toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Ağustos 02, 2025

Sıralama

Dan James’in Mosquito (2005) adlı grafik romanında, bir erkek çocuğunun okuma serüveni anlatılır. Başlangıçta anne kucağında Dr. Seuss, sonra ilkokul yıllarında Tenten ve Roald Dahl. Ergenlikte bir elde Lovecraft, diğer kenarda Kafka. Sakal ve bıyığın belirdiği yirmili yaşlarda ise sahneye Borges çıkar.

Bizde olsa, hatta ben olsam nasıl olurdu bu sıralama diye düşündüm. Türkiye’de Lovecraft’la büyüyen pek yoktur mesela. Poe deseniz, hadi belki. Eskiden olsa en azından başlangıçta bir ortak paydamız vardı: Cin Ali. Şimdi o bile kalmadı.

Devlet okulu ayrı bir dünya, özel okul başka. Herkes kendi “meşrebine” göre bir şeylere değer veriyor, bir diğerini dövüyor. Artık kimse kimseyle aynı hikâyeyi okumuyor. Aynı kitaplar etrafında birleşemiyoruz. Çok da umursamıyoruz. Bu durum, yalnızca edebiyatın değil, hatırlamanın da şekil değiştireceğini gösteriyor.

Benim listem şöyle başlardı: Cin Ali, ardından Milliyet Çocuk, sonra belki Enid Blyton ya da Kemalettin Tuğcu ile devam ederdi. Peşinden Tarkan çizgi romanı gelirdi. Tuhaf bir karışım olduğunu kabul ediyorum.

İlk gençlik deyince aklıma hemen Mehmet Eroğlu geliyor. Sonra bir tür açgözlülük başladı; tek bir yazarla tarif edilemeyecek kadar çok sesli bir dönem yaşadım. Her şeyi okuyordum, delidivane.
Seksenlerde büyüklerimizden, okur yazar öğretmenlerden en çok Orhan Veli ve Sait Faik’in adını duyardık. İnce Memed’in galiba üçüncü romanı Hürriyet’te tefrika edilmişti de Yaşar Kemal’le öyle tanışmıştım. Benim aile ve okul çevremde en çok bilinen yazar, açık ara Aziz Nesin’di.

Hep söylüyorum: seksenlerin ortasından itibaren (galiba 1983), çıkan neredeyse her yerli romanı okudum. Şimdi bu mümkün değil. Bir kuşağın neyi çok okuduğunu ölçebilmek artık kolay değil. Yayınlar takip edilemeyecek kadar çoğaldı, gürültü arttı, iz bırakanlar azaldı diyelim.

[Bitirirken ters köşe yapayım: İlk okuduklarımız gerçekten bu kadar önemli mi? Aydınlanmacı pedagoji, ilk okunan kitapların daha sonra okunacakları, hatta karakteri belirleyeceğine inanır. “Ne okuyarak büyüdüysek, kime özendiysek, kimin hikâyesinde kendimizi bulduysak… onu kaybetmeyiz” diye düşünülür. Bu yüzden öğretmenler ve ebeveynler, çocuklar “yanlış” şeyler okumasın diye cebelleşip dururlar. Fazlasıyla iyimser ve romantik bir bakış olduğu aşikar, değil ilk kitaplar, okumak bile herhangi bir sonucun garantisi olamaz çünkü.]



Perşembe, Nisan 25, 2024

Ne Güzeldi O Günler Tüh Tüh...


The New Yorker kapaklarına haliyle ilgi gösteririm. Ne çizmişler, nasıl bir üslup tercih etmişler merak ederim. Öte yandan  itiraf etmem gerekirse kapak konularını, işleyiş biçimlerini epeyce muhafazakar bulurum. Yukarıdaki kapağı görmemiştim, eleştirdiğim şeyin tipik bir örneğiymiş...İki ayrı dönemde bir aile toplantısı resmedilmiş. 

Bu aile meselesine bir türlü mesafeli bakılamaz, aile bildiğin arka bahçedir halbuki...Haset ve rekabet dolu bir çukur olabilir, öyle değilmiş gibi yapılır. Teorik olarak büyükler küçükleri korur, sever, kimse kimseye saygısızlık etmez şu bu...

Bugün hastanedeydim, bekleyen hastaların konuşmalarını dinlemek zorunda kaldım ister istemez. Hiç şaşmayan bir düşmanı var ailelerin. Hariçten gazel okuyan, aileyi duman eden bir düşman. Adına ister damat deyin ister enişte. İşte damat paraları yemiş, bunları kandırmış, malı sattırmış, borç almış vermemiş şu bu...O yabancı adam, aileye nifak sokmuş vs vs...Ne denir buna? Palavra diyeceğiz değil mi? Zaten ne geliyorsa dış mihraktan, yabancılardan geliyor fenalık ve musibet...

Eskiden bütün aile konuşurmuş, güzel yemekler yapılırmış, insanlar sohbet edermiş, sokaklar temizmiş şu bu...Oysa şimdi herkes televizyona mahkummuş, çocuklar okumuyor telefonla konuşuyormuş, kimse kimseyle iki çift laf etmiyormuş...Kadınlar yemek de yapmıyor hem...Tüh tüh nerde benim annemin sarmaları dolmaları?

Bence bütün bunlar yaşlı adam hezeyanları...Gelenek, aile, nostaljik hayıflanmalar say say bitmez...Gelenekten ayrılanı kurt mu kapar peki...Kurt, modernizm olabilir mi veya vahşi kapitalizm...

Ne kadar eskiye giderseniz gidin, eskiden de aile "yıkıldı-bitti" eleştirisi vardı, her şeyin yozlaştığı iddia edilirdi... Tarihin her döneminde bugün eleştirilir, yarından korkulur ve dün, müthiş bir sığınaktır, tahayyül edilen bir simgedir, sahici değildir.

[2010]

Cumartesi, Ekim 06, 2018

Ben Devletim Bana Karışamazsın


Belli bir dönemin anı kitaplarını okurken bazı isimlere giderek daha sık rastlamaya başladığınızı farkedersiniz. ‘Yine o!’ dersiniz merakla, şaşırarak… Asıl mevzuyla bir ilgileri yoktur, geçerken değinilirler… Her nasıl anlatılırsa anlatılsın o adama endişeyle, mesafeyle bakıldığını, o konuştuğunda herkesin korkup çekindiğini anlarsınız. Tekinsiz, pervasız, genellikle otoriteyi temsil eden, kendinde güç kullanma hakkı gören birileridir bunlar. Savcı, amir ya da hâkim olarak çıkarlar karşımıza. Yaşattıklarına, söylediklerine bakarak doğru mu değil mi, olabilir mi diyerek kafanızda çevirirsiniz. Atatürk döneminin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, benim için bunlardan biridir, etrafında yarattığı korku ve tedhiş beni hep irkiltmiştir. Örneğin gazete patronlarından teliflerini alamayan yazarların Şükrü Kaya’ya şikâyet etmekle tehdit ederek paralarını kurtarabilmeleri iyi bir şey gibi gözükse de devletin bakanının nerelere nüfuz ettiğini göstermesi bakımından endişe verici gelir bana. Kırklı yılların Basın Savcısı Hicabi Dinç bu isimlerden bir diğeridir. Görev yaptığı yıllarda bütün Babıâli’nin saygıyla, itinayla kelimeleri seçerek konuştuğu bir bürokrat olmuştur. Sayısız basın davasında iştahla suçlu aramış, sağcısı solcusu tüm gazetecileri her daim korkutmuştur. Benzer makamlarda bulunan, kişilik olarak cevval ve müstebit olan bu insanlar ister istemez sonraki dönemlerde de hatırlanırlar. Yıllar geçer, görevlerinden ayrılırlar buna karşın gazetelerde haber olmayı sürdürürler. Noter olmuştur, avukatlığa başlamıştır, çocuğu evleniyordur vs.

Rıfat N.Bali, 1960 öncesini anlatan kitaplarda sık karşılaşılan iki ismi ve bir mekânı temel alarak bir derleme yapmış. Tabutluklar, Sansaryan Han ve İki Emniyet Müdürü kitabı adından anlaşılacağı gibi halef selef konumundaki iki emniyet müdürünü Nihat Haluk Pepeyi ile Ahmet Demir’in biyografilerini içeriyor. Gerçi biyografiden ziyade haklarında yazılmış yazı ve değinilerin toplamı demek gerekiyor. Pek çok komünist ve Turancının işkence gördüğü San(a)saryan Hanının anlatıldığı bölüm de iktibaslardan oluşuyor. Türkiye’de resmi kurum ve kuruluşların arşivlerinden herhangi bir konuda belge ve malumat bulabilmek neredeyse imkânsızdır… Bali, bu zorlukla ilgili çabalarını önsözde aktarırken derlemenin alıntılardan oluşmasının gerekçesini de açıklamış oluyor… Pepeyi hakkındaki çalışmasını daha önce Toplumsal Tarih dergisinde yayınlanmıştı, yeni olan, kitabın asıl ağırlığını oluşturan Ahmet Demir bölümü ise dikkat çekici bir döküm olmuş. Anı kitaplarında dayak atan, küfreden, tehdit eden biri olarak okuduğumuz Demir’in farklı yüzleriyle de karşılaşıyoruz böylelikle. Demir’le ilgili genel kanaati değiştirecek ölçüde yeni bir veri yok ama Bali, araştırmasının başında, onun Filistin’e göçeden Yahudilere yardım ettiğini öğreniyor. Gaddar, ölçüsüz şiddet kullanabilen, tahammülsüz bir adamın ayrıksı ve insani yüzünü gösteriyor bize. Benzer bir vurguyu, Pepeyi için de yapıyor Bali. Bir sözlü tarih görüşmesinde Pepeyi’nin Almanya ziyareti sonrasında Yahudiler için İstanbul’da yapılması düşünülen fırın fikrine karşı çıktığı, “ben bu işi yapamam” diyerek görevinden istifa ettiğini öğrenmiş. Söylenenlerin doğru olup olmaması değil, birilerinin bunu böyle hatırlıyor olması önemli. “Her insan taşıyabileceği kadar günahla yaşar, bu ağırlığı kendisi belirler” derler ya siyasi muhaliflere karşı hiçbir vicdani sorumluluk duymayan, mutlaka şiddet kullanan, işkence eden ve yapıp ettiğinden rahatsızlık duymayan birinin saf kötülükle varolduğunu düşünmek yine de haksızlık olurdu.

Şu soruların cevaplarını düşünmemiz gerekiyor. Çünkü Demir gibi etkin isimler birer kahraman olarak da görülüyorlar: Demir’in gösterdiği habaset ve huşûnet, göreve sadakat, emre itaat ile açıklanabilir mi? Suçla tanımlanan ve marjinalize edilen her şeye karşı haşinleşen, uyguladığı şiddet meşru görülen ve daha önemlisi eylemleri nedeniyle sorumsuz tutulan biri nasıl değerlendirilir? Bana kalırsa Demir’den ziyade dayak attığı, korkuttuğu insanlara bakmamız gerekiyor. Onların tanımlanma biçimi, Demir’in eylemlerini normalleştiriyor. Onlara yapılanlardan dolayı ceza almıyorsanız eğer, bu durum, suç ve suçlunun başka türlü, istisnaları olacak biçimde tanımlandığını gösterir.

Demir’in 27 Mayıs sonrasında, meslekten uzaklaşmışken yeniden İstanbul Emniyet Müdürlüğüne getirtilmesi sahiden şaşırtıcı ve yaralayıcı olmuş, insanın aklı havsalası almıyor. Yıllarca kötü örnek olarak konuşulmuş biri, dönüp dolaşıp yeniden o makama getiriliyor. Bali, söz konusu alelacayip atamayla ilgili gazete tartışmalarını da aktarmış. Yazılara bakınca aktüel siyasi çekişmelerin sağduyunun önüne geçtiği tipik bir günü kurtarma eğilimi seziliyor. Demir’in geçmişini bilerek ona muhalefet edenlerin marjinalleştirilmeye çalışılması, onun aşırılarla (komünist ve Turancılarla) savaşan ciddi bir devlet adamı sayılması ve şiddetin azımsanması bana zihniyet olarak korkunç geliyor. Demir’in eylemlerine normal bakılıyor, çünkü işkence ettiği insanlar hukuk dışında düşünülüyorlar. Onlar zulmü hak ediyorlar, onlara yapılanlar caiz bulunuyor vs. O günün CHP-AP çekişmesinde tartışılan bağlam bu ayrıma değinmiyor. Demir’i istemeyenler bile bir rövanşizmle meseleye bakıyorlar.

Demir’in Aziz Nesin’in karşısında kendini cellât gibi konumlandırması, öldürmeyip döverek onu affetmesi kişisel bir meseleymişçesine geçiştirilebilir mi? Öldürme ve affetme yetkisini belirleyen Aziz Nesin’in tanımlanma biçimi değil mi? Nazi Almanyası yenilmese, İnönü ırkçılar hakkında konuşmasa, Turancılar o tabutluklara girer miydi? Tabii ki Hayır… Nesin defaatle söylemiştir; devleti göremeyiz, devlet diye kendini devletle özdeşleştiren temsilcileri görürüz diye… Demir, kendini devlet saydığı için rahat davranıyor, karşısındakileriyse ölebilir, feda edilebilir dışlanmışlar sayıyor… Demir, ne yaparsa yapsın normali, işkence ettikleriyse norm dışını temsil ediyorlar.

Tabutluklar, Sansaryan Han ve İki Emniyet Müdürü, sınırsız-sorumsuz bir otorite olarak hükmedenlerin ne yaptıklarını, nasıl anlatıldıklarını izleyebileceğiniz bir kitap. Zihniyet olarak yaşamaya devam ettiği için zengin malzemesi ayrıca önemli.

Radikal Kitap, 8.4.2011

Salı, Mart 28, 2017

Araftaki İnternet


“Şimdi bir de internet var üstelik” demeden birazcık geriye gideceğim, Umberto Eco’nun zihin açıcı bir yorumunu hatırlatacağım: “Televizyonlu akşamlarımız artık öyküler anlatmıyor, herşey bir fragmana dönüşmüş durumda”. Benzer ifadeleri başta Baudrillard ve Postman olmak üzere yakınçağın önemli düşünürlerinin kaleminden okumuş olabilirsiniz. Hemen hepimiz, bu türden yargıları kabullenip paylaşırız, çünkü bunun ardında “daha iyi” olan bir geçmiş tahayyülü vardır. Televizyonun olmadığı zamanlarda akşamlarımız yekpare bir bütünlük mü arzediyordu acaba? Madem araç (medium) bu denli önemseniyor, radyolu ya da gazeteli akşamlarımız fragmanlara dönüşmemiş miydi diye sormamız gerekiyor. Örneğin gazeteler, rekabet koşullarının zorlamasıyla “magazine” mantığına dayalıdır ve magazin ile mağaza sözcükleri aynı kökten gelirler. Alışveriş sepetinize istediklerinizi doldurur gibi gazetede de her köşeyi-bucağı okumazsınız, seçersiniz. Radyo da öyledir, bütün bir ailenin milim kıpırdamadan pür dikkat radyoyu dinlemesi romantik bir mittir; Uzun dalga, kısa dalga, Kahire Radyosu, Moskova’nın Sesi derken mutlaka bir dolaşılırdı ta yıllar önce, “ajansın dinlendiği” zamanlarda. Radyonun yanında gazete, onun yanında pikap, dergi dururdu ve dışarıdaki semt sinemasını unutmayın.

Fragmente-parçalanmış bir hayat yaşıyoruz varsayımını şöyle kabul edebilirim. Her yeni iletişim aracı, daha büyük bir nüfusa ulaşır ve kendinden önceki aracın üstünlüklerini massederek ilerler (ilerledikçe seçenekleri ve fragmanları çoğaltır). Yoğunlaşma ve yaygınlaşma ölçeği elbette günbegün artıyor. Yoksa korku ve kaygı dolu serzenişler tarihsel bağlamı dışında pek bir anlam ifade etmiyor, çünkü bu bir vakıa, hep oluyor ve var işte. Yüzyıl önce çıkan gazetelerimize bakarsanız yaslı yeisli iddialarla karşılaşırsınız: “Radyo musikiyi, sinema sahneyi her ikisi birlikte sohbeti öldürdü”. Bugün de internet için benzer bir husumet ve beğenmemezlik sürdürülüyor. Kütüphaneye gitmeyip “google”layan öğrenciye, enformasyon çokluğu yüzünden odaklanamamaya, herkesin yazar olmasına, yüz yüze iletişimin azalmasına kızıp hararetleniyoruz. Oysa hepimiz bakıyoruz internete, hatırlamak, neye bakacağını fark etmek ya da sahiden bulmak için. Çokça zaman harcıyoruz ve bazen hiç bilmediğimiz kitaplara, filmlere, yıllarca aradığımız ayrıntı ve metinlere pat diye ulaşabiliyoruz. Dijital içerik ve download çağında yaşadığımız aşikâr…Tarihin hiçbir döneminde olmayan, bizzat mülkiyetin özel niteliğinin ihlal edildiği bir süreç yaşıyoruz. Paylaşıma dayalı özgür yazılım ve açık kaynak (open source) programları kullanıma açılıyor. Tüm hakları saklıdır (all rights reserved) şeklindeki yasal uyarıya karşı “tüm hakları feshedilmiştir” (all rights reversed) sloganı zuhur ediyor; fikir eserlerinin özel mülkiyete konu olmasına (copyright) karşı çıkan copyleft akım ve kavramından söz ediliyor. Sözü dolandırmayayım, geçmişin güçlü diğer mediumları için de yinelenebilir bu, internet ontolojik olarak bir dönüşüm sürecinin ürünüdür. Öncel olarak verili ya da tamamlanmış değildir: bu sebeple interneti sürekli değiştiğini bilerek sağladığı yeni imkânlarla birlikte değerlendirmek gerekir.

Yıllar önce televizyonda, bir Siyaset Meydanı programında muhalif bir yazar, kendisiyle –sanırım- Sakıp Sabancı’ya eşit konuşma süresi verilmesinin yanlışlığına işaret etmişti, çünkü Sabancı dilerse ve sürenin azlığına kızarsa, kendisine bir tv kanalı açabilirdi oysa yazar ne söyleyecekse ancak kendisine verilen süre içinde söyleyebilecekti. Bugün pek çok kişi kendi web sayfalarından görüşlerini ifade edebiliyor. Elbette bu önemli bir imkân; medya, ticarileştiği, eğlenceye yoğunlaştığı ve anaakım değerleri pekiştirdiği için katılımcı bir demokrasiyi varedemiyor, bu da ayrı bir vakıa. İyimser yorumlara bakacak olursak, internet, yeni bir siyasal alanın, tartışma ve müzakere kanallarının yeniden tesis edilmesini sağlıyor, siyasal katılımı artırdığı gibi farklı ses ve haber gündemlerinin kendilerini varetmelerini kolaylaştırıyor. Doğal olarak bu yorumları epeyce eleştiren var; doğrudan demokrasinin sorunlarının teknolojik değil mantıksal olduğunu iddia edenler, alternatif site ve bloglarda anaakımda yazılanların yinelendiğini ve elit manipülasyonunun bir kez daha pekiştirildiğini belirtiyorlar. Çeşitlilikten ve alternatif gündemlerin varolmasından yana olduğumdan bunu hesap ederek, yapabildiğim ölçüde eleştirel mesafeyi koyarak onları izlemekten yanayım.

Alternatif demişken, Birleşik Amerika’da medyada kullanılan Buckbobbill adlı bir nitelemeden söz edeceğim. Ticari basına karşı alternatif olarak dijital yayıncılık yapan, sorgulayan, html yazabilen, web imkânlarını iyi bilen, hayali bir araştırmacı gazeteci figürü bu. Bilim kurgu kahramanı Buck Rogers, malumunuz Bill Gates ve Watergate Skandalını ortaya çıkaran ünlü gazeteci Bob Woodward isimlerinin bir karışımı yapılmış. Buckbobbill tarzı yayıncılık, geleneksel ve yozlaşan gazeteciliğin alternatifi olarak gösterilen bir ideal. Biliyoruz ki bu tür gazetecilik adlandırmaları esprisi ve heyecanı dışında bir anlam taşımıyor; dijital gazeteciliğin geleneksel gazetecilikten bir farkı yok her şeyden önce, araç mevcut etik ve meslek ilkelerini –ve onların mevcut kullanımlarını- başkalaştıramaz ayrıca. Medyaya siyasal iktidarın gözcülüğünü atfeden liberal yaklaşımları revize etme iddiası taşınıyor bu adlandırmayla. Aktörler değişirse, Buckbobbill gibi ideal bir gazeteci çıkarsa, medya yeniden görevini layıkıyla yapacaktır gibi bir çıkarım baştan yanlıştır. Ne erdemli bir kahraman ne de onun kullandığı yeni bir medium, medya-siyasal iktidar ilişkilerini ve ideolojinin işleyişini baştan ayağa değiştiremez. Üstelik, teknoloji, nötr değildir; zaman ve mekan üzerinde bir taraftır ve tarih gösterir ki, teknoloji egemen sınıfların tercihlerini çoğaltmaya ve sağlamlaştırmaya yaramıştır her zaman.

Görünen o ki olan şu: kim(ler) ve nasıl kullanılıyor tartışması bir yana, bütün mediumlar giderek tek bir çerçevede toplanıyor. Varsayalım, internette şehirdeki suç oranının artışıyla ilgili bir haber okuyorsunuz. Haber, birden çok sayfaya açılacak biçimde (layering) hazırlanmış; birinde Valinin açıklamalarına göz atıyorsunuz, diğerinde konuyla ilgili bir köşe yazısı çıkıyor karşınıza, bir başkasında gazeteye gelen ihbar telefonunun ses kaydını dinliyorsunuz. Cinayetlerden birinin olay sonrası görüntüleri ve uzman görüşlerini de izleyebiliyorsunuz. Daha önemlisi, mesela bir harita çıkıyor haberdeki linkten, imleci gezdirdikçe, hemşehrisi olduğunuz şehrin hangi semtinde ne oranda cinayet işlendiğini görebiliyorsunuz. Haberin altında okur ve izleyici yorumlarını, tartışma forumlarını ayrıca okuyabiliyorsunuz. Günümüzde önemli gelişmeler, halen televizyondan izleniyor, internet, radyo ve gazetelere göre ilerde olsa da televizyonu henüz geçebilmiş değil. Ama hemen tüm dünyada yapılan anketler gösteriyor ki her gün gazete alanlar nadiren 30 yaş altından çıkıyor ve Tv haberlerini takip edenlerin yaş ortalamasıysa sürekli yükseliyor. Hal bu olunca, “genç” internetin, kendinden önce gelen bütün mediumları tekeline alacağını görmek, kapitalizmin işleyişi gereği kehanet olmaz. Bir çeyrek asır sonra, kuşak değişimi yüzünden internet öncesi dönemi hatırlayanlar dahi azalacak. İnternet ile ilgili olumlu beklentileri yüksek tutmak ya da endişeyle hayıflanmak sahiden abes. “Gerçek” Çehov’un dediği gibi “ikisi arasında bir yerde”, arafta sanki. 

[2010 yılında yazmışım.]

Pazartesi, Nisan 22, 2013

Bizim Yeraltımızda Neler Vardı Oradan Bakmak Lazım


Salt teorik, bilimsel kitap okuyarak “büyüyen” insanlarla, roman, hikaye, şiir okuyarak “büyüyen” insanlar arasında ne gibi farklılıklar vardır sizce?

Ben bu tür bir genelleme yapamam. Vicdan sahibi olmak ve utanmak daha önemli bence. Yoksa sadece edebiyat okuyan veya sadece bilimsel şeyler okuyan bir sürü salak var. Ha şu var, üniversitede çalıştığım yıllarda edebiyat okuyarak zaman kaybetmek istemeyen çok insan vardı, yazarken takır tukur rapor gibi şeyler yazarlardı. Çok tatsızdı.  

Huxley’den Orwell’e, Orwell’den Tolkien’e, Tolkien’den Eco’ya kadar birçok ismin kitabını okumuş Öcalan, bir tane de yeraltı edebiyatı eseri okumuş: Leonard Cohen’in 6:45 Yayınları’ndan çıkan “Görkemli Kaybedenler” kitabı.  Bu çok dikkatimi çekti. Sizce yeraltı edebiyatı okumak insanı nasıl etkiler, şekillendirir? 

Underground dediğimiz şey, batı dünyasında ve metropollerde serpilmiş bir akım. O örnekler üzerinden kendimize bakarsak yanlışa düşeriz. Vakti zamanında Yılmaz Güney, İnce Memed, Nazım Hikmet, Doğan Avcıoğlu nasıl okundular diye sorarak düşünelim. Bizim yeraltımızda neler vardı oradan bakmak lazım. Nitelik ve içerik tartışmıyorum. Diğer yandan bir militan, mücahit ya da devrimci, batı'da da bu metinleri okudu mu ondan da emin değilim. Cool, sarkastik, bireyci ve pek çok bakımdan hedonist bir hareketle perhizci, misyoner, toplumcu hareketleri kıyaslamak bence çok mantıklı değil. 

Öcalan’ın içinde yer aldığı “devrimci gençlik kuşağı”, “Felsefenin Temel İlkeleri” gibi eserler ya da sol propaganda yapan edebi eserler yerine Beat Kuşağı ve eserleriyle tanışsaydı mesela, bugünkü Türkiye nasıl bir Türkiye olurdu, nasıl bir hayal kurabiliriz? 

Çok farklı koşullardan söz ediyoruz. Bir yas sürecinde olduğumuz için verilecek her cevabın yanlış bir yöne gitme riski var. Ama şunu söyleyebilirim 60'lı yılların başında dünyayla bağımız çok güçlü. Her metin çevriliyor, izliyor ve heyecanlanıyoruz. Siyaset, edebiyat, kültür çok dinamik gelişiyor bence. Bugün hiç hatırlanmayan bir refah dönemi var. O günlerin bohemleri yıl be yıl içe kapanıyor, sert adamlara dönüşüyorlar. Dışarda yaşananları önemsemeyen sağı ve solu belirleyen millici, yerlici bir politizasyon oluyor. Madem What If sorgusu yapıyorsunuz, ben de şunu sorayım: Siyah hareket olmasaydı, Beat Kuşağı varolabilir miydi veya Beat Kuşağı içinde niye siyahların bir ağırlığı yok? Bence bu sorular retorikten öteye gitmiyor. Eğer özgürlükler bağlamında bakacaksak ve ister istemez bugünün sıkışmasıyla yorum yapacaksak, şunu da soralım: Eğer altmışlı yıllarda güçlü bir Kürt muhalefet hareketi olsaydı, bugün daha demokratik bir ülkede yaşıyor olur muyduk ben bilmiyorum. Tek hayalim barış olması. Çok insan öldü.

Agos Şapgir için Özgün Çağlar'ın yaptığı anket




Cumartesi, Ağustos 20, 2011

Edi Büdü İspati Düdü

Bu tür haberler, medyanın haber mantığına, toplumların sansasyon ihtiyacına ve spekülasyonlara yönelik iştaha dayanıyor. Bu çerçevede eşcinsellikle itham edilen anlatıların çocuklar için üretilmiş olmaları, çeşitli düzeylerde sansür baskısına veya pedagojik gerekliliklere göre üretilmeleri pek hatıra gelmiyor. İfşa etmek, “gerçeği göstermek”, foyasını çıkarmak, geriye çekilip gürültüyü seyreylemek daha çok hoşa gidiyor. Aseksüel bir kahramanı azgın bir erkek, masum bir dostluğu örtük bir eşcinsel ilişkiyle tanımlamak espri olarak da ilgi çekiyor. Cinsellik merkezli bir hayat yaşadığımız, buna dayalı erkek bir dille konuştuğumuz için bu tür spekülasyonlar haber oluyor, haberler speküle ediliyor, uzun uzadıya olabilir mi kuşkusuyla tartışılıyor. Şöyle söyleyeyim, çocuklar için üretilmiş ve global ölçekli popülerlik kazanmış her kahraman için istisnasız eşcinsellik iması ve ifşaatı yapılmıştır. Saçmalık demeyeceğim, arkaplanındaki homofobiyi, sarkastizmi veya habis enerjiyi anlamaya çalışıyorum. Dediğim gibi toplumlar her bakımdan spekülasyona ihtiyaç duyarlar.

[Hürriyet Cumartesi için Ceren Arsever'in sorusuna verdiğim yanıt. Edi Büdü karekterleriyle ilgili eşcinsellik etrafında gelişen spekülasyonlar olmuş vs vs]

Pazar, Şubat 27, 2011

Değişmez mi?!

Geçtiğimiz aylarda öğrencilerin yumurtalı eylemleri olmuştu. Yukarıdaki Ümit Bektaş imzalı güzel fotoğraf, ilginç itaatsizlik eylemlerinin bir başka örneğini gösteriyordu Duyduğuma göre, bu eylemi yapanlar, diğer öğrenci grupları tarafından işi sulandırmakla suçlanmışlar. İnsan ister istemez kendi öğrencilik günlerini hatırlıyor ve bu işler hiç mi değişmez diye düşünüyor. Değişir elbet...Yılmamalı...

Pazartesi, Ocak 10, 2011

La Kavga Var Dalak mı?

Gündelik hayatın dili, hatırlamayı kolaylaştırması nedeniyle klişeleri ve adlandırmayı sever. Medya da yaygınlaşmak adına hem gündelik hayatın dilini tercih eder hem de bizatihi kendisi adlandırma ve klişe üretir. Bu halkın dilini kullanıyorum diyerek yapılan bir üretim olduğu için gündelik dili ve argoyu da etkileyen bir süreçtir. Geçmişte halkın konuşma dili ve argosu medyaya sirayet ederken, basının yaygınlaşmasına bağlı olarak medyanın dili, halkın konuşma dilini ve argosunu belirler hale gelmiştir. Televizyonun ve bugünkü yeni medyaların varlığı düşünülürse muhalif grupların dil ve söylemlerinin dolaşıma girme imkânı giderek azalıyor. Ancak tüketilebilir ve yeniden üretilebilir olan, medyanın diline dâhil edilebiliyor.

Bir süredir büyük kentlerde AVM çevrelerinde, bazen en işlek caddelerde, giyimleri, saç kesimleri, renk tercihleri bakımından birbirine benzeyen, kendilerine Apaçi adını veren ya da bu adlandırmayı kabul eden erkek topluluklarına rastlıyoruz. Son bir yıl içerisinde gülme, eğlenme, dansetme, iğrenme ve taklit etme vesilesi olarak geçmişteki hiçbir adlandırmaya benzetilemeyecek ölçüde popülerleştiler… Görünen o ki maganda nitelemesinin yerine ikame ediliyorlar. Medyada taciz, darp, sarkıntılık benzeri haberlerde hedef gösteriliyorlar. Diğer yandan Apaçi müziği adı altında birkaç şarkı var, her yerde bu melodiyle karşılaşabiliyorsunuz. Sosyal paylaşım ağlarında insanlar, teşhir ederek espri yapmaya teşne olduklarından Apaçilerle ilgili espriler uzunca bir süredir revaçta… Seksen yıl önce, otuzlu yılların argosunda Apaş (Apache) sözcüğü kullanılıyordu. Frankofon Babıali’nin haberlerine ve kimi tefrikalarına bakılırsa suç dünyasının genç ve tekinsiz erkeklerine Apaş deniyordu. Paris’te de benzer bir niteleme mevcut o günlerde, bu sebeple filmlerden romanlardan apartılarak Türkçe söylenen bir orta sınıf nitelemesi olduğunu tahmin etmek zor değil.

Emolar ve Ülkücüler
Bir kaç yıl önce saç kesimleri ve kıyafetleriyle Apaçileri andıran Emolarla karşılaşmıştık, düzgün konuşan genç erkekler yolumuza çıkarak bizden 1 TL istiyor, bunu da kibarca ve hiçbir hoyratlığa bulaşmadan yapıyorlardı. Medya, evden kaçan iki Emo kızı nedeniyle onlara ilgi göstermişti. Emo’lar, “emotion” vurgusu hasebiyle romantik, şiddete bulaşmayan, politik ilgileri olmayan orta alt sınıftan şehirli gençlerdi. Anime karakterlerini andırır biçimde yüzlerini yarı yarıya kapatan saçları vardı, içine kapanık duruyorlardı. Bu tür gençlik hareketleri çoğunlukla internetteki sosyal paylaşım mecralarından çıkıyorlar. Modelledikleri “Romantik Serserilik”, benliğin sunumu olarak daima rağbet görmüş bir long seller tasarım örneğidir. Hem ilgi bekleyen hem o ilgiden nefret ettiğini bağırarak söyleyen bir tepkiselliğe sahiptir. Hayatta olanları umursamadığını söyler ama başkalarının mutsuzluğundan da zevk alır ekseriyetle. Şöhret ve suç hevesi, hayatta ben de varım öfkesi, romantik serseri tasarımında hep varolagelmiştir. Emolar marjinal bir grup gibi durmakla birlikte özellikle tasarımlarıyla demeli, genç kuşakları ve daha alt sınıfları etkilediler.

Metropollerde Ülkücü gençler, on yıl önce jöleli yaşıtlarını adam yerine koymuyorlardı. Bugün kenar mahalle berberlerinde mutlaka jöle ile biçimlendirilmesi gereken moda saç kesimlerinin fotoğrafları asılıyor. Ülkücü olduğunu söyleyen üniversiteli öğrencilerin bu saçlarla sınıfta dolaştıklarını, düşük belli kot pantolon, zincir, boğazlı spor ya da Polat Alemdar ayakkabıları giydiklerini görebiliyorsunuz. Hitler’e sempati gösteren, Kürtleri sevmediğini belli eden, Yahudi kıyımına inanmayan jöleli, saçları yandan ve enseden fönlü, salaş giyimli gençlerden söz ediyorum. Hemen her şeye karşı duydukları nefret ve tiksinti hissi yüzünden bu türden şiddet imgelerini sahipleniyorlar diyebilir miyiz, ben hâlâ emin değilim… Ebeveynleri, hocaları ya da okulunda karşılaştığı herkes tarafından utandırılan birini, cinsel huzursuzluk, kötü öğrencilik, yaşıtları tarafından küçümsenme gibi bağlamlarla birlikte düşünürsek kapıldığı kör şiddeti ve o şiddetin tezahürü olan karakter sunumunu anlayabiliriz belki…

Kenar Mahallede Büyümek
Ankaralılar bilir, Ulus şehrin ilk merkeziydi. Sonraları Yenişehir’de kurulan Kızılay bir başka merkeze dönüştü. Hatta aradaki Sıhhiye Köprüsünün Ankara’nın aşağısı ile yukarısını ayıran bir sınır olduğunu söylenirdi. Alışveriş merkezlerin olmadığı bir hayatta herkes heryerden alışveriş yapmazdı. Yukarıda hayat pahalıydı, Ulus’ta kelepirdi. Kızılay parfüm Ulus ter kokuyordu… Hepsi değişti bunların şimdi ama hayat dualizmleri hep sevmiştir, tasnif eder, mimler… Örneğin benim büyüdüğüm yerlerde Çankaya ya da Tunalı bebesi demek bir aşağılamaydı. Biz harbi çocuklardık, sokaktan geliyorduk, samimiydik, delikanlıydık… Keçiören’de büyümem, Ulus’ta çalışmam yüzünden üniversitede birlikte okuduğum Yukarı Ankaralı pek çok yaşıtımın az ya da çok benden çekindiğini hissetmişimdir. TED’li bir arkadaşım bir hempasını şöyle uyarmıştı: “Fakir sümüğüdür bunlar, bir yapıştı mı bırakmazlar. En baştan bulaşmayacaksın”. Birlikte büyüdüğüm insanlardan söz ediyordu, şaşırmıştım. İnsan nasıl görünüp anlaşıldığını ancak o auranın dışına çıktığında, belli mukayeseler yapabilecek bir görgüye sahip olduğunda fark ediyor. Tunalı bebelerinin de Keçiören’den, Aşağı Ankara’dan çıktığını sonradan ayırdebildim. Sınıf atlama arzusu, ben de varım diyebilme telaşı ya da kurtulmak olabilir, Keçiören’den Tunalı’ya çıkıyor, kaldırımda breakdance yapıyorlardı… Bazıları çok geçmeden mahalleye geri dönüp o delikanlı kimliğine ricat ettiler, askerlik girdi araya, çalışmak zorunda kaldılar, o ayrıksı kıyafetleri ve yaşam tarzları ehlileşerek anaakıma dâhil oldu. Onların yerlerini yeni ve daha önce olmayan ama seleflerini andıran gençlik tepkileri aldı.

Geçtiğimiz günlerde Ulus’ta yürürken arkamda amna koyum nidalarıyla konuşan bir kaç genç belirdi, caddedeki bir yol tartışmasına atıfta bulunarak biri “La kavga var dalak mı” diyordu. Kenara çekilip yüzlerini görmek arzusuyla gençlere yol verdim. Apaçilerdi… Üstleri başları gerçekten perişan, yeni göçmen ailelerin ortaanadolulu çocukları… Bir ikisinde üç hilalli zincirler, kolyeler gördüm… Mukayese etmek için söylüyorum: alın bunları Kırşehir’e götürün, hepsi orada sudan çıkmış balığa döner, birer şeerli züppe, zibidi olur çıkarlar…Üç hilal filan dinlemez çevredekiler. Apaçiler, bugün için metropoller dışında varolamazlar.

Toplumlar suçluları olsun isterler, sonra onları kurtarma gösterisine girerler, bunu anlıyorum… Burada suçu tanımlayan, suçluyu belirleyen ve sonra da onu kurtarmaya yeltenen iştaha dikkat etmek gerekiyor. “La kavga var dalak mı” diyerek bu gençlerin de üstüne gidilmiyor mu acaba? Anlaşılan o ki Apaçiler, metropol hayatının, toplumun ve medyanın tiksindiği, küçümsediği, güldüğü, uzak durduğu ama gözetlemek istediği yeni oyuncakları oldular. Bir süreliğine sofrada meze olacaklar.

Birgün Pazar, 9.1.2011

Pazartesi, Kasım 29, 2010

Halide Edib, Yeni Orta Sınıftan mı?

‘Yeni orta sınıflar’ olarak adlandırılan bir kavramsallaştırma var, yakın dönem analizi olarak geliştirilmiş, zihin açıcı tespitler içeriyor. Hınzırlıkla ‘eski orta sınıflar’ nasıldı diye sormuştum ilk duyduğumda. Bir oluşumdan mı yoksa bir kategoriden mi söz edildiğini anlayamamıştım. Yanlış anlaşılmasın, seviyorum bu tür tartışmaları ama hâlâ da çekincelerim var, ilginç bir Halide Edib romanını vesile ederek bu kavramın kullanımını tartışacağım. Hepimiz bir şeyi anlatabilmek için adlandırmalara başvururuz ya da süregelen bir nitelemeyi çok da tartışmadan kullanırız. Çoğu zaman mevcut kavramsallaştırma anlamını yitirip bütünüyle pejoratifleşir, açıklamaktan ziyade polemiğe hizmet eder. Derdim başka… Her şeyden önce yeni değil “yenilenen” orta sınıf demek daha uygun geliyor bana. Ki her sınıf yenilenir, başkalaşır ve evrilir, bir sabitleme saymak siyaseten (ve sosyolojik olarak) doğru olmaz.

Yeni Orta Sınıf derken iyi eğitim almış, nitelikli ve benzer eğitim süreçlerinden geçmiş, itibarlı lise ve üniversitelerden mezun olmuş bir zümre ve onların yaygınlaştırdığı bir zihniyet kastediliyor aslında. Yaptıkları, kültür temelli alt ve üst sınıf eleştirileri (tahkir ve tezyifi) de akla getiriyor. Beyaz çorap giyen, ter kokan, sümküren ve sağa sola çemkiren maganda ile Mercedes’e binen, salam arası sucuk yiyebilen, ‘kıroyum ama para bende’ diyebilen yeni zengin, kolay para harcayan medyatik isimler, onları taklit edenler benzer şekilde eleştiriyorlar örneğin. Yediveren magazin eleştirisine dayanan, aptallık teşhirinden keyif alan, ‘yurdum insanına’, siyasetçilere, caddelerde karşılaştıkları ‘dumur edici’ hayat enstantanelerine oflayıp puflayarak bakan, sinik ve sarkastik, ‘e ne bekliyorsun ki güzelim’ akıldaneliğiyle bezeli, genç ve kültürlü bir yönseme bu.

Peki, daha önce hiç duyulmamış bir eleştiri ya da benzeri olmayan bir zihniyetin tezahürü mü bu diskur? Genellikle yeni orta sınıflar, 24 Ocak kararları, 12 Eylül ve şimdilerde neo-liberalizmin tetiklediği bir sonuç olarak açıklanıyor. Öncesi yok mu? Var elbette ama hatırlanmıyor. Geçmişin bugüne faydası olmadığına inanılıyor; keşif iddiası ve yaşanan zamanın teşhirine dair aktüel siyasi arzu, tarihsel bağlamı gereksizleştiriyor. Gazeteciler, yaşanan zamanı en basit ve herkes tarafından kolaylıkla anlaşılabilecek biçimde özetleyecek adlandırmalar arar, seçer ve kullanır. Ben bu adlandırma ve açıklamaları sosyolojik bir tutuma değil gazetecilik tarzı polemikçiliğe benzetiyorum. Yeni orta sınıf(lar) denilen zümrenin zihniyetini bugün varolan iktisadi ve siyasi gelişmelerle betimlemek, sadece eksik değil yanlış da olur. Orta sınıfın eleştirileri ne öncesizdir ne de eskiyecektir. Örneğin magandaya yüz yıl önce ‘herif’, seksen yıl önce ‘apaş’ ve yarım asır önce ‘kazma’ ya da ‘Hıdır’ diyorduk. Bugün ‘concon’ ya da ‘tiki’ dediğimiz gençlere de ‘bobstil, hulahup, tango, rukınrol kızları-oğlanları’ diyorduk. Temizlikçi kadınları, dolmuşçuları, göbekli işadamlarını, zengin kızlarını, ecnebice konuşanları ilk kez yaşadığımız dönemde eleştirdiğimizi düşünmüyoruz umarım. Orta sınıf, Karagöz’ü de Hacivat’ı da eleştirir. Çünkü her ikisi de kültürlü değildir.

Halide Edib’in (Adıvar) Âkile Hanım Sokağı romanı bu yönüyle hayli zengin bir malzeme içeriyor. Edebi niteliğini tartışmayacağım, dağınık bir roman, başlangıçta önemsenen pek çok ayrıntı sonradan iki satırla geçiştirebiliyor. Dönem ve toplum analizi olarak kendini (tiplemeleri ve gelişimini) belirleyen bir tezi var romanın. Alt sınıflar, gençler, göçmenler, mazide yaşayanlar, vasıfsız işlerde çalışan kadınlar ve modalar eleştiriliyor. ‘Kılıklarından Ankara’dan geldikleri anlaşılıyor’ diyen bir İstanbullu var örneğin. ‘Bizim beyin daktilosu [sekreteri] kara, kuru, sakil’ diyen seçkin bir kadınla karşılaşıyoruz. Ten rengini ve giyimi, en baştan mimleyen bir dil bu. ‘Benden o kadar aşağı olan [amele] karıyı kıskanmaya tenezzül mü ederdim’ diyor bir başkası, sınıfını, zümresini ya da iddiasını göstererek. ‘Kadınlar şimdi o kadar Amerikanlaştı ki’ dedirten Halide Edip, Rock ‘n’ Roll’dan hazzetmediğinden meseleyi ahlaki bir düzleme çekiyor: ‘Dünyada her ferdin ve toplulukların, hatta milletlerin bir sallanma ve yuvarlanma buhranı içinde olduğuna inanıyorum’ veya ‘Doktor, hiç sallanmadan ve yuvarlanmadan mesleğinin istikametinde düpedüz yürüyüp giden nadir insanlardan biriydi’. Yeni zenginleri de diline doluyor: ‘başıaçık [şapkasız], boyunbağsız [kravatsız], sırtında en yüksek terzi elinden çıkmış paltosuyla’ Hacıağa, onsekizlik civan kızlarla dolaşıyor ama ‘o kızın halis muhlis İstanbullu olması şart’. Hemcinsleri de payını alıyor bu eleştiriden : ‘Anadolu evladı olan bir kadına çarıklı erkânıharp denilemezse de çarşaflı politikacı denebilir. Bir yerde elde edemedikleri şeyi başka bir yerde elde etmek ihtimalini gözden kaçırmazlar’. ‘Başka İstanbul yok’ diyerek kızan ‘Halk sahillere saldırdı Vatandaş denize giremedi’ şaşkınlığını yaşayan kültürel seçkinciliğin bir çeşitlemesi değil mi bunlar?

Tersi yok değil: Romanda olumlanan kültürlü kadınlar da anlatılıyor. Kanaatkâr, cinselliği ölçülü, mesleğini seven, kadınlık rolünü kabullenmiş, erkek gibi olmadığı hassaten belirtilmiş ve garip bir biçimde illa ki sigara içen, yaşlandığında etrafı çekip çevireceği şimdiden belli olan kadınlar bunlar. Kitaplardan, ilişkilerden, popüler eğlencelerden, ılımlı bir modadan söz ediyorlar. Mimar Serin Esen, ‘Hacıağa Estetiği’ binalarla doldurulan şehre alternatif olabilecek stüdyo tipi evleri model gösteriyor. Erken cumhuriyet dönemi yazarlarını baştan ayağa tedirgin eden (yozlaşmış bir modernliğin simgesi) apartmanlara ikame edilecek bir yapılaşma önerisi belki de bu. Serin Esen, sadece akıl yürütmüyor, çevresindeki kültürel erozyonun, taklit ve tahrifatın farkında. Görüyor, eleştiriyor ve son kertede uzak duruyor… Yabancı değil bize tutum, öyle değil mi?

Halide Edib, eleştirilerini taşralı orta sınıflara da yöneltiyor ama esasen ve adını koymadan kendini konumlandıran, üst-orta sınıf sayılabilecek eğitimli bir ‘biz’ adına konuşuyor. Modernden ve gelenekten hoşlanmadığını çeşitli biçimlerde betimliyor. Aşk ve ilişkilerden bahsederken ideal olanın ne olduğunu söylemekten geri kalmıyor. Romanda geçen bir cümle şöyle: ‘O ne eski ne de yeni zamana mensup, ideal bir kadın’. Orta Sınıfın, alt ve üst sınıflara yönelen eleştirelliği hiç bir biçimde yeni değildir ve kültür tartışmaları tarihinin anadamarını oluşturur. Miladı ne 12 Eylül ne de neoliberalizm diskuruna dayandırılabilir. Halide Edip, Âkile Hanım Sokağı’nı 1957-58’de yazmış, orta sınıfın eleştiriciliğini anlamak için ne kadar da yakın bir tarih…

Radikal Kitap, 27.11.2010

Çarşamba, Ekim 27, 2010

Seks, Yalanlar ve Videoteyp

Baltimore’de geçen ünlü Amerikan dizisi The Wire (2002-2008) ilk sezonunda oldukça farklı bir mafya ahvali gösteriyor bize. Buna göre mafya mensupları özel arabalarında, büro ve evlerinde işleriyle ilgili konuşmuyorlar. Sokağa çıkıyorlar, sürekli yürüyerek ve karşılıklı yön değiştirerek, ağızlarını aralıklarla kapatarak, bazen şifreli dil kullanarak konuşuyorlar. İzlendiklerini, dinlendiklerini biliyor ve ona göre yaşıyorlar. Kameralar gelmeden konuşmasına başlamayan, en çarpıcı demeçlerini canlı yayına geçildiği zamana saklayan siyasetçilerin tavrıyla kıyaslanabilecek bir takip edilme sendromu bu. Seksenli yılların pop ikonu Madonna’nın ahir zaman yıldızlardan farkının, hayatının her anını kameralar tarafından kaydedilecekmiş gibi yaşaması olduğu iddia ediliyordu. Biri Bizi Gözetliyor türünden reality şovların yaygınlık kazanmasının nedenlerinden birinin de başdöndürücü teknolojik gelişmeler olduğu söylenebilir. Hobsbawn’ın deyişiyle yirminci yüzyıl, sıradan insanların yüzyılıydı ve onların ürettiği, onlar için üretilen sanat bu yüzyıla hâkim olmuştu. Birbirleriyle bağlantılı iki araç, sıradan insanın dünyasını ilk kez bu kadar görünür ve belgelenebilir hale getirdi: röportaj ve kamera. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla nihayetlenen Soğuk Savaş döneminin etkileri en çok ve bir kez daha gündelik yaşama sirayet eden teknoloji ile kendini gösterdi. Cep telefonları ve internet bu yeni dönemin simgeleri oldular. Cep telefonları sayesinde kolaylaşan ses ve görüntü kayıtları internet aracılığıyla global ölçekli olarak dolaşıma girdi. İnsanların mahremlerine ilişkin görüntüler büyük bir hızla yaygınlık kazandı. Bazen canını kurtarmak için ikiz kulelerden kendini atan 11 Eylül mağdurları, bazen trafik kazasında can veren kurbanın ölüm anı, bazen de zamanında rızaya dayalı olarak çekilmiş, ancak sonra karşı tarafı incitmek için silaha dönüşmüş cinsel ilişki görüntülerinden mürekkep mahrem anlar birer birer internete “düşüyor”du. Dikkat edilirse gündelik dilde “internete düşmekten” söz edilir oldu. Kontrolsüzlüğü, teşhirciliği, ahlaki zaafiyeti, kalitesizliği, herkes tarafından ulaşılabilir olmayı ifade ediyor bu deyim. Dolayısıyla, internet çağında, kendimize saklamak istediğimiz şeyi nereye kadar ve nasıl koruyabileceğimiz konusunda kaygı yaratacak, hatta paranoyaya dönüşecek kadar büyük bir belirsizlik var.

Türkiye’de internet, kabaca son on yıldır yaygınlık kazanmış durumda. Hemen tüm toplumlar gibi bizi de etkilediğini, ahlak, siyaset ve kültürü dönüştürdüğünü söylemeye dahi gerek yok. Cinsellik merkezli bir hayatı bir yandan normalleştirdiği, diğer yandan teşhir ettiği düşünülürse internet kullanıcıları için bir seks kasedinin dolaşıma girmesi ne yenidir ne de sürpriz. Buna göre Deniz Baykal-Nesrin Baytok ilişkisini içerdiği iddia edilen, sansürlenmiş ve/veya kurgulanmış görüntüler, tefrika vaadiyle internette yayınlanmaya başladığında kullanıcıların çoğu görüntüleri aramaya başlamış sonra da bu görüntüleri kim(ler)in vermiş olabileceğini sorgulamıştır. Aslında sayısız tuhaf ve grotesk haber ve görüntü arasında bir flaneur edasıyla dolaşıp, hayli sarkastik ve cool esprilerle hayatı yorumlayan genç kullanıcılar için Baykal’ın içine düşürüldüğü durum sahiden sıradan ve çabuk unutulacak, devamı gelmedikçe reytingini yitirecek bir vakıadır. “Bakalım neler olacaktır?”. Bu görüntülere dair internetteki yorumlara bakılırsa Ağca’yı dans yarışmasında jüri yapmak isteyen Fatih Aksoy, acaba “Ali Kırca ile Deniz Baykal’ı bir sohbet programında bir araya getirebilecek midir?” v.s.

Haksızlık etmeyelim, gazeteciler ve medyatik siyaset erbabı, Baykal’ın istifasını, emanetçinin kim olacağını, dış mihrakları, Kılıçdaroğlu’nu, Tayyip Erdoğan’ın ne dediğini, Fettullah Hoca’yı, halkın nabzını ve tabii ki “Bu AKP varken Baykal kalmalı”yı konuşacaktır ve konuşuyor da. İşbu yazı yazılırken ana haber bültenlerinde Baykal’ın evinin önünde çadır kuran, kameraları görünce sahiden ağlayan partililere yer veriliyordu: “Sayın Baykal’ın partiyi ve ülkeyi AKP’ye bırakmamasını” istiyorlardı. Deniz Gezmiş ile Baykal’ın portrelerini tişörtlerine bastırmış gençler “İnadına Baykal İnadına Sol” diye bağırıyorlardı. Suikast haberiyle gündemi değiştirmek, beklenmedik biçimde işin içine Fettullah Gülen’i katmak, hem soruşturulsun deyip hem ifade vermemek, CHP’yi kurtarmaktan söz etmek, dava adamlığına atıfta bulunmak, parti tabanı ne derse olur gibi klişeler kullanmak bu süreçte sıkça konuşulan haber ve yorumlardı. Kimisi ilginç çoğu yeknesak ve bildik-beklenen gelişmelerdi.

Siyasi bir tezgâhın içine itildiklerini, kamuoyunun bunu bilmesi gerektiğini, bütün CHP’lilerin birlik içinde hareket etmesini söylüyordu bir CHP ileri geleni. Başbakan ise “komplo diyorsun ama bir türlü ben yapmadım demiyorsun” veya “bu toplum eşine ihanet edeni mağdur saymaz” derken başka bir kamuoyuna sesleniyordu. CHP, videonun kendisini mevzu bahis etmediği gibi süregelen alışkanlıklarla polemiklerini devam ettiriyor, görünen o ki devam ettirecek. Benden yana olmayan AKP’lidir tavrını sürdürmeye çalışacak. Anlaşılıyor ki CHP de AKP gibi, ataerkil, tekeşli ahlakı savunan politik bir düzlemde yol alıyor. Cinsel özgürlüğü savunmak veya evlilik kurumunu sorgulamak gibi bir eğilim yok CHP’de de. Şaşırtıcı değil ama kurucu ötekisi saydığı partiyle aynı noktaya savruluyor bu tavrıyla da.

Kriz zamanlarında hukuk devleti, adalet ve demokrasi sözlerinin çokça sarfedildiğine şahit oluruz. Yeni iletişim teknolojileri aracılığıyla bir şeyler dökülüp saçıldığındaysa özel hayatın korunması ve mahremiyet gibi ilkelerden söz ediliyor çoğunlukla. Magazin dünyasının hem teşhir edip hem de ahlak bekçiliği yapan arsız gözü/sözünü andırıyor bu yaklaşım. Öyle ki parti muhabirleri, köşe yazarları ve magazinciler ortak bir paydada birbirlerine yakınlaşıveriyorlar. Önemli bir farkla: teşhir edilen eğer erkekse özel hayat vurgusu çoğalıveriyor ve meslek etiğini sahiplenmenin gururuyla beyan ediyor gazete yöneticileri: Bize gelse yayınlamazdık. Oysa biliyoruz ve görüyoruz ki, kadınları teşhir ederken aynı vakur eda, etik özen gösterilmiyor. Eski erkek arkadaşı tarafından tecavüze uğrayan Gamze Özçelik veya yakın zamanlarda hocasıyla ilişkiye giren bir öğrencinin videosu ve videodan alınan fotoğrafları kolaylıkla teşhir edilebiliyor. Ali Kırca veya Deniz Baykal söz konusu olduğundaysa etik ilkelerden hararetle söz edilebiliyor ve bazen görüntüler büyük bir komplonun parçası sayılabiliyor. Meslek etiği ya da özel hayatın mahremiyeti, mağdur eğer bir kadınsa vicdanları da rahatsız etmeyebiliyor. Haber değeri bütün bu değerlere galebe çalabiliyor.

Olayın bir de cinsel ayrımcılık boyutu var. Nesrin Baytok, ilk demecinde, en çok partisi ve kocası için üzüldüğünü söylerken geleneksel ahlakın ve eril kültürün ağzıyla konuşuyordu. İster duyguların ve/veya cinsel arzuların yönlendirmesiyle olsun, isterse ikbal beklentisiyle olsun, Baytok’un evlilik dışı bir ilişki yaşadığı iddia ediliyor ve bu iddia görüntülü olarak kanıtlanmaya çalışılıyor. İkbal beklentisiyle kurulan her türlü ilişki etik bakımdan sorgulanmalıdır. Böyle bir beklenti varsa ve bu beklenti, karşı cinsle kurulan ilişki neticesinde gerçekleşmişse asıl tartışılması gereken budur ve bu durumda da ilişkinin kendisi değil, neticesi teşhir edilmelidir.

Ama olay arzu edilmeyen biçimde gelişti ve var olduğu iddia edilen ilişkinin bizatihi teşhiri, sonucunda da tarafların lanetlenmeleri söz konusu oldu. Böyle bir durum karşısında Nesrin Baytok, geleneksel ahlakın ve eril söylemin kurallarıyla yargılanmayı yadırgamıyor. Onun yerine, partisi ve eşinin “namusu”na halel getirdiği için eksikleniyor. En zor sınavı eşinin verdiğini beyan ediyor. Neden? Çünkü biliyor ki, eşi CHP karşıtları başta olmak üzere, hemcinsleri ve halkın büyük çoğunluğu tarafından amiyane tabirlerle anılıp hor görülecektir. Hele ki “olay kadın”la evliliğini sürdürmeye kararlı olduğu anlaşıldıktan sonra. Nesrin Baytok’un eşi Can Baytok bu koşullar altında mağdur olmaya bile layık görülmeyip, “nesebi geniş” bir erkek olarak ayıplanacaktır. Üstelik, Nesrin Baytok’un “bağlantıları” sayesinde CHP’ye iş yapıp kazanç sağladığı söylentileri de yayılmış, ihanetin hesabını sormak bir yana, ondan çıkar sağlamış bir koca figürü olarak yaftalanmıştır. İşte bu ithamlarla karşı karşıya kalan bir erkek olarak Can Baytok’un mağduriyeti, Nesrin Baytok’a göre, kendisi dâhil, olayın taraf olan diğerlerine kıyasla daha incitici ve başa çıkılması zor bir sınava dönüşmüştür. Skandal olarak nitelenen olay ile bir kadın olarak özgürlüğünün, mahremiyetinin, kariyerinin ve saygınlığının elinden alınmaya çalışılması Nesrin Baytok’a neredeyse doğal görünmektedir. Erkekler arası bir mücadele, bir oyun alanı olan ve dili, kuralları, taktikleri, ödül ve cezaları yine erkeklerce belirlenen (istenildiğinde dönüştürülen) siyasetin içinde bir figüran olduğunu anlamak onu bir an bile şaşırmamış görünmektedir. O sebepten kendisinden önce, siyaset arenasının asıl yıldızı olarak Baykal ve ihanete uğramış olduğuna inanılan ve bununla baş etmeye çalışan eşini dert edinmektedir.

Özel alanın kamusal alandan itinayla uzak tutulması, özel alandaki eşitsizliklerin, şiddetin, ayrımcılığın da gözden uzak tutulmasına neden oluyor. Bunu biliyoruz. Bu ayrım özellikle muhafazakâr kesimin savunduğu bir ayrım... Ama siyasi mücadelede elini güçlendireceğini fark ettiği hallerde, her cinsten, her ideolojiden muhafazakârlığın özel olanı (bu örnekte görüntüler gerçek ya da fotomontaj olsun) kamusal alana taşımakta tereddüt etmeyeceğini bir kez daha görmüş olduk. Sorun mahrem olanın teşhiri değil bunun ne sebeple yapıldığı. Ve bun yapanların riyakâr ve fırsatçı olup olmadıkları.

Yazı daha önce Birikim'de yayınlanmıştı, Funda le birlikte yazmıştık, duyurmuştum, bu kez tamamını yayınlıyorum.

Cumartesi, Eylül 18, 2010

Sarkastik Medya Eleştirisi

Mizah dergilerinde sadece çizgili anlatılar ve karikatürler yok biliyorsunuz, popüler köşe yazarlarına da sahipler. Onlar, köşelerinde farklı ölçülerde ve tercihan eğlenceli bir dille siyaset ve medya eleştirisi yapıyorlar. Mizahçıların özellikle televizyondan hem etkilendikleri hem de tedirgin olduklarını, aralarındaki (dostane ya da hasmane) mesafenin dönemlere göre azalıp çoğaldığını söyleyebilirim. Gırgır’ın tv esprileriyle ikibinli yıllardaki Leman’ın eleştirileri aynı ton içerikte olmadılar örneğin. İlkinde Amerikan Mad dergisi tarzı bir eğlence eleştirisi (kötü oyunculuk, başarısız senaryo, klişeler, bastırılmış cinselliğin teşhiri vs) yapılırken diğerinde tv denetlenemez bir yozlaşmanın ve kapitalizmin simgesi olmuştu. Son yirmi yılın mizah dergileri, hasımlarından, satışlarını düşüren televizyondan ya hiç bahsetmediler ya da her türlü kirliliğin sorumlusu sayarak onu karikatürize ettiler. Buna göre tv bir medium değil iler tutar yanı olmayan bir manipülasyon aracıydı. Bugün söz konusu keskinliğin azalıp başkalaştığı söylenebilir, Gırgır esprilerini andıran ama Leman’dan da beslenen bir televizyon ve medya (dolasıyla siyaset) eleştirisi, mizah dergilerinde yeniden yer bulmuş durumda. Kaan Sezyum, bu yeni eğilimin revaçtaki bir ismi... Gani Müjde, Met-Üst gibi kendinden önceki kuşağın mizahçılarını izleyerek medya ve magazin eleştirisi yazıyor.

Bunu, tahkir ile sarkastizm arasında salınan, ‘yuh artık bu kadar olmaz’, ‘başka bir dünyada yaşamak istiyorum’ ifadeleriyle nitelenen, dumur olma biçiminde tezahür eden, geniş anlamıyla (siyasi) magazinin yediveren bereketine dayanan bir eleştirellik olarak tanımlayabiliriz. Sezyum, tam da bu noktada duruyor ve batıdaki karşılığıyla tipik bir geeker gibi ‘seyreyliyor’… Tv ve internet arasında gezinen, download ve zapping kültürünün bir parçası olan, kültür temelli bir eleştirellik kuran, zekâ ve dil oyunları yapan, otobiyografik nitelikte mahremiyetini döken, kendini komikleştiren bir yazar. Manşet düşünen bir gazeteci ya da slogan bulan bir reklamcı gibi aktüel yaşayan, açık ve doğrudan siyaseti, görsellere-eskilerin deyişiyle foto montaja yükleyen ‘jpeg ressamı’ ki burada Andy Warhol’un ‘ben kitap okumam sadece resimlere bakarım’ sözünü hatırlamak gerekiyor. Gırgır da Özal’ın portresini para birimi olarak kullanırdı, derginin her yerinde o imgenin ilgili ilgisiz yer bulması muhalefet göstereni sayılır ve takdirle karşılanırdı. Osmanlı karikatüristlerinin Abdülhamid’in burnunu evirip çevirmesi de buna benzetilebilir; imge posterleşir, ideolojinin yerine ikame edilir. Sezyum’un yönetici siyasetçilerin, genellikle Başbakanların yüz ve fotoğraflarını farklı görsellere taşıması, yeniden üretmesi, onları komikleştirmesi siyasi bir tavır, o bunu önemsemiyor bile olsa sonuçta bu bir gösterge, çünkü böylesi ‘resimlerle’ hatırlanıyor ismi.

Kaan Sezyum’un bana ilginç gelen yönü edebi arayışları ya da kıvrak bir dille yazılmış paragrafları değil. Ancak ve ancak muhatabı konuşursa konuşabilen, eleştirisini onun yapıp ettiklerine göre belirleyebilen, kendini karşıtına göre kimliklendirebilen anti medya (siyaset) korosunun dışında kalabilme çekingenliği ilginç. Geeker olduğunu söylemiştim, olumlu ya da olumsuz bir anlam yüklemiyorum buna, sadece onu taze tuttuğuna işaret ediyorum. Dâhil edildiği koronun ideolojik payandasızlığını fark ettiğini sanıyorum. Siyaseti ve siyasetçileri sevmeyen, bu sevgisizliğini güncel siyaset ve aktif siyasetçilere yoğunlaşarak kuran bir tutum, genç ergen sabırsızlığı ve öfkesiyle sürdürülüyor; güçlü bir toplumsal eğilim bu ve yakın zamanda pek değişecek gibi görünmüyor. Üstelik Türkiye’de hep sağ partiler iktidar olduğundan, siyaset ve siyasetçi sevmezliği solculuk sayılabiliyor.

Görünen o ki, ileride Başbakanlar ve hükümetler değişecek, yeni jpeg dosyaları açılacak, Sezyum kendinden ve tuhaf hayat detaylarından bahsettiği, bunları siyasetçi görselleriyle süslediği yazılar yazmayı sürdürecek… İnternette dolaşan Amerikan menşeli deyişlerden biri, sarkastik tutumun aptallığa karşı en doğal savunma hakkı olduğunu iddia ediyor. Yaşadığımız hayatın, siyasetin ve toplumun içine sızan, kendine özgü mecralar ve yazarlar yaratan sarkastik tutumun incelenmesi gerekiyor. Kaan Sezyum yazıları bunun nitelikli bir örneği bana kalırsa.

Radikal Kitap, 17.9.2010

Cumartesi, Eylül 04, 2010

Yalancı Dünyanın Yalancı Hikâyeleri


(...) Yukarıda değinmiştim, gerçeğin taklidin yerine, gerçeklik vehminin gerçeğin yerine ikame edilmesi, en çok tüketim safhasında ete kemiğe bürünüyor. Sanat-hayat ilişkisi ve bağlamı muğlâklaşıyor. Peki, bu yeni bir şey mi? Tarihsel olarak bakıldığında cevabı hayır bu sorunun... Bihter’in çizmelerinden şikâyet edenler, Cahide Sonku’nun Aysel eşarplarını, Clark Gable’ın, dolayısıyla Ayhan Işık’ın fanilalarını unutmasınlar… Popüler kültür tartışmaları, aktüele odaklanan bir perspektifle geliştiğinden, yaşanan zamana-bugüne kahırlanmak gibi bir yönü vardır. Sokaklardaki cinayetlerin nedeni dizilerde artan şiddet nedeniyledir, çocuklar kumara, genç kızlar fuhuşa, bütün toplum Amerika’ya meyletmektedir vs. Popüler kültür eleştirilerinin hafızası da yoktur. Dosyamızdaki diğer yazıları incelerken fark edeceksiniz, isim olarak geçen çoğu diziyi hatırlamayacaksınız. ‘Nasıldı, neydi?’ diye birbirinize soracaksınız. Tersi de var: Herkes Aşkı Memnu hakkında konuşmak ve yazmak istiyor. Türkan Şoray’la Şener Şen’in oynadığı bir dizi vardı, adı neydi? Yıllar önce de onu konuşmuştuk. Ali Kırca, Siyaset Meydanında tane tane konuşarak, es’ler vererek, duygu dolu ifadelerle Türkiye’yi kucaklayan bu güzel diziyi konuklarına sormuştu. Gözlerimiz dolarak, ‘keşke bitmeseydi’ ile ‘tadında bıraktılar’ arasında salınarak izlemiştik, konuşanları. Tarihsel bir bağlam olmadığı için popüler olana yönelik eleştiriler de aktüel bir bağlamda geliştiriliyor: En fazla ‘12 Eylül sonrasında…’, ‘neoliberalizm..’ ‘global medya’ vb milad veya açıklama noktalarıyla sahiden bu kadar mı kesin dedirten, her şeyi çözen ve bilen yorumlar yapılıyor. Bir öğrencim, ‘hocam bu dizileri Amerika yaptırıyor’ demişti, gülerek döndüm, baktım çocuk gayet ciddi. ‘Efendim, herşeyin de delili, kaydı kuydu olmaz, gözle görünüyor işte, uyutuyorlar bu halkı…’ Bir yönetmenden dinlemiştim, tv kanallarından biri izleme pratikleriyle ilgili bir araştırma yapmış. Orta Sınıftan çalışan kadınlar, dizileri aileleriyle birlikte geçirebilecekleri bir etkinlik olarak görüyormuş. Anne-baba, kardeşler artık kim varsa… Alt sınıflardan ev kadınlarıysa, dizileri tek başlarına, kocalarından ayrı izliyorlarmış. Koca akşamları kahvede, belki ilişkileri kötü, o futbol izliyor vs… Hayır, ev hanımı yan odada, mutfakta, küçük televizyonun başına geçiyor ve kimselere bulaşmadan ve kendine de karıştırmadan izliyormuş dizisini. Bana bu tür veriler daha ilginç geliyor, popüler kültür eleştirilerinde, örneğin dizilerin nasıl tüketildiğine dair daha fazla düşünülmesi gerekiyor, sözü döndürüp dolaştırıp oraya getireceğim, uyarmadı demeyin… (...)

Birikim, Ağustos-Eylül 2010, Gündelik Hayat, Tv Dizileri ve Popüler Kültür yazısından bir bölüm...

Çizgi: Turgut Demir

Salı, Haziran 08, 2010

Vay Vay...

Şöyle yazıyor: "Efsane Lider / Adolf Hitler/ Sabrımız Kalmadı/ Ruhunu Gönder". Ne denir bilinmez, sapla samanı karıştırıyorlar desem değil...Hakkaten değil.

Cumartesi, Haziran 05, 2010

Seks, Yalanlar ve Videoteyp

Baltimore’de geçen ünlü Amerikan dizisi The Wire (2002-2008) ilk sezonunda oldukça farklı bir mafya ahvali gösteriyor bize. Buna göre mafya mensupları özel arabalarında, büro ve evlerinde işleriyle ilgili konuşmuyorlar. Sokağa çıkıyorlar, sürekli yürüyerek ve karşılıklı yön değiştirerek, ağızlarını aralıklarla kapatarak, bazen şifreli dil kullanarak konuşuyorlar. İzlendiklerini, dinlendiklerini biliyor ve ona göre yaşıyorlar. Kameralar gelmeden konuşmasına başlamayan, en çarpıcı demeçlerini canlı yayına geçildiği zamana saklayan siyasetçilerin tavrıyla kıyaslanabilecek bir takip edilme sendromu bu. Seksenli yılların pop ikonu Madonna’nın ahir zaman yıldızlardan farkının, hayatının her anını kameralar tarafından kaydedilecekmiş gibi yaşaması olduğu iddia ediliyordu. Biri Bizi Gözetliyor türünden reality şovların yaygınlık kazanmasının nedenlerinden birinin de başdöndürücü teknolojik gelişmeler olduğu söylenebilir. Hobsbawn’ın deyişiyle yirminci yüzyıl, sıradan insanların yüzyılıydı ve onların ürettiği, onlar için üretilen sanat bu yüzyıla hâkim olmuştu. Birbirleriyle bağlantılı iki araç, sıradan insanın dünyasını ilk kez bu kadar görünür ve belgelenebilir hale getirdi: röportaj ve kamera. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla nihayetlenen Soğuk Savaş döneminin etkileri en çok ve bir kez daha gündelik yaşama sirayet eden teknoloji ile kendini gösterdi. Cep telefonları ve internet bu yeni dönemin simgeleri oldular. Cep telefonları sayesinde kolaylaşan ses ve görüntü kayıtları internet aracılığıyla global ölçekli olarak dolaşıma girdi. İnsanların mahremlerine ilişkin görüntüler büyük bir hızla yaygınlık kazandı. Bazen canını kurtarmak için ikiz kulelerden kendini atan 11 Eylül mağdurları, bazen trafik kazasında can veren kurbanın ölüm anı, bazen de zamanında rızaya dayalı olarak çekilmiş, ancak sonra karşı tarafı incitmek için silaha dönüşmüş cinsel ilişki görüntülerinden mürekkep mahrem anlar birer birer internete “düşüyor”du. Dikkat edilirse gündelik dilde “internete düşmekten” söz edilir oldu. Kontrolsüzlüğü, teşhirciliği, ahlaki zaafiyeti, kalitesizliği, herkes tarafından ulaşılabilir olmayı ifade ediyor bu deyim. Dolayısıyla, internet çağında, kendimize saklamak istediğimiz şeyi nereye kadar ve nasıl koruyabileceğimiz konusunda kaygı yaratacak, hatta paranoyaya dönüşecek kadar büyük bir belirsizlik var (...)

[Birikim 254, Haziran 2010, Funda Şenol ile yazdığımız aynı başlıklı yazıdan bölüm]

Perşembe, Mayıs 27, 2010

27 Mayıs

İnönü: Ben sizi kurtaramam (Karadenizin öteki kıyısında batan bir gemiye).
27 Mayıs sonrasının popüler deyimlerinden biri "kurtarmak".

Pazartesi, Nisan 05, 2010

Kapitalizmin Yeni Dinlerinden Biri


(…) İlgimi çeken bir noktadan söz etmesem olmayacak. Serüven filmlerindeki takır tukur kol bacak kıran kahramanları, gün ağarırken, kolay değil elbet, yoga benzeri ruhsal bir arınma içinde görürüz. Sonra yaşlı, çekik gözlü yaşlı bir üstad yanına gelir adaleli arkadaşımızın, veciz ve zihin açıcı sözler eder. Bizdeki avantürlerin kahramanlarıysa ebru yapan, ney çalan ya da hattatlık eden bir amcanın yanına gidiyorlar. Glokalleşme böyle bir şey işte! Üst orta sınıflardan kadınların reiki kadar ebru kurslarına gitmelerini tesadüf sayabilir miyiz?

Reikicilerin kendilerini bir dinin müritleri olarak ortaya koymamalarının iki temel nedeni var sanki. İlki, Müslüman bir toplumda oluşabilecek tepkilerden uzak kalmaya çalışmaları ve belki de daha önemlisi yasal bir kovuşturmadan çekinmeleri. İkincisi de Reiki’nin bir din olduğuna bizzat kendilerinin inanmamaları. Modern toplumun rasyonel bireyleri olarak, taassup çağrıştıran bir öğretinin etrafında örgütlenmiş olmayı kendilerine yakıştıramıyor, “şık” bulmuyorlar. Bu memlekete dışarıdan gelen her düşüncenin “gümrükten geçerken” Atatürk’le hasbıhal etmesinden midir yoksa “değil kardeşim, bu din değil” feveranından mıdır bilmiyorum, reiki açılımlarında bir Atatürk göndermesiyle karşılaşabiliyoruz, dileyen internetten tarayabilir. Eh, bu da ayrı bir vakıa…

Birgün Pazar, 4.4.2010, aynı başlıklı yazıdan bölüm…

Cuma, Mart 12, 2010

Nostalji ve Cumhuriyet Folklorü


(...) Nostaljinin kaynağı, bugünle didişen, genellikle modernizme yönelen eleştirel bir duyarlılıktır. Ama gerek eleştiri gerekse duyarlılık olarak tanımladığımız hissiyat, analitik değildir, asıl olarak bir tür vicdani serzeniş, siyasal romantizmle ifade edilebilecek bir tür yakınmadır. Modernizmin dönüştürücü gücü karşısındaki çaresizlik, geçmişe başvurmaya, bazen kaçmaya zorlar insanları. Geçmiş, bozulmamış olan “asıldır”. Nostalji, geçmişe duyulan özlem ve melankoli duygularını harekete geçirir, kendiyle var eder. Bir tür ümitsizlik kültürüne dönüşür; toprak, kültür, gelenek veya geleceği temsil eden gençlik yozlaşmakta, yitirilmektedir. Modernizm ve dolayısıyla kapitalizm, yozlaştırıcı ölçülerde her şeyi bir örnekleştirmekte, her türlü özgün nişi ayrım yapmaksızın köreltmektedir. Altın çağ nostaljisi genellikle bu dönemlerde devreye girer. Toplumsal değişim ne kadar hızlanırsa nostalji o raddede güçlenir (...) [Mostar, Mart 2010, Nostalji dosyasında yer alan yazıdan bir bölüm]

Cumartesi, Ocak 30, 2010

Magandalar Popülerken...

Seksenli yılların ikinci yarısında mizah dergileri "Maganda" mefhumunu işliyordu. Gırgır'ın 15.yıl sayı kapağı onlara ayrılmıştı. Karagöz'e selam yolluyorum.
Related Posts with Thumbnails