![]() |
Bir süredir kendimi bir buğday tarlasının içinde görmeye
başladım. Nedenini bilmiyorum. Rüzgârda salınan başakların çıkardığı hışırtı
dışında hiçbir ses olmuyor. Bir süre öylece duruyorum. Sonra bir yamacın
aşağısına doğru yürümeye başlıyorum. Görseli de biraz bunu anlatsın diye
ürettim.
Babam, bugünün organik tarımcılarına benzeyen bir hayalin
peşine düşünce, bundan kırk yıl önce bir “bahçemiz” olmuştu. Gerçi Ankara ağzıyla “bostan”
demek daha doğru. Meyve-sebze yetiştiriyor, ağaçlarla, kavaklarla uğraşıyorduk.
Benimle kardeşimi ilgilendiren tarafıysa çocuk yaşta ırgat gibi çalışıyor
olmamızdı. Toprağı bellemek, gübrelemek, ayrık otlarıyla uğraşmak…
Bu buğday tarlasına nereden kapıldım, bilmiyorum. Bizim
bahçenin etrafında böyle yamaçlar, böyle tarlalar yoktu. Ama çocukken, bir yerden bir
yere giderken arabanın arka koltuğunda dışarıyı seyrederek hayaller kurardım.
Buğday başaklarının arasından aşağı doğru at koşturan bir cengâver düşünürdüm.
Bugün bile sinematografik olarak hoşuma gider öyle sahneler. Galiba o
zamanlardan kalma bir görüntü bu.
Rüyamda buğday tarlasında yürüdüğümü anlattığım birkaç
arkadaşım garip biçimde aynı şeyi sordu: “Yılan çıktı mı?”
Önce her hikâyenin bir kabusa dönüşmesini bekliyorlar sandım.
Sonra anladım ki gerçekten korkuyorlar. Başakların arasında olmak bile onları huzursuz
ediyor. Bir yılanı şehrin ortasında düşünün mesela; muhtemelen kendini tehdit
altında hissederek korkardı. Bilmediğimiz şeylerden dehşetle korkuyoruz.
Benim buğday tarlamsa mecazen bir sığınak. Dünyadan
kaçabildiğim, bütün gürültünün sustuğu, sorunların bittiği bir yer.
Elbette böyle bir yer yok. Çocukken inanıyorsunuz buna. Büyüdükçe öyle bir yer
olsun istiyorsunuz. Yaşlanınca da hiç olmazsa bir hayal olarak varlığını
korusun diye düşünüyorsunuz galiba.
Bu benim çocukluk hayalim belki de. Kendime ait böyle bir yer olsun istiyorum.
Kolay çünkü. Oysa sorunlar varsa, göğe de çıksam peşimden gelecekler.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder