![]() |
Pedagojik bir mesaj seziliyor ama kristalize olmuyor,
anlatı didaktik olmaya da, sahici bir çatışma kurmaya da yanaşmıyor. Açık
konuşmak gerekirse, metin Nazım Hikmet imzasını taşımıyor olsaydı bu kadar
ciddiye alınır mıydı, emin değilim. Buna karşılık görsel dünya daha ikna edici.
Ayşe İnan özgün bir plastik dil kurmuş, kompozisyonları, renk tercihleri ve
figüratif deformasyonlarıyla metne derinlik katmış. Masalı asıl ilginçleştiren,
metnin kendisi değil, resimlerin açtığı yorum alanı. Metnin düzlüğünü görsel
imge kurtarıyor.
Günahkâr Kadın, bir İtalyan soap opera çizgi romanı. Yelpaze
dergisinin özel sayılarından biri olarak “Yelpaze’nin Resimli Roman Yayınları” başlığı altında 1963’te çıkmış. Kaç sayı çıkmış bilmiyorum, ben seriyle ilk kez
karşılaştım. Yelpaze, annemin satın alıp
biriktirdiği bir genç kadın dergisi, evlenirken çeyiz gibi yanında getirmiş.
Çocukken kim bilir kaç kez sayfalarını çevirmişimdir. Çizgi romanlar doğrusu pek
bana göre değildi, kalbimde aksiyon vardı, dergide ise kadınlar ve erkekler çok
konuşuyor, çok gerçek duruyordu, insan o yaşta, gerçekten kaçmak istiyor,
serüveni ancak öyle hissediyor.
Günahkar Kadın, Sofia Loren’i andıracak şekilde çizilmiş
bir genç kadın. Erkekleri baştan, kasabalı kadınları çileden çıkaran bir
çingene. Hikâyenin daha başında, kadınların öfkesinden kurtulmak için bir
öğretmen kadına sığınıyor. Ardından, nedense ikisi birlikte kasabadan kaçıp
büyük şehre gidiyor ve ev arkadaşı oluyorlar. Hadi çingene kaçar da öğretmen
niye yapıyor bunu anlamıyoruz. Çingenemiz, şehirde de erkekleri “öldürüyor” elbette
ama kendisine “ablalık” ve “öğretmenlik” eden ev arkadaşına “yamuk” yapmıyor.
Heyhat, soap opera yanlış anlaşılmalar, aşık olmalar, kavuşamamalar ve
kıskançlık olmadan anlatılamayacağı için iki kadın en nihayetinde ayrı
düşüyorlar. Öğretmen hanım, bir ara çingeneye de asılan bir adamla evleniyor,
gariban çingene intihar ediyor, herkes üzülüp ağlıyor şu bu. Çok güzel çizilmiş
bir çizgi roman bu. Ama metin, abartının üzerine kurulmuş. İnsanlar konuşmaları
gereken yerde susuyor, susmaları gereken yerde konuşuyor, ardından da
ağlıyorlar. Hikâyenin motoru tam olarak bu.
İçimde Eski Sinemalar mimarlık tarihi üzerine kurgulanmış
bir çizgi roman dizisinin son albümü. Seri, doğası gereği enformatik bir
çerçeveye yaslandığı için çizgi romandan beklediğimiz o ardışık anlatımı ve
akışkan hikâye duygusunu her zaman tutturamıyor. Yer yer belgesel tonuna
kayıyor. Bu albümde ise anlatı daha iyi kurulmuş, akışkan ve ilgi çekici.
Serinin en iyi kitabı olabilir. Hilton’da çalışan bir genç kadının Yeşilçam’ın
kamera arkasına geçişiyle değişen enteresan bir “tanıklık” izliyoruz. Kısa da
olsa kadınlık meselesine de değinseymiş metin derinleşebilirmiş, nostaljik
kalmayı tercih etmiş. Oysa, Yeşilçamlı bir kadın set çalışanı cidden ilginç
ve sert şeyler anlatabilirdi. Bahadır’ın çizgileri hikaye akışı olunca tatlanmış,
onun da hakkını teslim edelim.
![]() |
Kamasutra, doksanlı yılların stüdyo tarzı çizgi roman
denemelerinden biri. Sarkis Paçacı’nın Naregatsi Comics ekibi tarafından Boyut
Yayın Grubu için hazırlanmış, Haldun Erdinç yazıp çizmiş. Farklı bir şey
denememişler diyemem, ancak sonuç, hikâye açısından vasatın üzerine çıkamıyor.
Sınırları zorlamak niyeti seziliyor fakat anlatı aceleye gelmiş gibi. Erotik
çizgi roman, hikâyeyi geri plana itip yalnızca “ilişki”yi merkeze aldığında
hızla bayağılaşır. Burada da o risk gerçekleşmiş. İlginç olan şu: O dönem özel
televizyonlarda yayımlanan kırmızı noktalı filmlerin ortalaması neyse, kitap da
ona denk düşüyor. Bu benzerlik tesadüf değil. Televizyon estetiği ve anlatı
ritmi, çizgi romanın dramatik yapısını da belirlemiş görünüyor.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder