![]() |
Cuma, Ağustos 28, 2026
Yeşilçam, Gırgır ve "Halk"
Çarşamba, Ağustos 26, 2026
Zagor, "yerli ve milli"
![]() |
Zagor'un "Heyytt" diye nara atması, Çiko'nun "Dağ başını duman almış"ı söylemesi, etli butlu bir kadının poposunun gözükmesi, kapakta olmasına karşın filmde herhangi bir kızılderilinin görünmemesi filan... Muhabbet açan hoşluklar. Kıkırdatıyor...
Senaryo haliyle dağınık. Bir ara Dünyanın Ucundaki Fener’in hikâyesine bile dönüyor… Çiko’yu ve sahilde ortaya çıkan Kaptan Kid’i beğendim. Kazmakürek Bill sanki daha iyi düşünülebilirmiş. (Neler diyorum!)
1971’de çekilmiş. Yeşilçam çoktan renkliye geçmişken film siyah-beyaz kalan azınlıktan. Bugünün parasıyla 10-15 bin avro arası bir para harcanmış olmalı. (Neler diyorum 2.)
Son söz: Feri Cansel, Ece Cansel için ne düşünüyordu acaba? Acebaa…
Ayrık Bacak
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
Pazartesi, Ağustos 17, 2026
Cemal Nadir'in Cenazesi
![]() |
Perşembe, Ağustos 13, 2026
Yansıma
![]() |
![]() |
Çarşamba, Ağustos 12, 2026
Zaman, ölüm kalım, hır gür...
![]() |
![]() |
Cuma, Ağustos 07, 2026
Tahammül ve mağduriyetin gaspı
![]() |
Çarşamba, Ağustos 05, 2026
Evden Kovulanlar
![]() |
![]() |
Salı, Ağustos 04, 2026
Para ve Enflasyon
![]() |
![]() |
![]() |
Cumartesi, Ağustos 01, 2026
Popüler şiir
![]() |
Cuma, Temmuz 31, 2026
Sahil Boyu
![]() |
![]() |
Perşembe, Temmuz 30, 2026
Karnına hüfledi, muska yazdı
![]() |
Cumartesi, Temmuz 25, 2026
Eserini öğüten Adam: Zehir Hafiye'nin İntiharı
![]() |
Eserin yaratıcısı Manfred Schmidt, modern Alman çizgi romanının kurucu isimlerinden biri sayılıyor. Çok küçük yaşlardan itibaren karikatür çizmiş ama en azından başlangıçta çizgi romanla hiç ilgilenmemiş. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan çizgi romanlarıyla karşılaşmış ve gördüklerinden hiç hoşlanmamış: “Karakterler bir şey söylediklerinde ya da düşündüklerinde ağızlarından baloncuklar çıkıyordu. Korkunçtu.”
Bir başka röportajında daha da ileri gidiyor: “Çizgi romanın var olan en aptal edebiyat biçimi olduğunu düşünüyordum. Bu serileri yerin dibine sokmak, acımasızca hicvetmek istiyordum.”
İroni şu ki, aşağılamak için başladığı tür onu hiç ummadığı biçimde şöhretli bir milyoner yapıyor. Hayatı boyunca beş yüz civarında Nick Knatterton serüveni çiziyor. Fakat anlaşılan, giderek kendi yarattığı kahramandan bıkıyor, hatta bunu açıkça söylüyor: “Nick’ten nefret ediyorum.”
Fakat bu nefret, sadece röportajlarda faş eden entelektüel bir kapris olarak kalmıyor, Schmidt nihayetinde radikal bir eyleme geçiyor. Ölümünden iki yıl önce, seksen dört yaşındayken çalışma odasını boşaltıyor ve iki yüz kilo ağırlığındaki özgün Nick Knatterton sayfalarını, yani onlarca yıllık çizimlerini, bir kâğıt geri dönüşüm konteynerine atarak yok ediyor.
Yazıyı tam olarak bu yüzden yazıyorum.
Bir insanın kendisine şöhret ve servet kazandıran eserini kendi elleriyle ortadan kaldırması sahiden ürpertici. Yetmiş yıllık bir çalışma hayatının ürününü bile isteye öğütmek, yalnızca basit bir arşiv temizliği olamaz. Schmidt bunu büyük bir rahatlama olarak anlatmış, sanki çizimlerini değil, yıllardır sırtında taşıdığı bir kimliği “öldürmüş”.
Nick Knatterton, zamanla yaratıcısının eseri olmaktan çıkıp efendisine dönüşmüş olabilir. Başarı bazen insana özgürlük kazandırmaz, aksine onu, sürekli tekrarlamak zorunda bırakan bir role hapseder. Schmidt’in yaşadığı üretim tıkanıklığı da belki bu baskıyla ilişkilidir. İnsan, kendisini var eden şeyden nefret etmeye başladığında, onu yok ederek özgürleşebileceğine inanabilir.
“Nick olmadan günü yaşıyorum,” demiş. Bunun ölmeye yatmak mı, yoksa kendini sağaltan bir ferahlama mı olduğunu bilmek mümkün değil.
Mutsuzluğun ve bıkkınlığın yorgunluğu, sahiden korkunçtur.
Yıllar önce ünlü çizgi romancılarımızdan Faruk Geç de artık çizmek istemediğini anlatırken, “Çalışma masasına oturunca sırtım, eklemlerim ağrımaya başlıyor,” demişti. Bedensel görünen ama aslında psikolojik bir eşikten söz ediyordu. Gerçekten üzülmüştüm.
İster Faruk Geç’in hissettiği o bedensel bıkkınlık olsun, ister Schmidt’in radikal vedası... Günün sonunda, çizgi romanı “en aptal edebiyat biçimi” olarak gören bir adamın, ürettiği her sayfayı bile isteye öğütmesi bana hâlâ trajik geliyor. Kendi geçmişine karşı girişilmiş simgesel bir şiddet, yaratıcı bir intihar ve belki de hayatının en büyük “edebi” gösterisi…
Belki de başından beri çizdiği son Zehir Hafiye macerası buydu: Dedektifin değil, yaratıcısının ortadan kaybolduğu bir final.
Çarşamba, Temmuz 22, 2026
Şayiası Hakikatinden Büyük: Yıldırım Ekipler
![]() |
Pazar, Temmuz 19, 2026
Duyurmuş olayım
![]() |
“İletişim Yayınları’ndan bütün kitaplarımla birlikte
ayrıldığımı duyurayım. Yaklaşık otuz beş yıllık bir ilişkiydi. Böyleyken böyle
oldu. E, o zamanlar sosyal medya yoktu Mıstık Abi.”
Yukarıdaki kısa açıklamayı bir hafta önce Facebook ve Twitter
hesaplarımdan yaptım. Sosyal medyada aralıklarla yazarım. Twitter’ı neredeyse
hiç kullanmıyorum; Facebook’ta ise çoğunlukla burada yayımladığım yazılardan
bazılarını paylaşıyorum.
Sosyal medya hakkında yazan ve düşünen biri olarak,
onunla hep mesafeli bir ilişki kurmak istedim. Ayrılığımı orada duyurmamın nedeninin,
yaşadığım linçle ilgili olduğunu tahmin edersiniz.
Genel olarak şu fikri taşıyorum: “Memleketten soğumak
istiyorsan sosyal medyada yorum okuyacaksın, kendinden soğumak istiyorsan o
yorumlara cevap vereceksin.” Bu yaşıma kadar sosyal medyada herhangi bir
tartışmaya girmedim. Bundan sonra da gireceğimi sanmıyorum. Linçlenirken dahi tek
bir kişiye cevap vermedim.
Söz konusu paylaşım üç günün sonunda 750 bin etkileşim
almıştı. Buna karşılık yalnızca yüzde üçü (3) yazıyı tıklamıştı. Dikkat edin,
okumuş değil, bakmış diyorum. Bir süre sonra ilgili yazıyı ve linçlenme hikâyemi
blogumda paylaşacağım.
Bunlar baş edemeyeceğim şeyler değil. Sağlığım yerinde,
çalışabiliyor ve yoluma devam edebiliyorum.
Diğer yandan, yazdığım ve üzerine düşündüğüm pek çok şeyi
kendi üzerimde sınama imkânım oldu. Bu da az şey değil. Arayan, soran herkes
buna şahitlik edebilir. Ayrıntı paylaşmak, kavgada taraf olmak, varsa eğer taraflara
malzeme taşımak istemiyorum.
Yaşananları ilk kez burada duyacak arkadaşlarım olacaktır.
Merak etmesinler, iyiyim. Tek ricam şu: Uzatmayalım, ben hepsini geride
bıraktım. Hayatta gerçekten çok daha önemli şeyler var…
Son olarak kitaplarımla ilgili bir not düşeyim. Henüz
herhangi bir yayınevini aramadım, kimseyle görüşmedim. Çizgili Hayat Kılavuzu ve
Çizgili Kenar Notları gibi derleyeni olduğum çok yazarlı kitapları yeniden
yayımlatmayı düşünmüyorum.
Yazarlarına ayrıca yazacağım. Ancak “Ne oldu, neden oldu?” gürültüsünün sahiden çok zamanımı almasından çekiniyorum. Bir süre sonra kitaplara yoğunlaştığımda bunları da halledeceğim.
Cumartesi, Temmuz 18, 2026
Dijital Cepheler
![]() |
Cuma, Temmuz 17, 2026
Giderim
![]() |
Salı, Temmuz 14, 2026
Bu bana yetiyor
![]() |
O günden beri aralıklarla karşılaşıyoruz. Uzaktan birbirimize el sallıyoruz. Gülen yüzü, taşan neşesi, hiçbir karşılık beklemeyen içtenliği bana iyi geliyor. Dedim ki, hayat, geleceksen böyle gel bana.
Bilenler vardır, bu benim ikinci hayatım. Yirmili yaşlarımın başında geçirdiğim büyük trafik kazasında ölebilirdim. Yaşayacakmışım, bugüne kadar geldik. Alnımdaki izler hâlâ duruyor. Kazanın görünmeyen izleri ise belleğimde kaldı.
O darbeyle birlikte pek çok şeyi unuttum. Eskiden tuhaf bir hafızam vardı. Sınıf arkadaşlarımın okul numaralarını ezbere bilirdim. Güçlü bir görsel belleğim vardı. Bugün dönüp bakınca bunların pek işe yaramayan marifetler olduğunu düşünüyorum ama belleğim dünyayı böyle kaydediyordu. Kazadan sonra o hafızanın büyük kısmı sanki uzaya savruldu, tortularıyla idare ediyorum.
Belki o taksiciyle gerçekten tanışmışımdır. İnsanlar bir doktora ya da mühendise rastladıklarında bunu önemsemeyebilir. Ama her gün bir dizi senaristiyle sohbet etmezsiniz. “Tanıyamadım,” desem, kibirli görüneceğim. “Seni hatırlamıyorum,” cümlesi çoğu zaman, “Sen benim için önemsizsin,” diye yankılanır. Oysa bellek, önem sırasına göre çalışan bir arşiv değildir.
Nörobilim bize belleğin bir kayıt cihazı olmadığını söylüyor. Hatırlamak, çekmeceden dosya çıkarmak değil, geçmişi her seferinde yeniden kurmaktır. Psikoloji de insanların hiç yaşamadıkları olayları gerçekten yaşamış gibi hatırlayabildiklerini gösterdi. Bellek, sandığımız kadar gerçeğe sadık değildir.
Borges’in hiçbir şeyi unutmayan adamını okuduğumda çok şaşırmıştım. Her hatıra onun için öylesine canlıydı ki sonunda düşünemez hâle geliyordu. Hikâyenin içinde Nietzsche’yi hatırlatan bir fikir vardı: Yaşayabilmek için biraz unutabilmek gerekir.
Yıllar geçtikçe unutmanın bir eksiklik değil, bir yetenek olabileceğini düşünmeye başladım. Takılmadan yola devam edebilmek… Belki de insanın en yaratıcı becerilerinden biri olabilir. Eskiden bunu kusur sanırdım. Ya daa yaşadığım kazayı edebî olarak büyütüyorum, Mıstık Abi.
Şimdiki zamanın insanları olarak tuhaf bir paradoksun içindeyiz. Hiçbir kuşak bizim kadar çok fotoğraf çekmedi. Hiçbir kuşak bizim kadar çok mesaj saklamadı. Telefonlarımız geçmişimizin dev arşivlerine dönüşmüş durumda. Her şeyi kaydetmek istiyoruz. Ama bütün bu kayıt bolluğuna rağmen sanki daha az hatırlıyoruz. Çünkü artık hatırlama işini belleğimize değil, cihazlarımıza devrediyoruz.
O taksiciye bir gün bile, “Biz nereden tanışıyoruz?” diye sormayacağım. Cevaplardan daha güzel şeyler de vardır. Birinin sizi sizden daha iyi hatırlaması bunlardan biridir. Hafızanın çözemediği bazı düğümleri nezaket çözer.
Uzaktan birbirimize el sallıyoruz. Bu bana yetiyor.
![]() |
Cuma, Temmuz 10, 2026
Şapka ile hatıra
![]() |
Çarşamba, Temmuz 01, 2026
Takım elbise
![]() |











.jpg)


















