![]() |
Kesin
bir cevabı yok bunun;
dolayısıyla her yanıt ister
istemez spekülatif. Yine de
mesele iki ana hatta toplanabilir.
Birincisi, Tanpınar’ın “hoca” kimliği. Edebiyat çevreleri, akademisyeni yazar
olarak ciddiye almakta
çoğu zaman isteksizdir. Bunun arkasında hem alan içi hiyerarşiyi koruma
dürtüsü, hem de hafif bir anti-entelektüel refleks vardır. Akademisyen yazar, “fazla terbiyeli”, “fazla ölçülü” ve dolayısıyla
risk almayan biri olarak kodlanır. Bir
adım ileri gidelim:
“sası” bulunur. Sanki eleştiri yazsa, ders verse daha yerinde olacakmış
gibi düşünülür. Bu
durum, sadece Tanpınar’a
özgü değil demek
istiyorum, yapısal bir mesafeden
söz ediyorum.
İkincisi, Tanpınar’ın yazarlık persona’sı. Belirgin bir içe dönüklük ve geri çekilme hâli var.
Edebiyatın narsisizmin yüksek
oktanlı yakıtı olduğu düşünülürse, bu ciddi bir dezavantaj. Gürültü
çıkaranın, kendini dayatanın parladığı bir ortamda, temkinli bir ses hızla geri
plana düşer. Bugün
de tablo çok farklı değil:
Okur çoğu zaman metne değil, metnin etrafında kopan gürültüye tepki verir.
Üçüncü
bir boyut eklemek mümkün: o da zamanın eleği. Yazar hayattayken kimliği, konumu
ve ilişkileri metnin
önüne geçer; öldükten sonra geriye esas
olarak metin kalır. Bugün Tanpınar okuyanların önemli bir kısmı, onun
akademik kariyerini ya da
dönemsel angaryalarını bilmez; doğrudan metinle temas eder. Bu da gecikmiş bir karşılaşma etkisi üretir.
Elbette bunlar
meselenin “hakikati” değil. Zaten böyle bir hakikat de yok. Asıl mesele, edebiyat
çevrelerinin kendi mitlerini nasıl ürettiği.
Ben daha çok şuna
takılıyorum: Bu soru neden bu kadar yaygın? Neden farklı kuşaklar aynı formülle düşünüp konuşuyor? Bu artık bireysel bir merak değil; dolaşıma
girmiş, sorgulanmayan bir ezber sanki.
Belki Tanpınar’a duyulan hayranlık, bu soruyu ahlaki bir çelişkiye
dönüştürüyor. “Geç
fark edilmiş değer” anlatısı, soruyu sorana da bir tür değerbilirlik, hatta ince zevk
atfediyor. Ama asıl
ilginç olan, bu
sorunun nasıl bu kadar kolay kamusallaştığı. Üniversite müfredatında tekrar
edilen bir klişenin
zamanla genelleşmesi mi
bu? Yoksa eleştiri yazılarının ve popüler edebiyat söyleminin ürettiği
bir ezber mi?
Bazen bir sorunun kendisi, cevabından daha fazla şey
söyler. Tanpınar örneğinde de mesele, onun neden geç okunduğu değil; bizim bu
gecikme hikâyesini neden bu kadar sevdiğimiz. Belki de asıl ihtiyacımız olan, okunup okunmaması
değil “geç kalmışlık” duygusunun
kendisi.

1 yorum:
Tanpınar’a Pamuk vb gibi seküler yazarların kıymet verdiği anlaşılınca kitleler okumaya başladı bence. Öncesinde Necip fazıl gibi bir imajı vardı. Hafif dinci Osmanlı sevici tayfanın sevdiği bir yazar diye bilinirdi. Dergah’tan Yky ye geçiş de aynı sebeple süreci hızlandırdı. Tabii bunu kendim gibi seksen sonrası doğan genel okuyucu kitlesi bakımından söylüyorum. Edebiyat çevreleri niye baştan beri sevip yüceltmezdi bilemem.
Yorum Gönder