Pazartesi, Mayıs 18, 2026

Balonların Sessizliği

Çocukken çizgi romanlarda herkesin ünlem işaretiyle biten cümlelerle konuşması ilgimi çekerdi. Herkes heyecanlıydı, birazdan daha büyük bir şey olacakmış gibi konuşuyordu. Edebiyatta bu kadar çok ünlem yoktu, çizgi romanlar “adeta” bağırıyordu. Yaşım ilerledikçe, türe daha farklı bir gözle baktıkça, okuduğum balonları orijinalleriyle kıyaslamaya başladım. Batı’daki nitelikli metin işçiliğini ve esere doğrudan katkı sunan kaligrafi tercihlerini gördükçe, bizde uzun yıllar “kafaya göre” yapılan çeviri ve balonlamanın yerli çizgi romana ne denli irtifa kaybettirdiğini daha iyi anlıyorsunuz.

Bizim çizgi roman geleneğimizin kaligrafiyi anlatımın organik bir parçası olarak kullandığını söylemek kolay değil. Önemli eserlerimizin ilk olarak gazetelerde tefrika edilmesi, asıl amacı okuru o köşede daha fazla tutmak olan bir yayıncılık refleksi doğurdu. Bu yüzden de “anlatım kutusu” dediğimiz, metne dayalı betimleyiciliğe fazlasıyla yüklenildi. Öyle ki, çizerin binbir emekle resmettiği sahne, hemen altındaki kutuda ayrıca yazıyla anlatılıyordu.

Yıllar içinde konuştuğum pek çok yerli çizerin, okurun metin olmadan sadece panellere (karelere) bakarak sahneyi anlayamayacağına inandığını fark ettim. Sırf “okur anlamaz” kaygısıyla, görsele sürekli anlam pekiştirici metinler boca ediliyordu. Çizim, tek başına yeterli bir anlatıcı sayılmıyordu. Yazı, resmi denetleyen ve ona güvenmeyen ikinci bir otorite gibi çalışıyordu.

Örneğin Sezgin Burak’ın Tarkan’ında görseli geliştiren değil, onu harfiyen açıklayan uzun betimlemeler vardır. Çizgi roman teorisindeki karşılığıyla bunlar “tekrarlayıcı (duplicative) metinlerdir.” Aslında gereksiz birer fazlalıktırlar. O betimleme kutularını çıkarsanız bile eser anlamından hiçbir şey kaybetmez, çünkü görsel ardışıklık zaten kendi hikâyesini doğru biçimde kurmaktadır.

Benim kuşağım, çizgi romanda anlatım kutularının vasiliği olmadan da hikâye anlatılabileceğini ilk kez Giancarlo Berardi’nin Ken Parker’ından öğrendi desek yeridir. Berardi, “az sonra”, “tam o esnada” gibi okuru çocuk yerine koyan bağlayıcı anlatım kutularını kullanmadan, daha sinematografik (Visual Ellipsis) bir anlatım kurmuştu. Zamanın ve mekânın değişimini gösteren o didaktik ibareler olmadan da paneller arasında pekâlâ geçiş yapılabiliyordu.

Anlatım kutularının bu ilkel işlevi değiştikçe, “iç ses” kullanımı da evrildi. Önce düşünce balonunun yerini alan bir geçiş dönemi yaşandı, ardından çizgi romanı daha edebi hale getiren yeni bir estetik gelişti. 1980 sonrası Amerikan çizgi romanında, o eski düşünce balonları ve kuru anlatım kutuları artık fazla “karikatürize”(cartoony)  bulunuyordu. Sertleşen, yetişkinleşen ve kara film estetiğine yaklaşan grafik romanlar, kahramanın iç sesini öne çıkardı. Anlatım kutuları, artık sinemadaki dış ses (voice over) tekniği gibi, karakterlerin kendileriyle hesaplaştığı edebi itiraf alanlarına dönüştü.

Seksenli yıllarla birlikte düşünce balonları, yerini bu iç ses kutularına bırakarak arkaik bir anlatım biçimi haline geldi. Eskiden okura karakterin zihnini doğrudan açma kolaylığı sağladığı düşünülürdü, oysa fazla açıklayıcıydı ve zamanla anlatıyı hantallaştırdığı kabul edildi. Karakterin ne düşündüğünü yazarak dikte etmek yerine, bunu göstermenin daha rafine yolları vardı. Bu yeni yaklaşımda sinema dilinin etkisini göz ardı edemeyiz. Malum, kamera karakterin zihnini tepesinde beliren bulutlarla açıklamaz, bakışla, sessizlikle ya da kadrajla ima eder.

İşin bir de “lettering grammar” (kaligrafi grameri) denilen teknik boyutu var ki, doğrudan okurun algısını yönetir. Çizgi romanda gözün panel içindeki hareketi önceden hesaplanır. İlk konuşan karakterin balonu genellikle sol üste yerleştirilir, yanıt veren karakterinki ise sağa ve biraz daha aşağıya istiflenir. Bu okuma yönü ve hiyerarşi bozulursa, sahnenin ritmi de çöker. Balon içindeki metin, ovalin merkezine dengeli oturmalı, harfler nefes almalıdır. Balonun kuyruğu karakteri işaret eder ama ağzının içine kadar girmemelidir. Unutulmamalıdır ki iyi bir çizgi romanda metin balona değil, balon metne göre çizilir. Balonlar mümkün olduğunca yukarıda tutulur ki alt taraftaki görsel dünya boğulmasın. Fısıltılar kesik çizgilerle, bağırmalar ise patlayan asimetrik formlarla verilir.

Temelde konuşma balonu “şimdi”ye ve karaktere aittir, dramatik anın, diyalog ritminin ta kendisidir. Anlatım kutusu ise geçmiş zamana veya dışarıya aittir, bir anlatıcıya ait yorumlar barındırabilir, zaman atlatabilir, daha edebi bir ton taşıyabilir. Kısacası balon sahnenin içindeki sesi temsil eder, anlatım kutusu ise sahnenin dışından gelen yankıyı.

Bu kuralların kusursuz işlemesi, okurun onları fark etmemesi içindir. İyi bir balonlama ve kaligrafi, doğası gereği görünmez olmak zorundadır. Eğer okur hikâyeyi takip ederken balonun biçimine, yerleşimine ya da hatasına takılıyorsa, orada anlatıyı sakatlayan bir zaafiyet var demektir.

Belki de bu yüzden, çocukluğumuzun o durmaksızın bağıran çizgi romanlarından sonra, balonların yerini doğru tasarlanmış bir sessizliğe bıraktığı modern çizgi romanları okumak bizi sanata biraz daha yaklaştırıyor.


Not: Yazıyı çizgi romanlarımın kaligrafisini yapan arkadaşım Elif (Kut) için yazdım. Bu konunun konuşulmamasına içerliyordu. Kendi adıma ileride meseleyi geliştirebilir, devam edebilirim gibi geliyor. Bir de yanlış olmasın, düşünce balonları mizahi çizgi romanlarda ve mangalarda kullanılmaya devam ediyor. Ben biraz "bize" ve bizi etkileyenlere bakarak bir yorum yaptım. 

Pazar, Mayıs 17, 2026

Devamını yazıyorum


Otuz yıl önce “Türkiye’de Çizgi Roman” isimli bir kitabım yayımlandı. İlk çalışmam olduğu için türlü naiflikler ve yavanlıklar içeriyordu ama bana sahiden akademi yolunu açtı. Hayatımın uzunca bir dönemini üniversitede çalışarak sürdürebildiysem, o ilk kitabın sayesinde oldu. En azından ben  “minnetle” öyle hissettim.

Yıllar içinde o kitabın devamını yazmak, başka türlü yorumlamak, aynı metne daha farklı bir “tarih” dizgesi kurabilmeyi hep istedim. İnsan zamanla yalnızca bilgi biriktirmiyor, bakışı da değişiyor çünkü. Otuz yıl önce gördüğünüzle bugün gördüğünüz aynı olmuyor. Ama iş yoğunluğu, hayatın savrulmaları, ilgilerin değişmesi, belki de planlı çalışamamak yüzünden bunu bir türlü gerçekleştiremedim.

Bu ayın başında bu kitabın bir tür devamı ya da yeni bir yorumunu yazmaya giriştim. Bir borç ya da mecburiyet gibi hissettiğim şeyi, yazarak “kapatmak” istiyordum. Nihayet başlayabildim.

Bilenler için yeni değil ama ben hemen her metnimi elle ve deftere yazarak tamamlıyorum. İşler beklediğim gibi giderse, Temmuz sonunda bitirmeyi, kitap olarak bu yıl içinde yayımlatmayı hedefliyorum. Böyleyken böyle Romalılar…

Cumartesi, Mayıs 16, 2026

Seyrüsefer Defteri 179

++ Big Mistakes Sea1 Ep5 ve 6'yı seyrettim (29 Nisan).++ Los colonos (2023) ezber bozan gerçekçi havası itibarıyla ilginç, tahkiye başka türlü işleyebilirmiş, belgesele yakın durmak istemiş (28 Nisan).++ Big Mistakes Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (27 Nisan).++ AlphaMales Sea5 Ep5 ve 6'yı seyrettim (26 Nisan).++ The Bourne Identity (2002) temposu halen güçlü ama zamana yenilmiş estetiği ve gişe standartları fark ediliyor (25 Nisan).++ Big Mistakes Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (24 Nisan).++ AlphaMales Sea5 Ep3 ve 4'ü seyrettim (23 Nisan).++ Love & Death Sea1 Ep5 ve 6'yı seyrettim (22 Nisan).++ Once Upon a Time in... Hollywood (2019) tekrar seyredince film değil sahne seyrediyor insan, sonra da filmin önüne geçen sahneler olması üzerine düşünüyor (21 Nisan).++ 180 (2026) malzemeyi kullanma biçimi, gerçeği kurma tarzı ilginç yoksa epeyce vasat altı (2o Nisan).++ AlphaMales Sea5 Ep1 ve 2'yi seyrettim (19 Nisan).++ Lidia Poet Sea3 Ep1 ve 2'yi seyrettim (18 Nisan).++ İstanbul Seyahati (16-17 Nisan).++ Balls Up (2026) mizahi olarak kötü, oyuncu enerjisi de kurulamamış (15 Nisan).++ Love & Death Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (14 Nisan).++ Vladimir Ep3 ve 4'ü seyrettim (13 Nisan).++ How to Make a Killing (2026) Tuna ve Emrah'la gittik, önce arkaik göründü, epey eksiği var ama finali beğendim (12 Nisan).++ Düğün Evi (2025) fena halde kötü, ileride bir gün Amazon'da yayımlanan kötü komedi filmleri diye bir kategori olacak (11 Nisan).++ Crime 101 (2026) oldschool iş olmuş, iyi kadro, derinliği güzel, türün hakkını vermiş (10 Nisan).++ Hard Rain (1998) yağmur ve sel altında hırsız-polis ekseni, o kadar çok karavana kurşun atılıyor ki (9 Nisan).++ Young Sherlock Sea1 Ep5 ve 6'yı seyrettim (8 Nisan).++ Vendo cara la pelle (1968) ayın westerni, trash ve pulp, Shane taklidi (7 Nisan).++ The Housemaid (2025) filmde hem bir şey var, hem de hiç yok gibi, Sweeney oynamasa konuşulur muydu, o kadar emin değilim, bana ilginç gelmedi (6 Nisan).++ Scarpetta Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (5 Nisan).++Young Sherlock Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (4 Nisan).++Thrash (2026) ayın fırtına ve köpek balığı filmi, vasat altı (3 Nisan).++ Bad Company (1972) alternatif western yorumu, gerçekçiliği ve bence büyüme hallerini anlatabilme mahareti nedeniyle nefis film (2 Nisan).++ Lidia Poet Sea2 Ep7 ve 8'i seyrettim (1 Nisan).++

Cuma, Mayıs 15, 2026

Güzel Şeyler Listesi

Flaubert yaparmış, güzel şeyleri listelermiş, yirmili yaşlarımın başındaki beni de etkilemiş olmalı ki taklit etmişim. Şimdi düşünüyorum da, bu tür listeler aslında epeyce hüzünlüdür, kaybolmak üzere olan şeylerin envanteri gibidirler. Çok da anlamadan melankoliye kapılmışım.

Bir iki eski-yeni arkadaşımla konuştum, genel olarak böyle bir listeyi “hayatı yaşamaya değer kılan şeyler” gibi anladılar. Küçük mutluluk katalogları ya da kişisel sığınaklar gibi de okunabilirler halbuki. Yirmi yaşındaki listemde “Ayaş domatesi” var ama hemen yanında “kalbi hızlandıran şeyler” yazmışım. Neyi kastettiğimi bilmiyorum artık, biraz edepsiz, biraz edebi görünmek istemişim galiba. “Yeşil çoraplı kız” da var mesela. Pek hatırlamadığım bir genç kadını listeye katmışım. Şimdiki hafızamda var mı yok mu kategorisinde halbuki.

Şimdi olsa nasıl bir liste yapardım diye düşündüm. Mutlaka “çilek” yazardım. Gece benim sokaktan yürüyerek geçen insanların ayakkabı tıkırtılarını seviyorum. Bir arkadaşım eski çizgi romanların arasından çıkan ekmek kırıntıları dedi, bir başkası kedi gurultusu. Bir başkası plak cızırtısı. Dünyanın en şahane müziğinin, kimsenin artık hatırlamadığı bir dizinin jeneriği olduğunu söyleyen bile oldu. Bir saat sonra “Frigo Buz” yazdı aynı arkadaş.

Walter Benjamin, çocukluk hatıraları ve oyuncaklardan girip, kaybolmadan önce tutulmaya çalışılan şeylerden söz eder. Abdülhak Şinasi Hisar’ın şehir estetiğini, Selim İleri’nin buruk cümlelerini, Tanpınar’ın eski bir şarkının etrafında dolaşan boşluk hissini de aynı heybeye koyabiliriz. Henüz çürümemiş şeyler var demek istiyorlar Mıstık abi.

Dün gece bir arkadaşım, “Sığınak mı arıyorsun?” diye yazdı. Algoritmik kaostan, nostalji bağımlılığından filan söz etti uzun uzun. Payladı beni. Sonra da aynı konuşmanın ortasına annesi vefat ettiği için tadamayacağı yemekleri bıraktı. İnsan en çok kendi çelişkilerini saklayamıyor galiba. Kimse üzgünüm diyemiyor ama herkes bir “kayıpla” konuşuyor.

Eco’ya göre liste yapmak biraz da sonsuzluk karşısında paniklemek anlamına geliyor. Dünyayı toparlamak, elde tutmak, dağılmasını geciktirmek istiyoruz belki de. Dünya çok hızlı değiştiğinden yaralarımızı pansumanlıyoruz. Böyle bir listeleme yapıyoruz çünkü bazı şeylerin kaybolduğunu bir türlü kabul etmek istemiyoruz.

Benim bilmem kaç yıl arayla tuttuğum kayıtlar, nesnelerin fiziksel varlığından ziyade, onlara yüklediğim duygusal belleğin birer dökümü elbette. Gelecekten korkuyoruz. Bugüne geçmişin gücüyle direnebileceğimizi düşünüyoruz. Belki sevdiğimiz şeyleri önemseyince daha değerli insanlar olacağımıza bile inanıyoruz.

Laf uzamasın, kırmızı mürekkepli kalemlerden bahsetmiş miydim? Güzel şeyler kurşun kalemle yazılamaz elbette…

Perşembe, Mayıs 14, 2026

İki Üşütük

Gırgır, 1980’de, dokuzuncu yaşını kutlarken, gündelik hayatta ölümlerin çoğalarak normalleştiği başka bir dönemimizde, bütün popüler kahramanlarını birbirlerini dövüp paralarken resmederek kapağına taşımış: “yıldönümlerini günümüzün modasına uygun olarak kutlayan Gırgır Takımı” diyerek bir açıklama yazmıştı. Utanmaz Adam, Korna’nın boğazını sıkarken, omzunda testereyle kafasını kesen Zihni Sinir vardı veya Bediş, Hasan’ın Saksısı’nı, Korna’ya patlatmak üzereydi. Dokuz ayrı çizgi roman kahramanı birbirleriyle kıyasıya dövüşüyorlardı. Avni, Avanak Avni, Hasbi Tembeler, Gaddar Davut vs… O kapakta Altan Erbulak ile Orhan Alev’in kendilerini tipleştirdiği İki Üşütük te yer alıyordu. Bir başka deyişle kapakta kavga edenler arasında iki yazar-çizer vardı.

Yaşadığımız dönemde, mizah dergilerinde, çizgi romanlarımızda, yazar ve çizerlerin kendilerini tipleştirmeleri okur için alışıldık bir durum olabilir. Geçmişte, bu denli rağbet gören bir eğilim değildi, anlaşıldığı kadarıyla uygun da görülmüyordu. Hikâyenin kendisi ya da mesele edilen olgu, eserin üreticisinden daha önemli sayılıyordu, öyle ki, kimin ürettiği dahi o derece hayati değildi. Çizgi tarihimizin ilk dönemlerine baktığımızda, tek tük örnekler yok değil, örneğin Cemal Nadir, kendisini aralıklarla çizerdi. Gırgır’la ilintili düşünürsek, Oğuz Aral, ilk dönemlerinden itibaren her çalışmasında kendisini hikâyelere kattı. Hakeza, Altan Erbulak, gazetelerin ön sayfasında günlük siyasi karikatürler çizerken bile, kendisini çizgileştirirdi. Aral ile birlikte, 1950’li yıllarda, Yeni Sabah gazetesinde günlük bantlar çizerlerken, birbirlerinin öykülerine tip olarak dâhil olurlardı. Gırgır’a kadar kendilerini en çok çizen iki isim, sanıyorum Aral ve Erbulak’tır. Tiyatroya yakınlıkları, tek kişilik sahne performansları yapmaları, geniş anlamıyla oyunculukları, bu eğilimlerinde etkili olmuş olabilir. Okura “bu hikâyeyi size anlatan benim” demenin, kendini komikleştirmenin veya kahramanlaştırmanın garip bir tarafı yok kuşkusuz, demek istediğim onlar aracılığıyla yaygınlaşarak normalleştiler. Buna rağmen tersi de oldu, örneğin Engin Ergönültaş, ne kendisini çizdi ne de bir başkasının kendisini çizmesine izin verdi.

İlk kez 1978 yılında yayımlanan İki Üşütük, Gırgır’ın mutfağını anlatan bir çizgi romandı. Altan Erbulak ile Gırgır tarzı çizgi romanların ünlü senaristi Orhan Alev’i tipleştiriyordu. İkili, haşarı oğlan çocukları gibiydiler, sürekli işten kaytarıyor, Oğuz Aral’ı kandırmaya, Dürdane isimli güzel dergi sekreterini tavlamaya çalışıyor, aralarında rekabete giriyor, Çaycı Kambiz’in tuzaklarına düşüyorlardı. İlk dönem İki Üşütük, klasik anlamda bir çizgi roman sayılmazdı. Süreklilik taşıyan bir olay örgüsünden çok, Erbulak’ın çizdiği bağımsız absürd esprilere dayanıyordu. Günümüz dergilerinde on yıllardır süren esprici-çizer ortaklıklarının tipik bir örneğiydi. Hatta, bana kalırsa, o başlangıçtaki espriler, absürd mizahın o dönem için yenilikçi örnekleriydi, elindeki silahı polise teslim eden adam “çok sarhoştum, ne yaptığımı hatırlamıyorum. Kapıyı iki yerinden vurdum, cezam neyse razıyım” derken arkada iki yerinden vurulmuş, menteşelerinden çıkmış, acıyla kıvranan kapı görülüyordu. Eskimo, evinden çıkarak “kapatın şu sayfayı donuyoruz” diye bağırıyordu. Sonraları bu absürd havadan uzaklaşıldı, dergiyle uyumlu olarak televisüel espriler çoğaldı, dizi, aktüele ve hafiften erotizme yaslanan bir komiklikle kendini yeniden biçimlendirdi.

Altan Erbulak, diziyi çizerken elli yaşındaydı, bir başka deyişle o yıllarda pek çoğu yirmili yaşlarda olan Gırgır kadrosunun en yaşlı isimlerinden biriydi, örneğin birlikte çalıştığı Orhan Alev’den yirmi bir yaş büyüktü. Öte yandan dizide ya da Gırgır’ın içinde kimseyle bir yaş hiyerarşisi kurmuyor, rekabete girmiyor, mesleki hırslara kapılmıyordu. Her zaman çok yoğun ve çalışkandı, enerjik ve pozitifti, işini yapıyor ve bir başka işe yetişmek için tekrar koşuyordu. İki Üşütük yayımlanırken eş zamanlı olarak gazinolarda komedyen olarak sahneye çıkıyor, televizyonda canlı yayında karikatür çiziyor, tiyatro oyunlarında rol alıyor, gazetelere günlük-haftalık iş yetiştiriyordu. Erbulak, uzun bir dönem, açık ara, ülkenin en ünlü çizeriydi, sempati dolu ilgi çekici bir popülerliğe sahipti: “Kendimi [aynada] ilk gördüğümde öyle güldüm, öyle güldüm ki… Bu surat olsa olsa karikatür olur dedim ve başladım çizmeye” diyordu. Bugün dahi, o ölçüde sevilen ve bilinen, farklı mecralarda kendini kabul ettirebilen bir başka çizgi üreticimiz yok.  İki Üşütük, ister istemez, böylesi bir tanınırlığın izlerini taşıyordu. Açıkçası, dizi biraz da Erbulak’ın kişisel köşesi gibiydi. Aralıklarla Üşütükler adıyla yayımlanıyor, Orhan Alev dışında başkaları da espri veriyor, hikâyede ona hempalık ediyordu. Erbulak’ın gündelik hayatı ve televizyon yıldızlığı hikâyelere dâhil edilmekle birlikte dizinin amacı derginin çalışanlarını komikleştirerek kahramanlaştırmak, okurla yakınlaşabilmek, samimi bir dil kurabilmek olduğu için Erbulak’ın asıl işi çizerlik gibi gösteriliyordu. Buna göre diğer işler para içindi, geçiciydi, önemsizdi. Gerek Erbulak gerek Orhan Alev, kıt kanaat geçinen, tembel ve hazcı iki kafadar gibi anlatılıyorlardı, hafiften saftılar, kolay kandırılıyor, kolay çuvallıyorlardı. Sevimli ve iyimser, kin tutmayacak kadar naif ve balık hafızalıydılar.

Dizinin mizahı, tiyatro kökenli komedyenlerin televizyonda yaptıkları skeçleri, hatta Yeşilçam’ın ikili komiklerini andırıyordu. Erbulak, gazinolarda ve televizyonda benzer espriler yapıyor; siyasete, genel ahlaka, tabulara veya underground denebilecek bir koyuluğa hiç bulaşmıyordu. Orhan Alev de bu tarzın uzun yıllar en önemli üreticilerinden biri oldu. Öyle ki, Gırgır’ın kimilerince Mad dergisine benzetilmesinde pay sahibi olduğu iddia edilebilir. Popüler figürleri ve klişeleri makaraya alan, sözden çok hareket komiği kullanan ve güzel kadınlar karşısında aptal erkek kahramanların aczine odaklanan bir mizah anlayışı vardı. Amerikan tarzı, sürpriz son kareli, tek etkiye odaklanan komik çizgi hikâyelerin yaygınlaşmasında katkısı büyüktü. Doksanlı yıllarda, özel tv kanallarının açılmasıyla mizah dergileri büyük tiraj kaybederken gerekçe olarak Gırgır tarzı mizahın (gevşeyen sansürle birlikte) televizyona taşınması gösteriliyordu. Mizah dergileri o tarihten sonra televizyonda anlatılmayanı anlatma tercihinde bulunarak esprilerini başkalaştırdılar. İki Üşütük, bizatihi kendisi televizyon yıldızı ünlü bir üreticisi olan, beyazcamın parodileştirildiği yılların çizgi romanıydı. Bugün o esprilerin çoğu eskimiş görünebilir. Ama Gırgır’ın insan yüzü hâlâ büyük ölçüde Altan Erbulak’ın çizgilerinden hatırlanıyor . Gırgır yazar ve çizerleri, en çok Erbulak’ın fırçasıyla çizgileştirildiler desek yanlış olmaz. Erbulak, 1988 yılında vefat edince, dergi mutfağını anlatan başka çizgi romanlar kullanıldı ve galiba onların en ünlüsü, arada Üşütükler’e espri veren Hasan Kaçan’ın, Ergün Gündüz’le birlikte yaptığı Hasan ile Ergün oldu, mizah mantığı büyük ölçüde aynıydı.


Çarşamba, Mayıs 13, 2026

Gürültüde Yazmak

Akademisyen değilim. Doktora eğitimim var ama üniversiteden istifa edeli neredeyse yirmi yıl oldu. O dönemki akademik yoğunlaşmanın kıyısında bile değilim artık. Burada yaptığım şey daha çok düşünmek, çağrışımlar kurmak, bazen birbirine uzak görünen şeyler arasında bağlantılar aramak. Kendime ve okuyanlara zihin açıcı bir perspektif sunabiliyorsam ne ala.

Biraz da yaptığım işlerin baskısından çıkabilmek için yazıyorum. Popüler kültür hakkında düşünüyor, yazıyor ve konuşuyorum. Bu alanın doğası gereği kesin yargılar üretilebileceğine inanmıyorum. Aynı bağlam içinde size çelişkili görünebilecek yorumlar yapabilirim. Bunun bir kısmı düşünme arayışlarımdan, bir kısmı da popüler kültürün kendi hareketli yapısından kaynaklanıyor.

Üstelik zaman sürekli değişiyor. İçerikler artık yalnızca bilgiyle değil; öfke, hüzün, kıskançlık, şefkat gibi duyguların tetikleme gücüyle dolaşıma giriyor. Sürekli dikkatimizi çekmeye çalışan metinlerle karşılaşıyoruz. Bir süre sonra bütün dünyanın aynı tonda konuştuğunu sanıyoruz. Algoritmik bir yorgunluk içindeyiz. Durmadan yönlendirildiğimiz, sürekli bir şeylerin önerildiği bir ortamda, kendi merakımızdan ve arzumuzdan bile şüphe eder hale geliyoruz.

Geçmiş hakkında yazıyorum örneğin, ama bunu “eski güzel günler” duygusuyla yapmıyorum. Yine de öyle anlaşılabilirim. Çünkü nostalji enflasyonu içinde yaşıyoruz. Geçmişi bir hatıradan çok dekor gibi görmeye başladık.

Benzer bir durum gündelik duygular için de geçerli. İnsanlarda genel bir beğenmeme hali hâkim. Her şeye karşı hafif alaycı, mesafeli ve “cool” bir poz var. Üstelik o poz zamanla insanın gerçek duygusunu ifade edemediği bir kabuğa dönüşüyor. Kişisel olarak bundan etkilenmemeye çalışıyorum. Ne böyle görünmek isterim ne de dünyaya oradan bakmak hoşuma gider.

Günlük tadında yazılar yazıyorsanız, zamanın ruhundan ve algoritmik “sokaktan” etkilenmeniz kaçınılmaz. Yazdıklarım için “doğal”, “samimi”, “filtresiz” gibi iddialı laflar edemem. Siz kendinizi korusanız bile okur, gündem, dolaşım biçimleri ve platformlar yazının içine sızıyor. Bir bakmışsınız, hiç konuşmayı düşünmediğiniz şeyler sizin de meseleniz haline gelmiş.

Genel olarak kapalı bir hayat yaşıyorum. Sosyal medyayı çok sınırlı kullanıyor ve takip ediyorum. Bunu bir avantaj ya da mazeret olarak söylemiyorum. Çok farklı şeyler hakkında yazdığımı iddia edemem ama az insanın ilgilendiği şeyler üzerine düşündüğümü biliyorum. Burayı hafif gülümseyerek bitireyim: Belki de bu, benim küçük avantajım. Ya da bahanem. İkisi birbirine bazen fazlasıyla benziyor.

13 Mayıs


Doğum günüm sebebiyle şımarma hakkımı kullanıyorum Mıstık abi. Müzik Yıldıray Gügen/Bozkır ilk sezon jeneriği... Oyuncuları tanıyorsun, arada bir yerde seni de kattım, kızma lütfen... 

Salı, Mayıs 12, 2026

Sen Kimseyi Sevemezsin

Bu aralar Zeki Müren’den dinlediğim bir şarkıya takıldım, tuhaf, tekrarı ve söyleyiş biçimi nedeniyle olabilir bana hipnotik geliyor. “Sen kimseyi sevemezsin / Sevmeyeceksin” diye başlıyor, “Rüzgarların önünde kuru bir yaprak gibi / Sürüklenecek, sürükleneceksin” ile devam ediyor.

Yeni gelmeyebilir, aşk acısı anlatıyor, şarkılar üç aşağı beş yukarı bunları söylüyor diyebilirsiniz. Bana ilginç gelen sevgiliye dair bir karakter hükmü vermesi. Neredeyse bir beddua gibi ilerliyor. “Beni kaybettin” demiyor; “sen zaten sevme kapasitesine sahip değilsin” diyor. Seven kişi, terk edilince yalnızca üzülmüyor, karşı tarafın ruhsal yetersizliğini ilan ediyor.

Rüzgarların önünde kuru bir yaprak gibi sürükleneceksin” imgesi de bu yüzden güçlü. Yaprak burada sadece yalnızlığı değil, iradesizliği temsil ediyor. Kökü yok. Ağırlığı yok. Yön duygusu yok. Şarkıdaki cezalandırıcı öfke de burada ortaya çıkıyor. “Sevgisizsin” ile yetinilmiyor; “kişiliksizsin” deniyor. Bir kalbe, bir değere, bir insana tutunamayan kişinin sürekli yeni heyecanların peşinde sürükleneceğine inanılıyor.

Bizim şarkılarımızda buna sık rastlarız, bir insanın sevme biçiminin onun ahlâkını, derinliğini, hatta insanlık kapasitesini gösterdiğine inanıyoruz. “Şefkat nedir, aşk nedir? Ömrünce bunu bilmeyeceksin” cümlesi neredeyse bir mahkeme ilamı gibi. Karşı taraf sadece kötü sevgili değil duygusal olarak eksik ve habis bir varlık olarak işaretleniyor. Sevememek, bir tür yazgı sanki. Mutsuz kalacaksın. Merhamet bilmiyorsun!

Şarkı boyunca hiçbir dönüş ihtimali bırakılmıyor. Modern ilişkilerde çiftler birbirlerine mutlaka “belki bir gün anlarsın” deme gereği duyarlar. Şarkıdaysa kesin hüküm var. Bu da sözleri melodramatik yaptığı kadar sertleştiriyor. Bir çeşit duygusal idam fermanı gibi çalışıyor.

Hipnotik dedim. Aynı dizelerin biteviye dönmesi teknik olarak yavan görünebilir ama çok kesin biçimde hipnotik bir etki yaratıyor. Sanki anlatıcı karşısındakini ikna etmeye değil, lanetlemeye çalışıyor. Tekrar arttıkça sözler mantıklı bir argümandan çıkıp ilene ilene mırıldanan bir büyücünün sözleri gibi ritüele dönüşüyor.

Bugün sanat müziğini rahvan bir tempo, ağır perdeler, kristal kadehler ve televizyon karşısında uyuklayan ebeveynlerle hatırlıyoruz. Oysa Zeki Müren bu şarkıyı söylediğinde mesele nostalji değil, doğrudan popüler kültürdü. Zamane oydu. Şarkı yaşıyormuş Mıstık abi, onu diyorum…

Eskinin melodramı bugün psikoloji diliyle konuşuyor sadece. Dün “şefkat nedir bilmeyeceksin” deniyordu, bugün “empati yoksunusun” deniyor. Dün “rüzgâr önünde sürükleneceksin” vardı, bugün “bağlanma problemi yaşıyorsun”. Terminoloji değişti, mahkeme aynı mahkeme.

Pazartesi, Mayıs 11, 2026

Karımla Entelektüel Olmadığı için Evlendim

İki görselle daha önce karşılaşmış olabilirsiniz, biri Shazam’ın gerçeküstücülük karşısındaki çocuksu dehşeti, diğeri Attila İlhan’ın bugün yazılsa sosyal medyayı bir haftalığına ateşe verecek o meşhur vecizesi.

E ne yazacaksın?” derseniz; kıkırdayarak “Konforlu Cehalet” hakkında mambo jambo yapacağım derim. Kültürel sermayesini duygusal bir altıpatlar gibi kullananlardan, modern sanat karşısında teatral krizlere girenlerden, kadını ya bir “müze objesi” ya da bir “tehdit” olarak görenlerden… Kısacası, Dali’nin bıyığıyla erkek egosu arasında sıkışıp kalanlardan söz edeceğim.

İnsanın Shazam gibi gözlerini kapatıp “Lütfen şunları götürün!” diyesi geliyor. Of puf.

Abartarak şaka yapıyorum Mıstık abi.

Ne ki mesele şu: Eğer bir şey bizim alışık olduğumuz o güvenli “doğru-yanlış” şablonuna uymuyorsa, onu hemen “anlamsız” ilan ediyoruz. Çünkü anlamak yorucu bir mesai, küçümsemek ise maliyetsiz ve çok ucuz. Gözlerimizi kapatırsak sürrealizm bizi bulamaz sanıyoruz.

Süper kahramanın sürrealizm karşısındaki paniği en azından dürüst. Adam gördüğü şeyi anlamıyor ve korkuyor. Entelektüel erkek figürümüz ise anlamadığı şeyi küçümseyerek kontrol etmeye çalışıyor. “Beni anlamasın ama bana hayran olsun” arzusu mu bu, yoksa sürekli sınanmaktan duyulan yorgunluk mu, orası karışık.”

Sürrealizmden cidden kaçabiliriz ama o “her şeyi bilen” ego en gerçeküstü tablodan bile daha korkutucu olabilir.

Pazar, Mayıs 10, 2026

Ekmeğimiz öfke

Sosyal medyada oyuncu ve dizi fanlarının yorum, takip ve hayranlıkla dolu eylemleriyle mutlaka karşılaşıyorsunuz. Sevdikleri oyuncuyu trend topic yapmak, daha çok konuşulur kılmak, onu savunmak, varsa eleştirilere cevap vermek, hatta onun için şiddetle kavga etmek… Fanlığın gündelik repertuvarı epey bir zamandır bunlardan oluşuyor. Dijital bir seferberlik gibi bir şey…

Geçtiğimiz günlerde bunun “modern zaman deliliği” olduğunu söyleyenlere rastladım. Çerçevesi, çapı ve etkisi bugün daha büyük olabilir ama bu davranış biçimi yeni değil. Bu tutkulu ve yer yer saldırgan sadakati sadece sosyal medya çağına hapsetmek, meseleyi kolaycı bir yaklaşımla tarihsizleştirmek olur.

Yeşilçam’da da benzer bir seyirci iştahı ve şehveti vardı. Seyirciler, sevdikleri oyuncular için tartışmaya giriyor, taraf tutuyor, hatta açıkça cepheleşiyorlardı.

Altmışlı yılların başında yayımlanan ve Turhan Bozkurt’un sahibi olduğu Sinema dergisi bu açıdan epey zengin bir arşiv sunar. Dergi, sinema-magazin karışımı yapısıyla dönemine göre oldukça yenilikçi bir çizgideydi, özellikle okur mektuplarına geniş yer vermesi dikkat çekici bir farklılıktı.

Bu sayfalar, sadece birer “beğeni” kürsüsü değildi. Okurlar mektuplar yazıyor, rekabetçi, hatta yer yer saldırgan bir dille sevdikleri oyuncuları yüceltirken diğerlerini aşağılıyorlardı. Bu metinler yalnızca birer görüş değil, açık birer taraf beyanıydı.

Paylaştığım görselde, Leyla Sayar’ın söyleşisine gelen iki okur mektubu yer alıyor. Sayar’ın, anlaşıldığı kadarıyla Muhterem Nur ve Belgin Doruk hakkında küçümseyici bir ton kullanması, kimi okurları sinirlendirmiş. İş yalnızca bu oyuncuları savunmakla kalmamış, mektuplar hızla kişisel saldırıya, hatta ahlaki ithamlara kadar genişlemiş. Yazılanlar, bugün X’te (Twitter) gördüğümüz “linç” kültürünün kâğıt üzerindeki ilk prototipleri gibi.

Olup biteni “fanlık” diye okuyabilirsiniz. Ama bir adım geri çekilip bakınca başka bir şey daha görünüyor: kışkırtma.

Derginin bu zehir zemberek mektupları özellikle seçip yayımladığı çok açık. Normalde okur mektubu, yayıncı ile takipçi arasındaki mesafeyi azaltan bir köprüdür. Dergi, bir fazlasını yapıyor, tartışmayı sadece yansıtmıyor, onu pragmatik bir yaklaşımla yeniden inşa ediyor, tarafları belirliyor, gerilimi görünür kılıyor ve dolaşıma sokuyor.

Bugünün diliyle söylersek: erken bir “rage bait” örneğiyle karşı karşıyayız.

Öfke, en hızlı yayılan duygu. Tartışma görünürlük üretir, görünürlük, satış getirir. Altmışlı yılların mektup sayfalarıyla bugünün algoritmaları arasında bu açıdan yapısal bir fark yok. Değişen yalnızca hız ve ölçek.

Bugün “trend topic” olan şeyin dün mektup sayfalarında yaşandığını söylemek abartı değil. Bugünün fanları tweet atıyor, dünün fanları mektup yazıyordu, ama her iki durumda da dolaşıma giren şey duygunun organize edilmesi...

Artık mesele sadece hayranlık değil, öfkenin üretilmesi, paketlenmesi ve dolaşıma sokulması… Öfkenin yanına bir şey katıyoruz…Ekmeğimiz öfke…


Cumartesi, Mayıs 09, 2026

Nerdesin Allah?

Birkaç yıl önce sosyal medyada görmüştüm; bu işlerde kaynak zinciri hızla bozuluyor, kim bulmuş, kim aktarmış karışıyor. Bir hata varsa baştan affola. Levent Gündüz isimli bir arkadaş, Necip Fazıl Kısakürek’in kitaplarına almadığı bi şiirini paylaşmış. 1923’te Yeni Mecmua’da yayımlanmış. Üniversitede çalıştığım yıllarda bu şiir etrafında dönen bir tartışmaya şahit olmuştum. Önce birkaç dize:

(…) Sorsalar varlığın bir sır mı olur? / Kul yükü bu kadar ağır mı olur? / Yükseğe çıkınca öksüzün ahı / Şu derin göklerin sağır mı olur? / Allah’ım derdime dert katan sensin! / Gizlenip kendini aratan sensin! / İsyanım o kadar büyükse eğer / Onu da, beni de yaratan sensin! / Nazarlar önünde perdesin Allah! / Neden bir görünmez yerdesin Allah / Bu dem ta gönülden gelirken sesi / Söylesen nerdesin, nerdesin Allah?

O tartışmada mesele, Necip Fazıl’ın Allah’a olan inancıydı. Dizelerdeki uhrevi ton, derinlik, sevgi kanıtlanmaya çalışılıyor; herkes aynı metni birbirine karşı bir delil gibi kullanıyordu. Tek kelime etmeden, itiraf edeyim “radyo tiyatrosu” gibi dinlemiştim. Siyaseten romantikler öteden beri ilgimi çeker: abartıları, itirazları, kestirimleri, “gözyaşları” ve “kahkahaları”yla baş döndürücü bir insan türüdürler. Üstelik bir yıldızı kutsamak üzere toplaşmış kalabalık, ister istemez ilginçtir. Üstelik okur-yazar kalabalıklar, kendileri dışında herkesi eksik bulmaya meyillidir. O salonda herkes, diğerinin Necip Fazıl’ı “anlamadığını” düşünüyordu.

Şiiri okur okumaz hatırladım, çünkü Sabahattin Ali’de de benzer bir tınıya rastlanır. O gün bu bağlantı kurulmamıştı, belki de ben kaçırdım. Sonradan öğrendiğim şu: Necip Fazıl bu şiiri 1928’den sonra kitaplarına almamış. Neden? Yazdıklarının genel ortalamasının çok altında olduğu söylenemez. Alsaydı ne olurdu? Büyük ihtimalle yine aynı şekilde, Allah sevgisi ve inancı üzerinden okunur, yine uzun uzun konuşulurdu. Bir itibarsızlaşma da yaşamazdı.

Buraya kadar olanı “edebiyat magazini” diye geçiştirmek kolay. Asıl soru başka: Bir yazar neden kendi metnini dolaşımdan çeker? Estetik bir yetersizlik mi, yoksa sonradan kurduğu ideolojik/ruhsal mimariye uymayan bir ton mu? Necip Fazıl’dan söz ediyoruz, kendini adeta bir roman kahramanı gibi kuran, hayatını ve metinlerini bu kurguya göre yeniden düzenleyen bir yazardan.

Almadığına göre -ve bu daha makul görünüyor-o şiiri yazan Necip Fazıl’ı artık sevmiyordu. Daha doğrusu, o eski sesi kendi hikâyesinden sildi. Yazarların metinlerini değil, kendi geçmişlerini de edit ettiğini kabul edersek, bu tercih anlaşılır hale geliyor. Ama şu soruyu da açıkta bırakıyor: Bir yazar, kendi eski benliğini metinlerinden çıkardığında, gerçekten ondan kurtulmuş, hayatından çıkarmış mı olur?

Cuma, Mayıs 08, 2026

Baston: Bir düşmanla ayakta kalmak

Üniversitede ilk çalıştığım yıllarda bizim fakültede ders veren, altmışlı yaşlarının sonlarında iki öğretim üyesi vardı. İkisi de aslen gazeteciydi, en az otuz yıl aynı gazetede çalışmışlardı. İsimlerini vermeyeceğim. Biri felsefe kökenliydi, doktoralıydı, diğeri edebiyatçıydı (!) ve teknik derslere giriyordu. Felsefeci olan, yıllarca yazı işleri müdürü olarak diğerinin amirliğini yapmıştı.

Edebiyatçının felsefeciye duyduğu nefretin benzerine hayatım boyunca rastlamadım. Bir insan bir başkasını sevmeyebilir, huyundan, suyundan, bakışından rahatsız olabilir. Ama bu daha fazla, daha başka bir şeydi. Adı geçince gözleri kızarıyor, kuruyup gidecek gibi oluyordu. O yaşa kadar böylesini görmemiştim, sonrasında da rastlamadım.

Durum sahiden tuhaftı: Birini sevmiyorsun ama onunla çalışmak zorundasın. Hem de yıllarca. İş değiştiriyorsun, üniversiteye giriyorsun, yine aynı adam karşında. Baş döndürücü bir yazgı.

Hocalar ve öğrenciler bu husumeti bilir, gülerek birbirlerine anlatırlardı. Hınzır öğrenciler sırf onları kızdırmak için şehvetle laf taşırdı. Gerilimleriyle herkesi eğlendiren, isimleri birlikte anılan bir ikiliydiler. Yaşlıydılar, yavaştılar; koridorda anıt mezar gibi dolaşıyorlardı. İkisi de süzme sağcıydı, ta Zafer gazetesinden. Siyasi bir ayrılık değildi aralarındaki; “kız meselesi” denirdi, biri öbürünün nişanlısını ayartmış, filan. Yalan dolan tabii. Kimse nedenini bilmez, kıkırdayarak bir şeyler uydururdu.

Felsefeciyle kısa süre aynı odada oturdum. Dal gibi ipinceydi. Kolunda, o yıllarda pek rastlanmayan bir gemici dövmesi vardı. Pos bıyıklı, deli gibi cuara tüttüren, eskilerin “Arap” dediği Ankaralı gazetecilerden. Gençliğini düşününce makara kukara bir adam olduğu seziliyordu. Diğeri daima takım elbiseli, öğretmen edalı, kırılgan, kolay sinirlenen, kolay kahırlanan, daha perhizkâr biriydi. Arada gerilim olunca insan ister istemez karakter farklarına dikkat kesiliyor. Felsefeci umursamıyor gibi görünür, bile isteye bir-iki laf atıp çekilirdi; diğeri çarçabuk zıvanadan çıkarak çıldırırdı. Bir bakardık, adam odasında bam güm bir şeyler kırıyor, bas bas bağırıyor. Yönetim zamanla meseleyi ciddiye almamaya başladı; onları fıkra kahramanı gibi görüyordu.

Sonra, kader kısmet bu ya, aynı anda zorunlu olarak emekli edildiler. Hizmetleri için plaket verilecekti, edebiyatçı, diğeri geliyor diye  törene katılmadı.

Emekliliklerinin üzerinden beş altı yıl geçti. Felsefeci olanın vefat ettiğini duyduk.

Ankara basını üzerine bir belgeselin ham görüntülerini izliyordum. Edebiyatçıyla da konuşmuşlar. Merak edip dinledim. İnanılır gibi değildi: Lafı evirip çevirmiş, yine ona getirmişti. Konuşurken nasıl karardığını, nasıl kızarıp bozardığını görmeliydiniz. Ölmesi yetmemişti sanki. Nefretinden tek bir gıdım eksilmemişti. Söylediklerinin belgesele girmesi mümkün değildi; bağlamı yoktu, soruya cevap vermiyordu. Kendi kendini tüketen, beyhude bir mesaiydi Mıstık abi.

Bir süre “niye” diye düşündüm. Sonra şunu fark ettim: Mesele “Felsefeci” değildi. Adam, kendine bir düşman kurmuştu ve o düşman olmadan ayakta duramıyordu. Nefret, onun son bastonuydu. Adam öldüğünde hikâye bitmemişti. Çünkü hikâyeyi sürdüren şey, adamın kendisi değildi.

Not: Yazıyı beş altı yıl önce yazmıştım, revize ettim.

Perşembe, Mayıs 07, 2026

Direksiyonu kırıyorum


Dün, Onur’un (Özmen) davetiyle Konservatuvara gittim. Eksik olmasın, güzel ağırladı, yeni binayı görmemiştim, gezdirdi. Yukarıdaki fotoğrafı orada gördüm. Hikâyeli oluşu nedeniyle olmalı, bir görselden fazlasına dönüşüp benimle gezinmeye başladı. Adnan Saygun dışında kim kimdir bilmiyorum.

Beni ortadaki kadınla erkeğin bakışması cezbetti galiba. Diğer beş erkek kendi aralarında konuşuyor, dış dünyaya bakıyor ya da her şeye mesafeli duruyorken, bu ikili arasında, fotoğrafın geri kalanındaki resmiliğe tezat oluşturan bir an var gibi duruyor.

Kadın başını hafifçe öne eğmiş. Kontrollü, ölçülü, neredeyse fazlasını vermemeye kararlı. Ellerinin konumlanışı, bedenini tutuş biçimi… Erkek ise ona dönük, bakışı sabit, heyecanla dikkat kesilmiş gibi.

Ama sonra insanın aklına şu düşüyor: ya değilse?

Ya bu senkronizasyon sandığım şey, benim kurduğum bir hikâyeyse. Ya o bakışlar bir yakınlığın değil, birlikte durma zorunluluğunun ürünü ise. Aynı kadraja girmiş iki figürün, aynı ana aitmiş gibi görünmesinden ibaretse.

Buraya kadar mesele fotoğraf gibi duruyor. Değil.

Erkeklerin duruşuna bakıyorum: rahat, dışa açık, kamusal alanın sahibi gibiler. Kadınsa kontrollü, o alanın içinde ama henüz oraya ait değil. Orada bulunuyor ama oraya yerleşmiş değil. Ceketlerin, kravatların ve o ağır taş binanın temsil ettiği o devasa “erkek” dünyasında, kendine ait bir “yer” açmaya çalışıyor gibi.

Ama asıl soru şu: ben ne yapıyorum?

İki insanın bakışını alıp, onu bir hikâyeye dönüştürmeye çalışıyorum. Üstelik bunu neredeyse refleksle yapıyorum. Bir yakınlık icat ediyorum, bir gerilim kuruyorum, bir ihtimal üretiyorum. Sonra o ihtimali fotoğrafın içindeymiş gibi okumaya başlıyorum.

Direksiyonu kırıyorum Mıstık abi: Fotoğraf romantik bir yakınlıktan çok, dönemin toplumsal cinsiyet gerilimini ele veriyor olabilir mi? Yan yanalar ama aynı yerde değiller. Flört diye okunan şey belki de bir tereddüt. Romantizm diye görünen, ölçülmüş bir mesafe.

Ama bu da bir hikâye.

Belki de mesele, fotoğrafın ne anlattığı değil, bizim ona neyi anlattırdığımız. Gülme rica ediyorum.

Hatta daha açık söyleyeyim: Bu fotoğrafa bakan herkes, kendi arzusunu, kendi merakını, kendi hazır kalıplarını içine yerleştiriyor. Aşk görmek isteyen aşk görüyor, gerilim görmek isteyen gerilim. Fotoğraf ise bütün bu yüklemeleri sessizce taşıyor.

O yüzden bu kare, bir anı kaydetmiyor yalnızca. Aynı zamanda bizim bakışımızı da ele veriyor.

Belki de en sahici olan, o kadının ve erkeğin ne yaşadığı değil, bizim onların yerine neyi koymaya hevesli olduğumuz.

Çarşamba, Mayıs 06, 2026

Records





Plak dinlemek ses kalitesiyle ilgili bir mesele ya da tercih değil. Teknik bir tartışmadan (sıcak ses, analog derinlik, dijital kaybı filan) daha fazlası gibi geliyor bana. Belki de zamanla ilişki kurma biçimimize dair bir şey.

Streaming çağında müzik sonsuz, görünmez ve değersizleşmeye çok açık biçimde çok fazla faş etmiş durumda. Plak ise hâlâ bir nesne. Yer kaplıyor, çiziliyor, ağırlaşıyor, taşınması zor. Burayı gülümseyerek yazıyorum, tam da bu yüzden hatıra üretiyor.

John Peel’in o meşhur lafı biraz bu yüzden bu kadar seviliyor sanırım: “Hayatın kendisinde yüzey gürültüsü var.” Plağın hafif çıtırtısı, kusuru gizlemeye çalışmıyor. Dijital dünya pürüzsüzlük vaat ediyor, plak ise yaşanmışlık hissi.

Sadece yaşanmışlık da değil, yavaşlığı da özlüyor olabiliriz.

Not: Görselleri Mıstık abi için ürettim, yetmişli yıllar plak kapaklarından çıkmış gibi duran bir modelle…

Utanmaz Adam'ın Koşusu

Salı, Mayıs 05, 2026

Tanpınar Miti: Gecikmişliğin Konforu

Tanpınar neden öldükten sonra daha çok okundu? Edebiyat sohbetlerinin demirbaşıdır bu soru. İnsan, bir kalıbın içine girdiğini hemen sezemiyor; sürekli tekrar eden bir ezberin dişlileri arasına sıkıştığını fark edemiyor: “Ahmet Hamdi Tanpınar yaşarken neden yeterince ilgi görmedi de, ölümünden sonra kıymete bindi?”

Kesin bir cevabı yok bunun; dolayısıyla her yanıt ister istemez spekülatif. Yine de mesele iki ana hatta toplanabilir.

Birincisi, Tanpınar’ın “hoca” kimliği. Edebiyat çevreleri, akademisyeni yazar olarak ciddiye almakta çoğu zaman isteksizdir. Bunun arkasında hem alan içi hiyerarşiyi koruma dürtüsü, hem de hafif bir anti-entelektüel refleks vardır. Akademisyen yazar, “fazla terbiyeli”, “fazla ölçülü” ve dolayısıyla risk almayan biri olarak kodlanır. Bir adım ileri gidelim: “sası” bulunur. Sanki eleştiri yazsa, ders verse daha yerinde olacakmış gibi düşünülür. Bu durum, sadece Tanpınar’a özgü değil demek istiyorum, yapısal bir mesafeden söz ediyorum.

İkincisi, Tanpınar’ın yazarlık persona’sı. Belirgin bir içe dönüklük ve geri çekilme hâli var. Edebiyatın narsisizmin yüksek oktanlı yakıtı olduğu düşünülürse, bu ciddi bir dezavantaj. Gürültü çıkaranın, kendini dayatanın parladığı bir ortamda, temkinli bir ses hızla geri plana düşer. Bugün de tablo çok farklı değil: Okur çoğu zaman metne değil, metnin etrafında kopan gürültüye tepki verir.

Üçüncü bir boyut eklemek mümkün: o da zamanın eleği. Yazar hayattayken kimliği, konumu ve ilişkileri metnin önüne geçer; öldükten sonra geriye esas olarak metin kalır. Bugün Tanpınar okuyanların önemli bir kısmı, onun akademik kariyerini ya da dönemsel angaryalarını bilmez; doğrudan metinle temas eder. Bu da gecikmiş bir karşılaşma etkisi üretir.

Elbette bunlar meselenin “hakikati” değil. Zaten böyle bir hakikat de yok. Asıl mesele, edebiyat çevrelerinin kendi mitlerini nasıl ürettiği. Ben daha çok şuna takılıyorum: Bu soru neden bu kadar yaygın? Neden farklı kuşaklar aynı formülle düşünüp konuşuyor? Bu artık bireysel bir merak değil; dolaşıma girmiş, sorgulanmayan bir ezber sanki.

Belki Tanpınar’a duyulan hayranlık, bu soruyu ahlaki bir çelişkiye dönüştürüyor. “Geç fark edilmiş değer” anlatısı, soruyu sorana da bir tür değerbilirlik, hatta ince zevk atfediyor. Ama asıl ilginç olan, bu sorunun nasıl bu kadar kolay kamusallaştığı. Üniversite müfredatında tekrar edilen bir klişenin zamanla genelleşmesi mi bu? Yoksa eleştiri yazılarının ve popüler edebiyat söyleminin ürettiği bir ezber mi?

Bazen bir sorunun kendisi, cevabından daha fazla şey söyler. Tanpınar örneğinde de mesele, onun neden geç okunduğu değil; bizim bu gecikme hikâyesini neden bu kadar sevdiğimiz. Belki de asıl ihtiyacımız olan, okunup okunmaması değil “geç kalmışlık” duygusunun kendisi.

Pazartesi, Mayıs 04, 2026

Kaldırım Cumhuriyeti

Ortaokulda, yakın arkadaşımın kız kardeşinin beni sevdiğini öğrenmiştim. En küçük kardeşleri gelip, “Lan,” demişti, “bu seni seviyor.” Hoşuma gitmişti elbette ama mesele beni tuhaf bir çıkmaza sokuyordu: Bir yanda hoşlanılmanın gururu, öte yanda arkadaşlık yasaları. Uykum kaçacak kadar dertlenmiştim. 

Sonunda yakın arkadaşıma gidip meseleyi kimseye duyurmadan, usul usul anlattım. “Böyleyken böyle… Birinden duyarsın, yanlış olur… Yok yani, aklına fenalık gelmesin…” Babamdan öğrendiğim erkeklik terbiyesinin gereğini yerine getiriyordum sanki; yoksa arkadaşına ihanet eden, utanmaz arlanmaz biri sayılacaktım.

O yaşlarda insan kendini sınamak istiyor. Delikanlılık çok konuşulduğu için bir şekilde ispat etme ihtiyacı duyuyorsun.

O zamanlar hayat dersleri de sanki birkaç başlıkta toplanmıştı. Abiler, dayılar, babalar, kirveler, babayarısılar küçüklerin ruhuna aynı öğütleri üflüyordu. Üstelik biz de bunları duymaya hazırdık. “Bak oğlum, içki masasına herkesle oturmayacaksın.” “Arkadaşını iyi seçeceksin, gerektiğinde karını ona emanet edeceksin.” “Para için seni satan adamdan uzak duracaksın.” “Eline, beline, diline sahip olacaksın.

Bu kafiyeli vecizelerin erkeklik tahayyülünü nasıl kurduğunu sonradan anlıyor insan. Ahlâk, samimiyet, delikanlılık gibi süslü ambalajlarla dolaşıma sokulan bir karakter terbiyesi vardı ortada. Pozcu ama etkili bir ruh haliydi bu. Hayatın her alanına sızıyor, “adam gibi adam” olmanın kodlarını yayıyordu.

Bugün geriye dönüp baktığımda öğrendiklerim için kahırlanıyor değilim. Yanlış öğretilmiş şeylerin baskısını artık başka bir farkındalıkla ayırt edebiliyorum. Bunun insana iyi gelen, iç dökücü bir tarafı da var. Dahası, delikanlılıkla arkadaşlığın aynı trenin vagonları olmadığını biliyorum artık.

O meydan okuyucu, baskıcı delikanlılığın karşısında arkadaşlık bazen gerçek bir sığınak olabiliyor. Sadece onun karşısında da değil; ailenin karşısında da. Çünkü delikanlılığın, aile kutsiyetinden beslendiğini, onun hiyerarşisini örnek aldığını, genç erkekleri “baba” olmaya hazırladığını görmemek zor.

Kenar mahallede büyümüş bir çocuk olarak delikanlılığın hep içindeydim. Kavga etmek, fedakârlık yapmak, meydan okumak, racon kesmek, birbirini kollamak ve arka çıkmak bu ruhun payandalarıydı. Kan kardeşim, bacım dediğim insanlar, güzel küfreden, aklı başında demlenen arkadaşlarım vardı. Birbirimizin gururunu okşuyor, “aşktan” anlıyor, doğrulardan konuşuyor, kadınlarla aramıza mesafe koyar gibi yapıyorduk.

Cinsel açlık vardı, parasızlık vardı, başarısızlık vardı, baskıcı ebeveynler vardı. Hepsi üstümüze sinmişti. Biz ne yapıyorduk? Onların yerine arkadaşlığımızı koyuyorduk. Ben o dönemi hep hayata karışmadan önceki son istasyon gibi gördüm. Güçsüzlüğe, hamlığa, yokluğa arkadaşlıkla katlanırsın. Ailenden ve hayattan kaçar, birbirine sığınırsın. Sonra yaş ilerler; para kazanmak, evlenmek, günü kurtarmak devreye girer. O sığınaktan çıkılır ve herkes başka yollara dağılır. Trafiğin yoğun olduğu yollarda geri dönüş yasaktır.

Orta Anadolu’da, “Akrabaya akrab gerek,” derler; akrepli, matrak ama zehirli bir sözdür bu. Hep hoşuma gitmiştir. Ulus  (Baker) öldüğünde bir akrabası, “Siz arkadaşısınız, onun adına daha doğru karar verirsiniz. İnsan akrabasını seçemez ama arkadaşını seçer,” demişti ve bunu duyduğumda çok etkilenmiştim.

Evet, insan arkadaşını seçer. Olmuyorsa bırakır gider. Ama amcalar, teyzeler, dayılar, yengeler, kardeşler, anneler, babalar öyle değildir. Islandıkça ağırlaşan paçavra gibi insanı dibe çekebilirler. Büyük ailedir onlar.

Ben ergenken bizim evde ne zaman kalabalık toplansa, babamın hâkimi ve savcısı olduğu bir akraba mahkemesi kurulurdu. Annem şahit makamındaydı. Biz çocuklar sanık sandalyesinde otururduk. Tembeldik, sorumsuzduk, başkalarının çocukları neler yapıyordu da biz içler acısıydık. Utandırıyorduk, beceremiyorduk, olamıyorduk.

Arkadaşlar o zamanlar bana iyi gelirdi. Kaçardım onlara. Ucundan kıyısından kendim olabileceğim, fikrimi söyleyebileceğim, salak yerine konmayacağım bir yere… Eşitler arasında iç dökerek, paylaşarak, yakınlık kurarak, akıl verip akıl alarak nefes aldığım bir yere. O sancılı ergenlik kaosunda arkadaşlarım bana ailemden daha iyi gelirdi. İnsan bazen sadece kendisine iyi gelecek bir şeye ihtiyaç duyar. Çünkü büyüyordum ve büyümek kolay değildi.

Bugün çevremdeki orta sınıftan eğitimli anne babaların çocuklarının arkadaşı olmamasından korktuklarını duyuyorum. Tek çocukların sıkıntıları, otomobillerin park yeri sorunu kadar ciddi konuşuluyor artık. Sadece iyi vakit geçirmek için gerekli olan bir arkadaştan söz etmiyorlar. Yetişemediklerinin farkındalar. Geçmiş deneyimlerini hatırlıyorlar. Arkadaşların eksik kalan bir şeyi, en çok da ruhu tamamladığını biliyorlar.

Annem de pek çok anne gibi, “Kim o arkadaş?” derdi ben arkadaş deyince. Endişeyle, endişesini gizleyen bir huylanmayla… Arkadaş dediğin insanı ne yollara düşürürdü. Bizim kolektif hafızamızda, çocukları kaçıran çingeneler gibi, kötü yola düşüren arkadaşlar da vardı.

Oysa bir insanın kişiliğinde, huylarında, eğitiminde aile ve okul kadar arkadaşlarının da payı vardır. Şöyle düşünün: Kişiliğinizde ailenizin payı yüzde kaçtır? Okulunki ne kadardır? Peki arkadaşlıklar neden hiç hesaba katılmaz? Arkadaşlık da öğrenmenin bir parçası değil midir? İnsan bunu sorunca şaşırıyor. Akla gelse şimdiye kadar bir bakanlık bile kurulmuştu.

Pazar, Mayıs 03, 2026

Ticaret ve Kompozisyon

Ortaokula başladığımda müfredatta yalnızca tek bir seçmeli ders vardı. Üstelik öyle bugünkü gibi dönem dönem değişen bir şey de değildi; okula başlarken, daha ilk günden seçiliyor ve üç yıl boyunca kader gibi peşini bırakmıyordu.

Babamla annem, benim sanatla, yazıyla, “sanat sepet” diye küçümsedikleri işlerle uğraşmamı bir gün olsun istemedikleri için fikrimi sormaya gerek duymadılar. Doğrudan gidip beni “Ticaret” dersine yazdırdılar.

Diğer seçenek ise Kompozisyon’du. Türkçe dersinin bir uzantısı sayılabilecek, yazıyla ilgili bir dersti. Ticaret ise bildiğin muhasebe: defter, hesap, rakamlar, kayıt, cetvel… Ortaokul çocuğuna esnaf stajı. E babam, Ticaret Lisesi mezunu ve esnaf, daha ne olacak?

Buraya küçük bir not düşeyim: İlkokul ikinci sınıfta Kovboylar adlı, kırk beş defter sayfası süren bir roman yazmışım. Dehşet bi şey! Yani ortada emare vardı yani, tınmadılar bile! Gülmezsen sevinirim Mıstık abi!

Neyse, ortaokula dönelim. O ders saatlerinde sınıf ikiye ayrılırdı. Sevdiğim, kafa dengi ne kadar arkadaşım varsa Kompozisyon’a giderdi. Ben ise kös kös Ticaret sınıfında oturur, muhasebe eziyeti çekerdim. E peki Kompozisyon çok parlak, hayat değiştiren bir ders miydi? Muhtemelen değildi. Ama bana daha yakın, daha kolay gelirdi. 

Zaten o yıllarda Türkçe sınavlarında en az dört puanlık kompozisyon sorusu olurdu; ben de mambo jambo yazıp rahatça sınıfı geçerdim. İnsan bazen yeteneğinin nerede olduğunu çocukken bile bilir. E biliyordum Romalılar! Aaa!

Bugün dönüp baktığımda canımı sıkan şey, hayatımın ilk seçmeli dersini seçememiş olmam değil. Fikrimin sorulmasına bile gerek görülmemiş olması. Asıl ukde orada duruyor.

Sonra ne oldu? E yazarak geçiniyorum işte.


Cumartesi, Mayıs 02, 2026

Kim kimi seyrediyor?

Tarihi çizgi romanların erkek kahramanları ne zaman bir su kenarına inse, istisnasız biçimde suda yıkanan kadınlarla karşılaşırdık. Su kenarı erotizmin ve çıplaklığın mecburi adresiydi. Sanki o kadınlar kahramanın rotasını önceden biliyor, nöbet tutuyor, bizimki yaklaşırken telaşla toplaşıyorlardı. Yıkanan amcalar, teyzeler, çocuklar değil; illa ki etine dolgun, genç kadınlar olurdu... 

Erkeklerin hiç yıkanmadığı, sadece at üstünde toz toprak içinde, “pis pis” dolandığını hiç konuşmuyoruz.

Malum, hamam kültürü bizim kolektif bilinçaltımızın, yerel erotizmin ve fantezilerin derin kaynaklarından biri. Masumane bir nostaljiden söz etmiyorum.

Büyüdüğüm mahallede, hali vakti yerinde bir ailenin zihinsel engelli bir oğulları vardı. Her zaman ütülü takım elbiseler içinde, ağır başlı tavrıyla dışarıdan bakıldığında tam bir “beyefendi” profili çizerdi. Gel gör ki, mahalle kahvesinin dangozları türlü çakallıklarla onu sarakaya alır, özellikle de ablaları hakkında konuştururlardı. Çocuk, o ilgi odağı olmanın yarattığı garip tatminle, kapı deliğinden neler gördüğünü uzun uzun, en ince ayrıntısına kadar anlatırdı. Hayatın ne kadar acımasız olduğunu, mahremiyetin nasıl bir teşhir aracına dönüştürülebildiğini insan yaşayarak öğreniyor.

Ablaların banyo yaptılar mı lan?” sorusu, aradan geçen onca zamana rağmen dün gibi aklımda…

Yukarıdaki resmi bilmiyordum, meğer yıkanan kadınları gözetleyen bir Pan tasviri varmış; şeytani, kötücül ve şehevi.

Ne ki, az sonra Karaoğlan çıkıp, uğru mudur, hırlı mıdır tınmadan o sefili pataküte tepeleyecek, tepeler tepelemez de kızların en güzeliyle Frankfurt Okulu’nu, sosyal medyanın öfke algoritmasını filan tartışmaya başlayacak… Çok okuduk biz bunları…

Kim Karaoğlan, kim Pan, kim uğru… ve asıl kim kimi seyrediyor?

Cuma, Mayıs 01, 2026

Meğer susuz kalır imiş balıklar derya içinde


Bir insana savunma hakkı tanımadan ceza verirseniz, orada hakkaniyet kalmaz. Kendini savunabilmek, hakkını savunabilmek, insan olmanın ve birlikte yaşamanın temel şartlarından biridir.

Suç varsa ceza olabilir, ama suçlama varsa önce savunma hakkı vardır. Her suçlananı peşinen mahkûm eden anlayış, hukukun değil öfkenin anlayışıdır. Savunma hakkının olmadığı yerde hukuk yoktur, adil yargılanma yoktur. Bu yalnızca modern hukuk sistemlerinin değil, insanlık tarihinin, büyük inanç geleneklerinin ve ortak vicdanın da kabul ettiği bir ilkedir.

Adil yargılanma hakkı sadece bugünün değil, dünün ve yarının da meselesidir. Zaman değişir, iktidarlar değişir, çoğunluklar değişir ama adalet ihtiyacı değişmez. Bir insana savunma hakkı tanımadan verilen her ceza, geride mağdurlar, tanıklar ve unutulmayan kırgınlıklar bırakır.

Bir toplum intikam duygusuyla hareket etmeye başlarsa, orada medeniyet aşınır, ahlak geriler. Çünkü intikam ile adalet aynı şey değildir. Adalet öç almaz. Adalet taraf tutmaz. Adalet çoğaltılmış husumet üretmez. Adalet, öfkenin değil ölçünün yanındadır.

İnsan hayatını güzelleştiren şey, insanın insana yaptığı iyiliktir. Hukuk ve adalet de bunun için vardır: korkutmak için değil, korumak için.

Not: Yazıyı altı yıl önce yazmışım, 1 Mayıs vesilesiyle yinelemek istedim. Meraklısı için fotoğraf, Stanley Kubrick’in 1946 yılında henüz 17 yaşındayken Look dergisinde çalıştığı dönemde çektiği "Life and Love in the New York Subway" (New York Metrosunda Yaşam ve Aşk) adlı meşhur serisinin bir parçası.

Related Posts with Thumbnails