Çarşamba, Aralık 30, 2020

İyi Seneler

Bu yıl zor geçti, biliyorum herkes için zor geçti ama ne bileyim bana hayatımın en zor yılı gibi geldi... Geçen yıl bugün, "umarım 2020 iyi ve sağlıklı geçer" demişim, temenni nihayetinde ama geçmedi işte... Demek ki temennilerde fena ıskalıyorum, ispatlanmış oldu...

Babam, pandeminin ortasında, otuz dört gün içinde kanserden öldü, iki ay sonra annem covid oldu, geçici de olsa hafızasını yitirdi, ona bakarken ben de kovid oldum, kovid geçti, boynumdan bir böcek ısırdı, şişiği indirmek için eczaneye giderken kapı ağzında bir köpek ısırdı, aynı yerden iki defa başımı bir yere çarptım, kanattım, gözümde üst üste arpacık çıktı, zor uyuyan birine dönüştüm, kimseyi çekemez oldum, herkese üzülür oldum, ev haline, çevremin ruh hallerine yetemez oldum... Say say bitmez, bir yandan da hayat devam etmeli, sözleşmem var, senaryo yazmalıyım. Nerdeyse dört ay üst üste gelen dertler sebebiyle yazamadım- çalışamadım... 

Hiç bu kadar şey yaşamamıştım, bir türlü soluduğum havayı değiştiremedim, e'cicik bile tatile gidemedim, yeni insanlar tanıyamadım, herkes beni "sağlam" bulduğundan dert dinledim, derdimi hiç anlatamadım. Her şey bana zor geldi, muhtemelen sevdiklerime de ben zor geldim, kahrımı çeken bilir...

[Uzun zamandır bir ormanın içinde hayal ediyorum kendimi...asırlık ağaçlar altında öylece oturuyorum.]

Ha ne yaptım, meşgale iyidir, heç olmazsa aklıma mukayyet olayım dedim, "it gibin" çalıştım ve yazmam-bitirmem gereken bir senaryoyu yılın kalan aylarında "hayatımdan çıkardım." Ne diyor Nazım, "çalışmak lazım, yaşamak için değil, unutmak için, dalıp dalıp gitmemek için, düşünmemek için kötü kötü"

İş bitince bana öyle iyi geldi ki, yılın en güzel saatleriydi, nasıldım anlatamam, dünyanın en güzel gülen gözleri oldum o gece... Yolda yürürken kediler seveyim diye önüme serilip karınlarını açtılar bana...

Yeni sözleşme yaptım, film yazacağım, aklımda tuhaf hikayeler... Geriye, ta kırk yıl öncesine kendime bakıyorum, işte geldim gidiyorum misali, bir lütuf gibi halen hayallerimle tırmalıyorum dünyayı.

Yeni yılla ilgili temennilerim yok, ne desem nafile, diyeceğimi başlıkta söyledim. Blogu bu sene için kapatıyorum.

Salı, Aralık 29, 2020

Bir şey olmamaya karar vermek

Sait Faik, çocukken gençken bir şey olmaya değil olmamaya karar verdiğini söylüyor, klişe soruya ters köşe cevap...Bu sebeple seviliyor ve hatırlanıyor işte...

Yukarıda da öğrencilikten nefret ettiğini söylemiş... Nedense öğretmenliği kutsama eğilimimiz var, halbuki hepimiz höt zöt ve sahiden tıngır mıngır hocalarla sıralarımızı eskittik... Öyle bir tane iki tane de değildi, aksine, ilginç ve değerli olanlar nadide ve istisnaiydi...
 

Pazartesi, Aralık 28, 2020

Mesafe

Şu hayatta öğrendiğim bir şeydir, diyelim, çok doğru ve “yararlı”, sahiden iyicil bir şey yaptınız, buna rağmen sizi beğenmeyecek, size kahredecek birileri çıkar, o sebeple geçip giden zamana, olup bitene,  konuşulanlara mesafeli kalabilmek gerekiyor, kolay demiyorum, insanız, yalpalayarak yaşıyoruz, benim dediğim, unutmayalım, aklımızda tutalım yeter…

Pazar, Aralık 27, 2020

Bozkır İkinci Sezon

Soranlar için duyurayım, Bozkır’ın ikinci sezonu için BluTv ile sözleşme imzaladım, senaryoyu 2022 Şubat başında teslim edeceğim. Güzel bir hikaye ile dönmeyi hayal ediyorum. Bakalım...
 

Yeni bir serüven


2021 yılı için @OGMPictures ile sözleşme imzaladım, başlangıç olarak dijital platformlarda yayımlanmak üzere iki film senaryosu yazacağımı duyurayım. Umarım bana güvenenleri, ilgi ve nezaket gösterenleri mahcup etmem, üstesinden gelirim.

Cumartesi, Aralık 26, 2020

Halikarnas Balıkçısı








Halikarnas Balıkçısı'nın Deniz Gurbetçileri kitabına çizdiği ilüstrasyonlar...Coşkusu her zaman ilginç...

Cuma, Aralık 25, 2020

Açlık

Yine bir pavyon fotoğrafı, üç erkek ve aralarında bir kadın... Erkeklerden muhtemelen de hesabı ödeyecek olan bir tanesi, gözüne kestirdiği bir hanfendiyi masaya çağırmış, durmamış, sakınmamış, saldırır gibi "yumulmuş"... kadın boynunu uzatırken olması gereken ölçülerde güzelce oynamış rolünü... Necati Cumalı yazsaydı, içli bir "ah" ettirirdi kadına...

Mesele şu ki... fotoğrafa bakar bakmaz siz de fark etmiş olmalısınız, komik mi demeli trajik mi, hovardanın iki yancısı, nasıl da seyrediyorlar sahneyi-kadını... Genetik olarak akraba gibi duruyorlar, tuhaf bir şey görmüşçesine şehevi bir iştahla kıvrılmış dudakları, nasıl da mutlu ve müstehzi ifadeleri... Pes dedirtiyorlar...
 

Perşembe, Aralık 24, 2020

Nasihat Dinlemeyen Köy

Altı yedi yaşlarında okumayı öğrenirken okumuştum bu masalsı kitabı... İşte yamaçlarındaki ağaçları keserek satan, para hırsına kapılan bir köyün, aç biilaç ve çaresiz kalarak göç etmek zorunda kalmasını anlatıyordu. Elinde baltayla ağacı kovalayan köylü, yüzündeki dehşetle kaçmaya çalışan biçare ağaç hafızamda nasıl yer ettiyse...kapağı görür görmez hatırladım ve satın aldım kitabı... 

Disney havasındaki ağacın kaçışı, bir kontrast olarak beni çok etkilemişti. Her ağacın bir canlı olarak geceleri bir yerden bir başka yere gidebildiğini hayal ederdim, hafif korku, hafif merak...aklımda hep bir gıcırdama sesi, topraktaki sarsılmalar, uğultular... 

Halbuki, bir orman köyü, bir orman köylüsü herkesten çok bilir ağaçlarla nasıl ilişki kuracağını... azı karar çoğu zarar demeyi filan... abartıyla öğretilen doğa sevgisi... e olmaz değil diyelim, Ensdüdülü bir öğretmenimiz vardı, o okutmuştu bu kitabı. 

Ha bi de işte Türklerin Orta Asya'dan göç etme ve dünyaya dağılma hikayesi vardır. Artık nasılsa, ben o yaşta, ağaçları kese kese, mümbit toprakların kuraklaştırıldığına karar vermiştim. Yani, Nasihat Dinlemeyen Köy ile Orta Asya Göçünü aklımca birleştirmiştim. Bir tek Ötüken ormanları kalmıştı, işte o sebeple Karaoğlan bir Ormancıya emanet edilmişti falan filan.

Ağacın yanında dur, baltayı sağından vur... Kışın odun yanınca, alevler parlayınca... di mi? Hafıza böyle bir şey, çat diye açığa çıkıyor, ben buradayım diyor hatıralar.

Çarşamba, Aralık 23, 2020

Salâh Bey


Fransızca öğretmeni, müfettiş ve kütüphane müdürü. Kırkların şairlerinden, ellilerde gazeteci. Dört köşeli üçgenden bir romanı var, asıl mahareti denemelerinde. Kendine gömülen, İstanbul’a yazılan. Neşeli, gevrek, okumuş adam kahkahası. Elek tekne. Hayhuy kayıtçısı. Hacivat’ın karısı Beyoğlu’nda geziyor. Salâh Bey Tarihi yazılıyor. Ağzında bir çakıltaşı, bir ıslık, bir kadınla konuşuyor, bir başkasının ardından seyirtiyor. Küllük’te kimler oturuyor? Höpür höpür kim içiyor kahveyi? Gel iki lafın belini kıralım Kuzu Çobanı. Salâh Birsel, Türkçenin flaneurü.

Salı, Aralık 22, 2020

Nur bir muammaydı

Bebeğin adı Nur'muş... Sene 1966, arkasındaki yazıdan fotoğrafın enişteyle cici teyzeye gönderildiğini anlıyoruz. Çocuk yaşta bu ikiliyi yan yana görseydim, serüven edebiyatıyla büyümüş bir "Türkoğlu" olarak aklıma Ayşecik, Ayşegül filan gelmezdi... 

O bebeğin içinde mutlaka gizli bi şey olurdu, bu yaşıma kadar bu konularda hiiç yanılmadım...Böyle bilgiler en umulmadık yerlere gizlenirdi ve o akça pakça, "ayyy ne şeker" denen taşbebişin içinde İstanbul'u patlatacak manyetizmalı ve habis bir muamma saklı olurdu...Aynen öyle cınım.

Siz daha uyuyun... Bu bebekler neden zenginlerin evlerinde, niden Almancıların akrabalarında olurdu...niye yurt dışından geliyordu bu fincan gözlüler... Soruyorum ya! 

Diyeceklerim bu kadar...

Pazartesi, Aralık 21, 2020

Çekme lan!! fotoğrafları


 

Üç ayrı fotoğraf da yetmişli yılların İstanbul pavyonlarından, gece hayatından... Tek tek bakınca battal erkekler, konsomasyona gelmiş kadınlar, pozlu, palavralı jestler... eprimiş masalar, dumanlı, kirloz ve sakil bir ortam görüyoruz...

Ortada bir fotoğrafçı dolanıyor ki, kellifelli beyfendiler flaşı (ve şipşakçıyı) görünce alenen "gıvranıyor", "lann" tadında  delleniyorlar, "çekerse" evden-hanımdan uzakta o gece kaçamağı ossaat resmedilmiş olacak çünkü... Sonra ayıkla pirincin taşını, peh peh...

Çekme kardeşim ricası ve tedirginliği de var, senin gelmişini geçmişini severim öfkesi de... E meret bardakta durduğu gibi durmuyor, hanfendinin yanında adamın ağzını bozduruyorlar afedersin...

Garsona mı söylesen canım benim...

Pazar, Aralık 20, 2020

Topuz Hakan

Münif Fehim'e  kırklı yıllarda Topuz Hakan isimli bir çizgi roman çizdirmişler... Çizgi romana bakınca ya hızlı çizmiş ya da telif çok düşükmüş demek zorunda kalıyor insan... Fehim'in çok daha güçlü bir çizgisi var, biliyoruz. 

Türkiye'de çocuk dergileri yetmişli yıllara kadar pek satmıyorlar. e satmadıkları için, özgün işlere iyi telif ödeyemiyorlar... telif iyi olmayınca nitelikli çalışmalar çıkartamıyorlar filan... Sonuç: Topuz Hakan, Münif Fehim çizse de kaybolup gitmiş...ucuz etin yahnisi misali

Gazeteler olmasa, çizgi romanımız bir ivme kazanamayacakmış, o kesin...

 

AP 76

Bilmiyordum, meğer, 1980 öncesinde AP 76 isimli Adalet Partisi yanlısı bir mizah dergisi yayımlanmış (1976), parti yayını gibi dursa da, anladığım dönemin Antalya milletvekili İhsan Ataöv'ün çaba ve ısrarıyla çıkabilmiş... Ne ki tam bir mizah dergisi de diyemeyiz, alt başlıkta "siyasi ve mizahi dergi" açıklaması eklenmiş, seküler ve milliyetçi duruyor, içeride partiden, Demirel'den haberlere yer vermişler, yayının geneline pek parlak denemez.

Bugün için ilginçliği ise yerel rekabete yönelik karikatürleri olmuş, örneğin Gazanfer Karacehennem imzasıyla CHP'li Antalya milletvekili Deniz Baykal kadın gibi çizilmiş... Antalyalı seçmenler, rakip siyasetçiyi kadın kılığında-dansöz olarak görünce hafifseyecekler diye umulmuş galiba... Rakipler ya, belden aşağı vurmuşlar akıllarınca, o yılların vasatıyla... bir siyasetçiyi kadın kılığında karikatürize etmeyi pek sevmişiz, kadın-karı "etmeyi" başlı başına tahkir etme yolu saymışız...Kabaca, doksanlı yıllara kadar, kadın olarak çizilmemiş siyasetçimiz yok gibi bir şey...

Cumartesi, Aralık 19, 2020

Berber

Sadi Yaver Ataman'ın "Esnaf Türküleri" kitabında rastladım, Berber türküsüymüş, artık kadın mı söylüyor, erkek mi bilmem, berbere meftun, çığırıyor, çağlıyor: "Ocak başında kaldım / İnce fikre daldım/ Her kapı kakılışda/ Berber geliyor sandım/ Ah ah! a berber oğlan / boynuma dolan

Matrak geldi bana...
 

Cuma, Aralık 18, 2020

Yansıma


Yansıma dergisi, "Mizah ve Karikatür Özel Sayısı" yapmış (Eylül 1974). Yazarlar ve yazdıkları bakımından iyi bir içeriği var, bana ilginç geldi, sayıyı bilmiyordum, Levent (Gönenç) benden önce keşfetmiş, hemen edindim, dallayıp duruyorum. 

Malumunuz, yetmişli yılların kendine özgü bir gerginliği var(dı), sadece sağ ile sol kutuplaşmıyor, sağ ve sol içinde de ayrışmalar yaşanıyor. Yansıma, haliyle meseleye sol'dan bakıyor. Gırgır ve Salata özelinde mizah dergilerini  "emperyalizm" paradigmasına dayanarak eleştiriyor. 

Yukarıda bir bölümünü alıntıladığım metin, dil ve üslup bakımından hayli sert veya nasıl desem "küfürbaz" bir üslupla yazılmış, gülmenin pezevenkleri diyor, ülkeyi boşvermişlerle dolduruyorlar diye el yükseltiyor... İddiası ne olursa olsun, kavramsal bir tartışma yapamıyor aslında, mecazlarla suçlamalarla romantik bir dil kullanıyor çünkü...Vatansız, sorumsuz, ihanet, pezevenk filan diyerek bir mesele nasıl tartışılır bilemiyorum, orası ayrı...

Diğer yandan Gırgır'a yönelik en ağır eleştirileri Yansıma'da okudum desem açıklayıcı olacaktır. Akılda kaldığı, sonraları çeşitli biçimlerde cevaplar verildiği de anlaşılıyor. 

Perşembe, Aralık 17, 2020

Çizgi Dünyada Serüvenler












Bilim Çocuk, Aralık 2000.

Kokareş ve diğer şeyler


Enver Naci Gökşen'in Elebaşı (Mim Yayınları, 1964) öykü kitabında rastladım Kokareş'e... Yazım hatası değil, defalarca tekrarlanıyor, yanlış yazılmış diyemem, biz kokoreç diye biliyoruz, o tarihte öyle mi deniyordu diye merak ettim.

Mandel'in ünlü Hoş Cinayet kitabının ilk baskısındaki (Yazın Yayıncılık, 1985), alt başlığa dikkatinizi çekmek istiyorum: "Polisiye romanın toplumsal bir tarihi" denmiş... Çok kullanılmadığı için olmalı, toplumsal tarihi diyememişler.
Kırklı yılların bir çocuk dergisinde rastladım, çizgi romanın (Topuz Hakan) devam ettiğini, tefrika olarak gelecek sayılarda da süreceğini vurgulamak için "Sürekli Tarihi Türk Masalı" deme gereği duymuşlar, bugünden bakınca pek anlaşılmıyor....


Çarşamba, Aralık 16, 2020

Kerimanım


Sen Yosefli. Mürebbiyelerle, köşklerle büyüyen genç hanımlardan. Bien élevée. İlk romanı yirmisinde çıkıyor, Hıçkırık’la meşhur oluyor. Seven Ne Yapmaz ile taklit ediliyor. Yazarak öğrenenlerden. Melodramın Şehrazat’ı. Erkekler babaya benziyor, erkekler çocuk gibi oluyor, erkekler annelerini arıyor. Genç kızlar okumaya Kerime Nadir’le başlıyor. Savaş, kıtlık, İnönü, Menderes, ihtilal… Kıyamet kopsa bildiğinden şaşmıyor, nasıl kurulmuşsa öyle söylüyor. Bunalım aşktan, haset ve intikam aşktan. Hep sevilen ve hep küçümsenen yazar. Kerime Nadir, erkeklerin ve büyük edebiyatın karşısında, tek başına. Ben tek siz hepiniz. Heimatlos!

 

Salı, Aralık 15, 2020

Nükte

Rauf Tamer'in Sözün Kısası (1973) kitabında rastladım yukarıdaki fıkraya... Tamer, kısa yazıyı maharetle kotarabilen bir gazeteciydi, onunla kıyaslanabilecek çok az köşe yazarı vardı bence... Sağcıydı, romantik öfke gösterileri yapardı ama buluşları olan ilginç bir dile sahipti. 

Nükte ile ilgili yazmış, biri yapar biri kapar... nükteyi kapmak (çalmak) kolay, yapmak zor çünkü kafa işidir, yani belden yukarıdır demiş... Mizah söz konusu olduğunda cinselliğin kullanılmasına yönelik bir alerjik tutum bir kez daha kendini gösteriyor... Tamer, aktüele gönderme yaparak nükteyi, belden aşağı düşürenler revaçta diye başlamış, razıydık, ayağa da düşürecekler diye devam etmiş... 

Dün-bugün-yarın klişesi bir kez daha yineleniyor. Dün iyiydi, bugün kötü, yarın bir felaket olacak klişesinden söz ediyorum.

1973'te bir mizah dergisi (Gırgır) alışılmadık ölçüde çok satmaya başlıyor, acaba dedim, ona mı gönderme yapıyor yoksa bir başka gazetecilik klişesine başvurarak, ortaya yazıp, kim neyi anlarsa mı demek istiyor...

Gülgeç ve akisler



Ergun Sav'ın Halk Hikayeleri kitabı, ta 1974'te çıkmış, İş Bankası Yayınlarından... Bankanın ellinci yılında... Bildiğim bir kitap değildi, asıl süpriz, ilüstrasyonları oldu. İç resimleri İsmail Gülgeç çizmiş, yeni yeni çizgisinin palazlandığı bir dönem, inişleri çıkışları var, yalpalıyor, rengini arıyor diyeceğim... Bilenler için yazayım, arkasını getirmediği Memo çizgi romanındaki çizginin emareleri var... 

Gülgeç, 74' mü dedim, işte sonraki on yıl içerisinde bence başka bir evreye geçti ve sonradan bence gerisine bile düşeceği bir iştah ve üslup gösterisi yaptı...Yukarıdaki ilüstrasyon kitaptaki iyi örneklerden biri, Gılgamış hikayesinden... 

Sav'ın kitabı, tekrar basılmış, bence Gülgeç'in çizgileri kullanılmamıştır ama yanılmak hoşuma gider. 

Pazartesi, Aralık 14, 2020

Kıyıda bir masa



Bu fotoğrafı seviyorum, 1975-85 aralığı olmalı, mekan salaş görünüyor, Hayat dergisi posterleri, halıcı kız resimleriyle kıyı lokantalarını andırıyor. Masada demlenen iki erkek benim için "merkezden" o şehre teftişe gelmiş müfettişler, maliyeci, bankacı gibiler... Giyim kuşam çok fikir vermiyor, malum erkekler "renkli" giyinemiyorlar, hepimizde üniformalar... Gri, siyah, kahverengi gibi kasvetli ve itidalli renklerle, heyecansız ve vakur görünmeliyiz... Hele müfettişsek... "Eyyvatan, gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz..."

Yine de iki erkek mizaç olarak farklılar, biri kendini koyvermiş, hanendeye-şarkıya kapılmış, ahuvah ediyor feleğe, kıpır kıpır...Gamsa gam, neşeyse neşe... Diğeri mesafeli, "he heccavdım, bırak alla'sen" diye bakıyor objektife... Sigarayı tutuşuyla makam sahibi, düğün sahibi değil mi yani, "getir oğlum" diyecek garsona, göz ucuyla bakacak mezelere... İstanbul görmüş "izzetli" beyfendiler var aklında. 

Şarkıcı kadının takma kirpikleri, mikrofonu tutuşu, inanarak söylüyor oluşu, yumulmuş gözleri, sıcak ve çıtı pıtı görünümü... Sahneden inmiş, sahne el kadar, mekan havasız, masaları dolaşıyor ki müşteri tutsun, yine gelsin, temenna edecek, toka edecek, nakaratı bir daha bir daha söyleyecek ki, hesaba değsin, ahalinin geldiğine değsin, "Ankara'dan mı geldiniz, hoşgeldiniz... Söylerim efenim, bakışından süzülen, işvene kurban olayım... Lütfuna ermek için..."

Pazar, Aralık 13, 2020

Golyat



Tom Gauld'un yeni bir çalışması yayımlandı. Din mitolojisinde anlatılan Golyat'ı (Calud) yorumlamış Gauld. Üstelik öyle ironik bir dil kurmuş ki, Buzzati'nin Tatar Çölü'nü hatırlatan bir yeknesaklık içinde zoraki bir savaşçı olmuş Golyat... Savaşın anlamsızlığı absürd bir dizge içinde güzel kurmuş, hiç de komik değilim havasında bir komiklikle yapmış bunu.  Bu sene yayımlanan iyi grafik romanlardan biri.

Cumartesi, Aralık 12, 2020

Çizginin erotik gücü




Picus, Şubat 2004

Kalbim Duracakmış Gibi


Kalbim Duracakmış Gibi'nin ilginç ve popüler hikayelere göre zor bir konusu var. Üniversite öğrencisi bir genç, yaşlı teyzeleriyle yaşayan iki genç kadının evine oda kiracısı olarak giriyor ve haliyle ikisi de ona aşık oluyor. Zor dediğim bu, iki arkadaş hadi olur, melodram klişesidir ama iki kardeş külfetlidir. Bi de aynı evde üç kadın bir erkek, konu komşu ne der Sevim, pıyy...

Abla daha en baştan delikanlıya göz koyuyor, evlenmek istiyor, küçüğü ise ablasının meylini sineye çekiyor. Esas oğlan ise küçüğe gönlünü kaptırıyor filan. Hikaye açısından bu çatışma yeterli görülmüş, ne anlatmalı bahsi ise fasılasız ve rabıtasız geçiştirilmiş. Oğlumuz, küçük kardeşi kıskandırmak için büyüğüyle nişanlanıyor, sonra "yeter artık çık odamdan" filan diyerek onu kovuyor, o niye oldu, bu niye oldu, çok anlayamıyoruz. Sonra küçük kardeşle evlenmek isteyen ve kabul görmeyen bir başka erkek, bizim kiracıyı gösterip, niyeyse artık, bu çocuk seni seviyor filan diyor, onlar da o gazla sarılıp vuslata eriyorlar. Abla ne oldu bilmiyoruz, olup bitenler yaşlı teyzenin kalbine vurdu mu onu da öğrenemiyoruz... 

Maksadım, kötü bir hikayeyi sarakaya almak değil. Ortada bir vasat var ve bu vasat, çok satıyor. Nesi ilginç gelmiş de satmış veya ilgi görmüş onu merak ederek bakıyorum. Sahneler var, aşkın açığa çıkması, kucaklaşma, birdenbire ortaya çıkan ayrılık, fedakarlık, tereddüt, telaş ve endişe filan... Tek tek bir şeyler. Bu sahneler nasıl yetebilir ki? Yetmiş ama...

Çünkü fotoromanın yayıncısı ve dağıtım şirketi sahibi Hürriyet gazetesi, bu kitapları çok basıyor, her yere dağıtıyor, fiyatı ucuz ve arkasını getiriyor... Arka kapaktaki gelecek sayı duyurusunda Muazzez Tahsin Berkant'tan bir uyarlama yapılacağı yazılmış mesela. Yatırım yapılmış, para harcanmış, devamlılık kurulmuş. Popüler olmak için her zaman iyi hikayeye, ünlü isimlere gerek var diyemem, asıl hayati olan o dağıtım ağının parçası olmak. Orada olursanız, o devamlılıkla popüler olmamanız, satmamanız çok zor. 

Çok izlenen televizyon kanalında prime time saatlerinde dizi olmak gibi... diyemem çünkü daha fazlası. Herhangi bir yayıncı, fotoroman yayımlamak istese, Hürriyet'le dağıtım için anlaşmak zorunda, onun izniyle dağıtım ağına giriyor ve haksız bir rekabetle varolmaya çalışıyor, ne kadar yeterse artık... 

Gazete-dergi tarihimizin en çok satan yayınlarının Simavi kardeşler tarafından çıkartılması tesadüf değil... 

Cuma, Aralık 11, 2020

Yaz yâre böyle...

Fotoğraf, otuzlu yıllardan, rakıyla efkar dağıtan beyfendi, kendine hatıra istemiş, bir "resim çekinmiş." Hani şimdi, "habersiz gibi çek pampa" esprisi yapılıyor ya, o hesap, beyfendi de hülyalara dalmış bir halde kaykılmış, elinde ince belli, ağaç dibinde bir rakı... Pıyy...

Müteessir bir yüz, gamlı bir ifade, neşesiz, pişman, kahretmeye hazır bir haleti ruhiye...

Böyle mizansenlere, bu türden hazırlıklara bayılıyorum. İki lıkırdatacağız arkaşım demiyor, ıstıraplı bir poz istifliyor. 

Fotoğrafa bakarken kıkırdamış mıdır, bence evet, eseflenecek değil ya...
 

Perşembe, Aralık 10, 2020

Yaşı küçük

Oğuz Özdeş'in "Liseli Bir Kız Sevdim" isimli bir romanı var, uzun seneler iyi satmış, bilinen bir roman... Kapaktaki baskı sayısı size de bir fikir verecektir (1968, 10.Basım, 1986). Bugün, içeriğini bilmiyorum ama bu isimle bir roman yazmak mümkün değil...

Romanın "yaşadığı" dönemlerde Çarşaf'ın bir kapağına rastladım (1978), Emel Sayın'ın kendisinden yaşça küçük bir sevgilisi varmış, abartarak karikatürize etmişler, "oğlu yaşında bir gençle evleniyor" diyerek espriyi açıklamışlar. Merak ettim, kimdir nedir diye, Emel Sayın o tarihte 33 yaşında, sevgilisi de Gazinocu Fahrettin Aslan'ın oğlu, 18'inde... Aslan ve aile, evliliğe karşı çıkmış, hafif çaplı bir magazin skandalı çıkmış ortaya filan. 

Normal-anormal veya meşru-gayrimeşru ayrımını hatırda tutarak önce olanı konuşalım. Yetişkin bir erkeğin reşit olmayan Liseli Kız'a aşık olması normal sayılıyor ama iş, bir kadının tercihine, kendinden yaşça küçük bir erkekle birlikte olmasına, evlenmesine gelince eleştiriliyor, anormal sayılıyor diyelim. Çok farklı değil aslında, ikisi de eleştirilebilir, birini eleştirmek kimsenin aklına gelmiyor, diğerinde "küçük kıyamet" kopuyor. Biri çok satıyor, diğeri husumetle konuşuluyor. Emel Sayın'ın göze aldığı risk sahiden dikkat çekici. 

Geçmiş zaman, o çok satan roman ve o skandal unutuldu. Geriye kalan mı, yaşamaya devam eden mi desek... bir zihniyet varlığını sürdürüyor, erkek aklının ve gözünün hallenmesi yaşamaya devam ediyor. 

Arada hayatın ve haliyle mizahın ne kadar değiştiğini yazıyorum, bu da bir örnek... Mizah, hele karikatür, hep siyasetle meşbu sanılır, oysa en çok ahlakla uğraşır, hayatın sekülerleşmesi  ve özgürleşmesi adına "muhalif" davranır. Maksat bu olsa da varılan yer, hakim değerlere teslim olmak olabiliyor. Ve hiç şaşmıyor, aktüel düşünmek, eskimeyi kolaylaştırıyor. 

Çarşamba, Aralık 09, 2020

İcra memuru


Seneler önce geçmişte icra memurluğu yapan biriyle tanıştım, yaptığı işi anlatmıştı, bilmeyebilirdim, durduk yere demiştim, yaptığı işten utanıyor ki, bana anlattı. Gülerken, güldüğü görülmesin diye eliyle ağzını kapatıyordu, kırılgan biri gibiydi ya da öyle gözükmek, “ben icra memuru olarak yaşamak zorunda kaldım” demek istiyor, bu bana nasıl yapılır, nasıl acı çektim diye bana kendini resmediyordu. Sonradan anladım ki, sadece bana değil, herkese anlatıyormuş, aynı edayla, aynı buruklukla…

Bir insan niye icra memuru olur? Soru saçma gelebilir, ekmek parası hepimizi türlü türlü işler yapmaya sevkedebiliyor. Uzaktan bakınca bunu söylemek mümkün, haklı bir gerekçe… gerçi biraz yakından bakınca farklı düşünebiliyorsunuz, icra dairesinde bir sürü memur var, herkes olmuyor, herkes seçilmiyor, herkes emekli olacak kadar devam etmiyor... Sonuçta içlerinden özellikli birilerini seçiyorlar, yapabilecek olan, zinhar yapamayacak olan var çünkü…

Borcu olanın kapısına dayanıp, ağlayana, yalvarana aldırmadan alacağı tahsil ediyorsunuz, ne var ne yok misliyle götürüyor, soğuk bir yüzle bir gösteri yapıyor, eşe dosta, konuya komşuya insanı rezil ediyorsunuz. Sizden tam da bu isteniyor, ağlamalar, inlemeler, yalvarmalar berhava olmak zorunda… Şöyle mi öğretiliyor acaba, “yılmayacak, affetmeyecek, vazgeçmeyecek, acımayacaksın, ha evladım, durmayacak vuracaksın gözünün üstüne…”

O sebeple asıl mesele icra memurunu seçmekle başlıyor, böyle bir işi yapacak birini bulmak, o karakterde biriyle yola çıkmak zorundasınız, yolda bunalacak, koyverecek, yalpalayacak, borçluyla empati kuracak biri olmamalı … Ta en baştan, yıllarca çalışacak, (sevmiyor görünse de) işini sevecek doğru bir memur bulunmalı.

Sahiden “edebi” olarak düşündüm bu meseleyi… İcra memurunu seçen amirin yerine kendimi koyarak düşündüm. Nasıl birini seçmeli dedim. Sahiden narsist, empati yoksunu biri olmalı değil mi? O fasıl tamam, hep kandırıldığını, hep haksızlığa uğradığını düşünmeli, dünyaya karşı kendini alacaklı gibi hisseden, her ne olursa olsun mağdur olan bir adamdan çok güzel icra memuru çıkar diye düşünüyorum. Nitekim çıkıyor da… Narsistik kişiliklerle karşılaştığımda aklıma icra memurları geliyor.

Mizahı nasıl bilirdiniz?

Gırgırla, Akbaba’yla, Çarşaf’la büyüdük. Perguen, Uykusuz vazgeçilmez oldu uzun yıllar hayatımızda. Size bir okur olarak sorayım önce: Eski tat var mı?

Eski tat olamaz, çünkü mizah dergileri aktüelin parçasıdırlar, yoksa satamazlar, her zaman günü yaşarlar, o sayede popüler olurlar ve o nedenle de yarına kalamazlar. O hafta okunur ve biterler. Bugünün gençleri için eskimiş bir mizah bu, onlar başka şeylere gülüyorlar. Biz Akbaba’ya bakınca ne anlıyorsak onlar da Gırgır’dan o kadar anlıyorlar. Dikkat edin yaşlanan mizahçılar da kendi dönemlerinin nostaljisini yaparlar. Gereksiz bir tartışma diyeceğim idealleştirme olduğu için tartışma da olmuyor aslına bakarsanız. Mizah, her dönem başka türlü yaşıyor. Gırgır, en popüler olduğu dönemde bizzat mizahçılar tarafından tahkir ölçüsünde aşağılanır, beğenilmezdi, bayağı bulunurdu. Şimdi insanlar bugünü eleştirerek “Oğuz Aral’ın kemikleri sızlıyor” filan diyorlar. Siyaseten romantik çıkışlar diyelim, böyle gelişiyor…

Karikatür neden muhaliftir? Ağlanacak halimize gülmek için mi? 

Zor soru, karikatürün muhalif olduğuna dair bir inanış varsa bu kabul edilmiş bir yargı olduğunu gösterir, “alışkanlıkla muhaliftir” demek bu. Büyük dinler öncesindeki pagan geleneğe bakarsak, orada belli günlerde, karnaval ve bayramlarda “normal dışına” çıkarak eğleniliyor, maskeler takılıyor filan… Dikkat edin bu maskelerde de bir karikatür var. İşi hem komikleştiriyor hem de mevcut ahlaki ve dini düzeni tehdit ediyorlar. Kralın soytarısı da böyle bir şey, aklımıza hemen cüceler geliyor, o da karikatür gibi okunabilir. İlk karikatürlerde gülünçlüğü, iğrençliği, ürkütücülüğü birlikte görebiliyorsunuz. Karikatür ve mizah, edebiyatın edep dışında bir yerde geziniyorlar. Teşhir ettikleri şeyler “edepsizce” bulunuyor. Tıpkı o karnaval zamanın serbestliği gibi bir meydan okuma ve eleştirellik içeriyorlar. Din ve din adamı eleştirileri yaptıkları için burjuvazi tarafından da destekleniyorlar. Bizde de Bektaşi fıkraları benzer biçimde yaygınlaştırılır. Ve evet, teoride muhaliftir, ihyacı ve destekçi değildir. Ama nasıl karnavallar kilise tarafından kontrol edilirse modern devletler de sansürle, cezayla neyin ne kadar muhalif olacağına karar verirler. Rejimin düşmanı kimse karikatürün de düşmanı o olur… Orada muhalefet de karışır diyelim.

‘Muhalefet Defteri/Türkiye’de Mizah Dergileri ve Karikatür’ başlıklı çalışmanız, Türkiye’de karikatürün tarihini anlatan çok kıymetli bir kaynak. Araştırma ve yazma sürecinde geçmişten en etkilendiğiniz dönem ne zamandı?

Levent (Gönenç) ile ortak kitabımız olduğu için ona da sormak gerekiyor. Benim için özel bir dönem yok aslına bakarsanız… Karikatür tarihi, popüler kültür ve medya tarihiyle birlikte düşünülmesi gerekiyor. Genellikle siyasi tarihle, seçimlerle, partilerle birlikte anlatılıyorlar, o hoşuma gitmiyor, daha karmaşık bir üretim ve tüketim süreci var, oralara hiç girilmiyor. Bunu kendime de bir eleştiri olarak söylüyorum.

Kırılma dönemleri var mı karikatürlerin? Ne zamanlar onlar ve neler yaşanıyor?

Bir gazetecilik türü olarak bakarsak, karikatürün telifle kurduğu ilişkiyi hesap etmemiz gerekiyor. Espriler, çizgi biçimlerini yönlendiren ve çoğaltan bir telif etkisi var. Bir espri veya çizgi beğeniliyor, benzerlerinin üretimi teşvik ediliyor gibi düşünün… Yıllarca bu kadar çok Oğuz Aral taklidi boşuna olmadı. İkinci olarak matbaa teknolojilerinin dönüşümü önemli. Gırgır, ellili yıllarda çıkamazdı, çünkü o tarihte o kadar çok dergiyi basacak matbaa yoktu ve basılan dergiler bütün ülkede satılmıyordu. Simaviler, milyon satan gazeteler çıkarmasa, Veb ofseti kurmasa, Gırgır ve Çarşaf olmayacaktı, ya da fenomen olamayacaktılar. Özel televizyonlar tirajları nasıl düşürdü, hatırlayın, bugün sosyal medya, neler  yaptı gazetelere dergilere…

Karikatür hep yasaklı alanlarda dolaşır. Sizde karikatürün toplumun bilinçaltına dair ipuçları verdiğini söylüyorsunuz. En çok hangi tür ve ne için yasaklanıyor? Yasaklar karikatürün önüne kesiyor mu?

Karikatür bir espri içerirse, önce mizahla ilgili düşünmemiz gerekiyor sanki. Mizah, yasak olandan beslenir, argo ve cinsellik her zaman büyük membaıdır mizah için. Sizin yasaklı alanlar dediğiniz yer burası zaten… Ne yasaklanır dersek eğer karikatür tarihimiz cinsellik ve argo ile çeşitli yasaklamalarla dolu… Sadece bizde değil her yerde bu böyle. Siyasi eleştiriler de çoğu zaman demeli, yine buradan besleniyor. Teyelleniyor, iliştiriliyor gibi… Ratip Tahir, Menderes’i sürekli kadın olarak çizerdi veya Demirel, vatandaşa “nah” işareti yapardı filan… Yasaklamak ise başka bir konu, döneme göre değişiyor ve toplumların muhalif düşüncelerle, cinsellikle veya argo kullanımıyla ilgili tavrı tek yönlü ve doğrusal değildir. Bugün bir muktediri kadın olarak çizemezsiniz ve eleştiri olarak siyaseten doğru olmaz. Birinin kadın olması eleştiri kategorisi olarak görülemez. Veya 1978’de çıkan Mikrop dergisi yasalar gereği son on yıl içinde yayımlanamazdı. Yasaklama, anayasayla, kanunların mahkemelerde yorumlanma biçimiyle de ilgili elbette. Son soru, yasaklama ve cezalar, elbette ki karikatür üretimini etkiliyor, ilgili herkesi korkutuyor çünkü…

“Karikatürün içtimai silah olarak yazıdan, şiirden ve resimden daha kuvvetli olduğu bir gerçektir. Büyük halk kitlelerine hitap etmek isteyenler için karikatürün en kısa yol olduğu bilinmektedir.” Diyen Abidin Dino “hala” haklı mı?

Söylendiği dönem için doğru tabii, ama o alıntıdan karikatürü çıkartın yerine sinemayı koyun… Aa hiç olur mu demeyiz. Çizgi roman da böylesi bir mantıktan çıkıyor. Gazete patronları, halkın uzun yazıları okumadığını farkediyor, resimle birleştirerek anlatacakları bir ifade aracı arıyor ve buluyorlar. Karikatürü, çizgi romanla daha başka ve popüler bir merhaleye taşıyorlar… Kilise resimlerinden etkilendiklerini söylesek pek itiraz eden olmaz. Günümüzde tabii ki çok daha değişti işler, ironiyle soruyorum, instagramın bir silah olarak yazıdan, şiirden ve resimden daha kuvvetli olduğu iddia edilebilir mi?

Kim söylemiş bulamadım ama “Mizah bir yumruktur, kime ineceği belli olmaz” sözünü bir karikatüristin Demirel’e söylediğini okudum bir yerlerde. Bugün medyanın gücünü dikkate alarak söyler misiniz; karikatürün yumruk atacak gücü kaldı mı?

Doğrusu bu tür çıkarımları bağlamını ve dönemini bilmeden yorumlamak bana hakkaniyetli olurmuş gibi gelmiyor. Hamasi ve mesleği-türü itibarlandırıcı bir erkek romantizmi var. Yumruk derken bir eleştiri kastediliyorsa rejim, o eleştiriye kanunlar çerçevesinden bakar. Hangi kanunlar? 61 Anayasası başkaydı, 12 Eylül başka, şimdi başka… Tabii ki bugün karikatürün böyle bir gücü ve etkisi yok, geçmişte niye vardı, karikatürler gazete görselliğinin hayati bir parçasıydı, fotoğraf çok kullanılamıyordu. Fotoğraf ucuzladıkça, yayınlar daha iyi basıldıkça eski güçlerinden uzaklaştılar. Geçmişte vardı dedim ama büyük ve çok satan bir gazetede oldukları için de vardı. Ha nasıl vardı, o gazetenin rejimle bağını unutmayalım. Karikatürlerimiz, milliyetçi ve sekülerdir, niye, çünkü kamusal alan bunu zorunlu kılar, çok satmak bunu gerektirir filan… Bugün arada bir karikatürler tartışılıyor, dikkat edin, sadece politically correct olup olmadıkları tartışılıyor. Cinsiyetçi bulunuyor mesela… Geçmişe dönelim, Gırgır kapaklarını her gün paylaşın, dünya kadar eleştiri alırsınız, kadın bedeni üstünden çok kaba saba bir mizah vardır çünkü…

Teodor Kasap tarafından Kasım 1870’te çıkarılmaya başlanan ‘Diyojen’, Osmanlı’da bağımsız olarak yayınlanan ilk mizah gazetesi… Diyojen’in ilk sayısında, gazetenin çıkış amacı şöyle açıklanmış: “Hükümetin ve halkın sorunlarına değinilecek, ülkemize yabancı olan şeylerle alay edilip, küçük görülecektir.” Padişahın mutlak idaresine de karşı çıkabilecek Diyojen’in etkisi olmuş, niye önemli ve nasıl sonlanmış?

Mizah dergileri genellikle popülerlikleri yakalayamadıklarında kapanırlar. Siyasi iktidarlar, mizah dergileriyle veya başka yayınlarla niye uğraşır? Popüler bir yayın olup kendilerini siyaseten eleştirdikleri için… Diyojen veya Markopaşa, bağlam çok değişmez, iki dava, üç toplatma o dergilerin güç kaybetmesine, ürkmesine, bıkmasına sebep oluyor. Hapse giriyor, sürgüne gönderiliyorlar. Ne desek boş? Bir eleştiri geleneği olmadığı için geçiştiremiyor, kabullenemiyorlar. Ah vah edecek de bir durum yok, o mizahçılar için sürpriz değil bu durum, riske girdiklerini bilerek bir yayın çıkartıyorlar.

Gırgır Türk karikatürcülüğü tarihinde neden çok önemli? Oğuz Aral nasıl bir milat yarattı?

Gazeteci Simavi ailesi Gırgır’ı yayımlarken o güne kadar hiçbir mizah dergisinin çalışanlarına vermediği telifi ödüyor. Dağıtım şirketleri de olduğu için daha ilk anda kırk elli bin satıyorlar ki… hafızadan söylüyorum o yılların ünlü mizah dergisi Akbaba ancak onun yarısı kadar satıyor. Dağıtım imkanları, yüksek telif ve giderek yükselen satışlar Gırgır’ı yaşatıyor. Şimdi bunlar derginin sahibinin sağladığı imkanlar. Önceden dergileri yine karikatüristler çıkarırdı, para işlerinden anlamadıkları için sıkıntı çeker, dağıtımcılara para kaptırır, deyim yerindeyse sermayeyi kediye yüklerlerdi. Gırgır’ın daha en baştan avantajı şu: para pul işleriyle ilgilenmiyorsunuz, dağıtımı sizi çıkartan şirket yapıyor. Oğuz Aral, ne yaptı, bu düzeneği şart koştu, sürekliliğini sağladı ve gençlerle çalıştı. Onları teşvik etti ve karikatüristliğin meslek olmasını sağladı. Yüzlerce karikatürcü ve mizah yazarı onun yardım ve teşvikiyle çizgili işlerin parçası haline geldi. Şöyle anlatayım, diyelim Diyojen’den Gırgır’a kadar olan dönemde çıkan üreticisi sayısı, Gırgır ve sonrasındaki dergilerin üretici sayısının üçte biri etmez, az bile söylemiş olabilirim, o derece büyük bir değişim. Bu çokluk, bir çeşitlilik de demek…

Dijitalleşme karikatürcülüğü nasıl etkiledi sizce? İnternet ile mizah ne noktaya geldi?

Okunma sayısı bakımından inanılmaz rakamlara ulaşan karikatürcüler var ama bu işten maddi kazançları var mı derseniz, olamıyor… yayın mecrasının şekillenmesi ve telife dönüşebilir bir yola girmesi gerekiyor. Bu tabii ki sadece bizim değil, geleneksel medyadan kazandığı telifle geçinen herkes için bir sorun…

Dergiler kapanıyor, sayıca azalıyor, tirajlar düşüyor ama mizah nasıl daha çok güçleniyor, nasıl daha etkili hale geliyor?

Mizah, hayatla ve zorluklarla başa çıkma biçimi… bir genç için veya evden çıkamayan bir teyze için… dışlanan biri için ayrı ayrı anlam taşıyor. Mecra değişiyor ama mizah bir histir, edebiyata dönüşmesi, ne bileyim gündelik dilde fıkra olması veya ticari olarak pazarlanır olması başka başka şeyler… Yaşayacak demek istiyorum. Mizah dergileri, yazılı basın ne yaşıyorsa onu yaşıyorlar, gazeteler ne durumda ki, onlar daha iyi olsun…

Neye gülerdik, artık neye gülüyoruz? Mesela bugünlerde en çok neye gülüyoruz?

Bu çok zor bir soru. Yaşanmış ve geçip gitmiş bir dönem için bile cevaplaması zor. Bugün, sosyal medya üzerinden bir şeyler söylemek, sinemayı, televizyonu, internet fenomenlerini, youtuberleri izleyerek çıkarımda bulunmak mümkünse de daima eksik olur, çok havada kalır ama şunu diyebilirim. Metropol orta sınıfı “Karagöz’e” gülmeye devam ediyor, alt sınıflara yönelik ironik ve “tipleştirici” bir espri devamlılığı var.  Tarihsel olarak Herif, Apaş, Kazma, Hacıağa, Hıdır, Kırro, Keko, Amele, Zonta, Maganda sırayla alay ediyoruz. Karagöz’ü hem seviyor hem dövüyoruz demek istiyorum.

Söyleşi, ScienceUp Kasım 2020 sayısında Şükran Pakkan ile yapıldı.

Salı, Aralık 08, 2020

Bir serüven biterken...


Çalıştığım senaryoyu bitirme (kurtulma) azmiyle bir süreliğine sosyal medya adreslerimi kapatmıştım. Geçen Pazar itibarıyla normal hayatıma dönmüş durumdayım, eşe dosta duyurmuş olayım. Meraklısı için Volkan (Sümbül) ile birlikte BluTv’ye 1960’larda geçen,  bir Yeşilçam prodüktörünün hikayesini yazıyordum, onar bölümlük iki sezon yazımı böylece bitmiş oldu. Çekimlerine iki ay içerisinde başlanacak diziyi Çağan Irmak yönetecek, başrolde de Çağatay Ulusoy oynayacak. Gelişmeleri platform aralıklarla açıklamaya başladı zaten…

Bu sene için benim kayıplarla, hastalıklarla, tersliklerle geçti, senaryo bitmeseydi, kendimi kötü hissedecektim, o bakımdan rahatladım, neşeliyim.  Hiç tatil yapamadım, iki hafta kadar dinlenip, yeni yıla yeni bir serüvenle başlayacağım.

Cilalı


Şehvetten titreyen gözler. İnsan ne cahildir mealinde espri. Cilalı İbo, mütercimi olamayacak komik. Hamamcı. Deli bakış, ayvadan ev. Muammer Karaca’nın tespih tanesi. Rüyalar ülkesinde çözülmüş makara. Kasımpaşa ve Tophane gözetleme kulesi, libidonun seyir defteri. Cilalı İbo, kırmızı rujlu tombul kadınları ve soyu tükenmeyen gangesterleri anlatan sinema bileti, sahaflarda.

Pazartesi, Aralık 07, 2020

Sevim ve Altan


Muhtemelen 1950'ler... Altan Erbulak ve Sevim Burak yan yana bir davette. İkisini yan yana göreceğimi sanmazdım, ona şaşırdım ve galiba Erbulak'ı ilk kez sakallı görüyorum. Gençlik hevesi gibi duruyor, seyrek ve hırpani...Gülmemesi ilginç, halbuki cıvıl cıvıldır hep, habersiz yakalanmış sanki fotoğrafa... Sevim hanım ona göre daha  hayat dolu görünmüş...

Likör


Eskiden davetlerde, hatta bayramlarda bile kahvenin yanında likör ikram edilirdi. Meyveli, içimi kolay, "yumuşak" bir alkoldü. Ah vah ettiğim sanılmasın, bir alışkanlıktı, nasıl oluştu, nasıl kayboldu insan üstüne düşünüyor. 

Aktüel zamana ilişkin kahretme eğilimi güçlü olduğu için pek çok insan, kaybolmayla ilgili mevcut iktidarı suçlayabilir, etkisi yok diyemeyiz ama onlardan önce de bir eskime, bir seyrelme olmuştu, galiba demode sayılıyordu, ben, yaşlıların evlerinde rastgeldiğimizi hatırlıyorum. Veya likör, alkol familyasında ciddiye alınmıyordu.

Fotoğraf, anlaşılan o ki, altmışlı yıllardan, bir eğlence yerinde çekilmiş, aileler arasında nişan olmuş, kutlamayı resmileştirirken likör (belki de punch) içiliyor. Cumhuriyet döneminde kurulmuş (bugün gaiplere karışmış) bir likör fabrikası var, gerçi ondan önce de içiliyor, satılıyor, üretiliyor.... 

Bir arkadaşım, Orta Asya Türklerinin kımız içme alışkanlıklarının benzer nitelikte olduğunu hararetle anlatır, "çok içerdik" kardeşim derdi. İtiraf edeyim, değil Asya, Selçuklular bile anlatırken ortada pek "kaynak" yok, bu türden iddiaları, yani "çok içerdik" veya "hiç içmezdik" diyebilmek kolay değil. Herkes, kendine göre bir hikaye anlatıyor diyerek geçelim.

Bana sorsalar, İttihatçı modernleşmesinin bir parçası gibi gelirdi likör, yukarıda ima ettim, oysa değilmiş, çok daha eski tarihlere kadar rastlanabiliyormuş, sadece bizde değil, Rum ve Ermenilerde de tüketiliyormuş... Malumunuz, alkol kullanımı modernliğin veya liberterliğin bir ölçütü gibi görüldüğünden, onu kullanmak, içmek veya içenlere müsamaha gösterip-göstermemek tartışma yaratan eksenler...

Laf uzamasın, hasılı, likör niye kayboldu merak ediyorum...

Pazar, Aralık 06, 2020

Gör


Filmin ismi, de/da sancısı ve resimle ilişkisi... ortaya karışık bırakıyorum.

Yayınevi Broşürü


Eskiden yok ölçüsünde azdı, yayınevleri, yayınları takdim edecek kataloglar, broşürler hazırlamazlardı. Kitap fuarları yaygınlaştıkça galiba ihtiyaç oldu, kendilerini ve yayınlarını toplu bir halde sunmaya-göstermeye başladılar.  Yazıda kullandığım sayfalar, Türkiye Yayınevininin 1955 yılında başladığı Günün Kitapları dizisini tanıtan bir broşürden. Günün Kitapları, ucuza satılan, çok basılan, kolay okunan popüler romanlardan oluşuyordu. Amerikanvariydi, pulp bir havası vardı, "serüven" dünyasına dair modern seçimler yapılıyordu filan... 


Beni tavlayansa broşürün tek bir çizerin elinden çıkması oldu, her romana bir vinyet çizmek, doğru betimlemek kolay iş değil...

Çizerini bilen olursa, ona dilediği bir kitabımı imzalayarak adresine göndererek, hediye edeceğim... Bilen çıkana kadar da bu sözüm baki kalacak. Pıyy...
Related Posts with Thumbnails