günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Temmuz 25, 2026

Eserini öğüten Adam: Zehir Hafiye'nin İntiharı

Zehir Hafiye, özgün adıyla Nick Knatterton, bizde de yayımlanmış popüler bir Alman çizgi romanı. Hakkında birkaç kez yazmıştım, esasen bir polisiye parodisidir. Halit Kıvanç’ın yazdığı, Bedri Koraman’ın çizdiği Tekir Hafiye adlı yerli bir versiyonu da vardır.

Eserin yaratıcısı Manfred Schmidt, modern Alman çizgi romanının kurucu isimlerinden biri sayılıyor. Çok küçük yaşlardan itibaren karikatür çizmiş ama en azından başlangıçta çizgi romanla hiç ilgilenmemiş. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan çizgi romanlarıyla karşılaşmış ve gördüklerinden hiç hoşlanmamış: “Karakterler bir şey söylediklerinde ya da düşündüklerinde ağızlarından baloncuklar çıkıyordu. Korkunçtu.”

Bir başka röportajında daha da ileri gidiyor: “Çizgi romanın var olan en aptal edebiyat biçimi olduğunu düşünüyordum. Bu serileri yerin dibine sokmak, acımasızca hicvetmek istiyordum.”

İroni şu ki, aşağılamak için başladığı tür onu hiç ummadığı biçimde şöhretli bir milyoner yapıyor. Hayatı boyunca beş yüz civarında Nick Knatterton serüveni çiziyor. Fakat anlaşılan, giderek kendi yarattığı kahramandan bıkıyor, hatta bunu açıkça söylüyor: “Nick’ten nefret ediyorum.”

Fakat bu nefret, sadece röportajlarda faş eden entelektüel bir kapris olarak kalmıyor, Schmidt nihayetinde radikal bir eyleme geçiyor. Ölümünden iki yıl önce, seksen dört yaşındayken çalışma odasını boşaltıyor ve iki yüz kilo ağırlığındaki özgün Nick Knatterton sayfalarını, yani onlarca yıllık çizimlerini, bir kâğıt geri dönüşüm konteynerine atarak yok ediyor.

Yazıyı tam olarak bu yüzden yazıyorum.

Bir insanın kendisine şöhret ve servet kazandıran eserini kendi elleriyle ortadan kaldırması sahiden ürpertici. Yetmiş yıllık bir çalışma hayatının ürününü bile isteye öğütmek, yalnızca basit bir arşiv temizliği olamaz. Schmidt bunu büyük bir rahatlama olarak anlatmış, sanki çizimlerini değil, yıllardır sırtında taşıdığı bir kimliği “öldürmüş”.

Nick Knatterton, zamanla yaratıcısının eseri olmaktan çıkıp efendisine dönüşmüş olabilir. Başarı bazen insana özgürlük kazandırmaz, aksine onu, sürekli tekrarlamak zorunda bırakan bir role hapseder. Schmidt’in yaşadığı üretim tıkanıklığı da belki bu baskıyla ilişkilidir. İnsan, kendisini var eden şeyden nefret etmeye başladığında, onu yok ederek özgürleşebileceğine inanabilir.

Nick olmadan günü yaşıyorum,” demiş. Bunun ölmeye yatmak mı, yoksa kendini sağaltan bir ferahlama mı olduğunu bilmek mümkün değil.

Mutsuzluğun ve bıkkınlığın yorgunluğu, sahiden korkunçtur.

Yıllar önce ünlü çizgi romancılarımızdan Faruk Geç de artık çizmek istemediğini anlatırken, “Çalışma masasına oturunca sırtım, eklemlerim ağrımaya başlıyor,” demişti. Bedensel görünen ama aslında psikolojik bir eşikten söz ediyordu. Gerçekten üzülmüştüm.

İster Faruk Geç’in hissettiği o bedensel bıkkınlık olsun, ister Schmidt’in radikal vedası... Günün sonunda, çizgi romanı “en aptal edebiyat biçimi” olarak gören bir adamın, ürettiği her sayfayı bile isteye öğütmesi bana hâlâ trajik geliyor. Kendi geçmişine karşı girişilmiş simgesel bir şiddet, yaratıcı bir intihar ve belki de hayatının en büyük “edebi” gösterisi…

Belki de başından beri çizdiği son Zehir Hafiye macerası buydu: Dedektifin değil, yaratıcısının ortadan kaybolduğu bir final.


Çarşamba, Temmuz 22, 2026

Şayiası Hakikatinden Büyük: Yıldırım Ekipler

Otuzlu yılların ikinci yarısında, hız ve çabukluk gibi nitelemelerin dillere pelesenk olduğu bir dönemde “Türk Polisi” büyük şehirlerde motosiklet kullanmaya başlıyor. Oluşturulan motorlu ekiplere de “Yıldırım Ekipler” adı veriliyor. Amaç açık: Suç mahalline mümkün olduğunca çabuk intikal etmek, suçlular üzerinde caydırıcı bir etki yaratmak ve devletin modern yüzünü görünür kılmak. Motosiklet yalnızca bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda hızın, teknolojinin ve otoritenin sembolü.

Her şehri bilmiyorum ama Ankara’daki Yıldırım Ekipler Stadyum’un hemen yanında konuşlanıyor. Sadece motosikletler değil, hafif Jeep’ler de filoya katılıyor. Bilmeyenler için söyleyeyim: Eski Ankara, tren istasyonu ile Kale arasında gelişmiştir. Cumhuriyet ise şehri Dışkapı ile Çankaya Köşkü arasına doğru büyütür ve başka bir hat kurar. Yıldırım Ekipler’in Eski Ankara’ya hâkim bir noktaya yerleştirilmesi tesadüf değil demek istiyorum. Kale’nin eteklerinde şaraphaneler, kumarhaneler ve kerhaneler var; kabadayıların hüküm sürdüğü bir Ankara underground’u var. Polis, suçun yoğunlaştığı yerlere mümkün olduğunca hızlı ulaşmak istiyor. Eskilerin deyişiyle, Bentderesi’ne “vınn!” diye iniveriyor.

Yukarıdaki fotoğraf, o ekiplerden birinin -muhtemelen İstanbul’un- gazetelere servis edilmiş tanıtım fotoğraflarından biri. Eski gazeteleri karıştırırsanız motosikletli polis fotoğraflarına, özellikle de böyle sıra sıra dizilmiş toplu karelere sık rastlıyorsunuz. Bu kadar çok yayımlanmaları, yeni teşkilatı tanıtma isteğinin yanı sıra bir tür gövde gösterisine de işaret ediyor. Devlet, vatandaşına “yanındayım” demek isterken, suçluya da “her an karşına çıkabilirim” mesajı veriyor.

Siren sesi, düdük sesi gibi motosikletin gürültüsü de caydırıcılığın bir parçası oluyor. Teknolojinin sağladığı üstünlük, psikolojik üstünlüğe dönüşüyor. Yakın dönemde bilgisayarların, mobese kameralarının ya da yüz tanıma sistemlerinin yarattığı etkiyi düşünün. Bunların hepsi aynı saksıdan çıkıyor: Devletin hem maddi hem de psikolojik olarak daha görünür, daha erişilebilir ve daha hızlı olma arzusu.

“Tahakküm” dediğimizde gündelik dilde biraz geriliriz. Oysa tahakküm yalnızca zor kullanmak değildir, büyük ölçüde rıza ile işler. Bizi koruyup kollaması için devlete bazı haklar devreder, kanunu uygulama yetkisini ona teslim ederiz. Ama aynı anda, o yetkinin sınırlarını aşabileceğinden de korkarız. Koruyucuya ihtiyaç duymakla birlikte onun fazlasıyla güçlenmesinden de hoşlanmayız. Devletle kurduğumuz ilişki biraz da bu medcezir hâlidir.

Telsizin yaygınlaştığı yıllarda bunlara “Radyolu Polisler” deniyordu, o bile ürkütücüydü. Bugün cep telefonlarımız sayesinde nerelere gittiğimiz, kimlerle görüştüğümüz, hangi güzergâhları kullandığımız tespit edilebiliyor ya da en azından buna inanmamız bekleniyor. “Suçlular korksun” deniyor ama aslında hepimiz, bir ölçüde, korkunun dolaşıma sokulduğu bir düzenin içinde yaşıyoruz. Belki de bu yüzden gösteri, korku, ritüel, suç ve teknoloji birbirinden ayrılmıyor. Geceyle gündüz gibi iç içe geçiyorlar. Üstelik çoğu zaman şayiası, hakikatinden daha etkili oluyor.

Ve zihnimize hâlâ o ses düşüyor.

Vınn…

Pazar, Temmuz 19, 2026

Duyurmuş olayım

“İletişim Yayınları’ndan bütün kitaplarımla birlikte ayrıldığımı duyurayım. Yaklaşık otuz beş yıllık bir ilişkiydi. Böyleyken böyle oldu. E, o zamanlar sosyal medya yoktu Mıstık Abi.”

Yukarıdaki kısa açıklamayı bir hafta önce Facebook ve Twitter hesaplarımdan yaptım. Sosyal medyada aralıklarla yazarım. Twitter’ı neredeyse hiç kullanmıyorum; Facebook’ta ise çoğunlukla burada yayımladığım yazılardan bazılarını paylaşıyorum.

Sosyal medya hakkında yazan ve düşünen biri olarak, onunla hep mesafeli bir ilişki kurmak istedim. Ayrılığımı orada duyurmamın nedeninin, yaşadığım linçle ilgili olduğunu tahmin edersiniz.

Genel olarak şu fikri taşıyorum: “Memleketten soğumak istiyorsan sosyal medyada yorum okuyacaksın, kendinden soğumak istiyorsan o yorumlara cevap vereceksin.” Bu yaşıma kadar sosyal medyada herhangi bir tartışmaya girmedim. Bundan sonra da gireceğimi sanmıyorum. Linçlenirken dahi tek bir kişiye cevap vermedim.

Söz konusu paylaşım üç günün sonunda 750 bin etkileşim almıştı. Buna karşılık yalnızca yüzde üçü (3) yazıyı tıklamıştı. Dikkat edin, okumuş değil, bakmış diyorum. Bir süre sonra ilgili yazıyı ve linçlenme hikâyemi blogumda paylaşacağım.

Bunlar baş edemeyeceğim şeyler değil. Sağlığım yerinde, çalışabiliyor ve yoluma devam edebiliyorum.

Diğer yandan, yazdığım ve üzerine düşündüğüm pek çok şeyi kendi üzerimde sınama imkânım oldu. Bu da az şey değil. Arayan, soran herkes buna şahitlik edebilir. Ayrıntı paylaşmak, kavgada taraf olmak, varsa eğer taraflara malzeme taşımak istemiyorum.

Yaşananları ilk kez burada duyacak arkadaşlarım olacaktır. Merak etmesinler, iyiyim. Tek ricam şu: Uzatmayalım, ben hepsini geride bıraktım. Hayatta gerçekten çok daha önemli şeyler var…

Son olarak kitaplarımla ilgili bir not düşeyim. Henüz herhangi bir yayınevini aramadım, kimseyle görüşmedim. Çizgili Hayat Kılavuzu ve Çizgili Kenar Notları gibi derleyeni olduğum çok yazarlı kitapları yeniden yayımlatmayı düşünmüyorum.

Yazarlarına ayrıca yazacağım. Ancak “Ne oldu, neden oldu?” gürültüsünün sahiden çok zamanımı almasından çekiniyorum. Bir süre sonra kitaplara yoğunlaştığımda bunları da halledeceğim.

Cumartesi, Temmuz 18, 2026

Dijital Cepheler

Javier Cercas’ın Salamina Askerlerinin çizgi roman uyarlamasında hoşuma giden bir bölüm var. Yaşlı bir adam, savaşların romanlardaki gibi hikâyelerle dolu olup olmadığını soran yazara itiraz ediyor:

Savaşmak için değil. Savaşı anlatmak için savaşa gidenler açısından öyle.”

Tek cümlede önemli bir ayrım yapıyor.

Savaşı yaşayan biri için savaş, korku, açlık, ölüm, bekleyiş ve belirsizlik demektir. Günler, kaçınılmaz olarak birbirine karışır. Kahramanlık kadar rastlantı da vardır işin içinde. Yaşayan için olayın merkezinde deneyim bulunur.

Ama savaş yazıya dönüştüğünde artık başka bir şeye evrilir. Anlatının hammaddesi yaşanmışlıktır. Dağınık ve farklı  olan tecrübeler seçilir, ayıklanır, anlamlandırılır ve sonunda bir hikâye ortaya çıkar. Hemingway bu yüzden hatırlatılıyor. İkili arasındaki konuşmanın odağı, savaşın kendisi değil onun nasıl anlatıldığı.

Okurken aklıma ister istemez çocukluğum geldi. Büyüdüğüm mahallede sıklıkla kavga çıkardı. Teke tek kavgalar olurdu, gruplar sözleşir, boş arsada ya da okulun arkasında birbirine girerdi. Ne ki kimsenin aklına kavganın fotoğrafını çekmek ya da sonradan anlatısını kurmak gelmezdi. Kavga biterdi, en fazla ertesi gün abartılarak yeniden anlatılırdı.

Bugün durum tersine döndü.

Fiziksel çatışmaların yerini büyük ölçüde dijital çatışmalar aldı. Sosyal medyadaki birçok tartışmanın amacı artık karşı tarafı ikna etmek (!) değil. Tartışma, daha sonra paylaşılacak bir ekran görüntüsü üretmek için yapılıyor. Bir sonraki tweet’e, köşe yazısına, YouTube videosuna ya da “Bakın bana ne yazdı” paylaşımına malzeme çıkarılıyor.

Haliyle anlatı, deneyimin önüne geçiyor. İnsanlar yaşadıkları için anlatmıyor, biraz ileri gideceğim, anlatacakları şey olsun diye yaşıyorlar. Hatta kimi zaman tartışmayı çözmek istemiyorlar. Çünkü çözülürse hikâye de bitiyor.

Kışkırtıcı paylaşımlar, hedef gösteren çağrılar, bitmek bilmeyen linçler çoğu zaman bir fikri savunmaktan çok görünürlük üretmenin araçlarına dönüşüyor. Algoritmalar da bunu ödüllendiriyor.

Öfke, itiraz ve kavga daha fazla dikkat çektiği için, tartışmanın kendisi değil, tartışmanın dolaşıma girecek hikâyesi değer kazanıyor. Böylece insanlar haklı çıkmaya değil, paylaşılabilir bir an üretmeye, ikna etmeye değil, anlatacak bir çatışmaya sahip olmaya yöneliyor.

Dijital cephelerin en tuhaf yanı da bu. Cercas’ın yaşlı adamı bugün yaşasaydı belki de aynı cümleyi şöyle kuracaktı: “Tartışmak için değil, tartışmayı anlatmak için dijital cephelere koşanlar açısından öyle.”

Cuma, Temmuz 17, 2026

Giderim

Görsele ilk baktığınızda, popüler kültürün en pürüzsüz ikonlarından birini görüyorsunuz: Uzay Yolu’nun saf mantığı, soğukkanlılığı ve rasyonelliği temsil eden ikonik karakteri Mister Spock. Elinde ise Amerikan tarzı bir seçim kampanyasından fırlamış, üzerinde “Mr. Spock for President” yazan bir pankart var.

Altına şunu yazdığımı farz edin: “Beyden bir at istedim, verirse biner giderim, vermezse döner giderim.”

Ne anlam çıkar bu görsel ve yazıdan?

İlk bakışta seçimle ya da siyasetle ilgili bir gönderme gibi okunabilir. Slogandan dolayı okur, doğrudan ya da dolaylı bir pragmatizm sezebilir. “Kim kazanırsa ona göre pozisyon alırım” diyen de vardır bu okumada, “İstediğim olmazsa sessizce çekilirim, kavga etmem” diyen de. Kadercilikle fırsatçılık arasında salınan bir tavır görebilir. İnsanlar çoğu zaman bir davaya, lidere ya da fikre bağlı görünür ama bağlılıklarının sınırı genellikle kişisel beklentileridir. Beklenti karşılanırsa destek sürer, karşılanmazsa uzaklaşırlar.

Ama Spock’ın zekası ve meşhur rasyonelliğiyle bakarsanız, aynı söz bambaşka bir anlam kazanır. Bu, fırsatçılık değil, koşullara uyum sağlamanın en yalın ifadesidir. Spock için gurur, kırgınlık ya da “Bana neden at vermediler?” diye hayıflanmak gereksiz duygusal gürültülerdir. Denklem gayet basittir: Yol alınacaktır. At varsa daha hızlı gidilir yoksa eğer tıpış tıpış yürünür. “Vermezse döner giderim” sözü, küskünlüğü değil, başka bir yolu seçme serinkanlılığını anlatır.

Ben ise yazdığım sözü ilk duyduğumdan beri Yörük kültüründen hareketle farklı bir tonda anladım. Hiçbir yere kök salmayan, kimseye eyvallahı olmayan bir özgürlük arayışı olarak okudum… Güce, saraya ya da beye bağlı olmamanın, gitme özgürlüğünü her an cebinde taşımanın verdiği o muazzam minnetsizlik duygusu olarak…

Belki de bu yüzden söz bana Spock’ı hatırlattı. Çünkü Spock’ın asıl tavrı, “Buraya mecbur değilim, benim evrenim burayla sınırlı değil” diyebilmektir.

Görselle sloganı yan yana getirmemin hikâyesi de tam olarak bu.

Salı, Temmuz 14, 2026

Bu bana yetiyor

Üç dört ay önceydi. Kaldırımda yürüyordum. Yoldan geçen bir taksi hızla yavaşlayıp yanımda durdu. Sürücü camı açtı, gerçekten coşkulu bir sesle, “Abi n’apıyorsun, özledim ya!” dedi. Kim olduğunu bilmiyordum ama bunu ona söyleyemedim. O kadar neşeliydi ki, “Pardon, tanıyamadım,” demeye dilim varmadı. “İyidir,” dedim. “Gel bırakayım, sohbet ederiz yine,” diye ısrar etti. Demek ki daha önce sohbet etmişiz, diye düşündüm. “Yok, ben yürüyeyim,” diyerek vazgeçirdim. Gülüştük. El sallayıp ayrıldık.

O günden beri aralıklarla karşılaşıyoruz. Uzaktan birbirimize el sallıyoruz. Gülen yüzü, taşan neşesi, hiçbir karşılık beklemeyen içtenliği bana iyi geliyor. Dedim ki, hayat, geleceksen böyle gel bana.

Bilenler vardır, bu benim ikinci hayatım. Yirmili yaşlarımın başında geçirdiğim büyük trafik kazasında ölebilirdim. Yaşayacakmışım, bugüne kadar geldik. Alnımdaki izler hâlâ duruyor. Kazanın görünmeyen izleri ise belleğimde kaldı.

O darbeyle birlikte pek çok şeyi unuttum. Eskiden tuhaf bir hafızam vardı. Sınıf arkadaşlarımın okul numaralarını ezbere bilirdim. Güçlü bir görsel belleğim vardı. Bugün dönüp bakınca bunların pek işe yaramayan marifetler olduğunu düşünüyorum ama belleğim dünyayı böyle kaydediyordu. Kazadan sonra o hafızanın büyük kısmı sanki uzaya savruldu, tortularıyla idare ediyorum.

Belki o taksiciyle gerçekten tanışmışımdır. İnsanlar bir doktora ya da mühendise rastladıklarında bunu önemsemeyebilir. Ama her gün bir dizi senaristiyle sohbet etmezsiniz. “Tanıyamadım,” desem, kibirli görüneceğim. “Seni hatırlamıyorum,” cümlesi çoğu zaman, “Sen benim için önemsizsin,” diye yankılanır. Oysa bellek, önem sırasına göre çalışan bir arşiv değildir.

Nörobilim bize belleğin bir kayıt cihazı olmadığını söylüyor. Hatırlamak, çekmeceden dosya çıkarmak değil, geçmişi her seferinde yeniden kurmaktır. Psikoloji de insanların hiç yaşamadıkları olayları gerçekten yaşamış gibi hatırlayabildiklerini gösterdi. Bellek, sandığımız kadar gerçeğe sadık değildir.

Borges’in hiçbir şeyi unutmayan adamını okuduğumda çok şaşırmıştım. Her hatıra onun için öylesine canlıydı ki sonunda düşünemez hâle geliyordu. Hikâyenin içinde Nietzsche’yi hatırlatan bir fikir vardı: Yaşayabilmek için biraz unutabilmek gerekir.

Yıllar geçtikçe unutmanın bir eksiklik değil, bir yetenek olabileceğini düşünmeye başladım. Takılmadan yola devam edebilmek… Belki de insanın en yaratıcı becerilerinden biri olabilir. Eskiden bunu kusur sanırdım. Ya daa yaşadığım kazayı edebî olarak büyütüyorum, Mıstık Abi.

Şimdiki zamanın insanları olarak tuhaf bir paradoksun içindeyiz. Hiçbir kuşak bizim kadar çok fotoğraf çekmedi. Hiçbir kuşak bizim kadar çok mesaj saklamadı. Telefonlarımız geçmişimizin dev arşivlerine dönüşmüş durumda. Her şeyi kaydetmek istiyoruz. Ama bütün bu kayıt bolluğuna rağmen sanki daha az hatırlıyoruz. Çünkü artık hatırlama işini belleğimize değil, cihazlarımıza devrediyoruz.

O taksiciye bir gün bile, “Biz nereden tanışıyoruz?” diye sormayacağım. Cevaplardan daha güzel şeyler de vardır. Birinin sizi sizden daha iyi hatırlaması bunlardan biridir. Hafızanın çözemediği bazı düğümleri nezaket çözer.

Uzaktan birbirimize el sallıyoruz. Bu bana yetiyor.

Cuma, Temmuz 10, 2026

Şapka ile hatıra


Tatlı fotoğraf… Delikanlı giyinmiş kuşanmış, hatıra resmi çektiriyor. Yanındaki sandalyede ise muzip bir şapka… Gel de kıkırdama, gel de hikâye uydurma!

Şapka giyilmemiş. Peki neden? Madem fotoğrafın parçası olacak kadar önemli, neden başında değil de sandalyede duruyor? Büyük mü geldi acaba? Delikanlının başıyla kıyaslayınca gerçekten de biraz iri duruyor.

Belki de o şapka ona ait değildir. Belki babasının… Belki amcasının… Belki de birazdan gelip o sandalyeye oturacak evin gerçek sahibinin.

Cemal Süreya’nın dizelerindeki gibi: “Adam şapkasına rastladı sokakta / Kim bilir kimin şapkası.”

Fotoğrafın üzerine 1929 tarihi düşülmüş. Kıyafet ise tam dönem modası, alamode. Duble paçalı dar pantolon, üç düğmeli ceket, kapaklı cepler, özenle seçilmiş bir kravat ve cep mendili… Mevsim yaz olmalı; zira yelek yok. Oysa o yıllarda takım elbisenin doğal, ayrılmaz bir tamamlayıcısıdır yelek. Demek ki epey sıcak bir gün. Büyük ihtimalle evin bahçesindeler. Hali vakti yerinde bir ailenin oğlu ya da torunu, özenle objektif karşısına çıkarılmış.

Ama bu fotoğrafın asıl kahramanı, bence o şapka.

Cumhuriyet’in o ilk yıllarında şapka yalnızca bir aksesuar değildi. Erkekliğin, modernleşmenin, devletle aynı hizaya gelmenin, eğitimin, şehirli olmanın ve sınıfsal konumun da açık bir işaretiydi. Başınıza taktığınız şey, toplumun içinde kim olduğunuzu ilan ediyordu.

Bu yüzden sandalyedeki şapka, orada öylece, sıradan bir nesne gibi durmuyor.

O şapka neyi imliyor dersiniz? Erkekliği, o tarih için siyasi aidiyeti, hiyerarşik olarak yukarıda olmayı… Sınıfı, kültürel sermayeyi, otoriteyi... O sandalyede adeta "diplomalı" bir şapka var; köşkün şapkası… Sanki sahibi görünmeyen ama varlığı her an hissedilen biri, makamından kısa süreliğine çıkmış da birazdan geri dönecekmiş gibi.

Delikanlı ise bambaşka bir hikâyenin eşiğinde duruyor. Onun aklı çoktan o ağırbaşlı bahçeden çıkmış gibi. Beyoğlu’na gitmek istiyor Mıstık Abi; rakı süzen, âşık üzen, şiir düzen kızlarla merabalaşmak istiyor.

Onun şapkası sandalyede değil; içi çiçekle dolu, içinde kavak yelleri…

Çarşamba, Temmuz 01, 2026

Takım elbise

Bir mahkeme fotoğrafı. Ünlü kabadayı Dündar Kılıç, tane tane savunmasını veriyor, arz ediyor. Üzerinden çok zaman geçti, bugün genç kuşaklar hatırlamayabilir. Bir dönemin en tanınmış suçlularındandı. Hakkında türlü efsaneler dolaşırdı; hapisteyken Yılmaz Güney’i etkilediği söylenirdi ya da tam tersi onun Güney’den solculuğu öğrendiği filan… Bunlar biraz memleket işi yakıştırmalardır. “Son Kabadayı” gibi unvanlarla romantize edilen kanun koyuculardan biriydi işte. Suçluydu.

Ne ki, en azından benim dünyamda onun gibi kabadayıların suçları, adli bir vaka gibi anlatılmıyordu.

Ankaralı-Hacettepeli bir aileden geldiğim için, bizim evde sıklıkla konuşulurdu. İstimlak edilmesiyle dağılan mahalle hafızasının içinde yaşamayı sürdürürdü. Büyükler anlatırdı. Babamın arkadaşları anlatırdı. İlk yazdığım dizide de o mahallenin sesini uzaktan uzağa konuşturmuştum.

Kılıç, Hacettepeli Kabadayı Mehmet’in çevresindeki delikanlılardan biriymiş. Hergele Meydanı’nda Altındağlı Kürt Cemali’nin öldürülmesinde adı geçenlerden. O cinayet sonrasında kanlılarından korkup İstanbul’a kaçtığı anlatılır. Meraklısı bakabilir, olay dönemin gazetelerinde geniş yer bulur. Hatta Haldun Taner’in, Keşanlı Ali’nin dünyasını kurarken Kürt Cemali ve Altındağ hikâyelerinden beslendiği söylenir. Ustamız buralara kadar geliyor, geziyor, konuşuyor, dinliyor.

Ama fotoğrafa bakınca benim dikkatimi çeken bunlar değil. Tek kelimeyle ve öncelikle takım elbise.

Mahkemeler, düğünler, görücüler, asker uğurlamaları, mülakatlar… İnsanları hizaya çeken bazı yerler vardır. Oralara çıkarken herkes kendine bir cila çeker. Daha adaplı görünmek, daha saygın hissettirmek, sözünün dinlenmesini sağlamak ister. Mahkemeler de öyle yerlerdir.

Ben çocukken Anafartalar’daki Büyük Adliye’de davalar için takım elbise kiralayan bir Kırıkkaleli vardı. İnsanlar mahkemeye çıkarken ondan elbise alırdı. Mübaşirlerle, kâtiplerle, adliye esnafıyla konuşanlar bilir, mahkemeye çıkmak başlı başına bir performanstır. Kostüm gerekir. Çünkü o takım elbise, sadece bir kıyafet değil, ceza indirimi dilenen dilsiz bir savunma makamıdır. “Hakim bey…” diye başlayan konuşmalar hazırlanır, affınıza sığınıyorum diye devam eden tiratlar ezberlenirdi. Hatta işin ustaları gençlere öğüt verirdi:

“Mümkünse ağlayacaksın oğlummm.”

Dündar Kılıç’ı anlatan çok, ben de hem okudum hem dinledim. Kitaplarından birinde de vardır. Mealen aktarayım; kız kardeşi fırından ekmek alıyor, oğlanın biri de onun peşinden gidiyor. Konuşacak, belki flörtleşecek. Dündar Kılıç pat diye oğlanın karşısına çıkıp, hayırdır bile demeden elindeki usturayla kulağını kesiyor. Hikaye bu kadar. Ne uzun bir gerekçe var ne de vicdan muhasebesi. Okuyunca-dinleyince, vay dememiz mi gerekiyor, ne kadar sahici, ne kadar büyük bir racon... Oysa sadece vahşi ve çiğ bir şiddet.

İşte o adam şimdi bu fotoğrafta, mahkeme salonunda, ölçülü hareketlerle konuşuyor. Usturasız, makinasız. Takım elbisesini giymiş. Kol düğmelerini takmış. Ses tonunu ayarlamış. Çünkü sokakta hükmü verenle mahkeme salonunda hükmü veren aynı kişi değil.

Fotoğrafın asıl hikâyesi bence burada başlıyor.

Yıllarca kendi mahallesinde, kendi çevresinde “devlet gibi” yaşayan, hesap soran, ceza veren, racon kesen adam, gerçek devletin karşısına çıkınca efendileşiyor. Hukukun önünde değil belki ama hükmün sahibinin önünde dal gibi eğiliyor.

Fotoğrafta Dündar Kılıç var ama ben daha çok kol düğmelerine bakıyorum. Bir de arkadakilere. Abilerini izleyen kopuklara.

Ön tarafta iktidarı sönümlenen bir kabadayı, arka tarafta ise iktidarın nasıl kurulacağını öğrenmeye çalışan bebeler. Mahkeme salonu, aynı kadraj içinde hem raconun hem de raconun sınırlarının görüldüğü yere dönüşüyor. Sokakta usturanın kestiği hükmü, salonda iki küçük kol düğmesi bağlıyor.

Pazartesi, Haziran 29, 2026

Bir oyun parkı olarak Ankara

Az evvel apartman görevlisi kapımı çaldı. NATO Zirvesi nedeniyle yolların kapatılacağını, bu yüzden de işe gelemeyeceğini, çöpleri bizim atmamız gerekebileceğini söyledi.

O kadar saçma bir konuşma ki… Hayır, cümlelerin her biri tek başına makul. Yan yana geldiklerinde tuhaf bir gerçeküstülük hissi yaratıyorlar. NATO ve apartmanın çöpleri…

Yolların kapatılacağını, iç uçuşların iptal edileceğini, yayaların bile geçişine izin verilmeyeceğini, Macron koşabilsin diye Eymir Gölü’nün Fransızlara teslim edileceğini… Ankara’nın birkaç günlüğüne bir oyun parkına dönüşeceğini…

Ben bunu hayal edemezdim. Yazamazdım. “Yok artık” derdim. “Bu kadar saçmalığa kimse inanmaz” diye düşünürdüm.

Ama gerçekliğin böyle bir derdi yok. Bazen kurmacanın cesaret edemeyeceği şeyleri rahatlıkla yapıyor.

Kristof Kolomb, Bahamalar’da yerlileri görünce günlüğüne şöyle yazmış:

“Silah taşımıyorlar, hatta silahın ne olduğunu bile bilmiyorlar. Bunlardan iyi köle olur. Adaya elli kişi gelsek hepsine sahip olur, istediğimiz her şeyi yaptırabiliriz.”

Bu satırlar, keşif anlatılarının masum bir merakla değil, saf bir iktidar duygusuyla yazıldığını gösteriyor.

Birkaç devlet başkanı rahat hareket etsin diye bir kentin gündelik hayatının askıya alınması, ister istemez bana Kolomb’u hatırlattı.

Galiba insanı asıl şaşırtan da bu eşik.

Apartman görevlisinin çöp uyarısıyla Kristof Kolomb’un günlüğü arasında bir bağ kurulabileceğini ben de düşünmezdim.

Sinirliyim Mıstık abi.

Pazar, Haziran 28, 2026

Tatlı

Altı yıl oldu babamı kaybedeli. Hemen her gün bir şekilde hesaplaşıyorum onunla. Öyle oluyormuş meğer, ebeveynlerin ardından mutlaka konuşuluyormuş, bitmiyormuş meseleler. Ben de konuşuyorum, iyi ve kötü hatıraları birer birer çağırarak, bana haksızlık ettiğini düşünerek, söylenerek, bazen de onu anlamaya çalışarak.

Sosyal medyada anne ve baba kayıpları çoğu zaman büyük bir özlemle, övgüyle ve romantizmle anlatılıyor. Ne kadarı gerçekten öyle, ne kadarı bir tür poz, bilemiyorum. Büyümek de çocuk yetiştirmek de sancılı işler. Bu ilişkinin sürekli toz pembe anlatılması bana pek inandırıcı gelmiyor.

Babamın tekrar tekrar anlattığı askerlik hatıraları vardı. Bunları yazmasını istemiş, onu inatçı bir ısrarla teşvik etmiştim. Uzun uğraşlardan sonra yazdı da. Ama okuyunca epey hayal kırıklığına uğramıştım. Anlattığı hikâyeler değildi onlar. Yazdıkları donuktu. “Gittik, geldik, şu oldu, sonra bu oldu…” İnsanlar vardı ama karakter yoktu. Olaylar vardı ama gerilim yoktu. Her şey yaşanmış ama kimse yaşamamış gibiydi.

“Baba,” demiştim, “buradaki insanların hiç mi zaafı yok? Hiç mi hata yapmadılar? Hiç mi kötü bir şey olmadı?”

Hiç unutmuyorum cevabını: “Birileri okur ve üzülebilir. Geçmiş gitmiş, unutmak lazım.”

O zaman da tuhaf gelmişti bana. Kim okuyacaktı ki? Galiba yazdıklarını bir tek ben okudum.

Aradan yıllar geçti. Anne ve babaları hakkında yazılanlara bakınca aynı duyguyu hissediyorum. Sanki herkes birileri okur ve üzülür diye yazıyor. Kırgınlıklar çıkarılıyor metinden. Öfkeler törpüleniyor. Hayal kırıklıkları ayıklanıyor. Geriye sevgi kalıyor, özlem kalıyor, fedakârlık kalıyor.

Oysa gerçek hayat böyle değil.

Anne-babalar çocuklarını severler ama bazen üzerler de. Çocuklar anne-babalarını severler ama bazen öfkelenirler de. Aynı evde yıllarca yaşayan insanların hikâyesi biraz sevgi, biraz hayranlık, biraz kırgınlık, biraz da hesaplaşmadan oluşur.

Demem o ki yaş aldıkça insanlar gerçeği değil, gerçeğin kimseyi incitmeyecek versiyonunu anlatmaya başlıyorlar. Özlediğimiz kişileri değil, hatırlamayı tercih ettiğimiz kişileri resmediyoruz galiba Mıstık abi. Böyleyken böyle demek istiyorum.

Bu arada Dedeme selam söyle Baba, iki çift lafı eksik etme lütfen. Öksüz ve yetimdi, bir başına kimsesiz… Cantek işte. Konuşun derim.

Cumartesi, Haziran 27, 2026

Maskeli Çetin Kaptan

Birkaç gün önce Çetin Kaptan’dan söz etmiştim. Rakım Çalapala’nın yazdığı, Ercümend Kalmuk’un çizdiği bir çizgi romandı. Yavrutürk’te yayımlanıyordu.

Otuzlu yıllarda çıktığı için doğal olarak yerli ve milli bir çizgi romandı Çetin Kaptan. Bir o kadar da pedagojikti. Daha önce değindiğim için o faslı geçiyorum.

Bu maskeli hikâyeyi pandemi günlerinde paylaşmıştım.

Çetin Kaptan neden gaz maskesi takıyor? Harçlığından artırıp neden kendine bir gaz maskesi alıyor? Diye sorabilirsiniz. Bunun cevabı dönemin ruhunda saklı.

O yıllarda yeni bir büyük savaşın çıkacağına dair endişe hayli yaygındı. Birinci Dünya Savaşı’nın hafızası hâlâ canlıydı. Gaz saldırıları savaşın en korkutucu sembollerinden biri olmuştu. Uçaklar, bombardımanlar ve zehirli gazlar artık yalnızca askerî meseleler değildi, gündelik hayatın, gazetelerin ve popüler kültürün konusu olmuştu.

Bizdeki çocuk yayıncılığı da büyük ölçüde Fransız örneklerini takip ediyordu. Altmışlı yılların ortalarına kadar memleketin kültürel ve entelektüel yönelimi belirgin biçimde frankofondu. Çocuk dergileri, okul yayınları ve resimli hikâyeler de bundan payını alıyordu. Gaz maskesi imgesinin de büyük ölçüde bu kanaldan geldiğini düşünüyorum.

Bugün gaz maskesi denince akla daha çok Soğuk Savaş gelir. Oysa bu imge çok daha eski. Birinci Dünya Savaşı’ndan başlayarak uzun süre Avrupa popüler kültürünün en tanınan nesnelerinden biri oldu. Çocuk kitaplarında, dergilerde, afişlerde ve oyuncaklarda karşımıza çıkıyordu.

Bizimkiler de Fransızlardan göre göre, “ağaç yaşken eğilir” mantığıyla çocuk kahramanlarına gaz maskesi taktırmış olmalılar.

İşin ilginç yanı, hikâyede maske korkunun değil, gururun nesnesi. Çetin Kaptan onu saklamıyor, iftiharla arkadaşlarına gösteriyor.

Bir dönemin gelecek kaygıları, bir başka dönemin çocuk kahramanının aksesuarına dönüşmüş durumda.

Bakınız Çetin Kaptan, iftiharla maskesini sunar!


Perşembe, Haziran 25, 2026

Veyl Şairlere !

Yakın arkadaşım Az. aradı, ağır bir geeker olduğu için, sosyal medyada gördüğü bir şeyi konuşmak için yapar bunu… Of puf etsem de beni bir sürü saçma şeyden haberdar ettiği için seviyorum konuşmalarımızı… Genel olarak, yüksek perdeden, sloganvari bir cümleyle başlar konuşmalarına, sonra varsayımları giderek mırıltıya dönüşür, kendiyle çelişkiye düşecek ölçüde o ilk cümlesiyle kavga etmeye başlar ve vazgeçer, “abarttım” diyerek normalleşir.

Bu defa şairlere kafayı takmıştı, birinden söz ediyordu ama genelleme yapıyordu. “Salak bunlar” ile “süzme salak bu” arasında gidip gelen bir cümleyle sosyal medyada pozörlük yapan bir şairi (!) diline dolayarak tiradına başladı. Ben başka tür bir geeker olduğum için şunu söylememi bekliyordu:

O mu şair, emin miyiz?” dedim, demesem olmazdı, ihtiyacı vardı, arkadaşız çünkü.

Derinden bir kıkırdama duydum, hoşuna gideceğini biliyordum. Başladı anlatmaya, edebileştirmeden özet geçiyorum, böyle konuşuyor çünkü:

Şiir seviyorum ve imkân buldukça okuyorum ama şairlerle arkadaş olamıyorum, sohbet etmekten söz etmiyorum, derdimi paylaşmak ve iç dökmek gibi bir yakınlık kuramıyorum, daha doğrusu bunu istemiyorum…” dedi.

Hıhıı filan gibi bir ses çıkardım, kesmek istemiyordum…

Şiir seviyorum dedim ama şiir sevenlerle de birarada duramıyorum, şiir alıntılayanlar, konuşurken şiir paylaşanlar, şiir dinlerken hüzünlenenler, şiir dinletileri yapanlar, orada seyirci olarak bulunanlar, onları dinlerken gözleri dolanlar hoşuma gitmiyorlar, onlardan uzaklaşmak, tanışmamak, duymamak-görmemek, kaçmak istiyorum…”

Sevmeme halkasını giderek büyütüyordu, tek tek sayarken tısladığı, huysuzlanmasını gösterdiği vurguları vardı, haz alıyordu.

Komik göründüğümün farkındayım, gel gör ki hissiyat bu, çok sınadım kendimi, abartıyı sevmem, sakin kalayım isterim ama bu konuda yapamıyorum, bu yaştan sonra pek değişemeyeceğim, bunu anladım. Şiire katlanabilirim, şairleri ve şiir severleri sevmiyorum ulan Levent” dedi…

Biraz sustuk, “sen ne diyorsun peki buna?” diye sordu.

Ona başımdan geçen bir hikâye anlattım. Yıllar yıllar önce bir ülkenin şair ve bürokratlarıyla bir yemeğe katılmak zorunda kalmıştım. Yemeğin bir noktasında biri ayağa kalkıp şiir okumaya başladı, alkışlandı, gözleri dolanlar oldu, ilginç gelmişti bu durum, merakla inceledim insanları. Bunun bir başlangıç olduğunu, herkesin sırayla ayağa kalkıp kadeh kaldırarak şiir okuyacağını, her okunan şiirle masadakilerin tarumar olacağını, gözyaşlarının “anbean” artacağını nerden bileceğim.

Daha da fenası, sıra bana geliyordu ve ben ayağa kalkıp vıdıvıdı etmek istemiyordum.

Arkadaşım hikâyeme bayılarak “tam da bu!” “şairlerle masaya oturulmaz, illa büyük sözü-son sözü söylemek isteyen tiplerle sohbet edilmez” filan saydırıyordu.

E?” dedi, “şiir okudun mu?”

Kendimi sözlüye kalkmayı bekler gibi hissettiğimi ve çok gerildiğimi söylerken konu dağıldı, bunu hep yaparım, lafı birdenbire ortaokuldaki müzik dersime, solfej okuma sözlüsüne getirdim.

Solfej okuyanlar sınıfı geçerdi, geçemeyenlerden ağlayanlar yine geçerdi…

Solfej okuyamayanlar ve ağlayamayanlar sınıfta kalırdı dedim.

Az. güldü. Ben de güldüm. O sırada fark ettim ki anlattığım iki hikâye birbirine benziyordu. Birinde şiir okunuyordu, öbüründe solfej. Birinde şairler vardı, öbüründe öğrenciler. Ama ikisinde de insanın üzerinde aynı baskı vardı; doğru yerde etkilenmek, doğru yerde heyecanlanmak, doğru yerde duygulanmak…

Belki Az.’ın derdi şiirle değildi. Belki şiirin etrafında oluşan o iklimleydi. Şiiri değil, şiir karşısında alınan pozları sevmiyordu. Kim bilir.

Sonra zil çaldı, telefonu kapattım, kargocu gelmişti, sonra yine konuşurduk.

Pazartesi, Haziran 22, 2026

Bir kalas bir köprü

Çocukken bir amca sohbetinin içinde kalmıştım. Yağmur yağınca yollarda su birikirdi de niye mazgallardan kanalizasyona akamazdı, niye yollar eğimli değildi, Mimar Sinan ve Osmanlı bu işleri nasıl çözmüştü, Atatürk’ten sonra bu işin niye boku çıkmıştı, Almanya’da neler neler yapıyorlardı falan filan…

Çocuk aklımda o sorun(sal) senelerce yer etmiş, gülerek yazıyorum, ne yapmalı da yağmurla biriken sular şey edilir diye kafa yormuştum. Yanlış olmasın, kafa yordum dediğime bakmayın, herkes gibi ben de nasıl yapılacağını bilmiyor, düşünür gibi yapıp amcalar gibi konuşuyordum. Romantize etmeden, birine veya bir şeye kahretmeden, dualizme başvurmadan konuşamadığımızı o yaşlarda nereden bileceğim. Hoş, bilmeme de gerek yoktu, hayata dair bilmeler öylece akıyordu, akışına bırakmıştım kendimi.

Bugün sosyal medyada dolaşan tartışmaların önemli bir kısmı da o eski amca sohbetlerinden çok farklı değil. Bir fotoğraf, bir video, bir haber kırıntısı görülüyor, birkaç dakika içinde mesele teknik olmaktan çıkıp ahlaki, siyasi ve kültürel bir hükme dönüşüyor. Sorunu anlamaktan çok, onu ait olduğu büyük hikâyeye yerleştirmek istiyoruz.

Belki de insan zihni böyle çalışıyor. Tek tek olaylarla uğraşmak yerine onları bir anlatıya bağlayınca rahatlıyoruz. Yağmur suyu birikiyorsa belediye kötüdür. Eskiden birikmiyorsa eskiler iyidir. Almanya’da birikmiyorsa Almanlar çalışkandır. Her sonucun hazır bir sebebi vardır. Oysa hayat, amca sohbetlerinin sevdiğinden çok daha karmaşık.

Belki nostalji denen şey de tam burada başlıyor, geçmişin daha iyi olmasında değil, geçmişe bakarken ayrıntıları unutup hikâyeleri hatırlamamızda.

Fotoğraf yetmişli yıllardan. Yağmur bol bol yağınca, bir kaldırımdan ötekine kalas atılır, üzerinden tin tin geçilirdi. Oradan aklıma geldi.

[Nostaljik dipnot: Çizgi romanlardan, özellikle Zagor’dan bu sahneleri bilip sevdiğimden kalasta yürümeye bayılırdım. Çiko’nun ayağı kayıp çamurlu suya düşmesi an meselesiydi. Ben Zagor’dum elbette.]

Pazar, Haziran 21, 2026

Meşgale

Meşgalesi olmayan kendini kurcalar.” Arada yazarım, bu söz bizim aile mottomuzdur. Yıllarca her duyduğumda of puf etmiş olsam da hem çok faydasını gördüm hem de bugün buraya gülerek yazıyorum, o kadar içime işlemiş ki, başka türlü bir yaşam pratiği benim için mümkün değilmiş, onu anladım. Bizimkiler insanın huzuru yalnızca edilgen bir mutlulukta değil, anlamlı meşguliyetlerde bulabileceğine inanırlardı. Bize de bunu bellettiler.

Mecazen yazıyorum, “tarla boş durmasın” ya da “sür tarlayı çık” derlerdi. Bunları arkasında devasa bir felsefe saklayarak değil, sadece oyalanmanın, elini taşın altına koymanın iyileştirici gücüne inandıkları için söylüyorlardı belki de. Ama dönüp bakınca, bunun aslında en temel hayatta kalma düsturu olduğunu görebiliyorum.

Bu aralar dijital mecralarda benzer bir cümle dolanıyor: “Ruh bir şeylerle meşgul olmazsa sahibini meşgul eder.” Üstelik söz İmam Gazâlî’ye atfedilmiş. Çeşitli paylaşımlarda onun adıyla servis ediliyor. Aslı astarı var mı bilmiyorum, internetin her sese bir makam uydurma iştahını düşününce bana pek inandırıcı gelmiyor.

Ama cümlenin işaret ettiği o tanıdık sızı baki.

İnsan zihni boşluktan nefret eder. Dışarıya yönelmiş bir uğraş, bir merak, bir sorumluluk kalmadığında dikkat kaçınılmaz olarak içeriye, kendine döner. Bu da çoğu zaman pişmanlığa, kaygıya, sorgulamaya ve kendini yargılamaya yol açar. İnsan bir işe, bir meraka, bir sevdaya ya da bir davaya tutunamazsa, zihni ona kendi karanlık koridorlarını gezdirmeye başlar.

Bu yüzden yürümek, yazmak, okumak, üretmek, bahçeyi bellemek ya da bir hikâyenin peşine düşmek yalnızca vakit öldürmek değildir. Ruhun kendi üzerine kapanmasını, kendi kendini kemirmesini engelleme çabasıdır.

Montaigne’e atfedilen “İşsiz bir zihin, şeytanın çalışma odasıdır” sözü de aynı kuyudan çekilmiş gibi, tasavvuftaki “Kalp boş bırakılırsa nefs ve hevâ (heves) tarafından işgal edilir” uyarısı da. İnsan zihnini ve gönlünü bilinçli olarak iyiyle, yararlı olanla doldurmazsa, o boşluğu rastgele arzular, kuruntular ve geçici hevesler istila eder. Bir evi boş bırakırsanız toz dolar, tarlayı boş bırakırsanız ot basar. Kalbi boş bırakırsanız da nefs ve hevâ yerleşir.

İlginç olan, modern psikolojinin de farklı bir terminolojiyle aynı yere çıkması. Amaçsız ve yönsüz kalan zihin, hemen ruminasyona, yani aynı olumsuz düşünceleri zihinde evirip çevirmeye kayıyor.

Yazıya ailemle başlayıp Gazâlî’ye, tasavvufa ve psikolojiye kadar geldim. Yıllar sonra anlıyorum ki, insan zihnine dair bu kadim gözlem hiç eskimiyor. Belki de insanlık tarihi boyunca değişmeyen yasalardan biri bu: İnsan kendiyle baş başa kaldığında huzur bulmaktan çok, kendisiyle didişmeye başlıyor.

Demem o ki, insan en çok kendinden kaçmaya, en çok kendiyle başa çıkmaya çalışıyor Mıstık Abi.

Cumartesi, Haziran 20, 2026

Sempati Duvarı

Bazen bilinen şeyleri hatırlatmakta fayda var. Herkesin dilinde olduğu için bazı kavramların gerçekten bilindiği ve yaşandığı sanılıyor. Oysa öyle değil.

Sempati, birine yakınlık duymakla ilgilidir. Empati ise onun ne hissettiğini, dünyayı nasıl gördüğünü anlamaya çalışmakla. Sempati duyduğumuz insanlara empati göstermek çoğu zaman doğal bir süreçtir. Çünkü onları zaten seviyor, hak veriyor ya da kendimize yakın buluyoruzdur. Bu konforlu alan, bizi besleyen bir yankı odasından çok da farklı değildir.

Zor olan, hoşlanmadığımız, fikirlerine karşı çıktığımız, hatta davranışlarını yanlış bulduğumuz insanların hangi saiklerle hareket ettiğini anlamaya çalışmaktır.

Peki, kendimize benzemeyeni anlamaya çalışırken hissettiğimiz o içsel direnç, aslında kendi doğrularımızın sarsılmasından duyduğumuz korkudan kaynaklanıyor olabilir mi?

Şunun altını çizmek gerekiyor: Birini anlamak, onu onaylamak anlamına gelmez. Empati ile haklı bulmak aynı şey değildir. Aksine anlamak, karşımızdakinin hamlelerini, argümanlarını ve zihin dünyasını çözmemizi sağlayan entelektüel bir güçtür.

Empati gerçek sınavını tam da burada verir. Dostlarımızı anlamak değil, rakiplerimizi, karşıtlarımızı, hatta bizi öfkelendiren insanları anlamaya çalışmak empatik bir çabadır.

Sempati duyduğumuz insanlara empati göstermek kolaydır. Empatinin asıl değeri, sempati duymadığımız insanları da anlamaya çalışabildiğimizde, yani o sempati duvarını aşabildiğimizde ortaya çıkar.

Perşembe, Haziran 18, 2026

Dümdüm tek!

Masadaki erkeklerin neredeyse tamamı aynı noktaya bakıyor. Gözler sahnede, rakseden dansözde. Yüzlerde merak, hayranlık, şehevi bir dikkat, biraz da o eski gazino gecelerine özgü kendinden geçme hali var. Fotoğrafın ritmini onlar kuruyor. Dümtek, dümdüm tek…

Fotoğrafta dansöz dışında kameraya doğrudan bakan tek bir kişi var. Sanki herkes aynı kolektif rüyanın içindeyken o, başka bir gerçekliğin farkına varmış gibi. Belki de fotoğrafçı sahneye yaklaştığında merceği ilk fark eden oydu. Belki sadece merak etti, belki de sahnedeki gösterinin dışında gelişen tek ilginç şey, fotoğrafın çekilme anıydı.

Dansözün bakışı da var. O, önündeki seyircileri neredeyse hiç umursamıyor. Sırtı dönük, başı hafifçe yana çevrilmiş. Bütün salon ona kilitlenmişken o, gözlerini kameraya dikmiş. Bir anlığına gösterinin dışına çıkmış gibi. Sahnenin değil, fotoğrafın farkında.

Bu fotoğrafı seviyorum.

Çünkü kadraj aslında bakışların yönü hakkında. Kim kime bakıyor? Kim kimi görüyor? Kim, kimin gözünde var oluyor?

Belki de bu yüzden fotoğrafa her baktığımda zihnimde saatler sonrasının perdesi açılıyor.

Müzik çoktan susmuş. Masalar boşalmış, şişeler toplanmış. Az önce kalabalıktan görünmeyen o derme çatma tahta sandalyeler ortaya çıkmış. Beyaz örtüler nemlenmiş, kirlenmiş. Ay ışığı altında kendi yalnızlığına terk edilmiş bir yazlık gazino duruyor karşımızda.

Sonra yağmuru ekliyorum sahneye.

Birkaç saat önce alkışların, çalgıcıların, kahkahaların ve rakı kadehlerinin işgal ettiği yerde artık yalnızca yağmurun sesi var. Sicim gibi yağıyor. Herkesin iştahla gözlerini diktiği sahne şimdi bomboş.

Dansöz yok. Seyirciler yok. Fotoğrafçı yok.

Sadece yaşlıca bir kadın var. Tek başına bir masaya oturmuş, çay içiyor. Başı önde, hafif kamburu çıkmış. Yağmurun altında öylece duruyor.

Hikâye değişiyor.

Dümtek, dümdüm tek…

Çarşamba, Haziran 17, 2026

Yan yana gelmeleri gerekiyordu

Altan Erbulak ve Adalet Cimcoz, 1955 Akademi Balosu’nda…

Okuduklarımız, seyrettiklerimiz, hayranı olduğumuz eserler bizi kolayca yanıltabilir. Eserle onu yaratan kişi her zaman aynı şey değildir. Bazen yazdıklarından çok daha neşeli, bazen anlattıklarından çok daha karanlık, bazen de tam tersi insanlarla karşılaşırız. Bu yüzden bir sanatçıyı yalnızca eserlerinden tanıdığımızı sanmak çoğu zaman yanıltıcıdır.

Bunları niye yazdım? Çünkü bana sorarsanız, enerjileri nedeniyle sempati duyduğum iki insan, Adalet Cimcoz ile Altan Erbulak, bu fotoğrafta yan yana gelmiş ve dans ediyorlar. Nasıl da güleçler… Fotoğrafa bakarken insan ister istemez onların seslerini, kahkahalarını, birbirlerine söyledikleri esprileri hayal ediyor.

Bu kareyi daha önce görmemiştim. Ama 1950’ler üzerine bir hikâye yazsaydım, herhalde bu ikiliyi mutlaka aynı sahneye koyardım. Çünkü bazı insanlar yalnızca yaptıkları işlerle değil, taşıdıkları hayat enerjisiyle de birbirlerine yakışıyorlar. Bu fotoğraf da tam olarak onu gösteriyor. Altan Erbulak ve Adalet Cimcoz’un birkaç dakikalığına aynı ritimde dönüp durdukları bir hatırayı değil sadece, bir dönemin neşesini, zarafetini ve kaybolmuş hafifliğini de saklıyor.

Pazartesi, Haziran 15, 2026

Halikarnas Balıkçısı




Halikarnas Balıkçısı’nın Deniz Gurbetçileri kitabına çizdiği illüstrasyonlardan paylaştım. Bu çizimler teknik olarak kazıma (scratchboard) ve ağaç baskı (woodcut/wood engraving) mantığıyla üretilmiş. Çok anlaşılmayabilir, normalde çizimler beyaz kâğıda yapılır, baskıda belirgin gözükmesi için koyu siyahlar ve genellikle çini mürekkebi kullanılır. Bugünkü dijital çizimlerde gölge ise genellikle tonla verilir.

Beyefendi tersini yapmış. Büyük bir siyah yüzey düşünmüş ve ışığı ortaya çıkarmak için beyaz çizgiler “kazımış.” Örneğin yunusun gövdesinde neredeyse hiçbir detay yok. Kütle tamamen siyah bırakılmış, formu yalnızca kenar çizgileri tanımlıyor. Nesneyi çizmek yerine etrafındaki ışığı çizmeyi tercih etmiş. Denizi resmederken yatay çizgiler sakin yüzeyi, eğik çizgiler hareketi, sıklaşan çizgiler karanlığı belirlesin istemiş. Dalgaların ritmiyle gökyüzündeki çizgilerin ritmi birbirine bağlamış ve böylece sahnelerin durağan görünmemesini sağlamış.


Halikarnas Balıkçısı ressamlığıyla hatırlanmaz. Ama sanata olan iştahı, araştırma merakı ve yaptığı işle ilgili yeni yollar deneme isteği bu çizimlerde açıkça hissediliyor. Çok açık biçimde gerçekçilik peşinde değil. Daha çok atmosferle, ışığın yarattığı etkiyle, neredeyse mistik bir aurayla ilgileniyor. Deniz bazen bir canavar, bazen kozmik bir boşluk, bazen de insanı kendine çağıran bir bilinmezlik gibi görünüyor.

Bana kalırsa bu çizimlerin en belirgin yanı tereddütsüzlükleri. Çizgilerde kararsızlık yok, düzeltme telaşı yok, kusursuzluk arayışı yok. Yapılmış ve bırakılmış gibiler. Belki de tam bu yüzden hâlâ canlı görünüyorlar. İçlerinde revizyonla törpülenmemiş, doğrudan kâğıda aktarılmış bir coşku var.


Pazar, Haziran 14, 2026

Bir reklam verir misiniz diyecekti

Eskiden, gazete ve dergi satışlarının çok düşük olduğu yıllarda, yani kabaca 1960 öncesinde, karikatürcüler yalnızca telif gelirleriyle geçinemedikleri için aralıklarla dergi biçiminde albümler yayımlarlardı. Yukarıdaki kapak, tam da bu dönemin ruhunu yansıtan, Necmi Rıza’nın 1951 tarihli Yeni Yaz Albümüne ait.

Bu tür albümler çizerler için bir tercih değil, çoğu zaman ekonomik bir zorunluluktu. Günü kurtarabilmek için mümkün olduğunca her yıl bir yenisini çıkarmaya çalışırlardı.

Yanlış anlaşılmasın, bugün alıştığımız anlamda, dergilerde yayımlanmış popüler işleri sonradan bir araya getirip kitaplaştırmaktan söz etmiyorum.

Şöyle anlatayım: Elimdeki albüm 48+4 sayfa. Bunun 29 sayfası reklam. Yani albüm daha satışa çıkmadan, finansal olarak kendini amorti etmenin ve gelir elde etmenin yolu bulunmuş. Üstelik anlaşıldığı kadarıyla Necmi Rıza reklam toplama işini bizzat üstlenmiş, hatta bazı ilanların karikatürlerini de kendisi çizmiş.

Bugünden bakınca bu oran inanılmaz görünüyor. Bir karikatür albümünün yarıdan fazlasının reklamdan oluşması, şimdi yapılsa muhtemelen okuyucu tarafından “cringe” bulunur ve ciddiye alınmazdı. Oysa o günlerin yayıncılık ekonomisi tamamen farklıydı. Reklam, daha iyi şartlarda ayakta kalmanın değil, doğrudan var olabilmenin şartıydı.

İşin ironik yanı şu: Yetmişli yıllarda yüksek tirajlı mizah dergileri reklam almadan çıkabilmekle övünüyordu. Demek ki yayıncılık tarihinde “çok reklam almak” da, “hiç reklam almamak” da bir itibar göstergesi olabilmiş.

Geçim sıkıntısı değişiyor, boyut değiştiriyor, yöntemler ve teknolojiler farklılaşıyor. Ancak yayıncının ve sanatçının içerik üretebilmek için “fon/para bulma derdi” evrensel bir kural olarak pek değişmiyor. Dün Necmi Rıza’nın bizzat çizdiği reklam sayfaları vardı, bugün ise içerik üreticilerinin sponsorlukları, marka iş birlikleri ve bülten reklamları. Araçlar değişse de mesele mıh gibi aynı kalıyor.

Nur bir muammaydı

Sene 1966. Fotoğrafın arkasındaki nottan, enişteyle cici teyzeye gönderildiğini anlıyoruz. Muhtemelen aile albümünde yıllarca “ne şirin çocukmuş, ay negzel bebekmiş” duygusuyla saklanmış bir kare diyeceksiniz.

Pek güzel, pek safiyane. Ama ben daha o yaşta, dikkat edin, daha ilkokulu bitirmeden hem de, o derece iddialıyım, bu ikiliyi yan yana görseydim, serüvenci bir Türkoğlu olarak aklıma Ayşecik ya da Ayşegül gelmezdi.

Hayır, asla!

O bebeğin içinde mutlaka gizli bir şey olduğundan şüphelenirdim. Bu yaşıma kadar bu konularda hiiç yanılmadım Mıstık abi.

Çocukluğumuzun o eski macera kitaplarında, çizgi romanlarında ve siyah-beyaz filmlerinde böyle masum görünen nesnelerin içinde daima bir sır saklanırdı. Bir mikrofilm, gizli bir harita, kayıp bir kimyasal formül, devlet sırrı, düşman örgütün şifresi…

Dolayısıyla o akça pakça, “ayyy ne şeker vik vik” denilen taşbebişin içinde de İstanbul’u havaya uçuracak manyetizmalı ve son derece habis bir muamma bulunduğuna emin olurdum.

Aynen öyle cınım.

Bir de şu can alıcı sorular var tabii, altını çizerek soruyorum: Bu devasa bebekler neden hep zenginlerin evlerinde olurdu? Neden hep Almancı akrabalar getirirdi?  Niye mutlaka yurt dışından gelmiş olurlardı? Siz daha konuşun sınır ötesini, dış mihrakları… Neden gözleri bu kadar fincan gibi büyüktü?

Ve neden insanı gece tuvalete kalkınca tedirgin edecek ve “Sen hâlâ uyumadın mı?” der gibi bakacak kadar ciddi ve soğuktular?

Soruyorum ya… Belki de Soğuk Savaş’ın en başarılı kültürel operasyonlarından biri, canım memleketimin envayi çeşit evine sessiz sedasız yerleştirilen bu devasa gözlü, telsiz kılıklı, kameralı oyuncaklardı. Mikrofonlu Mıstık abiiii…

Siz daha uyuyun. Siz daha “Aman ne tatlı bir nostalji” diye uyuyun. 

Ben sadece sorular soruyorum.


Related Posts with Thumbnails