![]() |
Şehre Göçen Eşek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şehre Göçen Eşek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumartesi, Nisan 21, 2018
Yeni baskı haberi
Cuma, Mayıs 20, 2011
Çarşamba, Nisan 27, 2011
Mizaha Hoşgörü Gösterilmeli Deniyor Mesela...
- Kitap Hannah Arendt'in "Otoritenin en büyük düşmanı ve onu zayıflatmanın en kesin yolu kahkahadır" sözüyle başlıyor. Türkiye toplumu a) (nun) yüzü asık, b) herşeye rağmen gülümsüyor, c) kahkaha atıyor d) hayır ben şöyle düşünüyorum;Bir toplumu insansılaştırarak değerlendirmek zor… Bütün toplumlar gibi karışık, çelişkili, yekpare olmayan bir toplumuz. Türk vara yoğa gülmez derler mesela bana çok yakın değil bu tür ifadeler… Bir karakter atfetme arzusu var. Böylesi sabitleyici nitelemeler bana mantıklı gelmiyor. İlla bir şey dememi isterseniz konuşkan olduğumuzu düşünüyorum. Gülmek söz konusu olduğunda çok kasılmıyoruz. Ama insanlara tek tek sorarsanız, hele kamu önünde bunu yaparsanız “güleriz ağlanacak halimize” diye hayıflanma rolü yapabiliyoruz.
- Türkiyeli siyasetçiler gülmesini biliyorlar mı, yüzleri asık ve kendileri de amiyane tabirle 'kasıntı' mı? İktidar - muhalefet ilişkisi için ne diyebiliriz?
Türkiye’de siyaset aktörleriyle mizahçıların yolları bence pek kesişmiyor, farklı kültürel sermayelere sahipler, başka şeylerle ilgileniyorlar. Mizah ve mizahçılar evrenini temel alarak siyasetçilere bakmak doğru olmaz. Farklı mecralara hitap ediyorlar, farklı beklentilerle değerlendiriliyorlar. Siyasetçilerimizin çok asık suratlı olduklarını düşünmüyorum ama orta-alt sınıflara hitap ettiklerinden farklı kültürel reflekslerle karşılaştıklarında asabi görünebiliyorlar. İktidar-muhalefet ilişkisindeki mizah ise genellikle kızdırma ve aşağılama niyetiyle tahkir tonunda gelişiyor. Önce birbirleriyle alay ediyor sonra ciddiyete davet ediyorlar… Biteviye tekrarlanıyor bu…
- Terry Eagleton, "Yalnızca iktidar ile alay edenler gerçekten özgürdür" alıntısı yapmışsınız. Türkiye'de mizah yapanlar ne kadar özgür?
İfade özgürlüğü bağlamında bakacaksak sorunlar sürüyor. Mukayeseler yapacaksak cumhuriyet tarihinde daha iyi ve kötü zamanlar oldu. Ben çok aktüel değerlendirmeler yapmaktan yana değilim. Türkiye’de mizahçılar popüler kültürün içinde varoldukları için anaakım ve çoğunluk değerlerinin dışına çıkamazlar. Zaten çıkarlarsa popüler olmaktan uzaklaşırlar. Çoğunluk, sadece ve sadece sadakat bekler; mizahçıların entelektüel tutarlık gösterdiklerini, boyalı kuş misali ayrıksılık yaptıklarını düşünmek yanlış olur. Bunu bilerek özgürlük bahsine bakmak lazım...
- Son yıllarda siyasetteki kutuplaşma mizah dünyasında da görülüyor mu? Türkiye'deki mizah dergileri muhalif mi yoksa taraf mı?
Her dönem iktidar partisiyle taraf olan yayınlar vardı. Muhaliflik meselesiyse epeyce netameli… Dergilerin siyaseten muhaliflikleri iktidar partisini eleştirmekle gelişiyor, hep sağ partiler iktidarda olduğu için yapıp ettikleri alımlı bir sol makyajdan öteye gitmiyor. Dergiler, genellikle siyasetle çok fazla ilgilenmediler bence. Elbette işin bir de siyasi otorite ve yargı boyutu var, dava açılınca işin rengi değişiyor, başkalaşıyor. Yargı devreye girince eleştirinin siyasi yönü koyulaşıyor. Diğer yandan mizah dergileri oldum olası birbirleriyle rekabet ederler. Kimse kimsenin kuyusunu kazmıyor ama alkışlamıyor da… Aralarında keskin bir kutuplaşma yok bence. İstisnai bir örnek olarak gözükebilir: İslamcı mizah dergileri siyaseten romantik iddialarla çıkıyorlar, ajitatif bir dille mevcut dergileri kıyasıya eleştiriyor, kendilerini karşıtlıkla konumlandırıyorlar. Gerçi ciddi bir alternatif olamadılar bugüne kadar… Zaten İslamcı mizah diye bir şey olamaz, bunlar siyasi iddialar, önsözleri dışında diğer dergilerden farklı bir şey yapmıyorlar…
- Siyasetçiler neden mizahı 'hakaret olarak' algılıyor? Mizahın sınırları var mıdır? Ya da mizah ile küfür arasında ayrım yapabilir miyiz?
Bu tür ayrımları geniş anlamıyla kültür ve ahlak, dar anlamıyla üretimdeki gelenek belirleyebilir. Mizah hakaret olarak algılanamaz iddiasına pek katılmıyorum. Kişilik haklarıyla ilgili her şey için yargı yolu açıktır. Mizaha hoşgörü gösterilmeli deniyor mesela… Bu bana daha en baştan özürcü, af dileyici bir tavır gibi geliyor… Buradan hareket edilecekse muhaliflikten söz edemeyiz. Telefonla stüdyoya bağlanan izleyicinin “Bir yardım etseniz Mehmet Ali Bey” ricasına benziyor bu…
- Sosyal medya yeni bir mizah alanı mı? Bloglar, mikro bloglar, paylaşım sitelerinde mizah daha mı özgür?
Son on yıl için Türkiye’deki popüler kültür mecraları internet dolayımıyla çeşitlendi. Sıradan insanları yazarlığa iten, yeni ve alışılmadık bir dilin zuhur ettiği görülebiliyor. Taklit, intihal, yeknesak bir mizahın da geliştiği iddia edilebilir. Sosyal medya için daha özgür bir ortam diyeceksek, linçci ve faşizan bir tutumları da hesap etmemiz gerekiyor. Bir imkân olduğu kesin ama bütün yeni mediumlar gibi özgürlükçülük ve orijinallik bahsinde abartılıyor.
- Günümüzün Nasreddin Hocası kim?
Modellemek için hangi Nasrettin Hoca’yı temel alacağız? Bugün uluorta anlatamayacağımız fıkraları var Hoca’nın. Eğer pirüpak, pedagojik ve yön gösterici bir Hoca istiyorsak o zaten milli eğitimin bir parçası, yeni birini mimlemeye gerek yok. Bence bugün kimse Nasrettin Hoca imgesini sahiplenmek istemez. O halk kültürü yaşamıyor artık. Popüler kültür ürünleri açıkça söylemek yerine ima ederler, gösterirler, siz durduğunuz yere göre bir şey anlarsınız o gösterilenden. Hoca gibi sınırları belli, tanımlanmış birisi bugünün dünyası ve popüler kültürü için uygun olamaz. Bugünün komikleri bir muğlâklıkla maluller, izleyicisinin yorumu ve kullanışına göre biçimleniyorlar. Oysa Hoca, devlet tarafından heykelleştirilmiş bir imge.
Fotoğraf: Ümit Bektaş
[Star gazetesi için Semra Pelek sormuştu.]
Perşembe, Mart 10, 2011
Komik Değillerse Okuyucu Kaybederler
Bizim mizah geleneğimizin köşe taşları kimlerdir, nasıl sıralayabiliriz, hangi tarihsel döneme, bakış açısına, konjonktüre denk geliyorlar? Neleri, kimleri, hangi sınıfı, değerleri, statüyü, değişimi temsil ediyorlar? (Nasreddin Hoca'yı, Aziz Nesin'i, Oğuz Aral'ı biliriz örneğin,bunların yanına yusuf ziya ortaç'ın akbabası'nı ve günümüz için birilerini ekleyebilir miyiz; Leman? Cem yılmaz?...) Zor bir soru, en az yüz yıllık bir dönemden söz ediyoruz. Her dönem değişen koşullarıyla birlikte mizahını da değiştirir. Bir dönem insanları kıkır kıkır güldüren esprilere bugün boş gözlerle bakıp bunun neresi komik deriz. Yüz yıl önce sözlü kültürden ve kısmen tiyatrodan beslenen bir mizah vardı, onu tanımlayabilirdik. Gazete ve dergilerin satışları belliydi, basılanı tüm ülkeye dağıtmak mümkün değildi, çok sayıda basabilecek matbaa makinesi bile yoktu 1960’lara kadar... Kültür endüstrisi oluşmamıştı. Tüketim bu denli hızlı değildi. Popüler olan bu denli çabuk eskimiyordu. Popüler olanı kontrol etme arzusu hükümetlerde çok daha güçlüydü, baş edebileceklerini düşünüyorlardı. Doksanlı yıllardan sonra özel tv kanalları ve sonraki on yılda gelen internet her şeyi baştan ayağa değiştirdi. Mizahçılar da espriler de çok daha çabuk eskiyorlar artık. Hiçbir dergi Gırgır kadar satamaz veya Aziz Nesin gibi bir yazar çıkamaz artık. Bugün, farklı mecralarda varolmalarına rağmen Cem Yılmaz, Recep İvedik veya Fırat ilgi çekici mizah fenomenleri olarak gözüküyorlar
En uzun soluklu dergilerden Akbaba'nın, muhalif partiler ortaya çıktığında onları eleştirdiği, iktidar yanlısı olduğu için okurunun azaldığı yazıyor wikipedia'ya bakınca... Bu durum mizahın iktidarın değil de muhalefetin silahı olduğunda daha güçlü olabileceğini mi gösterir? İktidar-muhalefet ve mizah ilişkisini nasıl görebiliriz?
Doğrusu wikipedia’da yazılanlara çok katılmıyorum. Mizah dergileri komik değillerse okuyucu kaybederler. Sürekli popüler olmak zorundadırlar, reel siyasetle ilişkileri de epeyce sınırlıdır. Herkesin kızdığına kızan güldüğüne gülen bir yönleri vardır. Başka türlü popüler olamazsınız, çoğunluk değerlerine oynamak zorundasınız. İktidar partileri hep sağ partilerden çıkıyor, rutin bir eleştiride bulunuyorlar, bu onları solcu ya da katıksız muhalif yapmıyor. Aksine şunu söylemek gerekiyor: mizah dergileri tanımlanmak istemezler. Net bir biçimde tanımlanırlarsa okuyucu kaybedeceklerine inanırlar. Mizah dergilerinin siyasal muhalefet ile tanımlanması çok doğru değil…Hayata, ahlaka, klişelere, ebeveynlere muhalefet ediyorlar ama onlardan entelektüel muhalefeti ve tutarlılığı beklemek yanlış da olur haksızlık ta…
Leman-Penguen'in Gırgır'ın devamcısı olduğunu biliriz ama hem içerik hem de biçim olarak epey farklı ve daha sert sanırım. Bu farklılığı, özellikleri, nedenlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Leman bence Gırgır’ın değil Mikrop dergisinin devamı olarak görülmeli… Mikrop, Gırgır içinden çıkan ona göre daha solda ve marjinal eğilimleri olan bir yayındı. Önce Limon sonra Leman, onun paltosundan çıktılar. Penguen, Leman içinden çıkmakla birlikte siyasetle ilişkisi daha sınırlı bir dergi oldu, benzetmek gerekirse Gırgır çizgisindeki Avni ve Hıbır’ı andırıyor, daha mainstream kaygılar taşıyor. Günümüzün mizah dergileri, televizyonun dâhil olamadığı argo ve cinsellik içeren bir mecradan yayın yapıyorlar. Eskiden merkez değerlere yönelik bir siyasi tutum sürdürülürdü. Özel televizyon kanallarının çıkmasıyla bu tür dergilerin hepsi kapanmak zorunda kaldılar, çünkü sansürsüz tv onların daha başarılı bir alternatifi olmuştu. Leman gibi marjinal dergiler bu süreçten kemik okurlarıyla çıktılar. Leman’ın o kemik okurla çok satar olması, mizah dergisi okurunun da değiştiğini gösteriyordu aslında. Gırgır reçetesi bu tarihten sonra yürürlükten kalktı.
Son sayısında Penguen'de çıkan karikatürün yarattığı krizi duymuşsunuzdur sanırım; camide namaz kılan cemaatin göründüğü bir karikatür, caminin bir yerinde allah yok din yalan yazıyor, biri farkedip yayınca kriz çıktı... Penguen bugün (pazartesi) özür diledi, gazetelerin internet sayfalarında haber yapıldı... Mizah, karikatür-ifade özgürlüğü-hakaret ilişkisine nasıl bakılabilir? Karikatürün tepki gömesini ve Penguen'in özür dilemesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bahadır ve Fatih, bu tür esprileri hep yapıyorlar aslında. Özür metnini ilginç buldum, dergilerde şimdiye kadar böyle bir dil ve içerikle özür dilenmemişti, siyaseten doğrucu bir metin olmuş. Mizah dergisi okuruyla milli eğitim, genel ahlak kalıpları ya da cumhuriyet savcıları benzer şekilde düşünmezler. Bazen işler çatallanıyor, her zaman karşılaşmıyorlar çünkü. Tepkileri anlıyor ama katılmıyorum. Diğer yandan genel bir eğilim var bu işlerde, mizaha hoşgörü gösterilmeli deniyor, bunu anlamıyorum. İfade özgürlüğünden söz edilmesi gerekirken hoşgörü çağrıları yapılması bana garip geliyor…
Uzunca bir zaman Türkiye’deki çizgi romanlarda kadın karakterlerinin çoğunlukla yabancı, güzel ve çıplak (Türk erkeğinin yatağında örneğin) çizilmesi dikkat çekici bir durum... Bunu nasıl yorumluyorsunuz? Bu tür anlayışın devamcısı günümüz mizahında, popüler kültüründe, dizilerinde devam ediyor mu?
Fotoğrafın basında kullanımı yaygınlaşana kadar geniş anlamıyla çizerler gazetelerin görsel tasarımlarını yaptılar. Kadın çıplaklığına sıklıkla başvurulduğu düşünülürse çizgi romanlar ve karikatürler uzun yıllar erotizmin membaı olmuşlardır. Arzu nesnesi olarak yabancı kadınların kullanılması da tesadüf değil haliyle… Yabancı kadınları daha rahat kullanmış çizerler. Kahramanlarımız onları fethetsin istemişler… Bunu çok da hesap ederek yaptıklarını, bir reçeteye göre ürettiklerini düşünmüyorum. İnanarak çizmişler çoğunlukla…
İçinde yaşadığımız 10 yılı (2000'leri) popüler kültür açısından değerlendirirsek, önceki başka bir döneme benziyor mu? (iktidar-muhalefet-mizah-popüler kültür ilişkileri açısından)bu döneme karakterini veren şeyin ne olduğunu söyleyebilirsiniz?
Daha önce yaşanan hiçbir döneme benzemiyor, süregelen akım ve eğilimler tespit edilebilir ama gündelik yaşamda sosyal medya televizyonda yerli diziler hiç bu kadar etkin olmamışlardı.
Kitabınızın sonunda diziler hakkında dikkat çekici bir bölüm var... "popüler kültür her zaman yerleşik kültürü aktarır" tanımı bizim örneğin fazla tepki çeken Aşk-ı Memnu dizisini, Muhteşem Yüzyıl dizisini açıklayan bir kalıp mıdır?
Benim orada söylediğim şey şu: diziler, yerleşik düzenin değerlerini bir biçimde aktarırlar ama bu aktarım, editörler, medya profesyonelleri, rekabet koşulları, kurum ideolojisi, siyasi iktidarla geliştirilen ilişkiler, sansür mekanizmaları, çokuluslu şirketler gibi pek çok belirleyici etkenin oluşturduğu bağlamda gelişir. Bu yüzden oldukça karmaşık ve çelişkili bir süreçte yaşanır. Bir tv kanalı, bir dizi projesine bakarken RTÜK ne diyecek diye ister istemez düşünüyor veya dizi yayınlanırken “yukarıdan” birileri kanalı arayabiliyor. Kanaldan yapımcıya, oradan senariste uyarılar gidiyor. Yani olumlu ya da olumsuz anlamda bir dizinin popülerliğini belirleyen şey sadece içeriği değildir. Bütün dünyada yayınlanan dizilerin neredeyse yüzde kırkı polisiyedir, bizde öyle değil… Bu toplum melodram seviyor mu demeliyiz peki… Sanmıyorum, tutan bir format yineleniyor…
Dizileri fazla mı ciddiye alıyoruz ? Aslında örneğin Kurtlar Vadisi çok etkili mesajlar bırakmıyor mu geride? "bu dizilerle halk kandırılıyor" tepkisi veren ama röportajında Polat Alemdar gibi giyinen Rasim Ozan Kütahyalı örneği çok eğlenceli ve düşündürücüydü. O örnek neye işaret ediyor?
Popüler kültür ürünleri gündelik hayatta dolaşıma girerler, buna tüketim evresi-dolaşım diyebiliriz. Şimdi sosyal medya da işin içine girdiğinden, o ürünün ayrıca konuşulması gerekiyor. O ürünün başarısı, uyarlanabilme potansiyeline bağlı olarak uzun ya da kısa ömürlü olur. Behzat Ç., rating olarak başarılı olamadı ama internette dolaşıma girdi, o yüzden yaşayabildi. Polat Alemdar dizisinin dışında konuşuluyor, kıyafetleri ve konuşma biçimleri taklit ediliyor. Benim verdiğim örnek diziyi eleştiren bir gazetecinin Polat Alemdar gibi giyinmesiyle ilgiliydi. Bu denli etki edebilir hayata popüler kültür, öyle ki ilk çıkış noktasını unuturuz. O eşarbı Aysel giyiyordu, o çizmeyi Bihter’le görmüştük hatırlamayız. Ve evet, dizileri fazla ciddiye alıyoruz, arkaik tartışmalar yapıyoruz. Pedagoji, ahlakın tanzimi, yasaklansın kaldırılsın gırla gidiyor. Prime time dışında içerik kontrolü de yapılamıyor aslına bakılırsa. Biraz da bunu bırakmama kavgası bu…
[Akşam gazetesinden Eyüp Tatlıpınar ile yapılmış bir röportajdı. 5 Mart'ta çıkan Akşam Kitap'ta Şehre Göçen Eşek'le ilgili bir kitap eleştirisi içinde kısmen kullanıldı]
Kitabınızın sonunda diziler hakkında dikkat çekici bir bölüm var... "popüler kültür her zaman yerleşik kültürü aktarır" tanımı bizim örneğin fazla tepki çeken Aşk-ı Memnu dizisini, Muhteşem Yüzyıl dizisini açıklayan bir kalıp mıdır?
Benim orada söylediğim şey şu: diziler, yerleşik düzenin değerlerini bir biçimde aktarırlar ama bu aktarım, editörler, medya profesyonelleri, rekabet koşulları, kurum ideolojisi, siyasi iktidarla geliştirilen ilişkiler, sansür mekanizmaları, çokuluslu şirketler gibi pek çok belirleyici etkenin oluşturduğu bağlamda gelişir. Bu yüzden oldukça karmaşık ve çelişkili bir süreçte yaşanır. Bir tv kanalı, bir dizi projesine bakarken RTÜK ne diyecek diye ister istemez düşünüyor veya dizi yayınlanırken “yukarıdan” birileri kanalı arayabiliyor. Kanaldan yapımcıya, oradan senariste uyarılar gidiyor. Yani olumlu ya da olumsuz anlamda bir dizinin popülerliğini belirleyen şey sadece içeriği değildir. Bütün dünyada yayınlanan dizilerin neredeyse yüzde kırkı polisiyedir, bizde öyle değil… Bu toplum melodram seviyor mu demeliyiz peki… Sanmıyorum, tutan bir format yineleniyor…
Dizileri fazla mı ciddiye alıyoruz ? Aslında örneğin Kurtlar Vadisi çok etkili mesajlar bırakmıyor mu geride? "bu dizilerle halk kandırılıyor" tepkisi veren ama röportajında Polat Alemdar gibi giyinen Rasim Ozan Kütahyalı örneği çok eğlenceli ve düşündürücüydü. O örnek neye işaret ediyor?
Popüler kültür ürünleri gündelik hayatta dolaşıma girerler, buna tüketim evresi-dolaşım diyebiliriz. Şimdi sosyal medya da işin içine girdiğinden, o ürünün ayrıca konuşulması gerekiyor. O ürünün başarısı, uyarlanabilme potansiyeline bağlı olarak uzun ya da kısa ömürlü olur. Behzat Ç., rating olarak başarılı olamadı ama internette dolaşıma girdi, o yüzden yaşayabildi. Polat Alemdar dizisinin dışında konuşuluyor, kıyafetleri ve konuşma biçimleri taklit ediliyor. Benim verdiğim örnek diziyi eleştiren bir gazetecinin Polat Alemdar gibi giyinmesiyle ilgiliydi. Bu denli etki edebilir hayata popüler kültür, öyle ki ilk çıkış noktasını unuturuz. O eşarbı Aysel giyiyordu, o çizmeyi Bihter’le görmüştük hatırlamayız. Ve evet, dizileri fazla ciddiye alıyoruz, arkaik tartışmalar yapıyoruz. Pedagoji, ahlakın tanzimi, yasaklansın kaldırılsın gırla gidiyor. Prime time dışında içerik kontrolü de yapılamıyor aslına bakılırsa. Biraz da bunu bırakmama kavgası bu…
[Akşam gazetesinden Eyüp Tatlıpınar ile yapılmış bir röportajdı. 5 Mart'ta çıkan Akşam Kitap'ta Şehre Göçen Eşek'le ilgili bir kitap eleştirisi içinde kısmen kullanıldı]
Pazartesi, Mart 07, 2011
"Nasrettin Hoca da Karagöz de milli eğitime dahil edildi"
Levent Cantek ‘Şehre Göçen Eşek’e öyle hayati bir soruyla başlıyor ki, satırların peşi sıra koşmamak mümkün değil. ‘Peki ama niye?’ sorusunun izinden gidiyor. Kimi zaman sormanın cesaret istediği, kimi zaman cevap vermenin huzursuzluk getirdiği bir soru bu. Cantek’in bu soru üzerinden düşündüğü şey ise yazarın kitabında ele aldığı mevzuların temelini oluşturuyor. “Benim takıntım –bir başka deyişle ‘peki ama niye’m– tarihsel ya da ideolojik olarak, yaşanan onca sömürü, baskı ve dayatmalara karşın insanların nasıl olup da hayatlarını sürdürebildikleri, belki iddialı kaçacak ama direnebildikleri ya da basitçe nasıl olup da mutlu/huzurlu olabildikleri, insanların nasıl ve ne biçimde kendilerini rahatlatıp, yaşayıp gidebildikleri bana göre önemle üzerinde durulması gereken hayatî bir soru(n).” Böyle başladığı yazısında bastırılanın kahkaha olarak dönüşünü anlatıyor.‘Şehre Göçen Eşek’, modernleşme sürecinin getirdiklerini/götürdüklerini popüler kültür ve mizah özelinde anlatıyor. Kültür endüstrisinin palazlamasından önceki dönemler de var bu kitapta. Bir dönemin efsane olan mizah dergilerinin (Akbaba, Gırgır, Nuh’un Gemisi vs.) politikalarını, iktidarla kurdukları ilişkileri, mizahın ne işe yaradığını inceliyor. Erken cumhuriyet döneminde mizahın politikacıları ele alış şekilleri, yerli çizgi romanda kadın, günümüz TV dizileri de Cantek’in arkelojisini yaptığı konular. Mizahın ne olduğunun tartışıldığı şu son dönemlerde ‘Şehre Göçen Eşek’ zihin açıcı bir çalışma. Sözü alt kültür, mizah ve çizgi roman araştırmacısı Levent Cantek’e bırakıyoruz...
Kitabınızda anlattığınız eski dönemleri göz önüne alırsak, ‘gülme’nin o günlerden bugüne iktidarda yarattığı rahatsızlıkta ne gibi değişiklikler oldu?
Değişiklikleri belirleyen asıl olarak otorite. Modern devlet, hem istemediklerine gülünmesini yasaklar hem de kimlere gülüneceğini de işaret eder. Her şeye gülemezsiniz. 1946 yılına kadar başbakanlar, 1950’ye kadar cumhurbaşkanları eleştirilemiyorlar. Mizahçılar, böyle bir ayrımın içinde mağdur da olurlar mağrur da. Otoriteden yana olduğu için mağrur bir kahraman gibi kendini sunan çok mizahçı var tek parti döneminde. Menderes’in karikatür karşıtı ya da karikatürist sevmez olduğuna dair bir klişe var ben bunu çok anlayamıyorum, örneğin. Gerçekten sert ve tahkir edici yayınlar yapılmış, izin vermiş buna, bu çok açık. Şunu demek istiyorum, eleştirel olan her şeyin bekasını otorite belirliyor. 27 Mayıs olmasa Menderes karikatürcü düşmanı sayılacak mıydı çok emin değilim. Bugün belirlenen kıstasların dışına çıkarsanız sadece marjinalize edilmezsiniz popüler de olamazsanız, çünkü cumhuriyet, mizahın beslendiği çoğunluk değerlerini oluşturdu artık.
Peki, bir dönemde karikatüristlerin politikacıları kadınsılık içerisinde çizmesi yaygındı. Bunun, bugün azaldığını söyleyebiliriz herhalde...
Elbette. Feminist hareket özellikle orta sınıf gençliğini hayli etkiledi. Nasıl ırkçı, ayrımcı espriler yapamazsanız artık bunu da yapmak kolay değil. Başka bir hayat yaşanıyor. Menderes, kadın gibi çizilmesine ses etmemiş ama asıl önemlisi mesela Ratip Tahir, hiçbir biçimde vicdanen rahatsızlık hissetmemiş, cinsiyetçilik yaptığı aklına gelmemiş. Bugünün dergi çizerleri cinsiyetçilik yapmıyor değiller ama asıl mağdurun kim olduğunun farkındalar, bunu bir espri olarak dahi akıllarına getirmezler. Bir erkeğin kadın gibi çizilmesini arkaik bulacaklarını düşünüyorum. Salak ve takıntılı erkekleri en az kırk yıldır çiziyorlar ayrıca…
Cinsiyetçi yaklaşımın mizaha zararları neler olabilir?
Mizahçı birinden yana olacaksa en azından hissiyat olarak azınlıktan yana olmalı… Herkesin güldüğüne gülen kızdığına kızan mizahçı günü kurtarabilir ama en başta kendini tüketir, çabuk yaşlanır. Cinsiyetçiliğin ne olduğunu bilmeden muhalif olunmaz.
‘Şehre Göçen Eşek’te geleneksel mizah öğelerinin modernleşmesi üzerine de kafa yoruyorsunuz, bu süreçte temel olarak ne değişti?
Nasrettin Hoca, Keloğlan, Karagöz ehlileştirildi, milli eğitime dahil edildi, pedagoji malzemesi oldular. Tavsadılar, takım elbise kravat meselesine meze, salataya limon vesaire… Mizahçı için asıl maharet kolkola resim isteyen resmiyete nanik yapabilmekte… Uzak duracaksın otoriteden… Otorite zaten güçlü, daha güçlü yapmak kimin çıkarına…
Bugünkü mizah dergilerinin muhalifliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Eğer aktüel siyasetle ilişkilerini bakarak bir şey söyleyeceksek Türk mizah dergileri seküler ve milliyetçidir. 1950’den bu yana hep sağ partiler iktidara geldiği için aktüel siyasi eleştirileri onları sol göstermiştir. Ben genel anlamda politikayla sınırlı bir ilişkileri olduğunu düşünüyorum asıl dertleri ve eleştirellikleri hayata ve ahlaka karşı gelişiyor.
Nasreddin Hoca fıkraları, iktidar onaylı emniyet sübaplarıdır
Mizahın kargaşa ve otorite boşluğunun yaşandığı dönemlerde yükselişe geçmesi, alt sınıflar için direniş/ rahatlama olanakları sağlayıp, kolektif bilinçaltında yer ederek, sonraki kuşaklara devredilecek “örnek figürler” ve anlatılar üretmesine vesile olmaktadır. Bu yüzden memleket tarihinin tüm kargaşa dönemleri mizahımıza önemli kaynaklar temin etmiştir. Bu minvalde ilk akla gelen, memleket mizahının miladını oluşturmak gibi bir özellik de taşıyan, mevcut eğitim sisteminin cenderesinde ehlileştirilmiş, sınırlandırılmış esprileri kusturacak kadar tekrar edilerek neredeyse öldürülen, devletin tekelindeki Nasreddin Hoca’dır. (…) Peki kimdir bu hoca? (…)Hoca’nın yüzü/sureti bilinmemekle ve kendisini resmedenlerin tahayyüllerine göre değişkenlik göstermekle beraber, iki önemli göstergeye sahip: eşeği ve kavuğu. Eşek köylülüğün, kavuksa okuma-yazmanın ifadesi. (…) Hoca yaşadığı yerde halka namaz kıldırıyor, okuma-yazma öğretiyor ve anlaşmazlıklarda Kadı’nın görevini üstleniyor. Bir başka ifadeyle, din adamlığı, öğretmenlik ve yargıçlık yapıyor (Başgöz, 1997: 27). Neredeyse ahalinin yöneticisi olan Hoca’nın buna rağmen önemli bir açmazı var: Hoca, maaşını cerre denilen bir usulle devletten değil, ahaliden alıyor. Bu durumun değil hoca kim olursa olsun insanı ne derece sıkıştıracağı ortada. Uzaktaki (şehirdeki) devletin temsilcisi olarak yapılması gereken işlerle, maaşını ödeyen halkın çıkarları arasında kalma, tam anlamıyla iki arada bir derede olma hali. Herkese hesap vermek durumunda...
(…) Hoca’nın fıkraları merkeze ve onun ürettiği değerlere karşı alt sınıflar nezdinde mevcut olan husumeti, laf düzeyinde dillendirmektedir. Öte yandan hemen şu söylenebilir; dillendirilen “saldırılar”a karşın, şartlarda herhangi bir değişme yaşanmadığı gibi, iktidar mevcudiyetini daima korumaktadır. O yüzdendir ki bu fıkralar, alt sınıflara fiziksel direniş gibi daha tehlikeli safhalara geçmeden rahatlama/boşalma imkânı tanıyan, iktidar onaylı emniyet sübaplarıdır… Kitaptan
Siyasal iktidar-Akbaba ilişkisi
Akbaba, çıkışından Yusuf Ziya Ortaç’ın ölümüne kadar geçen kırk yılı aşkın dönem içinde belli alışkanlıklar kazanmış, özellikle siyasal iktidar karşısında nasıl davranması gerektiğine dair bir tecrübeye sahip olmuştur. (…)Akbaba’nın 1923-1950 arasında CHP’yi, 1950-1960 döneminde DP’yi desteklemesi, ilgili dönemlerde doğrudan ve dolaylı maddi destek alması ister istemez bir ticari başarıdır. Mizah dergileri yayınlandıkları dönemlerin en çok satan dergileri olmuşlardır. (…)Oysa Akbaba, uzun ömrüne rağmen çoksatar bir yayın olabilmiş değildir. Bir başka deyişle uzun ömrünün payandası satış veya çoksatarlık değildir. Resmi ilanlar almakta, resmi ya da yarı-resmi kurumlardan abonelikler temin edilmekte, Başbakanlık örtülü ödeneğinden maddi destek almaktadır. Bu nedenle Akbaba’nın içeriği, söz konusu organik bağın kurulabilmesinin önkoşuludur. Bağın devamlılığı içeriğin sürekliliğini gerektirmektedir. Diğer yandan Akbaba, piyasa koşullarında varolmaya çalışan ticari bir yayındır. Hükümetlerle olan ilişkisi eleştiri ölçüleri nedeniyle tahmin edilebilir olmakla birlikte kamuoyunca bilinen bir olgu değildir. (...) Farklı mizah dergilerinin Akbaba ile rekabet edememesi, kısa ömürlü oluşları ticari başarısızlık olarak algılanmış, yaşadıkları baskıysa spekülasyon ve siyasi iddia sayılagelmiştir. Oysa bugün anlaşılmaktadır ki farklı mizah dergilerine, örneğin 1950’li yıllarda çıkan Tef, Dolmuş, Taş-Karikatür gibi dergilere ayni ve nakdi yardım yapılmadığı gibi kâğıt tahsisatında sınırlamalar getirilmesi-zorluklar çıkarılması, sonuçları itibarıyla Akbaba’ya verilen desteğin bir parçası olmuştur (Selçuk,1998: 56). Kitaptan
Mizah sayfalarındaki kadınsı Menderes
Adnan Menderes, siyasi tarihimizde kadınsı niteliklerle en fazla tanımlanan, mizah sayfalarında kadın veya kadınsı olarak en fazla boy gösteren siyasetçidir. Bugün toplumsal hafızada yer tutmasa bile, özellikle DP iktidar olduktan sonra CHP yanlısı gazete ve dergiler, alışıldık siyasetçi portresinden farklı bir görünüm arz eden Menderes’i tahkir etmek ve o dönem için bilinen bir tabir olmasa da, onunla ilgili olumsuz imaj oluşturmak için, kâğıt üzerinde cinsiyetini değiştirme yoluna gitmişlerdir. (…)1954’te DP yanlısı Akbaba’da Menderes, “atlet yapılı, Amerikan gülüşlü ve kruvaze ceketi içinde Londralı bir diplomat kadar zarif” olarak tanımlanmaktadır örneğin (5.8.1954).
İşte sözü geçen bu posture (duruş, bedenin sergilenişi), bu kılık-kıyafet, bu beşuş çehre ve bir salon erkeğine yakışır zarafet, DP’nin politikalarına yönelik hoşnutsuzlukla ve erk kaybının yarattığı panikle birleşince, Menderes’e siyaset sahnesinde kadın rolü biçilmiştir. Bora ve Tol’un isabetle vurguladıkları gibi, Türkiye siyasetinin ispatlama, meydan okuma ve “efelenme” üzerine kurulu düzeninde (Bora, Tol, 2009: 826), kadınsı yaftasıyla yer almak mücadeleye baştan yenik başlamakla eşanlamlıdır. Ataerkil bir toplumda seçmen (kadın ya da erkek olsun) kendisi üzerinde hüküm sürecek ve kendi adına karar verecek kişilerin iktidar (eril iktidar) sahibi olmalarını, “vurdukları yerden ses getirmelerini”, “sözlerinin eri ve mert olmalarını” bekler. (...) Dolayısıyla, bir siyasetçiyi (hele de yürütme gücünü elinde tutuyorsa), erkeği tamam kılan niteliklerden yoksun olarak sunmak, kadınsılıkla “ithametmek”, onun iktidarını kamuoyu nezdinde eritmek anlamına gelecektir. İşte, özellikle 1950’den itibaren mizah basınında ve gazetelerde Menderes ve başka siyasetçilerin sunuluş biçimleri,halkı bu eksik iktidara, hatta iktidarsızlığa ve bundan doğduğuna inanılan kaypaklığa, dirayetsizliğe karşı uyarmak niyeti taşımaktadır...Kitaptan
TKP bir mizah dergisine el verdi
(...) Nuh’un Gemisi, Türkiye Komünist Partisi’nin çıkardığı ya da desteklediği yayınlardan biridir. Genellikle edebiyat-kültür temalı dergileri çıkartan (ya da destekleyen) TKP’nin bir mizah yayınına “el vermesinde” 1946-1950 yılları arasında çıkan Markopaşa mizah gazetesinin kazandığı popülerlik etkili olmuştur. (…)Nuh’un Gemisi ise Markopaşa izleyicilerinden olmakla birlikte daha ciddi ve popülerliğini ket vuracak ölçüde siyaset ağırlıklıdır. Yine de gazeteyi popülerleştirmek için uğraşıldığı söylenebilir, en azından o günlerin çoksatar gazetesi Hürriyet’e ilk iki sayı için reklâm verilmiştir (Hürriyet, 2.11.1949; 9.11.1949). Gazetenin çıkış dönemi, CHP iktidarının sonuna (görece ılımlı bir) zaman dilimine denk düştüğü için Markopaşa’nın yaşadığı zorluklarla karşılaşılmış değildir. Markopaşa, CHP’nin nahoş müdahalesiyle sonuçlanan 46’ seçimlerinin ardından çıkmış, toplumdaki yaygın muhalefetten faydalanarak çok satmıştır. Başarısında gündelik dili kullanma becerisi, isabetli eleştiri yapma mahareti ve iyi yazarlarının katkısı büyüktür ama öncelikle bir dönem yayını olduğu muhakkaktır. Anti-komünist insiyaklarla kapatılması, yazarlarının hapis ve sürgün cezaları alması, başyazarının Bulgaristan sınırında (faili meçhul veya adi) bir cinayete kurban gitmesi Markopaşa’nın popülerliğini yitirmesine (marjinalleştirilerek yayınının sonlanmasına) neden olmuştur. (…) Sonuçta, Nuh’un Gemisi, benzer tarzdaki mizah yayınlarının düşük satışlarla var olabildiği bir dönemde yayına başlamıştır. DP’nin iktidarı devraldığı 1950 Mayıs’ında yayınına son vermesi ise yeni başlayan bir dönemin değişen şartlarıyla ilgilidir. Sadece Nuh’un Gemisi değil, Markopaşa ve onu izleyen mizah biçimi 1950 yılındaki iktidar değişimiyle birlikte piyasadan kalkmıştır. Bunun nedeni, bu yayınlardaki mizahı besleyen başat öğenin CHP karşıtlığında temellenen bir muhalefet olmasıdır.CHP’nin iktidardan düşmesi bu tür bir mizahı anlamsızlaştırmıştır. Kitaptan
Radikal Kitap, 4,3.2011, Burcu Aktaş
Salı, Ocak 25, 2011
Şehre Göçen Eşek

Türkiye’de popüler kültürün erken çağına, kültür endüstrisinin palazlanmasından önceki zamanlarına eğiliyor bu kitapta Levent Cantek. Geleneksel mizah öğelerinin, köklü hiciv klişelerinin modernleşme sürecini yaşadığı bir dönem bu: Nasrettin Hoca’nın eşeğiyle beraber şehre göçtüğü bir dönem…
Cantek, mizahın nasıl etkili bir ‘çaktırmadan direniş’ yolu olduğuna dikkat çekiyor, “karanlıkta kahkaha”ya kulak kabartıyor. Alt-kültürün gücüne dikkat çekiyor. 1940’lar-1970’ler aralığının popüler kültür olgularının bir potpurisini izliyoruz kitapta: Akbaba, Nuh’un Gemisi, Gırgır gibi efsanevî mizah dergileri… ‘Kılıçbaz’ çizgi romanlar ve çizgi romanda kadın imgeleri… Siyasal kültürümüzde tahkir geleneği… Her hükümete dost Yusuf Ziya Ortaç, şeytanlaştırılan Sabahattin Ali, bir fenomen olarak Aziz Nesin… Halk terbiyesi ritüelleri… Köy/köylü imgelerinin inşası ve değişimi…
Günümüze de bir bakış fırlatıyor Levent Cantek; televizyon dizilerinin mana ve ehemmiyetine dair bir çift söz ediyor.
Kitabın sürpriz bir ilâvesi var. Hoş bir sürpriz: “Mizah Mahallesinde Aylak Aylak…” Türkiye’de mizahın üreticileri, mecraları, figürleri üzerine kısa değinmeler, vur-kaçlar, aforizmalar…
On beş yıldır tutkuyla mizahın, çizgi romanların, argonun, avam kültürünün coğrafyasını arşınlayan bir popüler kültür ustasından, rengârenk bir yazı demeti.
[Arka Kapak yazısından]
Şubat ayında çıkıyor...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
