![]() |
Hikâye, büyük bir savaş sonrasında dünyanın sonunu andıran distopik bir gelecekte, hayatta kalmaya çalışan bir baba ile oğlunun yolculuğunu anlatıyor. Açlık ve korku içinde, nereye gittiklerini ya da varacakları yerin ne olduğunu bilmeden yürüyorlar, umut, giderek yön duygusunun yerini alıyor. Larcenet, anlatıyı az konuşturan, ürkütücü ve klostrofobik bir atmosfer kurmuş. Sayfalara sinen yalnızlık ve çaresizlik hissi neredeyse fiziksel. Oğulun masum iyicilliği ile babanın hayatta kalmaya odaklanan pragmatizmi güçlü bir dramatik eksen oluşturuyor. Babanın oğluna karşı gösterdiği özen ve nezaket, metnin insani damarını ayakta tutuyor. Romanın Pulitzer alması boşuna değilmiş, Larcenet de bu ağırlığın farkında olarak büyük bir titizlik ve sevgiyle çalışmış. Bu özen sayfalardan okunuyor.
Pasolini ise dilimizde 1997’de yayımlanmış ve pek de ilgi yaratmamış çeviri çizgi romanlardan biri. Başlık yanıltıcı, ünlü yönetmenle ilgili biyografik bir çalışma değil. Yönetmenin ölümünden yirmi yıl sonrasını kurgulayan, erotik gerilim türünde bir anlatı. Dili ve meselesi var, ancak anlatı şaşırtmayı, derinleşmenin önüne koyduğu için dramatik yapı dağınık kalıyor. Çok zengin bir kadınla evlenen bir polis, Pasolini cinayetine dair yeni bilgilere ulaşmaya çalışırken “susturuluyor”, üstelik karısıyla cinsel ilişki yaşayan kayınpederi tarafından. Epstein skandalları sonrası dünyada bu tür güç-seks-iktidar ilişkilerine artık “olmaz” diyemiyoruz, fakat hikâyede karakterler arasındaki bağlar yeterince temellendirilmiyor. Kimin kimle, nerede ve nasıl kesiştiği flu kalıyor. Provokasyon var, fakat işin dramatik ekonomisi hayli zayıf.
![]() |
Fırat Yaşa’nın dünyasında kötülüğün kaynağı hırs ve rekabet. Kazanma ihtirası, doğanın dengesini bozan asli günah gibi konumlanıyor. Bu albümde insanlarla doğayı karşı karşıya getirerek daha da ileri gitmiş. Ölülerin bile insanlara karşı olduğu bir düzlem hayal etmiş. İnsanın merkeziliği radikal biçimde sorgulanıyor diyelim. Görsel olarak Yaşa’nın sembolizme yaslanan, arkaik resimden beslenen bir dizgesi var. Özellikle Tepe’de ulaştığı şahikayı burada başka bir biçimde yinelemiş. Kompozisyonları güçlü, figür yerleşimleri ve mekân tasarımı bilinçli. Diğer yandan böyle bir yola girdiğinizde, mitoloji tahkiyenin önüne geçebiliyor. Yaşa, çizerken o dengeyi korumaya da çalışıyor.
Gölge Gözler, yakınlarda çıkan frankofon bir grafik roman. Distopik bir gelecekte geçen bir tür “şimdiki zaman” eleştirisi olarak okunabilir. Finalde iyimser bir yere varıyor, o yüzden distopik demek ne kadar doğru bilemiyorum. Kurgusu ve çıkışsızlığı itibarıyla “gözetim toplumu” literatürünü iyi bildiğini hissettiriyor. Görme ve görülme biçimlerine odaklanılmış. Gerçek (!) ile masalsının sınırları ya da geçişkenliği bilerek muğlak bırakılmış. Güçlü kadınlara eşlik eden lirik bir muhaliflik var. Yakın dönem anlatıların hepsinde rastladığım bir tavır bu. Kadın liderin devrimciler hakkında fikirleri, doğaya dönük inancı, şiddet karşıtlığı vs yeni orta sınıf genç feministleri anlatıyor aslında… İdealize ediyor demek istiyorum. Atmosferi ve çizgi akışkanlığı başarılı. Çizgiler bazen eskiz gibi gözüküyor, bilerek kirletilmiş bir tarzı var. Bu kir, steril bir gelecek tasarımını kırıyor, dünyayı yaşanmış ve yıpranmış kılıyor. Diğer yandan ne zaman geniş planlar çizse ustalığını gösteriyor. Mekân duygusu kuvvetli, kadraj kurma becerisi sağlam. Güzel bir iyicilliğe sahip. Gölge Gözler, distopya ile umut arasında kalmaya çalışmış, belki kapitalizme dair çıkışsızlık hissi, ancak bir “iyicillik ihtimali”yle dengelenebilir demek istiyor.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder