Pazartesi, Ağustos 24, 2026
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Şehirli kadınlar ve Amcabey
Cemal Nadir’in Amcabey’inden, ilginç bir bölüm paylaşacağım. Bir vatandaş, Amcabey’le konuşuyor, resmi bir icraatı övüyor. Bu ilk katman, doğrudan Köy Enstitüleri ve gezici köy öğretmenleri lehine bir propaganda. Karikatür, Maarif Vekâleti’nin yeni uygulamasını tanıtıyor. Anlatıcı, devletin hizmetlerini sıralıyor: köy öğretmenleri köy köy dolaşacak, kadınlara dikiş, nakış, çocuk bakımı, hijyen gibi konuları öğretecek. Bu bölümde mizah neredeyse yok, okuyucuya bir kamu politikası aktarılıyor.
Anlayacağınız bant karikatür, gazete haberi ile
propaganda afişi arasında bir yerde duruyor.
Asıl ilginç olan ikinci katman ise Amcabey’in cevabı ile
başlıyor: “Oldu olacak köylü kadınlar da şehirleri dolaşıp hemşirelerine ana
olmanın faziletlerini öğretseler.”
Bugün kulağa tuhaf geliyor ama bu cümle dönemin belirgin bir kültürel gerilimine yaslanıyor. Şehirli kadınlar öncelikle, annelikten uzaklaşmış,
modernleşmenin etkisiyle aile değerlerini ihmal etmiş kişiler olarak
resmediliyorlar. Buna
karşılık köylü kadın, “doğal”, “üretken”, “anneliği bilen” kadın olarak
idealize ediliyor.
Dolayısıyla espri aslında gezici öğretmenleri değil, şehirli
modern kadını hedef alıyor. “Siz köylüye anneliği öğreteceğinizi sanıyorsunuz
ama asıl anneliği siz onlardan öğrenmelisiniz.” demeye getiriyor.
Malum, erken Cumhuriyet’in sık rastlanan çelişkilerinden
biridir: kadınlar kamusal alana davet edilir ama bu davet çoğu zaman annelik
rolünü güçlendirecek biçimde gerekçelendirilir.
Karikatürü ilginç yapan da tam olarak bu. İlk bakışta Köy Enstitüleri üzerine bir karikatür gibi görünürken, aslında şehir-köy, modern-geleneksel ve kadınlık rolleri üzerine dönemin zihniyetini ele veriyor. Mizah, burada eleştirel değil, devlet politikasını destekleyen ve aynı zamanda toplumsal cinsiyet normlarını yeniden üreten bir araç olarak kullanılıyor. Bu yüzden karikatürün tarihsel değeri, güldürme gücünden çok daha yüksek.
Salı, Haziran 30, 2026
Pazartesi, Haziran 15, 2026
Perşembe, Haziran 04, 2026
Perşembe, Mayıs 28, 2026
Buğday tarlası
![]() |
Bir süredir kendimi bir buğday tarlasının içinde görmeye
başladım. Nedenini bilmiyorum. Rüzgârda salınan başakların çıkardığı hışırtı
dışında hiçbir ses olmuyor. Bir süre öylece duruyorum. Sonra bir yamacın
aşağısına doğru yürümeye başlıyorum. Görseli de biraz bunu anlatsın diye
ürettim.
Babam, bugünün organik tarımcılarına benzeyen bir hayalin
peşine düşünce, bundan kırk yıl önce bir “bahçemiz” olmuştu. Gerçi Ankara ağzıyla “bostan”
demek daha doğru. Meyve-sebze yetiştiriyor, ağaçlarla, kavaklarla uğraşıyorduk.
Benimle kardeşimi ilgilendiren tarafıysa çocuk yaşta ırgat gibi çalışıyor
olmamızdı. Toprağı bellemek, gübrelemek, ayrık otlarıyla uğraşmak…
Bu buğday tarlasına nereden kapıldım, bilmiyorum. Bizim
bahçenin etrafında böyle yamaçlar, böyle tarlalar yoktu. Ama çocukken, bir yerden bir
yere giderken arabanın arka koltuğunda dışarıyı seyrederek hayaller kurardım.
Buğday başaklarının arasından aşağı doğru at koşturan bir cengâver düşünürdüm.
Bugün bile sinematografik olarak hoşuma gider öyle sahneler. Galiba o
zamanlardan kalma bir görüntü bu.
Rüyamda buğday tarlasında yürüdüğümü anlattığım birkaç
arkadaşım garip biçimde aynı şeyi sordu: “Yılan çıktı mı?”
Önce her hikâyenin bir kabusa dönüşmesini bekliyorlar sandım.
Sonra anladım ki gerçekten korkuyorlar. Başakların arasında olmak bile onları huzursuz
ediyor. Bir yılanı şehrin ortasında düşünün mesela; muhtemelen kendini tehdit
altında hissederek korkardı. Bilmediğimiz şeylerden dehşetle korkuyoruz.
Benim buğday tarlamsa mecazen bir sığınak. Dünyadan
kaçabildiğim, bütün gürültünün sustuğu, sorunların bittiği bir yer.
Elbette böyle bir yer yok. Çocukken inanıyorsunuz buna. Büyüdükçe öyle bir yer
olsun istiyorsunuz. Yaşlanınca da hiç olmazsa bir hayal olarak varlığını
korusun diye düşünüyorsunuz galiba.
Bu benim çocukluk hayalim belki de. Kendime ait böyle bir yer olsun istiyorum.
Kolay çünkü. Oysa sorunlar varsa, göğe de çıksam peşimden gelecekler.
Çarşamba, Mayıs 20, 2026
Beyaz Kedi ve diğer jenerik şeyler
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
Köpekler öyle değildir mesela. Biri bağırırsa onlar da havlar. Sen koşarsan onlar da koşar. Beyazlık temizlik demek ya, beyaz kediler yaşadıkları dünyanın kirli olduğunu bilir ama oraya ait değilmiş gibi davranırlar. “Salak mısın?” der gibi bakıp yollarına giderler.
Galiba bu kayıtsızlık onları estetik olarak güçlü yapıyor. Ya da ben romantize ediyorum. Her şeyin bağırdığı, herkesin poz verdiği bir çağdayız. İnsanlar sürekli bir şey hissettiklerini kanıtlamaya çalışıyor. Beyaz kediler ise bütün bu aşırılığın ortasında sanki başka bir frekanstan gelmiş gibi duruyor. Sanırım beni çeken şey biraz da bu cool halleri.
Bana hep bir tür hayalet gibi geldikleri için çizimlerde siyah-beyaz ya da stippling estetiği kullandım. Bir dedektif kadar bıkkın ve anlamaktan yorulmuş, bir femme fatale kadar mesafeli ve cazibeli durabiliyorlar.
Mıstık abinin hatırına jeneriklik kadınlar seçtim. Bazen pulp, bazen noir, bazen oryantalist bir fantezi, bazen punk bir yalnızlık içinde güzel kadınlar ve beyaz kediler çizdim. “Neye bakıyorsunuz?” der gibi onlar da bize baksın istedim. Figürler ne kadar yapay, teatral ya da erotize edilmiş olursa olsun, yanındaki beyaz kedi sahneyi bir anda gündelikleştiriyor. Sanki bizden önce burada yaşamış, bizden sonra da yaşamaya devam edecekmiş gibi.
Bilenler çıkacaktır; bütünüyle doğru değil ama şehir efsanesi de sayılmaz, beyaz kedilerin işitme sorunlarına yatkın olduğu söylenir. Özellikle mavi gözlü olduklarında bu ihtimal artar. İnsan bunu öğrenince, o kayıtsız ve cool halleri başka türlü görünmeye başlıyor. Dünyanın gürültüsünü gerçekten duymuyor olabilirler belki de.
Ya da ben, onların sessizliğine fazla anlam yüklüyorum. Dağılabiliriz.
Çarşamba, Mayıs 13, 2026
13 Mayıs
Doğum günüm sebebiyle şımarma hakkımı kullanıyorum Mıstık abi. Müzik Yıldıray Gügen/Bozkır ilk sezon jeneriği... Oyuncuları tanıyorsun, arada bir yerde seni de kattım, kızma lütfen...
Çarşamba, Mayıs 06, 2026
Records
![]() |
![]() |
![]() |
Çarşamba, Nisan 29, 2026
Çarşamba, Nisan 22, 2026
Çarşamba, Nisan 15, 2026
Çarşamba, Nisan 08, 2026
Pazar, Nisan 05, 2026
Data Capital
Sabah erken kalkınca, bir de “mutsuz” olunca, hele işim yoksa, mutlaka kendime meşgale buluyorum. Herkesin hayata katlanma deneyimi başka...
Pazar paylaşımı benden Mıstık abi... Senin de imkanın varsa eğer, tacizcilere kalp, bize de bahar ver, dünya iyileşsin...
Geçen derslerde video üretelim sohbeti olmuştu, bir tane “şıpın işi”, 101 ölçüsünde giriş dersi tıngırtısı yapayım istedim. Altını çizerek yazıyorum, metin özellikle basit tutulmuş bir ders notu... Video biter, hoca anlatır metni...
Videodaki sesi ilk kez denedim, kendim de okuyabilirdim, programı kurcalamış oldum.
“Marx, İnterneti yaşasaydı, nasıl yorumlardı? İnterneti bir özgürlük alanı olarak değil, yeni bir üretim ve tahakküm biçimi, yeni bir ekosistem olarak okurdu. İki temel soruya odaklanırdı: “Üretim araçları kimin elinde?” ve “Artık-değer nereden sızıyor?”
Kullanıcıların “beğeni”, “kaydırma” ve “paylaşım” aracılığıyla farkında olmadan üreticiye dönüşmesi, boş zamanın, çalışma zamanına sızması ilgisini çekerdi. Hayatın topyekün metalaşması derdi muhtemelen.
Marx’ın düşüncesinde belirleyici olan şey umuttan ziyade çelişkidir. İnternet tam da bu yüzden ilgisini çekerdi: hiyerarşileri aşındırma potansiyeline yoğunlaşırdı. Bilginin dolaşımı, örgütlenme imkânları ve görünürlük, onun gözünde sistemin kendi içinden ürettiği sızıntılar olarak okunabilirdi.
Twitter’da polemiğe girer miydi? Muhtemelen. Ama asıl meselesi tartışmak değil, teşhir etmek olurdu. Hesabı aralıklarla askıya alınırdı diye speküle edebiliriz.
Algoritmaları ideolojik aygıtlar olarak tanımlardı. Görünürlük, erişim ve etkileşim gibi kavramları yeni türden bir sınıf ilişkisi içinde analiz ederdi.
Espriyle bitirelim, Das Kapital 2.0 veya Data Kapital yazar mıydı, bilemeyiz ama yazsaydı meselesi değişmezdi.”
Cuma, Mart 27, 2026
Söyle Bana
Yapay zekâdaki gelişmeleri yakından izliyor, fırsat buldukça animasyon üretmeye çalışıyorum. “Üretmek” dediğim de çoğu zaman iş rutininden kaçıp programların içinde oyalanmak aslında. Asıl amacım, kendimi taze tutmak, imkânları öğrenmek, sonuçtan çok, araçlarla temas halinde kalmak.
Bir süredir ses programlarına sardım. Artık teknik olarak-en azından belli bir düzeyde şarkı üretmek mümkün. Ben de kısa filmlerime müzik ekleyebilmek için bu alana yöneldim. Şimdilik gördüğüm şu: Türkçe söyleyişler hâlâ aksıyor, yerel müzik türleri ise ya hiç yok ya da yüzeysel taklitler halinde. En temel sorunsa şu: ses, kulağa hâlâ “yapay” geliyor. Üstelik bu yapaylık yalnızca teknik değil, estetik olarak da klişe üretmeye meyilli bir yapı var ortada.
Benim derdim sonuçtan çok süreç olduğu için meseleyi
biraz tersinden kurcalıyorum. Örneğin rap müzisyenlerin diksiyon ve yorumlarını
modelleyerek o yönde denemeler yapıyorum. Yanlış anlaşılmasın, iyi bir rap
dinleyicisi değilim. Zaten mesele o değil. Mesele, mevcut araçların sınırını
görmek. Şu an için, kafamdaki müziği doğrudan üretmek mümkün görünmüyor. Belki
ileride gerçek bir vokalle bu boşluğu kapatabilirim. Ama şimdilik insan sesi
ile makine sesi arasındaki fark kapanmayacak. Rap ile daha az sırıtıyor sadece…
İşin ironik tarafı şu: denemelerim böyle sürerse bir “rap
albümü” birikecek gibi duruyor. Elbette şaka yapıyorum-hadsizlik etmek gibi bir
niyetim yok. Müziği daha çok yazarken kullanıyorum, senaryoya başlarken atmosfer
kurmak, ritim yakalamak için yoğun olarak dinliyorum. Dizi işlerimde söz
yazdığım, müzikle ilgili yönlendirmelerde bulunduğum oldu. Ama teknik anlamda
kendimi amatör bile saymam.
Mesele, teknolojinin bize vaat ettiği hız ile sanatın
talep ettiği yoğunluk arasındaki gerilimde düğümleniyor. Yapay zekâ, üretimi
demokratikleştirirken aynı anda estetik deneyimi standartlaştırma riski de
taşıyor. Araçlar çoğaldıkça ifade derinleşmiyor, tersine, çoğu zaman yüzeye
doğru çekiliyor. Bu yüzden asıl sınav teknik yeterlilikte değil, bu araçlarla
neyin söylenmeye değer olduğuna karar verebilmekte.












