu'nun ardından bu karikatürü kapağına taşımış... Bulunca gönderdim, sonra arkadaşımla konuştuk, ikimiz de kapağı klişe bulduk ama o günkü mizah dergilerinin siyaset algısı, olağanüstü olaylar karşısında verdikleri tepkilerin ortalaması filan derken sakinleştik, sonra da e bunlar popüler olmak zorunda olan dergiler diyerek "geri adımlar" attık.

Parçaladığımızı sandık ama.... diyor karikatürdeki "karanlık güç"... Parçalama vurgusu, ister istemez bölücülüğü çağırıyor ve ne dersek diyelim sağcıların evirip çevirdiği bir siyaset silahı bu, onca insan "yerli" olduğunu bu yüzden ispata çalışıyor, bu sebeple elitistler, beyaz Türkler, Batıcılar şunlar bunlar konuşuluyor, suçlayanlar cevap vermeye çalışanlar hiç bitmiyor.

Dili ve tartışmayı biz yönlendiremiyoruz, ancak cevap yetiştiriyoruz.

Bir de dertlenerek şunu konuştuk arkadaşımla, bu katliamların hiç arkası kesilmedi, kesilmiyor, başka bir hayat olabileceğini düşünemiyoruz bile... normalimiz tarumar olmuş durumda, hep bir ölme kalma halindeyiz, hep bir tehdit altında hissediyoruz, arada gaza gelip, başka yerde yaşayamam filan kabarıyoruz ama eğitimli insanlar, gençler, fırsatını bulanlar daha sakin ülkelere birer birer göç ediyorlar. 

Hal bu olunca, geride kalanlar, o normali yaşayanlar bağırıyoruz, ajite ediyor ve ediliyoruz, çığlıklar atıyoruz, öfkeleniyor, hiddetleniyor, ağlıyor, yakarıyoruz. Dış mihraklar, iç mihraklar, bölücüler, şunlar bunlar...sıralıyoruz. Bize bir suçlu lazım! 

Karikatürist ne yapsın, iki tane parazit gibi karanlık tip çizecek, bölüyoruz-parçalıyoruz filan konuşturacak... Ortalamaya karışacak. Emin olun, o yıllarda sağcılar da Mumcu'nun arkasından aynı ezberi yinelediler, "bizi bölemeyecekler" şu bu...

Nazım diyordu ya, "bence artık sen de herkes gibisin"... Mizah dergileri, popüler kültürü eleştirir gibi dururlar ama oradaki değerleri ihyacı ve pekiştirici bir işlevleri eleştirelliklerinden daha fazladır. Bu ezber, yetmişli yıllarda Gırgır'ın kapağında oluyordu, olabilirdi "çok satıyordu" ama doksanlarda okur azalıp, bakmayın siz, seçkinleşirken başka bir hararet dengesi kurabilmeliydi dergiler. 

Perşembe, Ocak 21, 2021

Yaklaşmayın delerim


Senaryo işlerine kısa bir ara-mola verince, eski dosyaları kutulardan çıkardım, arada temizlik iyi oluyor, hem eskileri hatırlıyor hem de seneler önce neleri önemsediğinizi görüyorsunuz. 

Ve hiç şaşmıyor, sakladığınız pek çok şey, size artık o kadar da "önemli" değilmiş gibi geliyor... Neleri neleri abartmışım, yahu niye saklamışım filan...Peh!

İstisnalar yok değil, mesela yukarıdaki karikatürü iyi ki saklamışım, sanat mı hayat mı çok konuşurdum, en az otuz beş yıl önce bir dergiden kesip ayırmışım.

Pazar, Haziran 09, 2019

American Splendor, The Life and Times of Harvey Pekar



American Splendor, The Life and Times of Harvey Pekar albümü senaryolarını Pekar’ın yazdığı kısa hikâyelerden oluşan derleme bir albüm. Filme uyarlandıktan sonra daha kapsamlı albümleri de çıktı, elimdeki albüm eski bir tarihe 1986 yılına ait. Aynı adlı albüm ilk kez 1976 yılında çıkmış, her yıl yinelenen baskılar, yeni hikâyelerle genişletilmiş. Albümde 1985 tarihli bir Crumb önsözü var, özgün kaligrafisiyle kullanılmış. İlk hikâyelerde Crumb ve Pekar’ın birbirleri hakkındaki yorumlarını da okuyoruz. Albümde Crumb dışında dört ayrı çizerin farklı zamanlarda ürettikleri çalışmalara  da yer verilmiş. 

Pekar, oldukça yerel bir yazar aslında. Geniş anlamıyla orta-alt sınıf Amerikalının kültürel hayatını yerel ve aktüel gelişmelerle anlatıyor. Kitaplarının yeterince satmamasına hayıflandığı için yerelliğini mesele de ediyor. Büyük şehirlerde yaşayan okurun ilgisini çekemediğinin farkında. Başka türlü hikâyeler de anlatamıyor, popüler olanı eleştiriyor, tiksiniyor ama içinde bulunduğu koşullardan da hoşnut değil. 

Hikâyelerin otobiyografik niteliğinden ya da kahramanı kendisi olduğundan olabilir, Pekar, sıklıkla Lenny Bruce ve Dreiser’a benzetilir Amerika’da. Kapitalizme duydukları ortak nefret, sıradan insanların dertlerini anlatmaları, heccavlıkları ortak özellikleri olarak gösterilebilir. Amerikan trajedisini, sosyal adaletsizliğin cenderesinde sıkışmış yoksulları resmetme maharetleri nedeniyle bu üç isim de bir arada hatırlanabilir gerçekten. Tahta bavullar, sinekler, ucuz kafeler, bar sandalyeleri ya da televizyon karşısındaki eprimiş koltuklar, kirli sokaklar vs. 

Pekar, uzun uzun konuşuyor, sadece o değil herkes çok konuşuyor hikâyelerde. Kolay öfkelenip, yoruluyorlar…Çaresizlik ve sıkışmışlık hissi veren tekrarlar vurgulanıyor. Büro masalarında, depoda kutular arasında ya da arşiv odalarında konuşan, vakit geçiren insanlarla karşılaşıyoruz. İntihar, cinayet, sarhoşluk, uyuşturucu tripleri, hırsızlık hepsinde “bıçak sırtı” duruyor. Onca yoksulluğu unutup egoları için çatışıyorlar. 

Harvey Pekar’ın bizde bir benzeri yok demek yanlış olur ama şunu söyleyebilirim: Pekar gibi politik göndermeler yapan, parayla didişen ve  o ölçüde karamsar olan bir anlatıcımız yok...

[Yazıyı, on yıl önce yazmışım]

Pazartesi, Ocak 22, 2018

Müzeler, teşvik ve çizgi roman


Yakın zamanlarda iki ayrı albüm çıktı, ilki Fransa'dan, diğeri Hollanda'dan. Ortak özellikleri bir müze tarafından sipariş edilmiş çizgi romanlar olmaları. Lütfen okuyun ve inceleyin. Sipariş mantığını, ortaya çıkan işin niteliğini ölçüp biçin.

Türkiye'de, sadece bu tür teşviklere değil, akademik üretime dahi angajmanla baktığımız için böylesi çalışmaları bir türlü çıkaramıyoruz. İç bayıcı hamaset ve ihyacılıkla, ancak zevahiri kurtarıyoruz. Asıl üzülmemiz gereken bu duruma hiçbirimizin şaşırmıyor olması.

Son çeyrek asırda çeşitli bakanlıklar, resmi devlet kuruluşları ve genelkurmay,  rakam olarak yüze (100) yakın çizgi roman yaptırdı, sahiden çok ama çok yüksek, dünya ölçüsünde iyi telifler ödedi, düşük etiket fiyatlarıyla o kitapları ya sattı ya da bedava dağıttı. Buna rağmen bir tanesi bile konuşulmadı ve bugüne kalmadı. Bir teki bile yabancı bir başka dile çevrilip, oralarda satılmadı. Çizgi roman okurlarının bile ilgisini çekmeyen sayısız kitaptan söz ediyorum.

Eskiden bu işlere para ayrılmazdı, şimdi ayrılıyor, bir davayla ilgili bilirkişilik yaptığım için bir Atatürk çizgi romanına ne kadar telif ödendiğini biliyorum. 2005 yılı filan olmalı, o günkü kurla 60 bin Euro eden bir telif ödenmişti. de Crecy ya da Typex'in yukarıdaki albümler için o telifi aldıklarından emin değilim. Yaşar Kemal'in son yazdığı kitaptan bu telifi aldığını sanmıyorum. Yok eğer, mesele para değil de, telifin kime verileceği ise o kısımdan ancak vatandaş olarak şikayetçi olabilirim. Bu kadar zamandır bu hikayeler ve bu çizgilerle oluşturulmuş kitaplar konuşulmuyor ve bilinmiyorsa, ortada bir niteliksizlik vardır. Bu telif yanlış insanlara ödeniyordur, bu kadar basit.

Louvre veya Rijks Müzesi, o albümleri birilerini ihya etmek için değil, sanatı ve tarihi konuşulur kılmak için sipariş etti. Biz bugün o albümleri okuyor ve beğeniyorsak, bunu başarmışlar demektir. Türkiye'de kapalı kapılar ardında alınıp verilen, çıkıp çıkmadığını bile bilinmeyen kitaplara bu kadar telif ödenmesi en zarif ifadesiyle vicdansızlıktır. Vergi verenlere, sanata ve geleceğe karşı işlenmiş bir suçtur.

Sabah sabah içimi döktüm. Hadi eyvallah.
Related Posts with Thumbnails