Pazartesi, Ağustos 31, 2020

İki Yüzlülük


Görmüş olabilirsiniz, sosyal medyada dolaşıyor, İstanbul'da, tahminen söylüyorum, eğlence mekanlarının çıkışında ya da kıyılarında insanlara sormuşlar, kaydetmişler. Diyorlar ki bize önce üç tane evlilik programı sunucusu söyle sonra da edebiyattan üç dünya klasiği say... Hadi bakalım...İlki tamam da ikincisini yapamıyor insanlar.

İnsanlar da oflaya puflaya paylaşıyor bu video haberi, "vay Türkiye'nin haline" filan...

Peki bu haber mi, bu haberde sürpriz var mı, ilk konuşulan üç kişi, televizyon yıldızlarını sayamayıp, arka arkaya klasikleri sıralasaydı, biz bunu haber olarak görür müydük, okur muyduk, paylaşır mıydık? Yahu, buradan nereye varılır ki?

Dünyanın her metropolünde, her dilinde, her kültüründe sokağa çıkın ve aynı şeyi sorun, her yerde ve her zaman benzer bir sonuçla karşılaşırsınız.

Bunun adı salçalı iki yüzlülük. Haber değil "ayıp" arıyorsun, her defasında daha fazla "ayıp" istiyorsun...İsmi geçtiği için söylüyorum, Seda Sayan magazininden farkı nedir bunun? Kaldı ki Seda Sayan, senden daha fazla kitaptan bahsetmiş bile olabilir. Bir kere bile bahsetse senin "kitap ilavenden" daha fazla etkili olmuş olabilir. Bu konuda çok ciddiyim.

Bütün sosyal medya, ayıp arıyor, güne aptallığı teşhir ederek başlıyor, gün boyu "yuh artık" nakaratıyla yürüyor. Sen gazetecilik yapacaksan e'cik bunu yapma, suyuna gitme, suyu çevir, suyu bulandır.

Pazar, Ağustos 30, 2020

Meşgalesi Olmayan Kendini Kurcalar


Çocukken, en fazla 12-13 yaşındayken, benimle yaşıt bir akrabamızın kızı, oğlanın birine aşık olmuş, karşılık bulamamış, öyle olmuştu ki yemeden içmeden kesilmişti. Evde "kız, kara sevdaya tutulmuş" demişlerdi. Benim için çok acayip bir şeydi, kızı da görmüştüm, çocuk zombi gibiydi, ürkünçtü. Doktorlara götürmüşler, hal çaresine bakmışlardı filan.

O yıllarda, ne söyleyeceğini merak ettiğim ve önemsemediğim bir Metin Bey vardı, şöyle demişti kızın hali için: "Meşgalesi olmayan kendini kurcalar". Bir yanda kara sevda lafı, diğer yanda kurcalama mecazı, o yaşlardaki tahayyülümü çok etkilemişti.

Yıllar yıllar sonra, benim okur yazar kılavuzum Metin Bey'in Mazhar Osman'ın iddiasını aktardığını anlamıştım.

İnandığım bir şeydir, insanlar boş kalırsa kendileriyle, başkalarıyla uğraşıyorlar. İşe güce bakmak, insanı sağaltır, bu fikri sahiplenirim.

Cumartesi, Ağustos 29, 2020

Mak(b)ul bir askerin intiharla imtihanı



Askerde, daha ilk günümde, sonraki günlerimi güçleştirecek bir hata yaptım. Galiba askeri psikologlar ya da isimleri herneyse o türden bir uzman grubu, bize cevaplamamız için bazı evraklar verdi. Her yerde yapılan, pek de anlamı olmayan  angaryalardan saydığımdan kısa sürede cevaplayıp teslim ettim, zaten herkes o kadar lüzumsuz görüyordu ki, dağıtılan teksir kağıtlarındaki kimi sorular silik çıkmıştı, okunamıyor, ne demek istendiği anlaşılmıyordu filan. 

Böylece diyelim,  askerlik hayatımı etkileyecek, en azından bu yaşıma kadar aklımda kalacak "serüvenim" verdiğim cevaplardan biriyle başlamış oldu. Henüz bilmiyordum. Soru, meğer "yabancı bir kadınla cinsel ilişkide bulundunuz mu?" imiş... sadece yabancı... kısmı okunduğu için bunlar bildiğimiz yabancı dili soruyorlar diye düşünerek "İngilizce" yazmıştım altına...

Akşam üstü çağırdılar, haliyle meraklanarak gittim, yeni tanıştığım acemi askerler "seni yazıcı yapacaklar" filan diye akıl yürüttüler, iyi mi kötü mü, zerre bir fikrim yoktu... Karşıma çıkan subay, gevrek gevrek sırtararak "evladım, bilmediğimiz bir stil mi var, İngilizce nasıl oluyor bi söyle bakayım" dedi ve mesele açığa çıkana kadar, anlamadan, ama anlıyormuş gibi yaparak durumu idare ettim. İnsan, bu saçma soruyu niye soruyorsunuz demek istiyor, diyemiyor, tikkatle komutanınızı dinlemeye devam ediyorsunuz. 

İki üç konuştuk, başka subaylar da geldi, baktım makara yapıyorlar, herkes gülüyor, nasıl oldu bilmiyorum, yarım saat sonra bir binbaşının karşısına çıkardılar beni. Tuhaflığı üstüme çeken doğal bir mıknatısım vardır...aklımda mı kalbimde mi, tam nerede bilmiyorum ama böbrek taşımı da o yapıyor. Neyse bu Binbaşı, pratik bir adamdı, bir dakika kadar hiç konuşmadan gözümün içine baktı ve en sonunda "sana bir çocuğu emanet edeceğiz," dedi, anlamıyorum tabii, "bu çocuk, intihara meyilli, göz kulak olacaksın" diye devam etti... Böyle anlattığıma bakmayın, sahiden dehşetle dinlemiştim ve hayatımda başıma gelmiş bir şey değildi... Kibarca bunun ağır bir sorumluluk olduğunu, ne yapacağımı dahi bilmediğimi filan anlatmaya çalıştım. Binbaşı, ben konuştukça keyifleniyor gibiydi, "işte" dedi "benim aradığım senin gibi sorumluluk sahibi biri, sen tam da bu işe uygun bir askersin" . Lafı ağzıma tıkadı, nereliymişim, babam ne iş yapıyormuş, bir sürü tırı vırı...Sonra telefonla birilerini çağırdı odaya. 

Astsubayla birlikte bahçeye indik, kenarda bekleyen askerlerden birine el etti. Orta boylu, epeyce zayıf ve ağır hareket eden biri geldi yanımıza. Hayatımda ilk kez resmi kayıtlara geçmiş intihara meyilli birini görüyordum. Çocukta göz teması diye bir şey yoktu, odaklanamıyor gibiydi... ya da ben abartıyordum, gergindim. İntihara meyilli çocuğa, beni gösterip "Lan, bu senin manga komutanın, birbirinizi koruyup kollayıp beni üzmeyeceksiniz, belanızı iskerim". O dakikadan sonra durumu, tavrı, evveliyatı, fiiliyatı hiç anlamadan sürüklenmeye başladım. Çocuğun intihara meyilli olduğunu askerler nereden biliyor, merak ediyordum...Hatırlı birisinin çocuğu filan mı acaba...Kasatura mı çekmiş, o sessiz bebe geceleri vampire mi dönüşüyor diyor, oğlanı süzüp duruyordum, aklımdaki sorular bir türlü bitmiyordu. 

Çocukla beraber yatakhaneye gittik, baktım, ranzalarımız yan yana...Önceden ayarlanmış. Uykular haram bana diye düşündüm tırsarak...  Ne yapacağıma da karar veremiyorum, laflamaya başladım, iyi kötü bir senkron tuttururum umudundayım, gel gör ki konuşkan biri değildi, orta sınıftan bir ailenin oğluydu, İstanbul'da yaşıyormuş, mühendismiş, annesi, ablası, eniştesi, varmış... kitap falan okumazmış, müzik, sinema... cıkk. 

Günler geçti, milim ilerleyemedim, çocuk, kendini etrafa kapatıyor, kimseyle tek kelime etmiyordu. Yapabilir, insan kimselerle konuşmadan bir hayat yaşayabilir veya istiyorsa intihar edebilir. Ama güsel kardeşim, beni niye bu hikayeye katıyorsunuz? Oğlan konuşmadıkça, kayboldukça aha diyorum "az sonra" yapacak bir şey... Her sabah "tıraş" oluyoruz, gözüm çocukta... keser mi keser... arada kayboluyor, panikliyorum, sürekli vehim yapıyorum, yav ben de gencim, ben de çekiyorum bu askerlik cenderesini enee demek istiyorum, çok da tınn diyor kader bana.

Laf uzamasın, hikaye daha uzun çünkü... Çocuk intihar etmedi, bir buçuk ay sonra çocukla ayrı yerlere gönderildik. Askerden sonra bir kere telefonla aradım, zoraki konuştu benimle, bana askerliği unutmak istediğini, acemilikten sonra gittiği Kars'ta  acı çektiğini, kendisine o günleri hatırlatan hiçbir şeyi hayatında istemediğini filan mır mır mırıldadı... Oyy oy... Özetle beni bir daha arama demeye getirdi... Telefonu kapattım, ilk hissim şuydu, iyi güzel "yaşıyor"

Benim intiharlı hikayem bittabi orada bitmedi, acemilikten sonra geldiğim birlikte, subaylar aralarında haberleştikleri için olmalı, intihar etmiş bir başka askeri daha bana emanet ettiler, üstelik o, sonradan çok ünlenecek bir karikatüristti... İş daha da zorlaştı, bileklerini kesmişti ve felaket durumdaydı. Yine yapacak deniyordu. Bu faslı anlatmayacağım... 

Hafif tertip mavra yaptığım için araya kaynamasın... İnsanların birbirine yardım etmesi, iyicillikle yanyana durması tabii ki çok önemli, yapmam gerekiyordu yaptım ama bunu gönüllü olarak yapmadım... İki espri yaptım ve neşeliyim diye, veya gözümün içine bakıp beni iyi insan sandılar diye... bu göreve zorlanmam baştan sona ahmaklıktı... bunun saçma bir soruya verdiğim saçma bir cevapla başlaması daha büyük dangozluktu... Ne yapmam ve ne yapmamam gerektiğini hiç bilmediğim bir yardıma zorlandım... 

Acemilik sırasında Binbaşı benimle bir kere daha konuştuğunda "ailede birisi intihar ederse bir başka aile üyesi de eder" gibi kalıtımla ilgili garabet bir iddiada bulunmuştu. Askere gittiğinizde bu soru sorulur size, ailenizde intihar etmiş biri varsa eğer, hemmen kenara ayrılırsınız... Bu yıl başında Hacettepe Psikiyatri bölümüne bir konuşmaya çağırdılar, orada bunu, bana sorular soran akademisyenlere yöneltmek isterdim, edebiyat magazini yaptık, kıkırdayıp geçtik. O günleri unutmak istiyor olabilirim.

Biliyorsunuz sağlık sistemi  "refakatçi" olmadan "hastaya" bakamıyor... belki de o mantıkla, askerde, birilerine "refakatçi" görevi veriliyor, yük atılıyor...  Çok kalabalıktık, yetişemiyor, bakamıyorlardı.

Şurası çok açık ki, herkesin askere alınmaması, asker olmaması gerekiyor. Eski kuşaklar, askerliğin olumlu bir terbiye olduğuna inanırdı, tabii ki ilgisi yok, ama bana yok, o mühendise, o karikatüriste yok, belki birilerine iyi geliyordur, kendi adıma hayatımdan bir yıl harcandı gitti... O sebeple bu "bedelli" işini bir seçenek olarak doğru buluyorum. 

Hayır, yabancı bir kadınla ilişkim olsa ne olacak? Te Allam...

Perşembe, Ağustos 27, 2020

Maddenin halleri

 

Kalıcılığın imkansızlaştığı, ilişkilerin ömürsüzleşip geçicileştiği bir zamanı yaşıyoruz. Hemen hiç bir şeyin temellenememesi veya kalıcı olamaması yarına dair planları lüzumsuzlaştırdığı gibi tek tek bireylerin gündelik endişelerini de ister istemez çoğaltıyor, çoğalttı. 

Herkesin günü yaşadığı, ayakta kalmak için fırsatçı bir "avcı" gibi davrandığı... geçmişe nazaran sadakat ya da bağlılık gibi idealleştirilen ruh halleriyle pek de ilgilenmediği ortada aslında. Tabii bu hal, insanı daha kırılgan ve kirli de hissettiriyor, hakkı yendiğine (veya başkalarının bencilce saldırgan davrandığına) inanarak vahşileştiriyor. Hem egoist-benci hem de kolay üzülebilen nostaljik birileri görüyoruz etrafta.

Bu kadar insanın bağırması, bu denli geçmiş ve hatıra hikayesine referans verilmesi tesadüf değil. Katı olan her şey buharlaşıyor diyorduk, galiba artık bu akışkanlık sebebiyle hiçbir şey katılaşamıyor.

Maddenin hallerine ağıt.

Çarşamba, Ağustos 26, 2020

Mak(b)ul bir vatandaşın küçük bir serüveni


Tuna ile ofisten eve dönüyoruz, hava karanlık, yerde bir cüzdan buldum. İçinde bir miktar para, nüfus cüzdanı, iki üç kürdan, bir avukat kartviziti ve bir de kredi kartı var... Cüzdan sahibinin kütük Kastamonu gözüküyor, isim de İhsan filan, fotoğrafta melül melül bakan bir yüz... niyeyse hah dedim Tuna'ya, bu bir apartman görevlisi-kapıcısı filan... çevreden biri... Belki de garibanın cebindeki son parası...yazık ona... Tuna, "Baba, cüzdanı biz çaldık sanacaklar, durmasak burda" dedi... 

Eve geldik, bir ara telefondan feyse bakmıştım, o isimde kayıtlı biri yoktu... Tuna instagrama bakalım dedi, ben ihtimal vermiyorum, ilgilenmiyorum, baktı, ünlü rock gruplarıyla fotoğrafları olan biri çıktı... Yok dedim, bu değil, bu olamaz, bu İhsan garibanın teki...Rok mok ne ya, Kastamoniili İhsan bu ya...

Sabah, Muhtara gittim, hanfendi yoktu, yerine bakan birine durumu anlattım... adam, "ıyyy ölmüştür filan ben huylanırım" diyerek uzattığım cüzdanı eline almadı, almadığı gibi sakındığı eline kolonya sıktı... Ben o ana kadar bu ölümlü ihtimali aklıma getirmediğim için bakakaldım. Masada yarım kalmış bir bulmaca sayfası ve bir tükenmez kalem duruyordu.  "Ne belli, belki de öldürüldü", diyerek el artırdı, bununla da kalmadı "sizin cüzdanı bulduğunuz binada eskiden ta-ma-men Amerikalılar otururdu" diyerek büyük resmi gösterdi... böyle anlarda başım istemsiz bir biçimde onaylarcasına aşağı yukarı sallanıyor, toparlanıp "siz isterseniz bir bakın bu mahallede mi yaşıyor?" diye soruverdim... Haa dedi bakalım, açtı baktı kayıtlara, ismi yazdı, teceyi yazdı,  yok... "Kaç para var" diye sordu, cüzdanı işaret ederek, sahiden saymadığımı söyledim. Adam, hiç aklımda olmayan şeyler söylemeye devam etti, "bir saysaydınız" dedi, "hadi buldunuz ya eksik derse", boş boş bakarak geçiştirdim... Cüzdanda bulduğum kartvizitten avukatı arattırdım... Ne avukat hanım ne de eski eşi olan ortağı o ismi hatırladı, bu isimde bir müşterileri yoktu ama on iki yıldır boşanma davalarına bakıyorlardı... Kapıcıysa dedim kendi kendime boşanma avukatıyla işi olamaz...Fakirin boşanması kolay mı? Muhtar hanımın yerine bakan adam, kredi kartını işaret ederek... "yalnız" dedi " bu kartları genellikle içişlerinde çalışanlar kullanır" diye bana bir fışık daha attı... Pıyy daha neler,  adamı önce öldürdün şimdi de  istihbaratçı yaptın be adam diye kaşımı gözümü oynattım... Bu muhtara oy vermediğim için kendimi bir kere daha takdir ettim. 

Çareler tükenince, cüzdanı karakola teslim etmeye karar verdim. Sokağın taksisine bindim, şoförümüz tipik bir Ortaanadolulu olduğu için önce cüzdandaki parayı sordu, sonra başkası olsa çoktan cebine atmıştı filan diye beni övmeye başladı. Karakolla ve polislerle ilgili uyarılarda bulundu, tutanak tutarlarmış, hah işte o tutanağın telefonla resmini çekmeliymişim şu bu... Ne belli parayı iç etmeyecekleri filan... Hiç aklımda olmayan şeyler...Taksiden inerken kendi kendine tekrarlıyordu, başkası bulsaymış, bu parayı cebine atarmış, gider harcarmış...

Karakola girdim, otuz yıl önce bir geceyarısı tuhaf bir hikaye sebebiyle buraya bir kez daha gelmiştim, neler neler hatırladım ama o başka bir hikaye Romalı dostlarım... 

Allah için polisler iyi karşıladılar, kendi deyişleriyle "bu zamanda" cüzdan bulup karakola getiren birine hürmet etmek istediler. Çay söylediler. Parayı yanımda yüksek sesle tek tek saydılar, işte dört yüz lira gibi bir şey çıktı, bu kredi kartlarını istihbaratçılar mı kullanır diye sormadım tabii, tutanağın resmini filan da çekmedim. Tam çıkacağım, göbekli bir arkadaş yanımıza geldi, tutanağı eline alıp "Noldukine" dedi, anlattılar... "Hee" dedi, elini titreterek "Ver hele şu cüzdanı" diye bir evirip çevirdi inceleyerek, "ya bu bizim şey, lan yok  mu işte, Barcı İhsan"

İhsan'ı en sonunda bir tanıyan çıkmıştı, kapıcı İhsan,  meğer bar sahibiymiş, o pentagram mentagram boşa değilmiş yani... 

Akşam üzeri yürürken bara uğrayıp İhsan'ı sordum, karakola şey ettim diyecektim, yokmuş, üstelik cüzdanı kaybettiğinin bile farkında değilmiş... çalışanlar, "buyrun, ikramımız olsun bir şey için" filan dediler ama beni askerde boşuna çavuş yapmadılar... daha neler...

"Söyleyin o İhsan'a cınım, cüzdanda kürdan mı taşınır, rica ediyorum vazgeçsin bu gevşeklikten, hoş değil" demek isterdim, tabii ki demedim. Hafif hafif hızlanarak eve yöneldim... uzaktan uzağa semtimizin sevimli köpek sürülerinin hırlama ve uluma sesleri geliyordu. 

Batman yaşamamıştır bu yaşadığımı...

Salı, Ağustos 25, 2020

Ataç


Edebiyat delisi, Fransızca öğretmeni, cumhurbaşkanı çevirmeni. Karizma, tepedeki adam. Ne yazdığı merak edilen bilirkişi. Baş edilemeyen eleştirmen. Neşeli heccav. Zor beğenen bamteli. TKP’nin sonradan sevdiği “modern”, geçiniz, sanat halk içindir nağmelerini. İnatçı, alacaklı, eskiyi yeni diye satabilen edebiyat esnafı. Şiir hayvanı. Garipçilerin pelerini, takdim yazısı. Hamisi zekânın. Aşırılığın yayın şefi. Ataç, edebiyatın ihtar ve ihtiyacıydı, yeri hiç dolmadı.

Pazartesi, Ağustos 24, 2020

İyilik ve eksiklik


İyilik ve kötülük meselesi, malumunuz, insanın nefsiyle, vicdanıyla dünyayla ilişkisini belirleyen bir gerilim... Din ve "cemiyet" bunu tartışır, kanunlar bunu düzenlemeye çalışır, iyilik ve kötülük, insanları yakınlaştırır ve uzaklaştırır. Kötülükten sakınırız, iyilikse öğretilir, yaygınlaştırılmaya çalışılır, dayanışmayı çoğaltır.

İyilikle karşılaşırsa insanlar ne hissederler diye sorsak, teşekkür ederler, minnet duyarlar… diye düşünürüz. Kimi zaman bu cevabı veremiyorum artık… İyilik her zaman sempatiyle karşılanmıyor gibi geliyor bana… Nefret ölçüsünde bir hoşnutsuzluktan, böyle bir histen söz edebilirsek, hah diyeceğim, tam da böyle bir hisle insanlar kendilerine iyilik yapanlardan uzaklaşıyorlar.

İyilik, onların zaaflarını gösteriyor çünkü, öyle hissediyorlar. Düşmanı olsan yapmazlar sanki, hasmını eşiti gibi gördüklerinden onları, kendilerine iyilikle bakan kadar önemsemiyorlar. Sen onlara yardım edince asıl eksikliklerini görüyor ve bundan  daha çok rahatsız oluyorlar.

Bir bakmışsın hiç ummadığın biri sana ateş püskürüyor, pıyy diyorsun ne düşmanlık yaptım ki düşmanlık görüyorum. 

İnsanlar birbirini sevmeyebilir, bu garip değil, bana ilginç gelen, birbirine iyilikle yaklaşmış ve uzaklaşmış insanların “kavgası”… Önce anlamıyordum, şimdi galiba birazcık daha anlıyorum. Karışık gibi duruyor değil mi?

İnsanı sürükleyen egosu...

Pazar, Ağustos 23, 2020

Hepimiz Kuklayız


Çocuklar neden çizgi roman okuyor? Her hafta koşarak, kapışarak aldıkları çizgi romanlarda neler anlatılıyor? Bu kostümlü maskaralar nasıl oluyor da bu kadar seviliyor? Amerika’da süper kahramanların altın çağı sayılan 1938-1949 yılları arasında pek çok bürokrat ve eğitimci bu soruları soruyor, korkuyor ve endişe ediyordu. Sonra iş sansüre varan, çizgi romanların neleri anlatamayacağını belirleyen başka bir noktaya vardı. İnsanların çizgi romanı sevmesinin pek çok nedeni olabilirdi ama galiba, asıl olarak kahramanların özgürlüğü hoşa gidiyordu. Bir süper kahraman, polisle ya da devletle çalışmıyordu, gerekli olduğunda onlara yardım ediyordu ama bu bir bağımlılık değildi. Kanunla pek fazla ilgilenmiyor, bir suçluyu delilleriyle birlikte paketleyerek karakolun önüne bırakabiliyordu. Kahramanlar bürokrasiden, hukuktan, yargılama sürecinden hoşlanmıyor, başına buyruk davranıyorlardı; bu meydan okuyucu ve kanun koyucu ruh halleri, bir başınalıkları, hayatlarını ebeveynlerin ve öğretmenlerin mutlak kontrolünde sürdüren çocukların kalbini fethediyordu. Toplumun kısıtlamalarından kurtulmak, üstelik bunu sevdikleri kahramanlar gibi alkışlanarak yapmak istiyorlardı. Bu durum doğal olarak muktedirlerin hoşuna gitmedi, bütün kahramanların kanun koyucu değil, mevcut kanunların koruyucusu olması isteniyordu.

Çizgi romanlar, özellikle grafik romanlar bu meseleyi tartışmayı çok sever. Süper kahramanların, kanunlara uyup uymaması, güçlerini kamu yararına kullanıp kullanmaması sayısız kez konu edilmiş, ilgi çekici ölçülerde adalet tartışması yapılmıştır. Kahramanlar, devletin elinde nasıl bir silaha dönüşüyordur? Devlet, onları ne adına kullanıyordur? Bir kanun koyucu gibi yaşama haklarını nereden alıyorlardır? Kahramanlar kamu yararının aleyhine olan eylemlerde bulunabilirler mi? Kahramanlar nasıl kontrol edilebilirler? Amerikan çizgi roman tarihinin bana göre en iyi hikâyesi, Alan Moore ve Dave Gibbons’ın ünlü grafik romanı Watchmen bu çarpıcı soruyla hemhal olur; Juvenal’in ünlü yergisinden alınan bir cümle, bütün albüm boyunca okura hatırlatılır: Gözcüleri kim gözetleyecek?

1985’te geçen öyküde süper kahramanlar öyle şeyler yapmıştır ki farklı bir Amerika’yla karşılaşırız. Watchmen’in 1986 yayımlanmaya başladığını, “What if?” sorusunun yaşanan zamana özellikle denk düşürüldüğünü hatırlatalım. Nixon’ın başkan olmayı sürdürdüğü, Vietnam Savaşı’nın kazanıldığı, Sovyetler’in adamakıllı bir tehdit olmaktan çıkarıldığı bir dünyadır bu. Bir ikisi hariç çoğu süper kahraman, “Amerikan Karşıtı Faaliyetler Komitesinin” zorlamasıyla maskelerini çıkarmış, “sıradan vatandaşlara” dönüşerek ortadan kaybolmuştur. Metropolis’i andıran karanlık bir New York atmosferinde, Komedyen isimli, devletin anti-komünist faaliyetlerinde çalışan ünlü bir kahramanın cinayetiyle Watchmen’in dünyasına dâhil oluruz. Hikâye, başta polisiye gibi gözükmekle birlikte kahramanların geçmişi hatırlayarak, birbirlerine iç döktükleri bir dramaya dönüşür. Bölüm aralarında günlükler, mektuplar, alıntılar, röportajlar kullanılır.

Alternatif tarih vurgusu, sadece Amerika’yla değil, süper kahramanların geçmişleriyle de sürdürülür. Kahramanların hemen hepsi psikolojik olarak sorunlu, siyaseten takıntılı kişiliklerdir. Kötülerle savaşmaya, sosyal sorumlulukla değil, dünyevi amaçları ya da ideolojik inançları için başlamışlardır. Hiçbirisi katledilen ailelerinin intikamını almak, dünyaya adalet getirmek gibi nedenlerle bu işlere kalkışmış değildir. Altın Çağ’ın naif kahramanlarına gösterilen sempatinin aksine toplum tarafından sevilmemekte, şüpheyle karşılanmaktadırlar. Hepsi, bütünüyle yozlaşmış ya da hayal ettiklerinden çok daha farklı bir biçimde gizlenerek yaşayan birileri olmuştur. Geçmişin nostaljisiyle yaşanan zamanın dışlayıcı baskısı arasında kalmış, acılaşmış, daha da mutsuz kişilikler olmuşlardır. Kahraman olmaları yasaklanmıştır ama asıl önemlisi, eylemlerinin anlamına ilişkin inançlarını yitirmişlerdir. Kinik ve nihilist bir katile dönüşmüş olan Komedyen, suçla mücadele etmek isteyerek bir araya gelen benzerlerine acımasız bir konuşma yapar: “Bu sorunları sizin gibi palyaçoların çözebileceğini düşünmek için salak olmak gerekiyor. (…) Bu dünyada ne olup bittiği hakkında en ufak bir fikriniz yok.”  Bir kötü adamı alt ederek herhangi bir şeyin çözüleceğine inanmanın saflık ya da körlük olacağını söyleyerek üzerinde “Uyuşturucu”, “Cinsel serbestlik”, “Savaş-karşıtı gösteriler” ve “Siyahların huzursuzluğu” gibi sözcükler yazılmış Amerikan haritasını yakar. Ona göre sorunlar çok daha büyük ve ulaşılmazdır, otuz yıl içinde nükleer füzeler, ateş böcekleri gibi gökyüzünü kaplayacaktır. Sonraki yıllarda pek çok kötü adama ve yolunu kaybetmiş kahramana ilham verecek olan Komedyen, büyük gerçeği fark etmiştir: “Her şeyin kocaman bir şaka olduğunu anladığınızda, yapılacak tek anlamlı şey komedyen olmaktır… Bunun iyi bir espri olduğunu söylemiyorum! Sadece oynamaya devam ediyorum.” Bu yapıbozumcu ironi, sadece kahramanlık kurumunu değil, çizgi romanın dualistik yapısını da alaşağı edici nitelikte bir göndermeydi. Anarşistti, Watchmen sonrasında hiçbir kahraman eskisi gibi olamadı, çizgi roman dünyasının gerçeklik ölçüleri baştan ayağa değişmek zorunda kaldı. Ülkemizde çok sevilen, İtalyan çizgi romanı Zagor bile bundan payını aldı diye iddia edeceğim. Ezeli rakibi Hellingen, Kızılderililere kendisini dünya dışı bir ilah gibi gösteren Zagor’a, “Hangi hakla yerlileri kandırıyorsun?” diyordu. Hangi hakla kanun koyucu oluyorsun, yargılama hakkını nereden alıyorsun, hangi ruh haliyle kostüm giyiyorsun?

Şunu sorabiliriz: Watchmen, bir anlatı olarak kahramanlara inanmıyor mu? Başka türden bir iyilikle “mutlu sona” ulaşmasına bakarsak, yalnızca kahramanlara değil, bütün insanlığa, dinlere, ideolojilere, devletlere, eylemlerinin ahlaki yönünün farkında olmayan bir koruyuculuğa karşı olduğu iddia edilebilir. Asıl derdi kahramanlık değil, farkındalığa dayalı bir özgürleşmedir. Komedyen’in, “Hepimiz birer kuklayız. Bense ipleri görebilen bir kuklayım,” sözleri özgürleşmek için yeterli değildir hatta. Dr. Manhattan, Ozymandias’ın yaptıklarına, üç milyon insanın yaşamı pahasına yaratılmış barışa bu yüzden göz yumar, “bir kötülüğe izin vermeden büyük bir iyilik (özgür irade) sağlamak imkânsızdır” çünkü. Bunun yetmeyeceğini de biliyordur: “Hiçbir şey asla sona ermez,” derken iplerini görebilen kuklaların savaşının bitmeyeceğini anlatmak ister. Muktedirlerin olduğunu ve ideolojinin onlar lehine bizi yönlendirdiğinin her zaman ve her koşulda farkında olmak gerekiyordur. 

Watchmen’i ilk kez duyanlar iki nedenle bu albümü okumalılar. Birincisi, iyilik, adalet ve hakikat üstüne tuhaf bir roman okuyacaklarının garantisini veriyorum. Garip bir hantallığı, sadece öne değil yana doğru da genişleyen hikâyesi sabır istiyor, onu ekleyeyim. İkincisi, Alan Moore isimli büyük bir yazarla tanışacaksınız. İşte bu sahiden paha biçilmez bir keşif olacak.

Sabit Fikir, Aralık 2016

Cumartesi, Ağustos 22, 2020

Çemçük Ağızlı Adamların Fıkracısı


Mizah dergilerinde genellikle orta ve orta alt sınıflardan üreticiler çalışır. Yine genellikle demek gerekiyor, bu dergilerde orta sınıf eleştirilerinin sözcülüğü yapılır. Bir milad olarak Cem ya da Cemal Nadir-Ramiz Gökçe’yi gösterirsek mizah dergilerinde şehirli, kültür temelli, siyaseten milliyetçi ve laik düsturlara sahip güçlü bir eğilimin hâkim olduğunu söyleyebiliriz. Erken dönem karikatürlerinde orta yaşlı beyamcaların ya da memur izlenimi veren düzgün giyimli, tahsilli erkek tiplemelerini; gündelik hayat ve kısmen de aktüel siyaset eleştirilerini, gazete fıkracılığına yakın espri tercihlerini görebiliriz. Bu anlayışın Gırgır dergisine kadar hâkimiyetini koruduğu, Gırgır ile birlikte mizah dergilerinin kitleselleştiği ve yeni üreticilerin varlığıyla anaakım mizahın çeşitlendiği hemen tespit edilebilir. 

Çabuk Eskiyen Mizah Dergileri 
Gırgır öncesindeki üreticiler, geçimlerini sağladıkları gazetelerde manşetle ilişkili siyasi karikatürler yaparlardı. Gırgır, gazete okurunun dışında bir ilgiyi yakalamak zorunda olduğu için farklı ve yeni olan üretimleri teşvik etti, üstelik mevcut karikatürist nüfusuna oranla çok daha genç olan üreticilerin doğal olarak başka gündemleri vardı, onlar da başka espriler ve sorunlara yoğunlaştılar. Örneğin gecekonduların içine ilk kez bu yıllarda dikkat edildi, televizyon üstüne serilen dantel örtüler gibi ayrıntıları Gırgır ve sonrasında gördük. Balonlardaki diyalektler, vurgular değişmişti. Tahsilli bir adamın ekseriyetle şaşırarak anlattığı alt sınıf manzaraları başkalaşmıştı. Herşeyden önce üreticiler, o mahallede yaşayan biri olduğunu okura hissettiren bir yakınlıkla konuşturuyordu tiplemelerini. Burada bir parantez açmak gerekiyor, özellikle yetmişli yıllardan itibaren mizah dergileri ve karikatürdeki milliyetçi-laik (etno seküler) paradigma, marksizmle harmanlanmış, sol bir içerik kazanmıştı. Yoksullar, işçiler, memurlar, çok çocuklu aileler sempatiyle, olumlu anlamda abartılarak sunulur olmuştu. Geçmişte alt sınıflara yönelik korku ve (hatta) tiksintinin yerini bir tür romantizm almıştı. Seksenli yılların ikinci yarısından itibaren bu romantizm de parçalandı. Sarkastik ya da kinik bir orta sınıf tutumu, esprilere hâkim oldu. Maganda tiplemesini aşan ölçülerde alt sınıf eleştirileri yeniden belirginleşti. Bu etkinin belki de en önemli nedeni satışlardı. Dergi satışlarının düşmesiyle birlikte kentli (çoğunlukla İstanbullu), orta sınıf merkezli bir okura yönelen, marjinal ve underground eğilimli espriler gündeme geldi. Bu tür esprileri temel alan mizah dergileri çok satar oldular veya mainstream özellikli dergiler tv karşısında günbegün erirken onlar kemik okurlarıyla direnerek ayakta kalabildiler. Günümüzün mizah dergileri 6 ya da 7 yıl içinde yaşlanabiliyorlar. Hakeza, pek çok üretici, bugün, ne kadar yoğun ilgi görürse görsün benzer süreler içinde gündemden düşüyorlar. Geçmişteki kadar büyük dergilerden ve unutulmaz usta ölçüsünde isimlerden bahsedebilmek artık mümkün değil. Başka türlü ve çok daha hızlı bir hayat yaşanıyor. Öyle ki benzer bir espri anlayışına sahip olan, birbirlerinden etkilenerek kendini geliştirmiş üreticilerin bile öncesi ve sonrası bilinmeyebiliyor. Örneğin günümüzün sevilen üreticilerinden biri olan Umut Sarıkaya’nın Ahmet Yılmaz, Mehmet Çağçağ veya Engin Ergönültaş ile bir bağı olduğunu söylemek çok da anlamlı olmayabiliyor. Ergönültaş hariç her üç isim de karikatüristliğe devam ediyorlar ama hiç birisi mizah camiası dışında Sarıkaya kadar tanınmıyorlar. Oysa on yıl kadar önce hiç de böyle değildi. Üretimlerin ve üreticilerin ne denli çabuk eskidiğini gösteren ilginç bir olgu bu... 

Naif ve Tanıdık Erkekler 
Ahmet Yılmaz, esnaf kültürünü uzun balonlarla, argosu ve klişeleriyle anlatıyordu. Engin Ergönültaş’ın diyaloga dayalı hikâyeciliği gibi değildi yaptığı veya Mehmet Çağçağ’ın ardışık anlatımı yoktu onda. Patlamanın arifesinde gibi duran, az sonra sinirlenecek ve küfrederek espri yapacak dedirten monologlarla bir moda yaratmıştı. Kareyi kaplayan konuşma balonuyla, çoğu zaman ilgisiz arkaplan ayrıntılarıyla esprilerini kuruyordu. Umut Sarıkaya, Ahmet Yılmaz tarzını devam ettiriyor aslında. Evet, ilgileri daha geniş gözüküyor; örneğin “öğrenci geyikleri”, alt sınıf ev hayatı ziyadesiyle ön planda. Ahmet Yılmaz’ın cinsellik merkezli, şehvet ve arzu güdüsünün herşeyin belirleyicisi olduğu haşin espri evrenine karşılık Sarıkaya kırık, utanan, pişmanlık duyan, tuhaf ayrıntılara saplantılı biçimde takılan erkekleri çıkardı sahneye. Karikatürlerinden küçük bir örnek; Kurtuluş Savaşı sırasında bir düşman saldırısı olur, komutan askerlerle konuşur ve birisi “Sen girersen ben de girerim komutanım!” der. Komutan sorar “Nerelisin yavrum sen?”, asker cevaplar “öz be öz Zeytinburnu çocuğuyum Komutanım!”. Bağlamı bir kenara bırakırsak, naif ve tanıdık bir erkek böbürlenmesi değil mi?…

Siyaset ve Sarkastizm 
Sarıkaya’nın en önemli özelliği politik ilgilerinin olması, son yirmi yılda popüler olmuş hiçbir üretici siyasi ölçülerde böylesi bir tavra yakınlaşmadı. Kastettiğim politik ilginin gazete karikatürcülerinin gösterdiği türden bir yoğunlaşma olmadığını baştan söylemeliyim. Rus edebiyatını ya da Marksizmin simge isimlerini karikatürlerinde kullanıyor olması da bence o denli önemli değil. Karikatürlerde bir espri evreni kurulur; Gırgır daha çok tv dizilerine bakardı; Leman, tv dışı alternatif kültürlere, örneğin çizgi roman ve trash filmlere yönelmeyi yeğledi. Bu bakımdan Marx’ın veya Dostoyevski’nin Sarıkaya’nın çalışmalarında “rol alması”, Kızılmaske’nin ya da Falconetti’nin esprileştirilmesinden farklı değil. Anti-entelektüelizm geleneksel mizahın doğasında vardır. Sarıkaya’nın politik tavrında bir anti-entelektüelizm yok değil ama bu, hiç bilmediği meselelere yönelik bir husumet sayılamaz. Gırgır’ın gecekonduyu anlatan gecekondulu üreticilerine benzer biçimde bildiği, teyet geçtiği ya da uzak durduğu ama düşmanlık göstermediği siyasi hassasiyetleri olduğunu hissettiriyor bize. Habasetle kurmuyor esprilerini, eskisi kadar kitap okuyamadığını itiraf eden, siyasi ve perhizkâr türden fedakârlık yapamayacağını bilen bir mesafede duruyor. Bu bir tür orta sınıf mahcubiyeti sayılabilir. Belki de yine bu yüzden kendini ve politik konumunu da küçümseyen bir sarkastik göze sahip. Mizah dergilerinin son yirmi yılı sarkastizmin seyrinin ve yaygınlaşmasının izlenebileceği verimli bir dönem. Sarıkaya, bu hattın ilginç bir dönemeci Son söz: Sarıkaya’yı ciddi ve ne yaptığını bilerek çalışan bir üretici olarak görüyorum. Zaman değişip eskisi kadar hatırlanmayacağı zamanlarda kendisini yenileyebileceğine inanıyorum ama bunu nasıl başaracak ayrıca merak ediyorum. 

Birgün Kitap, 25.12.2010

Cuma, Ağustos 21, 2020

Mediyaa


Günümüzde medyanın "artık" varolmadığı iddia ediliyor. Var ya da yok, ne dersek diyelim bir medya algısı ve haber mantığı varlığını sürdürüyor. Geleneksel anlamda medya dediğimiz mecra neydi onu bir hatırlayalım, örneğin medyanın kendine rol olarak seçtiği ve itibarını arttırmak için olur olmaz zikrettiği kamu adına denetleyicilik (watchdog) ideali sahiden var mıydı? Yoksa tüm hayatımıza dâhil olan ve gündelik olanı önemli ölçüde yönlendirebilen,  ortak iyi ve kötüyü, yanlışı, çirkini, ahlak dışı olanı da işaret edip, belirginleştiren, kimi zaman da görmezden gelebilen, düşman kadar kahraman da üretebilen bir şey miydi? 

Medya için kesin konuşulabilecek tek şey ezelden bu yana tutarsız olduğu olabilir. 

Çok değil çeyrek asır öncesine gidin, bir sayfasında devlet göreve çağrılırken, diğer sayfasında neoliberalizmin öngördüğü yeni sosyal politikalar savunuluyordu. Konjonktüre, güç ilişkilerine ve ticari kaygılara göre biçimlenen bir yayıncılık anlayışını romantize etmek pek de akıllıca değil sanki. Medya, tutarlı ve tek biçimli değildir ve daima birbirleriyle çelişen içeriklerle varolur. 

Geçtiğimiz yüzyılda gazete ve televizyonu temel alan kamuoyu değerlendirmelerine bakarsanız, toplumların medyaya güvenmediğini görebiliyoruz. Diğer yandan medyayı güvenilir bulmadığını beyan eden toplumların sevip saydığı, güven duyduğu kişi ve kurumların da hemen her zaman medya ve medya seçkinleri tarafından üretildiğini biliyoruz. Sayısız ülkede rüşveti reddeden bürokratlar, yolsuzluk ve kanun dışılıkları açığa çıkaran mali ve adli denetçiler, ekonomi elitleri, mafyaya ya da geniş ölçekli bir örgüte direnen savcılar medya aracılığıyla kahramanlaştırıldılar, manşetlere taşındılar, eylemlerini sürdürmelerini kolaylaştıran kamuoyu desteğini önemli ölçüde medyadan sağladılar. 

Garip mi? Hayır değil. Medyaya güvenmeyen toplumlar medyanın kahramanlarına inandılar. Meseleye medya açısından bakarsak yaratılan kahramana verilen destek medyanın belli ölçülerde itibar tazelemesini de sağladı.

Tutarsızlık ve çelişki, dikkat edilirse bugünün “sosyal medya” algı ve üslubunu da tanımlıyor. Kamu adına denetleyicilik yapan, yapmaya çalışan, yaptığını iddia eden muhalif gazeteciler de var, yandaş denilen “sahibinin sesi” sayılan gazeteler de var. Her biri yazar, eleştirmen, gazeteci, yönlendirici olan-olduğuna inanan, olmayan çalışan kullanıcılar da var. Hepsi birlikte hemen her gün popüler olan hakkında tıpkı gazetesini satmak isteyen yazı işleri müdürü gibi manşet atıyor, manşet yorumluyor, “muhabirlik” ve "köşe yazarlığı" yapıyorlar. 

Evet bir kaos gibi duruyor, “sert” olan, büyük konuşan, “saldıran” dikkat çekiyor gibi gelebilir, bence o kadar değil… 

Geçmişte öğrenciyken kütüphaneye gider çıkan bütün günlük gazetelere bakar, okumaya çalışırdım, asla para verip almayacağım gazeteleri karıştırmak bana garip bir his verirdi, bildiğim ve aşina olduğum fikir ve iddiaların dışında bir şeylerle  karşılaşıyordum. Varolduklarını bilmediğim gündemler, sansasyon sayılan ama beni zerre ilgilendirmeyen meseleler… Vay diyordum, hani dünya küçüktü… 

E o zaman internet yoktu, karşılaşmak hiiç kolay değildi. Kaos hep vardı da göremiyor, bilemiyorduk, madden de külfetliydi belki de…Şimdi kolay karşılaşıyoruz, çeşitlilik bizi rahatsız ediyor çünkü, haklı ve doğru olduğumuza inanıyoruz, karşıt fikirleri “marjinal” olanlarla özdeşleştirip kendimizi rahatlatıyoruz.  

Evet yazılı basın ölüyor ama her yerde ölüyor, bu ölümcül azalış, medya ve haber mantığının, watchdog'un bittiğini göstermez elbette.

Bu konuda diyecek lafım çokmuş, şimdilik bu kadar diyeyim.

Perşembe, Ağustos 20, 2020

Flu da olsa liberterliğin sonu mu? (2)


Üniversitede ders anlatırken sağdan soldan sorarlardı, "ne dersi veriyorsun?" veya "ne anlatıyorsun?"... Bir cevap verirdim ama sonradan şunun farkına vardım, galiba dedim "ben dersten çok hayatta tek bir hakikat olmadığını göstermeye, bir farkındalık yaratmaya çalışıyorum." Oysa öğretmek, netlikten geçer, cevabı anlatır, yolu gösterirsiniz, zanaat adına el verirsiniz filan...

Sevdiğim, bana matrak gelen bir arkadaşım vardı, komik çıkarımları olur, bunu da tadını çıkara çıkara fıkralaştırır, sahneler, hepimizi güldürürdü. Televizyonda gördüğümüz, yazılarını okuduğumuz sinirli "yazarlar" için "kesin karısı aldatmış, sevgilisi en yakın arkadaşıyla seks yapmış, öfkesi bu güven krizinden çıkıyor" filan saydırır dururdu. Dedikodu da bildiğinden dünya kadar mahrem hikaye sıralar, iddiasına teyellerdi. Ben söylediklerinin doğruluğundan ziyade anlatma biçimiyle ilgiliydim. Anlatımı çok ilgi çekiyordu ve iddiasında netlik nedeniyle hemen anlaşılıyordu. 

Bugün, bakın etrafınıza, bir konu hakkında sayısız yorumla karşılaşıyorsunuz, üstelik bunlar hepsi belli açılardan doğruluk da içeren yorumlar olabiliyor. Demokrasi gereği, correctnes gereği, mesafeyle, farklılıkla yan yana ve karşı karşıya konuşuluyor. Çok fikir, çok yorum, çok aktör...

Peki, tarihin tam da bu anında neden popülist liderler yükseldiler? Bence net oldukları için, birilerini suçlayarak, bir kurucu öteki yarattıkları, her şeyin cevabını bildikleri için... arkadaşım nasıl o öfkenin sebebini aldatmayla açıklıyorsa bu liderler de o ölçüde netler... Çat diye cevabı yapıştırıyorlar. 

Doktoraya başladım, hangi derse girsem, dersin hocası "işte biz hoca ve öğrenci değiliz, siz de en az benim kadar biliyorsunuz, bu dersi birlikte çalışarak ve öğrenerek geliştireceğiz" türünden bir diskur çekiyor. Bir yerde terslik var gibi geldi bana,  "ben talebeyim o hoca, benim kadar biliyorsa, ben bu dersi niye ondan alıyorum?"    

 Demem o ki, evet hayatta tek bir hakikat filan yok, evet kimse tam bilmiyor, eşitlik fikri güzel, ders veren de çok filan ama gel gör ki toplumlar tek bir doğru var diyen, ders veren, cevabı olan birini tercih ediyorlar. Çünkü çok rahatlatıcı, pıyyy Hitler nasılgüzelgelmişti Almanlara ... Oysa dünya kadar haklı vardı Almanya'da... di mi ama? 

Çarşamba, Ağustos 19, 2020

Çizgilere Derkenar 18


Haftalık dergilerdeki  mizahın aktüel bir "ağırlığı" olduğu için vakti zamanında herkesi güldüren espri bir zaman sonra mutlaka güldürmez (ve hatta anlaşılmaz) oluyor. Dünya, hayat ve dil değişiyor, gelenekle, ahlakla olan ilişkiler farklılaşıyor, Akbaba'nın 21 Mayıs 1953 tarihli sayısından bir örnek.. 

Sinema önünde gazete okuyan "memura" bıçkın biri (Apaş) yanaşıp ahkam kesiyor: "Abi, sen Fransa'dakini boşver, asıl kan festivali burda"... Filmlerde çok şiddet var demek istemişlerse de ben "kan" vurgusuna takıldım. 

Fark etmiş olmalısınız, kan esprisi Cannes (Film Festivali) sebebiyle yapılmış. O tarihlerde demek ki Cannes değil Kan diyormuşuz-yazıyormuşuz...Espri, tahsilli okurun aradaki farkı anlamayan Apaş'ın cahilliğine gülmesi mi acaba?


Otuzlu yıllardan bir Cemal Nadir kapağı, bu türden bir çizgisini hiç görmemiştim, hoşuma gitti. Nadir'in Cem resimlerine bir sadakat gösterildiği anlaşılıyor... Cem Sultan'ın sureti sahiden böyle miydi ancak tahmin yürütebiliyoruz. Nadir, karikatürize çizmemiş, hikayesi "trajik" olduğu için gerçekçi olmak istemiş, foto realizme o sebeple başvurmuş olabilir... Veya devlet büyükleri ve öncüleri karikatürize etmeme eğilimin bir sonucu da olabilir. 



Al Moore'un bu ilüstrasyonunu (1951) ben olsam "erotizm" nedir ve ne değildir başlığı altında ders olarak gösterirdim, "çıplak ama değil, göstermiş ama saklamı"ş denebilecek bir oyunbazlık sergilemiş çünkü...

Moore bir erkek magazin dergisi Esquire için çizmiş... iyi fotoğrafın ayrı bir yeri var ama aynı "sahneyi" fotoğraf olarak görsek bu denli etkileyici olabilir miydi emin değilim... Üstelik bunu Moore'un çizerken fotoğraftan faydalandığını düşünerek söylüyorum.



Bu kartpostal(lar)a daha önce rastlamamıştım, sadece Engn Ergönültaş'ın değil Latif Demirci ve Hasan Kaçan'ın işleri de çıkmış. Kartpostalın kenarındaki ibarede Mikrop'tan "Aylık Politik Mizah Dergisi" diye bahsediliyor. Tahminim, haftalık mizah dergisi Mikrop kapandıktan sonra aylık olarak devam etme ihtimali belirmiş olmalı...  veya tam tersi, dergi aylık çıkacaktı haftalık oldu


Tabii ki Mikrop aylık olarak hiç çıkmadı.


Altmışlı yıllardan Robert Kolej Sinema Kulübünün film gösterim davetiyesi... Sinematek tartışmalarının bir tarafı olarak Robert Kolejliler Yeşilçam'ın yerlici solcuları tarafından bugünkü deyişle "entellikle" suçlanmışlardır... Uzun hikayeler, ben çizgiyi sevdim, "Özer" imzası dışında çizeni kimmiş bilmiyoruz.  

Salı, Ağustos 18, 2020

Hayal et!


Vakti zamanında kişiliği, bilgisi, ferasetiyle meşhur bir Lütfi Efendi varmış. Akıl sormaya gelen olurmuş ama o hep “Ben cahilim,” dermiş. “Kuru idim, ıslandım; sel beni neyler! Islandım, kurudum yel beni neyler! Mangırım yok, pulum yok; el beni neyler! Dostu, düşmanı aradım, hepsini kitapta buldum. Yaz günü çınar gölgesinde hem uyudum hemi okudum,” da dermiş. Yalan yok, bu nüktedan efendiyi kim ne zaman görse elinde, dilinde, başucunda kitap olurmuş.

Günlerden bir gün yine böyle çınar gölgesinde kitabını okurken hangi rüzgâr estiyse artık, mahallenin haşarı bebeleri dolmuşlar yanı başına. Başka yer yokmuş gibi oracığa çöreklenmişler, ne durulmuşlar ne susmuşlar. Aman ne gürültü! Çın çın etmişler tepesinde. Bakmış olacak gibi değil, ne okuyabiliyor ne de uyuyabilecek, çağırmış çocukları yanına. “Yol başındaki harabe var ya! Orada kargalarla konuşan,  koca sakalı yere, boyu arşa değen bir adam var, az evvel gördüm. Kalpleri görür, akılları okur. Zifiri siyahtır ama gecenin köründe dahi görünür, adına da ‘Deli Gücük’ derler," diye başlamış, allaya pullaya bir hikâye uydurmaya. Bebeler durur mu? Nefes almadan merakla koşmuşlar yol başındaki harabeye.

 Lütfi Efendi, bebeleri yollayınca güle oynaya gömülmüş kitabına. Ağustos sıcağında nasıl da serinmiş çınarın gölgesi.

Tam dalmışken patır kütür sesler duymuş, bir bakmış, deli deli koşanlar var yanından geçip giden. Telaşla koşuyor ahali. Üç beş olunca meraklanmış, tutmuş birinin yakasından “Yahu hayırdır ne bu telaş emmioğlu?” Adamcağız iki soluklanıp “Sorma Lütfi Efendi, aşağıdaki harabeye bir evliya inmiş, koca sakalı yere, boyu arşa değen bir adam. Onu görmeye gidiyorum.” Lütfi Efendi, adamı salmış salmasına da, tutamamış kendini, önce kıkırdamış, sonra koyuvermiş kahkahayı. “Görüyor musun şu ahalideki cahilliği, bir taş attık kuyuya sökün ettiler çıkarmaya.” Aklına yatmayınca bir duralamış “Hah, bildim, bu bizim hınzır bebelerin işi muhakkak.”

Gelen geçen, kan ter içinde bayır aşağı koşan eksilmiyormuş doğrusu. Kitabını okuyamaz olmuş Lütfi Efendi, doğrulmuş, iki dolanmış, gölgeden çıkmaya gözü yemiyor, “Yok bre hepiciği tozutmuş bunların,” diyormuş. Oturmuş geleni geçeni seyre dalmış. Bir de ne görsün! O aklıselim Kadı Efendi de koşanların arasında değil mi? Çıkıvermiş önüne, “Hayrola Kadı Efendi, nereye koşuyorsunuz?” Boncuk boncuk terlemiş yaşlı adam, dalağını tutup fıslaya fıslaya “Nasıl duymadın Lütfi Efendi? Yol başındaki harabeye Deli Gücük adlı bir evliya inmiş, görmeye gidiyoruz. Bu nasıl lütuftur sen bilirsin değil mi ama?”

 Lütfi Efendi duralamış elbet, öyle vara yoğa telaşlanacak adam değilmiş. Aklına yatmıyormuş ama bir yandan da  “Sahiden indiyse evliya?” demeye başlamış. Duramamış, “Yok ise taş atıp kolum mu yoruldu derim, döner giderim eve,” deyip kalabalığa karışmış,  başlamış aşağı doğru koşar adım inmeye.

 Hani düğünde toplanmaz bu kadar insan. Çepeçevre sarmışlar harabeyi. Lütfi Efendi kalabalığın önüne doğru ite kaka ilerlemiş. Hani ne kadar anlatsak az. Lütfi Efendi, bakınmış evvela, pek de bir şey görememiş...

Derken, Deli Gücük namlı evliya yıkık dökük harabenin kerpiç duvarlarından yavaş yavaş yükselerek doğrulmuş, masallardaki dev misali büyümüş, aşağıdaki ahaliye bakıyormuş. Etrafında uçuşan kargalar... Varın meraklı kalabalığı siz düşünün! Ayılanı bayılanı, secdeye varanı, istavroz çıkaranı, dili tutulanı, toprağı öpeni, sular seller gibi ağlayanı. 

Sonra ateşin dumanı gibi havaya karışıp görünmez olmuş Deli Gücük.

Lütfi Efendi dahi gördüğü manzaraya akıl sır erdiremeyip yanındaki uzun boylu, cüsseli, koca sakallı köylünün koluna yapışmış, “Söyle be adam, olmaz böyle bir iş de! Hayal bu de!” Köylü, yere çöken şaşkınlık içindeki Lütfi Efendi'nin kulağına eğilmiş, “Hayal elbet. Herkes hayal etti efendi, göze göründü.”

 Lütfi Efendi köylüyü bir daha görememiş, sonraları onu aslında hiç görmediğini, kendisini de cevabını da hayal ettiğine karar vermiş. 

Kitaplarına dönmüş.

Pazartesi, Ağustos 17, 2020

Satmak (1)


Önemli bir sanatçının ölümünden sonra, ondan geriye kalan miras-özel tereke sahaflara düştüğünde lafı sözü çok oluyor, kim sattı, hepsi mi satıldı epey konuşuluyor... Terekeler, koleksiyonculuk yaygınlaştıkça, müzayedecilik profesyonelleştikçe para olarak da ayrıca "büyütülüyor"

Sevdiğim bir hikayedir, anlatayım...

Yıllar önce, ilk karikatürcülerimizden birinin ailesine gidiliyor ve nezaket ölçüsünde sergi ve kitap gibi kimi etkinliklerle birlikte üstadın arşivini değeri ölçüsünde satın alma önerisi yapılıyor. Aile, öneriyi  hafif hoşnutsuzluk göstererek, epeyce gurur gösterisi yaparak reddediyor, "aile mirasını" satmalarının mümkün olmadığı söyleniyor filan. Öneri sahipleri, para konuşarak aileyi üzdüklerini, yanlış da anlaşıldıklarını düşünerek buruk bir biçimde evden ayrılıyorlar.

Sonra ne oluyor, çok değil, bir yıl kadar sonra, o satılmayan miras, yüzlerce karikatür orijinali sahaflarda zuhur ediyor... Haydaa değil mi? Hani satmıyorlardı? Hem de aile, gelenek, miras... parayla ölçülemez filan dedikten sonra... O kadar laftan sonra o miras daha ucuza ve değerini bilmeyen bir eskiciye niye satıldı ki?

İlk duyduğumda çok düşünmüştüm bunu...Buna benzer çok hikaye olunca alışıyorsunuz... Yanlış anlaşılmasın, bir suçlamayla konuşmuyorum, aileler, bilenlerin, tutkunların yanında-karşısında gurur, entelektüellik, sanatseverlik, aile tarihi vs içeren bir poz yapıyorlar, gel gör ki, para bir ihtiyaç, bir şeyin paraya dönüşme ihtimali varsa o satılmayan "hatıranın" giderek bir şeye ilaç olma ihtimali beliriyor ve bir "zaman sonra" satılıyor... Bunu da kendilerini utandırmayacak birilerine yönelerek gerçekleştiriyorlar. Terekeyi satmak, kıymetbilmezlik, ihanet, paragözlüklük gibi algılandığından gizli de tutuluyor. 

Yazmaya devam edeceğim. 

Pazar, Ağustos 16, 2020

Vedat Örfi


Paşazade, Memet Fuat’ın babası. Neşeli esnaf, büyük serüvenci. Senaryocu, oyuncu, numaracı. Seyyah. Sahne tozu, kumpanya yıldızı. İki günde döktürülen tefrika. Bir Genç Kızın Çilesi. Mısır’da tıkırdayan kamera. Çöldeki Don Juan. Kahire Batakhaneleri. Kara Hüseyin polisiyeleri. Beyoğlu’nda kırık aşkların ve bahtsız kadınların enfiye kutusu. Vedat Örfi, oryantal bir romanın kahramanı. Türkçenin tefrika cümlesi, ucuz heyecan.

 

Cumartesi, Ağustos 15, 2020

Muhalif Bir Senarist....

 Yeditepe Üniversitesi İletişim Fakültesinde yaptığım konuşmadan kısa bir bölüm...(1 Kasım 2019)

Cuma, Ağustos 14, 2020

Doğru söyleyen kadın


Yegane (tek) doğru söyleyen kadın başlığıyla sunulmuş bu ilüstrasyon... O tarihte karikatür sayılıyor o ayrı. Akbaba'nın 1 Şubat 1934 sayısında Münif Fehim imzasıyla çıkmış. Esprisi, kadının sözlerinde, kadın dediğimiz Havva ve Adem'e söylüyor: "ilk sevdiğim erkek sensin!" 

Münif Fehim'in çok tuhaf, çok özel bir çizgisi varmış, bazen öyle işlerine rastlıyorum ki, bambaşka yerlere varabilirmiş. Geçim sıkıntısıyla çok ürettiğinden süratli çizmeye başlamış ve ne yazık ki farklı arayışlardan uzaklaşmış. Diğer yandan o kadar da çalışkan ki, eskilerin deyişiyle şapka çıkarmak, her türlü saygıyı göstermek gerekiyor. Hakkında pek de bir şey yazılmış değil, kendisi de öyle ahım şahım konuşmuş, kendini anlatmış değil. Tevazuyla çalıştığı, vazgeçmediği, narsistik çıkışlarla rekabete girmediği görülebiliyor. 

Yukarıdaki ilüstrasyon, bana kalırsa, o espri için (ona göre) çizilmiş değil... Akbaba'nın sahibi ve başyazarı olan Yusuf Ziya Ortaç, Fehim'in ilüstrasyonuna o bilinen espriyi teyellemiş. Yani imza Münif Fehim'e ait olsa da espri onun değil. Esprinin türü ve odağı bile Ortaç'ın aklından çıktığını söylüyor bize. Üstelik onun erkek ve "kadın düşmanı" zihni için bu espri tuhaf da değil. Doğal olarak o senelerden, o dönemin mizahından "correct" olmasını bekleyemeyiz ama bu da Ortaç'ın erkek buyurganlığını meşrulaştırmaz, çünkü o senelerde dahi bunu yapmayanlar var. 

Perşembe, Ağustos 13, 2020

Oğuz Aral'ın günlükleri

 


Bir süredir Oğuz Aral'a ait eskiz ve günlükler içeren (1988-89 yıllarına ait) defterler müzayedelerde satılmaya başladı. Defterler dedim, belki de ortada sadece tek bir defter var, bilemiyorum, çünkü müzayedelerde sayfa sayfa-tek tek satılıyor.  

Anladığım kadarıyla defter (yaprakları) aile dışında birilerinin elindeymiş, daha yüksek gelir elde etmek için, (sahaflar ve müzayedeciler bu yola çok başvururlar) parçalayarak satma yoluna gitmişler. Esnaflık gereği haklı da olabilirler, son müzayedede tek bir sayfası komisyonlarla beş bin liraya yaklaştı mesela... Ne ki, haklılık sadece ticaretle açıklanamaz... Basın tarihimizin en çok satan haftalık dergisinin yayın yönetmeninin kimileri mahrem olan fikirlerinin, çizgilerinin, karalamalarının olduğu bir "toplamdan" söz ediyoruz.

Sahiden üzülüyor ve bu satışı acıklı buluyorum, çünkü bu defter, yayımlanabilir, daha sonra orijinalleri, yine tek tek satılabilirdi, oysa şimdi, her biri bir meraklının (iyi ihtimalle koleksiyoncunun) elinde dağılıp gitti, toparlamak mümkün olmayacak... Hiç olmaza diyorum, araştırmacılara, ilgili üniversite bölümlerine verilir,  üstüne yorum ve derlemeler yapılır, belki sergilenirdi. Hiç zor değildi. 

Umarım yanılırım, satan kişi(ler), bu defter(ler)i yayımlar da... 

Çarşamba, Ağustos 12, 2020

Merkür Isırığı


Dün garip bir şey oldu, çalışırken boynumda bir yanma hissettim, dolanıyordu, eşek arısı ısırmış olmalı... Ağrı eşiğiyle alakalı sıkıntılarım vardır, okurken yazarken fena dalıp gidebiliyorum... fark etmedim o ısırığı demek istiyorum. 

Isırık kızarınca, şişince "mesai çıkışımda" eczaneden bir krem alayım dedim... Tam eczanenin kapısından girerken mahallenin köpeklerinden biri ne havladı, ne hırladı, "hart" diye geldi, diz altımdan ısırdı beni, geldiğini görmedim bile üstelik, "olm niye ısırdın durduk yere" diye köpeğe bağırırken buldum kendimi. 

Bahtsız bedevi hikayesi anlayacağınız, tamam, hayat bu aralar pek de istediğim gibi gitmiyor, üst üste terslikler yaşıyorum ama eh yani, sitkom karakterine dönüşeceğimi sanmıyordum. Isırık için giderken ısırılmak... Kendini köpeğin aşısı var mı diye sorarken bulmak... Pıyyy...

Doğrusu, bununla da kalmadı, eve geldim,  yazdığım senaryo bölümünün düzeltmeleri bilgisayarımda kayboldu. O an durdum. Ne yapsam boka saracaktı.

Birisi Merkür Retrosu dedi, "o ne ya" dedim. Bir başkası, "Abi bu bir ilahi işaret, tatile ihtiyacın var" dedi, eczacı Ayşegül kıkır kıkır gülerek karşıladı beni... Elektrikçi " (köpek için) şakacı o ya" diye bir açıklama yaptı, onu da ısırıyormuş haylaz, aşı işi kolaymış, kendisi iki defa kuduz aşısı olmuş filan... Manav Faruk, "niye ısırdı seni bu abi" diye ahret sorusu sordu... Köpeğin kargocuları sevmediği ortaya çıktı... Şapka giymemeliymişim! Köpekseverler, köpeklerin ısırmayacağına inanıyorlar, onu da öğrenmiş oldum.

Hayatı, insanları, hayvanları mantıkla açıklamaya çalışıyoruz, neden sonuç ilişkisi kurmak her zaman işe yaramıyor.... belki de beklenmedik bir şey bizi insan kılıyor, canlı tutuyor... 

Ezcümle, işte "tam da öyle bir şey yaşadım lan ben Romalılar" diyerek bir mantık kurdum ... Çayınızı, çorbanızı içerim... Malum, rakı herkesle içilmiyor, orada da illa ki bir ısıran çıkıyor.

Salı, Ağustos 11, 2020

Etek boyu


İlginç fotoğraf, tarihinden emin değilim, askerin miğferinden soldaki izcilerden otuzlu yılların ikinci yarısı gibi geldi bana. Muhtemelen cumhuriyet bayramı kutlamaları...Çalışılmış, terzilerle hemhal olunmuş, gösterilmiş, sonrasında hakedilmiş hatıra faslından öğretmenlerle birlikte "resim çekinilmiş"...

Atatürk ilkeleri kız çocuklarıyla sunulmuş, önde de cumhuriyeti temsilen kanatlı bir melek hayal edilmiş. Halkçıyız şeritli-takılı kız çocuğu fotoğrafta görünmüyor...yazık ona, kaçtı işe hatıra...

Ritüeller, tekrarlar, ezberler hiç o kısımlara girmeyelim. Bana çocukların etek boyları ilgi çekici geldi. 


Erkek aklı, malumunuz "doktrini" kadın bedeniyle sunmak, öyle kamusallaştırmak ister, haliyle etek boylarını da hesap etmiş, "Laikiz" diğerlerinden daha uzun cumhuriyet hepten uzun olsun istenmiş... 

Bütün bu "normalliklerden" geriye sorularımız kalıyor, türlü sıkıntılarımız. Olamıyoruz, yaşayıp gidiyoruz, tanıklıktan fazlası kalmıyor bize. 

Pazartesi, Ağustos 10, 2020

Sekterlik, köşe yazarlığı ve edebiyat


Bir öğretiye, düşünceye, inanca körü körüne bağlı, katı, hoşgörüsüz olana sekter denir. Köşe yazarı dediğim için akla gelebilir, e ne var bunda, sekter köşe yazarı da olur tabii, olmaz mı diyebilirsiniz. Yanlış anlaşılmasın, köşe yazarlarını azımsamıyorum, onları külliyen sekterlikle nitelemiyorum. Manşet mantığının sekterliğe gayet uygun olduğunu söylüyorum. Sekterler, o dünyaya daha kolay dahil oluyorlar diyorum. Bir sekterin köşe yazarı olma ihtimali, sekter olmayanlardan açık ara daha fazla.

Vur vur inlesin diye bir tezahürat vardı değil mi? 

Edebiyatın ne işi var bu cenderede mi dediniz?

Bu yazının ana fikrini hemen paylaşayım: sekterler, edebiyattan anlamıyorlar. Yahu diyeceksiniz, körü körüne bağlı diyorsun, katı diyorsun, hoşgörüsüz diyorsun anlamayacak tabii, neyi konuşuyorsun? Mesele tam da burada başlıyor zaten, sekterler, edebiyattan anlamadıklarının farkında olsalar bunu hiç konuşmayacağız... İş bir noktada karışıyor üstelik. 

Sekterlerin bir kısmı zamanında roman yazmış, edebiyatla uğraşmış da olabiliyor çünkü. Nası olur, yazsa ne olur, sekterin edebiyatla işi olsa ne diyebilirsiniz. Oluyor işte, sekterlerin tutkusu, öfkesi, iştahı o kadar yüksek ki edebiyata da bulaşıyorlar.

Sonra hiç şaşmıyor, hiç değişmiyor, mutlaka ama mutlaka köşe yazarı oluyorlar, roman yazmış, şiir yazmış, onu yapmış, bunu yapmış, zerre değişmiyor, dönüyor dolaşıyor illa ki siyaseti, gündemi, popüleri, hakikatı (!) konuşacakları, tepki verip tepki alacakları köşe yazarlığına girişiyorlar... Bir sekterin şu hayatta yapabileceği en uygun işin de köşe yazarlığı olduğuna inanıyorum. Bunu yukarıda yazmıştım, sekterce yineliyorum!

Edebiyat demiştim ya, sekterler, köşe yazarı olunca edebiyattan uzaklaşıyorlar. O denli uzaklaşıyorlar ki, edebiyat onları kesmiyor artık, onlar gerçeği yazarken, edebiyat oyun oynuyor çünkü... onlar ufku yarıp yükselirken, edebiyat mır mır geveliyor çünkü... Onlar emperyalizmle, onlar faşizmle, onlar hırsızlarla hainlerle uğraşırken edebiyat liseli talebeleri kandırıyor çünkü. Yok kuşlarla konuşanlar, yok sevişenler, yok birbirine bakmaya doyamayanlar...

Tersinden bakalım, lütfen bir düşünün, köşe yazarları mutlaka bir kere olsun roman yazmaya kalkarlar,  ne başarılı olabilir ne de orada kalabilirler...Allah'ın emri değil ya, niye böyle oluyor, niye başarısız oluyorlar bir düşünmek lazım. 

Laf uzamasın, edebiyat, sekterlerin yargıçlıklarına, köşe yazısı hutbelerine kalmadı çok şükür diyeceğim. 

Sakalım da var, sekterlik yapayım dedim...


Pazar, Ağustos 09, 2020

Akbal


Hasan Âli’nin Tercüme Bürosu’nda genç olmak. Altındağ, Posta Caddesi, Melih Cevdet, Orhan Veli ve diğerleri. Frankofon. Gazeteci. İyi ailenin iyi eğitimli oğlu. Sonradan solcu. İlerici edebiyat. Sait Faik tadı, Sabahattin Ali heyecanı. Önce Ekmekler Bozuldu’nun iddiası. Yoksulların, kadınların, evlerin kederi, bitip tükenmeyen tutunmaları. İşçiler, çöpçüler, sabah yollara erken düşenler. Yılgın, bitkin, açlıktan, soğuktan, Garipler Sokağı’ndan. Çabala çabala. Sermayeye salvolar, Cumhuriyet’te köşe yazarı. Umudun, her şeye rağmen direncin yazarı. Duruşsuzluğa isyan. Oktay Akbal, yine yazmış.

 

Cumartesi, Ağustos 08, 2020

Büyük Kardıçalı Hanı


Andre Juillard'ın çizdiği Pierre Christin'in yazdığı Lena Odyssey (2020) albümünde rastladım Büyük Kardıçalı Hanı'na... Bilmeyenler için İzmir'in tarihi hanlarından birisi Kardıçalı... Bir hatıram olduğundan değil sadece ismi bana ilginç geldiği için aklımda kalan bir yerdir. Rastlayınca bir tanıdık ile karşılaşmış gibi oldum. Niye orası derseniz eğer... Çizgi romanın bir bölümü Türkiye'de geçiyor, Lena ile önce Trabzon'a oradan bir dolmuşla (!) Afyon'a ve İzmir'e geliyoruz. Biraz eski usul bir tahkiyesi var albümün, yetmişli yıllarda yazılmış gibi ilerliyor, öyle yavaş tempolu. Oryantal mi derseniz, sadece o değil, klişesi bol, tiplemeler, tepkiler... çok şaşırtmıyor bizi...Ben daha çok nasıl çizmişler merakıyla baktım karelere... Muhtemelen fotoğraflardan faydalanılmış, doğru istiflenilmiş, "correct" olmak istemişler... Christin'in hep böyle bir gayreti olur zaten...

İzmir'den bir başka kare... Bayraklı tişörtler olmaz değil ama... sahiden var mı bilemedim...


Atatürk resmi benzememiş ama özen göstermemişler diyemeyiz... 

Avrupalılar bizi çizerken bayrak bolluğuna, lider resimlerine, bıyıklı erkeklere, çarşı kalabalığına, türbanlı kadınlara dikkat kesiliyorlar, o konuda görsel bir "olmazsa olmaz" kuruluyor. Yanlış diyemeyiz ama belirginleştirme olmadığı da söylenemez. 

Cuma, Ağustos 07, 2020

Basınç

Babamın hastalığı sırasında bizi dinlendirecek, hasta bakımında yardımcı olacak birine ihtiyaç duyduk, bir şirket üzerinden işin profesyonelleriyle konuştuk... Bir tanesi, daha ilk konuşma faslında etnik kimliğini biraz da tuhaf biçimde üstüne basa basa vurguladı ve bunu aralıklarla tekrarladı. Dedi ki "Ben Kırgız'ım, Özbek değilim". Doğrusu, meseleye iş odaklı baktığım için, nereli olduğuyla zerre ilgilenmiyordum ama o Özbek olmadığını ısrarla tekrarladıkça... fıkraya dönüştürüp kıkırdamaya başladım. Sonradan anladık ki annesi Özbekmiş. Artık neler geçiyorsa aklından, neden bu denli önemliyse...

Yaşayanlar bilir, yurt dışına çıktığınızda, gittiğiniz yerin yerlisi için Türk ya da Kürt olmanız hiiç fark etmez. Hele ki Rizeli ya da Trabzonlu, Sinoplu ya da Gerzeli...Niğdeli ya da Bor'lu olmak gibi yerel rekabetleri kimseler anlayamaz... Bizim için Rus, Ukrayna, Belarus falan nasıl anlaşılmazsa... 

Dün bir eşya taşıma işinde bir Yozgatlı'yla anlaştım, şivesinden hallerinden nereli olduğunu hemen anladım tabii... Benim bir Kızılcahamamlı'yı veya Kamanlı birini çat diye tanımamın bir "bilgi" olarak değeri var mı peki... Evrensel olarak tek bir karşılığı yok... 

Taşıma işi bittikten sonra Yozgatlı "Abi dedi senden bir ricam olacak, şöyle siteye benim hakkımda beş yıldızlı bir yorum atsan Vallaha nası hora geçer." Yozgatlı hammalın teknolojiden nasıl faydalanacağını bilmesi hiçbirimizi şaşırtmıyor...

Globalleşmenin temelde iki sonucu var, birincisi, hemen her toplum, "gelişmelerden" haberdar oluyor, öğreniyor ve hayatına dahil ediyor. Hele teknolojiyi kullanmak söz konusu olduğunda istisnasız herkes cevval ve yüksek iştahlı... Gel gör ki, siyaseten özümsemek, farklılığı anlayarak farklı olanla kaynaşmak hususunda aynı toplumlar isteksiz ve gerginler. 

Üniversitedeyken, ders verirken, Fransız bayrağına selam duran bir Cezayirli asker fotoğrafını gösterir ve öğrencilerden yorumlamasını isterdim. Genel olarak emperyalizm, sömürgecilik, doğu-batı, ideolojinin işleyişi filan diyerek ıncık cıncık güzel güzel konuşurlardı. Sonra hınzırca şunu sorardım, "e peki bu bayrak, Türk bayrağı olsaydı ne derdiniz?"

Hiç şaşmazdı, öğrenciler soruma cevap verirken mutlaka "gurur duyardık" diye lafa girer, çok değil on dakika önce konuştukları siyasi yaveleri berhava ederlerdi. Bu tepkiye de şaşırmadık değil mi?

Galiba diyorum tarihe, ekonomiye, siyasete yön veren şey, dünyaya ve geçen zamana dahil olmakla olmamak arasında gelişen salınım ve basınçtan çıkan bir enerji ...

Perşembe, Ağustos 06, 2020

Blankets


Blankets, Craig Thompson’un (d.1975) önemli ödüller kazanmış grafik romanı. Gerçi kapakta, “illustrated novel” yazmayı tercih etmiş. Amerika için bilinen anlamda comics anlayışından farklı olduğunu gösterebilmek için sıklıkla başvurulan grafik roman nitelemesinden bile uzak durmak istemiş anlaşılan. Blankets, otobiyografik nitelikli çalışma, Eisner ve Harvey başta olmak üzere pek çok önemli ödülü hak ederek kazandığını söyleyebilirim. Hemen tüm hikâye soğuk kış günlerinde (Battaniye ismi boşuna seçilmiş değil) geçmesine rağmen çok sıcak bir dili var. Thompson, köktenci bir Hıristiyan ailede büyümüş, onun büyüme serüveni, ailesi ve kardeşiyle olan ilişkileri, din ile seküler hayatın çelişkileri, âşık olması, iyilik ve kötülükle ilgili çekincelerini anlatıyor. Çizgi romanın endüstri olduğu her ülkede yayınlandığını ve çok sevildiğini söylemek gerek. Siyah beyaz olan albüm, 600 sayfaya yakın bir kalınlıkta. İlk sayfalarla hikâyenin ikinci yarısı karşılaştırıldığında Thompson’un çizgisinin olgunlaştığı, sayfa düzenlenmesinin, görsel göndermelerinin zenginleştiği görülebiliyor. Bazen öyle bir sayfa resmediyor ki, uzun uzun seyrediyorsunuz. Amerikalılar, en iyiler listesi yapmaya pek meraklıdırlar. Blankets’i bütün zamanların en iyi 10 grafik romanından biri olarak seçmişler. Hiç de abartılı değil, bu görülüyor...

Çarşamba, Ağustos 05, 2020

Bakmak ve Okumak




Grafik romanla ilgili çoğu koleksiyoncu ve çizerden şöyle argümanlar duyuyorum: "çizgileri iyi olan bir tane grafik roman görmedim", "çizgileri çok kötü, okuyamıyorum" vs vs

Estetik tercihlerle ilgili tartışmaları enerji kaybı olarak görüyorum. İdealistlerle tartışmak da zordur, o faslı da geçiyorum. Hiç cevap vermiyor değilim elbette. Dilim döndüğünce şunu vurgulamaya ve hatırlatmaya çalışıyorum: Çizgi roman, siz ne derseniz, nasıl tarif ederseniz edin, bir hikaye anlatır, bir hikaye anlatma aracıdır. Çocuklara, yetişkinlere, kadınlara, erkeklere kime neyi anlatırsanız anlatın, bir hikaye anlatırsınız. Sayfalara görselliği nedeniyle "bakabilirsiniz" ama bu bakış hikayeyi anlamak için yetmez, okumanız gerekir.

Hep verdiğim örnektir, Serpieri, çok iyi bir çizerdir. Çizgi endüstrisinin beklentilerini karşılayan, erkek gözünü iyi bilen ve ona iyi gelen bir üreticidir. Bu kadar yıldır işin içindeyim, bugüne
değin tek bir okurun hikayesini konuştuğunu hatırlamıyorum. Druuna ne anlatıyor bilinmez örneğin.

İlüstrasyon ile iyi çizilmiş bir panel/kare çoğunlukla karıştırılıyor. Çizgi romanda aslaolan hikayeye hizmet edecek ardışıklıktır. O çok iyi çizilmiş sayfa/panel/kare öncesinde ve devamında gelen sayfa/panel/kareyi tamamlamıyorsa o iyi çizimin tek başına bir anlamı yoktur.

Bakarsınız ama okuyamazsınız.

Bir çizgi roman, çizerini ve yazarını unutturuyor ise, siz okur olarak, hikayeye kapılarak okuyorsanız, o iş başarılıdır.

Diyelim ki, grafik romanların çizgileri kötü... Şunu soralım, neden konuşuyorlar peki? Neden çizgi romanlardan çok ama çook daha fazla  ilgi görüyorlar? Demek ki okunuyorlar... Bakmak yetmiyor.

İlüstrasyon: Nimura Daisuke

Salı, Ağustos 04, 2020

Uçamıyorum ama İyi Tekme Atarım


Amerikan çizgi romanı daha ziyade süper kahramanlarla hatırlanır. Çizgi romanın sansür dolayımıyla çocuksulaştırıldığı ya da çocuklara yönelik üretilmeye zorlandığı 1950’li yıllardan itibaren Amerikan çizgi romanının en popüler seriyalleri istisnasız süper kahramanlardır. Hemen şu ayrımı yapalım: farklı ülkelerin çizgi roman gelenekleriyle kıyaslanırsa süper kahramanlar epeyce yereldir-Amerikalıdır. Kahramanın kendisi düşünülürse, örneğin Avrupa çizgi romanına göre gerçeklik başka bir estetikle kurulur, olağanüstülük düzeyi fazlasıyla belirginleştirilmiştir. O sebeple Amerikan süper kahramanları yakın dönemlere kadar farklı ülke pazarlarında –abartılı veya naif bulunduğundan olmalı- büyük bir satış başarısı kazanabilmiş değildir. Yakın zamana kadar diyorum, şirket evlilikleriyle oyuncak pazarı, çizgi roman şirketleri ve Hollywood öylesine içiçe geçtiler ki, bu tablo ister istemez başkalaştı. Filmler, oyuncaklar ve dergilerle, süper kahramanlar daha fazla görünmeye, çizgi roman denilince ilk akla gelenler olmaya başladılar.

Her kahraman biraz süper değil midir diyenler olabilir. Kostümlü, pelerinli, maskeli sahiden insanüstü özelliklerle donatılmış kahramanlardan, Stan Lee amcanın kurduğu, onunla özdeşleşmiş bir hayali evrenden söz ediyorum. Yoksa hemen tüm kahramanlar az ya da çok benzer bir formüle dayanır: hepsinin kayıp bir ailesi vardır, tek başlarına kalmışlardır ve yalnızlıkları, kötülere karşı mücadele etmelerinin asıl motivasyonunu oluşturur. Kendilerine özgü bir adalet anlayışları olur, bu anlayış mevcut kanunlarla mutlaka çelişir. Devletin ve kanunların suçlu bulduğu birinin masum olduğuna inanarak savaşa girerler örneğin.  Tersi de olabilir, yasaların yetersiz kaldığı ve iyilerin-iyiliğin aleyhine işlediği durumlarda devlet lehine çalışırlar. Kahramanlar temelde düzenin koruyucularıdır. Süper kahramanlar bu bakımdan farklı değiller, onları ayıran en önemli özellik, doğa dışı, insanüstü güçleri ve buna rağmen insan kalan yanlarıdır: aşık olmaları, ağlamalarıdır. Süpermen için model olan Komedyen Harold Lloyd ile jön prömiye Douglas Fairbanks ikiliği bu bakımdan ilham vericidir: kahramanlar büyük güçlerine rağmen son derece olağan ilişkiler ağının içindedirler. Gündelik hayatlarında komik ve sakil olabilirler. Moda ifadelerle söylersek ezik, looser ve geek görünebilirler. Geceleriyse iş değişir, ikinci insanüstü kimlikleri öne çıkar ve asıllarına dönerek başkalaşırlar. Kostümleri vardır, kimileri pelerinlidir. Gizli kimliklerinin bedelini olağan hayatlarının içinde öderler. Amerikan popüler kültürü, süper kahraman aurası ve esprisine aşinadır. Çoğu Amerikalı okumasa bile bu kahramanları seyretmiş, medyadan kimin kim olduğunu öğrenmiştir. Batman bir milli kahramandır mesela, yan tiplemeleri, esprileri ve hayat hikâyeleri handiyse ezberden bilinir.

Mark Millar-John Romita Jr ikilisinin Kick-Ass dizisi, sarkastik bir süper kahraman hikâyesi anlatıyor. Çizgi roman okuyarak büyüyen ergenlerden biri olan Dave, süper kahraman olmaya karar veriyor, kendisine kıyafet uydurup geceleri sokağa çıkıyor. Hasbelkader, caddedeki serserilerle yaptığı kavgada başarılı oluyor. Birileri bu kavgayı kaydediyor ve kendine Kickass ismini seçen Dave bir internet fenomenine dönüşüyor. Asıl önemlisi, Dave eylemleriyle benzerlerine cesaret vererek medyatik bir moda yaratıyor. Geceleri kanun koyucu gibi dolaşan kostümlü insanların varlığı böylelikle normalleşiyor. Türün meraklıları, yakın dönemde benzer hikâyeler anlatan çok sayıda film izlediler. Çoğu komediye yakın anlatılardı, eh bu da kaçınılmaz, çünkü bu filmlerin en çok benzedikleri ergen anlatıları, bazen çocuk bazen yetişkin olan, cinselliğin ve naifliğin kıyısında dolaşan bir dünyadan konuşurlar. Kızlar, erkekler, ilk cinsel deneyimler, büyüme ve çocuk görünmeme telaşı kendini dolu dolu hissettirir. Ve o filmlerdeki erkek çocuklar, kızlar dışında sadece çizgi romanlardan ve yiyeceklerden söz ederler. Özetle, Kick-Ass  gibi süper kahraman aurasından beslenen anlatılar, nerd mizahı, argo, cinsellik ve liseli muhabbetlerine eşlik eden bir çizgi roman geyiğinden çıktılar.

Kick-Ass’in senaristi Mark Millar, mevcut birikimi, çizgi roman nostaljisini veya o eski şaşalı kahramanlar tekerlemesini-tıkanmasını iyi gözlemlemiş. Güzel bir mesafe kurmuş. Mesafe dediğim, ‘hayat, Stan Lee çizgi romanlarındaki gibi değil’ gerçekçiliği. Hem onu kullanacak hem de o estetiği yeniden kuracaksınız. Kişisel olarak en çok ilgimi çeken şey de bu zaten, filmlere ve benzer nitelikte hikâyelere konu alan geeker mizahı. Süper kahraman olmaya kalkışanlar komik olduklarının farkındalar, kostümleri giydiklerinde kendileriyle alay ediyorlar. Gerçek hayatta Woody Allen gibiler, kostümlerle Tom Cruise olmayacaklarını biliyorlar ama başardıkça role kendilerini kaptırıyorlar. Hikâyelere hakim olan sarkastizm öylesine güçlü ki anlatılan şiddet bile komik duruyor. Romita’nın sevimli çizgileri o kadar denk düşüyor ki anlatıya, iyicilliği belirginleştiren ve kahraman narsizmini ters yüz eden bir tat katmış. Memleket okuru Bülent Arabacıoğlu’nun En Kahraman Rıdvan çizgi romanını hatırlayacaktır. Orada da bütün hayatını çizgi romanlara göre belirleyen, iyilik yapmak, kötülere karşı savaşmak isteyen saf ve bakir Rıdvan vardır. Reel hayatın içinde sürekli duvara toslamakta, uyum sağlayamamakta, saflıkla iyimserlik arası bir hissiyatla ne kadar aptal durumuna düştüğünü dahi farketmemektedir. Kick-Ass, gerçekçilik vehmini En Kahraman Rıdvan’dakine benzetilebilecek biçimde kurmuyor, bu mizahın farkında olan bir düzlemde istifliyor hikâyesini. Mad dergisinden bildiğimiz gaz çıkaran, göbekli ve cinsellik düşkünü bir süper kahraman parodisi yapmıyor, ama o esprilerden haberdar olduğunu da hissettiriyor bize. Tek kelimeyle başarılı… Bu başarı sebebiyle filme uyarlandı, başlayıp biten bir grafik romanken devamı yazıldı. İkinci seri de sinemaya uyarlandı. Üçüncü seri devam ediyor, filmi de olacak kuşkusuz. Millar, ikinci kitapla birlikte, nihilist Hitgirl ile olgunlaşırken savrulan Kick-Ass Dave’in aşk-meşk ilişkilerine, romantizmine girmiş. Çocuksu melodramı, Romita’nın naif karakterleştirmesi güzel sürüklüyor. Sevecen, bir fan ölçüsünde tutkulu ve sevdiğine yakından bakan yenilikçi bir anlatı Kick-ass…

 Radikal Kitap, 1.11.2013
Related Posts with Thumbnails