okuduklarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
okuduklarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Eylül 04, 2026

Son Okuduklarım 117


Aimée de Jongh’un Kum Günleri, Büyük Buhran yıllarında Amerika’da geçiyor. Albüm, devlet adına “Toz Çanağı” olarak bilinen bölgede yaşananları belgelemek ve kamuoyunun dikkatini buraya çekmekle görevlendirilen genç bir fotoğrafçıyı anlatıyor. Kahramanımız, kuraklığın, toz fırtınalarının ve göç etmek zorunda kalan ailelerin arasında dolaştıkça psikolojisi bozuluyor. Gerçeği gösterebilmek için o gerçeği abartarak fotoğraflamak zorunda kalması da onda giderek ağırlaşan bir vicdan azabına dönüşüyor.

Albüm, ölümlerle ve fotoğrafçının elindeki her şeyi bırakarak bölgeden ayrılmasıyla bitiyor. Sonunda başka bir isimle başka bir hayata başladığını görüyoruz. Uhrevi sayılabilecek bir seçim ama bana hikâyenin içinden çıkan sahici bir yön değişikliği gibi gelmedi.

Bölüm başlarında dönemden gerçek fotoğraflar kullanılmış. Ne var ki bu fotoğrafların her biri o kadar çarpıcı ki çizgilerin, hatta hikâyenin önüne geçiyor. Gerçeği güçlendirmek için albüme alınmışlar ama tam tersine, çizilen dünyanın yetersizliğini görünür kılıyorlar. Fotoğrafların varlığı albümü zenginleştirmekten çok kifayetsizleştirmiş gibi geldi bana.

Alicia Peña’nın Gurk Tavuk albümü, grafik romanda giderek daha görünür hâle gelen kadın deneyimlerini anlatan çalışmalardan biri. Lezbiyen bir çiftin çocuk sahibi olma sürecine odaklanıyor. Yumurtlamayı kestiği hâlde kuluçkaya yatan tavuklara “gurk” deniyor; albüm de adını buradan alıyor. Bu benzetme, iki kadının beklemekten başka bir şey yapamaz hâle gelişlerini ve hayatlarının tek bir ihtimal çevresinde daralmasını iyi anlatıyor.

İki kadın doktorlarla görüşüyor, deniyor, bekliyor, sabrediyor, hayal kırıklığına uğruyor ve yeniden deniyor. Buna “üreme sorunları” demek mi gerekir, yoksa “çocuk sahibi olma süreci” mi, emin değilim. Albümün asıl meselesi de zaten tıbbi sorunlardan çok, uzayan belirsizliğin ve bekleyişin insanı nasıl kuşattığı. Bu duyguyu anlatan nadir hikâyelerden biri. Türkiye’de yayımlanmış olması da bu bakımdan ayrıca ilginç ve önemli.

Sonsuzluk Dediğin 6 Gün, Sadi Güran’ın distopik grafik romanı. Birbirine eklenen kesitler okuyoruz; anlatı göndermelerle ilerliyor, yer yer şiire yaklaşıyor, edebî epigraflarla destekleniyor. Yetmişli yıllarda üretilmiş Frankofon “trip” hikâyelerini andırdığını söyleyebilirim. Hasret çeken, yas tutan, yalnız kalan ve “gezinen” bir kahramanı izliyoruz.

Albümü okumadan önce bana anlatılanlar şunlardı: Bir “Kadıköy hikâyesi”ymiş; Boğa’nın boyanması sembolik olarak hatırlanan bölümüymüş, tipografisi çok ilginçmiş ve Güran’ın hayatından izler taşıyormuş. Doğrusu, bunların hiçbiri bana anlatıldığı kadar özel gelmedi. Albümün minimalizmi ve romantizmi, büyük laflar söylemek istemiyormuş gibi yapması daha ilginçti.

Fanzin havası taşıyan bir içe kapanışı var. Galiba asıl yaptığı, şimdiki zamanın hâllerinden birini anlatmak: dünyayla arasına mesafe koyan, kendine dönen bir ruh hâlini resmetmek, distopya işin bahanesi.

Alfonso Casas’ın Kafamdaki Canavarlar’ı, bir çizgi romancının travmalarını ve korkularını, şüphelerini, vesveselerini, sosyal anksiyetesini ve toksik düşüncelerini anlatıyor. Bunların her biri küçük ve komik birer canavar olarak onunla birlikte yaşıyor, yaptığı her işe karışıyor, her kararını etkiliyor. Anlayacağınız, iyimser bir hikâye okuyoruz.

Çeyrek asır önce birkaç karede anlatılabilecek bir mesele, psikolojinin gündelik hayatımızdaki büyüyen etkisiyle artık başlı başına bir albüme dönüşebiliyor. Anlatı nereye varıyor derseniz eğer… Malum, psikolojik olgunluğun ölçülerinden biri de artık insanın ebeveynlerinden şikâyet etmeyi bırakması sayılır. Bizim kahramanımız da canavarlarını, yani korkularını ve zaaflarını yok ederek değil, onlarla birlikte yaşamayı öğrenerek iyileşiyor.

Albümü uzatılmış buluyorum ama sevimli olduğunu da kabul ediyorum. Hep büyük şeyler söylemeye zorlandığımız, algoritmaların öfkeyle döndüğü bir dünyada grafik roman yavaşlığın ve sükûnetin anlatım aracına mı dönüşüyor yoksa, Mıstık Abi?

Perşembe, Ağustos 27, 2026

Son Okuduklarım 116

Gülen Kuklalar, Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ve Nizamülmülk’ün yer aldığı oryantal bir hikâye. Amin Maalouf’un Semerkant’ından sonra döneme yönelik tuhaf bir ilgi oluştu. Zaten serüven edebiyatı da Haşhaşileri ve Alamut Kalesi’ni oldum olası sever.

Çocukluğumdan bu yana döneme dair belki elli, belki daha fazla roman okumuş, film seyretmişimdir. Albümün minyatür havasını ve renkleri kullanma biçimini beğendim. Hikâyenin akışı da güzel; özellikle Hayyam ile Sabbah’ın konuşmaları ilgi çekici olmuş. Hemen her zaman şeytani, mutlak bir kötü olarak resmedilen Hasan Sabbah, burada şaşırtıcı ölçüde insani ve makul anlatılmış. Yılın ilginç albümlerinden biri.

Pervane, çok satan bir romanmış, bilmiyordum. Animasyon uyarlaması yapılmış, Oscar’a aday olmuş, onu da bilmiyordum. Üstelik benim okuduğum albüm de romanın değil, bu animasyonun çizgi roman uyarlamasıymış. Meğer çok sayıda ödül almış ve dünya çapında ilgi görmüş.

Hikâye, Afgan bir kız çocuğunun erkek kılığına girerek ailesini kurtarma çabasını anlatıyor. Hüzünlü, mutlu sonu olmamasına rağmen iyimserliğini koruyan güzel bir anlatı. Afganistan’daki kadınların ve kız çocuklarının dramatik hayatlarından damıtılmış, son derece yalın bir akışa sahip. Evet, belirgin biçimde oryantal bir niteliği var; geniş ilgi görmesini biraz da buna borçlu.

Quentin Tarantino: Grafik Bir Biyografi, ünlü yönetmenin hayatından kesitler anlatan “iyimser” bir çalışma. Çizgiler pek parlak değil. Hele hikâyede bu kadar çok ünlü oyuncu yer alınca insan ister istemez bir benzerlik arıyor. Fotoğraf gerçekçiliği beklemiyorum ama biraz benzeseler iyi olurmuş; bunu her zaman tutturamamışlar.

Senaryo ve hikâyenin akışı daha başarılı. Albümün Tarantino filmleri gibi “geveze” olması istenmiş; karakterler -çoğu zaten ünlü- tirat ölçüsünde uzun uzun konuşuyor. Ben “perde arkasına”, çatışmalara ve hayal kırıklıklarına da değinilmesini beklerdim. Buna hiç yanaşmamışlar bile.

Geceyarısından Sonra, Gaëlle Geniller’in ödüllü albümü. Frankofon estetiğine yakın görünse de tiplemeler manga tarzında çizilmiş. Melankolik bir hikâyesi var: Resim restorasyonu yapan genç bir sanatçı, yedi yaşındaki oğluyla birlikte çocukluğunun geçtiği malikaneye gider ve orada hayalet hikâyelerini andıran muammalı olaylar yaşamaya başlar.

Bir korku hikâyesi gibi kurulsa da iyicil bir akışı var. Özellikle küçük çocuğun sakinliği iyi resmedilmiş. Babanın, oğlunun yaşındayken aynı evde ürkütücü şeyler yaşadığını, onlarla yüzleşmeye zorlandığını ve günbegün hatırlayarak iyileştiğini okuyoruz. Geniller, ne olmuş, neden olmuş, pek cevap vermiyor, açıklamayı okura bırakıyor.

Cuma, Ağustos 21, 2026

Tuhaf Kitaplar (3)

49 Saat Graf Zeppelin ile Havada, Yunus Nadi’nin Zeplin’le yaptığı seyahati anlatan bir gazetecilik kitabı. Dönemine göre iyi kâğıda basılmış, bol fotoğraflı, özenli bir yayın. Kitap olarak bugün dahi az bulunuyor.

Yunus Nadi, 6 Ekim ile 1 Kasım 1929 arasında geçen Almanya’da yapılan bir Zeplin seyahatine katılarak yaşadıklarını günlük gibi yazmış, bölümler sahibi olduğu ve çok satan gazetesi Cumhuriyet’te tefrika edilmiş. Modern gazeteciliğin imkânları da kullanılmış, yazılar gazeteye telgrafla gönderilmiş filan… Sonra bunlar kitaplaştırılmış.

Zeplinler o yıllarda büyük merak uyandırıyor, geleceği sembolize ediyorlar. Popüler kültürde yaklaşmakta olduğu düşünülen yeni bir dünya savaşının göklerde yaşanacağına dair güçlü bir tahayyül var. Uçaklar, Zeplinler, hava savaşları… Gelecek biraz yukarıda aranıyor.

Yunus Nadi’nin seyahati de yalnızca turistik bir meraktan ibaret görünmüyor. Gazi Paşa’nın “İstikbal göklerdedir” sözüyle özetlenen havacılık ve modernleşme fikriyle bu yolculuk arasında açık bir zihinsel yakınlık var. Kitabın sonradan Gazi’ye takdim edilmiş olması da bu çerçeveyi kuvvetlendiriyor.

Zaten Yunus Nadi’nin hava seyahatlerine ilgisi bununla sınırlı değil. Kitaba Kayseri-Ankara-İstanbul arasında yaptığı uçak yolculuğunu anlatan yazılarını da dahil etmiş. Belli ki gökyüzüne yalnızca yolcu olarak bakmıyor, orada yeni Türkiye’nin geleceğine dair bir gösteri alanı da görüyor.

Zeplin seyahatinde Yunus Nadi’nin yanında, Almanlarla yakın ilişkileri bulunan işadamı Habib Edip (Törehan) var. Ticari bir hesap olabilir, zira Habib Edip Bey, sonraki yıllarda özellikle Almanya’yla yaptığı ticaret ve Nazilerle ilişkileri nedeniyle çok tartışılmış bir isim.

Burada ister istemez başka bir hat açılıyor. Mesele yalnız Türk-Alman sempatisi veya teknoloji hayranlığı olmayabilir, ticaret de bu hikâyenin bir yerinde duruyor. Yunus Nadi’nin de yalnızca gazeteci olmadığını, devletle iş yapan, ticari faaliyetleri bulunan ve alım satımla ilgili kimi siyasi tartışmalara adı karışmış bir kişi olduğunu hatırlamak gerekiyor.

Kitapta enikonu millî refleksler okuyoruz, ama böyle hikâyelerde parayı da izlemekte fayda var.

Zeplin seferlerinin Almanya’dan İstanbul’a kadar uzanmaması, daha doğrusu böyle bir hattın tasarlanmamış olması, hem Nadi’yi hem Habib Edip’i üzüyor. Türkiye’nin bu yeni ulaşım ağının dışında kalmasını istemedikleri anlaşılıyor. Zeplin seferlerinin Türkiye’ye uzatılması konusunda Almanlarla temas kurulmuş olması ihtimal dahilinde, fakat elimizde bunu  gösteren açık bir belge yok.

Neticede Alman Zeplin’ine binmiş iki Türk yolcu olarak manzarayı seyredip dönüyorlar.

Yunus Nadi kitap boyunca Alman hayranlığını da pek gizlemiyor. Türklerle Almanları boyun eğmezlik başta olmak üzere çeşitli bakımlardan birbirine benzetiyor ve sonunda işi hayli ileri götürüyor: “…ne olursa olsun, asla yıkılmayacak, ebediyete namzet büyük milletlerdir: İşte Alman milleti ve işte Türk milleti!”

1929 için ilginç bir cümle. Birinci Dünya Savaşı’nın üzerinden henüz on bir yıl geçmiş. Almanya yenilmiş, imparatorluk çökmüş, Türkiye ise başka bir rejim altında kendisini yeniden kurmaya çalışıyor. Yunus Nadi iki ülkeyi mağlubiyet, direnç ve yeniden doğuş fikri üzerinden birbirine yaklaştırıyor.

Ama kitapta beni asıl ilgilendiren Zeplin’den çok Yunus Nadi’nin Zeplin’i nasıl kullandığı.

Yunus Nadi yalnızca Zeplin’e binmiyor, Zeplin’e binmiş Yunus Nadi’yi de anlatıyor.

Teknoloji büyüsünü, milliyetçiliği, Alman hayranlığını ve yeni Türkiye’nin gelecek tahayyülünü kendi gazetecilik şahsiyetinin etrafında bir araya getiriyor. Yolculuk böylece sıradan bir seyahat olmaktan çıkıp bir itibar gösterisine dönüşüyor.

Bir kıta keşfetmiş gibi anlatılan bu seyahatin bugün bana ilginç gelmesinin nedeni de bu.

Yunus Nadi, ne kadar övünsem az demiş olmalı ki kitabın kapağına kendi fotoğrafını da koydurmuş. Zeplin yukarıda, Yunus Nadi kapakta. Modern gazetecilik bazen tam olarak budur.

Salı, Ağustos 11, 2026

Tuhaf Kitaplar (5): Şehvetin Cerrahisi

Selami Münir Yurdatap’ın 1946 tarihli Şehvet Geceleri’ni bir merhumun terekesinden çıkmış erotik romanlar arasında buldum. Pulp romanın neredeyse bütün klasik zaaflarını taşıyor: karakterler durmadan çoğalıyor, sayfalar boyunca hazırlanan olaylar iki paragrafta buharlaşıyor, yazar okuru şaşırtmaya çalışırken hikâyenin ucunu sık sık kaçırıyor. Büyük ihtimalle gazetede tefrika edilmiş olmalı; her bölüm sanki bir önceki gün yazılanlar unutularak kaleme alınmış hissi veriyor.

Roman iki katmanlı ilerliyor. Bir yanda genç işadamı Şadan’ın “bugünde” geçen hikâyesi, öte yanda tesadüfen eline geçen bir günlük. Asıl ilginç olan da bu günlük. Genç bir kadın, ilk cinsel deneyimlerini ve giderek başka kadınlara duyduğu arzuyu son derece açık bir dille anlatıyor. 1946 için şaşırtıcı bir cesaret örneği. Bildiğim kadarıyla kitap hakkında herhangi bir dava da açılmamış.

Benim dikkatimi çeken ise günlüğün kahramanı değil, onun çevresindeki yan karakterlerden biri oldu: Süzan. Romanın bir yerinde Şadan’ın arkadaşları, sıradan bir sohbet havasında Süzan’ın altı ay önce Cerrahpaşa’da ameliyat olduğunu, artık “Süleyman” adını kullandığını anlatıyorlar. Üstelik bunu bir trajedi ya da skandal gibi değil, neredeyse hayranlıkla aktarıyorlar: “Öyle gösterişli bir delikanlı oldu ki görme.”

Bugünden bakınca bu, tuhaf bir anlatı çözümü gibi görünüyor. Kadınlardan hoşlanan bir kadın karakter, romanın ortasında cerrahi bir müdahaleyle erkeğe dönüştürülüyor. Bunun gerçekten tıbbi bir olasılığa dayanıp dayanmadığından çok, anlatıdaki işlevi önemli. Yazar ya döneminin ahlak anlayışı içinde “sakıncalı” görülebilecek bir ilişkiyi anlatılabilir kılmak için bedeni değiştirmeyi seçiyor ya da bunu bilinçli bir sansür önlemi olarak kullanıyor. İki kadın arasındaki ilişki, taraflardan biri erkek ilan edildiği anda ahlaki bakımdan daha güvenli bir zemine taşınmış oluyor.

Her iki ihtimalde de değişen şey arzu değil, onun toplumsal tercümesi. Günlük bölümünde bir kadının başka bir kadına duyduğu istek rahatlıkla yazılabiliyor; ama bu arzunun taraflarından biri kalıcı olarak “erkek” olduğunda aynı ilişki heteroseksüel bir çerçeveye oturuyor ve anlatılması kolaylaşıyor. Şehvet değişmiyor, yalnızca adı değişiyor.

Tam bu noktada bana hep ilginç gelen bir örtüşme var. Ahlakçının şehveti ile şehvetlinin ahlakçılığı çoğu zaman aynı noktada buluşuyor. Şehvet Geceleri bir yandan dönemine göre şaşırtıcı ölçüde cüretkâr; öte yandan bu cüreti sonuna kadar taşıyamadığı yerde en muhafazakâr çözüme başvuruyor. Bunun sansür korkusundan mı, yazarın kendi ahlaki sınırlarından mı kaynaklandığını kesin olarak söylemek zor.

Romanın genelindeki dağınıklık (karakterlerin kaybolup yeniden belirmesi, günlüğün ikinci defterle aniden yön değiştirmesi, Şadan’ın günlüğün yazarının kendi karısı olduğunu öğrenince neredeyse ölmesi) tipik pulp zaafları olarak görülebilir. Ama Süzan/Süleyman meselesi bunlardan biri değil. Tam tersine, anlatının en bilinçli hamlelerinden biri gibi duruyor. Yazar burada dikkatsiz davranmıyor, tam da çözmesi gerektiğini düşündüğü noktada, meseleyi ameliyatla çözüyor.

Bu yüzden Şehvet Geceleri yalnızca ortalama bir pulp roman örneği değil. Aynı zamanda 1946 Türkiye’sinde arzunun hangi koşullarda anlatılabilir sayıldığını gösteren küçük ama öğretici bir belge. Arzu yasak değildir, yeter ki bedenler ve kimlikler onu ahlaken kabul edilebilir bir biçime tercüme edebilsin. Şehvet değişmez, yalnızca adı değiştirilir.


Çarşamba, Temmuz 08, 2026

Son Okuduklarım 115

Aj Dungo’nun Dalga Dalga adlı grafik romanı, bir yandan sörfün tarihini anlatırken bir yandan da kaybettiği kız arkadaşıyla ilişkisini merkeze alan oldukça duygusal bir anlatı kuruyor. Albümün estetik dengesi ve çizgi performansı gerçekten dikkat çekici. İlk bakışta sörf tarihi nedeniyle enformatik bir çalışma gibi görünse de, yas ve aşk hikâyesi bu mesafeli dili giderek dönüştürüyor; anlatıya buruk bir derinlik katıyor. Yine de bana göre bu albümde çizgiler, hikâyenin önüne geçmeyi başarıyor. 

Köşecik ile Kısacık, Cervantes’in Örnek Alınacak Hikâyeler kitabındaki öykülerden biri. Başlangıçta iki genç hırsızın serüvenini okuyacağınızı düşünüyorsunuz. Fakat Cervantes’in anlatma iştahı ağır basınca metin, hırsızlar loncasında karşılaşılan tiplerin geçit törenine dönüşüyor. Karakterler birer birer sahneye çıkıyor; neredeyse bir Molière oyunu izliyormuş hissi veriyor. Çok etkilendiğimi söyleyemem ama merakla okudum. Yalnız, arkaik bir metin olduğunu baştan hatırlatmak gerekir.

Annie Ernaux’un Yalın Tutku novellası, isminden de anlaşılacağı üzere erotik bir anlatı. Evli bir erkekle yaşadığı ilişkiyi merkeze alan anlatıcı, hayatını neredeyse bütünüyle bu tutkunun etrafında kuruyor. Saplantılı, tek odaklı ve marazi denebilecek bir yoğunlukla sadece onu bekliyor, onu düşünüyor, onu hayal ediyor. Öyle ki, hayatı yaşamaktan çok beklemeye dönüşüyor. Tek taraflı bir günlük havasında ilerlediği için metin, olay anlatmaktan çok tutkunun ruh hâlini aktarmaya çalışıyor. 

23:30 Baguio Seferi, pek aşina olmadığımız bir dünyadan seslenen bir anlatıcının hikâyesi. Sayfa tasarımı, paneller arasındaki geçişler ve görsel ritim oldukça başarılı; ciddi bir emek olduğu hissediliyor. Hikâye ise bilinçli olarak muammalı kurulmuş. Ancak bu kadar uzatılmasına gerçekten gerek var mıydı emin olamadım. Sonunda “O otobüsteki bütün yolcular meğerse uzaylılar tarafından…” diye başlayan bir açıklama geliyor. Bana kalırsa çizeri asıl cezbeden şey bu fikri anlatmaktan çok, o gizem ve gerilim atmosferini görselleştirmek olmuş.

Bob Dylan’ın Nobel Konuşması birkaç açıdan hoşuma gitti. Dylan, kendisini etkileyen üç kitabı; Moby Dick, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok ve Odysseia üzerinden anlatıyor. Bunları yalnızca şarkılarına ilham veren metinler olarak anmıyor; doğru yerlerden girerek, güçlü gözlemlerle yorumluyor. Özellikle Moby Dick üzerine söyledikleri, sanki bir Bob Dylan şarkısı gibi ritmik ve lezzetli akıyor.

Nada’nın yeni kapsül albümü, Nicolas Pegon imzalı Humma. Yine bir “trip” hikâyesi okuyoruz. Önsözden öğrendiğimize göre Pegon, Orta Çağ’da “çavdar mahmuzu” mantarından zehirlenen bir din adamıyla günümüzde LSD kullanan bir bağımlıyı aynı halüsinasyonun içinde buluşturmayı denemiş. Aynı rüyada uyanıp karşılaşan bu iki karakter önce şaşırıyor, ardından büyük laflar etmeye başlıyor. Kapsül albümleri  biraz böyle ilerliyor: underground bir tavırla üretiliyor, sınırlı bir okura sesleniyor, dünyayla hesaplaşmayı estetik bir manifesto olarak benimsiyor. Herkes için değil belki ama kendi dilini kurmaya çalışan ilginç bir seri. Okumaya devam.

Çarşamba, Mayıs 20, 2026

Taçlı Fahişeler

Reşat Ekrem’in Taçlı Fahişeler’i, daha en baştan ismiyle bile dikkat çekmek isteyen bir kitap. Bugünün ölçüleriyle nahoş, siyaseten fazlasıyla arızalı görülebilecek bir başlık ama belli ki döneminin erkek aklı açısından sorun sayılmamış. Reşat Ekrem’in kadınlardan söz ederken kendini hiç sakınmayan, yer yer hakir gören, yer yer küçümseyen iştahlı bir dili vardır. Hele söz yabancı kadınlara gelince daha da pervasızlaşır. Yani Taçlı Fahişeler derken monarşiye ya da aristokrasiye karşı özel bir husumet duyduğunu sanmayın.

Afrodit’ten “şehvet mabudesi” diye söz ediyor. Zoi’yi, Bizans’ı “muhteşem bir umumhaneye” çeviren kadın olarak anlatıyor. Helen’i “fuhşuyla Troya muharebelerine sebep olan kadın” diye tarif ediyor. Lukreçya ise onun satırlarında, fuhuş ve cinayet bahçelerinde açmış masum bir çiçeğe dönüşüyor.

Reşat Ekrem skandal anlatmak istiyor. Bunu da çoğu zaman abartılı, kışkırtıcı, ucuz heyecanı seven bir üslupla yapıyor. Fakat dikkat çekici başka bir taraf daha var: Anlatılan kadınların hiçbiri Türk ya da Müslüman değil.

Gazete tarihçilerinin aktüele olan meyilleri, ticari kaygıları, durmaksızın yazmak zorunda oluşları, o ajitatif dili bir ölçüde açıklıyor aslında. Dehşetli bir iştahla yazıyorlar; sürekli köpürten, kışkırtan, dikkat çekmek isteyen bir dili normalleştiriyorlar da diyebilirdim. Bu tarafı o kadar da şaşırtıcı gelmiyor bana.

Asıl ilginç olan başka bir yerde başlıyor. Reşat Ekrem’in, tamamen erkeklerden oluşan Babıali dünyasında, kadınları küçümseyen bir neşeyle yazması… Hüseyin Rahmi’de, Nahid Sırrı’da da rastlanan o huzursuz ton. Çünkü bu yalnızca tahkir değil. İçinde imrenme, haset, kırgınlık ve bastırılmış bir hayranlık da taşıyor. Öfkeli ama aynı zamanda mağlup bir “erkeklik” hali bu; kadınları küçümseyerek erkekler dünyasının onayına sığınan, orada kendine bir yer açmaya çalışan huzursuz bir erkeklik.

Acaba bu “kadın tahkiri”, bazı yazarları dönemin heteronormatif erkek gazetecileriyle ruhsal bir ortak paydada buluşturup onlara geçici bir konfor alanı mı sağlıyordu? Bu nahoşluğun ne kadar farkındaydılar?

Pazartesi, Nisan 27, 2026

Çizgilere Derkenar 42

Bettica, Fransız auteur Romane Granger imzalı tek ciltlik bir çizgi roman albümü. Hikayesi biraz karışık ama malzemesi yok değil. Lynch / Cronenberg / Black Mirror hattından gidiyor diyelim. Polisiye gibi başlıyor, ilk sayfalarda “kahraman” sandığımız birileri var, onlar bir anda kayboluyorlar. Suç öyküsü de psikolojik bir travma anlatısına dönüşüyor. Alternatif Frankofon damarı keşfetmek, yeni bir auteur ile karşılaşmak, atmosfer odaklı çizimleri ve moda olan renk kullanımlarını görmek isterseniz albüm iyi bir seçenek. Travmanın ticarileştirilmesi ve modern tarikat / wellness dilini mesele etmesi nedeniyle ilgimi çekti. Çizgiler hoş ve hipnotik bir auraya sahip, albümse baskı olarak koleksiyoner merakına uygun. Tasarım başarılı ve şık ama biliyorsunuz, bu hikâyeye yetmiyor. Duygusal etkisi daha güçlü olmalıymış. Yani dizayn iddialı, dramatik yoğunluk ise tartışmalı.

Yıllar önce okuduğum bir Martin Mystère serüveni durduk yere aklıma takıldı; içimde yeniden okuma isteği uyandı. Koca bir külliyatın içinde hangi sayıydı, nasıldı derken iz sürdüm, sahafları taradım, sonunda bulup sipariş ettim. Araya başka şeyler girdiği için kavuşmamız neredeyse iki ay sürdü. Martin amcanın karşısına çıkan siyahi bir lümpen, o bedene sıkışmış bir kadın olduğunu söylüyor ve yardım istiyordu. Maceranın adı Annabel Lee’nin Yeniden Doğuşu idi. Hep olur ya, yeniden okuyunca insan hafızasının bazı şeyleri cilaladığını anlıyor. Aklımda kalanı biraz fazla büyütmüşüm. Fikir hâlâ iyi, hatta kışkırtıcı ama bağlanışı o kadar parlak değil, gereğinden fazla uzatılmış. Benzer damarı Garth’ın 1960 Büyük Ateş sayılarındaki (1960) macerası çok daha sıkı ve zarif anlatmıştı diyerek bu faslı kapatayım. Meğer aklımda kalan, hikâyenin kendisi değil, ona yüklediğim hatıraymış.

Umberto Eco’nun ünlü romanı Gülün Adı’nın Milo Manara tarafından yapılan çizgi roman uyarlamasının ikinci cildini nihayet görebildim; bizde henüz yayımlanmadı. İlk kanaatim değişmedi: Manara’nın çizgi olarak en “iyi” işlerinden biriyle karşı karşıyayız. Albüme gösterdiği emek, titizlik, iştah ve sabır açıkça sinmiş. Adı etrafında oluşmuş kolay klişelere bakmayın; kimi sahnelerde beklenen yollara sapmamış, özellikle sakınmış, başka bir niyetle çalışmış. Büyük bir eserin ağırlığını hissetmiş, buna göre davranmış. İşin hakkını vermek istemiş; daha önemlisi, vermiş.

Oğuz Aral’ın 1950’li yıllarda Verem Savaş Derneği için hazırladığı kartpostallar, kamusal sağlık propagandasının  hoyrat -demek zorundayım- döneminden kalma. Verem gibi ağır bir hastalık, çocuklara seslenen parlak renkler ve muzır sayılabilecek bir mizahla anlatılıyor. Sarışın çocuğun gözlerine yerleştirilen hareketli bilyeler ise bugünün ölçüleriyle tuhaf, hatta acımasız sayılabilecek bir şaka mekanizması: kartı salladıkça gözler kayıyor, şaşılaşıyor, izleyen gülsün istenmiş. O dönem için yaratıcı bir etkileşim, bugün için kolayca “uygunsuz” damgası yiyecek bir fikir. Kartpostal tarihimiz gerçekten de yazılmayı bekleyen sahipsiz bir arşiv.

Pazartesi, Nisan 20, 2026

Son Okuduklarım 114

Borges’le Yarım Asır, sevdiğim bir yazarın, Mario Vargas Llosa’nın Borges’i anlattığı yazılardan oluşuyor. Borges’le konuşmuş, onun hakkında konuşmalar yapmış ve metinler kaleme almış. İki yazarı bilenler için aralarındaki mesafe belirgin: Borges’in mesafeli, neredeyse aseksüel sayılabilecek tavrı ve sade, kristalize dili, Llosa’nın ise daha canlı ve iştahlı, daha dışavurumcu anlatımı vardır. Usta-çırak gibi durmuyorlar demek istiyorum. İlginç olan, Llosa’nın Borges’e bakışının yıllar içinde radikal biçimde değişmemesi. Siyasetle ilişkisi nedeniyle bir dönem hayranlığını geri planda tutuyor gibi; zamanla bu mesafe kapanıyor, ama ana fikir sabit kalıyor. Bu yüzden kitapta tekrar hissi var. Buna rağmen, genç Llosa’nın Borges’le yaptığı röportaj ve o karşılaşmaların yarattığı etki kitabın en canlı kısmı. Okurken en çok o diyalog ilgimi çekti: Anlamak isteyen bir yazar adayı ile şaşırtmayı seven, oyunbaz bir okuryazarın karşılaşması.

Sa Wala, Kaybedecek Bir Şey Yok, fantastik damarı olan bir korku hikâyesi. Filipinler’den çıkıp buraya kadar ulaşması bile başlı başına ilginç; belli ki küresel dolaşıma girebilmiş. Hikâye basit bir kurgu üzerine kurulu: Yoksul bir adamın karşısına çıkan dövüş horozu giderek evin parçası haline geliyor. Ama bu bildiğimiz hayvan değil; tekinsiz, neredeyse doğaüstü bir “katil.” Girdiği her dövüşü öldürerek kazanıyor ve ailenin gündelik hayatına sızdıkça huzursuzluk artıyor. Kısa hikâyeden albüm çıkarılmış. Klişeyi iyi işlemiş, bazen enteresan paneller de tasarlanmış. Farklı bir albüm.

Felsefe Nehri, adından da anlaşılacağı üzere felsefe tarihini çizgi roman formunda anlatan hedefleyen iddialı bir çalışma. Bu tür denemeler genellikle iki nedenle tökezler: Birincisi, binlerce yıllık düşünce tarihini sadeleştirirken yüzeyselleşme riski taşırlar. İkincisi, çizgi romanın asıl gücü olan ardışık anlatı kurulamaz; sayfalar çoğu zaman resimli ders notuna döner. Bu albüm ise o tuzaklara düşmemiş. Hem anlatı ritmi kurulmuş hem de yer yer mizah duygusu eklenmiş. Metin açık, akıllı ve öğretici, üstelik didaktikleşmeden ilerliyor. Michael F. Patton’un akademik mesafesi hissediliyor, fakat bunu kuru bilgiye çevirmeden popüler bir anlatıya dönüştürmeyi başarmış. Kevin Cannon ise hareket duygusunu panellere taşıyan, akıcı ve sempatik çizgileriyle kitaba ciddi katkı sunuyor. Sonuçta ortaya hem öğretici hem okunabilir bir çalışma çıkmış. Güzel bir denge.

Tüy Yumağı, yukarıda sözünü ettiğim Sa Wala ile akraba sayılabilecek bir hikâye. Oradaki ölümcül dövüş horozunun yerini burada Dost adlı bir kedi alıyor. Geçimsiz bir karı kocanın mutsuz kızlarını korumaya çalışan bu hayvan, giderek artan bir şiddetle önce ebeveynlere, ardından yakın akrabalara yöneliyor. Matt Kindt’in senaryosu yalnızca bir korku hikâyesi anlatmıyor; psikolojik zemini de dikkatle kuruyor. Okuru öyle bir noktaya getiriyor ki, gerçekten doğaüstü bir varlıkla mı karşı karşıyayız, yoksa çocuğun travmatik dünyasında mı dolaşıyoruz, emin olamıyoruz. Hayalet kedi fikri, aile dramı, doğaüstü gerilim ve body horror unsurlarıyla birleşiyor. Çizgiler ise hikâyenin tekinsizliğini ve anlatı akışını başarıyla taşıyor. Rahatsız edici bir atmosferi var. Bana sorarsanız, görsellik daha da ileri gidip biraz daha mide bulandırıcı olabilirmiş, malzeme buna fazlasıyla uygunmuş.

Cumartesi, Nisan 11, 2026

Herkes terzi: Güvenli Ölüler

Biri öldüğünde sosyal medya tuhaf bir inatla ayrışıyor, ölüyü kendi ihtiyacına göre bir forma sokarak ya idealleştiriyor ya da azımsayarak aşağılıyor. Aslında herkes işine yarayan bir imgeye onu teyelliyor. E sonra dersen Mıstık abi? Sonra da bunu uzun uzun tartışıyorlar. Of puf.

İşleyiş son derece basit: Biri öldüğünde, yani ona yönelik eleştirinin fiilen gereksizleştiği bir anda, zihin o gerçek insanı silip yerine kendi hikâyesini yerleştiriyor.

Buna posthumous idealization (ölüm sonrası idealizasyon) deniyor. Öleni gerçekte olduğundan daha kusursuz, daha saf, daha “anlamlı” hale getirilmesi süreci. Biliyoruz ki, yaşayan her insan öngörülemezdir; eğer onu zihninizde dondurup sabitlerseniz, onu ancak o zaman “güvenli” birine dönüştürürsünüz. Ölüler itiraz etmez, değişmez, ilişkiyi bozamaz. Bunu en çok anne babalarımıza yaparız. Sorunlu ve yarım kalmış bir ilişkimizi onlar gittikten sonra kusursuzlaştırırız.

Tersi de mümkün. Önce değer verilen biri, ölümünden sonra hınçla önemsizleştirilebilir (posthumous devaluation) ya da düpedüz şeytanlaştırılabilir (posthumous demonization). Bu kez bastırılmış öfke, kendini aklama ihtiyacı ve yine kontrol arzusu devreye girer.

Elbette bunlar gerçek bir sevgiden ya da sahici bir nefretten doğmuyor; daha çok bir poz, bir gösteri. Olsa olsa kaybın estetikleştirilmesi olabilir.

İvan Turgenyev’in Klara Miliç isimli novellası bu durumu neredeyse klinik bir berraklıkla anlatır. Metin, yazarımızın hiç de tarzı olmamasına rağmen gotik bir karanlıkla ilerler: Bir adam, yaşarken ilgilenmediği, hatta reddettiği bir kadına, o kadın öldükten sonra âşık olur. Hikâye bu! İster istemez soruyorsun: E kaçıyordun, korkuyordun, ne oldu da şimdi delirecek kadar bağlandın?

Kadın hayattayken doğrudan ve talepkârdır; adam ısrarla geri durur. İlk bakışta bunu ahlaki bir mesafe sanırız. Oysa mesele başkadır: Kadın, adamın kurduğu steril dünyayı bozma potansiyeline sahiptir. Ölüm bu sorunu çözer. Kadın zararsız hale gelir, böylece idealize edilir, güvenli bir soyutlamaya dönüşür. Adamın yaşadığı şey aşk değil, kontrol altına alınmış bir hayal kurma imkânıdır.

Ölüm sonrası idealizasyon böyle bir şey Mıstık abi. Gerçek insan gider, yerine kullanışlı bir tahayyül gelir. İster yücelt, ister yerin dibine sok, ikisi de aynı amaca hizmet eder. Ve evet, edebiyat bütün bu tuhaflığın ortasında inatçı bir zihin açıcıdır.

Salı, Nisan 07, 2026

Son okuduklarım 113

Yok Edici 17, Enki Bilal’in yaratıcılarından biri olduğu bir bilim kurgu çizgi romanı. Malzemesi bol, kendine ait bir evren kuruyor ama hikâye tarafı ciddi biçimde aksıyor. Sorun, zor bir izleğe sahip olması değil, bana daha fazlası gibi geldi, darmadağın bir anlatı okuyoruz. Görsel ardışıklık ve anlatıya ilişkin tahkiye sürekliliğindeki kopukluklar, okuru metnin dışına itiyor. Bilal ile Baranko’nun çizgi anlayışları da birbirini tamamlamaktan ziyade dalgalanma yaratıyor. Ortak bir çalışma olmasına rağmen kabahati Bilal'e yıkmış gibi olmayayım ama Yok Edici 17, büyük ölçüde Bilal’in adıyla hatırlanacak bir iş, daha fazlası yok.

Martin Mystère’in otuzuncu yıl özel sayısı… Seriyi uzun yıllardır takip etmiyorum, bu yüzden biraz özlem, biraz nostalji de işin içine karışmış olabilir. Hoşuma giderek ve severek okudum serüveni. Serinin yaratıcısı Alfredo Castelli, yıl dönümüne yakışır biçimde hikâyeyi 1930’lara taşıyor, dönemin popüler kültürüne yaptığı göndermelerle metni oyunbaz bir alana açıyor. King Kong ve Dick Tracy referansları hemen yakalanıyor. Hafif, eğlenceli ve bilinçli bir pastiş duygusu var.

Adrian Tomine, çağımızın en önemli grafik romancılarından biri. Kısa öykülerden oluşan Öldürmek ve Ölmek, türe ilgi duyan herkes için neredeyse zorunlu bir okuma durağı. Sıradanlığın yarattığı ağırlığı, bunaltıyı ve tekrar hissini bu kadar berrak anlatabilen az sayıda auteur var. Diyalogları öyle güçlü ki, yer yer çizime ihtiyaç duymadan sahneyi kurabiliyor. Kareler arası ritim ve minimalist tasarım zaten ilk bakışta kendini gösteriyor. Yirmi yıl önce yenilikçi olan üslubunun bugün klasikleşmiş olması, etkisinin en somut kanıtı.

Korku Dağı, adının vaat ettiği gibi bir hayalet hikâyeleri antolojisi. Dağcıların karşılaştığı muammalar, lanetli ruhlar, eski korku repertuarı… Başlangıçta ne yeni ne de özellikle etkileyici görünüyor. Ancak ilerledikçe arkaik tonu ve klasik hayalet anlatılarına dönük yeniden yazım denemeleri dikkat çekmeye başlıyor. Yine de finalde bıraktığı izlenim değişmiyor: bu bir “çerez”. Açık konuşalım, çizerlerinden biri Junji Ito olmasa Türkçeye çevrilir miydi, şüpheli.

Pazartesi, Mart 16, 2026

Son Okuduklarım 112

Sarayda, Nazım Hikmet’in yazdığı bir masal. Ayşe İnan resimlemiş. Masal, nasıl desem, masal olarak pek parlak değil. Metin, adından ve yazarından beklenen dramatik yoğunluğu üretmiyor. Orman Cücelerinin -açık bir alegoriyle halkın ya da yoksulların- sarayda geçirdiği saatleri anlatıyor. Ancak masalın tahkiye mantığı açısından belirgin bir gerilim hattı yok. Cücelerin üstlenmesi gereken bir görev, aşmaları gereken bir engel, dönüşmelerini sağlayacak bir eşik bulunmuyor. Geliyorlar ve gidiyorlar.

Pedagojik bir mesaj seziliyor ama kristalize olmuyor, anlatı didaktik olmaya da, sahici bir çatışma kurmaya da yanaşmıyor. Açık konuşmak gerekirse, metin Nazım Hikmet imzasını taşımıyor olsaydı bu kadar ciddiye alınır mıydı, emin değilim. Buna karşılık görsel dünya daha ikna edici. Ayşe İnan özgün bir plastik dil kurmuş, kompozisyonları, renk tercihleri ve figüratif deformasyonlarıyla metne derinlik katmış. Masalı asıl ilginçleştiren, metnin kendisi değil, resimlerin açtığı yorum alanı. Metnin düzlüğünü görsel imge kurtarıyor.

Günahkâr Kadın, bir İtalyan soap opera çizgi romanı. Yelpaze dergisinin özel sayılarından biri olarak “Yelpaze’nin Resimli Roman Yayınları” başlığı altında 1963’te çıkmış. Kaç sayı çıkmış bilmiyorum, ben seriyle ilk kez karşılaştım.  Yelpaze, annemin satın alıp biriktirdiği bir genç kadın dergisi, evlenirken çeyiz gibi yanında getirmiş. Çocukken kim bilir kaç kez sayfalarını çevirmişimdir. Çizgi romanlar doğrusu pek bana göre değildi, kalbimde aksiyon vardı, dergide ise kadınlar ve erkekler çok konuşuyor, çok gerçek duruyordu, insan o yaşta, gerçekten kaçmak istiyor, serüveni ancak öyle hissediyor.

Günahkar Kadın, Sofia Loren’i andıracak şekilde çizilmiş bir genç kadın. Erkekleri baştan, kasabalı kadınları çileden çıkaran bir çingene. Hikâyenin daha başında, kadınların öfkesinden kurtulmak için bir öğretmen kadına sığınıyor. Ardından, nedense ikisi birlikte kasabadan kaçıp büyük şehre gidiyor ve ev arkadaşı oluyorlar. Hadi çingene kaçar da öğretmen niye yapıyor bunu anlamıyoruz. Çingenemiz, şehirde de erkekleri “öldürüyor” elbette ama kendisine “ablalık” ve “öğretmenlik” eden ev arkadaşına “yamuk” yapmıyor. Heyhat, soap opera yanlış anlaşılmalar, aşık olmalar, kavuşamamalar ve kıskançlık olmadan anlatılamayacağı için iki kadın en nihayetinde ayrı düşüyorlar. Öğretmen hanım, bir ara çingeneye de asılan bir adamla evleniyor, gariban çingene intihar ediyor, herkes üzülüp ağlıyor şu bu. Çok güzel çizilmiş bir çizgi roman bu. Ama metin, abartının üzerine kurulmuş. İnsanlar konuşmaları gereken yerde susuyor, susmaları gereken yerde konuşuyor, ardından da ağlıyorlar. Hikâyenin motoru tam olarak bu.

İçimde Eski Sinemalar mimarlık tarihi üzerine kurgulanmış bir çizgi roman dizisinin son albümü. Seri, doğası gereği enformatik bir çerçeveye yaslandığı için çizgi romandan beklediğimiz o ardışık anlatımı ve akışkan hikâye duygusunu her zaman tutturamıyor. Yer yer belgesel tonuna kayıyor. Bu albümde ise anlatı daha iyi kurulmuş, akışkan ve ilgi çekici. Serinin en iyi kitabı olabilir. Hilton’da çalışan bir genç kadının Yeşilçam’ın kamera arkasına geçişiyle değişen enteresan bir “tanıklık” izliyoruz. Kısa da olsa kadınlık meselesine de değinseymiş metin derinleşebilirmiş, nostaljik kalmayı tercih etmiş. Oysa, Yeşilçamlı bir kadın set çalışanı cidden ilginç ve sert şeyler anlatabilirdi. Bahadır’ın çizgileri hikaye akışı olunca tatlanmış, onun da hakkını teslim edelim.

Kamasutra, doksanlı yılların stüdyo tarzı çizgi roman denemelerinden biri. Sarkis Paçacı’nın Naregatsi Comics ekibi tarafından Boyut Yayın Grubu için hazırlanmış, Haldun Erdinç yazıp çizmiş. Farklı bir şey denememişler diyemem, ancak sonuç, hikâye açısından vasatın üzerine çıkamıyor. Sınırları zorlamak niyeti seziliyor fakat anlatı aceleye gelmiş gibi. Erotik çizgi roman, hikâyeyi geri plana itip yalnızca “ilişki”yi merkeze aldığında hızla bayağılaşır. Burada da o risk gerçekleşmiş. İlginç olan şu: O dönem özel televizyonlarda yayımlanan kırmızı noktalı filmlerin ortalaması neyse, kitap da ona denk düşüyor. Bu benzerlik tesadüf değil. Televizyon estetiği ve anlatı ritmi, çizgi romanın dramatik yapısını da belirlemiş görünüyor.

Salı, Mart 03, 2026

Son Okuduklarım 111

Cormac McCarthy iyi bildiğim bir yazar değil, Yol’u da henüz okumadım. Bu nedenle uyarlamanın aslına sadakatini ya da metinlerarası derinliğini karşılaştırabilecek durumda değilim. Manu Larcenet ise yıllardır takip ettiğim, ne yapacağını merak ettiğim bir “author”. Yol üzerinde çalıştığını duyduğumda dikkat kesilmiştim, iddialı bir işle karşılaşacağımı düşünüyordum, yanılmamışım.

Hikâye, büyük bir savaş sonrasında dünyanın sonunu andıran distopik bir gelecekte, hayatta kalmaya çalışan bir baba ile oğlunun yolculuğunu anlatıyor. Açlık ve korku içinde, nereye gittiklerini ya da varacakları yerin ne olduğunu bilmeden yürüyorlar, umut, giderek yön duygusunun yerini alıyor. Larcenet, anlatıyı az konuşturan, ürkütücü ve klostrofobik bir atmosfer kurmuş. Sayfalara sinen yalnızlık ve çaresizlik hissi neredeyse fiziksel. Oğulun masum iyicilliği ile babanın hayatta kalmaya odaklanan pragmatizmi güçlü bir dramatik eksen oluşturuyor. Babanın oğluna karşı gösterdiği özen ve nezaket, metnin insani damarını ayakta tutuyor. Romanın Pulitzer alması boşuna değilmiş, Larcenet de bu ağırlığın farkında olarak büyük bir titizlik ve sevgiyle çalışmış. Bu özen sayfalardan okunuyor.

Pasolini ise dilimizde 1997’de yayımlanmış ve pek de ilgi yaratmamış çeviri çizgi romanlardan biri. Başlık yanıltıcı, ünlü yönetmenle ilgili biyografik bir çalışma değil. Yönetmenin ölümünden yirmi yıl sonrasını kurgulayan, erotik gerilim türünde bir anlatı. Dili ve meselesi var, ancak anlatı şaşırtmayı, derinleşmenin önüne koyduğu için dramatik yapı dağınık kalıyor. Çok zengin bir kadınla evlenen bir polis, Pasolini cinayetine dair yeni bilgilere ulaşmaya çalışırken “susturuluyor”, üstelik karısıyla cinsel ilişki yaşayan kayınpederi tarafından. Epstein skandalları sonrası dünyada bu tür güç-seks-iktidar ilişkilerine artık “olmaz” diyemiyoruz, fakat hikâyede karakterler arasındaki bağlar yeterince temellendirilmiyor. Kimin kimle, nerede ve nasıl kesiştiği flu kalıyor. Provokasyon var, fakat işin dramatik ekonomisi hayli zayıf.

Başka bir Dünyada, Fırat Yaşa’nın anaerkil ve doğacı anlatı evreninden yeni bir halka. Estetik aura bakımından Hayao Miyazaki ile Ursula K. Le Guin hattına göz kırpan bir atmosfer söz konusu: pastoral ama politik, masalsı ama ideolojik. Yaşa yine sert bir düalizm kuruyor. Şamanik bir öğretinin kadim anlatılarından türemiş hissi veren bir mitoloji inşa ediyor. Kendi gelenekleri, ritüelleri ve sembolleri olan kapalı bir kozmos resmediyor.

Fırat Yaşa’nın dünyasında kötülüğün kaynağı hırs ve rekabet. Kazanma ihtirası, doğanın dengesini bozan asli günah gibi konumlanıyor. Bu albümde insanlarla doğayı karşı karşıya getirerek daha da ileri gitmiş. Ölülerin bile insanlara karşı olduğu bir düzlem hayal etmiş. İnsanın merkeziliği radikal biçimde sorgulanıyor diyelim. Görsel olarak Yaşa’nın sembolizme yaslanan, arkaik resimden beslenen bir dizgesi var. Özellikle Tepe’de ulaştığı şahikayı burada başka bir biçimde yinelemiş. Kompozisyonları güçlü, figür yerleşimleri ve mekân tasarımı bilinçli. Diğer yandan böyle bir yola girdiğinizde, mitoloji tahkiyenin önüne geçebiliyor. Yaşa, çizerken o dengeyi korumaya da çalışıyor. 

Gölge Gözler, yakınlarda çıkan frankofon bir grafik roman. Distopik bir gelecekte geçen bir tür “şimdiki zaman” eleştirisi olarak okunabilir. Finalde iyimser bir yere varıyor, o yüzden distopik demek ne kadar doğru bilemiyorum. Kurgusu ve çıkışsızlığı itibarıyla “gözetim toplumu” literatürünü iyi bildiğini hissettiriyor. Görme ve görülme biçimlerine odaklanılmış. Gerçek (!) ile masalsının sınırları ya da geçişkenliği bilerek muğlak bırakılmış. Güçlü kadınlara eşlik eden lirik bir muhaliflik var. Yakın dönem anlatıların hepsinde rastladığım bir tavır bu. Kadın liderin devrimciler hakkında fikirleri, doğaya dönük inancı, şiddet karşıtlığı vs yeni orta sınıf genç feministleri anlatıyor aslında… İdealize ediyor demek istiyorum. Atmosferi ve çizgi akışkanlığı başarılı. Çizgiler bazen eskiz gibi gözüküyor, bilerek kirletilmiş bir tarzı var. Bu kir, steril bir gelecek tasarımını kırıyor, dünyayı yaşanmış ve yıpranmış kılıyor. Diğer yandan ne zaman geniş planlar çizse ustalığını gösteriyor. Mekân duygusu kuvvetli, kadraj kurma becerisi sağlam. Güzel bir iyicilliğe sahip. Gölge Gözler, distopya ile umut arasında kalmaya çalışmış, belki kapitalizme dair çıkışsızlık hissi, ancak bir “iyicillik ihtimali”yle dengelenebilir demek istiyor. 

Pazar, Şubat 01, 2026

Son Okuduklarım 110

Timuçin ismi yanıltmasın, beni yanılttı. Cengiz Han’a dair biyografik bir çalışma sanmıştım, oysa aynı adı taşıyan başka bir Moğol karakterin hikâyesiyle karşılaştım. Üstelik anlatı, Cengiz’in hayatından epeyce besleniyor. Sanki farklı bir Cengiz yorumu yapılacakken, olası tepkilerden çekinilip yan bir yola sapılmış. Herkes de bunun farkında gibi duruyor. Türkçe edisyonun yayıncısı da, anlaşılan bu benzerliği ticari bir avantaja çevirmek istemiş, albüm oldukça iddialı bir baskıyla sunulmuş. Görsel tasarım başarılı: göz alıcı çizgiler, ritmi olan ve süreklilik duygusu taşıyan bölümlere sahip. Hikâye ise beni hiç sarmadı. “Bağnazlık mı ediyorum?” diye kendime sorup defalarca baştan başladım, kendimi zorladım. Nafile. Orta Asya steplerinin gerçekçiliğinden eser yok. Bilenler için söyleyeyim: Timuçin’i sanki Jodorowsky yazmış gibi okuyoruz; fantastik tripler, astral yolculuklar, âlemler arası medcezirler, şamanik çıkarımlar… Hepsi var, ama “toprak” yok diyeceğim. 

Moon Deer – Ay Geyiği, Yoann Kavege’in bilim kurgu çizgi romanı. Metnin neredeyse tamamen geri çekildiği, görsel aksiyona yaslanan bir anlatı. Bir kahramanın ve onu izleyen bir başkasının kovalamacasını izliyoruz: biri elindeki yumurtayı korumaya çalışıyor, diğeri onu yok etmeye. Finalde “meğer o yumurta dünyaymış” esprisiyle karşılaşıyoruz, dünyanın yaratımına dair bir mesel okumuş oluyoruz. Eserin görsellikle ciddi bir iddiası var; bunu ne ölçüde karşıladığı tartışmalı. Kapağa iliştirilen “en iyi bilim kurgu çizgi romanı 2022” etiketi, belli ki fikrin parlaklığına oynuyor. Bana kalırsa fikir fazla uzatılmış; buna rağmen derinleşememiş.

Omzumda Kahramanların Yükü, otobiyografik nitelikli  bir ailesi hikâyesi. David Sala, aile anlatısını kullanarak büyümenin yükünü, kaybını ve sessiz kırılmalarını resmediyor. Seçimleri bakımında dili ağır, tonu kederli. Resimlerin donukluğu ve fragmante anlatım, hikâyeyi bilinçli biçimde yavaşlatıyor, okurdan sabır talep eden, kolay teslim olmayan bir anlatı bu. Dede’nin trajedisinin yarattığı yük ve o ağırlığın getirdiği bıkkınlık albüme isim olmuş. Geçmişten sızan küçük anlar var: tortular, yemekli toplantılardan geriye kalan tatlar, yarım bırakılmış bir büyükbaba hikâyesi. Mutluluğun geçiciliği ve hayat yollarının ansızın çatallanması, albümün ruhuna uygun bir atmosfer yaratmış. Çocukluğa ait mutlu aile fotoğraflarının bir anda bozulması ve her birinin farklı yönlere savrulması, duygusal olarak etkileyici olmuş. Üstelik bunu hiç de altını çizmeden yapabilmiş. Albüm, tek tek resim olarak çok “güzel” ama ben akışkanlık arıyorum, benlik değilmiş diyeyim.

Salı, Aralık 30, 2025

Son Okuduklarım 109

Kopenhag, Denizkızı Vakası iyimser bir albüm, fikri de sağlam bir yerden açılıyor. Bir denizkızı ölü bulunuyor ve ülkenin sembolü olduğu için Danimarka ile Kopenhag bir anda panik ve akıl tutulması yaşıyor. Buradan politik bir alegori, kültürel bir paranoya, turizm üzerinden bir “imaj krizi” bile çıkacak sanırken... Albüm bunu seçmiyor. Hikâyeyi şehre gelen turist kadınla, otelde çalışan naif bir erkeğin romantik hattına yatırıyor, gerilimi de, sosyal zemini de “sevimlilik” uğruna buduyor. Sonuçta olay büyük, tepki küçük kalıyor. Netflix standardı “light” bir akış: sürükleniyor ama iz bırakmıyor. Bu kadar iyi bir çıkış fikri için daha sert bir kavrayış ve daha cesur bir dramaturji gerekirdi.

Perhiz erotik bir saplantı hikâyesi. Yetmişleri hatırlatan bir saykodelik damar var, ama malzemesi bugünün diliyle işliyor. Sosyal medyada tanışan bir çift, aralıklarla sexting ve cinsellik üzerinden birbirini yokluyor, sonra aralıklarla buluşup birbirleri üzerinde kontrol kurmaya çalışıyorlar. Erkek karakterin video artist olması, yaşananların üretime sızmasını sağlıyor: sergi hazırlıklarıyla saplantılar paralel biçimde büyüyor. Bu tür anlatılarda bir yerden sonra “ne oldu” değil “neye dönüştüler” izlersiniz, Perhiz orada iyi çalışıyor. Diyaloglar yer yer ortalama üstü, ritim doğru olunca metin kendini taşıyor. Diğer yandan bana “yeni” gelmedi, ama “tam bu zamanda” memlekette böylesi bir anlatının dolaşıma girebilmesi, metnin kendisinden bağımsız bir gösterge değeri taşıyor.

Parker bir suç uyarlaması. Bildiğim bir yazar ve seri değil, tek metinden kesin hüküm çıkarmam yanlış olur. Uyarlama sert bir dünya kuruyor, fakat anlatım tercihleri tutarsız olmuş. Bazen neredeyse hiç yazı yok: atmosferi çizgiye bırakıyor. Sonra birden metne abanıp özet geçer gibi açıklıyor. İki uç arasında gidip gelince okur neye tutunacağını şaşırıyor. Üstelik dil de akmıyor, takır tukur bir mekanik var, içine çağırmıyor (orijinali bilmiyorum). Çizgiler daha başarılı: sayfa tasarımı ve ardışıklık bazı yerlerde gerçekten iyi. Buna rağmen bütün olarak “yeni” değil, intikam hikâyesi de, o hikâyeyi taşıyan arkaik erkeklik repertuarı da eskimiş duruyor: yumruklarıyla konuşan, dudaklarıyla dövüşen sert adamlar ve onların “kızları” çok gerilerde kaldı… Bugün aynı figürler, aynı ciddiyetle zor. Çok zor.

Al Capone bir gangster biyografisi. Kurucu fikir basit ve işe yarar görünüyor: Capone, hayatını annesine anlatıyor, onu kandırıyor, yanında çocuklaşıyor, itiraf eder gibi yapıyor, anlatı ile gerçek arasındaki çatlaklar üzerinden bir karakter okuması çıkabilir diyorsunuz. Albüm ise bunu derinleştirmiyor. Capone anlatınca, kronolojik bir suç listesine dönüşüyor, sahne, bakış, karşı-aktör yok. Rakiplerin gözünden mesele açılmıyor, mağdurun, tanığın, polisin, gazetecinin bakışıyla çatallanmadığı için psikoloji de siyasî bağlam da büyümüyor. Çizgi ise “kendine özgü” ama iyi anlamda değil: mainstream ölçülerle “güzel” değil, hatta hayli itici. Ben editör olsaydım, bu çizgiyi albümün nihai dili olarak bırakmazdım. Çünkü burada “üslup” bir tercih değil, okurun yüzüne kapanan bir kapı gibi çalışıyor.

Cumartesi, Aralık 20, 2025

Son Okuduklarım 108

Kazazedeler, ilgi çekici bir aşk hikâyesi. Anlatım dilini fragmanlar üzerinden kuruyor. Erkekle kadını ayrı ayrı izliyor gibi olsak da en azından final itibarıyla hikâye daha çok kadının hikâyesine dönüşüyor. Mutsuzluğu doğru hissettirdiği epey yer var. Herkes mutluluktan söz ediyor ama mutluluğu korumak, sürdürmek kolay iş değil: bir anda bozuluveren bir şey. Bunu anlatmak bile hikâyeyi “ağırlaştırıyor” çünkü okur “mutlu son” ister, piyasa da onu paketleyip satar. Albümdeki romantizmin gerçekçi bir ağırlığı var. Dil yer yer tökezliyor; bu orijinal metinden mi geliyor, çeviriden mi, karşılaştıramadığım için emin olamadım.

Erkek Bedeni ise doğrusu hiç haberdar olmadığım, çok ödüllü bir albüm; o yüzden biraz şaşırarak okudum. Karşıma Decameron havasında bir fars çıktı. Haliyle erotik ve meydan okuyucu bir tarafı var, hatta anaakım değerlerle bakıldığında, “iddialı” bir rahatsız edicilik taşıdığı bile söylenebilir. Çizgi roman zaten yeterince ilgi görmediği için pek konuşulmuyor ama yayıncılık adına cesur bir iş çıkmış. Başta bunu “kadın özgürleşmesi” hikâyesi sanmıştım, ilerledikçe daha fazlası olduğunu anladım. Tanımadığı bir adamla evlendirileceği için mutsuz olan genç bir kadın, erkek bedenini bir kostüm gibi giyerek başka bir dünyaya adım atıyor; yalnız erkekleri değil, bütün cinsiyet rollerini tanımaya ve sınamaya başlıyor…

Magritte, sanatçının müzesinde satılacak nitelikte iddialı bir albüm. Hatta müzenin doğrudan desteklemiş olması bile şaşırtmaz, sergiyi tamamlayan bir kılavuz gibi duruyor. Magritte’in hayatını ve eserlerini “anlatmaktan” çok, onun izleri üzerinden yürüyen, görsel estetiği farklı bir denemeye kalkışıp bunu da becermiş bir iş okuyoruz. Magritte’in halüsinatif dünyasına yapılan göndermeler yerli yerinde ve etkileyici. “Auteur”ün kendisini değil, eserlerinde kurmaya çalıştığı anlamı kovalamışlar. Zaten Magritte, yaşadığı hayat bakımından pek de hikâye fışkıran biri değil, bir yaştan sonra münzevileşiyor, neredeyse “amca”laşıyor. Eserleri ise yaşadığı hayatla tezat biçimde fantastik hatta tekinsiz bir hatta devam ediyor. Magritte’i seviyorsanız bu albüm büyük ihtimalle ilginizi çeker.

Yastık Adam ise sevimli bir fikirden yola çıkan bir hikâye: insanların uyumasına yardımcı olan, gövdesiyle kendini yastık yapan bir adam. Ne var ki biraz geveze, kolay akmayan bir tarafı da var. Gerilimi tam netleştiremiyor, demek daha doğru. Temel fikir şu: “İşsiz bir adam tuhaf bir iş bulur ve bunu eşinden gizler.” Değişen müşteriler, tuhaf talepler her seferinde hikâyeyi başka yöne çekiyor. Patronu ve iş arkadaşları da enteresan. Asıl gerilimin, adamın ne iş yaptığını karısı öğrenince başlayacağını biliyoruz, fakat o eşiğe gelene kadar olan fasıl hem kolay geçmiyor hem de sonrasında beklediğimiz kadar germiyor. Öte yandan bu kitaptan kime söz etsem, yerli dizilerden birinde benzer bir hikâye anlatıldığını söylüyorlar. Uyarlanmış mı, aşırılmış mı bilemiyorum.

Perşembe, Aralık 11, 2025

Son Okuduklarım 107

Yerdeniz Büyücüsü, pirimiz Ursula Le Guin’in ünlü romanının çizgi roman uyarlaması. Fordham, anlaşılan o ki mirasçıların özellikle tercih ettiği bir çizer ve ortaya çıkan işle onları memnun etmiş görünüyor. Hakkını teslim edelim: Zor bir işe girişmiş, romanı sevenlerin hoşlanacağı epey bölüm var. Metne büyük ölçüde sadık kalınmış; romanı yeniden kurmaktan ziyade resimlemeye odaklanmış. Kişisel olarak “akabilen”, kare içinde akış ve ritim yaratabilen çizerleri seviyorum. Burada çizgiler bana çok donuk geldi; özellikle aksiyon anlarında bu durgunluk iyice hissediliyor. Eskisi kadar güçlü çizerlerin çıkmamasından da olabilir, bazen tip devamlılığı da yitiriliyor. “Kim kimdi, niye bu kadar çok figür birbirine benziyor?” sorusunu en azından editörlerin sorması gerekirmiş. Öte yandan, bütün bu itirazlarıma rağmen, yılın en ilgi çekici işlerinden biri olduğunu söylemem gerekiyor. Romanı yeniden okumuş gibi oldum. Hoşuma gitti.

Yedi Ölümcül Gün, Turgut Yüksel’in son çizgi romanı. Turgut’un kendine özgü bir karamsarlığı vardır; kederli bir bıkkınlık ve keskin bir eleştirellik taşır. Hikâye, bu tonu koruyarak ilerliyor. Bir plaza çalışanını, otobiyografik bir benzerlikle, tıpkı Turgut gibi bir grafikeri, büyük bir medya şirketinde dergi işlerinde çalışan orta yaşlı bir erkeği anlatıyor. Turgut, grafik olarak “rutin” istiflemeyi, kare tekrarlarıyla yeknesaklık kurmayı seven bir anlatıcı. Kahramanının sıkıntısını bu tür tekrarlarla görünür kılıyor. Onu bize sevdirmeye çalışmıyor; soğuk ve yalıtılmış plaza yapaylığını, mesafeli ardışıklığıyla çoğaltıyor. Tahkiyesi itibarıyla en iyi çalışması olabilir.

Tavşan Yılı, Fransa’da yaşayan Kamboçyalı çizer Tian’ın, Kızıl Kmerler’in 1975’te Kamboçya’da iktidarı ele geçirerek ülkeyi bir hapishaneye çevirmesini aile hikâyesi üzerinden anlatıyor. Albüm, tam da bu dönemde, toplama kamplarında geçiyor; hayli trajik, hayli sert bir anlatı. Epey uzun ve yer yer tekrara düşüyor ama yaşananları düşününce az bile anlatıldığını fark ediyorsunuz. Tian, ailenin ülkeden kaçış serüveni içinde doğmuş… O kabustan çıkmak ailesi için hiç kolay olmasa gerek; ne yapsanız konuşur, tekrar tekrar hatırlarsınız, hem şükreder hem kahrolursunuz. Yok yere ölenlerle dolu, inanılmaz bir şiddet hikâyesi bu bakımdan. Diğer yandan, bütün bu şeditliğine karşın, albümün karikatürize ve “komik” bir çizgi evreni var. Bilemiyorum; bazen “kim kimdir” sorusunda kayboluyorsunuz ama bu bile hikâyeye tuhaf bir katkı sağlıyor olabilir.

Bela Lugosi, ünlü oyuncunun biyografisi. Tatlı ve matrak bir dili var. Lugosi’nin başka roller hayal ederken oyuncu olarak nelere razı geldiğini, pragmatizmini, narsistik manevralarını, hayatın tadını çıkarma iştahını, kadınlarla ilişkilerini, yalanlarını – daha doğrusu mitomanlığını (her koşulda ve her zaman rol yapışını) çok iyi anlatıyor. Hızlı bir kurgusu var; ilk bakışta derinleşmiyor gibi görünen ama aslında epey “akıllı” bir derinlik bu. Başarılı bir albüm. Editöryel olarak not düşmüş olayım: Bazen özellikle durup yavaşlaması gereken yerleri varmış hikâyenin. Çizgi olarak da bunu yapması, başka bir estetik katman kurabilmesi iyi olurmuş. Hikâyenin “şimdiki zamanı” ile geri dönüşler kimi yerde karışabiliyor çünkü.

Çarşamba, Kasım 12, 2025

Zabıta gazetelerinden skandal estetiğine

Uzun yıllar medya tarihi çalıştım. Ders olarak anlatmak nasip olmadı; içimde ukde de değil ama illa “hangi konuyu heyecanla anlatırdın?” deseler, eskilerin deyişiyle zabıta gazeteleri derdim. Hemen her dönemde, büyük gazetelerin gölgesinde, aralıklarla “fışkıran” tuhaf skandal gazeteleri çıkar: yarı çıplak kadınlar, ifşalar, ahlak polisinin ilgisini çekecek olaylar, uydurma haberler, büyük iddialar…

Ve itiraf edeyim, bu yayınları çıkaran insanları, bu haberleri yazanları, sansürle, okurla ve kendi ahlak anlayışlarıyla didişen o gazetecileri enikonu ilginç buluyorum.

Kırklı yıllarda çıkan Hadise ve Kelepçe gibi dergilerin yarattığı entelektüel paniği ayrıca anlatmak gerek.

Ama bugün söz edeceğim kişi, bu çizginin neredeyse mucidi sayılan Robert Harrison. Amerika’da “ucuz skandal dergileri”yle kitlelere ulaşan, kendi döneminde milyonlar satan garip bir yayıncı. Sadece Amerika’da değil, dünyada da etkisi hissedilen birisi.

Bizdeki Hadise ve Kelepçe gibi dergiler, meğer onun yayınlarından esinlenmiş, hatta yer yer birebir taklitmiş, yeni fark ediyorum.

Harrison aslında parlak bir gazeteci değilmiş. Gazetecilik ciddiyetinde kendine yer bulamayınca, pin-up çizen arkadaşı Earl Moran’la oturmuş; komik fotoromanlar, “ayıp” sayılan şeylerle ilgilenen, bunları ahlakçı bir dille kınar gibi görünürken aslında teşhir eden, her türlü erkek fantezisine hitap eden bir dergi hayal etmiş. Ve çıkarmış.

Onun başarısı, gerçeği çarpıtmaktan çok, onu teatralleştirmesine bağlanıyor. Amerika’daki burlesk gösterilerini model aldığı; komiği, erotizmi ve bayağılığı doğru dozda karıştırdığı söyleniyor. Beyfendi galiba şunu anlıyor: gerçeklik, ancak abartıldığında değer kazanabiliyor. Harrison’ın asıl keşfi, ahlakın kendisini erotikleştirmesinde... Striptizciler, revü dansçıları, “cheesecake” modelleri akıllı bir dengeyle kullanıyor.

Amerikalılar, onu ve yayınlarını anlatırken şu faslı özellikle vurguluyorlar: “Birini ifşa etmek, onu cezalandırmak değil, seyretmenin bahanesi haline geliyordu. Ünlü dergisi Confidential’ın dili bu yüzden McCarthy döneminin diliyle aynıydı: şüphe, günah, itiraf, delil… Hepsi, dinî bir ritüelin unsurları gibi kurgulanmıştı. Bazen ürettiği, bazen gerçekten yakaladığı skandallar, modern toplumun günah çıkarma ayinine dönüştü. Okur, başkalarının günahlarıyla arınır, temizlenip bir sonraki sayıyı beklerdi.”

Sürekli “ahlak” diyenlerin kendi ahlakından şüphe etmek, asla şaşmayan bir kural. Kendisi gibi düşünmeyenleri “ahlaksızlıkla” suçlayanlar, sonunda skandalların hem faili hem mağduru oluyorlar. Dünyanın günbegün ahlaksız bir kıyamete sürüklendiğini haykıran Harrison da, sonunda o skandalların içinde boğuluyor.

Bugün Harrison’ın mirası televizyon reality’lerinde, magazin portallarında, sosyal medya linçlerinde yaşıyor. Whisper kapaklarında gördüğümüz “vahşi kadın” ya da “ahlaksız ünlü” imgesi, bugünün “ifşalı influencer” haberlerinden çok da farklı değil. Tek fark estetikte: o zaman çizgiyle yapılırdı, şimdi HD kamerayla üretiliyor.

Harrison tarihe “dejenere bir yayıncı” olarak geçti ama aslında modern medya çağının ilk hakikat tüccarıydı. Gerçeği üretmekten çok, onu pazarlamanın yolunu buldu. Ve her zaman şunu iyi biliyordu: gerçeğin piyasa değeri, ahlakın sınırlarından çok daha yüksektir.

Başa dönelim. Harrison’ı izleyen ve taklit eden çok satan dergilerimiz oldu dedim. İster istemez insan merak ediyor, bu formül nasıl bu kadar evrensel olabiliyor? Coca-Cola formülü değil sonuçta…

Ama çalışıyor.

Teşhirci bir erotizmle ahlaki çürüme korkusunun arasında gidip gelen bir üslup, her çağda yeniden alıcı buluyor. Belki de Harrison’un deyişiyle "dünya gerçekten bir tımarhane."


Pazartesi, Kasım 10, 2025

Dumanın cinsiyeti

Yüz yıl önce bir kadının sigara içmesi istisnasız herkese tuhaf geliyordu. Tuhaf kelimesini özellikle kullandım ama anlam olarak kastettiğim şeyi tam karşılamıyor… Şoke edici bir şeydi çünkü. Herkesi tarumar eden bir eylemdi; isyanın ve ahlaki yozlaşmanın işareti, günahın ve kötülüğün vücut bulmuş hâliydi.

İnsanlar bu kadar şaşırınca hem öfkelenir hem de tahrik olurlar. O yüzden kadınların cuara tellendirmesi, ahlak tarihinin ana hatlarından birini oluşturuyor.

Sigara içmediğim için tat ve keyif kısmını bilmiyorum; benim ilgimi çeken pulp evreninde sigara içen kadınların gösterilme biçimi ve bu kullanımın dönüşümü. Dergi ve kitap kapaklarında ince topuklu ayakkabılar, jartiyerler, yırtmaçlı etekler, dar kazaklar, abartılı takılarla ve mutlaka elde sigarayla resmedilen kadınları o kadar çok gördüm ki… Maceraperest ve az bulunur türden bir fanteziydi galiba.

Üniversitede tanıştığım bütün feministlerin kısa saçlı olması ve sigara içmesi de beni şaşırtmıştı. Onlar da benim gibi gençtiler; kadın özgürleşmesini kısa saçla ve sigara içme hakkıyla ilişkilendiriyorlardı. Böyle popülerleşmişti veya…

Popülerleşmişti demişken, popüler kültür literatürü sigara içen kadına yönelik hoşnutsuzluğun altındaki afrodizyak etkiyi fark etmişti. Cemiyetin öfke ve husumetini çekmeyi göze alan kadın erotizm yaratıyordu; kışkırtıcı ve tekinsiz biçimde cesaretliydi. Cehennemlikti, gamsızdı, doymazdı ama sigarayı “emerken” vaad ettiği şeylerle erkeklere büyüleyici geliyordu.

Bence altmışlı yıllardan sonra sigara içen kadın, az bulunur bir şey olmaktan çıktığı için o serüvenci yönünü kaybetti. Sigara tüketimi arttıkça, reklamlarla kitleselleşip, kolay bulunur oldukça, endüstriyelleştikçe daha çok kadın tarafından kullanılmaya başladı.

Serüven edebiyatı tam o yıllarda bocaladı; klişesini kaybetmişti, kurtarılmayı bekleyen kadınlara döndü… Çığlık atan, masum ve güzel “gerçek kadınlara” (!). Cinsel devrimle ve feminizmle birlikte erkeklerin korkusu da arttı galiba. Fanteziler, “şımarık cadıları” susturma ve “sütyen takmayan” kadınlara haddini bildirme teması etrafında şekillenmeye başladı.

Özetleyelim, geçen yüzyılın başında sigara içen kadın “ahlaksızlık” ve “tehdit”ti; otuzlu yıllarda “suç ve erotizm” ile özdeşleşti. Bir yirmi yıl sonra arzu ve tekinsizlik sembolü oldu. Feminizm ile birlikte “cezalandırılması gereken isyan”a dönüştü.

Laf uzamasın, sigara yalnızca bir alışkanlık değildi; kadın eline sigara aldığı anda, erkek dünyanın iki uç tepkisini (arzu ve öfkeyi) kışkırtıyordu. Kadının ağzından çıkan duman, onun konuşma hakkının, nefesinin, özneliğinin dışavurumuydu.

Belki de o yüzden, kadınların savurduğu dumanla “şimdi bile” bir tür yangın başlıyor; geçen yüzyılın ahlakı mı demeli erkek dünyanın korkuları mı bilmiyorum, içten içe bir şeyler tutuşuyor…

Perşembe, Ekim 23, 2025

Casus Pilot ve Şahane Gezi

Nadir de olsa, çizgi romancıların “edebi” ya da “başka” işleri de kitaplaşır; ayrıca bir vurguya gerek görülmeden yayımlanır. Yazarının kim olduğunu bilselerdi, yayıncılar bunu özellikle belirtirler miydi, emin değilim. Bana daha çok editöryal bir ciddiye almama hali gibi geliyor, bu faslı geçelim…

Jean-Michel Charlier, frankofon çizgi romanın efsane senaristlerinden biriydi. Roman da güzelim Baskan Yayınları’ndan çıkmış; Casus Pilot, Yüzbaşı Volkan’a esin veren çizgi romanlardan biri olan Michel Tanguy’un daha doğrusu Tanguy ile Laverdure  dizisinin bir serüveni. Serinin çizeri, Asteriks’in de çizeri olan Uderzo’ydu; sonraları Jijé devralmıştı. Onu da Sipru ve Jerry Spring ile tanıyoruz. Erkek çocuklara yönelik, keyifli serüvenler üreten bir ekip anlayacağınız.

Manfred Schmidt ise ünlü bir Alman çizgi romancı, bizde daha çok Zehir Hafiye adıyla yayımlanan ve bolca taklit edilmiş Nick Knatterton dizisinin yaratıcısı. Gezi Notları, adından da anlaşılacağı üzere mizahi bir gezi rehberi ya da günlüğü. Ayrıntılarını bilmiyorum ama tahminim, Alman haftalık dergilerinden birinde yayımlanmış yazıların derlemesi olduğu yönünde.

Okuduklarımdan anladığım kadarıyla, farklı kültürlerle karşılaşan bir Alman’ın kendini ironik biçimde komikleştirdiği bir anlatı bu. Elbette dönemin ruhuna uygun biçimde oryantalist esprilerle örülmüş. Eskiden epey rağbet görürdü bu tür… Zira yurt dışına çıkmak o kadar kolay değildi. Bizde Hikmet Feridun Es, Abdi İpekçi ya da biraz daha yakın tarihten Tarık Minkari’nin yazılarını hatırlatıyor,  o havada bir kitap demek istiyorum. Aralarda Schmidt’in kendi çizimleri de var; tatlı işler… Yalnız önemli bir eksik göze çarpıyor: Türkiye ve İstanbul bölümü yok kitapta. Halbuki yazmıştı; hatta o yazı, altmışlı yıllarda gazetelerden birinde haber olarak genişçe yer almıştı, diye hatırlıyorum.

Related Posts with Thumbnails