![]() |
Hikâye, “usta yazar vs. genç röportajcı” klişesiyle
açılıyor. Ancak Cihan Kılıç’ın o kendine has üslubuyla, olay hızla egoların
çarpışmasına ve entelektüel
otoritenin çözülmesine varıyor. Okurken, gayet kontrollü başlayan bu havanın
mecazen bir “delirmeye” varacağını seziyorsunuz. Genç kadın muhabir ölçülü,
hazırlıklı, hatta biraz akademik bir dille sorularına başlıyor, yaşlı yazar ise
dünyayı anlamaktan yorulmuş, kendinden emin bir bilgelik pozuyla cevaplar
veriyor.
Ancak kısa süre sonra anlıyoruz ki, karşımızdaki bir
röportajcı değil, bir “sosyal denetçi”. Muhabir; Bechdel testi, oryantalizm ve
toplumsal cinsiyet rolleri gibi kavramları birer büyüteç gibi kullanarak yazarı
pozisyon almaya zorluyor. Söylediklerini açmasını isterken aslında hüküm çoktan verilmiş oluyor: Siz
sorunlusunuz. Yazarın eserlerindeki “erkek bakışını” (male gaze) doğrudan
yüzüne vurması, usta yazarın yıllardır titizlikle koruduğu konfor alanını
tarumar ediyor.
Buna röportaj değil, bir “call-out” performansı demek
daha doğru. Call-out kültürü,
birini kamusal alanda ifşa ederek ahlaki hesap vermeye zorlayan bir pratiktir. Tartışma
gibi görünür, yargılama gibi işler. Siz fikren tartışıldığını sanırken,
iş hızla bir
gösteriye dönüşür. Çünkü burada amaç soru sormak değil, hüküm kurmaktır. Bu yüzden cevapların doğruluğu
değil, yetersizliği önemlidir. Diyalog kurulmaz, muhatabı köşeye sıkıştıracak bir hasımlaşma
sahnelenir.
Yaşlı yazar, ilk karelerde klasik hümanist çizgide
(epeyce de ezber) cevaplar verirken, sorular sertleştikçe kendini savunma
pozisyonunda buluyor. Bu savunma mekanizması, entelektüel dilin hızla
kaybedilmesine ve yerini kontrolsüz bir öfkeye bırakmasına neden oluyor.
Finalde ise yazar, cinsiyetçi bir patlamayla aslında kendi imajını bizzat imha
ediyor.
Yazar, “iptal edilme” (canceled) korkusuyla yüzleştiği
anda, dijital çağda sıkça gördüğümüz o tipik refleksi sergiliyor: “Benim
kuşağım ne acılar çekti”, “Siz nankörsünüz” gibi argümanlarla konuyu
saptırmaya, geçmişin kredisini bugünün borcuna saydırmaya çalışıyor. Kendi
entelektüel mirasını bir kalkan gibi kullanıyor ama bu kalkan, yeni neslin
“Peki bugün ne yapıyorsun?” sorusu karşısında paramparça oluyor.
Bütün bu gerilimin ortasında bir kare var ki, görsel
olarak şahane: Salyangoz karesi. Yazarın iddia ettiği o edebi sakinlik ve
doğallık illüzyonu, yavaşlığı temsil eden o salyangozla aynı kareye girdiğinde,
aslında ne kadar kurulu ve yapay bir poz olduğu görsel olarak çöküyor.
Gelelim finaline…
Doğrusu finalini pek beğenmedim. Yazarın hikâyenin sonunda bir “akıl hastası”
gibi kapatılması, tüm o sosyopolitik tartışmayı patolojik bir
vakaya indirgemiş. Bu
tercih, tartışmayı çözmek yerine patolojikleştirerek ondan kaçıyor. Yazarı
“deli” ya da “meczup” konumuna düşürmek, metni zayıflatmış. Çünkü mesele bir
akıl sağlığı sorunu değil, bir zihniyet ve kuşak çatışması. Adamın bu kadar
kolay “çökertilmesi”, kadını da o çöküşü hızlandıran haklı bir infaz makinesine
çeviriyor. Mizah dergisi dilini anlamıyor değilim, tahkiye olarak yorumluyorum.
Call-out gösterileri, sosyal medyanın doğasına (hızlı,
duygusal ve ahlaki netlik içeren yapısına) çok uygun olduğu için hızla
yaygınlaştı. Taciz veya ayrımcılık gibi görmezden gelinen meseleleri görünür
kılması açısından elbette hayati bir önemi var. Ancak bu tür ifşa performansları sadece birini yıkmaz, aynı
anda yeni bir ahlaki otorite de üretir.
Diğer yandan bağlamı yok eden, insanları tek bir cümleye
indirgeyen ve hata ile kimliği eşitleyen tehlikeli bir yargılama hakkı tanıdı.
Bu dilin bir tür linç kültürü olduğunu biliyoruz ama genel algı henüz buraya
evrilmedi. Hikâyeyi bir arkadaşıma gönderdiğimde bana, “Gerçeği mi göstermiş,
yoksa sadece yıkıp geçmiş mi, anlamadım” dedi.
Call-out tam da böyle işliyor işte. Bir gerçeği
gösterirken, o gerçeğin öznesini yok ederek adaleti sağlıyor. Peki, bu
denetimsiz “kanun koyuculuk” adaleti mi getiriyor, yoksa sadece yeni bir tür
zorbalığı, ahlak kisvesi
altında meşrulaştırıyor mu? Bence şimdiki zaman insanlarının yaşadığı trajedi şu:
cevabı ararken bile taraf olmak
zorunda kalıyoruz.
![]() |


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder