Özden Öğrük, mizah ve çizgi dünyamızın popülerlik
kazanmış ilk kadın çizeridir. Ondan önce de kadın çizerler vardı elbette; ama o
tarihe kadar onun kadar düzenli üreten, uzun süre devam eden, geniş ilgi gören
ve yarattığı karakterler televizyon gibi farklı mecralara uyarlanan bir başkası
yoktu.
Öğrük henüz 19 yaşındayken, 1977’de Gırgır’da çizmeye
başladı. Oğuz Aral, Gırgır kadrosunu gençleştirirken, kendi üreticilerini
yetiştirirken, kadın çizerlere de öncelik tanıyor, onlara köşe ayırıyordu. Genç
Öğrük de bu köşenin ümit vaad eden çizerlerinden biriydi. Köşe sonraları Bıyıksızlar adıyla ünlenecekti; ama ilk hali Gırgıriye idi ve
“Ya yaya… Şaşaşa… Eksik Etek Çok Yaşaa” alt başlığıyla yayımlanıyordu.
Öğrük ilk çizgilerinde Gırgır’ın genel eğilimine uygun
olarak televizyon parodilerine yoğunlaşıyor, biraz absürt, biraz da cinsel
açlığa odaklanan espriler yapıyordu. Asıl başarısına ise Gırgıriye köşesinin içinde çizmeye başladığı
Çılgın Bediş
isimli çizgi romanla ulaştı. Gırgıriye sonradan unutuldu ama
Bediş her hafta yayımlanmaya devam etti. Öyle ki Oğuz Aral, bir ara onu
derginin en sevilen köşelerinden Avni’nin hemen altına, aynı sayfaya
yerleştirdi.
Bugün çok anlaşılmayabilir: 19 yaşındaki deneyimsiz bir
çizere güvenip her hafta çizgi roman üretme şansı vermek. Aral’ın Öğrük’ü
ısrarla çalışmaya teşvik ettiğini, ona zaman tanıdığını tahmin edebiliriz.
Galiba istediği şey, o yaştaki genç bir kadının kendi dünyasını anlatmasıydı.
Öğrük de arayarak, deneyerek, yaklaşık bir yıl içinde kendi anlatım kıvamına
ulaştı. Israr ve sabır karşılığını verdi demek daha doğru olur.
İlk çizilen Çılgın Bediş, uzun bacaklarını masaya uzatan,
sürekli makyaj yapan, ayak parmaklarıyla daktilo yazabilen albenili, hafif
etine dolgun sarışın bir sekreterdi. Gırgır’ın erkek dünyasına uygun bir
tipleştirmeydi bu. İsmi bile o formülden geliyordu: Gırgır’ın karakterlerini
“Avanak”, “Utanmaz”, “Zalim”, “Gaddar”, “Kelek” gibi sıfatlarla anma geleneğinin
bir devamıydı “Çılgın”. Sanıyorum, erkekler karşısında rahat davranan, onlara meydan
okuyan bir kadın tiplemesi yaratılmak istenmişti.
Bediş’in ilk ilginçliği şuydu: Erkeklerin ilgisini çekmek
istiyor ama aynı ilgiden rahatsız da oluyordu. O yıllarda gazetelerin çizgili
sayfalarında, bantlarda ya da mizah dergilerinde kadın kahramanlar mutlaka
cinsel cazibeli olur, komiklik çoğu zaman onlara yönelen erkek arzusundan ve erotizmden
çıkarılırdı. Çevirilerin de etkisiyle hafif Amerikanvari “aptal sarışın” esprileri
revaçtaydı. Öğrük ya da Aral, başlangıçta bu popüler espri evrenini
modellemişti.
Benim ilginç bulduğum, aynı evrenin çok kısa sürede yerlileştirilmesiydi.
Bediş komşunun yakışıklı oğlunu uzaktan süzüyor, çocuk kendisiyle konuşmaya
kalktığında “Ben senin bildiğin kızlardan değilim” diyerek onu yumrukluyordu.
Mini etekli erotik Bediş kısa sürede unutuldu; Gırgır mahallesine taşınılmıştı.
Komşu teyzelerin, hayırlı kısmetlerin, karşı
pencerelerin, müdahaleci annelerin, “eyvah babam!”ların dünyasına dahil
olunmuştu. Başlangıçta erkek okura göre kurulmuş sarışın sekreter tipi, Öğrük
çizdikçe mahallede yaşayan genç bir kadına dönüşüyordu. Flört, aile, komşuluk,
arkadaşlık, okul ve kadınların kendi aralarındaki ilişkileri giderek hikâyenin
asıl malzemesi haline gelecekti.
Çılgın Bediş sonraki yıllarda lisede geçen bir okul
dizisine dönüştü ama gerek bu mahalle atmosferi gerekse kadınların erkekler
karşısındaki özgüvenli varlığı değişmedi.
Bediş’in liseli oluşu başlangıcından yaklaşık bir yıl sonra
gerçekleşti. Ondan önce üniversite amfilerinde geçen bölümler bile vardı; ancak
okul ve öğrencilik henüz dizinin temel dünyası değildi. İlk dönemde belirginleşen
iki önemli yan karakter erkekti.
Bunlardan biri Bediş’in flörtü, “çıktığı” Oktay’dı. Oktay
sanki öteden beri sevgililermiş gibi birdenbire ortaya çıkmıştı. İkincisi ise
Bediş’in dedesi Necmi’ydi. Yaşlanmış bir Avanak Avni’yi andırıyordu ve bütün
motivasyonu kadınlardı. İlk göründüğü hafta, gizlice Bediş’in odasına giren Oktay’ı
genç kız sanarak bacaklarını okşamıştı.
Necmi, Oktay’dan çok daha fazla ilgi gördü; kimi haftalar
yalnızca onun maceraları yayımlanır oldu. Bu okur beğenisi, çizgi romanın kendi
mantığı içinde gayet doğaldı. Bediş’le Oktay arasında melodramatik bir gerilim
yoktu; kavuşmalarının önünde bir engel de bulunmuyordu. Oktay birdenbire ortaya
çıkıp esas kızı kapmış, böylece dizinin arzu nesnesini, erotik odağını da bir
ölçüde okurun elinden almıştı.
Necmi Dede ise hep eksikti. Bediş’in kız arkadaşlarına,
öğretmenlerine, tombul kadınlara, sokakta gördüklerine açlıkla, doymazcasına
saldırıyordu. Başarısızlığı ve iştahı komikti. Sürekli kaybetmesi onu sevimli
kılıyordu.
Dizi ilerledikçe Bediş’in çevresine iki önemli kadın karakter
daha katıldı. Mükü (Mükerrem), Necmi'nin kadın olan benzeriydi, tombulluk
ölçüsünde yuvarlak hatlı, neşeli, dışa dönük, pervasız, duygularını ve
cinselliğini açıkça yaşayan bir erkek delisiydi. Göz süzüyor, göğüslerini
hoplatıyor, kalçalarını kıvırıyor, erkekler karşısında şen kahkahalar atıyordu.
Sokakta yürürken öyle bir hapşırıyor, öyle cilveli şeyler yapıyordu ki otobüs
durağında bekleyen bütün erkekler peşine düşüyordu. Ya da o inene kadar
otobüsten kimse inmiyor, Mükü indiğinde arkasından erkeklerden oluşan bir
kuyruk dökülüyordu.
Banu ise Mükü’nün karşı kutbuydu. İçine kapanıktı, komik
bir çirkinliği vardı, kuru bir dal gibiydi; utangaç, ürkek, uyumsuz ve
“inekti”. Beğendiği bir erkek onunla öylesine konuşsa, yalnızca saati sorsa
bile inanılmaz bir özgüven patlaması yaşıyor; kapıları çarpıyor, okul
tuvaletinde sigara içiyor, çatıya çıkıyor, tersleniyor, kimseyi görmez
oluyordu.
İkisi de zaman içinde Bediş’ten daha dikkat çekici hale
geldi. Çılgınlığı Mükü ve Necmi devraldıkça Bediş neredeyse aklı başında birine
dönüştü. Onları oflaya puflaya kontrol etmeye çalışıyor, Banu’ya terapi
yapıyor, vara yoğa üzülüp kırılmasını engellemeye uğraşıyordu. Başlangıçtaki
“çılgın” Bediş artık grubun en normal insanıydı.
Çılgın Bediş böylece başladığı noktadan oldukça farklı
bir yere, başka türden bir hikâye evrenine dönüştü. Artık Bediş’ten ziyade
çevresindekilerle ilerleyen, çok kahramanlı bir çizgi romandı.
Öğrük’ün çok genç yaşta üretmeye başladığını, çizmeyi ve
hikâye anlatmayı büyük ölçüde bu süreç içinde öğrendiğini unutmamak gerekiyor.
Üstelik tek bir popüler karakter yaratmakla kalmadı; Mükü, Banu ve Necmi gibi
zaman zaman başkahramanın önüne geçen tiplemeler çıkardı.
Çok kahraman yaratabilmek ve bunların her birini okura
sevdirebilmek bir maharettir. Örneğin Mükü’nün, doksanlı yıllarda popülerleşen
bir başka kadın çizerin, Ramize Erer’in Kötü Kız’ının öncüllerinden biri olduğunu
düşünüyorum. Aynısı değiller elbette; ama kadın arzusunu utandırmadan,
saklamadan, hatta kabartarak mizahın merkezine yerleştiren damarın daha erken
bir örneğidir Mükü.
Karakter yaratmak başka, onu yıllarca yaşatmak başka bir
maharet. Özden Öğrük ikisini de yaptı. Üstelik bunu, mizah ve çizgi dünyasının
neredeyse bütünüyle erkeklere ait sayıldığı bir dönemde yaptı. Başarısıyla
kendisinden sonra gelen pek çok kadın çizere öncülük etti; o alanda var
olunabileceğini, üstelik çok geniş bir okur kitlesine ulaşılabileceğini
gösterdi.
“Kadın çizerlere öncülük etti” deyip geçiyoruz. Geçmeyelim.
Çünkü gerçekten önemli bir başarıydı.