Cuma, Ağustos 07, 2026

Tahammül ve mağduriyetin gaspı

Neden farklı fikirlere ve itirazlara tahammül edemiyoruz? Böyle bir sorunun üzerinde uzlaşabileceğimiz bir cevabı var mı?

Olmayabilir. Ama olmasa da olur, bazı sorular, cevaplarından daha değerlidir. Dünyayı, memleketi, çevremizi, birlikte yaşadığımız insanları, hemşerilerimizi ve komşularımızı tanımak için birebirdirler. Zihin açar, ezber bozar, insanı kendisine de baktırırlar.

Baştaki soruya dönüp, el artırıyorum, yalnızca tahammülsüz değiliz; öfkeliyiz de. Farklı bir fikirle karşılaştığımızda neden hemen geriliyoruz, itirazı saldırı, eleştiriyi hakaret, soruyu düşmanlık sayıyoruz?

Öfkenin her zaman haksızlığa uğramaktan doğduğunu mu sanıyoruz?

Yıllar içinde bende bir his gelişti, haksızlığa uğrayanlar, kendini suçlu hissedenler kadar öfkeli değiller gibi geliyor bana. Haksızlığa uğrayan insan, çoğu zaman başına geleni anlatmak, anlaşılmak ve konuşmak ister. Haksızlık eden ise konuşmanın başlamasından korkar, çünkü söz çoğaldıkça yaptığı şey görünür hâle gelecektir. Bu yüzden anlatanı susturmaya, soruyu değersizleştirmeye, itiraz edeni itibarsızlaştırmaya çalışır.

Hissettiklerimden devam edeyim: Suçlayanlar çoğu zaman yalnızca iddialı değil, telaşlı da geliyor bana. Suçlamazlarsa suçlanacaklarına inanıyorlar sanki. Bu yüzden yüksek sesle konuşur, karşısındakine söz bırakmazlar. Hatta bazen haksızlığa uğrayanın dilini, jestlerini ve mağduriyetini de ödünç alırlar. Yalnızca haklı çıkmaya değil, mağdur rolünü de ele geçirmeye çalışırlar.

Böylece tuhaf bir yer değişimi yaşanır: Haksızlık yapan hesap sorar, haksızlığa uğrayan kendini savunmak zorunda kalır. İtiraz eden suçlu, susturan mağdur olur. Psikolojide buna bir isim bile verilmiş: DARVO diyorlar,  “inkâr et, saldır, sonra mağdur ile faili yer değiştir.” Tam da az önce anlattığım o tuhaf tersine dönüşün adı. Demek ki bu benim tek başıma keşfettiğim bir gözlem değilmiş.

Sen beni dinliyor musun Mıstık abi?

Yahu tamam, elbette her öfkeli insan suçlu, her sakin insan haklı değildir. Mesele sesin yüksekliği değil, sözün neye yöneldiğidir. Ben şuna bakıyorum: İnsan derdini mi anlatmak istiyor, yoksa başkasının konuşmasını mı engellemek? Bir haksızlığı görünür mü kılıyor, yoksa soruyu soranı susturmaya mı çalışıyor?

Belki başlangıçtaki sorunun tek ve kesin bir cevabı yok. Yine de sormaktan vazgeçmemek gerekir. Çünkü sorular bizi tetikte tutar, hadi daha eski ve iddialı bir sözcüğü kullanalım, “aydınlatır.”

Bu yüzden tekrar tekrar başa dönelim: Neden farklı fikirlere ve itirazlara tahammül edemiyoruz?

4 yorum:

Muharrem Gündoğan dedi ki...

Levent Bey size ulaşabileceğim bir e-mail adresiniz var mıdır acaba ?

Levent Cantek dedi ki...

Sayfanın sağ tarafında, alt tarafta bir iletişim formu var, oraya yazarsanız, size cevap yazarım. Kolaylıklar

Hüseyin CÖMERT dedi ki...

Sorular insanı tetikte ve zinde tutar, doğrudur aydınlatır. Soru sormanın bir zekâ ve bilgi işi olduğu söylenir. Doğru soruları soracak kadar donanımlı insan, peşinden gelem cevapları da az çok tahmin edebilir. Belki rahatsız olduğumuz, öfkelendiğimiz şey cevaplardır. Bazen de istediğimiz cevabın gelmeyeceğini biliriz. Kendimizle yüzleşemediğimiz için bir başka insanla hiç yüzleşemiyoruz.

Levent Cantek dedi ki...

Katkı için teşekkürler

Related Posts with Thumbnails