Pazar, Mayıs 31, 2026

Aşka İnanmayan Kıral (!)

Ayhan Işık, popüler kültürümüzde Taçsız Kral olarak bilinen, sonradan Yeşilçam diye anacağımız sinemanın ilk büyük yıldızlarından biri. Döneminin en yüksek ücret alan jönü olduğunu biliyoruz. Yirmili yaşlarının başında sinemaya giriyor. Öncesinde aklında oyunculuk yokmuş. Ressam olmak istiyor, Babıali’de çalışırken bir yandan da Güzel Sanatlar Akademisi’ne devam ediyor. Çalıştığı derginin (Yıldız) açtığı yarışmaya katılıyor. Torpil gibi durduğunun farkındayım ama beyefendi gerçekten de yakışıklı. Oradan aldı yürüdü derler ya, biraz öyle oluyor. Bir yıl geçmeden Lütfi Akad’ın Kanun Namına filmiyle yıldızlaşıyor.

Ben oyunculuğundan önce yaptığı işten, basın ressamlığından söz edeceğim.

Kırklı yılların sonlarında gazetecilik madden pek parlak bir sektör değil. Gazeteler teknolojik yenilenme sıkıntıları yaşıyor, tirajlar da telifler de düşük. Ayhan Işık, Türkiye Yayınevi’nde çalışıyor ya da onlara parça başı işler yapıyor. Yaşını düşününce bu dönemin iki-üç yıl kadar sürdüğünü tahmin ediyorum. Çizgileri pek göz alıcı sayılmaz. Yabancı çizgi romanlardan kopyalar yapıyor, illüstrasyon çiziyor, fotogerçekçi işler üretiyor. Gerçi o yıllarda yaşıtı olan birçok ünlü çizer de henüz olgunluk döneminde değil. Onların çok gerisinde değil, ümit vaad ediyor, henüz harçlık çıkarmanın bi tık üstünde sanki.

Ellili yılların başında Yeni İstanbul gazetesinde yayımlanmış, “Ayhan” imzalı bazı çalışmalarını görmüş ve uzun süre bunların Ayhan Erer’e ait olduğunu sanmıştım. Bu tür işlerde doğal olarak imza kullanılmaz, arada kopyayı yapan imzasını sıkıştırır. Ne ki, Erer’in daha temiz bir çinisi vardı, hatta Şahap Ayhan ile ortak çalışır, Şahap Ayhan’ın desenlerini çinileyerek "Şahap Ayhan Erer" diye imza atarlardı. Benim gördüklerim meğer Ayhan Işık’a aitmiş, İtalyan ya da Fransız soap opera çizgi romanlarından kopyalar yapıyormuş.

Yıllar sonra, 1966’da, artık şöhret olduğu için, aynı gazete bu hikâyelerden birini, Aşka İnanmıyorum’u derleyip toparlayarak albüm-dergi biçiminde yeniden yayımlıyor. Altmışlı yıllarda gazete ve dergi dağıtım ağları geliştiğinden, bayilerde satılacak türden bir yayın üretmeyi tercih etmiş olmalılar. Kitaba göre iyi de satmış ama dergi gibi olduğu için de çarçabuk kaybolmuştur.

Aşka İnanmıyorum'da önce Stefan ile Sandra’nın, sonra da Clod ile Belma’nın aşk çilesini okuyoruz. Ağır ve sarsak ilerleyen bir melodram bu. Önce anne babaların, sonra çocuklarının felaketlerini izliyoruz. Orijinali de çok matah sayılmazmış diyelim. Şehvetle ve kötülükle hareket eden insanların bozduğu bir esenlik dengesini anlatıyor. Öyle ki, hikâye sanki sonsuza kadar sürecek, hiç bitmeyecek gibi duruyor. Ağlamanın ve sinir krizinin eşiğinde gezinen kadınlar, bütün iddialarına rağmen bön ve hödük kalmayı başaran erkekler…

İki küçük not düşmek isterim. Birincisi, gazetelerimiz otuzlu yıllarda yabancı çizgi romanları yerelleştirip Türkçe isimlerle yayımlamayı tercih ederken, nedense sonraki yıllarda bundan vazgeçiyorlar. Oysa Aşka İnanmıyorum pekâlâ Cevdet ile Selma’nın hikâyesi olarak da anlatılabilirmiş. Hikâyede özel bir “yabancılık” yok. Buna rağmen isimleri ve mekânları korumuşlar. Belki yabancı olmak okura daha cazip geliyordu. Zamanın gazete müdürleri ne düşünüyorlardı, bugün bilmek zor.

İkincisi, eserin son panelinde Ayhan Işık değil, “A. Işıyan” imzası var. Gerçek soyadını kullanmış. Bilenler vardır, aslen Ermeni olduğuna dair epey magazin olmuştu. Nubar Terziyan’ın ölümünün ardından yayımladığı duygusal ilan da aynı bağlamda çok konuşulmuştu. Açıkçası bu meseleyle ilgilenmiyorum. Ama şu “what if” hoşuma gidiyor: Eğer sinemaya geçmemiş, gazete ressamı olarak kalmış olsaydı, bugün onu büyük ihtimalle Ayhan Işıyan adıyla bilecektik ve ben de onun ilk dönem çalışmalarından birini anlatıyor olacaktım. Ya yaa Mıstık abi...


Cumartesi, Mayıs 30, 2026

Mendil ve Terleyen Eller

Fotoğraf 1944 yılından. Kadıköy Halkevi’nde küçük bir konser veriliyor. Muhtemelen musiki; sonraki yılların diliyle söyleyelim, “san’at müziği.”

Fotoğrafa dikkatli bakınca insanın gözü ister istemez ayrıntılara kayıyor. Müzisyenlerden biri çocuk yaşta, galiba def ya da bendir, öyle bir şey çalıyor. Salondakilerin ona sempatiyle tebessüm etmiş olduğunu hayal edebiliyorsunuz. Benim dikkatimi solistin duruşu, gövdesine verdiği biçim çekti. Mikrofona mesafesi. Bir elini hafifçe arkaya götürmüş hali… Bugünün diliyle bakınca neredeyse “cool” denebilecek bir sahne tavrı var.

Asıl takıldığım ise elindeki beyaz mendil oldu. İlk bakışta şarkı sözlerinin yazılı olduğu küçük bir kâğıt sandım. Değilmiş. Bildiğiniz mendil. Elbette bunun pratik sebepleri var, sahne ışığı yakıyor, salonlar havasız, mikrofon ilkel, heyecan cabası… Mendil doğrudan işlevsel bir nesneye dönüşüyor, teri silmeye, eli kurulamaya, burnu yoklamaya, dudaktaki nemi almaya yarıyor.

Orhan Boran’ın da elinden mendil eksik olmazdı. Çocukken çok merak ederdim; elleri mi terliyordu, yoksa mendil başlı başına bir kibarlık alameti miydi? O kuşak için mendil biraz da “beyefendilik aksesuarı” galiba. İnsanlar o zamanlar sigara tabakası, çakmak, mendil taşıyorlar. Her biri gündelik hayatın küçük ritüelleri.

Ortaokul yıllarında bir doğum gününe davet edilmiştim. Dans mans olacak, kızlar gelecek, insanın kalbi doğal olarak pırpır ediyor. Saçımı taradıktan sonra babamın çekmecesinden aşırdığım mendili büyük bir özenle arka cebime yerleştirdiğimi hatırlıyorum. Bugünden bakınca küçük bir “amca” gibi giyinmişim aslında; beyefendi gibi görünmeye çalışıyorum. Galiba asıl derdim ellerimin terlemesiydi. Ayy elleri terliyor derlerse korkusu çekiyordum.

Boşa endişelenmişim. O gün, kızların da ellerinin terlediğini öğrendim. Çıkmayı düşündüğüm kızla salınarak konuşurken mendili tamamen unutuvermiştim.

Sadece mendil kaybolmadı, onunla birlikte belirli bir beden dili de kayboldu gibi geliyor bana. Hayıflandığım sanılmasın, sadece değişimi izlemeye çalışıyorum. Görebildiğim kadarıyla günümüz şarkıcılarının elinde artık su şişeleri var; terliyor ve içiyorlar. Ya da sahne önlerine bırakılmış kâğıt havlularla kurulanıyorlar…

Daha “fonksiyonel” ve daha aceleci bir çağdayız. Pratik olan estetik olanı tahtından indirdiğinden beri, sahnede terlemek kimseye dert olmuyor. Kağıt havludan sahne estetiği de çıkmıyor...

Cuma, Mayıs 29, 2026

Çorba içerken de anlatılır hayat...

Epey oluyor… Bozkır’ın ikinci sezonundan sonra bir telefon aldım. Bilmediğim bir numara. Genç olduğu anlaşılan biri, gayet ölçülü bir tonla, arkadaşlarıyla birlikte benimle tanışmak istediklerini söyledi.

Nezaketen hoşbeş ettik. Ankara’da yaşadığımı söyledim, biliyorlarmış. Kendileri İstanbul’daymış. Kalkıp beni görmeye geleceklermiş. Takdir edersiniz, insan böyle bir zahmet karşısında geriliyor. “Aman,” dedim, “o kadar yol, gerek yok. Uygun bir vakit seçeriz, Zoom yaparız.” Yok… Onların derdi benimle rakı içmekmiş.

İçkiyle ilgili bir şöhretim yok. Hani “bu adamın sofrası şendir” denilen biri değilim. Hatta nasıl desem, herkesle içemem. Tanımadığım insanlarla masaya oturmam, sarhoşlara katlanamam. Barlarla meyhanelerle ilgili bir gece hayatım hiç olmadı. Çocuğa bunları lisanımünasiple söyledim. Genç arkadaş, “Hiç merak etmeyin, biz Aleviyiz, içmesini biliriz,” dedi, üstüne tatlı bir Bektaşi deyişi patlattı. Güldürdü beni.

Merak eden olabilir; onlarla rakı filan içmedim. Ama “Sizi hep anlatacağım,” dedim. Tatlı bir hatıra bıraktılar bana.

İçkiyle ilgili zor bir iklimde yaşadığımızdan olabilir, “içmek” ve “demlenmek” üzerine epey geniş bir literatürümüz var. İnsanlar neyi seviyorlarsa ona biraz anlam, biraz derinlik, biraz da asalet katmak istiyorlar galiba. Yok rakı şöyle içilir, yok masada şu yapılmaz, yok “rakı içen kadın candır”… Bitmeyen bir folklor. Erkek kardeşim, “İnsan içiyorsa sarhoş olmak için içiyordur,” der. Fikren katılırım. Dünyanın en tatlı komünistlerinden Emel abla ise, “Buradayız, çünkü birini arıyoruz, yalan söylemeyelim,” derdi. E, ona da katılırım. Hepsi mümkün.

Doğrusu bunların hiçbiriyle özel olarak ilgilenmiyorum. Hikâyesi olan insanlara zaaf gösteren biriyim ben. Sohbeti özlerim. Merak ettiğim insanlarla tanışırım. Ne var ki bunların hepsini rakı olmadan da yapabiliyorum. İçkiyle bir husumetim yok elbette; ama içkiye zaafı olanlardan uzak duracak kadar tecrübeliyim artık. Galiba yaş aldıkça insan, her işi mümkün olduğunca salim kafayla yapmak istiyor.

Rakı masasını bu kadar romantize etmeye gerek yok be Mıstık abi. İnsan bazen ayaküstü konuşurken bile hayatını anlatıyor. Çorba içerken de. Mesele içki değil çünkü. İnsan bulmak, insanla karşılaşmak, iyileşmek ve iyileştirmek.

Perşembe, Mayıs 28, 2026

Buğday tarlası

Bir iki defa yazdım; kendimi kötü hissettiğimde, rüya gibi bir şey gördüğümde ki bu bazen bir gündüz düşü de olabilir, hep bir ormanın içinde oluyorum. Yeşilin her yerden fışkırdığı, ıslak bir zeminde, yağmurun altında sessizce oturuyorum.

Bir süredir kendimi bir buğday tarlasının içinde görmeye başladım. Nedenini bilmiyorum. Rüzgârda salınan başakların çıkardığı hışırtı dışında hiçbir ses olmuyor. Bir süre öylece duruyorum. Sonra bir yamacın aşağısına doğru yürümeye başlıyorum. Görseli de biraz bunu anlatsın diye ürettim.

Babam, bugünün organik tarımcılarına benzeyen bir hayalin peşine düşünce, bundan kırk yıl önce bir “bahçemiz” olmuştu. Gerçi Ankara ağzıyla “bostan” demek daha doğru. Meyve-sebze yetiştiriyor, ağaçlarla, kavaklarla uğraşıyorduk. Benimle kardeşimi ilgilendiren tarafıysa çocuk yaşta ırgat gibi çalışıyor olmamızdı. Toprağı bellemek, gübrelemek, ayrık otlarıyla uğraşmak…

Bu buğday tarlasına nereden kapıldım, bilmiyorum. Bizim bahçenin etrafında böyle yamaçlar, böyle tarlalar yoktu. Ama çocukken, bir yerden bir yere giderken arabanın arka koltuğunda dışarıyı seyrederek hayaller kurardım. Buğday başaklarının arasından aşağı doğru at koşturan bir cengâver düşünürdüm. Bugün bile sinematografik olarak hoşuma gider öyle sahneler. Galiba o zamanlardan kalma bir görüntü bu.

Rüyamda buğday tarlasında yürüdüğümü anlattığım birkaç arkadaşım garip biçimde aynı şeyi sordu: “Yılan çıktı mı?”

Önce her hikâyenin bir kabusa dönüşmesini bekliyorlar sandım. Sonra anladım ki gerçekten korkuyorlar. Başakların arasında olmak bile onları huzursuz ediyor. Bir yılanı şehrin ortasında düşünün mesela; muhtemelen kendini tehdit altında hissederek korkardı. Bilmediğimiz şeylerden dehşetle korkuyoruz.

Benim buğday tarlamsa mecazen bir sığınak. Dünyadan kaçabildiğim, bütün gürültünün sustuğu, sorunların bittiği bir yer.

Elbette böyle bir yer yok. Çocukken inanıyorsunuz buna. Büyüdükçe öyle bir yer olsun istiyorsunuz. Yaşlanınca da hiç olmazsa bir hayal olarak varlığını korusun diye düşünüyorsunuz galiba.

Bu benim çocukluk hayalim belki de. Kendime ait böyle bir yer olsun istiyorum. Kolay çünkü. Oysa sorunlar varsa, göğe de çıksam peşimden gelecekler.


Çarşamba, Mayıs 27, 2026

Şaşırma Refleksini Kaybedenler Ülkesi

Kişisel olarak “şaşırma ve irkilme” hissimizi kaybetmekten korkarım. Olağanüstü bir şey olduğunda, pek çok insanın “şaşırmıyorum” ya da “buna mı şaşırıyorsun” havasında sarkastik bir gösteri yaptığına hemen hepimiz şahit olmuşuzdur. Her birimiz, yaşanan kaosa karşı akıl ve ruh sağlığımızı koruyabilmek için ironiye, şakaya ya da zekâ gösterisine başvuruyor, işin içine “damağımıza göre” farklı ölçülerde öfkeyi de katıyoruz. “Niye şaşırıyorsun” deniyor ya, hayır işte… İnsansak, farkındaysak kanıksayamayız. Şaşırmaktan vazgeçemeyiz. Her ne olursa olsun, saçmalık karşısında irkilerek kendimizi savunmak zorundayız.

Global popüler kültüre bakarak şunu söylemek mümkün: Modern siyasetin en büyük başarısı insanları ikna etmek değil, sürekli huzursuz etmek. Sürekli bir kriz, sürekli bir gürültü, bitmeyen bir “acil durum” hissiyle yaşıyoruz. İnsan neye öfkeleneceğini, neyi ciddiye alacağını, hangi felaketi takip edeceğini şaşırıyor.

Daha tuhafı şu: Kaos artık bir arıza gibi değil, doğrudan yönetim biçimi gibi işliyor. Gündem öyle hızla değişiyor ki hiçbir şeyin anlamı tam oluşmadan bir sonrakine geçiliyor. İnsanlar meseleleri tartışmıyor artık; yalnızca taraflara ayrılıyor.

Yozlaşma sadece kötü şeylerin yaşanması değildir. Daha kötüsü, insanların kötü olana alışmasıdır. İnsanlar artık “Böyle olmamalı” demek yerine “Zaten her şey veya herkes böyle” demeye başlıyor. Çürümenin gerçek zaferi burada galiba.

Sakin bir mahallede yaşıyorum; öyle sessiz ki gece sokaktan geçen insanların ayak tıkırtısını duyabiliyorsunuz. Ama hemen her geceyarısı, kenar mahallelerden birileri vadinin ortasındaki köprüye gelip ucuz arabalarıyla spin atıyor, çıstak çıstak büyük bir gürültü çıkarıyor. Sonra da gerçekten hiç şaşmıyor, “a..na koyum Çankaya” diye bağırarak uzaklaşıyorlar. Kenar mahallede büyümüş bir çocuk ve ergen olarak yapmaya çalıştıkları şeyi biraz olsun anlayabiliyorum aslında.

Askerde bir albay vardı. “Askerlik mi yapıyorsunuz lan siz?” diyerek bize kafayı takmıştı. Geceyarısı evinden kalkıp geliyor, saldırı alarmları çaldırıyor, bizi tatbikata kaldırıyordu. İki hafta içinde gece saat ikiyle beş arasında dört ya da beş kez zamana karşı yarıştırıldık. Bir süre sonra o kadar gerildik ki, gerçekten tatbikat var mı, yok mu ayırt edemez olmuştuk. O tatbikatlar olmasa ne kaybederdik? O lümpenler Çankaya’ya küfredince ne oldu? O kaoslar bize ne kattı, ne katıyor?

Büyük bir siyasi partiyi kapatmaya çalışıyorlar. Bir liderini içeri attılar, diğerini de atacak gibiler. Demokratik bir seçim olacak mı, artık ondan bile çok emin değiliz. Şaşırıyor muyuz? İlk kez mi oluyor? Hayır diyemeyiz. Sürekli alarm sesi çalan bir binada yaşıyor gibiyiz. Üstelik ortada gerçekten anlamlı bir gerekçe de yok çoğu zaman. İnsan ister istemez soruyor: Niye durmadan yeni bir krizle uyanıyoruz? İnsanlar uzun süre korkuyla, öfkeyle ve alarm hissiyle yönetilebilir mi?

Geçen hafta, “Sosyal medyanın da etkisiyle siyaset giderek dev bir sinir sistemi simülasyonuna dönüştü. Herkes her şeye anında tepki vermek zorunda hissediyor” diye yazmışım. O zaman daha çok çağın doğal akışını anlatmaya çalışıyordum. Bugün ise birileri çıktı, topluma doğrudan bir “kaos tatbikatı” yaptırmaya başladı gibi geliyor bana. Üstelik uzaktan değil, tepki vermemizi isteyerek, burnumuzun dibine kadar sokularak.

Tabii ki sokağa çıkacağız, demokrasi neden yaşadığımız şeyden daha iyi bir sistemdir diye en temel hakları anlatmaya çalışacağız. Çünkü hepimiz bundan daha iyisine layığız. Çocuklarımız sürekli gerilim üreten bir atmosferde yaşamamalı.

Evet, öyle bir noktaya çekiliyoruz ki düşünmek yavaşlık gibi görülüyor. Durup sessiz kalmak bile şüpheli sayılıyor. Çünkü kaotik dönemlerde insanın ilk kaybettiği şey çoğu zaman fikri değil, tonu oluyor. Kabalık ve şuursuzluk karşısında insanlığımızı, ölçümüzü, dilimizi ve muhakememizi yitiriyoruz.

Yazının başına, şaşırma ve irkilme refleksine dönüyorum. Bence şunu hep hatırda tutmalıyız: “Yaşadığımız yer ne kadar bozuksa düzgün olma mecburiyeti o kadar büyüktür.” Çünkü bugün mesele yalnızca kötü politikalar değil, insanın kendi zihinsel dengesini koruyabilmesi. Belki de insanın kendisini koruyabilmesinin tek yolu, gürültünün ritmine kapılmadan direnebilmesidir.

Salı, Mayıs 26, 2026

Solak

Evvelsi gün Agah Özgüç’ün “Şiirlerle Sinema” kitabında (Habora, 1966) rastladım. Özgüç, anladığım kadarıyla Yalnızlar Rıhtımı filmini beğenmemiş, şöyle diyor: “Y.R. (1959) şiirsel anlatımı olan filmlerdendir, örneğin yağmurlu sokaklar, ıslak rıhtımlar, bir pavyonda akordiyonistin (Yavuz Yalınkılıç) öldürülüşü… Ne var ki bütün bu ustaca düzenlenmiş şiirli mizansenlere karşılık, filmdeki hikâye solak, kişiler de gerçek dışıdır, olumsuzdur.”

Yerli bulmamış Özgüç, gerçekçi saymamış. Biraz da küçümseyerek üstünü çizmiş gibi geliyor bana. Ben o fasılda değilim. Yağmurlu sokaklar, rıhtımlar, akordeon sesi, pavyonlar… Rekin (Teksoy) abi, kendiyle de tatlı tatlı gırgır geçerek o yıllardaki “Fransız filmi”, “sanat filmi” klişelerini anlatırken hepsini sıralamıştı bir akşam sofrasında. Genç insanlar hepsi, arıyorlar, taklit ediyorlar, başka türlüsünü bilemiyorlar. Üstelik Attila İlhan’ın yazdığı bir senaryodan söz ediyoruz; epey poz, biraz şiir, biraz karanlık romantizm olmayacak da ne olacak? Adam okuduğu dizeyi bitirince kırmızı atkısını geriye savuruyormuş…

Ben başka bir yere takıldım. Alıntıladığım paragrafta “hikâye solak” diyor. Şaşırdım. Muhtemelen “soluk” yazacaktı, dizgi hatası oldu diye düşündüm önce. Sonra durdum. Acaba dedim, gerçekten “solak” mı yazılmıştı? “Solcu”, “fazla sol”, “sakıncalı” gibi imalı bir dil mi kuruluyordu? 1960’ların Türkiyesi’nde insanın aklına her şey geliyor.

Sonra kendi kendime “saçmalama, soluk o soluk” diye gülerek güne devam ettim.

Bazı dönemlerde bazı sözcükler, zamanın ruhunu fazlasıyla taşır. “Cringe”, “cool, “sömürgecilik,”, “yapı”, “patolojik narsist” şimdiki zamanın sözcükleri mesela… Ne olduklarını biliyor, çoğu zaman tartışmıyoruz bile. Altmışlı yıllarda ise “sol” başka türlü yankılanıyordu. Vedat Türkali’nin, Attila İlhan’ın Yeşilçam’da dolaştığı; “sol” kelimesinin bile insanı tedirgin etmeye yettiği zamanlardı bunlar.

Belki gerçekten basit bir matbaa hatasıydı. Belki de değildi. Her iki halde de dizgiyi yapan matbaa işçisini bile endişelendirebilirdi. Maazallah, karakola çekilebilirdi. İnsan bazen eski bir sinema kitabındaki tek bir kelimeden bile memleketin ruh halini sezebiliyor. Hımm.

Böyleyken böyle Romalılar.

Not: Bu yazıyı daha önce yazdığımda şöyle yorumlar yapıldı. Tashih olmadığı, "solak" sözcüğünün gündelik dilde bizatihi olumsuz anlamda kullanıldığı söylendi. Benzer olmasa yakın bir düzlemde soyut denmek istendiği, yanlış yazıldığı da eklendi. Solak sözcüğünün apolitik bir yerden konuşarak "ters" anlamında kullanıldığını sanmıyorum. Külhani ve erkek bir tonla konuşan bir yazarın bağlamı bildiğinden kendimce eminim. Soyut sözcüğünün ise gazetelerde kullanılacak kadar yaygınlaşmasının 1970'lerde yaşandığını düşünüyorum. 

Pazartesi, Mayıs 25, 2026

Genç bir ressamın iş başvurusu

Sahaflardan elime geçti. Ankara Atatürk Lisesi öğrencisi bir genç, 1949 yılında Türkiye Yayınevi’nin sahibi Tahsin Demiray’a iş isteyen bir mektup yazmış. Hoşuma gitti.

Uzun yıllar boyunca amatör ve profesyonel çizerlerle mektuplaştım, galiba biraz da onları hatırlattığı için sakladım bu mektubu. Genç ressam adayı, Ankara’daki sınırlılıklardan, geçim sıkıntısından ve durmadan çalışma isteğinden söz ediyor. Seri resimler yapabildiğini anlatıyor, hikâye isterse resimleyebileceğini söylüyor, hatta birkaç örnek gönderdiğini ekliyor. Neredeyse küçük bir ajans gibi davranıyor. On altı-on yedi yaşında biri için dikkat çekici. Hem mahcup hem iddialı bir tonu var.

Az zamanda tanınmış ressamlar sınıfına yükselebilirim” diyor mesela.

İnsanın içini hafifçe burkan bir cümle bu. Firuz ve Sururi ile kıyaslamış kendisini. Takip ediyor ve biliyor. Saf ve dokunaklı bir özgüven taşıyor. Devamını ise az çok biliyoruz. Basında tutunamadı görünüyor; en azından bugün ismen hatırlanmıyor. Türkiye’de çizgi ve basın dünyasının tarihi biraz da böyle kaybolmuş heveslerin tarihidir. Yetenek tek başına yetmez çünkü. Sebat, iştah ve rutin içinde çalışabilme gücü gerekir. Çoğu genç ressam adayı, hayatın daha garanti yollarına sapar.

Bazılarıysa yıllarca çalışır ama yine de unutulur.

Mektubun kendisi de güzel ayrıca. Zarfın üstünde “Bay Tahsin Demiray” yazıyor. Artık kimse kimseye pek öyle “Bay” demiyor. İyi mi oldu kötü mü oldu, ayrı mesele. Kelimenin kendisiyle birlikte başka bir mesafe duygusu da kayboldu demek istiyorum. Resmî ama kişisel, ciddi ama biraz da mahcup bir hitap biçimi.

Posta damgaları, dikkatli el yazısı, “cevabınızı lütfen unutmayınız” cümlesi… Hepsi başka bir çalışma ve sabır dünyasına ait görünüyor şimdi.


Pazar, Mayıs 24, 2026

Kızıl Düşman

Refik Korkud (Yiğitbaş), Yassıada duruşmalarından anladığımız kadarıyla Demokrat Parti iktidarından maddi destek alan, Türkiye Fikir Ajansı üzerinden propaganda kitapları yayımlayan bir “memurdu”. Muhtemelen İstihbarat ve Özel Harp çevreleri için çalışıyordu. Örtülü ödenekten beslenerek yirmiye yakın kitap yayımlamış, sonra da ortadan kaybolmuştu diyelim. Pek parlak bir anti komünist ya da kuvvetli bir ideolog olduğu da söylenemez; kitaplarında ciddi bir fikir örgüsü ya da dikkat çekici bir polemik yok.

Aslında bu yazıyı kitapların kendisi için değil, reklam veren kurumları görünce duyduğum şaşkınlık nedeniyle yazıyorum. Sayfaları karıştırdıkça insanın karşısına devletin yarısı çıkıyor: Ziraat Bankası, Petrol Ofisi, PTT, Spor Toto, Halk Bankası, Vakıflar Bankası, Etibank, Sümerbank, MKE, İller Bankası…

Demek ki mesele yalnızca örtülü ödenekten gizlice aktarılan paralar değilmiş. Bir emirle, kamu kurumlarının reklam bütçeleri de devreye sokulmuş. Kitabın arka sayfaları ilanlarla dolu. Anti komünizm burada bir “dava” olmaktan çok, dağıtılan bütçeler etrafında oluşmuş bir sadakat ekonomisine benziyor.

İnsanın aklına şu geliyor: Bu kurumların yöneticileri gerçekten bu kitapların iyi olduğuna mı inanıyordu? Sanmıyorum. Daha çok, dönemin siyasal ikliminde yanlış tarafta görünmek istememiş gibiler. Çünkü korku bazen ideolojiden daha örgütlü çalışır.

Cumartesi, Mayıs 23, 2026

Hüzzamlı Bir Kaçış Dekoru

Ratip Tahir’in (Burak) ellili yıllarda Yeni Sabah gazetesinde tefrika edilmiş “Bir Yemin Uğruna” isimli bir çizgi romanı vardır. Gazete yönetimiyle anlaşmazlığa düşerek ayrıldığı için hikâye Şahap Ayhan tarafından şıpın işi tamamlanmıştır. Çizgi romanın bazı sayfaları elime geçti, tekrar okuyayım istedim.

Seçtiğim panellere (karelere) bakarak bütünüyle romantik bir hikâye sanmayın sakın. Hoş, Ratip Tahir harem hayatıyla ilgili epeyce hikâye çizdi aslında, ağırbaşlı erkekleri ve kadınları resmetmeyi sevdiğini hep hissettirdi.

Hikâyeyi okurken “Ratip Tahir ne anlatmak istiyor?” diye düşündüm. Bir dönem çok popüler olmuş, çizgi romanın yaygınlaşmasını sağlayan işlerden söz ediyoruz. Evet, hamaset dolu tarihî hikâyeler anlattı, abarttı, estetize etti vesaire ama ona özgü bir tarih duygusu da vardı, ben ona takıldım.

Bence epey tuhaf, hibrit ve bugün artık kaybolmuş bir “hayalî Osmanlı” resmediyor. Tam tarih resmi değil bu, oryantalist kartpostal da değil. Bir çeşit yerli pulp fantazyası kuruyor. Öncelikle herkes çok güzel ya da çok yakışıklı. Vakur ve ağırbaşlı görünüyorlar. Erkekler mutlaka teatral, kadınlar hem masum hem erotik.

Mekânlara daha önce bu kadar dikkat kesilmemiştim. Meşrutiyet konaklarını andıran bir dekor hayal etmiş gibi geliyor bana. Harem mi yoksa konağın salonu mu ayırt edemiyoruz. Sonra garip bir hisle şunu düşündüm: Tam da ellili yıllarda bir tiyatro oyunu ya da yerli film nasıl kostümlendirilip dekore edilirse, Ratip Tahir de öyle çiziyor. Zaten döneminin makbulünü ve ortalamasını iyi bildiği için başarılı.

Yani burası Osmanlı değil aslında. “Osmanlı gibi görünen bir Hollywood stüdyosu.” Çünkü hikâye algımızı, hele o yıllarda, büyük ölçüde Hollywood belirliyor. Önemli bir farkla: Ratip Tahir’in haremi Batılı oryantalist ressamların haremleri kadar çıplak ve saldırgan değil. Daha “mahcup erotizm” kuruyor, ellili yılların popüler kültür ahlakıyla filtrelenmiş bir tensellik istifliyor. Göğüs dekoltesi var ama aynı anda bir edep de korunuyor. Tam bir Babıâli dengesi.

Ratip Tahir, kendisinden sonra gelen çizerler tarafından alaturka ve “yavaş” bulunurdu. Oysa onun derdi kahraman yaratmaktan çok atmosfer kurmaktı. Çizgi roman sayfasından ziyade “resimle roman” hissi üretiyordu. Belki de bu yüzden çizdiği insanlar karakterden çok “illüstrasyon figürü” gibi görünür.

Üstelik o yıllarda renk meselesi bizim okuru da çizgi romanımızı da derinden etkiliyordu. Ratip Tahir’in tam sayfaları sahiden bir çığır açar. Bugün için ne yaptığını ayrıca önemseyebiliriz ama o tarihte kirli yeşiller, soluk morlar, mat altın sarıları ya da yaşlanmış pembe tonları bilinçli bir estetik tercih gibi durmuyordu belki. Baskı tekniğinin sonucu gibiydiler. Ama farkında olmadan o dünyanın psikolojisini de kuruyorlardı. Her şey biraz yorgun, biraz tozlu, biraz rüya gibi görünüyordu.

Sahne seçimleri de ilginç. Paylaştığım saç tarama sahnesine bakalım. Teknik olarak ortada hiçbir “olay” yok ama sahne erotik çalışıyor. Çünkü bedeni değil, hayranlığı dolaşıma sokuyor. Bir kadının başka kadınlar tarafından seyredilmesi, hazırlanması, güzelliğinin törenselleştirilmesini resmediyor bize.

Erkek figürleri ise neredeyse operatik. İnce bıyıkları, teatral bakışları, kostüm gibi duran kıyafetleri ve sürekli poz veren bedenleriyle gerçek görünmüyorlar. Ratip Tahir bize sürekli bir çokluk sunuyor: Haremde perde çok, yastık çok, kumaş çok, mücevher çok, bakış çok. Bütün o fazlalıkla, o yılların sıkışan Türkiye’sine saltanatlı ve hüzzamlı bir kaçış dekoru kuruyordu. Cumhuriyet Türkiyesi’nin geçmişe bakarken kurduğu rüyayı resmediyordu.

Not: Seçtiğim panelleri temizleyerek paylaştım, seksen yıllık gazete kağıtları pek de iyi görünmüyordu çünkü. 

Cuma, Mayıs 22, 2026

Patronu değiliz

Global popüler kültürde Visibility Burnout (görünürlük tükenmişliği) ya da Performative Fatigue (performans yorgunluğu) gibi kavramlar dolaşıyor son zamanlarda. Sürekli fikir belirtme, anında tepki verme, her olaya bir espri yetiştirme ve ne olursa olsun “online kalma” baskısından doğan yeni bir tükenmişlik biçimi bu. İnsan çalışmaktan değil, durmaksızın kendisinin “editörü” olmaktan yoruluyor. “Şimdi ne söylesem, neyi paylaşsam, bu olaya nasıl bir yorum versem?” stresi. Henüz tam adı konmamış, sözlüklerde yeri ayrılmamış yeni nesil bir “felç” (kitlenme) hali.

Bana ilginç gelen şu: İnsan bedenen ya da ruhen yorulur, ev taşırsınız, tez yazarsınız, sabahladığınız işler ve zamanlar olur ve mecazen “geberirsiniz.” Buradaki mesele fiziksel efor değil. Mesele, sürekli bir şey “yayınlamak” zorunda hissetmek. Eskiden insan mesai bitiminde işten çıkınca yorulurdu, şimdi 7/24 kendi kişiliğinin sosyal medya yöneticisi olmaktan yoruluyor.

Bir arkadaşım var, tatlı bir nerd’tür ve gündemin dibini görmeden yaşayamıyor. Uyanır uyanmaz kendi deyişiyle “reaksiyon mesaisine” başlıyor. Sosyal medyada sürekli aktüel ve hızlı olmak zorunda hissettiği için, bu durumun trajikomikliğini de kendiyle alay ederek idare ediyor. Oysa mizah doğası gereği spontane bir şeydir, sosyal medya komikliği ise bunu planlı ve mekanik bir sahne performansına çevirdi. Artık çoğu insan düşünmüyor, refleks gösteriyor. Çünkü reaksiyon ekonomisinde hız, düşünceden daha değerli hale geldi.

Sessiz kalmanın bile riskli görüldüğü bir düzende, sırf görünür kalmak için konuşuluyor. İnsan da giderek kendi hayatına dışarıdan bakan bir gözlemciye dönüşüyor: Ne kadar öfkeli göründüğünü, ironinin dozunu, hangi fotoğrafın daha iyi çalışacağını hesaplayan kendi editörüne… Herkes kendi hayatının filmini, teaser’ını, mottosunu ve aforizmasını üretiyor artık.

Üstelik bu yük yalnızca sıradan kullanıcıların omuzlarında değil. Yazarlar, akademisyenler, müzisyenler, bağımsız sinemacılar… Eskiden onlardan eser üretmeleri beklenirdi. Şimdi ise görünür, güncel, esprili, siyaseten duyarlı, erişilebilir ve algoritmik olarak aktif olmaları da isteniyor.

İnternet ilk yaygınlaştığında, samimiyet gösteren insanların gerçekten farklı olacağına inanıyorduk Güzel yanılgıymış. Bugün kimse pek öyle bir sahicilik aramıyor artık. Samimiyet hazır gösterilerle, sahicilik ise her şeyi tiye alan ironilerle geçiştirilebiliyor. Önemli olan tek şey, ne pahasına olursa olsun sahnede kalmak.

Neticede hepimizin maaşsız, mesaisiz, istifası olmayan ikinci bir işi var artık. Kendi kendimizin işçisiyiz. Hayır, patronu değiliz Mıstık abi.

Perşembe, Mayıs 21, 2026

Taş gibiymiş memeleri

Bu yazıyı altı yıl önce yazmışım... Bugün tekrar önüme düşen bir fotoğraf vesilesiyle yineliyorum. Bilmeyenler olabilir diyerek hatırlatayım, fotoğraftaki hanımefendi Benli Belkıs namlı bir gece hayatı şöhreti... Uzun yıllar, aşkları ve serüvenleriyle erkeklerin dilinde yaşamış bir meydan okuyucu kadından söz ediyoruz. Fotoğrafta altmış yaşlarında olmalı, her daim bakımlı, kendinden emin ve eskilerin deyişiyle “dirhem yağsız” bir vakarla sahneyi izliyor. Seyredildiğinin farkında, bu farkındalıkla yaşıyor hatta...

Yazıyı niye yazmıştım...

Şaziye Karlıklı'nın Benli Belkıs kitabında (Doğan Kitap, 2018) bir anekdota rastlamıştım. Kitabın sonlarına doğru Çetin Altan'dan bir alıntı vardı. Belkıs'ın son günlerinde, Çetin Altan yaşadığı bir “manşeti” anlatmıştı.

İşte, içki masasında konuşurlarken Belkıs, artık her nedense bluzunu yırtıp Çetin Altan'a göğüslerini gösteriyor ve "bak hala memelerim taş gibi" diyordu...


Belkıs öldüğünde değil, yıllar sonra anlatılan bir hikâyenin kahramanıysa… Üstelik anlatıcısı dışında tek bir tanığı yoksa… İnsan ister istemez durup düşünüyor. Gerçekten yaşanmış bir hatıra mı bu, yoksa kadınlığıyla efsaneleştirilmiş bir figüre sonradan yakıştırılmış bir sahne mi?

Çünkü hikâye ziyadesiyle kusursuz. Fazla “erkek meclisi”ne uygun. Namlı bir gece hayatı kadını, yaşlanmış ama hâlâ meydan okuyan bedeniyle ortaya çıkıyor, bluzunu yırtıyor ve “bak hâlâ taş gibiyim” diyor, deme gereği duyuyor. Sanki magazin hafızasının kadınlardan beklediği son replik buymuş gibi.

Belkıs, yıllarca erkeklerin anlattığı hikâyelerin başrolündeydi. Rejimin “öteki”si, magazinin “orospusu”, erkek muhayyilesinin daimi provokasyonu… Böyle kadınların yaşlılığı bile uslu-edepli anlatılmıyor. Mutlaka bedeniyle, cinselliğiyle, hâlâ arzu uyandırıp uyandırmadığıyla hatırlanması gerekiyor.

Belki gerçekten yaşandı. Belki o bluz gerçekten yırtıldı. Ama bana, yaşanmış bir hatıradan çok, bir dönemin kadınlara bakışını ele veren “gazeteci fantezilerinden” biri gibi geliyor.

İnanmıyorum.

Çarşamba, Mayıs 20, 2026

Beyaz Kedi ve diğer jenerik şeyler





Beyaz kedi takıntım var. Algıda seçicilik işte, hemen fark ediyorum onları. Kıyamet kopsa küçümser gibi pıt pıt yürüyüp geçerler ya da bir köşeye kıvırılıp yalanırlar. Sessiz, yargılamayan, hafif kibirli. İnsanların dramatik halleriyle, duygulu görünme çabalarıyla pek ilgilenmezler.

Köpekler öyle değildir mesela. Biri bağırırsa onlar da havlar. Sen koşarsan onlar da koşar. Beyazlık temizlik demek ya, beyaz kediler yaşadıkları dünyanın kirli olduğunu bilir ama oraya ait değilmiş gibi davranırlar. “Salak mısın?” der gibi bakıp yollarına giderler.

Galiba bu kayıtsızlık onları estetik olarak güçlü yapıyor. Ya da ben romantize ediyorum. Her şeyin bağırdığı, herkesin poz verdiği bir çağdayız. İnsanlar sürekli bir şey hissettiklerini kanıtlamaya çalışıyor. Beyaz kediler ise bütün bu aşırılığın ortasında sanki başka bir frekanstan gelmiş gibi duruyor. Sanırım beni çeken şey biraz da bu cool halleri.

Bana hep bir tür hayalet gibi geldikleri için çizimlerde siyah-beyaz ya da stippling estetiği kullandım. Bir dedektif kadar bıkkın ve anlamaktan yorulmuş, bir femme fatale kadar mesafeli ve cazibeli durabiliyorlar.

Mıstık abinin hatırına jeneriklik kadınlar seçtim. Bazen pulp, bazen noir, bazen oryantalist bir fantezi, bazen punk bir yalnızlık içinde güzel kadınlar ve beyaz kediler çizdim. “Neye bakıyorsunuz?” der gibi onlar da bize baksın istedim. Figürler ne kadar yapay, teatral ya da erotize edilmiş olursa olsun, yanındaki beyaz kedi sahneyi bir anda gündelikleştiriyor. Sanki bizden önce burada yaşamış, bizden sonra da yaşamaya devam edecekmiş gibi.

Bilenler çıkacaktır; bütünüyle doğru değil ama şehir efsanesi de sayılmaz, beyaz kedilerin işitme sorunlarına yatkın olduğu söylenir. Özellikle mavi gözlü olduklarında bu ihtimal artar. İnsan bunu öğrenince, o kayıtsız ve cool halleri başka türlü görünmeye başlıyor. Dünyanın gürültüsünü gerçekten duymuyor olabilirler belki de.

Ya da ben, onların sessizliğine fazla anlam yüklüyorum. Dağılabiliriz. 

Taçlı Fahişeler

Reşat Ekrem’in Taçlı Fahişeler’i, daha en baştan ismiyle bile dikkat çekmek isteyen bir kitap. Bugünün ölçüleriyle nahoş, siyaseten fazlasıyla arızalı görülebilecek bir başlık ama belli ki döneminin erkek aklı açısından sorun sayılmamış. Reşat Ekrem’in kadınlardan söz ederken kendini hiç sakınmayan, yer yer hakir gören, yer yer küçümseyen iştahlı bir dili vardır. Hele söz yabancı kadınlara gelince daha da pervasızlaşır. Yani Taçlı Fahişeler derken monarşiye ya da aristokrasiye karşı özel bir husumet duyduğunu sanmayın.

Afrodit’ten “şehvet mabudesi” diye söz ediyor. Zoi’yi, Bizans’ı “muhteşem bir umumhaneye” çeviren kadın olarak anlatıyor. Helen’i “fuhşuyla Troya muharebelerine sebep olan kadın” diye tarif ediyor. Lukreçya ise onun satırlarında, fuhuş ve cinayet bahçelerinde açmış masum bir çiçeğe dönüşüyor.

Reşat Ekrem skandal anlatmak istiyor. Bunu da çoğu zaman abartılı, kışkırtıcı, ucuz heyecanı seven bir üslupla yapıyor. Fakat dikkat çekici başka bir taraf daha var: Anlatılan kadınların hiçbiri Türk ya da Müslüman değil.

Gazete tarihçilerinin aktüele olan meyilleri, ticari kaygıları, durmaksızın yazmak zorunda oluşları, o ajitatif dili bir ölçüde açıklıyor aslında. Dehşetli bir iştahla yazıyorlar; sürekli köpürten, kışkırtan, dikkat çekmek isteyen bir dili normalleştiriyorlar da diyebilirdim. Bu tarafı o kadar da şaşırtıcı gelmiyor bana.

Asıl ilginç olan başka bir yerde başlıyor. Reşat Ekrem’in, tamamen erkeklerden oluşan Babıali dünyasında, kadınları küçümseyen bir neşeyle yazması… Hüseyin Rahmi’de, Nahid Sırrı’da da rastlanan o huzursuz ton. Çünkü bu yalnızca tahkir değil. İçinde imrenme, haset, kırgınlık ve bastırılmış bir hayranlık da taşıyor. Öfkeli ama aynı zamanda mağlup bir “erkeklik” hali bu; kadınları küçümseyerek erkekler dünyasının onayına sığınan, orada kendine bir yer açmaya çalışan huzursuz bir erkeklik.

Acaba bu “kadın tahkiri”, bazı yazarları dönemin heteronormatif erkek gazetecileriyle ruhsal bir ortak paydada buluşturup onlara geçici bir konfor alanı mı sağlıyordu? Bu nahoşluğun ne kadar farkındaydılar?

Salı, Mayıs 19, 2026

Yapı

Bilmem farkında mısınız? Sosyal medya ve popüler kültürün diline pelesenk olmuş bir “yapı” var, işte yukarıda, gizli saklı bir yerde birileri var, o birileri ne isterse o oluyor, neyin olup olmayacağına o “yapı” karar veriyor. Üç beş yıl önce elitler deniyordu. Ben büyürken “dış mihraklar” vardı, hemfikir olamayıp düşmanı “iç ve dış mihraklar” olarak geliştirmişlerdi.

Uygarlık tarihinde insanın ilk düşmanı “kurtlar” olmuş, kurt ve köpeğin evcilleştirilmesi biraz ondan. Onları evcilleştirirlerse doğaya hükmedeceklerine inanmışlar. Bu kadar kurt efsanesi de oradan geliyor. İşte boz renkli bir kurtla Ötüken’den çıkan Türkler, kurt sütü içen Romalılar, kurtların büyüttüğü yarı vahşi kahramanlar filan… Sonra galiba en çok “sıçan” onu çok ürkütmüş, iğrenmiş, hastalık taşıdığını düşünerek ona çok saldırmış. Geceleri insanlar uyurken ortaya çıktıkları için tiksintiyle karışık bir dehşet hissi duymuş. Veba hastalığıyla özdeşleştirilmiş ve her türlü pejoratif nitelemenin içinde kullanılmış.

Sonrası modern dönem düşmanları, mikrop ve virüs. Pandemi sırasında sokaktayım, en az otuz kilo kitap taşıyorum, ofise yürüyorum. Kaç pencere açıldı, “maskeni takkkk!” diye kaç kişi bağırdı bilemezsiniz. Hepi topu dört yüz metre, yük taşıyorum, of puf işte, maskemi takmadım. O gün insanlar sadece virüsten değil, kurallara uymayanın yarattığı o “belirsizlikten” korkuyordu. Korku, kısa sürede ahlaki bir öfkeye dönüşmüştü. İnsanlar sadece korunmaya çalışmıyor, korkmayanları da cezalandırmak istiyordu.

Eskiden ormandan bekliyorduk düşmanı, şimdi algoritmanın, sermayenin, devletin, örgütlerin, lobilerin, gizli ağların içinde saklandığına inanıyoruz. İnsan zihni, başına gelen büyük felaketlerin rastlantısal olduğuna inanmak istemiyor. Çünkü rastlantı daha korkutucu. Deprem oluyor, salgın çıkıyor, ekonomik kriz geliyor, hayat altüst oluyor ama hepsinin ardında kimselerin olmaması fikri daha korkutucu geliyor insana. O yüzden iştahla bir fail arıyoruz. Gizli bir akıl, görünmeyen bir merkez, bir “yapı”…

Dün kurtlardı, sıçanlardı, cadılardı. Sonra komünistler, yabancılar, göçmenler, virüsler oldu. İnsan değişiyor ama zihnin çalışma biçimi çok değişmiyor. Belirsizlik büyüdükçe görünmez düşmanlara daha fazla ihtiyaç duyuyoruz. İnsan korkusunu soyut halde taşımakta zorlanıyor. Ona bir yüz, bir gövde, bir isim vermek istiyor. Çünkü birilerini suçlayabilirsek, dünyanın yeniden açıklanabilir hale geldiğine inanıyoruz.

Herkesin ağzındaki “yapı” dediğimiz şeyin asıl gücü burada. Hayatın karmaşasını sadeleştiriyor. Dağınık korkuları tek bir hikâyede topluyor. Her şeyi birbirine bağlayan gizli bir akıl olduğuna inanırsak, kaos biraz olsun katlanılır hale geliyor.

Pazartesi, Mayıs 18, 2026

Balonların Sessizliği

Çocukken çizgi romanlarda herkesin ünlem işaretiyle biten cümlelerle konuşması ilgimi çekerdi. Herkes heyecanlıydı, birazdan daha büyük bir şey olacakmış gibi konuşuyordu. Edebiyatta bu kadar çok ünlem yoktu, çizgi romanlar “adeta” bağırıyordu. Yaşım ilerledikçe, türe daha farklı bir gözle baktıkça, okuduğum balonları orijinalleriyle kıyaslamaya başladım. Batı’daki nitelikli metin işçiliğini ve esere doğrudan katkı sunan kaligrafi tercihlerini gördükçe, bizde uzun yıllar “kafaya göre” yapılan çeviri ve balonlamanın yerli çizgi romana ne denli irtifa kaybettirdiğini daha iyi anlıyorsunuz.

Bizim çizgi roman geleneğimizin kaligrafiyi anlatımın organik bir parçası olarak kullandığını söylemek kolay değil. Önemli eserlerimizin ilk olarak gazetelerde tefrika edilmesi, asıl amacı okuru o köşede daha fazla tutmak olan bir yayıncılık refleksi doğurdu. Bu yüzden de “anlatım kutusu” dediğimiz, metne dayalı betimleyiciliğe fazlasıyla yüklenildi. Öyle ki, çizerin binbir emekle resmettiği sahne, hemen altındaki kutuda ayrıca yazıyla anlatılıyordu.

Yıllar içinde konuştuğum pek çok yerli çizerin, okurun metin olmadan sadece panellere (karelere) bakarak sahneyi anlayamayacağına inandığını fark ettim. Sırf “okur anlamaz” kaygısıyla, görsele sürekli anlam pekiştirici metinler boca ediliyordu. Çizim, tek başına yeterli bir anlatıcı sayılmıyordu. Yazı, resmi denetleyen ve ona güvenmeyen ikinci bir otorite gibi çalışıyordu.

Örneğin Sezgin Burak’ın Tarkan’ında görseli geliştiren değil, onu harfiyen açıklayan uzun betimlemeler vardır. Çizgi roman teorisindeki karşılığıyla bunlar “tekrarlayıcı (duplicative) metinlerdir.” Aslında gereksiz birer fazlalıktırlar. O betimleme kutularını çıkarsanız bile eser anlamından hiçbir şey kaybetmez, çünkü görsel ardışıklık zaten kendi hikâyesini doğru biçimde kurmaktadır.

Benim kuşağım, çizgi romanda anlatım kutularının vasiliği olmadan da hikâye anlatılabileceğini ilk kez Giancarlo Berardi’nin Ken Parker’ından öğrendi desek yeridir. Berardi, “az sonra”, “tam o esnada” gibi okuru çocuk yerine koyan bağlayıcı anlatım kutularını kullanmadan, daha sinematografik (Visual Ellipsis) bir anlatım kurmuştu. Zamanın ve mekânın değişimini gösteren o didaktik ibareler olmadan da paneller arasında pekâlâ geçiş yapılabiliyordu.

Anlatım kutularının bu ilkel işlevi değiştikçe, “iç ses” kullanımı da evrildi. Önce düşünce balonunun yerini alan bir geçiş dönemi yaşandı, ardından çizgi romanı daha edebi hale getiren yeni bir estetik gelişti. 1980 sonrası Amerikan çizgi romanında, o eski düşünce balonları ve kuru anlatım kutuları artık fazla “karikatürize”(cartoony)  bulunuyordu. Sertleşen, yetişkinleşen ve kara film estetiğine yaklaşan grafik romanlar, kahramanın iç sesini öne çıkardı. Anlatım kutuları, artık sinemadaki dış ses (voice over) tekniği gibi, karakterlerin kendileriyle hesaplaştığı edebi itiraf alanlarına dönüştü.

Seksenli yıllarla birlikte düşünce balonları, yerini bu iç ses kutularına bırakarak arkaik bir anlatım biçimi haline geldi. Eskiden okura karakterin zihnini doğrudan açma kolaylığı sağladığı düşünülürdü, oysa fazla açıklayıcıydı ve zamanla anlatıyı hantallaştırdığı kabul edildi. Karakterin ne düşündüğünü yazarak dikte etmek yerine, bunu göstermenin daha rafine yolları vardı. Bu yeni yaklaşımda sinema dilinin etkisini göz ardı edemeyiz. Malum, kamera karakterin zihnini tepesinde beliren bulutlarla açıklamaz, bakışla, sessizlikle ya da kadrajla ima eder.

İşin bir de “lettering grammar” (kaligrafi grameri) denilen teknik boyutu var ki, doğrudan okurun algısını yönetir. Çizgi romanda gözün panel içindeki hareketi önceden hesaplanır. İlk konuşan karakterin balonu genellikle sol üste yerleştirilir, yanıt veren karakterinki ise sağa ve biraz daha aşağıya istiflenir. Bu okuma yönü ve hiyerarşi bozulursa, sahnenin ritmi de çöker. Balon içindeki metin, ovalin merkezine dengeli oturmalı, harfler nefes almalıdır. Balonun kuyruğu karakteri işaret eder ama ağzının içine kadar girmemelidir. Unutulmamalıdır ki iyi bir çizgi romanda metin balona değil, balon metne göre çizilir. Balonlar mümkün olduğunca yukarıda tutulur ki alt taraftaki görsel dünya boğulmasın. Fısıltılar kesik çizgilerle, bağırmalar ise patlayan asimetrik formlarla verilir.

Temelde konuşma balonu “şimdi”ye ve karaktere aittir, dramatik anın, diyalog ritminin ta kendisidir. Anlatım kutusu ise geçmiş zamana veya dışarıya aittir, bir anlatıcıya ait yorumlar barındırabilir, zaman atlatabilir, daha edebi bir ton taşıyabilir. Kısacası balon sahnenin içindeki sesi temsil eder, anlatım kutusu ise sahnenin dışından gelen yankıyı.

Bu kuralların kusursuz işlemesi, okurun onları fark etmemesi içindir. İyi bir balonlama ve kaligrafi, doğası gereği görünmez olmak zorundadır. Eğer okur hikâyeyi takip ederken balonun biçimine, yerleşimine ya da hatasına takılıyorsa, orada anlatıyı sakatlayan bir zaafiyet var demektir.

Belki de bu yüzden, çocukluğumuzun o durmaksızın bağıran çizgi romanlarından sonra, balonların yerini doğru tasarlanmış bir sessizliğe bıraktığı modern çizgi romanları okumak bizi sanata biraz daha yaklaştırıyor.


Not: Yazıyı çizgi romanlarımın kaligrafisini yapan arkadaşım Elif (Kut) için yazdım. Bu konunun konuşulmamasına içerliyordu. Kendi adıma ileride meseleyi geliştirebilir, devam edebilirim gibi geliyor. Bir de yanlış olmasın, düşünce balonları mizahi çizgi romanlarda ve mangalarda kullanılmaya devam ediyor. Ben biraz "bize" ve bizi etkileyenlere bakarak bir yorum yaptım. 

Pazar, Mayıs 17, 2026

Devamını yazıyorum


Otuz yıl önce “Türkiye’de Çizgi Roman” isimli bir kitabım yayımlandı. İlk çalışmam olduğu için türlü naiflikler ve yavanlıklar içeriyordu ama bana sahiden akademi yolunu açtı. Hayatımın uzunca bir dönemini üniversitede çalışarak sürdürebildiysem, o ilk kitabın sayesinde oldu. En azından ben  “minnetle” öyle hissettim.

Yıllar içinde o kitabın devamını yazmak, başka türlü yorumlamak, aynı metne daha farklı bir “tarih” dizgesi kurabilmeyi hep istedim. İnsan zamanla yalnızca bilgi biriktirmiyor, bakışı da değişiyor çünkü. Otuz yıl önce gördüğünüzle bugün gördüğünüz aynı olmuyor. Ama iş yoğunluğu, hayatın savrulmaları, ilgilerin değişmesi, belki de planlı çalışamamak yüzünden bunu bir türlü gerçekleştiremedim.

Bu ayın başında bu kitabın bir tür devamı ya da yeni bir yorumunu yazmaya giriştim. Bir borç ya da mecburiyet gibi hissettiğim şeyi, yazarak “kapatmak” istiyordum. Nihayet başlayabildim.

Bilenler için yeni değil ama ben hemen her metnimi elle ve deftere yazarak tamamlıyorum. İşler beklediğim gibi giderse, Temmuz sonunda bitirmeyi, kitap olarak bu yıl içinde yayımlatmayı hedefliyorum. Böyleyken böyle Romalılar…

Cumartesi, Mayıs 16, 2026

Seyrüsefer Defteri 179

++ Big Mistakes Sea1 Ep5 ve 6'yı seyrettim (29 Nisan).++ Los colonos (2023) ezber bozan gerçekçi havası itibarıyla ilginç, tahkiye başka türlü işleyebilirmiş, belgesele yakın durmak istemiş (28 Nisan).++ Big Mistakes Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (27 Nisan).++ AlphaMales Sea5 Ep5 ve 6'yı seyrettim (26 Nisan).++ The Bourne Identity (2002) temposu halen güçlü ama zamana yenilmiş estetiği ve gişe standartları fark ediliyor (25 Nisan).++ Big Mistakes Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (24 Nisan).++ AlphaMales Sea5 Ep3 ve 4'ü seyrettim (23 Nisan).++ Love & Death Sea1 Ep5 ve 6'yı seyrettim (22 Nisan).++ Once Upon a Time in... Hollywood (2019) tekrar seyredince film değil sahne seyrediyor insan, sonra da filmin önüne geçen sahneler olması üzerine düşünüyor (21 Nisan).++ 180 (2026) malzemeyi kullanma biçimi, gerçeği kurma tarzı ilginç yoksa epeyce vasat altı (2o Nisan).++ AlphaMales Sea5 Ep1 ve 2'yi seyrettim (19 Nisan).++ Lidia Poet Sea3 Ep1 ve 2'yi seyrettim (18 Nisan).++ İstanbul Seyahati (16-17 Nisan).++ Balls Up (2026) mizahi olarak kötü, oyuncu enerjisi de kurulamamış (15 Nisan).++ Love & Death Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (14 Nisan).++ Vladimir Ep3 ve 4'ü seyrettim (13 Nisan).++ How to Make a Killing (2026) Tuna ve Emrah'la gittik, önce arkaik göründü, epey eksiği var ama finali beğendim (12 Nisan).++ Düğün Evi (2025) fena halde kötü, ileride bir gün Amazon'da yayımlanan kötü komedi filmleri diye bir kategori olacak (11 Nisan).++ Crime 101 (2026) oldschool iş olmuş, iyi kadro, derinliği güzel, türün hakkını vermiş (10 Nisan).++ Hard Rain (1998) yağmur ve sel altında hırsız-polis ekseni, o kadar çok karavana kurşun atılıyor ki (9 Nisan).++ Young Sherlock Sea1 Ep5 ve 6'yı seyrettim (8 Nisan).++ Vendo cara la pelle (1968) ayın westerni, trash ve pulp, Shane taklidi (7 Nisan).++ The Housemaid (2025) filmde hem bir şey var, hem de hiç yok gibi, Sweeney oynamasa konuşulur muydu, o kadar emin değilim, bana ilginç gelmedi (6 Nisan).++ Scarpetta Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (5 Nisan).++Young Sherlock Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (4 Nisan).++Thrash (2026) ayın fırtına ve köpek balığı filmi, vasat altı (3 Nisan).++ Bad Company (1972) alternatif western yorumu, gerçekçiliği ve bence büyüme hallerini anlatabilme mahareti nedeniyle nefis film (2 Nisan).++ Lidia Poet Sea2 Ep7 ve 8'i seyrettim (1 Nisan).++

Cuma, Mayıs 15, 2026

Güzel Şeyler Listesi

Flaubert yaparmış, güzel şeyleri listelermiş, yirmili yaşlarımın başındaki beni de etkilemiş olmalı ki taklit etmişim. Şimdi düşünüyorum da, bu tür listeler aslında epeyce hüzünlüdür, kaybolmak üzere olan şeylerin envanteri gibidirler. Çok da anlamadan melankoliye kapılmışım.

Bir iki eski-yeni arkadaşımla konuştum, genel olarak böyle bir listeyi “hayatı yaşamaya değer kılan şeyler” gibi anladılar. Küçük mutluluk katalogları ya da kişisel sığınaklar gibi de okunabilirler halbuki. Yirmi yaşındaki listemde “Ayaş domatesi” var ama hemen yanında “kalbi hızlandıran şeyler” yazmışım. Neyi kastettiğimi bilmiyorum artık, biraz edepsiz, biraz edebi görünmek istemişim galiba. “Yeşil çoraplı kız” da var mesela. Pek hatırlamadığım bir genç kadını listeye katmışım. Şimdiki hafızamda var mı yok mu kategorisinde halbuki.

Şimdi olsa nasıl bir liste yapardım diye düşündüm. Mutlaka “çilek” yazardım. Gece benim sokaktan yürüyerek geçen insanların ayakkabı tıkırtılarını seviyorum. Bir arkadaşım eski çizgi romanların arasından çıkan ekmek kırıntıları dedi, bir başkası kedi gurultusu. Bir başkası plak cızırtısı. Dünyanın en şahane müziğinin, kimsenin artık hatırlamadığı bir dizinin jeneriği olduğunu söyleyen bile oldu. Bir saat sonra “Frigo Buz” yazdı aynı arkadaş.

Walter Benjamin, çocukluk hatıraları ve oyuncaklardan girip, kaybolmadan önce tutulmaya çalışılan şeylerden söz eder. Abdülhak Şinasi Hisar’ın şehir estetiğini, Selim İleri’nin buruk cümlelerini, Tanpınar’ın eski bir şarkının etrafında dolaşan boşluk hissini de aynı heybeye koyabiliriz. Henüz çürümemiş şeyler var demek istiyorlar Mıstık abi.

Dün gece bir arkadaşım, “Sığınak mı arıyorsun?” diye yazdı. Algoritmik kaostan, nostalji bağımlılığından filan söz etti uzun uzun. Payladı beni. Sonra da aynı konuşmanın ortasına annesi vefat ettiği için tadamayacağı yemekleri bıraktı. İnsan en çok kendi çelişkilerini saklayamıyor galiba. Kimse üzgünüm diyemiyor ama herkes bir “kayıpla” konuşuyor.

Eco’ya göre liste yapmak biraz da sonsuzluk karşısında paniklemek anlamına geliyor. Dünyayı toparlamak, elde tutmak, dağılmasını geciktirmek istiyoruz belki de. Dünya çok hızlı değiştiğinden yaralarımızı pansumanlıyoruz. Böyle bir listeleme yapıyoruz çünkü bazı şeylerin kaybolduğunu bir türlü kabul etmek istemiyoruz.

Benim bilmem kaç yıl arayla tuttuğum kayıtlar, nesnelerin fiziksel varlığından ziyade, onlara yüklediğim duygusal belleğin birer dökümü elbette. Gelecekten korkuyoruz. Bugüne geçmişin gücüyle direnebileceğimizi düşünüyoruz. Belki sevdiğimiz şeyleri önemseyince daha değerli insanlar olacağımıza bile inanıyoruz.

Laf uzamasın, kırmızı mürekkepli kalemlerden bahsetmiş miydim? Güzel şeyler kurşun kalemle yazılamaz elbette…

Perşembe, Mayıs 14, 2026

İki Üşütük

Gırgır, 1980’de, dokuzuncu yaşını kutlarken, gündelik hayatta ölümlerin çoğalarak normalleştiği başka bir dönemimizde, bütün popüler kahramanlarını birbirlerini dövüp paralarken resmederek kapağına taşımış: “yıldönümlerini günümüzün modasına uygun olarak kutlayan Gırgır Takımı” diyerek bir açıklama yazmıştı. Utanmaz Adam, Korna’nın boğazını sıkarken, omzunda testereyle kafasını kesen Zihni Sinir vardı veya Bediş, Hasan’ın Saksısı’nı, Korna’ya patlatmak üzereydi. Dokuz ayrı çizgi roman kahramanı birbirleriyle kıyasıya dövüşüyorlardı. Avni, Avanak Avni, Hasbi Tembeler, Gaddar Davut vs… O kapakta Altan Erbulak ile Orhan Alev’in kendilerini tipleştirdiği İki Üşütük te yer alıyordu. Bir başka deyişle kapakta kavga edenler arasında iki yazar-çizer vardı.

Yaşadığımız dönemde, mizah dergilerinde, çizgi romanlarımızda, yazar ve çizerlerin kendilerini tipleştirmeleri okur için alışıldık bir durum olabilir. Geçmişte, bu denli rağbet gören bir eğilim değildi, anlaşıldığı kadarıyla uygun da görülmüyordu. Hikâyenin kendisi ya da mesele edilen olgu, eserin üreticisinden daha önemli sayılıyordu, öyle ki, kimin ürettiği dahi o derece hayati değildi. Çizgi tarihimizin ilk dönemlerine baktığımızda, tek tük örnekler yok değil, örneğin Cemal Nadir, kendisini aralıklarla çizerdi. Gırgır’la ilintili düşünürsek, Oğuz Aral, ilk dönemlerinden itibaren her çalışmasında kendisini hikâyelere kattı. Hakeza, Altan Erbulak, gazetelerin ön sayfasında günlük siyasi karikatürler çizerken bile, kendisini çizgileştirirdi. Aral ile birlikte, 1950’li yıllarda, Yeni Sabah gazetesinde günlük bantlar çizerlerken, birbirlerinin öykülerine tip olarak dâhil olurlardı. Gırgır’a kadar kendilerini en çok çizen iki isim, sanıyorum Aral ve Erbulak’tır. Tiyatroya yakınlıkları, tek kişilik sahne performansları yapmaları, geniş anlamıyla oyunculukları, bu eğilimlerinde etkili olmuş olabilir. Okura “bu hikâyeyi size anlatan benim” demenin, kendini komikleştirmenin veya kahramanlaştırmanın garip bir tarafı yok kuşkusuz, demek istediğim onlar aracılığıyla yaygınlaşarak normalleştiler. Buna rağmen tersi de oldu, örneğin Engin Ergönültaş, ne kendisini çizdi ne de bir başkasının kendisini çizmesine izin verdi.

İlk kez 1978 yılında yayımlanan İki Üşütük, Gırgır’ın mutfağını anlatan bir çizgi romandı. Altan Erbulak ile Gırgır tarzı çizgi romanların ünlü senaristi Orhan Alev’i tipleştiriyordu. İkili, haşarı oğlan çocukları gibiydiler, sürekli işten kaytarıyor, Oğuz Aral’ı kandırmaya, Dürdane isimli güzel dergi sekreterini tavlamaya çalışıyor, aralarında rekabete giriyor, Çaycı Kambiz’in tuzaklarına düşüyorlardı. İlk dönem İki Üşütük, klasik anlamda bir çizgi roman sayılmazdı. Süreklilik taşıyan bir olay örgüsünden çok, Erbulak’ın çizdiği bağımsız absürd esprilere dayanıyordu. Günümüz dergilerinde on yıllardır süren esprici-çizer ortaklıklarının tipik bir örneğiydi. Hatta, bana kalırsa, o başlangıçtaki espriler, absürd mizahın o dönem için yenilikçi örnekleriydi, elindeki silahı polise teslim eden adam “çok sarhoştum, ne yaptığımı hatırlamıyorum. Kapıyı iki yerinden vurdum, cezam neyse razıyım” derken arkada iki yerinden vurulmuş, menteşelerinden çıkmış, acıyla kıvranan kapı görülüyordu. Eskimo, evinden çıkarak “kapatın şu sayfayı donuyoruz” diye bağırıyordu. Sonraları bu absürd havadan uzaklaşıldı, dergiyle uyumlu olarak televisüel espriler çoğaldı, dizi, aktüele ve hafiften erotizme yaslanan bir komiklikle kendini yeniden biçimlendirdi.

Altan Erbulak, diziyi çizerken elli yaşındaydı, bir başka deyişle o yıllarda pek çoğu yirmili yaşlarda olan Gırgır kadrosunun en yaşlı isimlerinden biriydi, örneğin birlikte çalıştığı Orhan Alev’den yirmi bir yaş büyüktü. Öte yandan dizide ya da Gırgır’ın içinde kimseyle bir yaş hiyerarşisi kurmuyor, rekabete girmiyor, mesleki hırslara kapılmıyordu. Her zaman çok yoğun ve çalışkandı, enerjik ve pozitifti, işini yapıyor ve bir başka işe yetişmek için tekrar koşuyordu. İki Üşütük yayımlanırken eş zamanlı olarak gazinolarda komedyen olarak sahneye çıkıyor, televizyonda canlı yayında karikatür çiziyor, tiyatro oyunlarında rol alıyor, gazetelere günlük-haftalık iş yetiştiriyordu. Erbulak, uzun bir dönem, açık ara, ülkenin en ünlü çizeriydi, sempati dolu ilgi çekici bir popülerliğe sahipti: “Kendimi [aynada] ilk gördüğümde öyle güldüm, öyle güldüm ki… Bu surat olsa olsa karikatür olur dedim ve başladım çizmeye” diyordu. Bugün dahi, o ölçüde sevilen ve bilinen, farklı mecralarda kendini kabul ettirebilen bir başka çizgi üreticimiz yok.  İki Üşütük, ister istemez, böylesi bir tanınırlığın izlerini taşıyordu. Açıkçası, dizi biraz da Erbulak’ın kişisel köşesi gibiydi. Aralıklarla Üşütükler adıyla yayımlanıyor, Orhan Alev dışında başkaları da espri veriyor, hikâyede ona hempalık ediyordu. Erbulak’ın gündelik hayatı ve televizyon yıldızlığı hikâyelere dâhil edilmekle birlikte dizinin amacı derginin çalışanlarını komikleştirerek kahramanlaştırmak, okurla yakınlaşabilmek, samimi bir dil kurabilmek olduğu için Erbulak’ın asıl işi çizerlik gibi gösteriliyordu. Buna göre diğer işler para içindi, geçiciydi, önemsizdi. Gerek Erbulak gerek Orhan Alev, kıt kanaat geçinen, tembel ve hazcı iki kafadar gibi anlatılıyorlardı, hafiften saftılar, kolay kandırılıyor, kolay çuvallıyorlardı. Sevimli ve iyimser, kin tutmayacak kadar naif ve balık hafızalıydılar.

Dizinin mizahı, tiyatro kökenli komedyenlerin televizyonda yaptıkları skeçleri, hatta Yeşilçam’ın ikili komiklerini andırıyordu. Erbulak, gazinolarda ve televizyonda benzer espriler yapıyor; siyasete, genel ahlaka, tabulara veya underground denebilecek bir koyuluğa hiç bulaşmıyordu. Orhan Alev de bu tarzın uzun yıllar en önemli üreticilerinden biri oldu. Öyle ki, Gırgır’ın kimilerince Mad dergisine benzetilmesinde pay sahibi olduğu iddia edilebilir. Popüler figürleri ve klişeleri makaraya alan, sözden çok hareket komiği kullanan ve güzel kadınlar karşısında aptal erkek kahramanların aczine odaklanan bir mizah anlayışı vardı. Amerikan tarzı, sürpriz son kareli, tek etkiye odaklanan komik çizgi hikâyelerin yaygınlaşmasında katkısı büyüktü. Doksanlı yıllarda, özel tv kanallarının açılmasıyla mizah dergileri büyük tiraj kaybederken gerekçe olarak Gırgır tarzı mizahın (gevşeyen sansürle birlikte) televizyona taşınması gösteriliyordu. Mizah dergileri o tarihten sonra televizyonda anlatılmayanı anlatma tercihinde bulunarak esprilerini başkalaştırdılar. İki Üşütük, bizatihi kendisi televizyon yıldızı ünlü bir üreticisi olan, beyazcamın parodileştirildiği yılların çizgi romanıydı. Bugün o esprilerin çoğu eskimiş görünebilir. Ama Gırgır’ın insan yüzü hâlâ büyük ölçüde Altan Erbulak’ın çizgilerinden hatırlanıyor . Gırgır yazar ve çizerleri, en çok Erbulak’ın fırçasıyla çizgileştirildiler desek yanlış olmaz. Erbulak, 1988 yılında vefat edince, dergi mutfağını anlatan başka çizgi romanlar kullanıldı ve galiba onların en ünlüsü, arada Üşütükler’e espri veren Hasan Kaçan’ın, Ergün Gündüz’le birlikte yaptığı Hasan ile Ergün oldu, mizah mantığı büyük ölçüde aynıydı.


Çarşamba, Mayıs 13, 2026

Gürültüde Yazmak

Akademisyen değilim. Doktora eğitimim var ama üniversiteden istifa edeli neredeyse yirmi yıl oldu. O dönemki akademik yoğunlaşmanın kıyısında bile değilim artık. Burada yaptığım şey daha çok düşünmek, çağrışımlar kurmak, bazen birbirine uzak görünen şeyler arasında bağlantılar aramak. Kendime ve okuyanlara zihin açıcı bir perspektif sunabiliyorsam ne ala.

Biraz da yaptığım işlerin baskısından çıkabilmek için yazıyorum. Popüler kültür hakkında düşünüyor, yazıyor ve konuşuyorum. Bu alanın doğası gereği kesin yargılar üretilebileceğine inanmıyorum. Aynı bağlam içinde size çelişkili görünebilecek yorumlar yapabilirim. Bunun bir kısmı düşünme arayışlarımdan, bir kısmı da popüler kültürün kendi hareketli yapısından kaynaklanıyor.

Üstelik zaman sürekli değişiyor. İçerikler artık yalnızca bilgiyle değil; öfke, hüzün, kıskançlık, şefkat gibi duyguların tetikleme gücüyle dolaşıma giriyor. Sürekli dikkatimizi çekmeye çalışan metinlerle karşılaşıyoruz. Bir süre sonra bütün dünyanın aynı tonda konuştuğunu sanıyoruz. Algoritmik bir yorgunluk içindeyiz. Durmadan yönlendirildiğimiz, sürekli bir şeylerin önerildiği bir ortamda, kendi merakımızdan ve arzumuzdan bile şüphe eder hale geliyoruz.

Geçmiş hakkında yazıyorum örneğin, ama bunu “eski güzel günler” duygusuyla yapmıyorum. Yine de öyle anlaşılabilirim. Çünkü nostalji enflasyonu içinde yaşıyoruz. Geçmişi bir hatıradan çok dekor gibi görmeye başladık.

Benzer bir durum gündelik duygular için de geçerli. İnsanlarda genel bir beğenmeme hali hâkim. Her şeye karşı hafif alaycı, mesafeli ve “cool” bir poz var. Üstelik o poz zamanla insanın gerçek duygusunu ifade edemediği bir kabuğa dönüşüyor. Kişisel olarak bundan etkilenmemeye çalışıyorum. Ne böyle görünmek isterim ne de dünyaya oradan bakmak hoşuma gider.

Günlük tadında yazılar yazıyorsanız, zamanın ruhundan ve algoritmik “sokaktan” etkilenmeniz kaçınılmaz. Yazdıklarım için “doğal”, “samimi”, “filtresiz” gibi iddialı laflar edemem. Siz kendinizi korusanız bile okur, gündem, dolaşım biçimleri ve platformlar yazının içine sızıyor. Bir bakmışsınız, hiç konuşmayı düşünmediğiniz şeyler sizin de meseleniz haline gelmiş.

Genel olarak kapalı bir hayat yaşıyorum. Sosyal medyayı çok sınırlı kullanıyor ve takip ediyorum. Bunu bir avantaj ya da mazeret olarak söylemiyorum. Çok farklı şeyler hakkında yazdığımı iddia edemem ama az insanın ilgilendiği şeyler üzerine düşündüğümü biliyorum. Burayı hafif gülümseyerek bitireyim: Belki de bu, benim küçük avantajım. Ya da bahanem. İkisi birbirine bazen fazlasıyla benziyor.

Related Posts with Thumbnails