ai-yapay zeka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ai-yapay zeka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Temmuz 11, 2026

Şehirli kadınlar ve Amcabey


Cemal Nadir’in Amcabey’inden, ilginç bir bölüm paylaşacağım.  Bir vatandaş, Amcabey’le konuşuyor, resmi bir icraatı övüyor. Bu ilk katman, doğrudan Köy Enstitüleri ve gezici köy öğretmenleri lehine bir propaganda. Karikatür, Maarif Vekâleti’nin yeni uygulamasını tanıtıyor. Anlatıcı, devletin hizmetlerini sıralıyor: köy öğretmenleri köy köy dolaşacak, kadınlara dikiş, nakış, çocuk bakımı, hijyen gibi konuları öğretecek. Bu bölümde mizah neredeyse yok, okuyucuya bir kamu politikası aktarılıyor.

Anlayacağınız bant karikatür, gazete haberi ile propaganda afişi arasında bir yerde duruyor.

Asıl ilginç olan ikinci katman ise Amcabey’in cevabı ile başlıyor: “Oldu olacak köylü kadınlar da şehirleri dolaşıp hemşirelerine ana olmanın faziletlerini öğretseler.”

Bugün kulağa tuhaf geliyor ama bu cümle dönemin belirgin bir kültürel gerilimine yaslanıyor. Şehirli kadınlar öncelikle, annelikten uzaklaşmış, modernleşmenin etkisiyle aile değerlerini ihmal etmiş kişiler olarak resmediliyorlar. Buna karşılık köylü kadın, “doğal”, “üretken”, “anneliği bilen” kadın olarak idealize ediliyor.

Dolayısıyla espri aslında gezici öğretmenleri değil, şehirli modern kadını hedef alıyor. “Siz köylüye anneliği öğreteceğinizi sanıyorsunuz ama asıl anneliği siz onlardan öğrenmelisiniz.” demeye getiriyor.

Malum, erken Cumhuriyet’in sık rastlanan çelişkilerinden biridir: kadınlar kamusal alana davet edilir ama bu davet çoğu zaman annelik rolünü güçlendirecek biçimde gerekçelendirilir.

Karikatürü ilginç yapan da tam olarak bu. İlk bakışta Köy Enstitüleri üzerine bir karikatür gibi görünürken, aslında şehir-köy, modern-geleneksel ve kadınlık rolleri üzerine dönemin zihniyetini ele veriyor. Mizah, burada eleştirel değil, devlet politikasını destekleyen ve aynı zamanda toplumsal cinsiyet normlarını yeniden üreten bir araç olarak kullanılıyor. Bu yüzden karikatürün tarihsel değeri, güldürme gücünden çok daha yüksek.

Perşembe, Mayıs 28, 2026

Buğday tarlası

Bir iki defa yazdım; kendimi kötü hissettiğimde, rüya gibi bir şey gördüğümde ki bu bazen bir gündüz düşü de olabilir, hep bir ormanın içinde oluyorum. Yeşilin her yerden fışkırdığı, ıslak bir zeminde, yağmurun altında sessizce oturuyorum.

Bir süredir kendimi bir buğday tarlasının içinde görmeye başladım. Nedenini bilmiyorum. Rüzgârda salınan başakların çıkardığı hışırtı dışında hiçbir ses olmuyor. Bir süre öylece duruyorum. Sonra bir yamacın aşağısına doğru yürümeye başlıyorum. Görseli de biraz bunu anlatsın diye ürettim.

Babam, bugünün organik tarımcılarına benzeyen bir hayalin peşine düşünce, bundan kırk yıl önce bir “bahçemiz” olmuştu. Gerçi Ankara ağzıyla “bostan” demek daha doğru. Meyve-sebze yetiştiriyor, ağaçlarla, kavaklarla uğraşıyorduk. Benimle kardeşimi ilgilendiren tarafıysa çocuk yaşta ırgat gibi çalışıyor olmamızdı. Toprağı bellemek, gübrelemek, ayrık otlarıyla uğraşmak…

Bu buğday tarlasına nereden kapıldım, bilmiyorum. Bizim bahçenin etrafında böyle yamaçlar, böyle tarlalar yoktu. Ama çocukken, bir yerden bir yere giderken arabanın arka koltuğunda dışarıyı seyrederek hayaller kurardım. Buğday başaklarının arasından aşağı doğru at koşturan bir cengâver düşünürdüm. Bugün bile sinematografik olarak hoşuma gider öyle sahneler. Galiba o zamanlardan kalma bir görüntü bu.

Rüyamda buğday tarlasında yürüdüğümü anlattığım birkaç arkadaşım garip biçimde aynı şeyi sordu: “Yılan çıktı mı?”

Önce her hikâyenin bir kabusa dönüşmesini bekliyorlar sandım. Sonra anladım ki gerçekten korkuyorlar. Başakların arasında olmak bile onları huzursuz ediyor. Bir yılanı şehrin ortasında düşünün mesela; muhtemelen kendini tehdit altında hissederek korkardı. Bilmediğimiz şeylerden dehşetle korkuyoruz.

Benim buğday tarlamsa mecazen bir sığınak. Dünyadan kaçabildiğim, bütün gürültünün sustuğu, sorunların bittiği bir yer.

Elbette böyle bir yer yok. Çocukken inanıyorsunuz buna. Büyüdükçe öyle bir yer olsun istiyorsunuz. Yaşlanınca da hiç olmazsa bir hayal olarak varlığını korusun diye düşünüyorsunuz galiba.

Bu benim çocukluk hayalim belki de. Kendime ait böyle bir yer olsun istiyorum. Kolay çünkü. Oysa sorunlar varsa, göğe de çıksam peşimden gelecekler.


Çarşamba, Mayıs 20, 2026

Beyaz Kedi ve diğer jenerik şeyler





Beyaz kedi takıntım var. Algıda seçicilik işte, hemen fark ediyorum onları. Kıyamet kopsa küçümser gibi pıt pıt yürüyüp geçerler ya da bir köşeye kıvırılıp yalanırlar. Sessiz, yargılamayan, hafif kibirli. İnsanların dramatik halleriyle, duygulu görünme çabalarıyla pek ilgilenmezler.

Köpekler öyle değildir mesela. Biri bağırırsa onlar da havlar. Sen koşarsan onlar da koşar. Beyazlık temizlik demek ya, beyaz kediler yaşadıkları dünyanın kirli olduğunu bilir ama oraya ait değilmiş gibi davranırlar. “Salak mısın?” der gibi bakıp yollarına giderler.

Galiba bu kayıtsızlık onları estetik olarak güçlü yapıyor. Ya da ben romantize ediyorum. Her şeyin bağırdığı, herkesin poz verdiği bir çağdayız. İnsanlar sürekli bir şey hissettiklerini kanıtlamaya çalışıyor. Beyaz kediler ise bütün bu aşırılığın ortasında sanki başka bir frekanstan gelmiş gibi duruyor. Sanırım beni çeken şey biraz da bu cool halleri.

Bana hep bir tür hayalet gibi geldikleri için çizimlerde siyah-beyaz ya da stippling estetiği kullandım. Bir dedektif kadar bıkkın ve anlamaktan yorulmuş, bir femme fatale kadar mesafeli ve cazibeli durabiliyorlar.

Mıstık abinin hatırına jeneriklik kadınlar seçtim. Bazen pulp, bazen noir, bazen oryantalist bir fantezi, bazen punk bir yalnızlık içinde güzel kadınlar ve beyaz kediler çizdim. “Neye bakıyorsunuz?” der gibi onlar da bize baksın istedim. Figürler ne kadar yapay, teatral ya da erotize edilmiş olursa olsun, yanındaki beyaz kedi sahneyi bir anda gündelikleştiriyor. Sanki bizden önce burada yaşamış, bizden sonra da yaşamaya devam edecekmiş gibi.

Bilenler çıkacaktır; bütünüyle doğru değil ama şehir efsanesi de sayılmaz, beyaz kedilerin işitme sorunlarına yatkın olduğu söylenir. Özellikle mavi gözlü olduklarında bu ihtimal artar. İnsan bunu öğrenince, o kayıtsız ve cool halleri başka türlü görünmeye başlıyor. Dünyanın gürültüsünü gerçekten duymuyor olabilirler belki de.

Ya da ben, onların sessizliğine fazla anlam yüklüyorum. Dağılabiliriz. 

Çarşamba, Mayıs 13, 2026

13 Mayıs


Doğum günüm sebebiyle şımarma hakkımı kullanıyorum Mıstık abi. Müzik Yıldıray Gügen/Bozkır ilk sezon jeneriği... Oyuncuları tanıyorsun, arada bir yerde seni de kattım, kızma lütfen... 

Çarşamba, Mayıs 06, 2026

Records





Plak dinlemek ses kalitesiyle ilgili bir mesele ya da tercih değil. Teknik bir tartışmadan (sıcak ses, analog derinlik, dijital kaybı filan) daha fazlası gibi geliyor bana. Belki de zamanla ilişki kurma biçimimize dair bir şey.

Streaming çağında müzik sonsuz, görünmez ve değersizleşmeye çok açık biçimde çok fazla faş etmiş durumda. Plak ise hâlâ bir nesne. Yer kaplıyor, çiziliyor, ağırlaşıyor, taşınması zor. Burayı gülümseyerek yazıyorum, tam da bu yüzden hatıra üretiyor.

John Peel’in o meşhur lafı biraz bu yüzden bu kadar seviliyor sanırım: “Hayatın kendisinde yüzey gürültüsü var.” Plağın hafif çıtırtısı, kusuru gizlemeye çalışmıyor. Dijital dünya pürüzsüzlük vaat ediyor, plak ise yaşanmışlık hissi.

Sadece yaşanmışlık da değil, yavaşlığı da özlüyor olabiliriz.

Not: Görselleri Mıstık abi için ürettim, yetmişli yıllar plak kapaklarından çıkmış gibi duran bir modelle…

Utanmaz Adam'ın Koşusu

Pazar, Nisan 05, 2026

Data Capital


Sabah erken kalkınca, bir de mutsuz olunca, hele işim yoksa, mutlaka kendime meşgale buluyorum. Herkesin hayata katlanma deneyimi başka...

Pazar paylaşımı benden Mıstık abi... Senin de imkanın varsa eğer, tacizcilere kalp, bize de bahar ver, dünya iyileşsin...

Geçen derslerde video üretelim sohbeti olmuştu, bir tane şıpın işi, 101 ölçüsünde giriş dersi tıngırtısı yapayım istedim. Altını çizerek yazıyorum, metin özellikle basit tutulmuş bir ders notu... Video biter, hoca anlatır metni...

Videodaki sesi ilk kez denedim, kendim de okuyabilirdim, programı kurcalamış oldum.

Marx, İnterneti yaşasaydı, nasıl yorumlardı? İnterneti bir özgürlük alanı olarak değil, yeni bir üretim ve tahakküm biçimi, yeni bir ekosistem olarak okurdu. İki temel soruya odaklanırdı: “Üretim araçları kimin elinde?” ve “Artık-değer nereden sızıyor?”

Kullanıcıların “beğeni”, “kaydırma” ve “paylaşım” aracılığıyla farkında olmadan üreticiye dönüşmesi, boş zamanın, çalışma zamanına sızması ilgisini çekerdi. Hayatın topyekün metalaşması derdi muhtemelen.

Marx’ın düşüncesinde belirleyici olan şey umuttan ziyade çelişkidir. İnternet tam da bu yüzden ilgisini çekerdi: hiyerarşileri aşındırma potansiyeline yoğunlaşırdı. Bilginin dolaşımı, örgütlenme imkânları ve görünürlük, onun gözünde sistemin kendi içinden ürettiği sızıntılar olarak okunabilirdi.

Twitter’da polemiğe girer miydi? Muhtemelen. Ama asıl meselesi tartışmak değil, teşhir etmek olurdu. Hesabı aralıklarla askıya alınırdı diye speküle edebiliriz.

Algoritmaları ideolojik aygıtlar olarak tanımlardı. Görünürlük, erişim ve etkileşim gibi kavramları yeni türden bir sınıf ilişkisi içinde analiz ederdi.

Espriyle bitirelim, Das Kapital 2.0 veya Data Kapital yazar mıydı, bilemeyiz ama yazsaydı meselesi değişmezdi.

Cuma, Mart 27, 2026

Söyle Bana

Yapay zekâdaki gelişmeleri yakından izliyor, fırsat buldukça animasyon üretmeye çalışıyorum. “Üretmek” dediğim de çoğu zaman iş rutininden kaçıp programların içinde oyalanmak aslında. Asıl amacım, kendimi taze tutmak, imkânları öğrenmek, sonuçtan çok, araçlarla temas halinde kalmak.

Bir süredir ses programlarına sardım. Artık teknik olarak-en azından belli bir düzeyde şarkı üretmek mümkün. Ben de kısa filmlerime müzik ekleyebilmek için bu alana yöneldim. Şimdilik gördüğüm şu: Türkçe söyleyişler hâlâ aksıyor, yerel müzik türleri ise ya hiç yok ya da yüzeysel taklitler halinde. En temel sorunsa şu: ses, kulağa hâlâ “yapay” geliyor. Üstelik bu yapaylık yalnızca teknik değil, estetik olarak da klişe üretmeye meyilli bir yapı var ortada.

Benim derdim sonuçtan çok süreç olduğu için meseleyi biraz tersinden kurcalıyorum. Örneğin rap müzisyenlerin diksiyon ve yorumlarını modelleyerek o yönde denemeler yapıyorum. Yanlış anlaşılmasın, iyi bir rap dinleyicisi değilim. Zaten mesele o değil. Mesele, mevcut araçların sınırını görmek. Şu an için, kafamdaki müziği doğrudan üretmek mümkün görünmüyor. Belki ileride gerçek bir vokalle bu boşluğu kapatabilirim. Ama şimdilik insan sesi ile makine sesi arasındaki fark kapanmayacak. Rap ile daha az sırıtıyor sadece…

İşin ironik tarafı şu: denemelerim böyle sürerse bir “rap albümü” birikecek gibi duruyor. Elbette şaka yapıyorum-hadsizlik etmek gibi bir niyetim yok. Müziği daha çok yazarken kullanıyorum, senaryoya başlarken atmosfer kurmak, ritim yakalamak için yoğun olarak dinliyorum. Dizi işlerimde söz yazdığım, müzikle ilgili yönlendirmelerde bulunduğum oldu. Ama teknik anlamda kendimi amatör bile saymam.

Mesele, teknolojinin bize vaat ettiği hız ile sanatın talep ettiği yoğunluk arasındaki gerilimde düğümleniyor. Yapay zekâ, üretimi demokratikleştirirken aynı anda estetik deneyimi standartlaştırma riski de taşıyor. Araçlar çoğaldıkça ifade derinleşmiyor, tersine, çoğu zaman yüzeye doğru çekiliyor. Bu yüzden asıl sınav teknik yeterlilikte değil, bu araçlarla neyin söylenmeye değer olduğuna karar verebilmekte.

Çarşamba, Mart 18, 2026

Kara Yara


Yapay zeka işleriyle ilgileniyor, öğrenmek için küçük üretimler yapıyorum. Bu da ilk müzik-şarkı denemem. Türkçe vokalin sorun olacağını düşünerek özellikle rap ürettim, türe uygun da bir mambo jambo yaptım diyelim. Denemeye devam...

Related Posts with Thumbnails